01.) Erkeğin Üstünlüğüne(!) Alet Edilen Ayet… Nisa 4/34

Mushaf İncele

Her harfi cer’in mutlaka bir fiile bağlanması gerektiği ve bu duruma da “taalluk” dendiği malum. Harfi cer’in kendisine bağlandığı kelimeye de “mutaallak” denir. Anlamaya çalıştığımız Nisa 34. ayette geçen harfi cerlerin tamamı; fiil gibi görev almak zorunda olup (geçen bölümlerde belirtildi), kelimeleri ve cümleleri mübalağalı ismi fail olan قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine, “meful” (nesne) olarak bağlamaktadır. Fakat burada unutulmaması gereken bir durum vardır. Ayetin ilk cümlesinin ana yapısı her zaman için isim cümlesidir ve cümle müpteda-haber çatısına sahiptir. Cümlenin içinde fiillerin ve mefullerin olması “haber” olan kısmın içiçe geçmiş “bileşik cümle” olduğunu göstermektedir. Unutmamak gerekir ki cümlede fiil gibi görev alan قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesinin dışında iki tane daha fiil (فَضَّلَ – اَنْفَقُوا) bulunmaktadır. Fiiller, meful almasa bile zaten cümledirler. Bu durumda cümlenin irabı kendi içinde birkaç şekilde olmaktadır.

  1. İsim cümlesi olması itibarıyla cümlenin müpteda-haber olarak genel irabı.

Asıl itibarıyla cümlenin müptedası اَلرِّجَالُ (er-rical) kelimesi, haberi ise قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesidir. Cümlenin devamındaki kelimelerin tamamı harfi cer’lerle قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine bağlanan mefullerdir.  

عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْقَوَّامُونَاَلرِّجَالُ
Harfi cerlerle fiil gibi amel eden قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine bağlanan mefuller.HaberMüpteda

Cümlenin genel irabı bu şekildedir ama haber olan قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesinin fiil gibi amel etmesi, tüm kelimelerin ona bağlanmasını sağlarken aynı zamanda ikinci bir irabın oluşmasına da neden olmaktadır. Bu durumda haber tek bir kelime değil, kendi içinde birkaç cümleden oluşmuş bileşik bir cümle olmaktadır. Bu durumda cümlenin müpteda-haber olarak genel irabı şu şekildedir.

قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْاَلرِّجَالُ
Bileşik cümlelerden oluşmuş haberMüpteda

Cümlenin bu ana yapısında uzun bir cümleden oluşan “haber” kısmındaki fiillerden dolayı orada da iki irabın oluşmasına neden olmaktadır.

  • Haber cümlesinin genel irabı
عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْقَوَّامُونَ
Kendi içinde cümlelerden oluşmuş mefuller.Fiil gibi amel eden mübalağa ile ismi fail + faili müstetir  هم (hum) zamiri

Bu genel yapıda “mefulleri” oluşturan kelime ve cümleler harfi cer’ler yardımıyla قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine bağlanmaktadırlar. Yani hepsinin mütaallakı (kendisine bağlanacağı kelime) bu kelimedir. Bu kelime ve cümlelerin قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine “meful” olarak bağlanmaları tek bir şekilde olmamaktadır. Türkçe dilbilgisinde genelde “tümleçler” ve “zarflar” başlığı altında toplanan mefullerin (nesnelerin), tıpkı Türkçede olduğu gibi fiilden etkileniş biçimine göre çeşitli şekilleri vardır. İşte bu çeşitli şekiller, mefullerin çeşitlerini bildirirler.

Mesela قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesinden hemen sonra bir harfi cerle gelen عَلَى النِّسَٓاءِ (ale’n-nisa) ifadesi “mefulü bih gayri sarih” olarak adlandırılırlar. Türkçe de ise buna “dolaylı tümleç” denir. Yani mefulünü (nesnesini) direk değil de dolaylı olarak bir harfi cer üzerinden almıştır. Bu durum aynı zamanda nesnesini dolaylı olarak alan fiillerin anlam olarak geçişli veya geçişsiz olduğunu da belirler. Daha önce bunun üzerinde durmuştuk. Fakat aynı şekilde cümlenin devamında gelen cümlelerde mefuldürler. Fakat bunların mefullükleri Türkçedeki “nesne” veya “dolaylı tümleç” olmaları şeklinde değil, “mefulü li eclih” veya “mefulü maah” veya “mefulü mutlak” şeklindedir. Bunların Türkçedeki karşılıkları “sebep zarfı, vasıta zarfı, pekiştirme zarfı” şeklindedir.

Bir önceki bölümde incelediğimiz بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ bu cümledeki بِ (bi) harfi cer’inin sebep bildiren bir anlama sahip olduğunu, مَٓا (ma) edatının ise mastar edatı olduğunu ve hemen devamındaki fiilin anlamını mastara çevirdiğini söylemiştik. Bu durumda haber cümlesi içinde مَٓا (ma) edatı ile başlayan cümle ikinci بِمَا (bima) edatına kadar müfred (tekil) hükmünde قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesinin mefulü olmaktadır. Bu cümlenin mefullüğü ise kendisinden önceki عَلَى النِّسَٓاءِ (ale’n-nisa) kelimesi gibi mefulü bih gayri sarih (dolaylı tümleç) değil, “mefulü li eclih” (sebeb bildiren zarf) şeklindedir. Fakat aynı zamanda bu da kendi içinde bir cümledir. Buna göre cümlenin bir irabı daha çıkmaktadır.

  • Haber cümlesinin içindeki diğer cümlelerin kendi içindeki irabı
اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْمَابِوَفَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍمَابِعَلَى النِّسَٓاءِقَوَّامُونَ
? Müfred hükmünde meful olan cümle. (Hangi tür mefül=?) Cümlenin kendi içindeki irabı Fiil+fail… اَنْفَقُوا Mefulü b.gayri sarih… مِنْ اَمْوَالِهِمْ?? Kendisinden sonraki cümleyi mefül olarak قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine bağlayan harfi cer (hangi tür meful olduğu harfin kullanılış şekline göre belirlenecektir)?Müfred hükmünde قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesinin “mefulü li eclihi” (sebep zarfı) olan cümle. (Bu cümlenin kendi içinde bir irabı daha vardır) Fiil… فَضَّلَ Fail… اللّٰهُ
Mef’ulü bih… بَعْضَهُمْ Mefulü b.gayri sarih… عَلٰى بَعْضٍ
Mastar edatıKendisinden sonraki cümleyi قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine bağlayan, sebep bildiren harfi cerMefulü bih gayri sarih (dolaylı tümleçFiil gibi amel eden mübalağa ile ismi fail + faili müstetir  هم (hum) zamiri

(İki farklı renkle belirtiğimiz kısımdan mavi olan kısım, henüz işlemediğimiz bu bölümün konusu olan kısımdır.)

Arapçadaki meful çeşitleri ve Türkçe karşılıkları şu şekildedir.

  1. Mef’ulü bih (nesne)………………………… Bir fiilden dolaysız bir şekilde direk etkilenen meful.
  2. Mefulü bih gayri sarih (dolaylı tümleç)… Bir fiilden dolaylı yoldan etkilenen meful
  3. Mefulü fih (zaman ve mekân zarfı)………. Bir fiilin yapıldığı zamanı veya mekânı bildiren meful.
  4. Mefulü li eclih (sebep zarfı) ………………  Bir fiilin hangi sebep veya amaçla yapıldığını bildiren meful.
  5. Mefulü meah (vasıta zarfı) ………………..  Bir fiilin ne ile birlikte yapıldığını bildiren meful.
  6. Mefulü mutlak (pekiştirme zarfı) …………  Bir fiilin anlamını pekiştiren (fiilin kendi türünden mastarı) veya bir fiilin nasıl yapıldığını veya bir fiilin yapılış sayısını bildiren meful.

Bir önceki bölümde incelediğimiz بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ bu cümlenin başındaki بِ (bi) harfi cer’inden dolayı, cümlenin olduğu gibi haber cümlesinin ana amili olan قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesine “mefulü li eclih” (fiilin yapılış sebebini bildiren zarf) olarak bağlandığını belirtmiştik. Yukarıda verdiğimiz tabloda cümlenin asıl cümle içinde müfred hükmünde olduğunu ama kendi içinde de “fiil+fail+meful+mefulü bih gayri sarih” (yüklem+özne+nesne+dolaylı tümleç) şeklinde bir iraba sahip olduğunu belirttik.

Geçen iki bölümde ayetin ilk cümlesini belli bir yere kadar işlemiş ve iki farklı meal vererek bu iki mealden hangisinin daha isabetli olduğunu belirleyecek olanın cümlenin son kısmı olduğunu belirtmiştik.

Nisa 34

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ

  1. Allah’ın onların (kadın ve erkeğin) bazısını bazısında çoğaltmasından dolayı erkekler de daima kadınlarda meydana gelirler…
  2. Allah’ın onların (kadın ve erkeğin) bazısını bazısına göre çoğalabilir hale getirmesinden dolayı, erkekler de kadınlar üzerinden ortaya çıkarlar ve devamlılıklarını sağlarlar…

Bundan sonraki cümle (وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ) tıpkı kendinden önceki بِمَا (bima) ile başlayan cümle gibi asıl cümle içinde müfred hükmünde meful ama kendi içinde irabı olan bir cümledir. Az önce verdiğimiz tabloda cümlenin kendi içindeki irabını göstermiştik. Fakat bu cümle bir atıf edatı olan وَ (ve) edatı ile başlamaktadır. Bu cümle M. Öztürk mealinde şu şekilde geçmektedir.

وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ…

ayrıca erkekler evlenirken eşlerine mehir vermekte, evlendikten sonra da hane halkının geçim masraflarını üstlenmekteler (M. Öztürk meali).

Meal yazarının ayetteki bu cümleye verdiği mealin içinde ayetin orijinal metninde geçen hiçbir kelimenin karşılığı yoktur. Yani üstte yazan Arapça metin ile aşağıda yazan Türkçe metin arasında en ufak bir bağ yoktur. Bu meal yazarı Kur’an’a meal yazarken keşke Kur’an’ı da okusaydı. Çünkü adım adım izinden gittiği ulemanın (atalarının) rivayet temelli tefsirleri üzerinden edindiği anlayışları, ayet sanki onların yazdıklarını diyormuş gibi ayetin altına meal diye yazmasının Kur’an okumayla veya Kur’an’a meal yazmayla bağını biz kuramadık. Okumadığı ve kelimelerinin anlamlarıyla da ilgilenmediği bir kitabın “tarihsel” olduğunu söylemek nasıl bir aklın ürünüdür onu da hiç anlamadık. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’an’ı bu hale getirmenin “farklı fikir sahibi olmak” gibi bir açıklaması asla olamaz. Çünkü buna fikir denmez, denemez. Farklı fikir sahibi olabilmesi için her şeyden önce mealini yazdığı metne sadakat göstermesi gerekmektedir. Kelimelerinin ve cümlelerinin ne dediğiyle ilgilenilmeyen bir metinden nasıl “farklı fikir” sahibi olunabilir ki? Kaldı ki fikirlerinin hiçbiri yeni ve farklı değil, ilkel denilebilecek kadar eski ve benzerini cahili karanlıklar içinde bile bulabileceğimiz kadar sıradandır. Gönül isterdi ki; Kur’an’ı anlamaya çalışan biri olarak enerjimizi hiçbir meal yazarının ve rivayet temelli hiçbir tefsircinin dediklerine takılmadan sadece Kur’an’ın ne dediğini anlamaya sarf edelim. Fakat biz de dahil akıllarda ve tasavvurlarda bu tür yazarların ve onların dayandığı müfessirlerin söylemleri yer etmiştir. Dolayısıyla bu çalışmanın ana çatısı “Kur’an ne diyor” değil “Kur’an ne demiyor” üzerine olmak zorundadır. Çünkü karşımızda hiç kimsenin yorum yapmadığı hakkında tek söz söylenmemiş, daha önce hiç okumadığımız ve daha önce içeriğinden şu ya da bu şekilde haberdar olmadığımız bir metin değil, her kelimesi ile ilgili binlerce hatta milyonlarca söz söylenmiş bir metin vardır. İşte bundan dolayı devasa boyutlardaki müktesebatla birlikte bize kadar gelen Kur’an’ın ne dediğinden ziyade ne demediği daha önem kazanmaktadır. Üstte tek bir Arapça cümle ve altında hepsi de o Arapça cümlenin doğru çevirisi olduğu iddiasında bulunan 350 tane farklı meal olunca, ister istemez “O Arapça cümle hangi meallerin dediğini demiyor” sorusu daha önem kazanmaktadır. İşte bu çalışma bundan dolayı “Kur’an ne diyor” temelli değil “Kur’an ne demiyor” temellidir.

Bir önceki bölümde ayetteki بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ bu ifadedeki هم (hum) zamirinin müzekker olmasına rağmen cümlenin en başında geçen hem اَلرِّجَالُ (er-rical) hem de النِّسَٓاءِ (en-nisa) kelimelerine döndüğünü galibiyet kuralı gereği zamirin müzekker geldiğini belirtmiştik. Bir önceki bölümde tekrar tekrar üzerinde durmuştuk ama bir kere tekrarlamamız fazladan olmayacaktır. Ayette geçen بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ bu ifadedeki هم (hum) zamirinin sadece en başta geçen اَلرِّجَالُ (er-rical) kelimesine dönmesi durumunda, ifadenin anlamı “erkeklerin bazısı diğer erkeklere” şeklinde olmak zorundadır. Dolayısıyla bu ifadeden “erkekler kadınlara” şeklinde bir anlam çıkması mümkün değildir.

İşte bu durumun cümlenin en sonunda gelen ve bu bölümde anlamaya çalışacağımız وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ bu cümledeki müzekker (eril) sigada gelen اَنْفَقُوا (enfequ) fiiline de yansıyıp yansımadığının da tespit edilmesini zorunlu kılmaktadır. Yani bir önceki cümlede olduğu gibi bu fiil de faili (öznesi) kadınlar ve erkekler olduğu halde müzekker sigasında gelmiş olabilir. Zaten cümleye dikkat edilirse sadece “mallarından infak ederler” şeklindedir. Kimin kim için ve neden dolayı infak edildiği belirtilmemiştir. Meal yazarlarının cümleye “çünkü erkekler mallarından kadınlar için infak ederler” şeklinde anlam vermeleri, rivayetler üzerinden oluşan şablonların ayete giydirilme çabasından başka bir şey değildir. Cümlede sadece iki tane kelime vardır. Bir önceki bölümde her ikisi üzerinde uzunca durduğumuz cümlenin başındaki بِ (bi) ve مَا (ma) edatlarının hangi amaçla kullanıldıkları ve fiilin (اَنْفَقُوا) faillerinin (öznelerinin) sadece erkekler mi yoksa hem kadınlar ve hem de erkekler mi olduğunun anlaşılması, cümleyi daha öncesine atfeden و (ve) bağlacının, cümleyi nereye bağladığı ile anlaşılacaktır.

Çünkü eğer bu bağlaç sadece atıf edatıysa, cümlenin irabı kendisinden önceki cümlenin irabına tabidir demektir ve bu durumda اَنْفَقُوا (enfequ) fiilinin öznesi hem en-nisa hem de er-racul olmak durumunda kalacaktır. Böyle olması durumunda cümlenin anlamı “kadınlar ve erkekler kendi mallarından infak ederler” olacaktır. Tekrar edelim ki cümlede infak etmenin ne veya kim için yapıldığı belirtilmemektedir. Dahası “infak” kelimesi Kur’an’da sadece mümin olanların değil kafir olanların hem de Allah yolundan alıkoymak veya gösteriş yapmak için yaptıkları bir eylem olarak da gösterilmektedir.

Bakara/264

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَايُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ

صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاۜ لَايَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez (TDV meali).

Âl-i İmrân/117

مَثَلُ مَا يُنْفِقُونَ ف۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا كَمَثَلِ ر۪يحٍ ف۪يهَا صِرٌّ اَصَابَتْ حَرْثَ قَوْمٍ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَاَهْلَكَتْهُۜ وَمَا ظَلَمَهُمُ اللّٰهُ وَلٰكِنْ اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar (TDV meali).

Nisâ/38

وَالَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ وَمَنْ يَكُنِ الشَّيْطَانُ لَهُقَر۪ينًا فَسَٓاءَ قَر۪ينًا

Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını, insanlara gösteriş için sarfedenler de (ahirette azaba dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş olursa, ne kötü bir arkadaştır o! (TDV meali)

Enfâl/36

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ فَسَيُنْفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَۙ

Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını, (insanları) Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirlikte ısrar edenler ise cehenneme toplanacaklardır. (TDV meali)

Görüldüğü gibi bu ayetlerin hepsinde de “infak” kelimesi sadece müminlerin yaptığı bir iş olarak değil, aynı zamanda mümin olmayanların da yaptığı bir eylem olarak gösterilmiştir. Bunların dışında aynı kelime aşağıdaki ayette Yüce Allah’ın yaptığı bir eylem olarak O’na atfen kullanılmıştır.

Mâide/64

وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ

Yahudiler, Allah’ın eli bağlıdır (sıkıdır) , dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis, Allah’ın elleri açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır. Aralarına, kıyamete kadar (sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar; Allah ise bozguncuları sevmez. (TDV meali)

İşte kelimenin bu şekilde yaygın olarak kullanılması üstüne üstlük Yüce Allah’ın fiilleri arasında bulunuyor olması ayetteki وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ bu cümlenin ne kadar önemli bir cümle olduğunu göstermeye yeterlidir. Yukarıdaki TDV mealine biraz dikkat edilirse meal yazarlarının kelimeye kimi yerde “vermek” kimi yerde “harcamak” kimi yerde ise “sarf etmek” manaları verdikleri görülecektir. Bırakın yazarları farklı olan meallerde kelimeye farklı manalar verilmesini, yazarı aynı olan mealde bile kelimeye farklı manalar verilmiştir. Bu durum bizim biraz önce söylediğimiz “Kur’an ne demiyor” temelinin ne kadar gerekli olduğunun bir kere daha altını çizmektedir.

Bu bölümde ele alacağımız وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ bu cümlenin anlamını belirleyecek olanın en başındaki وَ (ve) bağlacı olduğunu söylemiştik. Bu harf cümledeki konumuna göre kendisinden sonraki cümleyi kendisinden önceki cümleye çok çeşitli şekillerde bağlayabilir. Onları görelim.

  1. وَ (Ve) Edatı
  2. Atıf edatı olur: Atıf edatlarının en çok kullanılanı bu edattır. Müfred kelimeleri birbirine atfettiği gibi cümleler arasında da aynı görevi yapar. Yerine göre cümlelere “fakat, ise, de” anlamı verir.
  3. İbtidaiye (başlangıç edatı olur: Cümleleri başlatmaya yarar. Bu durumda bir atıf edatı değildir. Edatın bu kullanımında görevi yalnızca cümleleri başlatmaktır.
  4. İsti’nafiye edatı olur: Birbirine atfetme imkânı olmayan iki cümle arasında geldiği zaman bu adı alır. Bu durumda edattan öncesinin dilek (talep-inşa) sonrasının haber (bildirme) kipi veya tersi olması halinde ortaya çıkar.
  5. İ’tiraziye edatı olur: İtirazi cümleleri (parantez içi cümleler) başlatır.
  6. Haliye edatı olur: Hal cümlelerinden önce gelir. Bu cümleler isim veya fiil cümlesi olabilir.
  7. Maiyet (beraberlik) edatı olur: Bundan sonraki kelime “mefulü meah” olduğu için devamlı mansuptur. 
  8. Kasem (yemin) edatı olur: Kendisine yemin edilen isimden önce gelir ve ismin sonunu cer (esre-kesra) yapar. Edat bu kullanılışında hem yemin edatı hem de harfi cer’dir.
  9.   رُبَّ(rubbe-nice anlamında) edatından önce geldiği zaman, bu edatı hazf edip onun yerine geçer.
  10. Cemi (çoğul) edatı olur: Cemi müzekker, mazi, muzari ve emir fiillerinin sonuna gelerek onları cemi yapar.
  11. Cemi müzekker salimler ve beş isimlerde raf alameti olarak bunlarda zamme’nin yerini tutar.
  12. İşba edatı olur: Cemi-müzekker muhatap mazi fiillere mansup muttasıl zamir doğrudan birleşmez. Bu fiiller ile sözü edilen zamirler arasına getirilerek zamirlerin kelimeye birleşmesi sağlanır.
  13. Zaid olarak gelebilir.

(Hasan Akdağ / Edatlar s.430)

Hemen belirtelim ki son cümlenin başındaki وَ (ve) edatının “b, c, d, g, h, i, j, k, l” şıklarından biri olması mümkün değildir. Bu edat “a, e, f” şıklarında belirtilen görevlerden birini üstlenmektedir. Meal ve tefsir yazarlarının birçoğu bu edatı görmemiş, meallerine yansıtmamışlardır. Yansıtanlarda وَ (ve) edatına sadece bağlaç anlamı yüklemiş ama bu seferde başka kelimeleri yok saymışlardır. Mesela aşağıdaki meale bakalım.

Ali Bulaç Meali

Allah’ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir.

Böyle bir meal hem cümlenin gramer yapısı açısından hem de mana açısından sorun yaratmaktadır.

Gramer açısından yarattığı sorun: böyle bir manayı ifade etmek için birinci cümlenin başında olan بِمَا (bi+ma) kelimesinin tekrarlanmasına gerek yoktur. İki cümle arasında olan وَ (ve) edatı zaten kendisinden sonraki cümleyi öncesine atfettiği için, son cümle de olduğu gibi kendisinden önceki cümlenin irabına tabidir. Bu durumda önceki cümlenin başındaki بِمَا (bi+ma)’yı tekrar kullanmanın hiçbir anlamı yoktur.

Anlam açısından oluşturduğu sorun: Meal yazarı peşinen erkeklerin kadınlar üzerinde sorumlu gözeticiler olduğunu kabul ettiği için, devamında gelen cümleleri sanki erkeklerin neden kadınlar üzerinde sorumlu gözeticiler olduğunu açıklayan cümleler gibi kabul etmiştir. Oysa mealinde verdiği “bazısını bazısına üstün kılması” cümlesindeki “bazısını bazısına” ifadesinin erkeklere gitmesi durumunda “erkekleri kadınlara üstün kılması” değil,erkeklerin bazısını diğer bazı erkeklere üstün kılması” manası vermesi zorunludur. Bir önceki bölümde bunun hakkında uzun açıklamalar yapılmıştı.

Bunun yanında cümleye “onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir” bu şekilde mana vermek ayetin başındaki اَلرِّجَالُ (er-rical) kelimesini tür ismi olmaktan çıkaracak sadece “evli ve malı mülkü olan erkekler” gibi dar bir manaya çekecektir. Ama kelimenin “evli ve zengin erkekler” gibi bir manası yoktur. Daha da önemlisi evlilik sırasında elde edilen mal-mülkün üzerinde kadınların hiçbir hakkı olmadığı, o mal mülkün sadece erkeğe ait olduğu, erkeğin evini geçindirmesinin sebebinin aile olmasından dolayı değil de kadına yönetici olduğundan dolayı olduğu gibi bir mana çıkmaktadır. Yani evin tüm hizmetlerini gören, çocuk doğuran, çocuklara gözü gibi bakan, her türlü zorluğa katlanan kadın evin içinde “el kızı” gibi durmaktadır. Kocasına destek vererek alınan evin, kocası ile arasında doğan muhabbetten dolayı doğurduğu çocukların, o çocukların başkasına muhtaç olmaması için kocasıyla el birliği içinde edindikleri malın üstünde kadının hiçbir söz hakkı yoktur, üstelik erkek evin geçimini sağladı, eve ekmek getirdi, çocuklara üst-baş aldığı, elektrik su faturalarını ödediği için yani infak ettiği için kadın sonu gelmez bir minnet duymalıdır. Ne yazık ki mümin olduğunu iddia eden erkekler, kendilerini doğuran kadınlara tam da bu gözle bakmış ve tam da buna göre devasa fıkıhlar üreterek toplumları buna göre şekillendirmişlerdir.

İşte yukarıya aldığımız meal yazarı ayete mana verirken bu arka plan üzerinden mana vermektedir. Ama verdiği mana ne ayetin metninin gramer yapısına ne de Kur’an’a uymamaktadır. Evet birçok meal yazarının görmeyip mealine yansıtmadığı وَ (ve) edatını görmüş ve mealine yansıtmıştır ama bu sefer cümledeki diğer kelimeleri görmediği gibi bir de ortaya koyduğu mealinin Kur’an’ın inşa ettiği “mümin” kimliğini yerle bir ettiğini de görememiştir.

Cümlenin gramer yapısına göre وَ (ve) edatının kendisinden sonraki cümleyi kendisinden önceki cümleye sadece atfetmesi doğru değildir. Çünkü eğer bu edat sadece atıf edatı olsaydı az önce de ifade ettiğimiz gibi daha önceki cümlenin başında geçen بِمَا (bi+ma) edatının tekrar etmesine gerek olmazdı. Bu cümlenin başında وَ (ve) edatının olması ve بِمَا (bi+ma) edatının tekrar gelmesi her şeyden önce ikinci بِمَا (bi+ma) edatının birincisinden farklı amaçlarla kullanıldığının göstergesidir. Bundan önceki bölümde بِمَا (bi+ma) edatlarıyla ilgili detaylı bir açıklama yapılmıştı. Bu edatların ikinci kullanımda önündeki cümleye nasıl bir fark kattıklarının anlaşılması ayette “ifal” bab’ında mazi bir fiil olarak geçen اَنْفَقُوا (enfaqu) kelimesinden anlaşılacaktır. Bu edatlara tekrar dönüleceği için cümledeki اَنْفَقُوا (enfaqu) kelimesine geçiyoruz.

  • اَنْفَقُوا (Enfaqu) Kelimesi

Ayette “ifal” bab’ından mazi bir fiil olarak gelen bu kelime ن ف ق (nun+fa+qaf) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 111 kelime bulunmaktadır. Normal olarak kelimenin “ifal” bab’ında olması kelimenin geçişli (müteaddi) bir manaya sahip olması ve mefulünü (nesnesini) direk almasını gerekli kılmaktadır. Fakat kelime ifal bab’ında olmasına rağmen mefulünü direk değil, şu şekilde وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ bir harfi cer yardımıyla almıştır. Kaldı ki kelime ifal babında geçtiği yerlerin hemen hepsinde mefulünü direk almıştır. Sadece bu cümlede mefulü ile kendisi arasında bir harfi cer vardır. Kelimenin mefulünü harfi cer yardımıyla alması demek, manasının geçişli (müteaddi) değil geçişsiz (lazım) olması demektir. Nitekim ifal babının tek işlevi geçişsiz fiilleri geçişli yapmak değildir. Bunun dışında da kelimelere birçok özellik kazandırmaktadır. Az sonra ifal bab’ının kelimelere kazandırdığı anlamlarla ilgili detaylı bilgi verilecektir. Fakat bundan önce kelimenin sözlük manalarını verelim.

نَفَقَ – نَفْقًا …………….. Tükenmek, bitmek, kalmamak.

نَفَقَتِ البِضَاعَةُ – نَفَاقًا … Mal revaç bulmak, mala talep artmak.

نَفَقَتِ الْمَرْاَةُ ……………. Kadının isteyenleri (talep edeni) çok oldu.

نَفَقَ جُرْحُ ……………… Yara kabuk bağladı.

اَنْفَقَ – اِنْفَاقًا …………… Harcamak, sarf etmek, tüketmek.

اَنْفَقَ على الْمُطَلَّقَة …….. Boşanan kadına nafaka verdi

نَافَقَ – نِفَافًا – مُنَافَقَة …. Münafıklık yapmak, içindeki kötü şeyi gizlemek.

اِنْفَاقٌ …………………… Harcama, tüketim, sarfiyat.

مُنَافِقٌ ………………….. Münafık, iki yüzlü, içindeki kötüyü gizleyen, kimlik ve kişiliği zayıf kişi.

اَلنّافِقُ ………………….. Revaçta olan, çok talep edilen.

(Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı / Yeni Sözlük s.2035)

(نَفَقَ الشَّيْءُ): Bir nesne geçip gitti ve sona erdi, zail oldu, tükendi ya da bitti. Bu şöyle olur.

  1. Örneğin “alışveriş kesat olmayıp rayiç olmak, çok iyi olmak anlamına gelen نَفَقَ الْبَيْعُ – نَفَاقًا  sözünde ifade edildiği gibi alışveriş yoluyla olur. Şu kullanımlardan gelir. (نَفَاقَ الايِّمِ) “Eşi, kocası olmayan kadının ya da kızın taliplisi çok olmak.”
  2. Örneğin “binek öldü” anlamına gelen نَفَقَتِ الدَّابَّةُ sözünde ifade edildiği gibi ölüm yoluyla olur.
  3. Örneğin “dirhemler sona erdi, tükendi ya da bitti” anlamına gelen نَفَقَتِ الدَّرَاهِمُ “dirhemleri harcayıp tükettim” kullanımlarında ifade edildiği gibi “yok olma, sona erme, zail olma, tükenme ya da bitme” yoluyla olur.

İnfak, malla ilgili de olabilir başkasıyla ilgili de: ve vacih: zorunlu da olabilir isteğe bağlı olarak da.

(R. el-İsfahani / el-Müfredat NFK md)

النّفَقُ (nafakun): bir taraftan diğerine geçişi olan ya da geçit olan yol ve yer altında bir taraftan diğer tarafa geçişi ya da çıkışı olan yabani hayvan ini, deliği ya da oyuğu. Nifak kelimesinin kullanımı da buradan gelir ki; “şeriate bir kapıdan girip başka bir kapıdan çıkmak” demektir.

Kelimenin sözlük manalarında “harcamak, talep etmek, tükenmek” anlamları ön plana çıkmaktadır. Bu manalardan sadece “harcamak, tüketmek, sarfetmek” anlamları müteaddi (geçişli) diğer iki mana ise lazım (geçişsiz)’dır. Biraz önce de belirttiğimiz gibi normal şartlarda kelimenin if’al babında olması anlamın da geçişli olmasını gerektirmektedir ama bu fiil cümlede mefulünü bir harfi cer yardımıyla aldığı için “geçişsiz” bir manaya sahip olduğu ortadadır. İşte bu durum ifal babının fillere kattığı anlamlar üzerinde durmamızı gerekli kılmaktadır.

İF’AL BABI

Üç harfli (sulasi) bir fiil, bu bab’a genellikle geçişli yapmak için getirilir. Yani bir fiil üç harfli iken geçişsiz ise bu bab’a gelince geçişli olur. Şayet zaten geçişli ise bir meful alıyorsa, bu baba gelince iki meful alır. Üç harfli iken iki meful alıyorsa bu baba gelince bir meful daha alır ve meful sayısı üçe çıkar.

خَرَجَ عَلِيٌّ…………………. Ali çıktı (geçişsiz)

اَخْرَجَ عَلِيٌّ صَادِقًا………… Ali Sadık’ı çıkardı (ifal babı- geçişli)

كَتَبَ عَلِيٌّ رِصَالَةً…………. Ali, bir mektup yazdı (geçişsiz ve 1 meful var)

اَكْتَبَ عليٌ صَادِقًا رِصَالَةً…. Ali, Sadık’a bir mektup yazdırdı (ifal babı-geçişli ve 2 meful var)

عَلِمَ عليٌّ الْخبر صَحِيحًا…… Ali haberi doğru bildi (geçişsiz ve 2 meful var)

اَعْلَمَ عليٌّ الْخبر صَحِيحًا….. Ali, Sadık’a haberi doğru bildirdi (if’al babı-geçişli 3 meful var)

(Dikkat! Okuyucunun bu örneklerde ifal babından gelen fiillerin mefullerini harfi cer olmadan aldıklarına dikkat etmesi, konunun anlaşılması için önem arz etmektedir.)

O halde üç harfli iken bir fiilin anlamı “açtı” ise bu bab’a gelince “açtırdı” veya “geldi” ise “getirdi” veya “gördü” ise “gösterdi” olmaktadır. Bu bab’ın asıl görevi bu olmakla beraber şu anlamlarda kullanılır.

  1. Bir şeye girmek, erişmek anlamında.

Bu şekildeki kullanımlarda bazı isimler fiilleştirilir.

 اَلْعِرَاقُ…Irak

اَعْرَقَ الْمُسَافِرُ…Yolcu Irak’a girdi.

الحِجَازُ…Hicaz

اَحّجَزَ الرَّجُلُ…Adam Hicaz’a girdi.

  • Bulmak anlamında.

اَعْظَمْتُ الرَّجُلَ…Adamı büyük buldum

اَحْمَدْتُ الرَّجُلَ…Adamı övgüye değer buldum.

  • Olmak anlamında

اَلْقَفْرُ….Kurak, kıraç yer…… اَقْفَرَتِ الْاَرْضُ…Yer kıraç oldu.

الْمَاشِيَةُ…Sürü…… اَمْشَي الرَّجُلُ …Adam sürü sahibi oldu

اَلتَّمْرُ…Hurma…… اَتْمَرَ الرَّجُلُ  …Adam hurma sahibi oldu.

  • Arz etme, sunma, maruz bırakma anlamında.

اَبَاعَ الرَّجُلُ بَيْتَهُ……Adam evini satışa arzetti.

اَقْتَلَ الرَّجُلُ نَفْسَهُ……Adam kendisini ölüme maruz bıraktı.

  • Giderme, izale etme anlamında.

اَشْكَيْتُ الرَّجُلَ……Adamın şikayetini giderdim.

اَشْفَى الْمَرِيضُ……Hastanın şifası gitti

(Hasan Akdağ / Arap Dili Dilbilgisi s.131 – Yrd. Doç. Dr. M. Mustafa Meral Çörtü / Sarf s.167)

İfal bab’ından gelen bir fiilin bu kullanımlardan hangisine göre anlam kazanacağı fiilin nesnesini alış şeklinden anlaşılmaktadır. Eğer o fiil bu baba getirilmeden önce geçişsiz ise bu baba geldiğinde mefulünü de direk alıyorsa, bu babın fiili geçişli yapmak için kullanıldığı anlaşılır. Eğer sulasi kökünde zaten geçişli ve mefulünü direk alıyorsa, bu baba getirildiğinde de iki meful alıyorsa yine aynı şekilde söyleyebiliriz. Ama sulasi kökünde geçişsiz bir manadaysa ve bu baba getirildiğinde de mefulünü direk değil de Nisa 34. ayette olduğu gibi harfi cer yardımıyla alıyorsa bu durumda fiil diğer kullanımlardan biridir demektir.

Bilindiği gibi anlamaya çalıştığımız kelime Nisa 34. ayette وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ bu şekilde geçmektedir ve mefulü ile arasında bir مِنْ (min) harfi cer’i vardır. Arada bu harfi cer’in olması herşeyden önce fiilin manasının geçişsiz olduğunu göstermektedir. Nitekim اَنْفَقُوا (enfaqu) kelimesinin ifal babında geçtiği ve mefulünün de aynı şekilde اَمْوَالِهِمْ (emval) kelimesi olduğu diğer ayetlerde kelime mefulünü harfi cer olmadan almıştır.

Bakara/261

مَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ ف۪ي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُحَبَّةٍۜ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَل۪يمٌ

Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah’ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.  (TDV meali)

Bakara/262

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ لَا يُتْبِعُونَ مَٓا اَنْفَقُوا مَنًّا وَلَٓا اَذًۙى لَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَرَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir. (TDV meali)

Bakara/264

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰىۙ كَالَّذ۪ي يُنْفِقُ مَالَهُ رِئَٓاءَ النَّاسِ وَلَا يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَاَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًاۜ لَا يَقْدِرُونَ عَلٰى شَيْءٍ مِمَّا كَسَبُواۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ

Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir. Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola iletmez. (TDV meali)

Bakara/265

وَمَثَلُ الَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمُ ابْتِغَٓاءَ مَرْضَاتِ اللّٰهِ وَتَثْب۪يتًا مِنْ اَنْفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ اَصَابَهَا وَابِلٌ فَاٰتَتْ اُكُلَهَا ضِعْفَيْنِۚ فَاِنْ لَمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ

Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir. (TDV meali)

Bakara/274

اَلَّذ۪ينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلَانِيَةً فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۚ وَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْوَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ

Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler. (TDV meali)

Görüldüğü gibi bu örneklerin hepsinde de “ifal” babında olan ve kelime mefullerini harfi cer yardımıyla değil direk almıştır. Üstelik dikkat edilirse bu ayetlerin hepsinde de meful Nisa 34. ayette olduğu gibi اَمْوَالَهُمْ  (emvalehum) kelimesidir. Fakat fiil ile meful arasında herhangi bir harfi cer yoktur. Aynı şekilde bu kelime mefulü اَمْوَالَهُمْ (emvalehum) olduğu haliyle 4/38 – 8/36 ayetlerinde de kelime mefulünü direk almıştır. Bu durumda kelimeye meal ve tefsirlerde olduğu gibi “mallarından harcarlar” şeklinde bir mana vermemin hiçbir gerekçesi yoktur. Çünkü eğer kelime “harcama, tüketme, sarf etme” gibi geçişli bir manaya sahip olsaydı diğer ayetlerde olduğu gibi gelmesi gerekirdi.

Bu durumda bu kelime Nisa 34. ayette fiil kökenli değil, isim kökenli bir kelime olmaktadır. Yani isimden fiilleştirilmiş bir kelime olmaktadır. İf’al babının kelimelere kazandırdığı anlamları ve kelimenin içinde geçtiği cümlenin kendisinden önceki cümlelerle bağını, ayetin de siyak ve sibak’ını dikkate aldığımızda kelimenin manasının “nafaka sahibi olmak” veya “talep sahibi olmak” şeklinde olması gerekmektedir.

Az önce ayette iki defa kullanılan بِمَا (bi+ma) ifadesinin her ikisinin de aynı anlama gelmemesi gerektiğini ifade etmiştik. Bilindiği gibi bu ifade بِ (bi) harfi cer’i ve مَا (ma) edatının birleşimidir. Tıpkı bir önceki cümle gibi وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ bu cümlenin de başında bir harfi cer (بِ) olması demek, bu cümlenin bir fiile bağlanması gerektiği anlamına gelmektedir. Çünkü ilk bölümde de ifade ettiğimiz gibi harfi cer’ler isimlerin başına gelirler ve o ismi bir fiile bağlarlar. Zaten harfi cer olmadan cümleye anlam verildiğinde cümlenin anlamı tamam olmamaktadır.

مَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ ……… “Mallarından talep sahibi olmaları”

Harfi cer olmadan bunun gibi tamamlanmamış bir anlama sahip olan bu cümle, ancak bir fiile bağlandığı zaman tam bir anlama sahip olacaktır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu cümle de kendisinden bir önceki cümle gibi en başta gelen ve fiil gibi amel eden قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesinin mefulüdür. Cümle, müfred (tekil) hükmündedir. Daha önceki bölümlerde Nisa 34. ayetin ilk cümlesinin ana gramer yapısının şu şekilde olduğunu belirtmiştik.

قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْاَلرِّجَالُ
                                        HaberMüpteda

Bu ana temel üzerine oturan cümledeki “haber” uzun bir cümleden oluşmaktadır ve o cümle de kendi içinde üç cümleden oluşmaktadır.

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ

( بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ)

وَ

( بِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِم)

Parantez içinde farklı renkle belirttiğimiz cümlelerin her ikisi de müfred (tekil) hümkündeki cümlelerdir. İşte bu cümleleri cümlenin en başındaki fiile بِ (bi) harfi cer’i bağlamaktadır. O cümleler fiile bağlanmadan tek başlarına tam bir anlama sahip olmazlar. Bu son cümleyi kendisinden öncesine bağlayan بِ (bi) harfi cer’inin cümleye kattığı anlam “buna göre, bu esasa göre, böyle olmasından dolayı” şeklindedir.

Buraya kadar anlattıklarımıza göre, ayetin ilk cümlesinin daha isabetli olduğuna kanaat getirdiğimiz manası şu şekilde olmalıdır.

Nisa 4/34

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ

Allah’ın onların (kadın ve erkeğin) bazısını bazısına göre çoğalabilir hale getirmesinden dolayı, erkekler de kadınlar üzerinden ortaya çıkarlar ve devamlılıklarını sağlarlar, (her ikisinin de ortaklaşa sahip oldukları) kendi mallarından talep sahibi olmaları buna göredir…

Nisa suresinin 34. ayeti hiçbir şekilde erkeğin kadına olan üstünlüğünden veya erkeğin kadına yönetici olmasından bahsetmemektedir. Çünkü Kur’an’ın hiçbir yerinde ne kadının ne erkeğin diğerine göre ve hangi sebeplerden dolayı üstün kılındığını açıklayan tek bir ifade yoktur. Tam tersi kadın olsun erkek olsun tek üstünlüğün Allah’a bağlılık ve sadakat olduğu onlarca ayette ifade edilmektedir. Kaldı ki bu üstünlük bile birinin diğerine hukuki olarak bir üstünlük sağladığı veya diğerlerine yönetici olacağı anlamına asla gelmemektedir. Bu ayet “La ilahe İllallah” prensibine sıkı sıkıya bağlanarak sürü gibi, davar gibi güdülmeyi reddederek tasavvurunu ve şahsiyetini Kur’an’a göre inşa etmeye karar vermiş müminleri belli kurallara bağlayan ayettir. Kadın olsun erkek olsun Kur’an’ın önerdiği mümin şahsiyetin birileri tarafından davar gibi güdülmeye ihtiyacı da yoktur, buna tahammül etmesi de mümkün değildir. Ataların, seyyidlerin, şeyhlerin, yöneticilerin izinden davar sürüsü gibi giden insanları durmadan kınayan Kur’an’ın, kadını erkeğin davarı haline getirecek bir düzenleme getirmesi asla mümkün değildir.

Sonsuz bir güce sahip olmasına rağmen gücünü üstünlük olarak kullanmasını değil de gücüne ilkeler koymasını, sonsuz ilim sahibi olmasına rağmen, her durumda kullarından çok daha iyi kararlar almasına rağmen, sahip olduğu ilimle kullarının iradesini de en güzel şekilde yönetecek olmasına rağmen, kullarının iradesine asla ipotek koymayan Yüce Allah’ın, kadının iradesine ipotek koyacak bir otorite belirleyip onu yetkilendirmesi asla mümkün değildir. Güçlünün güçsüze hâkim olduğu, güçlünün güçsüzü ezdiği toplum yapıları Yüce Allah’ın dininin önerdiği bir yapı değildir. Yüce Allah’ın dinin güçlü gücünden dolayı üstünde olmaz, güçlü oldu diye suçlu da olmaz. Ama Yüce Allah’ın dinine göre güçlü olmasına rağmen gücünü ilkesizce kullanmak, gücünden dolayı üstünlük taslamak kişiyi hem aşağılık hem de suçlu yapar. Yaratılış özelliklerinin hiçbiri -ki buna akıl ve güç de dahildir- üstünlüğün veya aşağıda olmanın sebebi değildir. Kaldı ki eğer illa da biri diğerinden üstün olacaksa tüm insanlığı doğuran kadınlar daha üstün ve daha değerlidir. Kur’an erkek olmadan üreyebilen bir kadını (Meryem’i) evire çevire anlatmaktadır ama kadın olmadan üreyebilen bir erkekten hiç bahsetmemektedir.

Kadın, erkek, uzun, kısa, ileri zekalı, orta akıllı, siyah, beyaz, çekik gözlü, melez, sarı tenli, kırmızı tenli yaratılmış olmak ne aşağıda olmanın ne de yukarıda olmanın ölçüsü değildir. Çünkü bunların hepsi Yüce Allah’ın ayetleridir.

Bu hakikatin karşısına “erkekler kadınlardan daha güçlü ve daha akıllı oldukları için kadınların amiridir” şeklinde bir sözle çıkmak, Yüce Allah’ın dininin temeli olan aklını ve özgür iradesini kullanarak iman eden insan profilini yerle bir etmektir. Daha doğuştan başına amir tayin edilmiş bir insanın “akıl ve iradesi” yoktur demektir.

Bu da yetmezmiş gibi ayette geçen بِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِم bu cümleye “erkekler mallarından harcarlar” gibi bir anlam vererek ve cümledeki “mal” kısmını sadece erkeklere has kılarak, kadınları bir de maddi yoksunluğa mahkûm etmek, zaten hiçbir dayanağı olmayan “kadını” ölene kadar başkasının kulu haline getirmektir. Ayette geçen اَمْوَالِهِم (emvalihim) ifadesini sadece “erkeklerin malları” şeklinde bir anlamla karşılamak, insan temelli Kur’an’ı, kadın-erkek temelli cinsi ayrım üzerinden tasnif yapan bir kitap haline getirmektedir.

“Erkekler mallarından harcayarak evin geçimin sağlarlar” demek, aile olmuş, ev kurmuş, çoluk çocuğa karışmış olmalarına rağmen sahip olunan maddi değerlerin tek sahibi erkeklerdir demektir. Eğer böyleyse aşağıdaki ayet kadının miras bıraktığı hangi malı taksim etmektedir.

Nisa 4/12

وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ اَزْوَاجُكُمْ اِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌۚ فَاِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ

Hanımlarınızın çocukları yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir, çocukları varsa, bıraktıklarının dörtte biri sizindir….. (TDV meali)

Diyelim ki kadının bıraktığı bu miras kendi annesinden babasından kalan mallardır. Bu kadın ömür boyu kocasıyla biriktirdikleri üzerinde tek söz hakkına sahip değildir, o maddi değer ikisinin değil sadece erkeğindir, bu da yetmezmiş gibi bir de ölürken anne babasından kalan mirasın da bir kısmını ona bırakmaktadır. Böylelikle erkek hem karısının desteğiyle ömür boyu biriktirdiklerinin sahibi hem de karısına veraset yoluyla gelenlerin bir kısmına sahip olmaktadır. Bu kadına annesinden babasından bir şey kalmadığını, evlendikten sonra kocasıyla el ele vererek çok büyük servet sahibi olduklarını düşündüğümüzde Karun gibi zenginleşmiş olsalar bile kadının geriye bıraktığı bir şey yok demektir. Çünkü müfessir ve meal yazarlarımız erkeğin eve ekmek getirmesini, ev kirası ödemesini, elektrik su paralarını ödemesini, çoluk çocuğuna elbise almasını, lunaparka götürmesini, dondurma almasını, “erkeğin kendi malından harcaması” olarak görmekte ve hatta bunu “üstünlük sebebi” saymaktadırlar. Dolayısıyla kocası ona bir külah dondurma aldığında “kocası “kendi” malından ona harcama yaptığı için” kadın ona minnet duymalıdır.

İşte Nisa 34. ayet bunun böyle olduğunu değil, olmadığını ve olmayacağını bildirmektedir. Ayette geçen اَمْوَالِهِم (emvalihim) kelimesindeki “hum” zamiri sadece erkeğe değil hem erkeğe hem de kadına dönen bir zamirdir. Yani o mallar ikisinindir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu ayet, erkek üstünlüğünden değil, Nisa suresinin başından beri anlatılan miras ve mal bölüşümü esasının temelinden bahsetmektedir. Nitekim ayetin devamında gelen وَالّٰت۪ي (elleti) ismi mevsulü bu ayeti Nisa suresindeki önceki ayetlere bağlayacak ve devamındaki cümlelerin anlaşılmasının yolunun önceki ayetlerle bağ kurmaktan geçtiğini bize bildirecek ve hatta bizi buna mecbur edecektir. Ayette geçen بِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِم bu cümle, erkeklerin mallarından harcamalarından değil, kadın ve erkeğin birlikteliğiyle çoğalmış bir ailenin, bireylerin ailenin ortak mallarından hangi esas üzerine hak sahibi olmaları gerektiğinden bahsetmektedir.

Miras ve mal bölüşümünü cahiliye adetlerini hortlatan ulema görüşleri ve rivayetler temeli üzerine oturtmuş müktesebat, Kur’an’ın inişinden bu yana yüzlerce yıl geçmesine rağmen hala dört başı mamur bir miras hukuku bile oluşturmamıştır. Bırakın hukuku, Nisa 11 ve 12. ayetlerde belirtilen yüzdeleri bile doğru dürüst hesaplayamamıştır. Ayette verilen yüzdeleri bir türlü denk getiremeyen ulema “arta kalan” kısım için “avliye” diye bir kavram türeterek yeni haklar icat etmişlerdir. Sadece miras hukukunu değil hayatın tamamını “erkek kadından daha akıllı ve daha güçlüdür bu yüzden üstündür” temeli üzerine bina eden ulema, bütün önermelerini, içtihatlarını, fıkıhlarını ve hatta tefsirlerini bu düsturla yapmışlardır.

Bu temel üzerine bina edilen müktesebatın kendisi tarihsel olduğu halde, kalkıp onları meşru sayarak Kur’an’ın ayetlerini tarihsel ilan etmek Kur’an’ın gömdüğü cahili karanlıkları İslam adına hortlatmaktan başka bir anlama gelmemektedir.

Nisa suresi çok yoğun bir şekilde kadın erkek ilişkilerinin çerçevelerini belirleyen bir suredir. Bu çerçevelerin hiçbirinde temel olarak “güç ve akıl fazlalığı” değil, güven ve sadakat temel alınmıştır. Her fırsatta bağlamdan bahseden ulemanın iş Nisa 34. ayete gelince, ayeti hem siyakından ve sibakından hem de tüm Kur’an’dan kopararak, cahili karanlıklara göre mana vermeleri, cahiliyenin İslam eliyle meşrulaşmasına neden olmuş ve temelinde sadece “güç” olan bir tarihin oluşmasına neden olmuştur. Yüce Allah’ın gönderdiği tertemiz kitaba ihanet Muhammed’den sonrasında başlayan bir şey değildir. Ondan öncesinde de tüm resullere ihanet edildi. Ondan öncesinde de bu ihanetler din adına yapıldı. Ondan öncesinde de Musa’nın ve İsa’nın izinden gitmeyenler, Musa ve İsa adını kullanarak Yahudilik ve Hıristiyanlık diye dinler uydurdular. Onların da rivayetleri, fıkıhları, ulema görüşleri yani onların da Musa ve İsa’ya atfen oluşturulmuş müktesebatları vardı ki hala da var. Kitap sayısının yüz milyonlara varması hiçbir müktesebatı “doğru” yapmaz. O müktesebatın insanlar tarafından hem de binlerce yıldır uygulanmış olması da onu doğru yapmaz. Her zaman ve her zeminde tek doğru vardır ve o da Yüce Allah’ın ilmiyle oluşmuş Kur’an’dır.

Bu müktesebatın dayattığı hayat biçimlerinden dolayı ezen veya ezilen tarafta olan bir müminin, müktesebat üzerinden eğri ve doğru arayışı hiçbir zaman onu Kur’an’ın aydınlığına götürmeyecektir. Hele meseleyi cinsiyet temeline oturtarak “kadınlar eziliyor” edebiyatı yapmaları hiçbir zaman onları özlem duydukları adalete götürmeyecektir. Çünkü mesele kadın erkek meselesi değil “insan” meselesidir. Bir kadına zulmeden insanlar Yüce Allah’ın huzurunda “kadına zulmün” değil “insana zulmün” hesabını vereceklerdir. Çünkü zulüm hangi sebeple ve kime yapılırsa yapılsın zulümdür. Üstelik günümüz insanı sadece kadına zulüm eder halde değildir. Erkeği ile kadını ile insanlığın tamamı zulüm altındadır. Bir müminin amacı sadece kadınlara zulmü engellemek değil zulmün her türünü engellemektir. Müminin zulmün her türünü engellemesi kılıç kuşanıp, beline bomba bağlamakla değil, adaleti kişiliğinin temeli hatta kişiliğinin bizzat kendisi yapmakla olacaktır. Ne gariptir ki Kur’an’ın bu düsturu da yine قَوَّامُونَ (kavvamune) kelimesi üzerinden söylenmektedir. Fakat ne yazıktır ki o ayetler bile cahili anlayışlar üzerinden anlaşılmıştır.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ لِلّٰهِ شُهَدَٓاءَ بِالْقِسْطِۘ …

Ey Müminler! Allah için daima O Kıstaslar ile ortaya çıkıp varlıklarını devam ettiren şahitler olun (R.D. – 5/8)

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّام۪ينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓاءَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَب۪ينَ

Ey Müminler! Kendi nefsinize, anne baba, akrabalara ve kendinize karşı bile olsa Allah için daima O Kıstaslar ile ortaya çıkıp varlıklarını devam ettiren şahitler olun (R.D.- 4/135).

Adaletli olmak demek, gömlek değiştirir gibi yeri geldiğinde adalete başvurmak değildir. Çünkü adalet hakiki bir varlığın adı değil hakiki bir davranışın adıdır. Adalet ayakta tutulacak bir şey değil onunla ayakta kalınacak ve onunla yaşanılacak bir karakter, bir tasavvur, bir kişiliktir. Adalet sadece hukuki meselelerin değil, bakışın, duruşun, sevginin, nefretin, oturuşun, sevmenin, su içmenin, yemek yemenin kısacası her nefesin temelidir.

Adaleti hak dağıtılırken giyilen hâkim cübbesi gibi algılayan bir insanın sadece kadına değil, varlığın tamamına zulmetmemesinin önünde hiçbir engel yoktur. Adalet üzere var olmak ve adalet üzere varlığına devam etmek sadece güçlülerin olması gereken bir karakter değildir. Güçsüzlerin de adaleti karakter haline getirmeleri ve varlıklarına bu temel üzerine devam etmeleri şarttır. Çünkü adalet giyilip çıkarılacak bir hâkim cübbesi değil, aklın çalışma biçimi, tasavvurun üzerine inşa edildiği temeldir. Aklın her bir bağının ve tasavvur binasının her bir taşının temel yapısı adalettir.

İşte Kur’an insanı bu temel üzerine var olmaya ve varlığını devam ettirmeye çağırmaktadır. Çünkü bu Kur’an yaratması ve yok etmesi, sevmesi ve sevmemesi kullarına görev yüklemesi ve görevden alması, hak ve ödev belirlemesi, ceza ve mükafat vermesi, dışlaması ve kabul etmesi, vermesi ve alması, tehdit ve vaatleri kısacası tüm fiilleri ve tüm isimleri “mutlak adalet temelli” olan Yüce Allah’ın öğretisidir. Bu öğretinin içinde insanlardan birini diğerine kul edecek, birini diğerine mecbur edecek, birini diğerine sırf kaba kuvvetinden dolayı daha yetkili kılacak herhangi bir şeyin olması mümkün değildir ve olmamıştır da.

Nisa 34. ayetin meal ve tefsir müelliflerinin bahsettiği şeylerle hiçbir yönden hiçbir alakası yoktur!.. Bu ayet; ne gramer yapısıyla ne de bağlamlarıyla, Kur’an meal ve tefsir yazarlarının ortaya çıkardığı manaları kabul etmeye asla müsait değildir. Ayet başından beri devam eden konuların ana temelidir. O hukukların hepsinin temelinde çoğalabilir halde yaratılan kadınlardan başlatılan hayat vardır. O hukukların hepsinin temelinde tüm toplumların kendisinden doğduğu anneler vardır. Nisa 34. ayet bu temelin ayetidir.

Nisa 4/34

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ

…….

Allah’ın onların (kadın ve erkeğin) bazısını bazısına göre çoğalabilir hale getirmesinden dolayı, erkekler de kadınlar üzerinden ortaya çıkarlar ve devamlılıklarını sağlarlar, (her ikisinin de ortaklaşa sahip oldukları) kendi mallarından talep sahibi olmaları buna (kadının çoğalabilir olmasına) göredir. …..

Ramazan Demir

10 yorum

  1. Yaklaşık bin yıldır ihmal edilen ve belki bilerek yada bilmeden üstü örtülen bir konu, bu mükemmel çalışmayla vuzuha kavuşmuş oluyor.
    Efradını cami’ ağyarını mani’ bir makale.
    Emeği geçenlerden Allah razı olsun.

  2. vermektedir. Ama verdiği mana ne ayetin metninin gramer yapısına ne de Kur’an’a uymamaktadır
    Bu cümledeki uymamaktadır yerine uymaktadır olması gerekir. Ya da ne de yerine ve de olabilirdi o zamanda akış bozulurdu. (acaba yanılıyor muyum)
    Enfaqu başlığından üç paragraf yukarıda)!!!

  3. tamamda bu ayet eksik
    اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلاًۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِياًّ كَب۪يراً
    siz ayetin Nisa 4/34

    اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْ
    bir kısmını çevirmişsiniz

    • Emeğinize sağlık. Ciddi bir çalışmaya benziyor ama kavramlar kafamı karıştırdığı için pek anlayamadım. Ben kavvamla aynı kökten gelen sözcüğün “Salatı ayakta tut/dikelt/gözet.” gibi çevirilerini de göz önüne alarak ayetin “Erkekler kadınlar üzerine ayakta tutucu/dik tutucudur.” ya da düzgün bir ifadeyle dersek “Erkekler kadınları ayakta tutucudur/kadınların ayakta kalmasını sağlarlar.” gibi anlamlarda bir sorun görmüyorum. Ve gerçekten de öyledir. Eskiden her şey kas gücüne dayalıyken bu açıkça görünüyordu ve bu yüzden eski insanlar ayetin bu türden çevirileriyle kavgalı değildi. Kadınların fiziksel zayıflıkları ve adet, hamilelik, bebek bakımı gibi durumlar en ufak şeyin bile güç kullanarak elde edildiği zamanlarda kadınların korunmaya muhtaç kalmasına neden oluyordu. Erkekler, kazandıklarını kadınlarla paylaşarak kadınların ayakta kalmasını sağlıyorlardı. Karşılığında da soy sahibi oluyorlardı. Erkek, baba olmak istemezse ve cinselliği önemsemezse tek başına yaşayabilirdi ama kadın bunu yapamazdı. Kadınların iletişim becerilerinde daha iyi olmasını ve sevimli davranmasını sağlayan da budur, doğada tek başına kalamayışı. Günümüzde de durum hala böyledir aslında. Kadınların iş hayatına girmesi, teknolojinin gelişmesi sayesinde fiziksel güce duyulan ihtiyacın azalmasıyla olanaklı kılındı. Makinelerin gelişmesini de nesnelerle uğraşmayı, kırıp dökmeyi, rekabeti daha çok seven erkekler sağladı. Fosil yakıtların da önemi büyük. Onların sağladığı enerji olmasaydı o makineler ve kolaylık zaten olmayacaktı ve madenlerde, petrol sahalarında çalışanlar da ne tesadüftür ki erkektir. Onlar işi bıraksa ya da yenilenemeyen kaynaklar tükenip gitse her şey yeniden kas gücüne dönecek ve kadınların bugün sahip oldukları elinden kayacak. Kadınların sokakta güvenliğini sağlayan polis ve askerler de çoğunlukla erkektir. Ya da bi köpek saldırısından bir kadının değil erkeğin kurtarması beklenir mesela. Erkeklerin mallarından kadınlara harcaması işte budur. İlla ki evlilik bağına şart yok. Genç ve babası ölmüş bir kadın kimseye muhtaç kalmadan kaim olabiliyorsa tanımadığı bekar bir erkek ona malından harcadığı içindir ve bir kriz durumunda bu ödemeler kesilmek zorunda kaldığında, yine kriz yüzünden bu kadın iş bulamadığında bir erkeğe sığınarak ayakta kalacaktır. Bu kişi; abi, akraba ya da koca olabilir.
      Nisa 34ün ilk kısmı karı kocadan bahsetmiyor dediğiniz gibi. Doğadaki kadın-erkek ilişkisinin bir resmini çiziyor ve ardından da bu ilişkinin en yaygın biçimlerinden olan karı-koca ilişkisiyle ilgili ayrıntılara giriyor. Sizin ayeti çevirirken yaptığınız da bu aslında. Öztürk’ü olayı karı-kocaya indirgediği için eleştirmişsiniz ama siz de “yeryüzündeki tüm kadın ve erkekleri kastediyor” dedikten sonra yine kadın ve erkeğin cinsellik bağlamındaki ilişkisine bağlamışsınız ayeti. Ayetin ilk önce tüm kadın ve erkeklerden genel bahsedip olayı evliliğe döndürmesi tuhaf sayılmaz. Evlilik ve bu ilişkinin sağladığı işbirliği olmasa insan soyu kalmazdı zaten.

      • Adınızı yazma cesaretini göstermemeniz üzüyor. Çünkü sizi ciddiye almak istiyoruz. Siz kendinizi ciddiye alıp isminizi yazmasanız da ben sizi ciddiye alarak cevap veriyorum. Bayan ya da erkek olduğunuzu da bilmediğim için size “anonim kardeş” diyeceğim.

        Anonim kardeşim, keşke bu kadar yorum yapmadan önce “eqimi’s salat” ifadesindeki “eqim” kelimesi ile “kavvam” kelimesi arasındaki farkları biraz araştırsaydınız. Aslında yazıda da anlatıldı ama gözünüzden kaçmış anlaşılan. Ayet yaptığınız yorumların hiçbirine müsaade etmiyor. Verdiğiniz ayet mealini siz beğenmiş olabilirsiniz ama “ayetteki kelimelere sadık kalarak” o manaların verilmesi imkansız.

  4. Hangi ülkede yaşadığınızı bilmiyorum. Ben Türkiye’deyim. Bilmiyorsanız size anlatayım. Türkiye’de geleneksel Kuran yorumları, o beğenmediğiniz tefsirler ve mealler kimsenin ne umurundadır ne de bilgisinde. Türkler Batı ne yapıyor, nasıl yapıyor ona bakarlar. Aile hukukunu da ona göre düzenlerler, geleneğe töreye Müslümanlığa göre değil. Türkiye’de erkeğin evde hiç bir söz hakkı yoktur. Yeteneğine, sermayesine bakılmaksızın karısını geçindirmek zorundadır. Geçindiremezse kadının onu kapının önüne koyma hakkı vardır. Çalışmak erkeğin görevi kadının seçim hakkıdır. Buna rağmen okula, üniversiteye ve işe alımlarda kadına öncelik tanınır. Kredilerde, teşviklerde kadına öncelik tanınır. Aynı işyerinde çalışan kadınlar kolay işleri, erkekler ağır ve tehlikeli işleri yapar ama aynı ücreti alırlar. İşsiz erkekler evlenemezler ama işsiz kadınlar evlenebilirler. Kadının tek sözüyle yargılama olmaksızın kocası kendi evinden atılır, malına tedbir koyulur. Kadın boşanmak için hiç bir gerekçe göstermek zorunda değildir. Kendi isteğiyle işsiz olan kadın kocasından ömür boyu nafaka alabilir. Çocukların velayeti hemen her zaman kadına verilir. Babası çocuğunu görebilirse şükreder. Kadın çalışsa bile kocası nafakaya mahkum edilir. Daha geçenlerde bir erkekle davalık olan bir kadın arkadaşıma tanıdık bir ceza hakimi “sen kadınsın o adamın hiç bir şansı yok merak etme” dedi. Türkiye’de değilseniz bunları bilmiyor olmanız normaldir. Türkiye gibi çoktanrıcı ve ısdırap içinde bir topluma sizin yorumlarınıza göre Kuran ilaç olmayacak. Tersine, ateşe benzin olacak. Yorumlarınızda anlamadığım ve soracağım pek çok ayrıntı var ama muhtemelen hepsini tek tek yanıtlamayacaksınız. Onun için ortaya çıkan sonucu doğrudan değerlendirdim.

    Yaptığınız mantık hatalarından bir kaç örnek:
    – Erkeğin kadının üzerinde kavvam olabilmesi için evli ve malı mülkü olması gerekmiyor. İçinde oturduğunuz binadan musluğunuzdan akan suya, düğmeye bastığınızda gelen elektrikten yediğiniz tarım ürününe kadar hepsi onda dokuz erkeğin emeğidir. Bunun ne medeni durumla ne kişisel servetle ilgisi vardır.
    – Bir insanın yönetiliyor olması onun davar veya müşrik olduğu anlamına gelmiyor. İnsanların arasındaki hiyerarşinin Allah’ın tasarımı olduğu Kuran’da açıkça bildiriliyor.
    – Geleneksel mealler “kadının söz hakkı yok” demiyor. Müminin geçmişte ne yaptığından Kuran sorumlu değil. Müslümanın neyi nasıl anladığı ayetin gerçek anlamı konusunda bir ışık tutmuyor evet. Ama bunun tersi de doğru değil. Yani Müslümanın geçmişte belli bir dönem böyle yapmış olması ayetin kesinlikle onu demiyor olduğunu göstermiyor. Siz bunu öne sürmüyorsunuz ama öyle bir ima seziliyor.
    Adım Selim Çalışkan. Beni ciddiye alıyorsanız gerceginkitabi.wordpress.com’da bulabilirsiniz. Saygılar.

    • Selim Çalışkan

      Türkiyede yaşıyorum. Ama bunun yanında dünyanın bir çok yerinde bulundum, farklı toplum yapılarını ve anlayışları da görme imkanına kavuştum. Belki siz öyle kast etmemişinizdir ama yazınızın başına “nerede yaşıyorsunuz?” şeklinde bir soruyu koymanız sanki ben Türkiyeyi hiç bilmiyorum gibi bir izlenim çıkarıyor. Fil hakika Türkiye ile ilgili tüm gerçekleri ve hatta Türkiyede yaşanan herseye bilmediğim de muhakkaktır. Ama en azından yazdığım konu ile alakalı yeteri kadar şey bildiğimi sanıyorum. Mesela yazınızda bahsettiğiniz şu paragraftaki herseye bırakın bilmeyi bazılarını bizzat yaşamış veya şahit olmuşumdur. Paragrafınız şudur;

      “”””Hangi ülkede yaşadığınızı bilmiyorum. Ben Türkiye’deyim. Bilmiyorsanız size anlatayım. Türkiye’de geleneksel Kuran yorumları, o beğenmediğiniz tefsirler ve mealler kimsenin ne umurundadır ne de bilgisinde. Türkler Batı ne yapıyor, nasıl yapıyor ona bakarlar. Aile hukukunu da ona göre düzenlerler, geleneğe töreye Müslümanlığa göre değil. Türkiye’de erkeğin evde hiç bir söz hakkı yoktur. Yeteneğine, sermayesine bakılmaksızın karısını geçindirmek zorundadır. Geçindiremezse kadının onu kapının önüne koyma hakkı vardır. Çalışmak erkeğin görevi kadının seçim hakkıdır. Buna rağmen okula, üniversiteye ve işe alımlarda kadına öncelik tanınır. Kredilerde, teşviklerde kadına öncelik tanınır. Aynı işyerinde çalışan kadınlar kolay işleri, erkekler ağır ve tehlikeli işleri yapar ama aynı ücreti alırlar. İşsiz erkekler evlenemezler ama işsiz kadınlar evlenebilirler. Kadının tek sözüyle yargılama olmaksızın kocası kendi evinden atılır, malına tedbir koyulur. Kadın boşanmak için hiç bir gerekçe göstermek zorunda değildir. Kendi isteğiyle işsiz olan kadın kocasından ömür boyu nafaka alabilir. Çocukların velayeti hemen her zaman kadına verilir. Babası çocuğunu görebilirse şükreder. Kadın çalışsa bile kocası nafakaya mahkum edilir. Daha geçenlerde bir erkekle davalık olan bir kadın arkadaşıma tanıdık bir ceza hakimi “sen kadınsın o adamın hiç bir şansı yok merak etme” dedi””””

      İNANIN bunların hepsini biliyorum. Biliyorum da paragrafınızın en sonunda vardığınız ( “””Türkiye’de değilseniz bunları bilmiyor olmanız normaldir. Türkiye gibi çoktanrıcı ve ısdırap içinde bir topluma sizin yorumlarınıza göre Kuran ilaç olmayacak. Tersine, ateşe benzin olacak. Yorumlarınızda anlamadığım ve soracağım pek çok ayrıntı var ama muhtemelen hepsini tek tek yanıtlamayacaksınız. Onun için ortaya çıkan sonucu doğrudan değerlendirdim.””) bu yargıya nasıl vardığınızı hakikaten anlamadım.

      Yazıklarımızın “ateşe benzin dökmek” anlamına geldiğini söylemişsiniz. Eyvallah! bu sizin anladığınızdır ona bir şey diyemem. Fakat o benzinin ne olduğu ile ilgili getirdiğiniz açıklamalara katılmam ve hatta onları eleştiri olarak kabul etmem bile doğru değildir. Bu, sizi ciddiye almamak değildir. Ama eğer sizi ciddiye almaktan kastınız belirttiğiniz WEBSİTE!deki yazıları okumaksa, Allah izin ve imkan verirse birgün onu da yaparız. Benzin olarak tanımladığınız yazımıza getirdiğiniz ve sizce ateşe dökülen su olan görüşlerinize gelince:

      1- Yaptığımız mantık hataları: Mantık hataları yapmamız gayet muhtemeldir. Ama mantık hatası yapıp yapmadığımızı belirtmeden önce keşke Kur’an’ın kelimelerine anlam yüklerken hata yapıp yapmadığımıza yada gramer hatası yapıp yapmadığımla ilgili de eleştiri getirseydiniz:

      2- ÇÜNKÜ; Ayette geçen “erricalu kavvamune alen nisa” ifadesinin musluklardan akan suyla, düşmeyle çalışan lambalarla veya tarlada yetişen tarım ürünleri ile alakalı olmadığını görebilirdiniz. ÇÜNKÜ; Kavvam kelimesinden yola çıkarak “ey kadınlar ben sizin musluğunuzdan akan suları getirdim, tarlada yetişen ürünleri ben yetiştirdim o halde sizin üzerinize YÖNETİCİ olma hakkı bendedir gibi bir anlama gelemeyeceğini çok rahatlıkla anlayabilirdiniz. Ayette tarım ürünleri yetiştiren, musluklardan su akıtan, elektrik düşmelerini koydukları için erkekler kadınlar üzerinde yönetici olma hakkı elde etmişlerdir gibi bir anlam yoktur. Bu yanlış ve sadece yorum olan, ne ayette ne de Kuranın herhangi bir yerinde bir karşılığı olmayan anlamları ayet sanki ondan bahsediyormuş gib temel alarak bizim mantık hatası yaptığımızı söylemek mantık hatasının ta kendisi olmaktadır. Erkeklerin belirttiğiniz işlerin onda dokuzunu yaptığına katılıyorum ama bu onların “KADINLAR ÜZERİNDE YÖNETİCİ OLMAK” gibi bir hak sahibi olduklarını göstermez ve zaten Kuranda böyle bir şey yoktur. Bunun yanında bir an olayın sizin dediğiniz gibi cereyan ettiğini düşünelim. Erkek “ben suyu getirdim, dolayısıyla çamaşırı bulaşığı nasıl ve ne zaman yıkayacağını ben belirlerim mi diyecek? yani eve gelen sudan erkek nasıl bir yöneticilik hakkı elde edecek? Yani kadının neyini yönetecek?

      Hadi diyelim ki dünyadaki tüm kadınlar erkeklere gelip dediler ki “sizin üzerimizde emeğiniz çok hadi bizi yönetin” dediler… Erkekler kadınların neyini yönetecekler? Erkekler yemek yap, bulaşık yıka, evi sil süpür mü? diyecekler? Eğer erkeklerin yöneticiliğinden kadınların irade kullanmamaları onların yerine erkeklerin irade kullanmalarını kast ediyorsanız, buna yöneticilik denmez, kölelik denir. Yok Yüce Allah’ın emir ve yasakları hususunda erkekler yöneticidir, bu yüzden erkekler kadınlara ” namaz kıl, oruç tut, zina yapma, yalan söyleme, çocuklara iyi bak, dedikodu yapma vs” gibi emirler verdiğinde kadınlar buna harfiyen uymalıdır diyorsanız buna da Allah’tan başkasını ilah edinmek denir. Çünkü bu emirler erkek emir verdiği için değil Yüce Allah’a iman edildiği için yapılması gereken şeylerdir.

      3- “””– Bir insanın yönetiliyor olması onun davar veya müşrik olduğu anlamına gelmiyor. İnsanların arasındaki hiyerarşinin Allah’ın tasarımı olduğu Kuran’da açıkça bildiriliyor.””” Bu sözünüz çok tuhaftır. Çünkü Yüce Allah’ın böyle bir tasarımla yarattığı herhangi bir hiyerarşi sahibi yoktur. Kaldı ki bugün yönetin olanın yarın yönetilen olması onun hiyerarşik birtasarımla yaratıldığı anlamına nasıl gelir anlamak mümkün değildir. Bir insanın yönetilenken bir topluma yönetici olması insanların hiyerarşik bir tasarıma sahip olmalarından değildir. Yani hiç kimse annesinden yönetici olarak doğmaz. Ayette geçen ERRİCAL kavramı bir Tür ismidir. Dolayısıyla belirtilen özelliğin türün tamamında olması gerekmektedir. Erkek türününün tamamında ne toplumlara ve hatta ne de iki tane koyuna yönetici olmak gibi bir özellik doğuştan verilmemiştir. Kaldı ki bir topluma yönetici olmak insani bir vasıf değil, sonradan kazanılan bir şeydir. Medeni durum veya servet sahibi olmak da sonradan edinilen bir durumdur. Bunlar vasıflar değil, hallerdir.

      4- “””– Geleneksel mealler “kadının söz hakkı yok” demiyor. Müminin geçmişte ne yaptığından Kuran sorumlu değil. Müslümanın neyi nasıl anladığı ayetin gerçek anlamı konusunda bir ışık tutmuyor evet. Ama bunun tersi de doğru değil. Yani Müslümanın geçmişte belli bir dönem böyle yapmış olması ayetin kesinlikle onu demiyor olduğunu göstermiyor. Siz bunu öne sürmüyorsunuz ama öyle bir ima seziliyor.””””

      Bu paragrafında diyecek söz bulamıyorum. Mealler elbette “kadınların söz hakkı yoktur” şeklinde bir cümle kurmuyorlar ama çizdikleri portrede bırakın kadınların söz hakkına sahip olup olmamalarını İNSAN bile demiyorlar.

      5- sizi ciddiye almamı belirttiğiniz website’sini ziyaret etmek olarak ifade ediyorsanız, Allah izin ve imkan verirse birgün onu da yaparız. Saygılar

  5. Selamün aleyküm. Öncelikle çok faydanız dokundu gerçekten. Allah razı olsun çok değerli bir insansınız. Sorumu nereye yazacağımı bilmiyorum eğer yanlış yere yazdıysam özür dilerim.
    . Kadınla alakalı olan başka tartışmalı ayet olduğundan buraya yazıyorum. Ben Nur 31’i tamamen anlayamıyorum. Çok fazla yorum var ve bulduğum her yoruma, açıklamaya, sözcük anlamlarına bakmaya çalıştım. Herkes ayetin sadece bir cümlesine takıldığı için diğer cümleleri açıklamıyor bile. Hatta Nur 30’da aynı şekilde ki siz bağlamlara dikkat ediyorsunuz zaten. Sizden de öğrenmek isterim çünkü kafam çok çok karışık. Elimden geldiğince anlamaya çalıştım ama hep eksik kaldı sanki. Bir yerini anlasam diğer ayet başka ayetle çelişiyor (nur 58 ve 60) mesela çünkü nur 31’le de bağdaştırılıyor. Burada erkeğe verilmeyem ama kadına verilen emirler nelerdir? Aldığım cevaplar hep tarihsel cevaplar ya da rivayete dayalı. Kimi halhal demiş, kimi takı takılan yerleri örtün, kimi başka bir şey. Bir diğer kısım ise ayak vurmaya çekici hareket desek erkek belki halk tabirinde kıvırtamaz ya da kıvırtırsa “çekici” gözükmez ama çekici hareketler yürümeyle sınırlı değil ki. Dansla da olur başka bir şekilde de. Elimdekilerle anladığım ziynet göğüslerdir ama yine de netleşmedi cevaplar. Tek bir çeviriye bakınca ziynetler nedir veya nerelerdir ve ayağı vurunca gizli bir şey nasıl belli olur? Allah şu kadar bol şu kadar dar giyin diye de belirtmemiş yani tamamen belli olmaması isteniyor diyemeyiz diye anlıyorum. Ayağı vurmak nedir? Ferc nedir? Humur nedir? Ziynetlere bu kadar dikkat edilecekse evde bulunabilen kişilere neden açabliyoruz? Bu sorularım ortaya çıkıyor ve diğer anlamlarla daha da farklı sorular çıkıyor. İşte bu yüzden sonuca varamadım. Buraları anlasam başka yer çelişmeye başladı. Bulduğum bilgilerle diğer sorularımı sorarsam gereksiz olabilir çünkü çeviri doğru mu bilmiyorum eğer çeviride yanlışlık yoksa yazabilirim. Elbette bir şeyleri kaçırdığım için de anlamıyor olabilirim. Sizden dinlemeyi çok isterim.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*