Tarihi Anlamada da Tek Kaynak KUR’AN’dır!..

Mushaf İncele

Halihazırda, Kur’an’da anlatılan olayların KRONOLOJİSİ üzerine yapılan çalışmaların tamamı “rivâyet veya tarihsel” temellidir. Günümüz insanı Kur’an’ı okurken genelde bu kronolojiyi temel aldığı için Kur’an’da geçen kavramlara da buna göre anlam yüklemektedir.

Meselâ ‘BENİ İSRAİL, YAHUDİ, YAHUDİYYE, HADU, NASARA’ gibi kavramlara yüklenen anlamlar bu tarihsel kronolojiye göre anlam kazanmıştır.

Bu kronolojiye göre ‘YAHUDİ’ veya ‘YAHUDİYYE’ kavramının ortaya çıkışı MUSA’dan çok sonralarıdır. Bu tarihsel kurguya göre Musa ile ‘Mısır’dan çıkan İSRAİL OĞULLARI Musa’dan ve hatta Süleyman’dan sonra iki tane devlet kurmuşlardır. Bu devletlerden biri 12 kabile olduğu söylenen İSRAİL OĞULLARININ on kabilesini, diğeri ise iki kabilesini temsil etmiştir. Bu devletlerden birine İSRAİL DEVLETİ diğerine ise YAHUDİ DEVLETİ denmiştir.

İşte tarihsel kurguya göre bu Yahudi Devletine mensup olanlara ‘YAHUDİ’ denilir. Yani bu kavramın insanlığın gündeminde tedavüle sokulması MUSA’DAN çok sonralara rastlar.

Yine bu tarihsel kurguya göre aynı şekilde ‘NASARA’ kavramının ortaya çıkması da İSA zamanına denk gelir. Bu kurguyu temel alanlara göre KUR’AN’ın ‘NASARA’ veya ‘NASRANİYYE’ dediği kişiler HIRİSTİYAN olarak tanımlanmakta ve İSA’nın takipçileri olarak kabul edilmektedir.

Hatta bu kurguyu temel alanlar Âl-i İmrân sûresinin 52. ayetindeki ‘NAHNU ENSARULLAH’ ifadesini ‘NASARA’ kavramının TEDÂVÜLE sokulmasına delil olarak gösterirler.

Günümüzde tüm ilmî disiplinlere göre ‘NASARA’ = HIRİSTİYAN formülü kesin kabul görmüş durumdadır. Hatta HIRİSTİYAN = İSA’YA İMÂN EDENLER ilâvesi de bu formüle dâhil edilmiştir…

Yani formül ‘NASARA’ = HIRİSTİYAN = İSA’YA İMÂN EDENLER şekline sokulmuştur.

Bu formül Kur’an okumalarında birtakım boşluklar oluşturunca, formülün kapsamı daha da genişletilerek çok farklı boyutlara taşınarak şu şekilde ifade edilmiştir.

‘U’TU’L KİTAP’ = ‘EHL-İ KİTAP’ =  (‘BENİ İSRAİL’ = ‘HADU’ = ‘YAHUDİ’ = ‘YAHUDİYYE’ = MUSA’NIN TAKİPÇİLERİ) + (‘NASARA’ = HIRİSTİYAN = İSA’NIN TAKİPÇİLERİ)

Benzer bir durum sadece ÖTEKİ(!) kanat için değil bizim kanat için de geçerlidir.

Meselâ ne gramerde ne tarihsel anlatımlarda ne de rivâyetlerde yeri olan ‘MÜSLİM’ = MÜSLÜMAN denklemi çok katı bir şekilde zihinlerde yer etmiştir.

Hatta bu kavramlar zihinlere öyle yerleşmiştir ki Muhammed öncesi Allah’a ve resûllerine imân edenlere ‘NASARA’ = HIRİSTİYAN, İsa’dan öncekilere ise ‘BENİ İSRAİL’ = YAHUDİ denmektedir. Yani günümüz Kur’an okuyuşlarının tamamında ‘MÜSLİM’ kavramının TEDÂVÜLE sokulması Muhammed iledir.

Kur’an’ın kullandığı kavramların doğru bir şekilde zihinlerde yer edebilmesi için iki mesele hakkında Kur’an’da izlenilen yöntemin tespit edilmesi gerekmektedir.

  1. Kur’an’ın tanım getirmek için seçtiği kavramların isim olarak kullanılmasında izlenilen yöntemin CAMİD veya MÜŞTAK olduğunun tespiti
  • Kur’an’ın anlattığı olayların KRONOLOJİSİNİN ve kavramların bu kronolojinin neresinde TEDÂVÜLE sokulduğunun tespiti…

Resûllerin veya Kur’an’ın anlattığı olayların anlaşılmasında “dinler tarihinin veya seküler tarihin” temel alınması bizzat o olayların kendisi üzerinde epey sisli alan oluşmasına neden olmuştur. Bu sis perdesi sadece olaylarla ilgili değil aynı zamanda olaylar içinde anlatılan bazı temel kavramların da tanımsız kalmasına veya sahte tanımlarla tanımlanmasına yol açmıştır.

‘ZEBUR’, ‘TEVRAT’ kelimeleri bu sis perdesinin altında kalıp kendisine tam bir tanım bulamamış kavramlardan sadece iki tanesidir.

Aynı şekilde Kur’an’ın anlattığı olaylar ile tarihin anlattığı olaylar asla aynı anlatım içinde yer alamamıştır.

Meselâ ‘Mısır’ tarihi hakkında her türlü bilginin işlendiği seküler tarih anlayışında ‘Mısır’da yaşamış YAKUP, YUSUF, ESBAT, MUSA, HARUN gibi isimler hiç olmamış ve sanki bunlar hiç yaşamamış gibidir.

Yine tarihsel anlatılara göre DEVÂSÂ bir imparatorluk kurmuş Süleyman’ın tarihte adı bilinen medeniyetlerle hiçbir alâkası kurulamamıştır.

Yine tarihsel anlatılara göre Süleyman’dan sonra kurulduğu söylenen İsrail ve Yahudi devletleri bilinen hiçbir olaya etki etmemiştir. Yani bu kavramları temsil edenler adeta BUHAR olmuşlardır.

Yine aynı şekilde “Hıristiyan” kavramının karşılığı olduğu söylenen ‘NASARA’ hiçbir tarihsel olayda rol oynamamış, hiçbir olaya etki etmemiş EFSÂNEVÎ bir topluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Günümüzde tarihsel kronoloji ile ilgili iki temel yaklaşım bulunur.

Bu iki temel yaklaşımdan biri olan SEKÜLER TEMELLİ DÜNYA GÖRÜŞ SAHİPLERİ, Kur’an’ın ve hatta Müslüman tarihçilerin anlattığı olayların birçoğunu tarihsel bir olgu olarak bile görmezler. Onlar için YUSUF, YAKUP, MUSA, İSA vs. gibi isimler tarihsel bir gerçeklik değildir.

Onlara göre bu isimlerin hepsi tarihsel olaylara yön veren aktörler değil, gerçek hayatta karşılığı olmayan, kişinin vicdânına hapsolması gereken, uygulanması ve bir hayat biçimi olarak temel alınması mümkün olmayan, METAFİZİK bir öğretinin kahramanlarıdır. Tıpkı GILGAMEŞ, PROMETHİUS, İLYADA, ODESSA destan kahramanları gibi.

Seküler tarih anlayışına sahip olanlar bu isimler ile ilgili anlatılan hiçbir bilgiyi tarihsel olayları anlamada bir VERİ olarak bile kabul etmezler. Kabul etseler bile dinler tarihinden aldıkları bilgileri kendi oluşturdukları zemine yerleştirip ona göre değer biçerler.

Garip ve bir o kadar da anlaşılmaz olan şey ise Resûlleri tarihin ana aktörleri olarak kabul eden DİNDARLARIN tarihsel olaylara bakışıdır!..

Dindar olduğunu söyleyenler seküler tarih yazıcılarının verilerini VAZGEÇİLMEZ bilgiler olarak görmektedirler. Seküler tarih yazıcıları dinler tarihini yazanlara dâima derin bir şüphe ile bakarken, dindar olduğunu söyleyenler onların tam tersi bir tavırla seküler tarih yazıcılarının anlattıklarını İLÂHÎ bilgi gibi kabul etmişlerdir. Dinler tarihini yazanların bu ezikliğinin arka planında, dinler tarihi adına uydurulan yalanların basit bir akıl tarafından bile kabul görmeyeceği anlayışı yatar.

Seküler tarih yazıcıları anlattıkları tarih için epey zahmet çekmiş ve çekmektedirler. Bahse konu aldıkları olayların anlaşılması için BİLİMSEL ve ekonomik birçok fedakarlığı göze almaktadırlar. Güvenilirliği tartışılsa bile tarihten kalmış nesneleri incelemekteler, o dönemlere ait yazıları veya duvar resimlerini okuyabilmek için kendilerince yöntemler geliştirmekte, ortaya koydukları her bilginin arkasına laboratuvarlarda veya kazı alanlarında geçmiş bir emek ve hatta bir ömür koymaktadırlar.

‘Mısır’ adlı ülkenin tarihi ile ilgili binlerce herze anlatan Müslüman tarihçiler, yazdıkları tarih hatırına bile olsa binlerce yıldır hükümranlıkları altında bulunan MISIR PİRAMİTLERİNİ bir kere bile inceleme zahmetini ve hatta ziyaret etme zahmetini dahi göstermezlerken, seküler tarih yazıcıları o piramitleri incelemek için gecelerini gündüzlerine katmışlar, bazıları tüm hayatlarını buna adamışlardır. Müslüman tarihçiler ise hep hazıra konmuşlar ve sadece hazırda olan bir bilginin binlerce yorumla birlikte kayıt altına alınıp sonraki nesillere aktarılmasını “TARİH” olarak adlandırmakla yetinmişlerdir.

Kendilerine gelen bilgiler ile ilgili KABUL görebilecek bir USÛL bile geliştirmekten âciz tarihçilerin efsanelerle dolu kitapları “TARİH” denilerek anlatılmış ve ne yazık ki bunlar MÛTEBER kaynak kabul edilmiştir. Örnek olarak TABERÎ’nin tarihini okumak bile dediklerimizin anlaşılması için yeterlidir.

Taberî Tarihi gibi efsane ve menkıbe dolu bir kitabın Müslümanların en ciddi tarih kitabı olarak îtibar görmesi tarih konusundaki ezikliğin, yenilmişliğin, hazırcılığın, bilgiyi üretememenin, geçmişe (tarihe) yönelik orijinal bir bakışa sahip olamamanın göstergesi olarak yeterlidir.

Bu dediğimiz şey sadece Taberî ile sınırlı değildir. Neredeyse tüm tarih kitapları ile ilgili aynı durum söz konusudur. Meselâ, İbn Kesîr veya İbnü’l-Esîr’in eserlerinde anlatılan, insanın yaratılışı mevzûsuna bakmak bile yeterlidir.

İşte Kur’an’ın anlattığı kavramlar BU TARİHSEL KRONOLOJİ ANLAYIŞI İÇERİSİNDE ANLAMLANDIRILMIŞTIR.

Seküler tarihte ‘EHL-İ KİTAP’, U’TU’L KİTAP’, ‘YAHUDİ’, ‘BENİ İSRAİL’, ‘NASARA’ gibi kavramlar yoktur. Bu kavramların aynı veya farklı anlamlara gelmiş olması onları hiç ilgilendirmemektedir. Tarihsel kronoloji üzerinde bu kavramlara ilgili yakıştırmaları yapanlar onlar değil DİNLER tarihi yazıcıları veya o tarihi temel almış müfessirlerdir.

Ne yazık ki tarihsel olaylarda temel alınan bu yaklaşım biçimi en Kur’an’cı denilen kişilerin bile kafasında bir daha çıkmamacasına yer etmiş ve onlar da Kur’an’da geçen bu kavramlara anlam yüklerken aynı KRONOLOJİYİ ve anlatımları temel almışlardır.

Bu kronoloji sadece kavramlara şekil vermekle kalmamış aynı zamanda olayları anlamada da temel olarak alınmıştır. Buna göre Muhammed ile İsa arasında 571 yıl olduğu asla şüphe duyulmayan(!) bir bilgidir. Mekke’nin İbrahim’den hemen sonra PUTPERESTLİK merkezi olduğu kesin(!) bilgidir.

Muhammed’in çöllerde başıboş gezinen bir Arap kabilesinden olduğu ve daha önceki resûllerle hiçbir soy bağının olmadığı kesin(!) bilgidir.

İbrahim’den sonra hiçbir resûlün Mekke’ye gelmediği hatta gelmek için çaba bile sarf etmediği kesin(!) bilgidir.

Yahudilerin farklı bir kutsal mekâna sahip oldukları, farklı dinlerinin olduğu kesin(!) bilgidir.

Yahudilerin Musa’nın, Hıristiyanların İsa’nın izinden gidenlerin adı olduğu kesin(!) bilgidir.

İşte Kur’an’daki tanımlayıcı kavramların anlam kazanması elde bulunan bu KESİN(!) bilgilere göre olmaktadır.

Fakat “KESİN” denilen ve hatta Kur’an’ın anlaşılmasında vazgeçilmez olarak görülen bu bilgiler Kur’an’ın kavramları hakkında derin bir sis perdesi oluşturunca o bilgiler de bir kenara atılmakta ve elde sadece yorumlar kalmaktadır.

Oysa birazcık düşündüğümüzde bile ‘NASRANİ’ kelimesinin Arapça, ‘Hıristiyan’ kelimesinin ise Aramca veya Latince bir kelime olduğu kolaylıkla anlaşılır. Türkçe konuşanlar Arapçadaki ‘NASARA’ kelimesine Latincedeki ‘HIRİSTİYAN’ kelimesini karşılık olarak koymakta ama kelimenin anlamını Arapçadan, Aramcadan veya Latinceden almayarak YEPYENİ bir anlam yüklemektedirler.

İşte bu durum Arapçasında “yardım edenler” mânâsı olan kelimenin “İsa’nın arkasından gidenler, İsa’ya imân edenler” gibi bir anlam kazanmasına ve tabi ki o anlamın da “İsa zamanındaki MÜSLİMLER” anlamını kazanmasına neden olmuştur.

Oysa Kur’an’a baktığımızda ‘NASARA’ kavramına hiç de olumlu bir anlam yüklenmediğini ve hatta MÜMİN olmanın bu kavramla hiçbir alâkasının olmadığını görmekteyiz.

Bakara 2/135

وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

Ve kâlû kûnû hûden ev nasârâ tehtedû(k) kul bel millete ibrâhîme hanîfâ(en)(s) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

(Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi. (TDV meâli)

Bakara 2/140

  اَمْ تَقُولُونَ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطَ كَانُوا هُوداً اَوْ نَصَارٰىۜ قُلْ ءَاَنْتُمْ اَعْلَمُ اَمِ اللّٰهُۜ وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَتَمَ شَهَادَةً عِنْدَهُ مِنَ اللّٰهِۜ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

Em tekûlûne inne ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâta kânû hûden ev nasârâ(k) kul eentum a’lemu emi(A)llâhu vemen azlemu mimmen keteme şehâdeten ‘indehu mina(A)llâh(i)(k) vema(A)llâhu biġâfilin ‘ammâ ta’melûn(e)

Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. (TDV meâli)

Mâide 5/14

وَمِنَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰٓى اَخَذْنَا م۪يثَاقَهُمْ فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۖ فَاَغْرَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللّٰهُ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ

Vemine-lleżîne kâlû innâ nasârâ eḣażnâ mîśâkahum fenesû hazzan mimmâ żukkirû bihi feaġraynâ beynehumu-l’adâvete velbaġdâe ilâ yevmi-lkiyâme(ti)(c) vesevfe yunebbi-uhumu(A)llâhu bimâ kânû yasna’ûn(e)

“Biz hıristiyanlarız” diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitab’ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir. (TDV meâli)

Müslüman tarih yazıcılarının kendilerine ait orijinal bir usûlünün ve bakış açılarının olmaması, seküler tarihçilerin anlattıklarının İLÂHÎ bilgi gibi sorgulanamaz bilgi olarak kabul edilmesi Kur’an’ın hiç de iyi anmadığı ‘NASARA’ kavramının “İsa’ya inananlar” gibi bir anlama büründürülmesi, beraberindeki birçok kavramın da bu bağlamda anlaşılmasına neden olarak o kavramları da ifsat etmiştir.

Kur’an’ın belli bir KRONOLOJİ ile anlattığı olayların ve bu olayları anlatış çizgisinin bir yerinde TEDÂVÜLE soktuğu kavramların SEKÜLER veya DİNLER tarihi anlatıcılarının ortaya koydukları üzerinden anlaşılması ve karşılık aranması hem anlatılan olayların hem de olaylar anlatılırken kullanılan kavramların HİÇ ANLAŞILMAMASINA sebep olmuştur.

Aslında meseleyi hiç anlamayan bir tarih anlayışına aykırı olarak getirilen söylemlere karşı durulmasının sebebi de bundan başka bir şey değildir.

Müslüman olduğunu iddia edenlerin seküler tarih veya dinler tarihi anlatıcılarının anlattıklarına kendilerini mecbur hissetmelerinin arka planında, o anlatılan tarihin yerine koyacakları bir kaynaklarının olmamasının acizliği yatmaktadır.

Bu kişilerin Kur’an’ı peşînen tarihi anlamada yeterli bir kitap olarak görmemeleri, zaten onları alternatifsiz bırakmış olmaktadır.

Tam burada Kur’an’ı Kur’an ile anlamanın İMÂNÎ BİR ZORUNLULUK olduğuna inananların sırtına belki de hiç kaldıramayacakları bir yük yüklenmektedir. Çünkü “Kur’an yeter!” demek aynı zamanda bahse konu olan olayların ve bu olaylar anlatılırken kullanılan kavramların sadece Kur’an ile ortaya konulması gerektiği anlamına gelmektedir.

Hıristiyan tarihini anlamada Kur’an’ı yetersiz ve hatta bir başvuru kaynağı olarak bile görmeyenlerin kendi görüşlerini ispat etmek veya meşrûluk kazandırmak için sarılacakları ÇOK FAZLA MALZEMELERİ, MÜKTESEBATTA VARDIR.

Fakat konuya aklederek bakanların ve/veya Kur’an’ın sadece Kur’an ile anlaşılması gerektiğine imân edenlerin elinde Kur’an’dan başka hiçbir malzeme yoktur. Ne bu yönde oluşmuş bir birikim vardır ne de bu yönde geçmişten gelen bir tek ayak izi…

VESSELÂM.

Ramazan DEMİR

9 yorum

  1. Veyl olsun bize 30 yıldır ezbere iş yapmışız bu soruları sormayı akletmemişiz sevgili ramazan çok teşekkür ederiz önümüze geniş bir alan açtın seni ilgiyle izliyor ve bu perspektiftenn Kurana yeniden ve sımsıkı sarılarak bakıyoruz Allah yardımcımız olsun inşallah. Size daha yakın olmak istiyorum ama nasıl? İbrahim Etem Akbulut 5309302305 akbulutie@hotmal.com selamlar

  2. Ramazan bey Merhaba,
    Kavramlarla ilgili anlatımınız çok güzel de,peki Kurana göre bu kavramların ne olduğu konusunda bilgi vermemişsiniz. Bunların doğru anlamlarını merak ediyoruz.
    Birde 2 saat 3 saat 4 saat süren videoları izlemek mümkün değil, Konuları kısa kısa videolarla anlatırsanız daha etkili olur ve izlenebilir diye düşünüyorum.
    Selam ve saygılarımla… Allah yar ve yardımcınız olsun.

  3. Ramazan hocam makalenin altına imzamı atarım.Toplumu bu konularda aydınlattığın için teşekkür ederim.Bize anlatılan uydurulmuş dinin daha birçok aydınlığa kavuşması gereken noktası olduğunu düşünüyorum.kuranı Kerim’de anlatılan Mekke coğrafyasının kurandaki coğrafya ile uzaktan yakından ilgisinin olmadığını düşünüyorum.Eger kutsal ve verimli topraklar arıyorsak Fırat ve Dicle arasında aramamız gerektiği kanısındayım.en doğrusunu Allah bilir.
    Bende naçizane kuranı Arapçam olmadığı halde mevcut imkanlar dahilinde anlamaya çalışıyorum,fark ettiğim şey rivayetlerle ve çeviri saptırmaları ile bize çok farklı bir din öğretildiği.rabbim insallah en doğrusunu bulmayı nasip eder.

  4. اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ
    İnnî vecedtu-mraeten temlikuhum veûtiyet min kulli şey-in velehâ ‘arşun ‘azîm(un)
    neml 23 ayetteki arşun azim hükümdarlık değil mi
    nitekim neml 26 ayette Allah ile aynı özellik atfedilmiş
    اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
    (A)llâhu lâ ilâhe illâ huve rabbu-l’arşi-l’azîm(i)

    Bu nu neden söyledim en’am suresi 101 ayetten geldim
    بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
    Bedî’u-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ennâ yekûnu lehu veledun velem tekun lehu sâhibe(tun)(s) veḣaleka kulle şey-/(in)(s) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)
    burada bir kelimesi var
    Sahibetun: صَاحِبَةً
    bu kelimenin anlamını ararken aynı kelimenin keyf suresi 37 ayette geçtiğini gördüm
    قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُٓ اَكَفَرْتَ بِالَّذ۪ي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوّٰيكَ رَجُلًاۜ
    Kâle lehu sâhibuhu vehuve yuhâviruhu ekeferte billeżî ḣalekake min turâbin śümme min nutfetin śümme sevvâke raculâ(n)
    Sahibuhu: صَاحِبُهُ
    bu kelimenin karşılığı صَاحِبُهُ =raculen kehf suresi 32 ayet
    وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا رَجُلَيْنِ جَعَلْنَا لِاَحَدِهِمَا جَنَّتَيْنِ مِنْ اَعْنَابٍ وَحَفَفْنَاهُمَا بِنَخْلٍ وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمَا زَرْعًاۜ
    Vadrib lehum meśelen raculeyni ce’alnâ li-ehadihimâ cenneteyni min a’nâbin ve hafefnâhumâ binaḣlin vece’alnâ beynehumâ zer’â(n)

    Eğer “raculen” kelimesi Kuran’da Allah’ın “eşi” anlamındaki aynı kelime ile anılıp yazılıyorsa ve Allah da buna sahip olmayıp onun karşısında yer alıyorsa; Allah’ın durumu “raculen” kelimesi ile zıt bir konumdadır diyebiliriz.
    kehf suresi 43
    وَلَمْ تَكُنْ لَهُ فِئَةٌ يَنْصُرُونَهُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَمَا كَانَ مُنْتَصِرًاۜ
    Velem tekun lehu fi-etun yensurûnehu min dûni(A)llâhi vemâ kâne muntasirâ(n)

    bu ifadedeki “sahibetun” kelimesinden önceki “ve olmamıştır onun” ifadesinin Arapçası şu şekildedir;
    ve lem tekun lehu: وَلَمْ تَكُنْ لَهُ
    “sahibetun” kelimesinin öncesinde geçen “ve lem tekun lehu” yukarıdaki ayetlerden sadece doğrudan Allah’ı değil de bir başkasına hitaben geçiyor bu kişi kim?
    Kehf Suresi’nin 32. ayetindeki konuşan “iki erkek (raculeyni رَجُلَيْنِ )
    bu kelimenin zıt anlamlısıda bakara suresi 282 ayette geçiyor
    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَدَايَنْتُمْ بِدَيْنٍ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى فَاكْتُبُوهُۜ وَلْيَكْتُبْ بَيْنَكُمْ كَاتِبٌ بِالْعَدْلِۖ وَلَا يَأْبَ كَاتِبٌ اَنْ يَكْتُبَ كَمَا عَلَّمَهُ اللّٰهُ فَلْيَكْتُبْۚ وَلْيُمْلِلِ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ وَلْيَتَّقِ اللّٰهَ رَبَّهُ وَلَا يَبْخَسْ مِنْهُ شَيْـًٔاۜ فَاِنْ كَانَ الَّذ۪ي عَلَيْهِ الْحَقُّ سَف۪يهًا اَوْ ضَع۪يفًا اَوْ لَا يَسْتَط۪يعُ اَنْ يُمِلَّ هُوَ فَلْيُمْلِلْ وَلِيُّهُ بِالْعَدْلِۜ وَاسْتَشْهِدُوا شَه۪يدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْۚ فَاِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَاَتَانِ مِمَّنْ تَرْضَوْنَ مِنَ الشُّهَدَٓاءِ اَنْ تَضِلَّ اِحْدٰيهُمَا فَتُذَكِّرَ اِحْدٰيهُمَا الْاُخْرٰىۜ وَلَا يَأْبَ الشُّهَدَٓاءُ اِذَا مَا دُعُواۜ وَلَا تَسْـَٔمُٓوا اَنْ تَكْتُبُوهُ صَغ۪يرًا اَوْ كَب۪يرًا اِلٰٓى اَجَلِه۪ۜ ذٰلِكُمْ اَقْسَطُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاَقْوَمُ لِلشَّهَادَةِ وَاَدْنٰٓى اَلَّا تَرْتَابُٓوا اِلَّٓا اَنْ تَكُونَ تِجَارَةً حَاضِرَةً تُد۪يرُونَهَا بَيْنَكُمْ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَلَّا تَكْتُبُوهَاۜ وَاَشْهِدُٓوا اِذَا تَبَايَعْتُمْۖ وَلَا يُضَٓارَّ كَاتِبٌ وَلَا شَه۪يدٌۜ وَاِنْ تَفْعَلُوا فَاِنَّهُ فُسُوقٌ بِكُمْۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
    Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû iżâ tedâyentum bideynin ilâ ecelin musemmen fektubûh(u)(c) velyektub beynekum kâtibun bil’adl(i)(c) velâ ye/be kâtibun en yektube kemâ ‘allemehu(A)llâh(u)(c) felyektub velyumlili-lleżî ‘aleyhi-lhakku velyetteki(A)llâhe rabbehu velâ yebḣas minhu şey-â(en)(c) fe-in kâne-lleżî ‘aleyhi-lhakku sefîhen ev da’îfen ev lâ yestatî’u en yumille huve felyumlil veliyyuhu bil’adl(i)(c) vesteşhidû şehîdeyni min ricâlikum(s) fe-in lem yekûnâ raculeyni feraculun vemraetâni mimmen terdavne mine-şşuhedâ-i en tedille ihdâhumâ fetużekkira ihdâhume-l-uḣrâ(c) velâ ye/be-şşuhedâu iżâ mâ du’û(c) velâ tes-emû en tektubûhu saġîran ev kebîran ilâ ecelih(i)(c) żâlikum aksetu ‘inda(A)llâhi veakvemu lişşehâdeti ve ednâ ellâ tertâbû(s) illâ en tekûne ticâraten hâdiraten tudîrûnehâ beynekum feleyse ‘aleykum cunâhun ellâ tektubûhâ(k) ve eşhidû iżâ tebâya’tum(c) velâ yudârra kâtibun velâ şehîd(un)(c) ve-in tef’alû fe-innehu fusûkun bikum(k) vettekû(A)llâh(e)(s) veyu’allimukumu(A)llâh(u)(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Allah’la anılan “sahibetun (eş)” başka Kehf Suresindeki “sahibetun (arkadaş) başka ise; Allah ile anılan “sahibetun” kelimesinin öncesindeki ifadeler bizi neden yine Kehf Suresi’ndeki aynı ayetlere götürüyor?
    Soru şu en’am suresi 101 ayetteki
    بَد۪يعُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَنّٰى يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌۜ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
    Bedî’u-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ennâ yekûnu lehu veledun velem tekun lehu sâhibe(tun)(s) veḣaleka kulle şey-/(in)(s) vehuve bikulli şey-in ‘alîm(un)

    enam suresi 101 ayet önce kehf suresi ne sonra bakara suresine ordandan neml suresi 23 ayet ve 26 ayete getiriyor

    Sizi tebrik ediyorum biz çevirmenlere çevirdiğiniz ayetler çelişiyor dediğimizde her şeyi diyorlar.
    ayetleride takip etmiyorlar bağlantılarınıda kuramıyorlar düzgün çevirilerse
    taha 34
    وَنَذْكُرَكَ كَث۪يرًاۜ
    Veneżkurake keśîrâ(n)
    Seni çok analım.
    taha 35
    اِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَص۪يرًا
    İnneke kunte binâ basîrâ(n)
    Şüphesiz Sen bizi görmektesin.”
    taha 36
    قَالَ قَدْ اُو۫ت۪يتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسٰى
    Kâle kad ûtîte su/leke yâ mûsâ
    Dedi ki: “Ey Musa, istediğin sana verilmiştir
    Furkan 35
    وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَا مَعَهُٓ اَخَاهُ هٰرُونَ وَز۪يرًاۚ
    Velekad âteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâ me’ahu eḣâhu hârûne vezîrâ(n
    Andolsun, Biz Musa’ya da kitabı verdik ve onunla birlikte kardeşi Harun’u yardımcı kıldık.
    furkan 35
    فَقُلْنَا اذْهَبَٓا اِلَى الْقَوْمِ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَاۜ فَدَمَّرْنَاهُمْ تَدْم۪يرًاۜ
    Fekulnâ-żhebâ ilâ-lkavmi-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ fedemmernâhum tedmîrâ(n)
    Böylece onlara: “Ayetlerimizi yalanlayan topluluğa gidin” dedik. Sonuçta onları temelli bir yıkıma uğrattık.
    meryem 53
    وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَٓا اَخَاهُ هٰرُونَ نَبِيًّا
    Vevehebnâ lehu min rahmetinâ eḣâhu hârûne nebiyyâ(n)
    Rahmetimizden bir lütuf olarak kardeşi Harun’u da peygamber ettik.
    bakara suresi 284
    لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَاِنْ تُبْدُوا مَا ف۪ٓي اَنْفُسِكُمْ اَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللّٰهُۜ فَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
    li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vemâ fi-l-ard(i)(k) ve-in tubdû mâ fî enfusikum ev tuḣfûhu yuhâsibkum bihi(A)llâh(u)(s) feyaġfiru limen yeşâu ve yu’ażżibu men yeşâ(u)(k) va(A)llâhu ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
    Allah’ındır göklerde ne varsa ve yeryüzünde ne varsa. İçinizdekini açıklasanız da, gizleseniz de Allah, onunla sizi hesaba çeker. Dilediğini yarlıgar, dilediğini azaplandırır ve Allah’ın her şeye gücü yeter.
    Bakara 285
    اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
    âmene-rrasûlu bimâ unzile ileyhi min rabbihi velmu/minûn(e)(c) kullun âmene bi(A)llâhi ve melâ-iketihi ve kutubihi ve rusulihi lâ nuferriku beyne ehadin min rusulih(i)(c) ve kâlû semi’nâ ve ata’nâ(s) ġufrâneke rabbenâ ve-ileyke-lmasîr(u)
    Elçi Rabbinden kendisine tüm indirilenlere iman etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan herbiri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inanırlar. O’nun elçilerinin hiçbiri arasında ayırım yapmazlar ve işittik itaat ettik, bizi bağışlamanı dileriz. Zira bütün yolculukların varış yeri sensin, derler.

    Bu şekil bağlantı olduğunu görürlerdi sizin dediğiniz gibi amenu resülü deği resul hz harun olduğu ayetlerle sabit olduğunu anlarlardı

  5. Kıyamet nedir?

    Onların kalplerini pekiştirdik. Kıyam ederek: “Bizim Rabb’imiz, göklerin ve yeryüzünün Rabb’idir” dediler. Ondan başkasını asla ilah diye çağırmayız. Yoksa kesinlikle saçmalamış oluruz.
    “Kıyam” kelimesini bu ayet ışığında karşı çıkmak olarak anlıyorum.
    Yani
    yerin sarılması
    Dağların parçalanması
    Göğün yarılması
    Gibi anlatımları farklı bir şey olarak
    Anlıyorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*