Haram Aylar – 2 – İHRAM

Mushaf İncele

MÜKTESEBÂTIN KUYUYA ATTIĞI TAŞI ÇIKARMAK (2)

(İHRÂMA GİRMEK BAĞLAMINDA)

Bir önceki yazımızda meâllerin ve tefsirlerin tamamında “ihramlı” anlamı verilen Mâide 1. âyetteki ‘entüm hurumun’ ifadesinin kesinlikle “ihramlı” anlamına gelemeyeceğini belirtmiştik. Aslına bakılırsa Kur’an’ın hiçbir yerinde hac sırasında giyilen ve adına “İHRAM” denilen bir elbise türü olduğuna dair bir işaret yoktur. (Ya da bu çıkarımın yapılabileceği bir ayete ulaşamadık.)

Öte yandan HAREM bölgesinde (MEKKE’deki) uygulanan yasaklar ve orada yapılması emredilen şeyler sadece oraya aittir ve oranın dışında onların bir hükmü yoktur.

Meselâ Say, Tavaf, tartışmamak, çekişmemek, Arafat’a çıkmak, Müzdelife’ye gitmek gibi şeyler sadece o vadide yapılabilen, orası dışında yapılması durumunda oraya bedel başka bir yer tahsis etmek anlamına gelen şeylerdir. Meselâ hac sırasında İstanbul’da ihrama girmenin ya da ÜSKÜDAR meydanına portatif bir KÂBE maketi yapıp onu tavaf etmenin, Çamlıca Tepesi’nde vakfe durmanın hiçbir anlamı yoktur. Hac bağlamında ve ‘MESCİDUL HARAM’ bölgesine ait şeylerin tamamı sadece orada yapılması gereken ve sadece orada yapılınca kıymet-i harbiyesi olan şeylerdir.

Mekke müşriklerinin HUMUS uygulamasını andıran İHRAM denilen bir elbise giymenin Kur’an’da bir karşılığı yoktur. Velev ki zararı olmayan bir ÖRF olarak uygulanması durumunda bile HAREM BÖLGESİ dışında o elbiseyi giymenin hiçbir hükmü yoktur.

Harem bölgesi yeryüzünde sınırları meşrû olan TEK BÖLGEDİR.

Onun dışında kalan tüm sınırlar sahtedir, yalandır, aldatmacadır, Yüce Allah’ın malını gasp etmektir. Sınırları belli olan bu bölge bize; hem Kur’an’da hem de gerçekte, ÜRÜN YETİŞMEYEN bir bölge olarak tanıtılmaktadır. İbrahim sûresinin 36-37. âyetlerinde o bölgenin ekime elverişli bir bölge olmadığı belirtilmişti, önceki yazdıklarımızda bu âyeti bölüşmüştük. Fakat oranın tarıma elverişli bir bölge olmadığına dair tek âyet o değildir. Yine İbrahim kıssaları bağlamında Bakara sûresinde şu söylenmektedir:

Bakara 2/126

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا بَلَدًا اٰمِنًا وَارْزُقْ اَهْلَهُ مِنَ الثَّمَرَاتِ مَنْ اٰمَنَ مِنْهُمْ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ قَالَ وَمَنْ كَفَرَ فَاُمَتِّعُهُ قَل۪يلًا ثُمَّ اَضْطَرُّهُٓ اِلٰى عَذَابِ النَّارِۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ beleden âminen verzuk ehlehu mine-śśemerâti men âmene minhum bi(A)llâhi velyevmi-l-âḣir(i)(s) kâle vemen kefera feumetti’uhu kalîlen śumme edtarruhu ilâ ‘ażâbi annâr(i)(s) vebi/se-lmasîr(u)

İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı emin bir şehir yap, halkından Allah’a ve ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırır, sonra onu cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü varılacak yerdir orası! (TDV Meali)

Bu âyette İbrahim Yüce Allah’tan BEYTİN EHLİNİ çeşitli ürünlerle rızıklandırmasını istemektedir ve Yüce Allah kâfirleri bile belli bir müddet rızıklandıracağını bildirmektedir.

Kasas 28/57

  وَقَالُٓوا اِنْ نَتَّبِـعِ الْهُدٰى مَعَكَ نُتَخَطَّفْ مِنْ اَرْضِنَاۜ اَوَلَمْ نُمَكِّنْ لَهُمْ حَرَماً اٰمِناً يُجْبٰٓى اِلَيْهِ ثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقاً مِنْ لَدُنَّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Ve kâlû in nettebi’i-lhudâ me’ake nuteḣattaf min ardinâ(c) eve lem numekkin lehum haramen âminen yucbâ ileyhi śemerâtu kulli şey-in rizkan min ledunnâ velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

“Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme’ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. (TDV meâli)

Bu âyette ise harem bölgesine ürünlerin dışarıdan geldiği gayet açık bir şekilde söylenmektedir. Mekke’ye gidenlerin teyit edeceği gibi HAREM bölgesinde herhangi bir göl veya deniz bulunmamaktadır.

Kur’an âyetlerinde geçen ‘HURUM’ kelimesini “İHRAMLIYKEN” anlamı veren meâl müellifleri şu âyeti de bu bağlama taşıyarak anlam vermişlerdir:

Mâide 5/96

اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِۚ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًاۜ وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ٓي اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Uhille lekum saydu-lbahri veta’âmuhu metâ’en lekum velisseyyâra(ti)(s) vehurrime ‘aleykum saydu-lberri mâ dumtum hurumâ(en)(k) vettekû(A)llâhe-lleżî ileyhi tuhşerûn(e)

Deniz avı ve yiyeceği size helal kılındı ki hem siz yararlanasınız hem de yolcular yararlansın. Kara avı ise ihramda olduğunuz sürece haram kılındı. Huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı yanlış yapmaktan sakının. (Süleymaniye Vakfı Meâli)

Âyete verilen meâlde “İHRAMDA OLDUĞUNUZ SÜRECE DENİZ AVI SERBEST KARA AVI YASAK” denmektedir.

Şimdi, eğer bu âyette geçen مَا دُمْتُمْ حُرُمًاۜ /me dumtum hurumen” ifadesine tıpkı yukarıdaki ve diğer meâllerde olduğu gibi “İHRAMLI İKEN, İHRAMLI OLDUĞUNUZ SÜRECE” gibi bir anlam verilirse, DENİZİ olmayan harem bölgesinde deniz avını serbest, tek bir av hayvanının olmadığı kara avını yasaklamanın anlamı nedir?

Önceki yazıda da belirttiğimiz gibi Kur’an’da geçen ‘ENTÜM HURUMUN’ ifadeleri hac zamanında ve sadece harem bölgesinde giyilen bir elbiseyi değil, YÜCE ALLAH’IN İNSAN İLE TABİAT ARASINDAKİ DENGEYİ GÖZETEREK GETİRDİĞİ HARAM AYLARDAKİ YASAKLARDIR.

MÂİDE 96. âyetin hemen bir öncesindeki âyet şöyle demektedir:

Maide 5/95

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَاَنْتُمْ حُرُمٌۜ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَٓاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِه۪ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ اَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاك۪ينَ اَوْ عَدْلُ ذٰلِكَ صِيَامًا لِيَذُوقَ وَبَالَ اَمْرِه۪ۜ عَفَا اللّٰهُ عَمَّا سَلَفَۜ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللّٰهُ مِنْهُۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ

Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû lâ tektulû-ssayde veentum hurum(un)(c) vemen katelehu minkum mute’ammiden fecezâun miślu mâ katele mine-nne’ami yahkumu bihi żevâ ‘adlin minkum hedyen bâliġa-lka’beti ev keffâratun ta’âmu mesâkîne ev ‘adlu żâlike siyâmen liyeżûka vebâle emrih(i)(k) ‘afa(A)llâhu ‘ammâ selef(e)(c) vemen ‘âde feyentekimu(A)llâhu minh(u)(c) va(A)llâhu ‘azîzun żû-ntikâm(in)

Ey inanıp güvenenler! İhrama girmişken av hayvanı öldürmeyin. Sizden kim onu bilerek öldürürse, öldürdüğüne denk bir kurbanlık hayvanı ceza kurbanı olarak Kâbe’ye ulaştırmalıdır. Denklik kararını içinizden iki adil kişi versin. Ceza, yoksulları doyuracak keffaret yahut suçu dengeleyecek oruç şeklinde de olur. Bu, işlediği suçun cezasını çekmesi içindir. Allah, daha önce olanları affetmiştir. Bundan sonra o suçu kim tekrar işlerse Allah ona hak ettiği cezayı verir. Daima üstün olan, hak edildiği kadar ceza veren Allah’tır. (Süleymaniye Vakfı Meâli)

Bu âyetteki ‘ENTUM HURUMUN’ ifadesini de “ihramlı” şekline çeviren meâl yazarları, âyeti hiçbir anlamı olmayan yasaklar koyan bir cümleye çevirmişlerdir. Oysa bu âyetteki ‘ENTÜM HURUMUN’ ifadesi de “SİZ YASAKLANMIŞKEN, Siz o yasakları uyguluyorken” anlamındadır.

Avlanarak yakalanan ve etinden ve başka şeylerinden faydalanılan hayvanları HARAM AYLARDA ÖLDÜRMEK HARAMDIR.

Bu yasaklar sadece HACCA GİDENLERE değil, yeryüzünün hangi bölgesinde yaşarsa yaşasın HER MÜMİN içindir. Âyetlerin başındaki ‘YA EYYÜHELLEZİNE AMENU’ ifadesi “Ey iman edenlerin hacca gidip, harem bölgesinde ihram denilen elbiseyi giyenleri” demek değildir.

Bu âyetlerin tam olarak anlaşılması, âyetlerin içinde geçen ‘EN’AM’ ve ‘SAYD’ kelimelerinin anlaşılmasına bağlıdır. Çünkü her iki kelime hakkında da zihinlerde ve günümüzdeki uygulamalarda KUR’AN ile çelişen durumlar mevcuttur.

Günümüzde ‘ENAM’ denilince sadece “KOYUN, KEÇİ, SIĞIR, DEVE” anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an bunlar dışında olanların da ‘ENAM’ olduğunu bildirmektedir. NAHL suresinin 5-8 âyetleri şu şekildedir:

Nahl 16/5

وَالْاَنْعَامَ خَلَقَهَاۚ لَكُمْ ف۪يهَا دِفْءٌ وَمَنَافِعُ وَمِنْهَا تَأْكُلُونَۖ

Vel-en’âme ḣalekahâ(k) lekum fîhâ dif-un vemenâfi’u veminhâ te-kulûn(e)

En’âmı da (koyun, keçi, sığır ve deveyi) sizin için o yarattı. Onlarda ısıtan ve işe yarayan şeyler vardır. Onlardan yiyecek de edinirsiniz. (Süleymaniye Vakfı Meâli)

Bu âyet daha önceki âyetlerde geçen “خَلَقَ / halaqa” fiiline atfen gelmektedir. Âyetin başında ‘VAV’ atfının olması hemen ondan sonra gelen kelimenin de MANSUB olması zaten bunun delilidir.

Bu durumda meâlleri doğru varsayarsak bile ‘EN’AM’ denilen hayvanların ISINMA, FAYDA VE YEMEK için olduğu belirtilmektedir. Fakat hemen sonraki âyetlerde onlardaki faydalar çeşitlendirilmektedir:

Nahl 16/6

وَلَكُمْ ف۪يهَا جَمَالٌ ح۪ينَ تُر۪يحُونَ وَح۪ينَ تَسْرَحُونَۖ

Velekum fîhâ cemâlun hîne turîhûne vehîne tesrahûn(e)

Ağıla getirirken ve otlağa salarken sizin için onlarda güzellikler vardır. (Süleymaniye Vakfı Meâli)

Bu âyetten anlaşılmaktadır ki ‘ENAM’ denilen hayvanların özelliklerinden bir tanesi de “ağıllarda tutulabilecek şekilde uysal olmaları”dır. Devamındaki âyette daha da detay verilmektedir:

Nahl 16/7

وَتَحْمِلُ اَثْقَالَكُمْ اِلٰى بَلَدٍ لَمْ تَكُونُوا بَالِغ۪يهِ اِلَّا بِشِقِّ الْاَنْفُسِۜ اِنَّ رَبَّكُمْ لَرَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌۙ

Vetahmilu eśkâlekum ilâ beledin lem tekûnû bâliġîhi illâ bişikki-l-enfus(i)(c) inne rabbekum leraûfun rahîm(un)

Yüklerinizi öyle yerlere taşırlar ki yorgunluktan canınız çıkmadan oralara varamazsınız. Rabbiniz çok şefkatlidir ve ikramı boldur. (Süleymaniye Vakfı Meâli)

Önceki âyetlerdeki özelliklerin üzerine bir de onların YÜKLERİ UZAK MESAFELERE TAŞIMAK için kullanıldığı bildirilmektedir. Hemen bu âyetlerden sonra gelen âyet ise ‘ENAM’ denilen hayvanların içerisine şunları da katmaktadır:

Nahl 16/8

وَالْخَيْلَ وَالْبِغَالَ وَالْحَم۪يرَ لِتَرْكَبُوهَا وَز۪ينَةًۜ وَيَخْلُقُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Velḣayle velbiġâle velhamîra literkebûhâ vezîne(ten)(c) veyaḣluku mâ lâ ta’lemûn(e)

Atları, katırları ve eşekleri hem binmeniz için hem de süs olsun diye yarattı. O, bilmediğiniz daha neler yaratmaktadır. (Süleymaniye Vakfı Meâli)

İşte bu âyetler ‘ENAM’ denilen hayvanların aslında sadece KEÇİ, KOYUN, İNEK, DEVE olmadığını, ‘ENAM’ denilen hayvanların cinslerine göre değil onlardaki özelliklere göre tasnif edildiğini göstermektedir.

Meselâ at, eşek, katır gibi hayvanlar sayılırken açıkça onların isimleri verilmiş olmasına rağmen onların yük taşımak için kullanılması gerektiği ama YENMEK gibi bir faydalarının olduğundan bahsedilmemektedir.

‘ENAM’ kelimesinin hayvanlar için kullanılması durumunda ‘N+A+M’ kökünden gelen bu kelimenin “ONAY VERİLMİŞ, YUMUŞAK HUYLU, BİLİNEN” şekilde anlamları olduğu ortaya çıkmaktadır. Istılah olarak anlamı ise “Otla beslenen, yırtıcılığı olmayan (köpek dişi olmayan), evcil ya da evcil olmayan dört ayaklı hayvan” demektir.

Aslan, kaplan, kurt, çakal, kedi, köpek gibi hayvanlar da dört ayaklıdır ama hem beslenme biçimleri hem anatomik yapıları hem de doğal ortamdaki halleri OTLA beslenen hayvanlardan farklı olduğu için onlar ‘ENAM’ olarak adlandırılmamakta, Kur’an’da onlara ‘VUHUŞ’ veya ‘SAB’UN’ denmektedir.

Meâller tarafından AV hayvanı olarak anlamlandırılan ‘SAYD’ kelimesi aslında “AVLANARAK, TUZAK KURULARAK, AĞ ATARAK veya başka bir şekilde yakalanan kara hayvanı” anlamına gelmektedir. Bu kelime -yenilsin veya yenilmesin- otçul ya da etçil, karada veya denizde yaşayan her vahşi hayvan için kullanılan bir kelimedir. Bu durumda eğer belli bir ayrım getirilmez ise av serbestisi ‘SAYD’ sınıfına giren her hayvan için kullanılabilen bir kelime olmaktadır.

İşte bu noktada devreye iki kavram girmektedir. بَه۪يمَةُ / BEHİME” ve غَيْرَ مُحِلِّي / GAYRE MUHİLLİ”

‘Behime’ kelimesi; “bir yere yerleşip kalmak, bir yerde ikâmet etmek” anlamlarına gelirken ‘GAYRİ MUHİLLİ’ kelimesi ise tam tersi “YERLEŞMEYEN, bir yerde ikâmet edip durmayan” mânâsına gelir.

Türkçedeki ‘MAHALLE’ kelimesi de bu kelimeden türemiştir. Beled sûresinde geçen ‘ENTE HILLUN’ ifadesi de “yerleşmek, bir yerin sakini olmak, ikamet etmek” anlamlarında kullanılmaktadır.

Başındaki ‘GAYRİ’ kelimesi ile bir izâfet oluşturan ‘GAYRİ MUHİLLİ’ kelimesi tam tersi bir anlama gelerek “YERLEŞMEYEN” anlamındadır. Bu her iki kelimeye daha anlaşılır bir mânâ verecek olursak “EVCİL ve EVCİL olmayan” anlamlarını vermek gayet yerinde olacaktır.

Bu noktada بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ / BEHİMETÜL ENAM … “Dört ayaklı otçul hayvanların evcil olanları” “EL ENAMU GAYRİ MAHALLİ” ise “Otçul hayvanların EVCİL OLMAYANLARI” mânâsına gelmektedir.

Mâide sûresinin 3. âyetinde ise hem ‘SAYD’ hem de ‘ENAM’ kelimesine çok daha detaylı bir tanım getirilmiştir. Getirilmesine getirilmiştir ama meâller ve tefsirler eliyle yine “İHRAMLIYKEN” anlamını verdikleri duruma göre kelimelere mânâ verenler o âyette de hiç kimseye hiçbir şey söylemeyen bir cümle elde etmişlerdir:

Mâide 5/3

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

hurrimet ‘aleykumu-lmeytetu ve-ddemu velahmu-lḣinzîri vemâ uhille liġayri(A)llâhi bihi velmunḣanikatu velmevkûżetu velmuteraddiyetu ve-nnatîhatu vemâ ekele-ssebu’u illâ mâ żekkeytum vemâ żubiha ‘alâ-nnusubi veen testaksimû bil-ezlâm(i)(c) żâlikum fisk(un)(k) elyevme ye-ise-lleżîne keferû min dînikum felâ taḣşevhum vaḣşevn(i)(c) elyevme ekmeltu lekum dînekum veetmemtu ‘aleykum ni’metî veradîtu lekumu-l-islâme dînâ(en)(c) femeni-dturra fî maḣmesatin ġayra mutecânifin li-iśmin(ﻻ) fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)

Ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenler size haram kılınmıştır. Ölmeden önce yetişip kestikleriniz hariç; boğularak, darbe alarak, düşerek, boynuz darbesi yiyerek ve yırtıcılar tarafından parçalanarak ölenler de haramdır. Sunaklar üzerinde kesilenler ve (etleri) aranızda şans oyunuyla paylaşmanız da haram kılınmıştır. Bunların hepsi fısktır. Bugün âyetleri görmezlikte direnenlerin dininizden bir umutları kalmamıştır. Onlardan çekinmeyin, benden çekinin. Bugün dininizi, sizin için mükemmel hale getirdim, size olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslâm’ı uygun gördüm. Kim açlık içinde çaresiz kalır da günah eğilimi olmadan (yasak yiyeceklerden) yerse şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve ikramı bol olandır. (Süleymaniye Vakfı meâli)

Elimizdeki bütün meâl ve tefsirler aşağı yukarı bu meâle benzer mânâlar vermişlerdir. Şimdi, bu şekilde verilen meâllerdeki tutarsızlığa bakalım:

Meâlin ilk cümlesi “Ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adı anılarak kesilenler size haram kılınmıştır.” şeklindedir. Buna göre hayvanlardan kendiliğinden ölmüş olanlarını yemek haramdır.

Bu ilk cümleden şu anlaşılmaktadır: Her ne şekilde olursa olsun ölmüş hayvanları yemek haramdır.

Fakat meâlin devamında çok ilginç cümleler gelmektedir. Ölü hayvan yemek haramdır dedikten sonra bir de hayvanların ne şekilde ölenlerinin haram kılındığı açıklanmaktadır. Bu meâle göre şimdi vereceğimiz kelimeler ‘MEYTETUN’ kelimesinin TEMYİZİ olmaktadır.

(Her ölü hayvan değil) Şu şekilde ölenler haramdır:

“Ölmeden önce yetişip kestikleriniz hariç”

  1. Boğularak
  2. Darbe alarak
  3. Düşerek,
  4. Boynuz darbesi yiyerek
  5. Yırtıcılar tarafından parçalanarak ölenler

İşte bu yaklaşım hem “HARAM AYLAR” hem de “İHRAM” kelimelerini anlamları olmayan boş bir söze dönüştürmüştür. Çünkü “ölü hayvan” dendikten sonra sadece “ölmeden kestikleriniz hariç” denseydi, hayvan hangi şekilde ölürse ölsün hepsi de kapsama alanına girerdi. Ama “ölü hayvan” dedikten sonra bunları sayması kapsamı daraltmıştır. O HALDE “bu beş şeklin dışında ölen hayvanlar için herhangi bir yasak yok” mudur diyeceğiz?

Âyette geçen ve meâl yazarlarının yukarıdaki gibi “boğulan, darbe alan, düşen, boynuz darbesi yiyen, yırtıcılar tarafından parçalanan” anlamlarını verdikleri kelimelerin hepsinin TÜR İFADE EDEN ANLAMLARI VARDIR. Sekerek yürüyen, yavaş bir şekilde yürüyen, boynuzlu olan, sürüler halinde yaşayan, tek yaşayan gibi…

Hemen belirtelim ki âyette meâl yazarlarının ÖLÜM ŞEKLİ olarak belirledikleri kelimelerin sonunda tekrar gelmesi gereken ‘MEYT’ kelimesi gelmemiştir. Ya da fiil olarak ‘EMETET’ kelimesi de gelmemiştir. Yine o kelimelerin hepsinin “TÜRÜ AZALMIŞ, TÜRÜ ÇOK FAZLA” gibi anlamları da vardır.

Önceki çalışmalarımızda “eşyada asıl olanın MÜBAHLIK değil HARAMLIK olduğunu” söylemiştik. ÇÜNKÜ biz müminiz, her istediğimizi her istediğimiz zamanda YEMEYİZ, her istediğimizi her istediğimiz yerde GİYMEYİZ, her istediğimizi her istediğimiz yerde YAPMAYIZ. Mümin kişi; varlığın tamamının YÜCE ALLAH’ a ait oluğunu PEŞİNEN kabul eder ve ne kendisinin ne de kendi dışındaki varlıkların sahipsiz, başı boş olduğuna asla İNANMAZ.

Bu yüzden Mümin kişi Yüce Allah’ın malından faydalanmak için ONUN İZNİNİ ARAR.

Sahibinin O olduğu üzümden içki yapılmışsa, O bize “BUNDAN FAYDALANMAYIN” dediği için biz ondan onu satarak ya da içerek faydalanmayız.

Doğada yaşayan her bir başıboş hayvan, sahibi olmayan sürüler değildir. Bırakın bir hayvanı her bir taşın her bir toz zerresinin bile sahibinin Allah olduğuna KESİN OLARAK İMÂN EDERİZ. İşte bu yüzden evcil veya evcil olmayan hangi HAYVANCAĞIZ varsa onlardan faydalanmak için gözümüzü YÜCE ALLAH’IN İZNİNE DİKERİZ.

Yüce Allah غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ /ġayra muhillî-ssaydi” diyerek “karada doğal ortamı içinde yaşayan ‘ENAM’ türünü”; بَه۪يمَةُ الْاَنْعَامِ / behîmetu-l-en’âmi”diyerek de “evcil hayvan türleri”ni bize tanıtmıştır.

Hemen burada “HER HAYVAN EVCİL HÂLE GETİRİLEBİLİR” gibi bir itiraz getirilebilir ama hiç kimse buna yorulmasın çünkü YÜCE ALLAH buna da bir açıklama getirmiştir:

“ALLAH’IM SEN BU ‘ENAM’I BİZE BOYUN EĞDİRMESEYDİN BİZ ONLARI ZAPT EDEMEZDİK…” âyetinde EVCİLLİĞİ sonradan olanlar değil, evcillikleri kendiliklerinden olanlar kastedilmektedir.[1]

Bir aslanı da eve alıştırırsınız ama burada söz konusu edilen şey türe zorla ve hatta zulümle ona kazandırılan özellik değil, DOĞAL HÂLİ EVCİL OLANLAR söz konusu edilmiştir. Ren geyiklerini sürüler haline getirip çiftliklerde beslemek o hayvan türünü EVCİL hale getirmek demek değildir. Yüce Allah onlardan faydalanmamıza zaten izin verdiğini ama bu iznin HARAM AYLAR dışında olduğunu belirtmiştir. Bunun üstüne onlardan faydalanmak için onların doğal yaşamlarını yok etmek bir NORVEÇLİYE yakışabilir ama bir MÜMİNE ASLA YAKIŞMAZ.

Bir önceki ve bu yazıda yazdıklarımızı toparlayacak olursak…

Kur’an’ın insanlığa önerdiği EVRENSEL uygulama insanın doğa ile kendisi arasında dengeli bir ilişki kurması için vazedilmiştir. TARİHSELCİ kafanın haram ayları tarihte kalmış bir uygulama olarak gösterdikten sonra, ortaya çıkardığının üzerinde tepinerek “Madem ‘Kur’an yeter’ diyorsunuz o halde haram ayları uygulayın, yani uygulayamıyorsanız Kur’an yetmez demektir.” şeklindeki söylemi papağan gibi tekrarlamaları tam bir bühtandır.

Yüce Allah yaradılışından itibaren insan ve doğa arasındaki ilişkiyi kurmuştur. Ancak Kur’an’a sırtını dönen insanlık istemese bile haram ayları uygulamaktadır. Balık avlama yasakları, av mevsimleri, milli park projelerinin tamamı HARAM AYLAR uygulamasının bir tezahürüdür. Bunu müminler yapmamış ama KÂFİRLER DÖRT ELLE SARILMIŞTIR.

Çünkü insanlık üzerinde yaşadığı gezegeni tüketmek üzere yarışırken, Mümin bu duruma BOMBOŞ gözlerle bakmış, kâfir ise ondan önce ayıkarak gezegenini ve çevreyi kurtarma çabasına girişmiştir. Balık avlama yasağına uyan, av mevsimlerine uyan ama iş haram aylara gelince onu tarihsel ilan eden kafa kesinlikle Kur’an’ın inşa ettiği bir kafa değildir. Kur’an’ı modası geçmiş, tarihte kalmış, aktüel değerini kaybetmiş bir kitap gibi göstermek için gecesini gündüzüne katan bu adamlara rağmen ALLAH NURUNU KESİNLİKLE TAMAMLAYACAKTIR.

HAC; İNSANLIK KONGRESİDİR. DÜNYANIN TÜM MAZLUMLARI, ZAVALLILARI, DERDE DÜŞMÜŞLERİ, BELÂDA KALMIŞLARI, AÇLARI, FAKİRLERİ, YOLDA KALMIŞLARI, SAHİPSİZLERİ, YOL YORDAM ARAYANLARI, CEHÂLETTEN KURTULMAK İSTEYENLERİ, HUZUR ARAYANLARI, ANLAM ARAYANLARI DÜNYADAKİ HER BİR MÜMİNİN DAVETLİSİDİR… BU DAVETE UYARAK ORAYA GİDENLERE DİNİ, DİLİ, IRKI, RENGİ SORULMAZ.

Bu davete uyarak oraya gidenlere kumaş tüccarlarını sevindirecek elbiseler giyme şartı getirilmez.

HAC; kendini Müslüman sayanların “sen, ben, bir de bizim oğlan” şeklinde oynadıkları bir oyun sahası değildir. Orası sadece “müminim” diyenlerin bir taş bina etrafında dönerek günah çıkardıkları bir yer HİÇ DEĞİLDİR. Papazların günah çıkarmasıyla dalga geçenler hac mevsimindeki TOPLU GÜNAH ÇIKARMA eylemine boş gözlerle bakarlarsa, bu hakîkatin gücüne gider.

Orası hangi inançtan olursa olsun, dertlinin derdine çare arayacağı bir yerdir.

“Ben müminim” diyen her bir fert -oraya gitsin ya da gitmesin- derdine derman arayanlar için EV SAHİBİDİR. Davetliler Yüce Allah’a inanmasalar bile onlar müminlerin misafiridir.

ÇÜNKÜ HAC YÜCE ALLAH’IN ORGANİZE ETTİĞİ, MÜMİNLERİN MALLARIYLA, CANLARIYLA GÖNÜLLÜ OLARAK BU ORGANİZASYONDA GÖREV ALDIKLARI BİR İNSANLIK KONGRESİDİR.[2]

O HAREM BÖLGEDE ASIL OLAN İHRAM, NE İDÜĞÜ BELİRSİZ BİR ELBİSE GİYMEK DEĞİL, ORADA EVET SADECE ORADA GEÇERLİ OLAN YASAKLARA UYMAKTIR, O YASAKLARA GÖNÜLDEN BOYUN EĞMEKTİR.

  • Aç olan düşmanın olsa bile doyur
  • Yolda kalan babanın katili bile olsa yol göster
  • Darda kalan nefret ettiğin olsa bile bolluğa kavuştur
  • Zorda kalana dinini sorma, zorluğunu gider
  • Mazlumu aşağılama, ona zulmedeni engelle
  • İsteyene “git” deme
  • Elini açanın eline vurma
  • Ne olursa olsun DUYARSIZ olma

Daha birçoğunu MÜBAREK KUR’AN’IMIZDAN ÇIKARACAĞIMIZ BU İLKELER ORADA -SADECE ORADA- GEÇERLİDİR VE İŞTE BUNLARI UYGULAMANIN ADINA “İHRAMA GİRMEK” DENİR.

Vesselâm.

Ramazan DEMİR


[1] Bkz Kur’an Yasin 36/71-72

[2] Bkz. Kur’an Ali İmran 3/97

4 yorum

  1. Allahın salamı sizin və Quranla aydınlanan bütün möminlərin üzərinə olsun. Çox böyük işlər görürsünüz Allah yolunda və səmimi olduğunuza da inanıram. Tuva vadisindəki 90% məqalələrinizi oxumuş biri olaraq Ramazan abiyə bir sualım var. Nirengi videolarınıza da Youtube-dakı digər videolara da baxdığım halda “ma meleket eymanikum” cümləsinin tərcüməsini və ya izahını tapa bilmədim. Cariyə və kölə olmadığını bilirəm. “Ma” sözünün də ağılsız və cansız varlıqlarla birlikdə işləndiyini də bilirəm. Yeni-yeni ərəbcə öyrənməyə başlamışam. Ramazan abi zəhmət olmasa o haqda məqaləniz və ya videonuz varsa paylaşın. Allah sizdən razı olsun. İndidən təşəkkür edirəm.

    • edip yüksel söylemişmiş. bu işler patent mi gerektiriyor. söylediyse söylemiştir. her söylenilen şey doğru da değil, yanlış da. doğruları birden fazla kişi söylemişse ne güzel, mutlu oluruz! edibin söylediği doğru şeyler edib’e ait değil. doğrular herkese ait. ortak noktalar bulduysan ve mutlu olduysan bu böyle bir üslupla söylenmez!

      Norveçlinin suçu neymiş! norveçliye ne sorulacak, neden hesap verecek biliyormusun?
      evden çıkarılmayan, hiç birşey duyup bilmeyen gariban bir norveçli ile, evden çıkartılmayan, hiç bir şey bilmeyen bir arabın birbirinden farkı var mı?
      bir soru sormadan önce azıcık düşünün.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*