06.) Nisa 4/34: Güzellikle…

Mushaf İncele

NİSÂ 34. ÂYETİ ÜZERİNE MÜLÂHAZALAR (8)

GÜZELLİKLE

Buraya kadar âyette geçen وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنّ (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne) cümlesinin kelimeleri üzerinde durduk. Fakat nahiv açısından da cümlenin yapısı üzerinde durma zorunluluğu vardır. Çünkü devamında gelen kelimeler bu cümleye göre cümlede konum almakta ve anlam kazanmaktadır. Bunun yanında bu cümlenin hemen devamında “haber” olarak gelen فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) kelimesinin başında kelimenin aslından olmayan bir ف (fa) harfi bulunmaktadır. Haberin başına ف (fa) gelmesi ya cümlede bir hazf (cümleden kelime veya cümle düşürme) olduğunu ya da cümlenin edatı gizlenmiş şart cümlesi gibi olduğuna işaret edebilmektedir. Nitekim hemen hemen bütün meâl ve tefsirlerde cümlenin öznesi (müptedâsı) olan en baştaki ism-i mevsûle hep nesne (mef’ûl) mânâsı verilmiştir. Örnek olsun diye birkaç meâle göz atalım:

  • Dik başlılık ve hırçınlığından yıldığınız, yuvayı yıkacağından kaygılandığınız kadınlarınıza gelince (Mustafa Öztürk meâli)
  • Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince (B. Bayraklı meâli)
  • (Evlilik yükümlülüklerini reddederek) başkaldırdıklarını gördüğünüz kadınlara (DİB meâli)
  • Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara (TDV meâli)
  • İffetlerinden endişe duyduğunuz kadınlara (Edip Yüksel meâli)
  • Nüşûzundan endişe ettiğiniz kadınlara (Erhan Aktaş meâli)
  • Sadâkatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara gelince: (M. İslamoğlu meâli)

Bu meâllerin hepsinde وَالّٰت۪ي (vellâti) ism-i mevsûlüne ya “kadınlara” ya da “kadınlara gelince” şeklinde mânâ verilmiştir. Oysa bu şekildeki çeviriler hem cümlenin öznesini nesneye çevirmek hem de cümlenin gramatik yapısını bozarak bambaşka yapıya büründürmek anlamına gelmektedir. Arapça bilmeyenler için cümlenin öznesinin (müptedâ) nesne (mef’ûl) hâline getirmenin ne gibi sonuçlara sebep olacağını Türkçe cümleler üzerinden gösterelim.

“Kadınlara öğüt verdim.” – (Bu cümlede kadınlar kelimesi nesnedir.)

“Kadınlar öğüt verdi.” – (Bu cümlede kadınlar kelimesi öznedir.)

İşte öznenin (müptedâ’nın) nesne (mef’ûl) olarak çevrilmesindeki fark bu kadar büyüktür. Kitabında وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنّ (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne) cümlesinin i’râbını yapan Yrd. Doç. Dr. Necla Yasdıman, i’râb yaparken cümlenin başındaki وَالّٰت۪ي (vellâti) ism-i mevsûlünü cümlenin müptedâsı (öznesi) olarak göstermiş ama i’râbını yaptığı âyetin hemen altında verdiği meâlde kelimeyi tıpkı yukarıdaki meâllerde olduğu gibi mef’ûle çevirmiştir (bkz: İrab’lı Kur’an Meâli c.1.s.248). Ulemâ da yine Necla Yasdıman gibi ism-i mevsûle müptedâ (özne) demiş ama çevirirken mef’ûl (nesne) mânâsı vermiştir. Meselâ, Lübnan ve Şam dil okullarının hazırladığı el-İ’rabu’l Müyessera isimli çalışmada şu şekilde geçmektedir:

(الواو) عاطفة (اللاتي) اسم موصول مبني في محل رفع مبتدأ (تخافون) مضارع مرفوع … والواو فاعل (نشوز) مفعول به منصوب و (هن) ضمير متصل في محل جر مضاف إليه (الفاء) زائدة في الخبر

(اللاتي) اسم موصول مبني في محل رفع مبتدأ … Ellâti, ism-i mevsûl, mebni, raf mahallinde müptedâ/özne.

Yukarıya aldığımız meâllerde cümlenin öznesi olan وَالّٰت۪ي (vellâti) ism-i mevsûlüne ya “kadınlara” ya da “kadınlara gelince” gibi mânâların verilmesi cümlede bir hazf olduğu kabulü üzerinedir. Yoksa bir cümlenin öznesine ismin “-e, -i” hâline göre “kadınlar+a” şeklinde mânâ verilemez.

Arapça ile Türkçe arasında hem temel yapı açısından hem de gramer yapısı açısından farklar vardır. Temel yapı olarak; Arapça “bükümlü diller” sınıfına girmekteyken Türkçe “çekimli diller” sınıfına girmektedir.

Çekimli dil: Kök bir kelimeden yeni bir kelime türetmek için kelimelerin başına, ortasına ve sonuna ek alabilen, kök kelimenin sesleri değiştirilerek yeni kelimeler elde edilebilen dildir.

Örnek: Kök şekli كتب (k-t-b) olan bu kelime; kendisine hiçbir ek getirilmeden kök harfleri olduğu gibi muhafaza edilerek sadece ses değişimi ile hem fiil hem de isim olarak okunabilir.

كَتَبَ …..… Yazdı

كُتُبٌ …..… Kitaplar

Yine bunun gibi başına, ortasına ve sonuna harf ekleyerek başka anlamlara ulaşılır.

اَكْتَبَ …..… Yazdırdı (Başına ek aldı.)

كَاتِبٌ …..… Yazıcı / katip (Ortasına ek aldı.)

كَتَبُوا …..… Yazdılar (Sonuna ek aldı.)

Verdiğimiz bu örneklerdeki Türkçe karşılıklara dikkat edilirse hepsinde de kök kelime olan “yaz” kökü olduğu gibi durmakta olduğu ve “yaz+dı – yaz+dırdı – yaz+ıcı – yaz+dılar” şeklinde sadece sonuna ek getirilmiş olduğu görülecektir. İşte çekimli dil ile bükümlü dil arasındaki en bâriz farklardan biri budur.

Türkçede bir kelimenin sonuna gelen bir ekten o kelimenin cümle içinde özne ya da nesne olduğu rahatlıkla anlaşılır, isterse cümle devrik cümle olsun.

Ali İstanbul+a gitti.

İstanbul+a Ali gitti.

Gitti Ali İstanbul+a.

Farklı anlam vurgularına sahip olsa da bu cümlelerin hepsinde “İstanbul’a” kelimesi hep nesnedir (zarf-tümleç). Cümlelerin hepsinde “İstanbul” kelimesinin nesne olması sonuna getirilmiş “a” harfinden anlaşılmaktadır. Kelimenin sonuna “a” harfi koymadan bu cümleleri kurarsak bozuk ve ne dendiği anlaşılmayan bir cümle ortaya çıkacaktır.

Ali İstanbul gitti.

İstanbul Ali gitti.

Gitti İstanbul Ali.

Türkçe bir cümlede isim olan kelimelerin cümle içinde “özne mi yoksa nesne mi” oldukları kelimelerin yalın hâllerinden ve sonuna aldıkları ekten anlaşılır. Bunun yanında Türkçede bir cümlenin “isim cümlesi mi yoksa fiil cümlesi mi” olduğu kelimelerin sonuna eklenen “-dır, -dir” eklerinden anlaşılır. Meselâ; “Ali oturan+dır.” cümlesi de “Oturan Ali’+dir.” cümlesi de isim cümlesidir.

Arapçada ise isim olan kelimelerin cümle içinde özne mi nesne mi oldukları eğer kelime murab ise son harekesinden, eğer mebni ise cümlenin yapısından anlaşılır. Murab-Mebni ne demektir?

Murab: Arapçada; bâzı kelimeler cümle içinde bulundukları konuma göre bir görev aldıkları zaman sonlarında harf veya hareke değişikliği olur. Bu tür isimlerin cümle içinde hangi görevde oldukları sadece kelimenin sonundaki değişikliğe bakılarak anlaşılabilir. Bunlara murab kelimeler denir.

Mebni: Fakat bâzı kelimeler vardır ki cümlede aldıkları görev ne olursa olsun ne yapılarında ne de son harekelerinde bir değişiklik olur. İşte sonlarında herhangi bir değişiklik olmayıp sâbit kalan kelimelere de mebni kelimeler denir. Mebni kelimeler üç başlık halindedirler.

  1. İsim türünden mebniler:
    1. İşaret isimleri
    1. Zamirler
    1. İsm-i mevsûller
    1. Şart isimleri
    1. Soru isimleri
    1. Bâzı zarflar
    1. Bâzı sayı isimleri
  • Fill türünden mebniler:
    • Mâzî fiiller
    • Emir fiiller
    • Sonunda te’kîd nûn’u olan muzâri fiiller
  • Harf türünden mebniler

Bütün harfler (Arapçadaki harf kavramı ayrı bir konudur) mebnidirler.

İşte Nisâ 34. âyetteki bu وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne fe’izûhunne) cümlesinde geçen الّٰت۪ي (Ellâti) kelimesi de mebni yani hangi konumda olursa olsun son harekesi değişmeyen ism-i mevsûldür. Bu tür kelimelerin cümle içinde “özne mi yoksa nesne mi” oldukları cümlenin yapısından anlaşılacaktır. Âyetin bu cümlesinin gramatik yapısını deşifre eden eski-yeni müfessirlerin tamamı cümlenin bir isim cümlesi olduğunu ve الّٰت۪ي (Ellâti) kelimesinin de “müptedâ” yani özne olduğunu söylemişlerdir.

(الواو) عاطفة (اللاتي) اسم موصول مبني في محل رفع مبتدأ (تخافون) مضارع مرفوع … والواو فاعل (نشوز) مفعول به منصوب و (هن) ضمير متصل في محل جر مضاف إليه (الفاء) زائدة في الخبر

(اللاتي) اسم موصول مبني في محل رفع مبتدأ … Ellâti, ism-i mevsûl, mebni, raf mahallinde müptedâ/özne. (İ’rabu’l Müyessera – Necla Yasdıman/ İrab’lı Kur’an ve Meâli c.1.s.248)

Bu الّٰت۪ي (Ellâti) kelimesine müptedâ yani özne demek; onun cümlenin kurucu öğesi olduğunu ve Türkçeye çevrilirken kesinlikle sonuna bir ek alamayacağını söylemektir. Çünkü Türkçeye çevrilirken kelimenin sonuna eklenecek “-e, -a” sesi, özne olan bir kelimeyi nesneye çevirecektir. İşte buna göre Türkçe meâllere ve Arapça tefsirlere baktığımızda kelimeye özne denmesine rağmen hep “nesne” mânâsı verildiği görülmektedir. Yukarıya aldığımız ve almadığımız tüm meâllere bakıldığında الّٰت۪ي (Ellâti) kelimesine “kadınlara” veya “kadınlara gelince” anlamı verildiği görülecektir. Yani kelimeye “özne” mânâsı veren bir tane bile meâl veya tefsir yoktur. Her iki kullanımda da “kadınlar” kelimesi “-a” sesi almış ve küçük ses, kelimeyi özne iken nesne hâline çevirmeye yetmiştir.

Öte yandan cümlenin yapısı temel alınarak الّٰت۪ي (Ellâti) kelimesine özne oluşuna göre mânâ verilmesi durumunda ortaya başı başka devamı ise bambaşka bir mânâ çıkmaktadır. Meâllerdeki anlamları doğru varsayarak cümleye mânâ verilmesi durumunda yani “kadınlar” kelimesinin sonuna “-a” sesi eklemeden mânâ verilmesi durumunda şöyle olmaktadır:

“Nüşûzundan korktuğunuz kadınlar, onlara (dişil) öğüt verin…”

Türkçe hâlinden bile bozuk bir cümle olduğu anlaşılan bu cümlenin isim cümlesi olduğunu da göz önüne aldığımızda durum daha da karmaşık bir hâl almaktadır. Çünkü isim cümlesinin temel yapısı özneden bahsetmek üzerine kuruludur. Zaten Arapça isim cümlelerinin yapısı “müptedâ-haber” çatısına göredir. Aslında bu Türkçede de böyledir. İster “Çocuk çalışkandır.” gibi kısa bir cümle kuralım isterse de “Annesini ve babasını geçen sene trafik kazasında kaybetmiş olan yetim o (kız), çalışkandır.” cümlesi gibi uzun bir cümle kuralım; bu cümle isim cümlesidir. Bu uzun cümlenin “Annesini ve babasını geçen sene trafik kazasında kaybetmiş olan” cümlesi sıfat cümlesidir (Arapçada sıla cümlesi), “o (kız)” kelimesi ilgi zamiri (Arapçada ism-i mevsûl), “çalışkandır” kelimesi ise kızın durumundan haber veren “haber” kelimesidir. Zaten sonuna “-dir” eki almış olması onun haber olduğunu anlamaya yeterlidir. Arapçada kelimelerin müennes mi yoksa müzekker mi olduğu kelimenin kendisinden anlaşıldığı için parantez içinde (kız) veya (oğlan/erkek) şeklinde ek bir açıklama getirilmesine gerek yoktur; ama Türkçede müennes-müzekker ayrımı olmadığı için Arapça kelimeler Türkçeye aktarılırken bu açıklamayı yapmak zarûrî hâle gelmektedir yoksa hakkında haber verilen kişinin eril mi yoksa dişil kişilik mi olduğu anlaşılmayacaktır. Arapçada الّٰت۪ي (Ellâti) şeklinde yazılan bir ism-i mevsûlün hiçbir parantez içi açıklamaya ihtiyaç duymayacak şekilde müennes yani dişil olduğu anlaşılmaktadır.

İşte bu ism-i mevsûl; cümlenin öznesi (müptedâsı) olduğuna göre cümlenin gramatik çatısı şu şekilde olmaktadır:

فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ(تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)وَالّٰت۪ي
Öznenin durumunu bildirmesi gereken haber cümlesiAsıl cümle içinde özne, nesne gibi herhangi bir görev alamayan, kendinden önceki kelimeye sıfat hükmünde sıla cümlesiVav + Özne (müptedâ)

İşte tüm i’râb kitaplarında bu şekilde deşifre edilen bu اللَّتِي (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ) [Ellâtî (teḣâfûne nuşûzehunne)] cümlesinin öznesi olan الّٰت۪ي (Ellâti) ism-i mevsûlüne cümlenin çatısı temel alınarak nesne olacak şekilde yani “-a” sesi eklenerek “kadınlar+a” anlamı verilmesinin imkânı yoktur. Yani istense bile özne anlamı vermek mümkün değildir. Tek bir istisnâsı dahî olmadan eski-yeni tüm ulemânın, temel yapısı isim cümlesinde özne olan bu الّٰت۪ي (Ellâti) kelimesine dâima nesne olarak mânâ vermesinin gerekçesi cümlede bir “hazf” olduğunu kabul etmiş olmasından dolayıdır. Birazdan üzerinde daha detaylıca duracağımız hazf; bir cümleden kelime veya cümle eksiltmek anlamındadır. Cümlenin yapısına bakıldığında hakîkaten bir hazf olduğunu kabul etmeden cümleye düzgün bir mânâ vermenin imkânsız olduğu da görülmektedir. Yani ulemânın bu cümlede bir hazf olduğunu söylemesi yanlış değildir. Fakat her ne olursa olsun cümleden bir kelime veya cümlenin düştüğüne dâir mutlaka bir delil olması şarttır. Üstelik bu delil cümledeki kelimelerin anlamları üzerinden değil cümlenin gramatik çatısı açısından olmak zorundadır. O hâlde şu soruyu soralım:

Cümlede hazf (kelime ve cümle düştüğünün) gramer delîli var mıdır?

Bu soruya rahatlıkla “Evet vardır.” dememizin önünde hiçbir engel yoktur. Çünkü hem temel yapısı müptedâ-haber olan isim cümlesinin “haberi” haber cümlesinde olmaması gerekmesine rağmen emir fiil olarak gelmiştir hem de haber cümlesi olan emir fiilin başına ف (fa) edatı gelmiştir. Bu iki durum, cümlede bir “hazf” olduğunun yani cümleden kelime veya cümle düştüğünün yeterli gramer delîlidir. Cümlede bir hazf (kelime veya cümle düşüklüğü) olduğunun anlaşılması beraberinde şu soruyu getirecektir:

Cümleden düşürülen kelimeler veya cümleler nasıl ve neye göre tespit edilirler?

  1. Cümlede bir hazf olduğunu bildiren delillerin gramerde ne şekillerde kullanıldığına göre.
  2. Cümlenin bağ kurduğu yere göre.

Cümlede bir hazfin olduğunu, haber konumunda olmaması gereken bu فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) kelimesinin emir fiil olmasından ve kelimenin başına gelen ف (fa) edatından anlamıştık. O hâlde bir emir fiilinin başına hangi durumlarda ف (fa) edatı geldiğini tespit etmemiz durumunda hazfedilen şeyin ne olduğunu da tespit etme imkânımız vardır. Birçok kullanım şekli olan ف (fa) edatının kullanıldığı yerler kısaca şu şekildedir:

  1. Kelimeleri veya cümleleri birbirine öncelik ve sonralık sırasına göre atfeden atıf edatı olur.
  2. Cevap ف (fa)’sı olur: Bir şart cümlesinde cevap cümlesinin, isim cümlesi, istek (inşa-talep) fiillerinden (yani emir fiillerden) biriyle başlaması veya camid (çekimsiz) fiillerden oluşması veyahut da cevap cümlesinin başında مَا – سَوْفَ – لَنْ – س – قَدْ harflerinden birinin bulunması gibi durumlarda cümle cevap cümlesi olmaya uygun değildir. Ancak bu tür cümlelerde cevap ف (fa)’sı adı verilen bir harf ile, şart fiiline bağlandıkları takdirde cevap cümlesi olabilirler.
  3. Sebep için, “-den, -den dolayı, ki” anlamları ifade eden ف (fa) olur.
  4. Kendisinden önce özet olarak bahsedilen konuyu genişletmeyi ifade eden ف (fa) olur.
  5. Fasiha (açıklama) ف (fa)’sı: Bu, 2.şıktaki ف (fa)’nın aynısıdır. Ancak cevap cümlesinin başında bulunan bu edattan önce şart edatıyla birlikte şart fiili de hazfedilir. Edat hazfedilen bu cümleyi hissettirdiği, açıkladığı için bu adı almıştır.
  6. İsti’nafiye (başlangıç) ف (fa)’sı. Bu edat cümle başında bulunur.
  7. Netice (sonuç) ف (fa)’sı.
  8. Tezyiniye ف (fa)’sı

(Hasan Akdağ – Edatlar s.297)

Anlamaya çalıştığımız cümlede emir fiilinin başında gelen ف (fa) edatının bu şekildeki kullanım yerlerine baktığımızda cümlemize uyan tek kullanımın 5. şıktaki “fasiha ف (fa)’sı” olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü emir fiil hem haber cümlesi olmaya hem de cevap cümlesi olmaya uygun değildir. Bu emir fiilinin başına ف (fa) edatı getirerek onu haber cümlesi hâline getirmenin imkânı yoktur. O hâlde bu cümlede ف (fa) edatından dolayı hem şart edatının hem de şart fiilinin hazfedildiğini söylememizin önünde hiçbir engel kalmamaktadır. Yani cümle hem şart edatı hem de şart fiili gizlenmiş bir şart-cevap cümlesidir. Şimdilik hangi şart edatının ve fiilinin hazfedildiğini bilmesek bile cümlenin çatısının şu şekilde olduğu kesinleşmiştir:

فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ(تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)اللَّتِي? ?
Emir fiil olmasından ve hem şart edatının hem de şart fiilinin hazfedilmiş olmasından dolayı başına “fasiha ف (fa)’sı” denilen edat getirilmiş olan cevap cümlesiİrabtan mahalli olmayan, sıfat hükmündeki sıla cümlesiHazfedilmiş şart fiilinin mef’ûlü (nesnesi)Hazfedilmiş şart edatı ve şart fiili.

Cümlenin gramatik çatısının bu şekilde olması her müellifin keyfine kalmış bir seçenek değil cümlenin gramer yapısının belirlediği olmazsa olmaz bir durumdur. Bu durumda yapılması gereken şey; hazfedilmiş “şart edatı ve fiilinin” ne olduğunun tespit edilmesidir. Fakat hazfedilmiş kelimelerin neye göre ve nasıl tespit edileceğine geçmeden önce “hazf” denilen şeyin kurallarının bilinmesi gerekmektedir.

Sözde hafiflik sağlama, îcâz ve ihtisar başta olmak üzere azamet ifadesi, zaman yetersizliği, fâsılaya riâyet gibi sebeplerle yapılan hazfin gerçekleşebilmesi için akıl, nakil, şer’î, âdet ve örf, hâl, siyâk-sibâk, lugat ve lafız delâleti gibi hazfı belirleyen bir delilin ve ipucunun bulunması şarttır. Birbiriyle ilgili iki şeyden birinin diğerinin delâleti sebebiyle hazfedilmesi Kur’ân-ı Kerîm’de çok görülen hazif türüdür. Genellikle aralarında atıf irtibatı bulunan unsurlarda gerçekleşen ve “iktifâ” adı verilen bu hazif türü bâzı hikmet ve nüktelere dayanır. Meselâ, “Her türlü hayır senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kādirsin” (Âl-i İmrân 3/26) meâlindeki âyette hayrın anılıp şerrin hazfedilmesi Allah’a şer nisbetinin edebe aykırı olmasındandır. “Allah … sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı” (en-Nahl 16/81) âyetinde sıcağın anılıp soğuğun hazfedilmesinin sebebi, Kur’an’ın nâzil olduğu yerde onun ilk muhatapları olan çöl halkının elbiseyi ekseriyetle sıcaktan korunmak için giymesidir. “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı onların nizamı bozulurdu” (el-Enbiyâ 21/22) meâlindeki âyette, “Göklerin ve yerin nizamı bozuk olmadığına göre bir tek ilâh vardır” şeklindeki kıyasın tamamlayıcı unsurları, anılan kısmının delâleti sebebiyle hazfedilerek îcâz sağlanmıştır. Yine bir âyette altın ve gümüşten sadece gümüşe zamir gönderilmesi (et-Tevbe 9/34) ticarette daha ziyade onun tedavül etmesindendir. 

Başta Yûsuf kıssası olmak üzere Kur’an kıssalarında olaylar arasındaki bağlantılarda birçok cümlenin hazfedilerek îcâz sağlandığı görülmektedir.

 (Müeyyed el-Alevî, s. 247-258; Zerkeşî, III, 104-134)

Sarf ilminde hazif, söyleniş hafifliği sağlamak için illet harflerinin düşürülmesi şeklinde görülür. Buna “i‘lâl bi’l-hazf” denir. Arap aruz sistemindeki hazif ise bahrin son tef‘ilesinin hafif sebebinin atılması şeklinde olur.

(TDV Ansiklopedisi-Hazf md./ İsmail Durmuş)

Hazf kelimesi, sözlük anlamını çağrıştıracak şekilde temel İslâmî bilimlerinin dilbilim konuları ile iç içe olan alanlarda kavramsal bir anlam kazanmıştır. Zerkeşi (ö.794) ʿUlûmu’l-Kur’ân konularını incelediği kitabında, hazfı kavramsal olarak; “Kelâmdan (sözden) bir cüzün veya (bir söz grubundan bir veya birkaç) cümlenin tamamının bir delile dayanarak düşürülmesi” şeklinde tanımlamaktadır.

(Kutbettin Ekinci – Tez s.6)

Bu tanımlardan da anlaşılacağı üzere hazfin rastgele, herhangi bir delile dayanmadan ve cümleleri veya kelimeleri düşürüldükten sonra geride kalan cümlede hazfe başvurulduğuna dâir herhangi bir delil bırakmadan hazf yapılması doğru değildir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne fe’izûhunne vehcurûhunne fî-lmedâci’i vadribûhun(ne)) cümlesinde hazfe başvurulduğuna dâir delil; fiillerin emir fiil olarak gelmesi ve ف (fa) edatının olmasıdır. Fakat bu deliller sadece cümlede hazfe başvurulduğuna delil olmaktadır. Bu delillerden hareketle cümlenin şart-cevap cümlesi olduğunu, şart edatı ve fiilinin hazfedildiğini tespit ettik de hangi edatın ve hangi fiilin hazfedildiğini nasıl anlayacağız?

Bir hazfin yapılabilmesi için hazf yapılmadan önce bahsedilen konu hakkında yeterli bilgilerin verilmesi şarttır. Bu noktada, bir cümlede hangi fiilin ve edatın gizlendiğini rivâyetten, herhangi bir yorumdan veya başka bir kaynaktan değil, cümledeki kelimelerin bağlandığı daha öncesinde geçen anlatımlardan anlaşılması bir zorunluluktur.

İşte bu noktada, cümledeki kelimelerin daha önce bahsi geçmiş hangi konuya bizi bağladığını tespit etmemiz gerekmektedir. Daha önceki bölümlerde âyetteki وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ  (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne fe’izûhunne) cümlesinin istesek de istemesek de bizi Nisâ 15. âyete bağladığını detaylıca anlatmıştık. Çünkü ism-i mevsûller kendilerinden sonra gelen sıfat hükmündeki sıla cümleleri ile tanınırlar ama kime veya neye dönmesi gerektiği kesinlikle hem zamansal hem de metinsel olarak kendisinden önceki cümlelerden anlaşılan kelimelerdir. Sonra ile önce arasında kopmaz bağlar kuran kelimelerdir. Bir ism-i mevsûl; sıla cümlesi ile birlikte mercîsi olmayan zamir gibidir. Fakat zamirlerden daha keskin bir şekilde kime döneceği yani mercîsinin kim olduğu kesinlikle kendisinden öncesinde aranan kelimelerdir. İsm-i mevsûllerle ilgili çok daha geniş açıklamaları daha önceki bölümlerde yaptığımız için geçiyoruz.

Az önce verdiğimiz açıklamalarda bu cümlenin şart fiili ve edatı hazfedilmiş bir şart-cevap cümlesi olduğunu ve وَالّٰت۪ي (vellâtî) ism-i mevsûlünden dolayı da Nisâ 15. âyete bağlanmamız gerektiğini, hazfedilen şart edatının ve fiilinin o âyetten tespit edilmesi gerektiğini belirttik. O hâlde Nisâ 15. âyete bakalım.

Nisâ 4/15

وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلًا

Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. (TDV meâli)

Bu âyette geçen الْفَاحِشَةَ (el-fahişat) kelimesinin zinâ anlamına gelmediğini daha önce detaylıca açıklamıştık. Âyete verilen meâle dikkat edilirse fahişat yapan kadınlara karşı dört şahit edinilmesi ve şahitlerin şahitlik etmesi durumunda ise “evlerde tutulması” gerektiği emredilmektedir. Peki bu kadınlar ne zamana kadar evlerde tutulacaktır?

  1. Ya ölüm onları alıp götürünceye kadar.
  2. Ya da Allah onlar lehine bir yol açıncaya kadar.

Zinâ cezasının bile yüz celde olduğu düşünüldüğünde zinâ yapmamış ama normalin dışına çıkan davranışlar göstermiş (fahşiyat) kadınlara ölünceye kadar ev hapsi cezası vermek oldukça adaletsiz bir ceza olmaktadır. Fakat hemen bu ifadenin ardından gelen “onlar lehine bir yol belirleyinceye kadar” cümlesinden, aslında evlerde tutmanın bir cezalandırma olmadığı, alınacak tedbirlerin bildirileceği rahatlıkla anlaşılmaktadır. Üstelik لَهُنَّ (lehunne) ifadesinin başındaki ل (lam) harfi, alınacak bu tedbirlerin söz konusu kadınların aleyhine değil lehine olacağını bildirmektedir. Bu durumda bu âyette bildirilen hükümler aslında açıklaması ileride gelecek tamamlanmamış hükümler olarak durmaktadır ve işte bu hükümler aynı pasajın âyeti olan Nisâ 34. âyet ile tamamlanmaktadır. Yani Nisâ 15. âyette bir kısmı anlatılan hükümlerin tamamlanması zamanın ilerisinde değil metnin ilerisinde tamamlanmaktadır. Bu durumda Nisâ 34. âyetinde hazfedilen şart edatı ve şart fiilinin Nisâ 15. âyetindeki فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ (feemsikûhunne fî-lbuyûti) cümlesi ile tespit edilmesi bir zorunluluk olmaktadır. Yani Nisâ 34. âyetinde hazfedilen fiil Nisâ 15. âyetinde geçen ve kök harfleri م س ك (mim+sin+kef) fiilinin cem-i müzekker, muhâtap sigasıdır. Nisâ 34. âyet Nisâ 15. âyetinde bir kısmı bildirilen hükmü açıklayan, tamama erdiren bir âyettir. Nisâ 15. âyetinde geçen فَاَمْسِكُوهُنَّ (fe emsiku hunne) kelimesinin en temel anlamlarından birisi de “hapsetmek, tutuklamak”tır.

Nisâ 15. âyetindeki الْفَاحِشَةَ (el-fahişat) kelimesine zinâ anlamı vermenin, daha sonra bu âyette getirilen ölünceye kadar ev hapsi cezasının da Nûr 2. âyetindeki yüz celde cezasıyla hafifletilerek bu âyetteki hükmün neshedildiğini söylemenin hiçbir ilmî mantığı yoktur.

Bu açıklamalara göre Nisâ 34. âyetinin hazfedilen fiili تَمْسِكُوا (temsiku) kelimesidir, hazfedilen şart edatı ise اِنْ (in) edatıdır. Nisâ 34. âyetinde hazfedilen cümle Nisâ 15. âyetindeki işte bu فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ (feemsikûhunne fî-lbuyûti) cümlesinin tamamıdır. Öyleyse, Nisâ 34. âyetinin bir şart-cevap cümlesi olduğu anlaşıldığına göre cümlenin gramatik yapısı şu şekilde olmalıdır:

فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّفِي الْبُيُوتِاللَّتِي (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)تَمْسِكُووَاِنْ
Cevap cümleleriMef’ûlü fihMef’ûlü bih + i’râbtan mahalli olmayan sıla cümlesiŞart fiili+Fail (müstetir kum zamiri)Şart edatı

 (Tabloda mavi renkte belirttiğimiz kısımlar Nisâ 15. âyetindeki kelimelerdir.)

İşte bu cümle yapısına göre cümlenin anlamı şu şekilde olmalıdır:

وَ اِنْ تَمْسِكُو اللَّتِي (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ) فِي الْبُيُوتِ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ … “Eğer nüşûzundan emin olduğunuz kadınları evlerde tuttuysanız, artık onlara vaaz edin…”

Tekrar edelim ki bu hükümlerin hiçbiri savcısının-hâkiminin-celladının kocaların, babaların, ağabeylerin vs. olduğu yani ailedeki erkeklerin oluşturduğu bir mahkemenin hükümleri değildir. Bunlar mümin olanların yerine getirmesi gereken toplumsal sorumluluklardır. İslâm sadece bu konuda değil, hüküm bildiren hiçbir konuda bireysel davranışlara asla prim vermemektedir. Âyette geçen “kadınların nüşûzundan emin olmak”; bir erkeğin hafiyelik yaparak karısının, kızının veya annesinin peşine düşmekle değil dört şahitle olmak zorundadır. Çünkü Nisâ 15. âyet kadınların fahişatından emin olmanın yolunu tıpkı zinâda olduğu gibi dört şahide bağlamıştır. Dört şahitle tespit edilen “fahişatın” cezası ev hapsidir. Bu cezayı veren, bireylerin kendisi değil mümin toplumdur. Yani bu, bir babanın kızına veya bir kocanın karısına evden çıkmayı yasaklaması değil mahkemenin verdiği ev hapsi cezasıdır.

Nisâ 34. âyetinde geçen فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) kelimesi muhâtabı kötü bir şeyden engellemek ve iyi olana yöneltmek için azarlamadan, aşağılamadan, aklını başından almadan, dışlamadan, kötülemeden, içeriğinde muhâtabın yararına olacak uyarılar da bulunan, yumuşakça ve tatlılıkla söylenen söz demektir. (Bkz. Müfredat.)

Nüşûzu dört şahitle tespit edilen bir kadına mahkeme tarafından ev cezası verilmesi; nüşûz yapmış kadınla o nüşûzdan en fazla etkilenen aile bireylerini mecbûrî olarak bir araya getirmek demektir. İşte bu durum, zaten ev hapsine çarptırılmış kadının değil; kıskançlık, nefret, utanç vs. duyguları içinde taşıması muhtemel ailenin diğer bireylerinin hareketlerine sınır getirmeyi, o kadına hangi çerçevede davranış geliştirmeleri gerektiğini belirlemeyi beraberinde getirmektedir. Âyetin devamına dikkat edilirse tam da bu yapılmış; ev hapsi verilen kadın bir kenara bırakılarak diğerlerinin davranışlarına tanım getirilmiştir. Şunun hiç gözden kaçmaması gerekmektedir. Bu âyetler ona imân edenler olunca işlevlik kazanmaktadır. Hayatının temeline iyi olmayı, ilkeli olmayı, sorumlu davranmayı almamış insanlar için hangi düzenleme getirilirse getirilsin her insanın başına bir bekçi dikilse bile kâr etmeyecektir.

Bir kadının nüşûzuna dört şahit getirmek inanan insanların yapacağı bir davranıştır. Yoksa kız kardeşini veya kızını sadece kendi yaptığı tespit üzerinden kurşunlamanın, gırtlağını kesmenin, sokak ortasında ibret olsun diye dayak atmanın, herkese rezil edip kadını utanca mahkûm etmenin ne namusla ne iffetle ne insanlıkla ne de İslâm’la alâkası vardır. Kendi karısını başkasıyla zinâ yaparken yakalasa bile tek başına kocanın şahitliği üzerine hiçbir cezaî müeyyide uygulamayan Kur’an’ın, her erkeğin kendi kafasına göre târif edeceği bir nüşûz tanımı üzerinden, çağırdığında “buyur efendim” diyerek gelmeyen kadına dayak atmayı emrettiğini söylemenin de ne nüşûzla ne imânla ne insafla ne vicdanla ne de insanlıkla bir bağı vardır. Bu da yetmezmiş gibi üstüne sanki bu âyet onların dediğinden bahsediyormuş gibi, “Kadını dövmek tarihte yaşanan bir ilkellikti, çağımız kadını gelişti, akıllandı ona dayak atmak artık tarihte kaldı, dolayısıyla bu âyetin hükmü tarihseldir yani geçersizdir.” demek artık sözün bittiği yerdir.

Nisâ 34. âyetinde kullanılan üslûba dikkat edilirse ilk başlarda tüm insanları ilgilendiren bir dil kullanılmış, ardından “siz” diyerek daha dar çerçeveli bir üslûba geçilmiştir:

Nisâ 34

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ 

Allah’ın onların (kadın ve erkeğin) bâzısını bâzısına göre çoğalabilir hâle getirmesinden dolayı, erkekler de kadınlara göre ortaya çıkarlar ve devamlılıklarını sağlarlar, (her ikisinin de ortaklaşa sahip oldukları) kendi mallarından talep sahibi olmaları buna (kadının çoğalabilir olmasına) göredir. (Çoğalma konusunda) Dürüst olan kadınlar, Allah’ın belirlediği ilkelere göre o gayb’ı oldukları gibi koruyarak üzerlerine düşeni yapanlardır. ….

Âyetin bu kısmı insanlar arasındaki hukukun temelini belirlemiştir. İnsanlık için konulmuş işte bu hukuk temeline güvenmek ya da güvenmemek insanların kendi tercihleridir. Tercihlerini tüm insanlık için konulmuş bu hukuka göre yapanlar mümin, yapmayanlar ise mümin değildir. İşte en başta genel bir üslûp kullanan âyetin birden “siz” diyerek daha dar çerçeveli muhâtaba seslenmesi, tercihini bu hukuktan yana yapmış insanlar içindir. Tercihini bu hukuktan yana yapmayanlardan bu hukuka uyulmaması durumunda getirilen yaptırımları uygulamalarını beklemek zaten doğru bir beklenti olmayacaktır. Ama eğer bu hukuka imân edilmişse bu durumda tercihini bu yönde yapmış insanların bu hukuka uyulmaması durumunda getirilen düzenlemelere uymamaları kendi inançlarına ihânet ettikleri anlamına gelecektir.

Aslına bakılırsa Nisâ 34. âyetinin gramer yapısına baktığımızda Nisâ 34. âyeti bir âyet değil, iki âyet olacak bir gramer yapısına sahiptir. Bilindiği gibi ilk nüshâlarda olmayan âyet bölünmeleri sonradan yapılmıştır. Nitekim daha önceki bölümlerde Kur’an’daki âyet sayılarının kıraatlere göre farklılık arz ettiğini göstermiştik. Kur’an’daki âyetlerin gramer dışlanarak sadece ses uyumunu yakalamak için en olmadık yerlerden bölünmesi veya Nisâ 34. âyetinde olduğu gibi tam tersi yapılarak bölünmesi gereken yerden bölünmemesi sadece anlama zorluğu getirmemekte, âyetlerin hangi âyetlere bağlandığı tespitinin yapılmasını da zorlaştırmaktadır. Sadece dikkat çekmekle yetindiğimiz bu konu başka bir çalışmanın konusudur.

وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّۚ فَاِنْ اَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَب۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلِيًّا كَب۪يرًا (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne fe’izûhunne vehcurûhunne fî-lmedâci’i vadribûhun(ne)(s) fe-in eta’nekum felâ tebġû ‘aleyhinne sebîlâ(en)(k) inna(A)llâhe kâne ‘aliyyen kebîrâ(n))

Nisâ 34. âyetinin bu cümlesi Nisâ 15. âyetinde ev hapsi cezası verilen kadınlar için getirilmiş ek bir cezayı değil, ev hapsini uygulayacak kişilerin bunu nasıl uygulayacaklarını açıklamaktadır. İlerleyen sayfalarda cümlenin geri kalan kelimeleri üzerinde duracağız ama cümlenin devamında gelen emirlerin muhâtabının müeyyide uygulanan kadınlar olmadığının, müeyyideyi uygulayanların olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir. Nisâ 15. âyet “Evlerde hapsedin.” diye emir vermiş ama bu emrin nasıl uygulanacağı bildirmemişti.

Bu ev hapsi; kadınlar bir odaya kilitlenip kapı aralığından yemek verilerek mi, her fırsatta günahı yüzüne vurulup aşağılanarak mı, şahsiyetine en olmadık hakaretler yağdırılarak mı ya da ulemânın söylediği gibi dayak atılarak mı uygulanacaktır? İşte cümlenin devamı bunu açıklamaktadır.

Her şeyden önce فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) emri verilmiş; hiçbir şekilde onların aşağılanmaması günahlarına mahkûm edilmemesi, onlara hakaret edilmemesi, en ufak kötü bir muâmele gösterilmemesi gerektiği söylenmiştir. Az önce anlamlarını verdiğimiz فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) kelimesinin mânâlarının tamamında muhâtabı kötü bir işten uzaklaştırıp iyi bir işe güzellikle sevk etme amacını üzerlerinde taşıdıklarını görürüz. Kelimenin taşıdığı anlamların hiçbirinde kötü muamele yoktur. Evet kelimenin mânâları arasında sadece tatlı sözler değil korkutma amaçlı uyarılar da bulunmaktadır ama bu korkutma ve uyarıların da kötü muamele ile değil tatlılıkla yapılması gerekmektedir. Bu uyarı ve korkutmalardaki amaç muhâtabını aşağılamak veya onun aklını başından alarak tırsmasını, sinmesini, pısmasını sağlamak değil; yaptığı hareketin sonuçlarında hem kendisinin hem de ailesinin göreceği zararları anlamasını sağlamaktır. Tekrar ediyoruz ki bu kelimenin taşıdığı anlamların hiçbirinde kötü muamele veya muhâtapta âcizlik oluşturacak bir korkutma ve uyarı yoktur ve sadece iknâ amaçlıdır.

Aslına bakılırsa cümlenin devamındaki emirlerin sadece iknâ amaçlı tatlı söz söylemek olan فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) emri ile başlaması bile ulemânın bu âyetten çıkardığı “kadını dövmek” gibi bir emrin olmayacağını anlamaya yeterlidir. Çünkü döverek yola getirilen muhâtap iknâ olduğu için değil güçsüz, aciz kaldığı için boyun bükecektir ki bu da muhâtabı iknâ etmeyeceği gibi derin bir ikiyüzlülüğe sevk edecektir. Birazcık kelimelere sâdık kalarak cümleyi okuyanlar “vaaz” kelimesi ile “dayak” kelimesini aynı cümle içinde kullanmanın bile imkânsız olduğunu göreceklerdir. İknâ edin, tatlılıkla uyarılarda bulunarak vazgeçirin anlamına gelen فَعِظُوهُنَّ (faizuhunne) kelimesi ile başlayan bir cümlenin devamında “dayak atın” denmiş olması mümkün değildir.

Elbette ki ulemâ buna da kılıf bulmuş ve hiç olmayacak şekilde âyetteki cümleyi “Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara nüşûzlarından vazgeçirmek için öğüt verin, eğer nüşûzlarından vazgeçmezlerse yataklarında yalnız bırakın, yok yine nüşûzlarından vazgeçmezlerse bu sefer dayak atın, eğer dayak attıktan sonra nüşûzlarını terk edip size itaat ederlerse artık onların aleyhine bir yol aramayın.” şekline çevirerek aşamalı bir kötü muâmele çizgisi çıkarmışlardır.

Daha önceki sayfalarda Râzî’nin ‘nüşûz’ kelimesine yüklediği anlamı aktarmıştık. Şimdi onların verdiği anlamları önce bir daha tekrarlayalım, ardından bu anlamlara göre âyetin bu cümlesine mânâ vermeye çalışalım.

Bil ki Allah Teâlâ “sâliha kadınlardan” bahsettikten sonra sâliha olmayanları söz konusu ederek “şerlerinden, serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince…” buyurmuştur.

Bil ki “havf” (korkma), istikbalde kötü bir şeyin olacağını zannedildiği zaman kalpte meydana gelen bir hâlden ibarettir. Şafii, “serkeşlik” (geçimsizlik), bazen söz ile bazen de fiil ile olur, Meselâ; söz ile olması, (daha önce) kendisini çağırdığında “efendim, buyur” diyen, kendisine seslendiğinde sözünü dinleyen bir tavırda iken, sonradan değişmesidir. Fiil ile olan ise, daha önce yanına girdiğinde ayağa kalkıp, emrine koşarken ve kendisini istediğinde güler yüzle yatağına gelirken sonra birdenbire değişmesidir. İşte bunlar, o kadının geçimsizliğinin (nüşûzunun) ve isyan ettiğinin emareleridir. Bu durumda onun geçimsizliği anlaşılır. Bu gibi şeylerin ortaya çıkışı geçimsizlik (serkeşlik) endişesi duyurur” der. Nüşûz kocaya isyan ve başkaldırmadır.

(F. er-Râzî, Tefsir-i Kebir, c.8.s.21)

Râzî’nin bu tanımına göre âyet şunu demiş olmaktadır: “Eve girdiğinizde ayağa kalkmayan, çağırdığınızda ‘Buyur efendim.’ diyerek gelmeyen, emrettiğinizde hiçbir itiraz getirmeden emirlerinizi gönülden yerine getirmeyen, yatağınıza güler yüzle gelmeyen kadınlara nasîhat edin. Eğer eve girdiğinizde hâlâ ayağa kalkmamaya, çağırdığınızda ‘Buyur efendim.’ diyerek gelmemeye, emrinizi koşarak ve gönülden yerine getirmemeye, yatağınıza güler yüzle gelmemeye devam ederlerse yatma yerlerinde onları yalnız bırakın. Eğer siz eve girdiğinizde hâlâ ayağa kalkmamaya, çağırdığınızda ‘Buyur efendim.’ diyerek gelmemeye, emirlerinizi gönülden ve koşarak yapmamaya, yatağınıza güler yüzle gelmemeye devam ederlerse bu sefer onları dövün. Eğer bu dayaktan sonra siz eve girdiğinizde ayağa kalkıyorlarsa, çağırdığınızda ‘Buyur efendim.’ diyerek geliyorlarsa, emirlerinizi koşa koşa, gönülden yerine getiriyorlarsa, yatağınıza da güler yüzle geliyorlarsa artık onların aleyhine olacak bir davranışta bulunmayın.”[1]

Râzî’nin bu açıklaması, dayak attıktan sonra “eğer kadınlar eve girdiğinizde ayağa kalkıyor, çağırdığınızda ‘Buyur efendim.’ diyerek geliyor, emirlerinizi koşa koşa yerine getiriyor, yatağınıza da güler yüzle geliyorlarsa” artık onların aleyhine yol aramayınşeklinde bitmektedir. Peki ya hâlâaynı şeylere devam ediyorlarsa, ya vazgeçmiyorlarsa ne yapacağız? Sonu gelmez dayak seanslarına mı başvuracağız? Meselâ, onları dövmeyi kaç seanstan sonra bırakacağız? Yoksa kollarından tuttuğumuz gibi kapı dışarı mı edeceğiz? Yoksa eve girdiğimizde ayağa kalkmadıkları, çağırdığımızda “Buyur efendim.” demedikleri, koşa koşa emirlerimizi yerine getirmedikleri ve yatağa güler yüzle gelmedikleri için ellerine mehirlerini tutuşturarak boşayacak mıyız? Meselâ, kocasından 5 çocuk doğurmuş olan kadın; kocası eve girdiğinde ayağa kalkmıyor, ‘Buyur efendim.’ demiyor, emirleri yerine getirmiyor, yatağa da güler yüzle gelmiyorsa ve kocası da önce nasihat etmiş, sonra yatakları ayırmış sonra da dövmüş olmasına rağmen hâlâaynı şeyleri yapmaya devam ediyorsa ne yapacak?

Allah aşkına! Yüce Allah’ın âyetlerine böyle seviyesiz bir yaklaşım revâ mıdır?

Allah aşkına! Yüce Allah’ın, varlığımızı üzerinden devam ettirdiği kadınlara bu kadar aşağılık bir yaklaşım revâ mıdır?

Allah aşkına! Bu seviyesiz ve aşağılık yaklaşımları ‘meâl’ adı altında âyetlerin altına yazdıktan sonra kanal kanal gezerek, konferanstan konferansa koşarak Yüce Allah’ın âyetlerini modası geçmiş, aktüel değerini yitirmiş, tarihte kalmış, uygulanamaz, ölü bir metin olarak göstermek için canla başla çırpınmak revâ mıdır?

Allah aşkına! İnsanlığın tüm ihtilâflarını çözmek için gönderilmiş bir Kitab’ın karı-koca kavgalarını bile çözemeyecek bir kitap gibi gösterilmesi revâ mıdır?

Ne yazık ki Kur’an’ın bütün âyetlerinde olduğu gibi Nisâ 34. âyet hakkında da aklına bu ulemânın ‘tefsir’ veya ‘meâl’ adıyla âyetlerin altına yazdıkları, gelen insanlar için de sözün bittiği yeri çoktan geçmiş bulunmaktayız!

Ramazan DEMİR


[1] Çok daha kısa kurabileceğimiz bu cümledeki tekrarlar Râzî’nin söylediklerini okuyucunun gözüne sokmak için veya Râzî’yi kötü göstermek için bizim uyguladığımız bir manevra veya yazım tekniği değil, bizzat Râzî’nin kendisi âyetin söylediklerini böyle anlattığı içindir.O bunları anlatırken bizim tekrar ettiğimiz gibi cümleleri tekrar tekrar söylemeyerek hazfetmiş, sözün gelişinden bizim bu şekilde anlamamızı istemiştir.

Yazıyı PDF olarak okumak veya indirmek için…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*