05.) Korkular Üzerine Fıkıh İnşa Etmek (Nisa 4/34 Ayeti çerçevesinde)

Mushaf İncele

En başından beri Nisa 34. ayetin basit aile kavgalarından değil, insan türünü oluşturan kadın ve erkek arasındaki hukukun temelinden bahsettiğini ortaya koymaya çalıştık. Bir önceki cümlede bu hukukun doğru ve hakiki temeller üzerine bina edilmesinin tek yolunun kadının normalin dışına çıkmadan doğurması ve yine normalin dışına çıkmadan doğru beyanda bulunması olduğunu anlatmaya çalıştık. Yani doğru ve gerçek hukuk sadece ve sadece kadın saliha olunca oluşmaktadır. Bu ayette geçen “salihat” kavramının “iman eden kadınların en iyisi” anlamına gelmediğini, ayetin çerçevesini çizdiği konuyla alakalı olarak mümin olsun ya da olmasın o konuda dürüst yani normalin dışına çıkmadan davranan her kadını kapsadığını ifade etmeye çalıştık.

Ayetteki konuların kendisine göre şekillendiği ana cümle “Allah’ın bazısını bazısına göre çoğalabilir kılmasından dolayı (kadın ve erkek) buna göre (ortak) mallarından talep sahibi olurlar” cümlesidir. Bu durum çoğalabilen yani doğurabilen bir tür olmasından dolayı kadını hukukun temeline yerleştirerek ona müstesna bir konum kazandırmıştır. Her şeyden önce kadın, erkeklerin şehvetlerini giderdiği bir nesne olmaktan çıkıp toplumları kuran, hukukun temelini atan en etkin özne olmaktadır. Üstelik bu etkin özne olma özelliği sadece “mümin kadınlar” için değil yeryüzündeki tüm kadınlar için geçerli bir özellik olmaktadır.

Fakat nasıl ki her mümin olsun veya olmasın her erkek salih yani normale göre davranan değilse her kadında saliha yani normale göre davranan değildir. Bir erkeğin bir kadınla yaptığı nikah akdine sadık kalıp, gayrı meşru ilişkilere girmemesi erdem, fazilet veya yücelik değil zaten olması gereken en normal durumdur. Gayrı meşru bir şekilde başka kadınlardan değil de bir hukuka göre nikah akdi yaptığı eşinden nesil sahibi olması erdem, fazilet veya yücelik değil zaten olması gereken en normal bir durumdur. Hiçbir erkek karısını aldatmadığı, başkasının namusuna göz dikmediği, iffetini koruduğu için övünme, gerinme, kendisini namusluların en namuslusu gibi lanse etme hakkına sahip değildir çünkü zaten öyle olmak zorundadır, çünkü zaten normal olan budur. Üstelik bu en normal durum sadece mümin erkek için değil dünyadaki her erkek için böyledir. Bu en normal durumda kalmak için kişinin mümin olması da gerekmemektedir. Mesela mümin olmayan bir Rus erkeği, “ben Kur’an’a iman etmiyorum, müslim de değilim o halde istediğim şekilde istediğim kadınla ilişki kurabilir, evli olduğum halde başka kadınlardan nesil sahibi olabilirim” demek gibi bir hakka sahip değildir. Kendi toplumunda da olsa, İslam toplumunda da olsa bu böyledir.

Fakat böyle olmasına rağmen dünyanın her yerinde normalin dışında davranış gösteren erkekler ve kadınlar olduğu kötü bir gerçeklik olarak ortada durmaktadır. Üstelik bu kötü gerçeklik Kur’an tarafından da görülmüş ve ona karşı çeşitli önlemler geliştirmiştir. Mesela zina yapanlara ceza uygulanmasını önermesi bu önlemlerden sadece bir tanesidir.

Kur’an, insanı da mümin olarak tanımladıklarını da hem hata yapmaz kusursuz varlıklar olarak nitelememiş hem de önerdiği hayat biçimini hatasızlık ve günahsızlık üzerine temellendirmemiştir. Tam tersi daima insanı hata yapabilen, günah işleyebilen, iman de edebilen ettiği imandan da dönebilen, küfrün en koyusuna düşebileceği gibi aydınlığın en parlağına da ulaşabilen bir varlık olarak temel almış ve tüm önermelerini, emir ve yasaklarını, tehdit ve vaatlerini buna göre yapmıştır. Kur’an hiçbir insana ne “kusursuz” gözüyle bakmış ne de hiçbir insana “kusursuz ol” demiştir.

İnsanın bu yapıda olduğunu bilen Yüce Allah’ın insanlara hukuk önerirken, sadece kusursuzluk açısından hukuk geliştirmiş olması, kusurlular için herhangi bir hukuk tanımlaması getirmemiş olması mümkün değildir. Her insanın konulan hukuku süistimal etme, arkasından dolanma, boşa çıkarma, yanlışa yorma gibi potansiyeli vardır. Fakat Yüce Allah insanı belli bir formatta yarattığı için hukukun oluşmasında ve davranış geliştirmede temel alınması gereken şey, insanın içindeki süistimal etme potansiyeli değil, her insanın mayası olan o asıl format olmalıdır.

(Rum 30/30)

فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ

Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler (TDV meali).

Yüce Allah’ın her insana yüklediği bu yaratılış formatı hiçbir zaman yok edilemez. Üstü örtülebilir, görmezden gelinebilir, umursanmayabilir ama yok edilemez. İşte bu ana format insanın doğal yapısıdır. Bu temel format üzerine yaratılan insanın sonradan edindiği kötü davranışların ve inançların tamamı cevher (öz) değil araz (arıza)’dır. Bir hukukun başarılı olması, doğal yapı ile uyumu üzerinden gerçekleşmektedir. Doğal yapı üzerine bina edilmeyen her hukuk er ya da geç sonuçta zulüm, mutsuzluk, uyumsuzluk, kaos getirecektir. Mesela kadının doğal yapısının yani yaratılışının erkeğe göre daha akılsız olduğunu, doğal yapısı gereği her kadının şeytanın kementleri olduğunu söyleyen ulemanın, kadınlar için oluşturduğu fıkıh sonuçta kadınlar için daha çok ezilme, daha az hak alma gibi bir durum ortaya çıkarırken, bunun zararını sadece kadınlar görmemiş, bu hale getirilen kadınların doğurduğu erkekler geriye kan ve gözyaşı, kaos ve çözümsüzlükten oluşan devasa bir tarih bırakmışlardır. Şu bir gerçektir ki, insanın doğal yapısı yani yaratılış formatı temel alınmayarak geliştirilen her hukuk belki görünürde birilerine daha fazla iltimas geçmiş gibi gözükecektir ama sonuçta tüm zararı, iltimas gören de görmeyen de birlikte görecektir. Mesela, doğal yapıyı temel almayan Firavunun düzeninde, Firavun ve onun âli kendilerini iltimas görenler olarak konumlandırmışlardır. Ama denizde boğulan sadece onlar olmamıştır. Üstelik denizde boğulmayıp geride kalan kadın, erkek, yaşlı, çocuk hepsi de bundan ciddi bir şekilde zarar görmüştür.

Doğal olmadıktan, insan fıtratı temel alınmadıktan sonra, ortaya çıkan durumdan şunun daha fazla bunun daha az etkilenmiş olmasını tartışmak, doğal olmayan bir yapı içerisinde daha fazla haklar talep etmenin kimseye mutluluk getirmeyeceği de ortadadır. Çünkü yapılması gereken şey daha fazla hak koparmak değil, doğal yapılar üzerine bina edilmiş hukuka dönmektir. Mesela, günümüz toplumlarında ezildiği gayet açık olan kadın, ezilmekten kurtulsa, erkeklerden çok daha fazla haklara sahip olsa, her kadın erkekler tarafından başlar üstünde taşınsa içinde yaşadığımız toplum, kendi doğal yapıları ile uyuşan, kadına da erkeğe de mutluluk getiren bir düzene kavuşmuş olmayacak, bunun zararını kadın da erkek de birlikte görecektir.

Doğal yapı üzerine kurulan tek düzen Yüce Allah’ın önerdiği düzendir. O’nun önerdiği düzenden başkasının doğal olması mümkün değildir. Çünkü insanın doğal yapısıyla çelişmeyen düzen getirmeye O’ndan başkasının güç yetirmesi istense bile mümkün değildir. Fakat öte yandan her insanın yaratılış formatına göre davranmayacağı da açıktır. Bu durumda düzenleme getirilirken doğal yapıyı bozanlar mı yoksa doğal yapıya uyanlar mı temel alınacaktır. Bu dediğimi bizzat kendi yaşadığım şu örnekle daha anlaşılır hale getirmeye çalışayım.

Çocuklarımla girdiğim bir elektronik eşya mağazasından, alacağımızı almış, her müşteri gibi kasada paramızı ödemiş, aldıklarımızı üzerinden mağazanın amblemi bulunan poşetin içine koymuş çıkış kapısına doğru gitmiş, barkot okuyuculardan da geçmiştik. Fakat tam bu sırada arkası bize dönük koruma önümüzü kesmiş ve son derece kaba bir sesle elimizdeki poşetin içini kendisine göstermemizi istemişti. Bunun nedenini sorduğumda ise bu önlemi mağazada yaşanan hırsızlık olaylarına karşı aldıklarını söylemişti. Tüm alışveriş merkezini birbirine katmamıza rağmen ben ona paketi açıp göstermemekten, o da paketin içini görmek istemekten vazgeçmedi.

Hırsızlık yapan birkaç müşteri dikkate alınarak kapıdan giren her müşteriye potansiyel hırsız muamelesi yapmak, buna göre her müşteriyi hırsız yerine koyup ona göre önlem geliştirip düzen kurmak, doğal olmayan bir yapının temel alınması anlamına gelmektedir. Oysa ne kadar çok olursa olsun hırsızlık asla doğal bir şey olmadığı gibi, her insanı hırsız yerine koymak da doğal değildir. Böylesi bir düzende ne müşteri ne de dükkân sahibi kârlı çıkmayacaktır. Hırsız olmadığı halde hırsızmış gibi bir uygulamaya maruz kalan müşteri bir daha o dükkândan içeri adımını atmayacak, dükkân sahibi ise dürüst müşteri kaybına uğrayacaktır. Fakat dükkâna giren diğer müşterilerin hırsız muamelesinden rahatsız olmaması işte bu doğal olmayan bir uygulamanın meşrulaşmasına sebep olacaktır ve ne yazık ki insanlığın aklı bugün tam da bu yönde çalışmaktadır.

Yüce Allah’ın getirdiği düzende araz sahibi insanlar ne kadar çok olurlarsa olsunlar düzen ve hukuk asla bu arazlar üzerine değil, yaratılış formatı yani cevher üzerine bina edilmiştir. O’nun getirdiği düzende O’nun önerdiği hukukta her insan potansiyel günahkâr değil, potansiyel iyi olarak tanımlanmış ve tüm önermeler işte bu iyiler üzerine temellendirilmiştir. O’nun getirdiği düzende kadın potansiyel olarak aklı az, şeytanın kemendi, dövülmesi, terbiye edilmesi, başına amir tayin edilmesi gereken bir varlık değil, insanlığın devamlılığı kendisine bağlı, bir beyanı toplumların ve hukukun temelini atacak kadar değerli bir varlıktır. Hiçbir yönden erkekten bir eksikliği olmadığı gibi tam tersi doğurmak gibi fazlalığı olan çok değerli bir varlıktır. İşte Yüce Allah’ın getirdiği düzende rengine, ırkına ve dinine bakılmadan her kadın bu değere sahiptir. Çünkü Yüce Allah, bir çocuğa anne olmayı sadece mümin kadınlara has bir durum kılmamıştır. Mümin olmayan insanların akrabalık bağlarını molla önünde “İslami nikahlar” kıymadıkları için yok saymamış, gayri meşru ilan etmemiştir. Kocası kafirlerin en azılılarından biri olan Firavun’un karısının, Firavunla kurduğu karı-koca ilişkilerini, o ilişkiden meydana gelen çocukları ve o ilişkilerden doğan akrabalık bağlarını yok saymamıştır. Yine bunun tam tersi olarak Nuh ve Lut’un kafir ve hatta hain karılarıyla olan karı-koca ilişkilerini, o ilişkilerden meydana gelen çocukları ve o ilişkiden doğan akrabalık bağlarını yok saymamıştır. Onları tanıtırken Nuh ve Lut’un karıları, diğerini tanıtırken Firavun’un karısı tanımlamasını kullanmıştır. Çünkü ne kadının ne de erkeğin baba, oğul, anne, kız olmasıyla neye inandığı arasında en ufak bir bap yoktur ve hukuk bunun üzerine bina edilmemiştir.

Bir hukuka iman etmeyle hukukun kendisi arasında tanımlama olarak bir bağ yoktur. Yüce Allah’ın getirdiği hukuk mümin ya da kafir hukuku değildir. Kafirlik veya müminlik o hukuka inanan veya inanmayan insanın bir halidir yoksa hukukun tanımlanması değildir. Yüce Allah’ın insan türü için belirlediği hukuka inanmak, onun insanı mutlu edeceğine kesin güven duymak kişiyi mümin, güvenmemek ise kafir yapacaktır. Fakat Yüce Allah’ın önerdiği hukuka, bu hukuk mümindir demek çok saçma olacaktır. Yüce Allah’ın gönderdiği hukuka “bu hukuk insana güven temeli üzerine kurulmuştur” demek mümkündür. Bu sadece o hukuku insana güveni temel almış bir hukuk haline getirir. Müminlik akıllı ve iradeli varlıkların yapacağı bir tercihtir, bizzat hukukun kendisi tercihte bulunmaz, tercihte bulunan insana düzen getirir.

Kur’an, dükkâna giren hırsızı dikkate alarak dükkâna giren her müşteriye hırsız muamelesi yapmaz, genel düzenlemelerini dükkâna giren her müşterinin hırsız olduğu ön kabulü üzerinden geliştirmez. O tüm insanların doğal yapısının iyi olduğu temeli üzerinden düzenlemeler getirir. Fakat bu, Kur’an’ın hırsızlığı kabul etmediği, kötü bir gerçeklik olarak onu yok saydığı, hırsıza karşı hiç önlem almadığı ve ona göz yumduğu anlamına gelemez. Çünkü eğer öyle olsaydı, temel yapısını iyi olarak kabul ettiği insana, adam öldürdüğünde kısas, zina yaptığında celde, hırsızlık yaptığında el kesme cezası getirmesi saçma olurdu. Bunları ve daha birçok önlemi aldığına göre insanın kötülük yapabileceğini de görmüş bunu da dikkate almış demektir. Fakat biraz önce de dediğimiz gibi onu aldığı önlem dükkâna giren her müşteriyi hırsız yerine koymak değildir.

Kur’an’ın asıl olan hukuku doğal yapı üzerine alarak geliştirdiği hukuktur. Geri kalan kısmı sadece dükkâna giren hırsıza karşı alınmış önlemlerdir. İşte buna göre zina suçunu dört şahide bağlayarak suçüstü yapmayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Zina olayına bu yönden baktığımızda Yüce Allah’ın neden böylesi bir şart getirdiği anlaşılmaktadır. Çünkü eğer zina suçunun tespiti için bundan daha aşağısını getirseydi mesela kocanın beyanını veya gözle görülmediği halde çıkarımla kadının ve erkeğin zina cezasına çarptırılabileceğini söyleseydi, bundan en fazla zararı doğal yapısını görmezden gelerek normal davranışın dışına çıkanlar değil, bizzat iyilerin kendisi görecekti. İşte Yüce Allah zina suçunun tespitini neredeyse imkânsız hale getirerek iyileri koruma altına almıştır. Yoksa iyilere de zina suçu isnat etmenin kapısı aralanacak, bir erkeğe hayran hayran bakan kadınlar da bir kadına olan sevgisini gizleyemeyen erkeklerde zina suçuyla isnat edilebilecekti. Bir erkeğin evine giren her kadın veya bir kadının evine giren her erkek potansiyel zinakâr olarak nitelenebilecekti. Kapısını sütçüye açan her kadın da evindeki temizlikçi ile yalnız kalan her erkek de potansiyel zinakar olarak nitelenebilecekti.

İşte Nisa 34.ayet iman etsin ya da etmesin her kadının potansiyel iyi olduğu temeli üzerine kurulmuş hukuku ifade etmektedir. İman etmiş ya da etmemiş olduğunu hiç dikkate almadan her kadının karnındaki bebeği olması gerektiği gibi koruduğunu temel alarak ona ve karnındakine temel hukuk belirlemiştir. Öte yandan buna aykırı davranacakların da var olacağını bir realite olarak görmüş, iyilerin korunması önlem almıştır. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar bir toplumda zina yapan veya fahiş hareketlerde bulunanlar daima azınlıktadır. Azınlık üzerinden tüm toplumun hayatına kısıtlama getirecek önlemlerin alınması asla doğru değildir. Bu, tüm toplumu kötü saymak anlamına gelecektir. İşte bu yüzden Nisa 34.ayette geçen فَالصَّالِحَاتُ (fe’s salihat) kavramı öznesi sadece kadınlar olduğu halde hiçbir şekilde özel bir anlatıma bağlanmamış, ayırt edici hiçbir tanımlama getirilmemiştir. Bundan da öte Kur’an’ın hiçbir yerinde kadına ayrı erkeğe ayrı salih/saliha tanımı yapılmamış erkeği salih yapan şeyler neyse kadını da saliha yapan şeylerin aynı şeyler olduğu belirtilmiştir. Çünkü salih olmanın yani hareketlerine ve sözlerine hastalık denilebilecek şeyler bulaştırmamanın cinsiyetle alakası yoktur.

Nisa 34. ayetin devam cümlesinin başında geçen bir ismi mevsul bizi Nisa 15-19 ayetlerine bağlamış, normalin dışına çıkan kadınları tanıtmıştır. Bu cümlenin başındaki ismi mevsul kimsenin kafasına göre tanım yapmaması gerektiğini söylerken, kelimelere gösterilen sadakatsizlik ulemayı en olmadık saçma yorumlara sevk etmiş ve ne yazık ki en sonunda insanların zihninde bu ulema eliyle oluşturulan anlamlar kalmıştır. Mesela Razi ismi mevsulle birlikte gelen وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنّ bu cümleye “serkeşliğinden korktuğunuz kadınlar” anlamı verdikten sonra “korku” ile alakalı olarak şu açıklamaları bile getirebilmiştir.

Bil ki “havf” (korkma), istikbalde kötü bir şeyin olacağını zannedildiği zaman kalpte meydana gelen bir halden ibarettir. Şafii, “serkeşlik” (geçimsizlik), bazen söz ile bazen de fiil ile olur, mesela söz ile olması, (daha önce) kendisini çağırdığında “efendim, buyur” diyen, kendisine seslendiğinde sözünü dinleyen bir tavırda iken, sonradan değişmesidir. Fiil ile olan ise, daha önce yanına girdiğinde ayağa kalkıp, emrine koşarken ve kendisini istediğinde güler yüzle yatağına gelirken sonra birdenbire değişmesidir. İşte bunlar, o kadının geçimsizliğinin (nuşuzunun) ve isyan ettiğinin emareleridir. Bu durumda onun geçimsizliği anlaşılır. Bu gibi şeylerin ortaya çıkışı geçimsizlik (serkeşlik) endişesi duyurur” der. Nuşuz kocaya isyan ve başkaldırmadır.

(F. er-Razi-Tefsir-i Kebir c.8.s.21)

Bu açıklamalara göre kadının tespit edilmiş bir “nuşuzu” yoktur, sadece onun hareketlerine bakılarak nuşuz yapacağından korkulmaktadır. Zaten ayetteki havf kelimesini “Bil ki “havf” (korkma), istikbalde kötü bir şeyin olacağını zannedildiği zaman kalpte meydana gelen bir halden ibarettir” bu şekilde açıklamış, koca bir fıkhı korkular üzerine bina etmiştir. Tuhaf olan şudur ki, endişe eden erkektir ama nasihat edilen, yatağında yalnız bırakılan sonra da bir güzel dayak atılan kadındır. Kadının buyur efendim” dememesinden yola çıkarak bir gün gelip de nuşuz edeceğinden korkulmaktadır ama dayak yiyen kadının yediği dayaktan dolayı besleyeceği kin, saygı kaybı, sevgi kaybı, nefret gibi duygulara kapılarak yapması gayet muhtemel nuşuzundan hiç korkulmamaktadır.

Hiçbir fıkıh daha henüz işlenmemiş, sadece işleneceğinden endişe duyulan bir temel üzerine bina edilemez. Emareleri olsa bile işlenmemiş hatta işlenmiş olsa bile ispatlanmamış bir temel üzerine hiçbir hukuk inşa edilemez. Kesin bilgi olmadan hiçbir konuda ve hiçbir şekilde her ne sebeple olursa olsun kimseye yaptırım getiremez, dayak atmak gibi had cezası uygulayamaz. Hukuk, herhangi birinin temennilerini de korkularını da temel alarak, korku duyan kişiye hem savcı hem hâkim hem de hükmü uygulayacak cellat olacak şekilde yetki veremez. Bu şekilde ortaya konulan hiçbir hükme de hüküm denilemez.

Nisa 34. ayeti Nisa 15-19. ayetlere bağlayan ismi mevsulden hemen sonra sıla cümlesi olarak gelen تَخَافُونَ (tehafune) fiili, خ و ف (ha+vav+fa) kök harflerinden türemiş bir fiildir. Kur’an’da tüm formlarıyla birlikte bu kökten türemiş 124 kelime bulunmaktadır. İsfahani bu kelimeyle ilgili şu açıklamaları yapmıştır.

 آَلْخَوْفُ / Havf : Varsayılan, veya şüphelenilen ya da hakkında bilgi sahibi olunan bir emareden hareketle nahoş, kötü, fena veya iğrenç bir şeyin vuku bulacağını beklemek, ummak. Nisa 35. ayette geçen خِفْتُمْ fiili عَرَفْتُمّْ  (bilirseniz) şeklinde tefsir edilmiştir. Hakikatinde burada kastedilen şudur: eğer bildiğiniz için, bununla ilgili içinize bir korku düşerse (İsfahani/ el-Müfredat HVF md.)

Korku; hem bilgisizlikten hem de kesin bilgiden kaynaklanabilir. Yani insan bilmediği için de bildiği için de korkar. Havf kelimesinin kastettiği korku bilgi temeline dayanan korkudur. Nitekim sözlüklerde آَلْخَوْفُ  (havf) kelimesinin, “korkmak, sakınmak, çekinmek, endişe etmek” gibi anlamlarının yanında “kuvvetle tahmin etmek, kesin kanaat getirmek, kesine yakın olarak bilmek” şeklinde anlamları da vardır (bkz; İlyas Karslı- Yeni Sözlük s.812). Kelimeye bu anlam üzerinden mana verdiğimizde cümle şu anlama gelecektir.

وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ …… Nuşuzlarına kesin kanaat getirdiğiniz kadınlar.

Bir çok kere bu ayetin anlaşılmasının, cümlenin başındaki ismi mevsulden dolayı Nisa 15-19 ayetlere bağlanılarak yapılması gerektiğini belirtmiştik. Bu cümlede geçen nuşuz kelimesinin, Nisa 15.ayette geçen ve nerdeyse nuşuz kelimesiyle aynı anlama sahip “fahişat” kelimesi olduğunu belirtmiştik. Cümlede belirtilen “kesin kanaatin” ne olduğu orada açıklanmaktadır.

(Nisa 4/15)

وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلًا

Kadınlarınızdan zina yapanlara karşı sizden dört şahit getirin, onlar şahitlik ederlerse, ölünceye veya Allah onların lehine bir yol açıncaya kadar o kadınları evlerinde tutun (Süleymaniye Vakfı meali).

SV vakfı mealinde zina olarak geçen kelime ayetin kendisinde الْفَاحِشَةَ (el-fahişat) olarak geçmektedir. Bir önceki bölümde bu kelimenin anlamları üzerinde detaylıca durmuş, kelimenin anlamının “normalin dışına çıkmak” olduğunu belirttikten sonra her zinanın fuhuş olarak tanımlanabileceğini ama her fuhuşun zina olarak tanımlanamayacağını belirtmiştik. Bu ayet zinaya değil fuhşa dört şahitten bahsetmektedir. Ayetin ilk cümlesinin şu şekilde meallendirilmesi daha isabetli olacaktır.

وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ …… Bilinen bir fuhşu işleyen kadınlarınız aleyhine sizden dört şahit edinin.

Ayetteki يَأْت۪ينَ (ye’tine) kelimesinin sözlük anlamları arasında, yeni bir şey ortaya koymak, bir şey icat etmek anlamları da bulunmaktadır. Buna göre “bilinen bir fuhşu peydahlayan kadınlarınız” anlamı da vermek mümkündür. Hatta bahsedilen konu dikkate alındığında kelimeye peydahlamak manası vermek daha uygun olacaktır. Çünkü fuhuş işlenen bir iş değil, peydahlanan bir durumdur. Verdiğimiz kısa mealdeki “bilinen” kelimesi الْفَاحِشَةَ (el-fahişat) kelimesinin marife olmasından dolayıdır.

(NOT: Daha önce de belirtmiştik ama bir kez daha belirtelim. Bu çalışmanın amacı sadece Nisa 34.ayete doğru meal verebilmeyle sınırlıdır. Kur’an’ın her ayetinde olduğu gibi, Nisa 34.ayet de önce içinde geçtiği pasaja ve daha sonra tüm Kur’an’a sımsıkı bağlarla bağlıdır. Kadınlar aleyhine dehşetengiz zulümlere sebep olan çok eşlilik, miras, yetimlerin hukuku, yetimlerin mallarına ve kendilerine hamilik yapmak, çocuksuz boşanma, çocuklu boşanma, cariyelik gibi daha birçok meselenin sadece Nisa 34.ayet bağlamında ele alınması teknik olarak mümkün değildir. Bu yüzden Nisa 34.ayete bağlı olarak anlaşılması gereken (mesela Nisa 15) birçok ayetle alakalı olarak sadece konumuzu ilgilendiren bölümler üzerinde durulmaktadır.)

İşte Nisa 34. ayetteki cümlede bahsedilen kesin kanaatin oluşması bu dört şahit üzerinden olmaktadır. Tekrar edelim ki bu dört şahit zina için getirilmesi gereken dört şahit değil, الْفَاحِشَةَ (el-fahişat) için getirilmesi gereken dört şahittir. Daha önceki bölümlerde Kur’an’ın zina suçu işleyenler için dört şahit getirilmesini şart koşmasının, bu suçu işleyenlere suçüstü yapılmasını nerdeyse imkânsız hale getirdiğini belirtmiştik. Öte yandan zina yapmayan ama onun dışında kalan (özür dileyerek), öpüşmek, sevişmek, oynaşmak vs gibi şeyleri yapanların da olduğunun bir gerçeklik olarak bulunduğunu belirtmiştik. Zinayı suçüstü yapmak çok zordur ama evli veya bekar, normalin dışına çıkarak bir erkeğin evine giren kadının ya da bir kadının evine giren erkeğin dört şahitle tespit edilmesi çok da zor değildir. Evet bunları yapanlara asla zina cezası uygulanmayacaktır ama bu, hiçbir sınırlama getirilmeyecek, hiçbir önlem alınmayacak anlamına da gelmemektedir. İşte Nisa 34.ayette bahse konu olan yaptırımlar her kadın için değil bu tür kadınlar içindir.

Nisa 34. ayetin anlamaya çalıştığımız cümledeki emir fiillerde kullanılan zamirlerin hepsi çoğul zamirlerdir. Bu zamirler önüne gelenin savcı-hâkim-cellat yetkisinde olmadığının nuşuzun tespitinden hükmün uygulanmasına kadar tüm süreçlerin, tıpkı zinanın tespitinde ve hadlerin uygulanmasında olduğu gibi bireysel bir yetki değil toplumsal bir sorumluluk olduğunu göstermektedir. Yani dört şahitle karısının zinasına suçüstü de yapsa hiçbir koca, karısını savcısı ve hâkimi kendisi olan bir mahkemede yargılayıp hüküm verme ve ardından hükmü uygulayacak cellat olma yetkisinde değildir.

Nisa 34. ayet, kocası eve girdiğinde ayağa kalkmayan, çağırdığında “buyurun efendim” diyerek koşa koşa gelmeyen, ruh durumu ne olursa olsun güler yüzle kocasının yatağına girip onun cinsi ihtiyaçlarını gidermeyen bir kadına önce öğüt verilmesinden, sonra yataklarda yalnız bırakılmasından ardından dövülmesinden bahsetmemektedir.

Nisa 34. ayet, sadece onun beyanı üzerine koca bir hukuk bina edilen kadının bu hukuku süistimal etmemesi gerektiğinden, olur da süistimal ederse her kadına potansiyel nuşuz sahibi muamelesi yapmadan nasıl önlemler alınacağından bahsetmektedir. Alınacak bu önlemlerin de kocanın endişesi ve korkusu üzerinden değil dört şahit üzerinden işleme sokulması gerektiğinden bahsetmektedir. Çünkü hiçbir hukuk korkular üzerine bina edilemez.

Ramazan DEMİR

Yazıyı PDF olarak okumak ya da indirmek için…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*