07.) Nisa 4/34: Ev hapsi mi rehabilitasyon mu?…

Mushaf İncele

Önceki bölümde, âyetin verdiği emirlerin her bireyin kendi karısına, kızına yâhut annesine istediği şekilde uygulayabileceği keyfî bir cezayı içermediğini; nüşûz yaptığı dört şahitle kesin hâle gelen ve bundan dolayı ev hapsi cezası verilen kadına ailenin ve toplumdaki bireylerin davranış biçimleri ile alâkalı olduğunu belirttik. Fakat herhangi bir suçtan dolayı hakkında hüküm verilmiş sanığı tüm toplumdan izole ederek hapishânelerde tutmak ile hükümlüyü ev hapsinde tutmak aynı şey değildir. Hapishânelerde tutulan hükümlüler, görevi hükümlüleri günlük hayattan ve toplumdan izole etmek olan ve hükümlülerle herhangi bir aile bağı bulunmayan gardiyanlarla günlük hayatlarını sürdürürken ev hapsi cezası verilen hükümlüler ise günün her saatini o nüşûzdan birebir etkilenen aile bireyleri ile geçirmek zorundadır. İster hapishânelerde isterse evlerde hapsedilsin hakkında hüküm verilmiş birine işlediği suçtan dolayı kötü muamelede bulunmak o kişiye ceza üstüne ceza vermek anlamına gelecektir. Hapishânelerdeki mahkûmlara işkence uygulamak, hakaret etmek, gayriinsânî davranışlarda bulunmak hiçbir zaman tasvip edilecek şeyler değildir. Fakat suçlu ile mağdurların hapishânede bile olsa bir arada olması, aynı ortamı paylaşması çok daha büyük problemlere yol açacaktır. Hapishânelerde hükümlü ile mağduru dolaylı ya da dolaysız bir araya getirmeme imkânı vardır ama ev hapsi resmen hükümlü ile mağduru aynı ortamda bir arada olmaya mecbur etmek demektir. Yani ev hapsi cezası bu yönüyle hem hükümlüyü hem de nüşûzun mağdurları olan ailenin diğer bireylerini bu cezaya ortak etmek gibi olmaktadır.

İşte bu ortamda hükümlünün değil de aile bireylerinin ev hapsi cezası verilmiş olan kadına nasıl davranacağının belirlenmesi daha önemli hâle gelmektedir. Ev hapsi cezasının yüz kızartıcı bir suç olan nüşûz (fahişat)’dan dolayı verildiğini göz önüne aldığımızda hükümlüden daha çok ailenin bireylerinin durumu daha da zorlaşmaktadır. Ev hapsi cezasına çarptırılmış bir kadın dâima şu kişilerle yüz yüze gelecektir:

Bekâr bir kızsa babası, annesi, erkek ve kız kardeşleri.

Evli ama çocuksuz bir kadınsa kendi akrabalarıyla beraber kocası ve kocasının akrabaları.

Çocuk doğurmuş bir kadınsa kendi akrabaları, kocası, kocasının akrabaları ve bir de kendi çocukları.

Bu saydıklarımız sadece birinci dereceden akrabalardır. Bunun üstüne kadının hükmünü çekmek üzere hapsedildiği eve ikinci dereceden akrabaların da girip çıktığını düşündüğümüzde ev hapsi cezasına çarptırılan kadının durumunun ne kadar zor olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Ev hapsi cezasının ceza olan kısmı sadece kadının evden çıkmasını yasaklamaktır. İşte bu cezanın birinci veya ikinci dereceden akraba olan ailenin diğer bireyleri tarafından sistemli bir işkenceye dönüştürülmemesi için hükümlüden ziyâde ailenin diğer fertlerinin hareketlerine bir sınır getirilmesi gerekmektedir.

Geçmişte veya günümüzde “namus” denilerek işlenen cinâyetleri, işkenceleri, dağılan aileleri, terk edilen, aşağılanan, horlanan, ömür boyu süren dışlanmaya mâruz kalan ve âdeta hiç bitmeyecek cezalara çarptırılan kadınları ve kızları göz önüne aldığımızda fahişat gibi yüz kızartıcı bir suçun ailenin diğer bireylerinin nefret duygularını kamçılamak ve onları en aşırı davranışlara sevk etmek gibi bir potansiyel taşıdığını uzun uzun açıklamaya gerek yoktur.

Olaya bu yönüyle baktığımızda nüşûz yapan bir kızın veya kadının hapishânelere tıkılması daha insânî bir davranış olarak gözükmektedir. Fakat hapishâneler rehabilitasyon merkezi değildir ve o ortamda suçlular hiçbir şekilde iyileşmemektedir. İstisnâları olsa bile hapishâneden iyileşerek çıkmış insan sayısı sanıldığından çok daha azdır. Kaldı ki kız veya kadın hapishâneden çıkıp tekrar ailesinin yanına döndüğünde az önce belirttiğimiz şeylerin hepsini ve belki de daha beterini yine yaşayacaktır. Çünkü bir kadının veya kızın nüşûzunun yani fahşiyatının birinci dereceden mağdurları bizzat kendi ailesidir. Katili maktûlün ailesine, hırsızı malı çalınana teslim etmek ne anlam taşıyorsa nüşûz yapmış bekâr bir kızın veya evli bir kadının ailesine teslim edilerek hükmünün kendi ailesi içinde çekeceği bir ev hapsi cezası şeklinde verilmesi aynı anlama gelmektedir.

Bu ortamda hareketlerine sınır getirilmesi gereken kişiler ev hapsi cezasına çarptırılan kadınlar veya kızlar değil aksine ailenin diğer bireyleridir. İşte bu sınırlamaların ilki olan فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) ailenin diğer bireylerine verilen yetki değil tam tersi, getirilen bir sınırlamadır. Az önce anlamlarını verdiğimiz bu kelime Türkçeye de aslî anlamı ile geçmiş “vaaz” kelimesidir. Bu kelime, sözlerin ve davranışların hangi kalıplara göre olmasını bildirmekten ziyâde hangi kalıplara göre “ol-ma-ma-sı” gerektiğini bildirir.  Yani bu kelimenin anlamı nelerin yapılması veya söylenmesi gerektiği üzerinden değil nelerin yapılmaması ve söylenmemesi gerektiği üzerinden anlaşılmaktadır.

Hangi üslûp ve şekilde söylenirse söylensin içinde veya arka planında “işkence, zorlama, hakaret, dışlama, şantaj, tehdit, seçme hakkı vermeme vs.” gibi şeyler bulunan hiçbir söz ve davranış فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) değildir. Arkasından dayak, zorlama, işkence geleceği bilenen bir söz ve davranış فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) değildir. Bu sözün taşıdığı anlamların tamamında “muhâtabı tatlılık ve yumuşaklıkla kötü bir şeyden engelleyip iyi olana sevk etmek” vardır. Öncesinde veya sonrasında şiddet, baskı, aşağılama, dışlama olan hiçbir söz “vaaz” değildir. Kaldı ki bu kadın zaten ev hapsine mahkûm edilmiştir. Bu ceza yetmezmiş gibi üstüne ceza olacak başka davranışlarda bulunmak vaaz değil, ceza üstüne ceza vermek anlamına gelecektir.

Meâl ve tefsir ulemâsının aksine فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne),nüşûz yapmış kadın üzerinde kullanılacak sınırsız bir yetkiyi değil tam tersi diğer zamanlarda normal sayılan davranışlara bile getirilmiş bir sınırlamayı ifade eder. Çünkü fahişat yapmış da olsa hiç kimse suçuna mahkûm edilemez. Bu veya diğer günahların ve mâsiyetin tamamı -ki buna küfür ve şirk de dâhildir- özü itibariyle iyi ve cevheri itibariyle tertemiz bir fıtrat üzerine yaratılmış insana sonradan bulaşmış hastalıklardır. Yapılması gereken şey, bu hastalıkların bulaşıcı ve müzmin hâle gelmemesi için o kişinin iyileştirilmesidir.

Fakat böyle bile olsa bu emirler silsilesinin nasıl yapılacağının da tespit edilmesi gerekmektedir. Yani hepsi aynı anda uygulanacak emirler midir yoksa biri kâr etmezse diğeri devreye giren emirler midir? Ulemâ bu emirleri biri kâr etmezse diğeri devreye sokulması gereken emirler olarak algılamıştır. Nitekim Râzî, tefsirinde bu emirlerin şöyle bir sıralama ile yapılması gerektiğini ifade etmiştir:

İtaatsiz Kadına Yapılacak Muamele
Sonra Cenab-ı Hak, “onlara (önce) öğüt verin. (Vazgeçmezlerse) kendilerini yataklarında yalnız bırakın. (Yine kâr etmezse) dövün” buyurmuştur. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır.
Şafii (r.h) şöyle der: “Onlara öğüt, “Allah’tan kork, benim sende hakkım var. Bu tutumundan vazgeç. Bana itaat etmenin farz olduğunu bil” ve benzeri sözlerle olur. Bu öğütlerin yeterli olması umulduğu için, erkek kadını bu noktada dövmez. Eğer kadın serkeşliğinde ısrar ederse, o zaman onu yatağında terk eder. Buna onunla konuşmama da dâhildir. Erkek onunla konuşmamayı üç günden daha fazla sürdürmez. Erkek yatağında onu yalnız bıraktığı zaman, eğer kadın kocasını seviyorsa bu durum ona güç gelir ve böylece geçimsizliği bırakır. Yok eğer kocasına kızıyor ve buğzediyor ise, bu yalnız bırakma kadının işine gelir. Bu da kadının nüşûzunun (serkeşliğinin) had noktada olduğunun bir delilidir.”
Âlimler arasında, kadını yatağında terketmeyi, “onunla cinsî münâsebette bulunmama” mânâsında alanlar vardır. Çünkü terk etmenin, “yataklarında” yalnız bırakma şeklinde ifade edilişi bunu gösterir. Yatakta yalnız bırakılma noktasında kadın hâla geçimsizlik ederse, kocası onu dövebilir. Şafi dövmenin mübah olduğunu, ancak dövmemenin daha efdal olduğunu söylemiştir.
Hz. Ömer (r.a)’in, “Ey Kureyşliler, erkeklerimiz kadınlarına hâkimdi. Medine’ye geldiğimizde, onların erkeklerine hâkim olduğunu gördük. Kadınlarımız onların kadınları ile içli-dışlı oldular. Bundan dolayı da kocalarına karşı serkeşlik edip baş kaldırdılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)’e gelip, “kadınlar kocalarına baş kaldırıyor” dedim. O da kadınları dövmeye müsaade etti. Derken Hz. Peygamber’in hanımlarının odalarının etrafında kocalarından şikâyet eden birçok kadın görünmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) “Yemin olsun ki bütün gece Muhammed’in ailesinin etrafında, her biri kocasını şikâyet eden, yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin, hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz” buyurdu ki bu, “hanımlarını dövenler, dövemeyenlerden daha hayırlı değillerdir” demektir. (Hadisin kaynağı: Ebu Davut, Nikâh, 42 (2/245); İbn Mace, Nikâh, 51 (1/639)
Şafii (r.h) şöyle der: “Bu hadis kadınları dövmemenin daha evla olduğuna delalet eder. Fakat kocası kadını dövdüğünde, bu dövmenin, kadının bedeninin ayrı ayrı yerlerine vurulmak, peş peşe aynı yere vurmak ve güzellik mahallî olan yüze vurmaktan kaçınmak şeklinde olup, ölümüne sebebiyet verecek şekilde olmaması ve kırk vuruştan fazla olmaması gerekir.” Bazı âlimlerimiz bu dövmenin, köle hakkında tam bir ceza olacağı için yirmi vuruştan az olması gerektiğini; bazıları ise bu dövmenin bükülmüş bir bez veya el ile olacağını, kamçı veya sopa olmaması gerektiğini söylemişlerdir.
Netice olarak bu konuda işi alabildiğine hafif tutmak gerekir. Ben de derim ki: Allah Teala, önce öğüt, sonra yatakta yalnız bırakma, daha sonra da dövmeyi zikretti. Bu da bunların en hafifi ile maksat yerine geldiği zaman, onunla yetinmenin vacip olup, en zor yola başvurmamak gerektiği husûsunda açık bir dikkat çekmedir. Allah, en iyi bilendir.
Âlimlerimiz ihtilaf edip bazıları “Bu âyetin hükmü, (zikredilen şeylerin) tertibine göredir. Zira ifadenin zahiri her ne kadar üçünün de birlikte yapılacağını gösterse bile âyetten anlaşılan bunlar arasında bir sıraya riâyet etmeyi göstermektedir. Mü’minlerin emiri Hz. Ali (r.a) şöyle demektedir: “Adam, hanımına önce sözle nasihat eder. Eğer vazgeçerse, erkeğin daha ileri gitmesine gerek yoktur. Eğer kadın huysuzluğunda diretirse, erkek onu yatağında yalnız bırakır. Eğer yine diretirse onu döver. Dövme de kar etmez ise, iki taraf hakemlerini gösterir.
Diğer bazı âlimlerimiz de “bu tertip, geçimsizlikten endişe duyulduğu zaman gözetilir. Fakat geçimsizlik iyice su yüzüne çıkınca, üç şeyi birlikte yapmada bir beis yoktur” demişlerdir. Mezhepte muhtar olan kavle göre erkeğin, geçimsizlikten endişe duyduğunda, kadına öğüt verme hakkına sahiptir. Fakat bu durumda erkek onu yatağında yalnız bırakabilir mi? bu kesin değildi. Amma geçimsizlik baş gösterdiğinde koca kadına nasihat edebileceği gibi, isterse onu yatağından yalnız bırakıp dövebilir de.  
(F. er-Râzî; Tefsir-i Kebir; c.8.s.21-23)

Bu uzun alıntıda okuyucun dikkatini en çok şu cümleye çekmek istiyoruz:

Zira ifadenin zahiri her ne kadar üçünün de birlikte yapılacağını gösterse bile âyetten anlaşılan bunlar arasında bir sıraya riâyet etmeyi göstermektedir.”

Bu kısa cümle ulemânın âyetlere nasıl yaklaştığını ele vermesi açısından ibretlik bir cümledir. Âyetin ne gösterdiği bilinmesine ve gramer yapısı hiçbir karışıklığa meydan vermeyecek şekilde açık olmasına rağmen “her ne kadar üçünün de birlikte yapılacağını gösterse bile” denilerek âyetin gramer yapısını başka bir yöne çevirerek “burada bir tertip vardır” demelerini ve daha sonra da o tertip hakkında ihtilâf etmelerini îzah etmenin bir yolu yoktur.

Âyette kullanılan atıf edatı وَ (ve)’dir ve bu edatın tertip bildirmek gibi bir işlevi yoktur. Tertip yoksa ve âyetin gramer yapısından da tertip olmadığı kolayca anlaşılıyorsa bu kadar iyi Arapça bilen ulemâ verilen emirlerde herhangi bir tertibin olmadığını itiraf etse de neden illâ da âyette bir tertip olduğunda ısrar etmektedir?

Çünkü eğer âyetin gramer yapısına uysalardı وَاضْرِبُوهُنَّ (vadribuhunne) kelimesinde tertip bildirmeyen وَ (ve) edatının tek başına varlığı bile bu kelimeye “dövmek” mânâsı vermelerinin imkânı olmadığına yeterli delil olurdu da ondan. Çünkü وَ (ve) edatına sadık kalsalardı “o emirlerin biri kâr etmezse diğerini yapın” şeklinde anlam veremez duruma gelirler ve sonrasında gelen iki emrin en baştaki فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) emrinin nasıl yapılması gerektiğini bildiren emirler olduğunu kabul etmek zorunda kalırlardı da ondan. Çünkü وَ (ve) edatına sâdık kalsalardı tefsir adı altında bu âyetin altına şunları yazamazlardı da ondan:

“Öğüt verin” buyruğundan kasıt, Allah’ın kitabı ile onlara öğüt verin, demektir. Yani onlara, “Allah’ın kendileri için vacip kılmış olduğu güzel arkadaşlık, koca ile güzel geçimi hatırlatın, kocasının kendisi üzerindeki üstünlüğünü itiraf etmesi gerektiğini hatırlatın. Öğüt verirken ayrıca der ki:
Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: “Herhangi bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim. (Ebu Davut, Nikâh 40-Tirmizi, Rada 10 – İbn Mace, Nikâh 4 – Müsned, IV, 381, V, 228, VI, 76)
Kadın, deve sırtında da olsa dahi kendisini kocasından ayrı tutamaz. (İbn Mace, Nikâh – Müsned IV, 381)
Herhangi bir kadın, kocasının yatağından ayrı olarak geceyi geçirecek olsa, sabah oluncaya kadar melekler ona lanet eder. (el-Azizi, el-Siracu’l Münir Şerhu’l Camiu’s Sağir, II, 103)
Bir rivâyette de şöyle denilmektedir “geri dönünceye ve elini kocasının eline koyuncaya kadar” diye buyurmaktadır. Bu ve buna benzer buyrukları hatırlatarak ona öğüt verin.
(Kurtubî; el-Câmi' li-aḥkâmi'l-Ḳurʾân; c.5.s.174)

Arap dilinde fiillerin bir sıraya yani bir tertibe göre yapıldığını bildiren edat وَ (ve) edatı değil, ف (fa) ve ثُمّ (sümme) edatlarıdır. وَ (ve) edatının bir tertip bildirmesi hiçbir şekilde mümkün değildir.

وَ (ve) ile ف (fa)’nın farkı.
ف (fa) kendisinden önceki kelimenin işi önce, sonrakinin de aynı işi, ondan hemen sonra yaptığını anlatmaya yarıyordu. وَ (ve) edatında ise bu tertip ve öncelik-sonralık söz konusu değildir.
(Hasan Akdağ; Edatlar; s.430).

Böyle olmasına rağmen yukarıdaki ulemânın izinden sâdık bir hizmetkâr olarak yürümeyi görev edinmiş ve ömrünü Kur’an’ı aktüel değerini yitirmiş ölü bir metin olarak göstermeye âdeta adamış Prof. Dr. Mustafa Öztürk, anlamaya çalıştığımız cümleye şu meâli vermiştir (diğerleri de pek farklı değildir):

فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنّ … Onlara ilkin öğüt verin. Öğüt fayda etmezse onları yataklarında yalnız bırakabilirsiniz. Bununla da yola gelmezlerse onlara tokat atabilirsiniz… (M. Öztürk meâli)

Meâl denilerek âyetin altına yazılan bu Türkçe kelimeler ve cümleler âyetteki kelimelerin ve cümlelerin karşılığı değildir. Bu düpedüz ulemânın söylediğini Allah’ın kelâmının yerine koyarak âyetlerin altına yazmaktır. Şu da var ki ulemâ M. Öztürk’ün herhangi bir parantez kullanmadan yazdığı “ilkin – fayda etmezse – bununla da yola gelmezlerse” gibi ilâveleri biraz daha insaflı davranarak hiç olmazsa parantez içinde yazmıştır.

Âyette hem “ilkin – fayda etmezse – bununla da yola gelmezlerse” gibi kelimeler zaten yoktur hem de tertip bildirmeyen وَ (ve) edatından dolayı bu kelimeleri âyete ekleyerek emirleri bir sıraya dizmenin imkânı yoktur.

Daha önceki bölümlerde وَ (ve) edatının kullanım şekilleri ile alâkalı olarak detaylı bilgiler aktarmıştık. Bu edatın, üç tane emir fiilin aynı anda yani birlikte yapılmasını bildiren bir edat olduğu aslında tüm ulemâya mâlûmdur. Fakat kadınları -ki buna kendilerini doğuran anneleri de dâhildir; erkeğe secde etmekten son anda kurtulan, büyük fitne, şeytanın kementleri, aklı az olan, gözetilmesi ve dâima üzerinde bir âmirin bulunması gereken varlıklar olarak tanımlayan ulemâ, âyette geçen وَاضْرِبُوهُنَّ (vadribuhunne) kelimesine “onları dövün” mânâsı vermeyi daha en baştan kararlaştırdıkları için âyetin metni buna müsâade etmemesine rağmen kafalarının içindeki karanlık düşünceleri değiştireceklerine âyeti değiştirmeyi daha uygun görmüşlerdir.

Âyetin gramer yapısından çıkmamasına ve az önce yaptığımız alıntıda bizzat kendileri de bunu itiraf etmesine rağmen ulemâ, âyette geçen emirlerin bir tertibe göre olması gerektiğini söylemiştir. Oysa bir tertibe göre olmaları her üç emrin de anlamını yitirmesine sebep olacaktır. Arkasından, yatakları ayırmanın -ki ifadenin anlamı bu değildir-, onun da arkasından dayağın -ki bu kelimenin de anlamı bu değildir- ve birazdan açıklanacağı gibi en sonunda da hiçbir hakka sahip olmadan sokağa atılmanın geleceğini bilen bir kadına söylenen söz tatlılıkla bile söylense asla vaaz olmayacaktır. Bu durumda, kadının hakîkaten de söylenen söze iknâ olarak mı vazgeçtiğini yoksa iki yüzlülük yaparak iknâ olmuş gibi mi yaptığını anlamanın imkânı yoktur. Hatta bu durumda kadın zorla iki yüzlülüğe sevk edilmiş olacaktır. Âyetin gramer yapısından çıkmamasına rağmen âyetin meâlini sanki bir sıralama varmış gibi göstermek, insana bulaşan hastalığı iyileştirmeye değil tam tersi bir yandan o hastalığı mutasyona uğratmaya öte yandan iki yüzlülük gibi başka bir hastalığı ortaya çıkarmaya sebep olacaktır.

Az önce yaptığımız alıntılarda ulemâ bu âyetten, nüşûzundan vazgeçmeyen kadının evlilikten ve aile bağlarından doğan hukukunun -ki buna nafaka dâhildir- tamamen elinden alınacağına, ona hiçbir hak ve hukuk tanınmadan sokağa atılacağına dâir hükümler çıkarmıştı. Şimdi onların bu hükümlerine ve onların mantığına göre âyetteki emirleri bir tertibe göre sıralayalım.

Arka planında, en sonunda her türlü haktan mahrum bırakacağınız, kollarından tutup sokağa atacağınız, fakat bunun öncesinde dayak atacağınız, bunun da öncesinde yataklarınızı ayıracağınız, nüşûzundan korktuğunuz kadınlara “vaaz” verin.

Kadın, yatakları ayırmayı çok rahatlıkla kaldırabilir, dayak yemeyi de kaldırabilir ama her türlü haktan mahrum olmayı nasıl kaldırabilir ki? Böyle bir sıralamada kadını nüşûzdan vazgeçirecek olan şeyin yataklarda yalnız bırakılma veya dayak yeme korkusu değil her türlü haktan mahrum kalma korkusu olacağı gâyet açıktır.

İşte bu durum kadını kendi ailesi içerisinde ömür boyu süren bir korkuya mahkûm edecektir. Çünkü bu karanlık akıllı ulemâ nüşûzu, “kadının kocası eve girdiğinde ayağa kalkmaması, çağırdığında ‘buyur efendim’ diyerek gelmemesi, emirlerini seve seve gönülden yerine getirmemesi ve güler yüzle kocasının yatağına girmemesi” olarak tanımlamıştır. Kocasına “buyur efendim” demediğinde kolundan tutulduğu gibi sokağa atılıp her türlü haktan mahrum edileceğini bilen bir kadının artık onurlu bir şahsiyet sahibi olmasının imkânı yoktur. Hayatı boyunca hiç bitmeyen bir korkuyu her an yaşayan kadının bırakın şahsiyet sahibi olmasını normal insan kalması bile mümkün değildir. Bu âyetteki emirleri Yüce Allah’ın bildirdiğine göre değil de “âyetin zâhirinden bunların hep birlikte uygulanması gereken emirler olduğu anlaşılsa bile” diyerek (hâşâ) Allah’ın kelâmını düzeltmeye çalışan bu ulemânın emirleri bir tertibe getirmesi, aslında kadın türünü kıyamete kadar sürecek bir zindana tıkması anlamına gelmektedir.

Nisâ 34. âyette peş peşe gelen üç emir (فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ) (fe’izûhunne vehcurûhunne fî-lmedâci’i vadribûhun(ne)) biri olmazsa diğeri devreye giren emirler değil, üçünün de aynı anda yapılması gereken ve biri yapılmaz ise diğerlerinin de işlevini yitirdiği emirlerdir. Burada her üç fiile de anlamını veren emir fiil en baştaki فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) kelimesidir. Bu kelimenin anlamının “muhâtabı kötü bir şeyden engelleyip iyi şeye yöneltme amacıyla içinde korkutma ve uyarma da bulunan, yumuşakça söylenen sözler” olduğunu belirtmiştik. Buna göre âyette peş peşe gelen üç emir de “muhâtabı kötü bir şeyden engelleyip iyi bir işe yöneltmek” temeline oturmak zorundadır ve biri kâr etmezse diğeri devreye girecek şekilde değil, hepsinin birlikte olması gerekmektedir.

Daha önce bu âyetin Nisâ 15. âyetle birlikte anlaşılmasının zorunlu olduğunu ortaya koymuştuk. Nisâ 15. âyette nüşûzu (fahişatı) dört şahitle tespit edilen kadınların “ev hapsine” alınmaları emredilmektedir. Nisâ 34. âyet ise ev hapsine alınan kadınlara nasıl davranılacağı emredilmektedir. Her iki âyet de Nisâ sûresinin başından beri anlatılan konuların devamında gelen âyetlerdir. Bu âyetlerde kadın ve erkeğin sahip olduğu mallar üzerindeki haklarının işlendiği görülecektir. Fakat tüm bu haklar, kadın ve erkeğin normale göre davranması ile geçerli hâle gelir. Taraflardan birinin normalin dışına çıkan davranışları onların bu haklarında bir eksilmeye sebep olacak mıdır? Bu konularda şu sorular açıkta kalmaktadır:

  1. Zinâ yapmayan ama fahiş hareketlerde bulunduğu dört şahitle tespit edilen bekâr, evli veya dul kadınların doğal olarak sahip oldukları haklarında bir eksilme getirecek midir?
  2. Evli ama çocuk doğurmamış bir kadının zinâ yapmış olduğu dört şahitle tespit edilmesi durumunda ailenin ortak malları üzerindeki haklarında bir eksilme olacak mıdır?
  3. Evli ve çocuk doğurmuş bir kadının zinâ yaptığının dört şahitle tespit edilmesi durumunda bu kadının ailenin ortak malları üzerindeki haklarında bir eksilme olacak mıdır?

Ulemâya göre bu sorular, sorulamayacak kadar abes sorulardır. Çünkü onlar bırakın kadının fahişatını “erkek eve girdiğinde ayağa kalkmaması, çağırdığında ‘buyur efendim’ diyerek gelmemesi, kocasının emirlerini canı gönülden seve seve yerine getirmemesi, kocası yatağına çağırdığında cinsel ilişki kurmaktan imtinâ etmesi” durumunda bile kadının hiçbir hakka sahip olmadan kapı dışarı edilebileceğini söylemektedir. Onlara göre bunlar büyük günahlara denk davranışlardır.

Kadının Serkeşliği Dolayısıyla Kullanılabilecek Haklar:
Bu husus böylece sabit olduğuna göre, şunu bil ki: Aziz ve Celil Allah, Kitab-ı Keriminde açıktan açığa dövmeyi, yalnız burada ve bir de büyük hadleri gereken suçlarda emretmiştir. Böylelikle onların, kocalarına olan masiyetleri ile büyük günah işlemekle ortaya çıkan masiyeti eşit tutmuş gibidir. Bu konuda da imamlara (İslâm devletinin yetkililerine değil) de görevi ve yetkiyi kocaya vermiştir. Yüce Allah’ın kadınları kocalara emanet olarak vermesi, bu konuda kocalara güvenmesi sebebiyle de şahit ve beyyineye gerek kalmaksızın, hâkimlere değil de kocalara bu yetkiyi vermiştir.
El-Mühelleb der ki: Kadınların cima husûsunda kocalarından imtina etmesi dolayısıyla kadınları dövmeyi caiz kılmıştır. Ancak hizmette bulunmaması hâlinde kadının dövülmesinin vücubu husûsunda ihtilaf edilmiştir. Kıyasa göre, cima husûsunda imtina etmesi hâlinde dövmek caiz ise, kocanın kadın üzerinde hakkı olan maruf ile hizmet dolayısıyla da dövmesini vacip kılmaktadır.
İbn Huveyzlmendâd der ki: Serkeşlik etmek, nafaka hakkını da evlilik dolayısıyla sahip olduğu bütün hakları da ortadan kaldırır. Serkeşlik göstermesi hâlinde kocanın iz bırakmayacak şekilde te’dib edici bir sûrette serkeşliğinden vazgeçinceye kadar dövmesi, öğüt vermesi, yatağından ayrı durması caizdir. Serkeşlikten dönecek olursa, bütün hakları geriye döner. Aynı şekilde te’dibin gerektirdiği her bir davranış da böyledir. Kocanın karısını te’dibi caizdir. Bununla birlikte üstün kadının te’dibi ile aşağılık birisinin te’dibinde durum farklıdır. Üstün kadının te’dibi kınamaktır. Aşağılık kadının te’dibi ise kırbaçtır.
Peygamber (s.a.v)’da şöyle buyurmuştur: “Kamçısını asıp da aile hâlkını te’dip edene Allah rahmet buyursun.” (el-Azizi, es-Siracu’l Münir, II, 291)
Yine şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Ebu Cehm omuzundan asasını bırakmayan kişidir. (Müslim, Talak 36; Ebu Davut, Talak 39: Tirmizi, Nikâh 38; Nesai, Nikâh 23; Darimi, Nikâh 7; Muvatta, Talak 67)
İbnü’l-Münzir der ki: İlim ehli baliğa olmaları bütün hanımların nafakalarının kocalarına ait olduğu ve bunun vûcubunu ittifakla kabul etmişlerdir. Bundan tek istisna ise kocasına karşı serkeşlik eden ve ondan imtina eden kadındır.
Ebû Ömer (İbn Abdi’l-Berr) der ki: Gerdeğe girişinden sonra karısı kendisine serkeşlik eder üzerinden, hâmile olması hâli müstesna, karısının nafakası sakıt olur. Şu kadar var ki; serkeşlik eden kadının nafakası husûsunda İbnü’l Kasım, fukaha topluluğuna muhâlefet ederek onun da nafakasının vacip olduğunu kabul etmiştir. Serkeşlik eden kadın, kocasına itaatle dönecek olursa, bundan sonra da o kadının kocası üzerindeki nafaka hakkı sakıt olmaz. Hastalık olsun, ay hâli olsun, lohusalık olsun, oruç, hac, kocasının yanında bulunmaması, sözünü ettiğimiz hususların dışında, haklı ya da haksız kocasının ondan uzak durması gibi bütün hâllerde kadının kocası üzerindeki nafakası sakıt olmaz.
(Kurtubî; el-Câmi' li-aḥkâmi'l-Ḳurʾân; c.5.s 177-179)

Bir sıralamaya göre yapılması bildirilen emirlerde zararı en fazla dokunan emir ön plana çıkacak, diğerleri anlamını tamamen yitirecektir. Sonunda her türlü haktan mahrum kalınacak bir süreci başlatan “vaaz” tatlılıkla da söylense iknâ olunacak bir söz olmaktan çıkıp şahsiyeti tamamen yok eden korku, şantaj ve tehdit edici sözlere dönüşecektir. Kadın, kulağına gelen tatlı sözleri değil o tatlı sözlere uymazsa tepesinde Demokles’in kılıcı gibi duran her türlü haktan mahrum kalma ve dayak yeme sürecini dikkate alacaktır. Bu durum, o kadını iyi söze iknâ olan bir mümine değil iyi söze iknâ olmuş gibi davranan bir münâfığa çevirecektir.

Ulemânın ortaya koyduğu bu yaşam biçimini göz önüne getirdiğimizde yine bir anneden doğan her kız çocuğu; kocası eve geldiğinde ayağa kalkmaması, çağırdığında “buyur efendim” diyerek gelmemesi, güler yüzle kocasının yatağına girmemesi durumunda her türlü haktan mahrum bir şekilde sokağa atılma korkusuyla yaşayan bir annenin sütünü emecek ve bununla büyüyecektir. Evlenme çağına geldiğinde ise tıpkı annesi gibi aynı korkuları ömür boyu kendisine yaşatacak bir adamla evlenecektir.

Böylesi karanlık ve Câhiliye anlayışlara kutsallık kazandırmak için âyetlerdeki kelimeleri bile görmezden gelen, yeri geldiğinde âyete cümleler ekleyen ve yeri geldiğinde kelimelere en olmadık mânâlar veren ulemânın yazdıklarını âyetin tefsiri veya meâli diyerek okuyan insanların ortaya çıkan bu derin adaletsizliği (hâşâ) Allah’ın emrettiğini düşünerek İslâm’ı ilkel insanların dini olarak görmemelerinin imkânı yoktur. Bunları bir kenara bırakarak âyetin kelimelerini anlamaya çalışalım.

Anlamaya çalıştığımız (فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ) (fe’izûhunne vehcurûhunne fî-lmedâci’i vadribûhun(ne)) cümlesi ile ilgili bilinmesi gereken ilk şey daha önce de belirttiğimiz gibi, verilen emirlerin biri kâr etmezse ikinci aşamaya, ikinci aşama da kâr etmezse üçüncü aşamaya geçme şeklinde bir sıralama bildirmemiş olmasıdır.

İkinci olarak, en başta (فَعِظُوهُنّ) “vaaz edin” emrinin bulunmasından dolayı diğer emirlerin içeriğinde tehdit, şantaj, darp ve hak mahrûmiyeti gibi zorlama belirtecek herhangi bir şeyin olmaması gerektiğidir. Çünkü Yüce Allah Nisâ sûresinin 15. âyetinde, fahişatı dört şahitle tespit edilerek ev hapsi cezası verilen kadınların aleyhine değil lehine bir yol açacağını belirtmiştir. İşte bu cümle kadınların aleyhine olan bir süreci değil lehine olan bir süreci bildirmektedir. (فَعِظُوهُنّ) (fe’izûhunne) “Onlara vaaz edin” kelimesi onların lehine olan bir emirdir. Nihâyetinde ev hapsine alınan kadın iyi bir iş yaptığı için değil nüşûz yani fahişat yaptığı için bu cezaya çarptırılmıştır. Ona içinde şantaj, tehdit, hakaret, aşağılama olmayan sözler söylemek, kadına getirilmiş bir sınırlama değil tam tersi kadının nüşûzundan birebir etkilenen ailenin diğer bireylerine getirilen bir sınırlamadır. Yani bu emirle, kadının nüşûzundan birebir etkilenen ailenin diğer bireylerinin onun aleyhine olabilecek bir söz ve davranış göstermesi yasaklanmıştır.

Hemen belirtelim ki bu emirler sadece evli olan kadınlarla alâkalı değildir. Çünkü âyette “nüşûzundan emin olduğunuz eşleriniz/karılarınız” denmemektedir. Zaten âyetin iç bağlamında konu hep ‘en-Nisâ’ kelimesi üzerine binâ edilmiştir ve bu kelime bir erkeğe eş olmuş kadınları değil insan türünün dişil olanlarının tamamını kapsamaktadır. Öyleyse devamında gelen emirlerin de bağlama uygun olarak anlaşılması gerekmektedir. Yani bu وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ (vehcuruhunne fil medacii) emri de sadece kocası olan kadınlarla değil, nüşûz yapmış bekâr, evli veya dul her kadınla alâkalı olmak zorundadır.

وَاهْجُرُوهُنَّ (vehcuruhunne) ifadesindeki kelime هَجَرَ (hacera) kökünün cem-i müzekker emir kipidir. Kur’an’da 31 kez geçen bu kelimenin anlamı; “terk etmek, bırakmak, -den uzaklaşmak, uzak durmak, ayrı durmak” şeklindedir (İlyas Karslı/ Yeni Sözlük s.2137). Maddi veya mânevî her türlü uzaklaşma bu kelime ile ifade edilmektedir. Meselâ, karısını boşamayıp sadece uzak duran, ayrı duran adam için ‘hacera zevcetehü’ denmektedir.

Cümlede mef’ûlü fih olarak geçen فِي الْمَضَاجِعِ (fi’l medacii) kelimesi ضَجَعَ (decea) kökünden türemiş bir isimdir. Kur’an’da 3 kez geçen bu kelimenin fiil olarak anlamı; “yanı üzere yatmak, yan üstü uzanmak, yan üstü yaslanmak” şeklindedir. Kelime âyette çoğul isim olarak geçmektedir ama bazı kıraatlerde bu kelime tekil olarak مَضْجَعٌ (medcaun) şeklinde de geçmektedir. Kelimenin tekil olarak مَضْجَعٌ (medcaun) şeklindeki kalıbı hem mef’ûlü fih (ism-i zaman/ism-i mekân) hem de mim’li mastar kalıbıdır. Genel olarak “yatak, pansiyon, yatılacak yer, yatakhâne, koğuş” anlamına gelen bu kelime, taşıdığı tüm anlamlarda “yatma yerini” işaret etmektedir. 

Âyetteki وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ (vehcuruhunne fil medacii) ifadesine “yatma yerlerinde onları yalnız bırakın” şeklinde bir anlam verilebilmesi mümkündür. Biraz önce de belirttiğimiz gibi bu emir sadece evli olan kadınların kocalarına, eşleriyle cinsel ilişki kurmamaları emri değildir. Bununla beraber bu emir sadece evli olan kadınların kocalarına, eşlerinden uzak durmaları şeklinde alınsa bile bekâr bir kızın veya dul bir kadının zaten kocaları olmadığı için ayrıca bunlar için “bekâr kızlarla veya dul kadınlarla cinsel ilişki kurmayın” şeklinde bir şey söylenmesine gerek yoktur.

Bu emir sadece evli olan kadınlar için verilmiş olsaydı baştan beri tüm kadınları kapsayacak şekilde gelen هُنَّ (hunne) zamirlerinin içeriğinde bir değişime yol açacaktı. Âyetin gramer yapısında böyle bir değişimin yani tüm kadınlardan sadece evli olan kadınlara geçiş yapıldığını bildiren hiçbir emâre yoktur. Öyleyse kelimelere verilecek anlamların tüm kadınları kapsayacak şekilde olması gerekmektedir.

Şunu unutmamak gereklidir. Bu durum kadınların nüşûz yani fahişat yapmasından dolayı ortaya çıkmıştır. Fahişat kelimesi daha çok cinsel içerikli kabahatleri bildiren bir kelimedir. Bir kadının fahişatının tespit edilmesi onun zinâ yaptığı anlamına gelmemektedir. Fakat öte yandan fahiş hareketlerde bulunan bir kadının dört şahitle zinâ yaptığının tespit edilememesi o kadının zinâ yapmadığı anlamına gelmemektedir. Fahişat yaptığı için kadına verilen bu ev hapsi sadece onu cezalandırma amacı taşımamaktadır. Aynı zamanda kadının hâmile olup olmadığının anlaşılması amacı da taşımaktadır. Bir erkekle uygunsuz bir biçimde yakalanan bekâr, evli veya dul bir kadının bundan öncesinde cinsel ilişkide bulunmadığının hiçbir garantisi yoktur. Cinsel ilişkilerin bir hâmilelikle sonuçlanacak olması her kadın için geçerli bir durumdur. İşte bu durumda evli veya bekâr olsun bir kadının hâmile olup olmadığının anlaşılması ancak iddet müddetini beklemekle ve bu iddet müddeti süresince hiç kimseyle cinsel ilişkiye girmemesiyle mümkündür.

Evli olan erkeklerin kendi eşlerinden uzak durması anlaşılır bir durumdur ama bu emrin bekâr veya dul kadınları kapsaması nasıl olacaktır?

Bekâr veya dul olan kızlarının bir erkekle uygunsuz bir şekilde yakalanmış olması her aile için yüz kızartıcı bir durumdur. Bu durumda aileler nüşûzu tespit edilen evli olmayan kadınlarını, kendisiyle nüşûz hâlinde yakalanan erkeklerle evlendirme gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. İşte وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ (vehcuruhunne fil medacii) ifadesi nüşûzundan dolayı ev hapsi cezası verilmiş kadınların evlendirilmemesi gerektiğini de söylemektedir. Çünkü böylesi bir durumdan dolayı çözüm olarak başvurulan nikâh özgür bir seçim değil bir zorlama olacaktır. Hiçbir ailenin temeli mecbûriyetler üzerine kurulamaz. Kaldı ki nüşûz yapan kadınların veya kızların bu hareketleri aklı başında olarak yapmadıkları, nefsânî ayartmalar sonucunda yaptıkları da gâyet âşikârdır. Böyle bir durumdan dolayı evliliğe zorlanan her kadın ve hatta her erkek için o evlilik mutluluk kaynağı değil ömür boyu bitmeyecek pişmanlık kaynağı olacaktır. Bu durumda olan kadınların hâmile olmaları bile evlilik sebebi değildir. Çünkü kadının hâmile kalmasından dolayı evlenmesi ne erkeğin ne de kadının zinâ günâhını yıkayıp tertemiz hâle getirecektir. Evlilik öncesinde “nasıl olsa evleneceğiz” denilerek yapılan zinâlar da yaşananı zinâ olmaktan kurtaramayacaktır. Bir kadın ve erkeğin nikâh akdi yapmalarından bir dakika öncesinde “nasıl olsa bir dakika sonra evleneceğiz” diyerek cinsî münâsebette bulunmaları bile o işi zinâ olmaktan çıkarmaz.

Nüşûzundan dolayı ev hapsi cezasına çarptırılmış evli kadınların kocalarına cinsel ilişkiden uzak durmalarının emredilmesinin amacı da ne kadını ne de kocayı cezalandırmak içindir, kadının başkasından hâmile kalıp kalmadığının anlaşılması içindir. Çünkü evli bir kadının başka bir erkekten hâmile kalması bambaşka bir hukukun ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu durum iyice açığa çıkmadan kocanın çoktan başka bir erkekten hâmile kalmış karısıyla cinsî münâsebette bulunması gâyet mümkündür yani ihtimal dışı değildir.

Başkasıyla zinâ hâlinde yakalanmış kadın için her şey ayan beyan ortada olduğu için bu bekleme süresi zaten vardır. Kur’an, bırakın zinâ yapmayı boşanmış bir kadının bile başka bir erkekle evlenebilmesi için iddet müddetini şart koşmuştur.

(Netâmeli konular olduğu için vereceğim örneklerden dolayı okuyucudan özür diliyorum.)

Fahişat zinâ değildir ve kadının fahişatından dolayı ona zinâ cezası uygulamak mümkün değildir. Meselâ, bir kadının bir erkekle cinsî münâsebet olmadan yaptığı cinsellik fahişattır. Bu şekilde dört şahitle yakalanan bir kadına zinâ cezası verilemez. Çünkü o dört şahit zinâya değil başka bir şeye şahit olmuştur. Bu şekilde yakalanan kadın ve erkeği “bunları yapan zinâ da yapmıştır” diyerek zinâkâr kategorisine sokmak ve o hükümleri uygulamak mümkün değildir. Evet, zinâ yapmış olmaları muhtemeldir ama zinâ yapmamış olmaları da muhtemeldir. Meselâ, bir erkekle bir kadını öpüşürken dört şahitle tespit etmek zinâyı tespit etmek demek değildir. Birbirleriyle öpüşecek, sarılıp koklaşacak, oynaşacak kadın ve erkeğin zinâ yapmamış olduklarını da zinâ yapmış olduklarını da söylemenin imkânı yoktur.

Yüce Allah’ın kesin çizgilerle belirlediği sınırı aştıkları için her ikisinin beyanları da güvenilirliğini yitirmiş demektir. Dolayısıyla bu konudaki hukukun işlemesi de onların beyanları üzerinden olmayacaktır. İşte tüm bu durumların açığa çıkması وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ (vehcuruhunne fil medacii) emrinin yerine getirilmesi ile mümkün olacaktır.

Peki bu durum, nüşûzu dört şahitle tespit edilmiş ve ev hapsi cezası verilmiş kadının lehine mi yoksa aleyhine midir?

Nüşûz hâlinde yakalanmış olmasına rağmen kendisine hiçbir şiddet ve dışlamanın uygulanmaması, aile bireylerine ‘sadece vazgeçirmek için tatlı sözler söyleme’ emrinin verilmesi bile bu durumun tamamen kadının lehine bir durum olduğunu gösterir. Kadının nüşûzunun ailenin bireylerinde açtığı yara kadının durumundan çok daha ağır bir yaradır. Böyle derin bir yara açmış olmasına rağmen bekâr ve dul olan kadınların sırf nüşûzlarından dolayı evliliğe zorlanmaması, evli olan kadınların ise muhtemel hâmilelikten doğacak haklarının açığa çıkması için kocasının onunla cinsî münâsebette bulunmaması kesinlikle kadının lehine bir durumdur.

Tüm bunlardan sonra âyetteki وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ (vehcuruhunne fil medacii) ifadesine nüşûz yapmış bekâr, dul ve evli kadınları kapsayacak şekilde mânâ verilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bu açıklamalar ışığında ifadeye daha isabetli olduğuna kanaat getirdiğimiz şu mânâ verilmelidir. “Yatma yerlerinde onları yalnız bırakın.”

Tekrar ifade edelim ki bu emir sadece evli olanlara eşleriyle cinsî münâsebette bulunmama emri değildir. Bununla beraber kocası olmayanların da bu olaydan dolayı evlendirilmemesi anlamına da gelmektedir.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalara “Yüce Allah bu kadar önemli bir konuda daha açık ve daha kolay anlaşılır cümleler kuramaz mıydı da kelimeleri bu kadar zorlayarak anlam arayışına giriyorsunuz.” denilerek itiraz edilebilir.

Bu itirazı mâkul bir itiraz olarak kabul etsek bile haklı bir itiraz olarak görmemiz mümkün değildir. Çünkü bu âyetin anlaşılmamasının veya zor anlaşılmasının sebebi âyetin kelimelerine sadâkat göstermeyen meâl ve tefsir yazarlarının tasavvurlarda yer etmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa âyet gâyet açık ve sade cümlelerden oluşmaktadır ama bu sâde anlama ulaşmak için kelimeler etrafında oluşturulmuş sahte anlamların ayıklanması gerekmektedir. Bir âyet hakkında bu kadar uzun açıklamalar yapma zorunluluğu da işte bu nedendendir. Meselâ şu meâlleri ele alalım:

Nisâ 4/34
اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَب۪يرًا

Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah’ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür. (Diyanet Vakfı meâli)

Erkekler kadınları gözetirler. Zira ALLAH herbirine farklı yetenekler ve özellikler vermiştir. Nitekim erkekler evin geçiminden sorumludur. Erdemli kadınlar, (Tanrı’nın yasasına) boyun eğer ve ALLAH’ın korumasını emrettiği (onur ve iffetlerini) tek başlarına bile olsalar korurlar. İffetlerinden endişe duyduğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarınızı ayırın ve nihâyet onları çıkarın. Size itaat ederlerse onlara karşı bir yol aramayın. ALLAH Yücedir, Büyüktür. (Edip Yüksel meâli)

ERKEKLER kadınların koruyup gözeticisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah’a) boyun eğen, hem de Allah’ın koruduğu (iffeti, eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır. Sadâkatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara gelince: onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, nihâyet darp edin! Ardından size itaat ederlerse, aşırı giderek onlar aleyhine bir yol benimsemeyin! Allah, gerçekten yücedir, büyüktür. (Mustafa İslamoğlu meâli)

Allah, insanları birbirinden üstün kıldığı ve mallarından harca(yıp kadınların geçmini sağla)dıkları için erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler. Bundan dolayı iyi kadınlar ita’atkar olup, Allah’ın kendilerini korumasına karşılık (Allah’ın verdiği başarı ile) gizliyi korurlar (kocalarına asla ihanet etmezler). Hırçınlık, etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, yataklarda onlara sokulmayın, onları dövün. Eğer size ita’at ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın. Çünkü Allah yücedir, büyüktür. (Süleyman Ateş meâli)

Erkekler, kadınların koruyucusudurlar. Bu, Allah’ın her birine diğerinden üstün özellikler vermesi ve erkeklerin mallarından (eşleri için) harcamaları sebebiyledir. İyi kadınlar, Allah’a itaat edenler ve Allah’ın korumasına karşılık yalnızken kendilerini koruyanlardır.Boşanıp gitmesinden korktuğunuz kadınlarınıza öğüt verin, yataklarından ayrılın ve kendilerini rahat bırakın Sizi gönülden kabul ederlerse onlara karşı başka bir yol aramayın (boşanmaya kalkmayın). Allah yücedir, büyüktür. (Süleymaniye Vakfı meâli)

Erkekler kadınları, Allah’ın kendilerine onlardan daha fazla bağışladığı nimetler ve sahip oldukları servetten yapabilecekleri harcamalarla koruyup gözetirler. Dürüst ve erdemli kadınlar, gerçekten Allah’ın korunmasını buyurduğu mahremiyeti koruyan, sadık ve itaatkâr kadınlardır. Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince, onlara önce nasihat ediniz, sonra yattıkları yatakta yalnız bırakınız; yine de itaat etmezlerse onları geçici olarak evden uzaklaştırınız. Bundan sonra itaat ederlerse, onları incitmekten kaçınınız. Allah gerçekten yücedir; büyüktür. (Bayraktar Bayraklı meâli)

Bu müellifler Nisâ 34. âyetinin altına bu meâlleri yazmak için şunları yapmışlardır:

  1. Tüm eril ve dişil insanları kapsaması gereken er-Rical ve en-Nisâ kelimelerinin anlamlarını daraltarak “bir kadına koca olmuş erkek” ve “bir erkeğe eş olmuş kadın” yapmak.
  2. Faddala kelimesine “üstünlük, farklı yetenek” gibi hiç olmayan mânâlar vererek sadece erkeklere tahsis etmek.
  3. Ba’dehum ala ba’din cümlesinde “kadın erkekten” veya “erkek kadından” şeklinde bir kullanım yokken “erkekler kadınlardan üstündür” hâline çevirmek.
  4. Enfaku kelimesi lâzım bir fiilken müteaddî anlam yüklemek.
  5. Emvalihim kelimesindeki hum zamiri cümlenin en başındaki er-Rical ve en-Nisâ kelimesine dönmesi gerekirken galibiyet kuralı müzekker gelen zamiri sadece erkeklere (er-ricale) has kılmak.
  6. Genel ifadeler kullanan bir üslûba sahip olmasına rağmen sâlihat kelimesine sadece “mümin kadınların iyisi” anlamını vermek.
  7. Sadece kanitatun şeklinde gelen kelimeye ‘lillah’ kelimesini ekleyerek ‘kanitatun lillahi’ hâline çevirmek.
  8. Ellati ile başlayan cümle müptedâ haber çatısına sahip olmasına rağmen cümleyi fiil cümlesine çevirmek.
  9. Cümlede özne olan ‘ellati’ ifadesine “kadınlara” veya “kadınlara gelince” şeklinde mânâ vererek özne olan kelimeyi nesneye çevirmek.
  10. Cümlede olmamasına rağmen ve genel ifadeler kullanılmasına rağmen ‘nüşûzehunne’ kelimesine “kocasına karşı gelen hırçın kadınlar” mânâsı vermek.
  11. Nüşûz kelimesine “dikbaşlılık ve serkeşlik” mânâsı vermek.
  12. Cümlenin haberinin emir cümlesi olmasına ve başında bir ‘fa’ olmasına hiç aldırmamak.
  13. “Emin olmak, kesin kanaat getirmek” mânâsına gelen ve kesinlikle “korkmak, endişe etmek” gibi mânâlar vermenin imkânsız olduğu ‘tehafune’ ifadesine “korktuğunuz” anlamı vermek.
  14. ‘Kum’ zamirleri sebebiyle toplumsal bir sorumluluktan bahsettiği anlaşılan cümleyi “kocalara” has bir duruma çevirmek.
  15. Tertip ve sıralama bildirmesi imkânsız olan ‘ve’ edatını ‘fa’ edatına çevirmek.
  16. Âyette olmayan ve olması da mümkün olmayan “önce, eğer vazgeçmezlerse sonra, eğer yine vazgeçmezlerse” şeklinde kelimeler/cümleler eklemek.
  17. Kadının aleyhine bir durumun olamayacağı daha en baştaki ‘faizuhunne’ kelimesinden belli olan bir cümleyi kadının aleyhine olacak şekle sokmak.
  18.  “Dövün, salıverin, boşayın, rahat bırakın, geçici olarak evden uzaklaştırın, darp edin” anlamlarının verilmesinin imkânsız olduğu ‘darabehunne’ kelimesine bu şekilde mânâlar vermek.

Bu noktada hepsinden daha isabetli bir çalışma yaptığımızı, tek doğru meâli verdiğimizi asla iddia etmiyoruz ama bir itiraz geliştirmeden önce işte bu meâllerin zihinlerde oluşturduğu anlamlardan kurtulmak gerektiğini, âyetin kelimelerine sadâkatin temel alınması gerektiğini söylüyoruz. Âyetin gramer yapısına ve kelimelerine sadık kalınarak yapılacak her çalışmadaki muhtemel hatalar anlayış gösterilebilir, anlaşılabilir ve kolaylıkla düzeltilebilir hatalardır. Fakat âyetin gramer yapısına da âyetteki kelimelerin temel anlamlarına da sadık kalmadan âyette olmayan kelimeler ve cümleler ekleyerek yapılan meâllerdeki hataların ne anlayış gösterilecek tarafları ne de kolayca düzeltilecek hataları vardır. Bu meâllerin oluşturduğu anlam dünyasında gezinerek yapılacak her itiraz az önce uzun uzun alıntı yaptığımız tefsirlerdeki anlatımların önünü açacak itirazlar olacaktır. Çünkü bu meâllerin arka planında kadını erkekten daha az akıllı, erkeğin memuru, şeytanın kementleri, güçsüz, korunmaya muhtaç, gerekirse dövülerek terbiye edilmesi gereken, erkek çağırdığında “buyurun efendim” diyerek koşa koşa gelmesi gereken varlıklar olarak gören o tefsirler vardır.

Kur’an’ı Kur’an ile anlama temeline oturan, âyetlerin gramer yapılarına ve kelimelerine sadık kalınarak yapılan her eleştiri ve itirazı peşînen hazine değerinde kıymetli görmekteyiz. Yaptığımız tüm çalışmaları boşa çıkaracak olsalar bile bu tür itirazlara uyacak, yanlış yaptıklarımızdan dönecek ve kesinlikle mevcut çalışmalarımızı değiştireceğiz.

Ramazan DEMİR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*