04.) İsm-i Mevsûller ve Kur’an’ın Üslûbu (Nisa 4/34 Ayeti çerçevesinde)

Mushaf İncele

Red ribbon bow on white background. studio shot

(NİSÂ 34. ÂYETİ ÜZERİNE MÜLÂHAZALAR)

Resmî tarihin doğru olduğunu varsayarsak insan türü ilkel mağara dönemlerinden beri kendisi dışındakilere veya sonrakilere aktarmak üzere dâima yazı yazarak, resim çizerek, anıt dikerek, işaret bırakarak düşüncelerini (içindekileri) kalıcı bir belge hâline getirmeye çalışmıştır. İlkel dönemlerde mağara duvarlarına çizilmiş resimler, taşlara şekil verilerek dikilmiş anıtlar, belli bir disipline göre yapılmış görkemli binalar, kayalara oyulmuş mezarlar, yer altına yapılmış duvarlarda hikâyeleri olan lahitler, taş tabletler üzerine çiviyle kazılmış yazılar, resimli anlatımlar içeren hiyeroglifler, derilere, tahtalara, kemiklere, çamur testilere, papirüslere bir alfabe düzenine göre yazılmış yazılar ve nihâyet günümüzde ve geçmişte kağıtlara yazılmış kitapların tamamı düşünceyi, duyguyu, olayı, bilgiyi, kuralı, bilimsel buluşu vs. başkalarına ulaştırmak, başkalarına iletmek, başkalarını haberdar etmek için yazılmıştır. Mezar taşlarının üzerindeki yazılar bile diğer insanları mezarda yatan hakkında bilgilendirmek için yazılmıştır.

Üzerine yazı yazılan malzemelerin çeşidi haylice olmasına rağmen yazılan tüm yazılar malzemelerine göre değil içeriklerine göre sınıflandırılmıştır. Nesir (düz yazı) ve Nazım (şiir) olarak iki ana başlığa ayrılan yazı türleri kendi içinde de sınıflandırılmışlardır:

NESİR (DÜZ YAZI) TÜRLERİNAZIM (ŞİİR) TÜRLERİ
A- OLAY YAZILARIB- DÜŞÜNCE YAZILARIC- BİLDİRME YAZILARI
1- Masal
2- Hikâye
3- Destan
4- Roman
5- Anı
6- Tiyatro
7- Fabl
8- Efsane
9- Günlük  
1- Makale
2- Söyleşi
3- Eleştiri
4- Deneme
5- Fıkra
6- Nutuk  
1- Biyografi
2- Haber
3- Gezi yazısı
4- Dilekçe
5- İlan
6- Otobiyografi
7- Röportaj
8- Mektup
9- Tutanak
10- Reklam  
1- Lirik (Duygusal) şiir
2- Epik (Destansı) şiir
3- Didaktik (Öğretici) şiir
4- Pastoral (Doğa) şiiri
5- Satirik (Yergi) şiiri

İnsan türü tarafından yazılmış yazıların tamamının tasnifi işte bu şekildedir. Teknik olarak sadece biçim üzerinden yapılan bu tasnif, yazıların içerikleri ile alâkalı değildir. Her ne türde olursa olsun günümüze kadar gelmiş veya günümüzde yazılan tüm yazıların kaynağı insanlardır.

Meseleye sadece bu yönden yani teknik olarak yaklaşsak bile hem kaynağı hem de yazım türü açısından Kur’an, insan türünün bildiği hiçbir yazı türüne benzememektedir. Kur’an’ın yazılı değil de hitap olarak geldiğini söyleyenleri dikkate alsak bile Kur’an, kaynağı ve tekniği açısından bilinen hiçbir hitap türüne de benzememektedir.

Kur’an her şeyden önce kaynağı itibariyle benzeri olmayan bir kitaptır. Çünkü insan türünün en başından günümüze kadar biriktirdiği yazıların tamamının kaynağı insan havsalasıdır ama Kur’an’ın kaynağı, varlığın tek sahibi Yüce Allah’ın indîdir. Geçmişte de günümüzde de “ilâhî” kaynaklı olduğu iddia edilen birçok kitap olmuştur ama tekniği açısından Kur’an, ilâhî kaynaklı olduğu iddia edilen bu kitaplara da benzememektedir.

Bir kitabın ilâhî kaynaklı olduğuna yönelik iddiada bulunmak ispat istemektedir. Fakat böyle bir iddianın ispatına yönelik çaba ve kitabın yazım tekniğinin incelenmesi aynı şeyler değildir. Hatta bir kitabın ilâhî olup olmadığı yargısına ancak o kitap incelendikten, araştırıldıktan ve okunup anlaşıldıktan sonra ulaşılmalıdır.

En başından günümüze kadar insan türünün telif ettiği tüm kitapların sayısı artık yüz milyonlarla ifade edilmektedir ve bunların hepsi de giriş-gelişme-sonuç biçiminde yapılandırılmışlardır, bunun tek bir istisnâsı dahî yoktur. Yani yazılmış her yazının başı, ortası ve sonu vardır. Bunun yanında içeriği ne olursa olsun insan türünün yazdığı kitapların hiçbiri sonsuz bir başvuru kaynağı değildir. Ne kadar geniş konuları işlemiş olurlarsa olsunlar hayatın tüm alanlarını kapsamazlar ve hiçbirinin sürekliliği de yoktur. Üstelik insan türünün telif ettiği yazılar sadece belirli alanlara hastır ve o alan ele alınırken ele alınan konunun varlık içindeki diğer yanları hep göz ardı edilmek zorunda kalınmıştır. Böyle de olmak zorundadır. Çünkü insanın herhangi bir mesele hakkında söz söylemesi ancak kendi kapasitesi ile alâkalıdır. İnsan türü her yönüyle varlığı kuşatan değildir ki bir mesele hakkında söz söylerken varlığın tamamını dikkate alarak söz sarf edebilsin. İnsanın buna güç yetirmesi mümkün değildir. İnsan sadece farkına varabildiği kadarıyla söz söyleyebilir ve insanın farkındalığı mutlak değil kısmîdir.

Bu açılardan Kur’an; başı, ortası ve sonu olmayan bir kitaptır. O’ndaki hiçbir mesele giriş, gelişme, sonuç biçimine göre anlatılmamıştır. Elimizdeki tasnife göre 114 bölümden oluşan Kur’an’ın her bölümü başlangıç, her bölümü gelişme, her bölümü sonuç olacak yapıdadır. Hatta Kur’an’daki cümlelerden herhangi biri hem başlangıç hem orta hem de son olabilme özelliğine sahiptir. Yani elimizdeki dizayna göre Fâtiha sûresi ile başlayıp Nâs sûresi ile biten mushafın biçimsel dizaynı her ne şekilde yapılırsa yapılsın sonuç hiç değişmeyecektir.

Sadece biçimsel yapısını ele alsak bile ne şekilde dizayn edilirse edilsin, neresinden başlanırsa başlansın hiçbir anlam kaybına uğramayan Kur’an, biçimsel yapısı açısından insan türünün bildiği hiçbir kalıba girmemekte, hiçbir tasnife sığmamaktadır. Kur’an’ı biçimsel açıdan bir puzzle’a benzetecek olursak hangi parçasını alırsanız alın, hangi parçasını nereye koyarsanız koyun her durumda karşımıza hep aynı resim çıkmaktadır ve tek başına bu özelliği bile onun “ilâhî kitap” olma özelliğini ispat etmeye yeter de artar bir delildir.

Geleneksel olarak, melodik yani tıpatıp şiire benzer bir şekilde okunması ileri sürülerek Kur’an’ın biçimsel açıdan şiire benzediği ve bu benzeşmenin de O’nu benzersiz bir kitap olma özelliğinden uzaklaştırdığı itirazı getirilebilir. Fakat bu itiraz haksız bir itirazdır. Çünkü kafiye uyumunu yakalamak için -elimizdeki Âsım b. Behdele kıraatinde olduğu gibi- Kur’an’ın cümlelerinin gramer kurallarına aykırı olarak bölünmüş olması Kur’an’ın kendi orijinal biçimine ait bir özellik değildir, sonradan bu biçime sokulmuştur. Kaldı ki bu biçimler de okuyuşa göre farklılık arz etmektedir. Meselâ;

  1. Ali b. Ebi Talib’e göre âyet sayısı 6236.
  2. Übey b. Kab’a göre âyet sayısı 6210.
  3. İbn Abbas’a göre âyet sayısı 6216, bir başka rivâyete göre 6616.
  4. İbn Mes’ud’a göre âyet sayısı 6218.
  5. Ata’ya göre âyet sayısı 6177.
  6. Humeyd’e göre âyet sayısı 6212.
  7. Raşid’e göre âyet sayısı 6204.
  8. Kalun kıraatine göre âyet sayısı 6214, bir başka rivâyete göre 6210.
  9. İbn Kesir kıraatine göre âyet sayısı 6219.
  10. Basralılara göre âyet sayısı 6205.
  11. Şamlılara göre âyet sayısı 6220, bir başka rivâyet göre 6225.

(Doç. Dr. Hasan Keskin. Âyetlerin Sayısı Hakkında İhtilaf Nedenleri. Tez)

Kur’an’ı gramatik yapısına sâdık kalarak okuyan birisinin Kur’an’daki âyet bölünmelerinin melodi yakalamak için zorlamayla yapıldığını fark etmemesi mümkün değildir. Sırf melodi olsun diye cümleler en olmayacak yerden bölünmüş veya bölünmesi gereken yerler ses uyumu bozulmasın diye bölünmemiş; hiç konulmaması gereken yerlere ünlem, virgül, noktalı virgül, iki nokta üst üste, parantez anlamlarına gelen secâvend işâretleri konulmuş ya da konulması gereken yerlere konulmamıştır. Meselâ, en fazla 2 âyet çıkması gereken İhlâs sûresinden 4 âyet, sadece bir tek cümle olan Nâs sûresinden 6 âyet, sadece bir tek cümle olan Asr sûresinden 3 âyet ve yine sadece 1 cümle olan Kureyş sûresinden 4 âyet çıkarmışlardır. Bu durum sadece saydığımız sûrelerle sınırlı değil Kur’an’ın tamamında böyledir. Gramatik yapısı temel alınarak yapılacak âyet bölünmelerinde belki âyet sayısı yine yukarıdaki sayılardan birine denk gelebilecektir ama Âsım b. Behdele kıraatinde yapıldığı gibi cümlelerdeki şiire benzer kâfiye uyumunun kaybolacağı kesindir.

Bu sebeplerden dolayı elimizdeki mushafın şiir gibi okunuşu temel alınarak Kur’an’ın şiire benzemesinden ötürü biçimsel açıdan benzersiz bir kitap olamayacağına yönelik bir söylem haksız bir itiraz olacaktır.

Yine meseleye biçimsel açıdan yaklaştığımızda Kur’an’ın kıssaları, hükümleri, öğütleri, emir ve yasakları anlatış biçimi giriş-gelişme-sonuç şeklinde değildir. Ele alınan tüm konular Kur’an’ın tamamına serpiştirilmiştir. Bu kadar çok konunun böyle geniş bir alana serpiştirilmesi ortadayken bu konulardan hiçbirinin içinde geçtiği pasajlarla, sûrelerle ve Kur’an’ın tamamı ile herhangi bir çelişki oluşturmaması biçimsel açıdan bile olsa Kur’an’ın insanüstülüğünün en açık delillerinden biridir. Yeryüzündeki tüm insanlar ve hatta cinler bir araya gelseler bile bu kadar çeşitli konuyu böyle geniş bir alana serpiştirerek tüm konuların kitabın başı, ortası veya da sonu yapıldığı bir yapıda anlatabilmeleri ve bu sırada da anlam ve gramatik yapı açısından hiçbir çelişki oluşturmamaları mümkün değildir, bunu yapabilmeye güç yetiremezler.

Nazım veya nesir olsun fark etmez, insanlar tarafından yazılmış her kitap, her yazı başlanılsın ve bitirilsin diye yazılmıştır. Fakat Kur’an’ın sahip olduğu biçimsel dizayn kendisinin başlanılan ve bitirilebilen bir kitap olmasına müsaade etmemektedir. Yani Kur’an her insanın istediği yerden başlangıç yaparak okumaya başlayabileceği bir kitaptır ama hiçbir insanın bitirebileceği bir kitap değildir.

Sadece biçimsel özelliği bile insanüstü olan bir kitabı okumaya başlayan her okuyucu, bu kitabın cümleleri arasında dolaşmaya başlamadan önce bu kitabı okuma biçiminin kitabın özelliğine yakışır bir düzeyde olması gerektiğini bilmek zorundadır. Her şeyden önce bu kitap; dipnotu olmayan, kendisinden başka bir bilgi kaynağına gönderme yapmayan, en sonunda da kaynakça ihtivâ etmeyen bir kitaptır. O hâlde bunun içine katılacak en ufak bir yorum, kaynağı tarih, rivâyet, siyer, hadis, İsrâiliyat da olsa içine karıştırılacak en ufak bir alıntı kitabın tüm özellikleri ile çelişecektir.

Biraz önce Kur’an’ı, sonunda anlamlı bir resim çıkacak parçalardan oluşmuş bir puzzle’a benzetmiştik. Aynı benzetme ile son söylediklerimize biraz daha açıklık kazandıralım. Diyelim ki Kur’an 6236 puzzle parçasından oluşan tam bir resimdir. 6236 tane olan puzzle parçalarının arasına iki tane başka yerden bulduğumuz, diğerleriyle benzeşen puzzle parçası koyduğumuzu düşünelim. Bu durumda o alıntının resimde yer alabilmesi için Kur’an’ın kendi puzzle parçalarından ikisi dışarıda kalacak, atılacak demektir. Bu iki eklenti sadece asıl olan iki parçayı dışarıda bırakmayacak, aynı zamanda asılların yerine sahtesi konularak büyük resmin farklılaşmasına neden olacaktır. İşte bu yüzden Kur’an’ın asla alıntı kabul etmeyen biçimsel bir yapısı olduğu bilinerek okunması gerekmektedir.

Başı, ortası ve sonu olmayan bir kitapta kelimelerin cümleye, cümlenin pasaja, pasajın sûreye, sûrenin kitabın tamamına isnâdını zorlama, taşıma, alıntı, dipnot veya yorum üzerinden sağlayarak Kur’an’ın yekpare yapısını parçalamak, bir bütünü parçalanabilecek en ufak parçalara bölmek anlamına gelecektir. Kaldı ki bizzat Kur’an’ın kendisi hangi yöntemle olursa olsun, hangi gerekçe ile olursa olsun parçacı yaklaşımları veya parçalamaya dönük yaklaşımları son derece sert bir dille dışlamaktadır:

Hicr 15/90

1 كَمَٓا اَنْزَلْنَا عَلَى الْمُقْتَسِم۪ينَۙ

(Sana indirdiğimiz gibi) kitaplarını parçalara ayıranlara da kitap indirdik.

Hicr 15/91

2 اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ

Onlar Kur’ân’ı da parçalara bölenlerdir.

Hicr 15/92

فَوَرَبِّكَ لَنَسْـَٔلَنَّهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ

Rabbine ant olsun ki onların hepsini kesinlikle sorguya çekeceğiz. (Süleymaniye Vakfı meâli)

1 Bu meâl yazarlarının “parça parça ayıranlar” anlamını verdikleri Hicr 90. âyetteki الْمُقْتَسِم۪ينَۙ (muktasimin) kelimesi istif’âl babının ism-i fâili olan bir kelimedir. Bu babın kelimelere kazandırdığı en büyük özellik “bir hâlden bir hâle geçmeyi isteme, arzulama ve edinme” anlamlarıdır. Âyette Kur’an’ı parçalara bölmekten değil Kur’an’a parçacı yaklaşım edinme isteğinden bahsedilmektedir. Nitekim âyette, kınanan insanların bu işi yapmaya kalkışacakları değil yaptıkları anlatılmaktadır. Bizzat Kur’an’ın kendisi bütün olarak elimizde durmaktadır. O hâlde bu adamların yaptığı şey; Kur’an’ın bizzat kendisini yırtıp parçalamak değil Kur’an’ın tasvip etmeyeceği şeyi temel alıp parçacı yaklaşmaktır. Meselâ, şiire benzesin, melodi ile okunsun, şarkı gibi terennüm edilsin diye grameri yok sayarak âyet sonları ve secâvendler belirlemek Kur’an’ı parçalamaktır.
2 Hicr 91. âyette geçen عِض۪ينَ (idiin) kelimesi de aynı şekilde, birçok öğeden oluşmuş bir bütünün parçalarını bir araya gelemeyecek şekilde birbirinden koparmak anlamına gelmektedir. Koparılan parçalar yığın hâlinde bir arada tutulsalar da artık o parçalar bütün değillerdir. Konumuz olmadığı için şimdilik bu kadar açıklama ile yetindiğimiz bu kısacık âyetler Kur’an okumanın ve anlamanın çerçevesini çizmektedir.

Parçacı yaklaşımları tamamen dışlayan bir kitabın bizzat kendisinin parçacı okumaya müsait bir yapıda olmaması gerekmektedir. Yani nasıl ki Kur’an parçacı yaklaşımı kabul etmiyorsa bu konuda okuyucuya yardım etmeli, onu böylesi okuma biçimlerinden uzaklaştıracak bir yöne sevk edecek yapıya sahip olması gerekmektedir. Çünkü yazarı kim olursa olsun bir kitapta üslûbun nasıl olacağı, yazım tekniğinin ne şekilde belirleneceği, herhangi bir konunun nasıl ve ne şekilde anlatılacağı, hangi kelimelerin kullanılacağı, hangi örneklerin getirileceği okuyucunun üstüne düşen bir vazife değil bizzat yazar tarafından yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. Okuyucu; yazarın kitabı nasıl yazacağına değil nasıl yazdığına bakarak yazar hakkında bilgi sahibi olur. Bu noktada yazar ile okuyucu arasında şu interaktif ilişki doğal olarak ortaya çıkmaktadır. Yazar; konuyu kendisinin belirlediği, biçimsel yapıya uygun olarak okuyucunun okumasını istediği biçimde yani açık, anlaşılır ve düzgün bir şekilde ortaya koyacak; buna mukabil de okuyucu yazarın seçtiği biçime, anlattığı konuya, kelimelere ve cümlelere hiçbir şey karıştırmadan sadâkatle, yazar nasıl anlatıyorsa öyle anlayacaktır.

Bu noktada, parçacı yaklaşımları tamamen dışlayan bir kitabı biçimsel olarak parçacı okumaya müsâit olmayacak şekilde dizayn etmek okuyucunun yapacağı bir şey değil, yazar tarafından yapılması gereken bir şeydir. Eğer bir yazar bir yandan yazdığı kitabın parçacı yaklaşımla okunmasını dışlıyorsa diğer yandan da asla bir araya gelemeyecek parçalardan oluşan bir kitap yazmışsa bu durum yazarın çelişkisi olarak anlaşılacak ve yazar kendi iddiasını gerçekleştirememiş olacaktır.

Buna karşılık yazar, okuyucu kitaba parçacı olarak yaklaşmasın diye tüm gereklilikleri yerine getirmişse, kitabın biçimsel dizaynından anlam bağlarına kadar her şeyi tastamam yapmışsa ve okuyucu da buna rağmen kitabı parçacı bir yaklaşımla okuyorsa bu da okuyucunun ya kötü niyetli ya ilkesiz ya ahlâksız ya câhil ya da saygısız biri olduğunu gösterecektir. Yazarın bu tipteki okuyucuya karşı hiçbir sorumluluğu olamaz ve böylesi insanlar yazarın kitabından kötü anlamlar elde ediyor veya anlamıyor diye ne kitap ne de yazar töhmet altına sokulabilir.

Yüce Allah, insanlar Kur’an’ı parçacı okumasınlar diye her önlemi birçok değişik şekillerde almıştır. Elbette ki tüm bu önlemleri, anlamaya çalıştığımız Nisâ 34. âyet bağlamında ele almamız teknik olarak mümkün değildir. Fakat mesele anlaşılsın diye bir örnek getirelim:

İnşirâh 94/1

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ

Senin gönlünü (İslâm’a) açmadık mı?

İnşirâh 94/2

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ

Yükünü de kaldırdık.

İnşirâh 94/3

اَلَّذ۪ٓي اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ

Belini büken yükü.

İnşirâh 94/4

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ

Bir de itibarını yükselttik.

İnşirâh 94/5

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ

Her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır!

İnşirâh 94/6

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ

Şurası bir gerçek ki o güçlüğün yanında bir kolaylık daha vardır.

İnşirâh 94/7

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ

Bir işi bitirince yenisine giriş.

İnşirâh 94/8

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ

Sadece Rabbine yönel!

(Süleymaniye Vakfı meâli)

Meselâ, birçok insanın bildiği bu sûreye baktığımızda “Sen” hitâbıyla kimin muhâtap alındığı sûrenin kendisinden anlaşılmamaktadır. Sûrede “Sen” denilen kişinin kim olduğu bir soru işaretidir. Sûrenin altında bu kişinin kim olduğunu açıklayan bir dipnot da yoktur. Kur’an sadece bu sûrede değil hiçbir yerde herhangi bir bilgi kaynağına da gönderme yapmamaktadır. Bu noktada sûrede “Sen” denilerek hitap edilen kişinin kim olduğu mecburen yine Kur’an’ın içinden aranacaktır. Yani bu sûre Kur’an’dan koparılarak anlaşılmaya müsâit değildir. Biraz önce “Kitabın dizaynı, parçacı yaklaşıma müsâade etmemesi gerekir.” demiştik. İşte “Sen” denilen kişinin tespiti için bu sûre de Kur’an’ın diğer yerlerine bağlanılmasına mecbur kalınması yönünde dizayn edilmiştir ve okuyucunun parçacı yaklaşımına müsâade etmemektedir. Sûrede kullanılan kelimeleri ve anlatılan olayları temel alarak Kur’an’ı okuduğumuzda “Sen” denilerek muhâtap alınan kişinin Tâ-Hâ sûresi 25-35. âyetler arasında “قَالَ رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪يۙ ” (“Kâle rabbi-şrah lî sadrî”) şeklinde dua etmeye başlayan Musa olduğu anlaşılmaktadır. Kelimelerin izini sürerek Tâ-Hâ sûresine bağlanan okuyucu, oradan başka yere, o başka yerden de bir başka yere bağlanarak parçacı yaklaşımdan uzaklaştırılmıştır. Buna göre “sadrı genişletmek, sırttaki yükü almak, şânı yücelmek vs.” gibi anlatımların ne anlama geldiği Musa kıssaları bağlamında tespit edilecektir. Çünkü “Sırtından yükünü aldık.” denmekte ama alınan yükün ne olduğundan bahsedilmemektedir. “Şânını yücelttik.” denmekte ama bu yüceltmenin nasıl yapıldığı belirtilmemektedir.

Karşımızdaki kitap biçimsel olarak böyle dizayn edilmesine rağmen rivâyetleri temel alarak, kitabın dizaynını ve gramer yapısını da hiç önemsemeyerek “Bu sûrede ‘sen’ denilerek hitap edilen Muhammed’dir, sadrının genişletilmesi o çocukken Benî Sa’d yurdunda iki meleğin gelip onun kalbindeki pislikleri cerrâhî operasyonla almasıdır; sırtındaki yük ise Muhammed’in kavminin sapıklığını dert etmesidir vs.” gibi söylemleri sûrenin altına ilintilemek parçacı ve parçalayıcı yaklaşımın ta kendisidir. Bu biraz önce örneğini verdiğimiz; sûrenin puzzle parçaları arasına onlarca parça karıştırıp bambaşka bir resim elde etme gayretidir. Üstelik puzzle parçaları uymadığı zaman araya parça karıştırmaktan vazgeçmek yerine Kur’an’ın gramatik yapısını bozmaya kalkışmak kitabı okumak değil kitabın canına okumak anlamına gelecektir.

Kur’an’da mercîsi olmadan belirtilen her bir zamir, her bir edat, her bir sıfat, her bir kelime öyle bir şekilde dizayn edilmiştir ki okuyucu istese de istemese de o kelimelerin izini sürmek zorunda kalmaktadır. Bunun için okuyucudan istenen tek şey “kelimelere sadâkattir”.

İşte bunlar gibi, okuyucunun parçacı yaklaşımdan kaçınarak anlaması gereken kelimelerden biri de Nisâ 34. âyetin devam cümlesinin başında bulunan وَالّٰت۪ي (vellâtî) ism-i mevsûlleridir. Kur’an’da 1464 kez kullanılan bu kelimeler tek başlarına hiçbir anlama gelmezler ama hem zamansal hem de biçimsel olarak önce ile sonra arasında kopması mümkün olmayan bağlar kurarlar.

İSM-İ MEVSÛLLER
İsm-i Mevsûller; kendilerinden sonraki cümleyi (sıla cümlesini) daha önce geçen bir cümleye veya kelimeye bağlarlar.[1]
Bu edatlardan sonra gelen cümleye sıla cümlesi denir. Bu cümlenin asıl cümle içinde i’râbı yoktur (asıl cümlede görev alamazlar). Sıla cümlesi isim veya fiil cümlesi olabileceği gibi, şibh cümle denilen car-mecrur veya zarflardan da olabilir. Ancak fiillerin haber kipleri dışındaki, istek (talep- inşâ) anlamı ifade eden fiillerden sıla cümlesi olmaz.
Aid zamir: Sıla cümlelerinde edata (ism-i mevsûle) dönen bir zamir bulunur. Bu zamirlere aid zamir denir. Bu zamirler her yönüyle ism-i mevsûle uyarlar. Yani müfred (tekil) ise o da müfred (tekil), tesniye (ikili) ise o da tesniye (ikili), cemi (çoğul) ise o da cemi (çoğul), müzekker (eril) ise o da müzekker (eril), müennes (dişil) ise o da müennes (dişil) olurlar. Bu zamirler gizli ya da açık olabilirler.

ANLAMLARI:

  1. İsmi mevsûllerin diğer edatlar gibi başlı başına bir anlamları yoktur. Kendilerinden sonraki cümleye ek anlamlar verirler. Bu ek anlamlar da kendilerine dönen aid zamirlerin cümledeki yerine göre değişir. Meselâ edata dönen zamir mef’ûl (nesne) konumunda ise edat, kendisinden sonraki fiilin sonuna -ği, -ğı, -ğü,-ğu eklerinden birini verir.

قَرَاْتُ الْكتابَ الَّذِى اشْتَرَيْتُهُ مِنَ الْسُوقِ …… Çarşıdan satın aldığım kitabı okudum.

اِسْتَرَدَّ خَالِدٌ الْقَلَمَ الَّذِى وَهَبَهُ لِصَدِيقِهِ اَمْسِ …… Halit, dün arkadaşına bağışladığı kalemi geri aldı.[2]

2. Edatlara dönen aid zamir fâil ya da naib-ü fâil (sözde fâil) konumunda ise, o zaman cümlenin sonuna “-en, -an” eki verir.

رَاَيْتُ الرَّجُلَ الَّذِى هَرَبَ مِنْ بَيْتِه …… Evinden kaçan adamı gördüm.

3. İsm-i mevsûllerden sonra şibh cümle (cümlecik) yani car-mecrurlar veya zarfların sıla cümleciği olarak gelmesi durumunda “-ki” eki verirler.

مَا الَّذِى فِى يَدِكَ …… Elindeki ne?

Sıla Cümlelerinde Zaman

Edatlardan sonra gelerek sıla cümlesi olan fiil ister mâzi ister muzâri olsun, edatların karşılığı olarak gösterdiğimiz bu ekler (-en, -an) fiilde zaman farkı gözetilmeksizin fiilin sonuna bitişir. İsm-i mevsûllerde üç şey aranır: a) İrap’tan yerleri çünkü isimdirler, b) Sıla cümleleri c) Kendilerine dönen gizli ya da açık zamir. İsm-i mevsûller tesniyeleri dışında mebni (son harekesi değişmeyen)’dirler.

(Arap Dilinde Edatlar-Hasan Akdağ s.68)

İsm-i mevsûller çekimleri açısından ikiye ayrılırlar.

  1. Çekimsiz (Müşterek) İsm-i Mevsûller: Nicelik (sayı) ve cinsiyet yönünden çekimi olmayan ismi mevsûllerdir. En yaygın olarak kullanılan iki ism-i mevsûl şunlardır.
    • مَنْ : Tekil-ikil-çoğul, eril-dişil tüm şahıslara (akıllı varlık) özgü ism-i mevsûl.
    •  مَا : Tekil-ikil-çoğul, eril-dişil tüm nesnelere (akılsız varlık) özgü ism-i mevsûl.
  2. Çekimli (Has) İsm-i Mevsûller: Nicelik (sayı) ve cinsiyet yönünden çekimlenebilen ism-i mevsûllerdir. Çekimleri aşağıdaki tabloya göredir:

ÇEKİMLİ (HAS) İSM-İ MEVSÛLLER

Çoğul (cemi)İkil (tesniye)Tekil (müfred)Cinsiyet
اَلَّذِينَاَللْذَانِ – اَللَّذَيْنِالّذىEril
اَللَّاتِي – اَلَّوَاتِي – اَللَّاءِياَللَّتَانِ – اَللَّتَىْنِاَلَّتِيDişil

Not: İsm-i mevsûllerin Türkçedeki karşılıkları “ilgi zamirleridir.”

(Arapça Dilbilgisi Nahiv – Doç. Dr. Hüseyin Günday – Doç. Dr. Şener Şahin)

İşte anlamaya çalıştığımız Nisâ 34. âyetinin devam cümlesi böylesi özelliklere sahip وَالّٰت۪ي (vellâtî) ism-i mevsûlü ile başlamaktadır. Normal yazım kurallarına göre bu kelimeye dönen zamir هُنَّ (hunne) zamiri olduğu için kelimenin اَللَّاتِي şeklinde yazılması gerekirdi. Fakat elimizdeki Mushaflar böyle yazılmamış, ‘lam’ harfinin üstündeki hareke dikine konularak orada bir elif olduğu belirtilmiştir. Fakat buna rağmen kelimede bir tane daha ‘lam’ harfi olması gerekmektedir. Sadece dikkat çekmekle yetineceğimiz bu ayrıntıyı vererek cümleyi anlamaya geçiyoruz.

İsm-i mevsûllerin her durumda önce ile sonra arasında bağ kurduklarını belirtmiştik. Buna göre kelimenin hangi cümle veya kelime ile bağ kurduğunun anlaşılması devamındaki sıla cümlesindeki tanıtımlar üzerinden olacaktır. Zaten bir kişinin ism-i mevsûlle tanıtılması demek o kişinin daha önce bahsi geçmiş, daha öncesinde o kişi tanıtılmış demektir. Meselâ, ilgi zamirini kullanarak şöyle bir Türkçe cümle kuralım: “Çocukluğumuzda bahçesinde top oynadığımız ev yıkılmış.”

Bu cümledeki ilgi zamiri “oynamak” fiiline eklenen “-ğımız” ekidir. Dikkat edilirse oynama filini yapanlarla oynanan yer arasındaki bağ “-ğımız” ekiyle kurulmuştur. Fakat bu cümleyi söyleyen kişi ile bu cümleyi duyanın geçmişte yapılan bu eylemde birlikte olduklarını da anlamaktayız. Dikkat edilirse “top oynadığımız ev” dışında herhangi bir tanıtıcı kelime kullanılmamış; ülke, şehir, mahalle, sokak, ev no. bilgileri verilmemiştir ama bu sözü duyan kişi özellikle hangi evden bahsedildiğini kesin olarak anlamıştır. İşte karşıdaki kişinin sadece bu kadar tanıtımla anladığı şey cümledeki “-ğımız ev” sayesinde olmaktadır.

Öte yandan bu iki kişiyi tanımayan ama kendi aralarında geçen konuşmayı duyan üçüncü kişinin o ikisinin hangi ülkedeki, hangi şehirdeki, hangi mahalle veya sokaktaki evden bahsettiklerini bilmesine imkân yoktur.

Eğer bir yazıda ism-i mevsûl kullanılıyorsa bu, okuyucuya “Daha önce sana detaylıca anlattığım kişilerden bahsediyorum.” denmiş anlamına gelmektedir. Okuyucu bu ism-i mevsûlün devamındaki sıfâtî özellik taşıyan “sıla cümlesinden” o kişilerin daha önce nasıl tanıtıldığını bilecek ve ona göre kelime takibi yapacak demektir. Tanıtılan kişinin bahsi hemen cümlenin öncesinde de geçmiş olabilir, daha önceki cümlelerde ve hatta daha önceki bölümlerde de geçmiş olabilir. Buna da Türkçe üzerinden bir örnek verelim.

Diyelim ki bir kitabın ilk sayfasında şöyle bir cümle geçmektedir: “Üzgün bir şekilde yürürken ırmağın kenarında ağlayan bir çocuk gördüm. Yanına yaklaşmak için biraz tereddüt etsem de sessizce yanına oturdum. Belki kendi derdimi unuturum diye ona niye ağladığını sordum…”

Bu sefer aynı kitabın son sayfasında şöyle bir cümle kurulduğunu düşünelim: “Irmağın kenarında ağlarken gördüğüm çocuk artık büyümüş, evlenmiş, koca adam olmuş.”

İşte bu cümlede geçen “Irmağın kenarında ağlarken gördüğüm çocuk” cümlesindeki “-ğüm çocuk” ism-i mevsûl, “Irmağın kenarında ağlarken gördüm” cümlesi ise sıla cümlesidir ve bu ifade kitabın son sayfasını ilk sayfasına yani sonrasını öncesine bağlamaktadır. İsterse arada o çocuğun bahsi hiç geçmemiş olsun ve isterse kitap bin sayfa olsun. İşte Arapçadaki ism-i mevsûller de Türkçedeki ilgi zamirlerinin görevinin aynısını üstlenmektedirler.

Tüm bu açıklamalardan sonra Nisâ 34. âyetin ism-i mevsûlden önceki kısmını alalım ve bu وَالّٰت۪ي (vellâtî) ism-i mevsûlle tanıtılan kadınlardan Nisâ 34. âyette mi yoksa âyetin daha öncesinde mi yoksa daha da öncesinde mi bahsedildiğini tespit etmeye çalışalım.

Nisâ 34

اَلرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَٓاءِ بِمَا فَضَّلَ اللّٰهُ بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ وَبِمَٓا اَنْفَقُوا مِنْ اَمْوَالِهِمْۜ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّٰهُۜ وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ

Erricâlu kavvâmûne ‘alâ annisâ-i bimâ faddala(A)llâhu ba’dahum ‘alâ ba’din vebimâ enfekû min emvâlihim fe-ssâlihâtu kânitâtun hâfizâtun lilġaybi bimâ hafiza(A)llâh(u) vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne

Bahse konu olan kadınları tespit edebilmemiz için ilk önce ism-i mevsûl ve sıla cümlesini ele almak zorundayız. Çünkü yukarıdaki açıklamalarda da belirtildiği üzere ism-i mevsûllerden sonra gelen sıla cümleleri asıl cümle içinde “fâil, mef’ûl” gibi hiçbir görev alamazlar. Sıla cümlelerinin tek fonksiyonu ism-i mevsûlü tanıtan sıfat anlamlı cümleler olmasıdır. İ’râbı kendi içinde yapılır ve cümle ne kadar uzun olursa olsun müfred (tekil) hükmündedir.

Yine Türkçeden örnek verelim.

(Yakası tüylü kırmızı elbisesinin cebine elini sokup bağıran) kadın geldi.

Bu cümle aslında sadece “Kadın geldi.” şeklindedir. Cümlenin “Yakası tüylü kırmızı elbisesinin cebine elini sokan” kısmı tekil hükmünde sıfat olan cümledir. Kadın geldi denmesi durumunda hangi kadının geldiği anlaşılmayacağı için o sıfat cümlesi kurulmuştur. İşte tıpkı bunun gibi ism-i mevsûllerden sonraki cümleler de tanıtıcı sıfâtî kelimeler veya cümlelerdir. Yani âyetteki cümle biçim olarak şu şekildedir:

… (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)وَالّٰت۪ي … [vellâtî (teḣâfûne nuşûzehunne)]

İşte buna göre âyetin devamında onlara karşı birtakım yaptırımlar uygulanması emredilen kadınlar daha önce parantez içi cümledeki sıfatla sıfatlanan kadınlardır. Âyetin öncesinde iki tane çoğul ve müennes kelime gelmektedir. النِّسَٓاءِ (en-Nisâ) ve فَالصَّالِحَاتُ (fe’s-sâlihatu) kelimeleri. Fakat her iki kelimedeki kadınların parantez içi cümledeki fiili yaptığına dâir en ufak bir emâre yoktur. Bu durumda (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)وَالّٰت۪ي [vellâtî (teḣâfûne nuşûzehunne)] cümlesiyle tanıtılan kadınların bahsi daha önceki âyetlerde geçmiş demektir. İsm-i mevsûle ve sıla cümlesindeki kelimelere mânâ vermeden Türkçeye aktardığımızda bahse konu olan kadınları hangi özellikleri üzerinden tanıyacağımız kolayca anlaşılacaktır. “Nüşûzlarından havf ettiğiniz kadınlar” cümlesine göre bu âyetin öncesinde arayacağımız kadınların en büyük ve tanıtıcı özellikleri “nüşûz” sahibi olmalarıdır.

Bu durumda bu Nisâ 34. âyetin öncesinde anlatılmayan fakat daha önceki âyetlerde veya Kitab’ın başka bölümlerinde tanıtılmış olduğunu (وَالّٰت۪ي) (vellâtî) ism-i mevsûlünden anladığımız “nüşûz sahibi kadınlar kimlerdir?” sorusu doğal olarak ortaya çıkmaktadır. Yani bunun bir târifinin olması şarttır. Değilse kadının yaptığı her fiilin nüşûz olarak adlandırılması mümkün hâle gelecek ve kadınlar alâkalı alâkasız her konuda nüşûz sahibi olarak ilan edilebilecektir. Yüce Allah’ın hiçbir emri suya yazılmış yazı gibi her önüne gelenin kendisine göre tanımladığı emirler değildir. Bir emrin uygulanabilmesi için her şeyden önce emir verilen husûsun çerçevesinin çizilmesi, tanımının yapılması şarttır. Meselâ, eğer hiçbir tanıtım yapılmadan “Kurban kesin!” denmiş olsaydı kurban olarak kesilecek şeyin tavuk mu, yılan mı, kertenkele mi, tilki mi, kurt mu, kaz mı, ördek mi vs. olduğu anlaşılmazdı hatta hayvan mı insan mı olduğu bile anlaşılmazdı.

Meâl yazarlarının verdiği anlama göre “Nüşûzundan korktuğunuz kadınlara önce öğüt verin, nüşûzlarından vazgeçmezlerse sonra yataklarında yalnız bırakın, buna rağmen yine nüşûzlarından vazgeçmezlerse dövün.” anlamı verilen cümlede vazgeçirmek için kadına dayak bile atılması gereken “nüşûz” nedir?

Meâl ve tefsir yazarlarına göre ‘nüşûz’ kelimesi şu anlamlara gelmektedir:

  • Dik başlılık ve hırçınlıkla yıldırmak (Mustafa Öztürk meâli)
  • Fenalık ve geçimsizlik (A. F. Yavuz meâli)
  • Serkeşlik (B. Bayraklı meâli)
  • Evlilik yükümlülüklerini yerine getirmeyerek başkaldırmak (DİB meâli)
  • Baş kaldırmak (TDV meâli)
  • Serkeşlik (Elmalılı meâli)
  • Kötü niyetler (M. Esed meâli)
  • Sadakatsizlik etmek (M. İslamoğlu meâli)
  • Dik başlılıkla yıldırmak (S. Yıldırım meâli)
  • Hırçınlık (S. Ateş meâli)
  • Boşanıp gitmek (Süleymaniye Vakfı meâli)
  • Sadakatsizlik ve iffetsizlik (Y. N. Öztürk meâli)

Verilen anlamların hiçbiri tanımı olan, çerçevesi olan anlamlar değildir. Meselâ, dik başlılık ve hırçınlık nerde başlamakta nerde bitmektedir? Akşam yemeğini hazırlamayan kadın dik başlı mıdır? Kocası kendisine iyi bakmıyor diye kocasına yüz vermeyen kadın hırçın mıdır? Evi süpürmeyen, bulaşık yıkamayan, kocasının kravatını ütülemeyen kadın serkeş midir? Kadın ne yaparsa yapsın, yaptığı hareketler “serkeşlik, başkaldırı, dik başlılık, hırçınlık” yani nüşûz olarak nitelenecektir. Sadakatsizlik ve iffetsizliğe gelince; eğer sadakatsizlikten kastedilen şey kadının zinâ yapması ise bununla ilgili zaten açık hükümler vardır ve o hükümlerde zinâ hâlinde yakaladığınız kadına önce öğüt verin, zinâdan vazgeçmezlerse sonra yataklarında yalnız bırakın, buna rağmen zinâdan vazgeçmezlerse dayak atın denmemektedir. İffetsizlikten kastedilen şey nedir? Bu iffet denilen şey nerde başlamakta nerde bitmektedir? Meselâ, başını örtmeyen bir kadın iffetsiz midir? Çarşıda, pazarda kendi başına alışveriş yapan kadın iffetsiz midir? Yok, bu iffetsizlikten kastedilen şey her önüne gelenle gezip tozmak, cinsel ilişkide bulunmak mıdır? Eğer öyle ise biraz önce dediğimiz gibi bununla ilgili açık ve sarih hükümler zaten vardır. Yine SV meâlinin ‘nüşûz’ kelimesine yüklediği “boşanıp gitme” anlamını ele alalım. Kendisi istemediği hâlde karısının boşanıp gitmesinden korkan erkeğin kadına öğüt vermesi değil boşanmasın diye yalvarması, ricâ etmesi, elini ayağını öpmesi gerekmektedir. Hem bir kadının boşanmasından korkacaksınız hem de gidip ona öğüt vereceksiniz. Sonra kadın neden boşanmaktan engellesin ki? Boşanmak haram değildir, yasak değildir ve Kur’an’da boşanmanın hangi şekillerde olacağı da uzun uzun anlatılmıştır. Kaldı ki erkek ailesinin dağılmamasını istiyorsa yapması gereken kadına nasihat etmek değil kadını boşanma seviyesine getiren olumsuz durumları ortadan kaldırmak yani kendisine çeki düzen vermektir. Yok eğer kadın herhangi meşrû bir sebebe dayanmadan keyfe keder yaşamak için boşanmak istiyorsa bu durumda zaten böyle bir kadını tutmak yanlış olacaktır. Yani SV meâlinin verdiği “boşanıp gitmek” anlamı da âyetin devamındaki emirleri yerine getirmek için açık ve sarih bir tanım getirmiş değildir. Üstelik ‘nüşûz’ kelimesinin böyle bir mânâsı ne kelimenin ıstılâhî ne de sözlük mânâları arasında bulunmaktadır. ‘Boşanma’ kelimesi Kur’an’da zaten çok kere kullanılmıştır hatta adı boşanma olan “Talâk sûresi” vardır.

Âyette geçen نُشُوز (nüşûz) kelimesi ن ش ز (nun+şın+ze) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 5 tane kelime bulunmaktadır. Kelimenin sözlük mânâları şu şekildedir:

  • نَشَزَ – نَشْزًا – نُشُوزًا… Yükselmek, şişmek, ortaya çıkmak. Normalin dışına çıkmak, isyan etmek, kadın ya da koca birbirlerine karşı gelip kavgaya meydan vermek.
  • نَاشِزٌ …….. Yüksek, yerinden fırlamış, şişmiş, uygunsuz müzik ritmi, geçimsiz, huysuz.
  • اِمْرَاةٌ نَاشِزٌ …..… Geçimsiz kadın.
  • عِرْقٌ نَاشِزٌ …..… Fırlamış damar.
  • نَشَازٌ …..… Ortaya çıkmış, diğerleri seviyesine dışına çıkan
  • نَشْزٌ …..… Tepe, çıkıntı, tümsek.

(Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı-Yeni Sözlük s.2008)

Râgıb el-İsfahânî el-Müfredât’ta bu kelimenin Bakara 259. âyetteki kullanımının çöküşün ardından bir yükselme meydana gelmesi nedeniyle “diriltme” anlamına geldiğini söylemektedir. Fakat Mücâdele 11. âyette iki defa geçen kelimenin bazı kıraatlerde نَشَرَ (neşera) olarak da okunduğunu söylemiştir (el-Müfredat NŞR md.s.1433). el-Müfredat’ı çeviren Yusuf Türker, el-İsfahânî’nin söylediği kıraatin “şaz” bir kıraat olduğu dipnotunu düşmüştür. Ama elimizdeki meâl ve tefsirlerin tamamı Mücâdele 11. âyette iki defa geçen kelimeye “kalkın” anlamı vermişlerdir ama “kalkın” mânâsı vermekle “dağılın, gidin” anlamını kastetmişlerdir.

Mücâdele 58/11

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْۚ وَاِذَا ق۪يلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ

Ey inanıp güvenenler! Size toplantılarda “Yer açın!” denince yer açın ki Allah da size yer açsın. “Kalkın!” denince de kalkın ki Allah, içinizden inanıp güvenenler ile kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızın iç yüzünü bilir. (Süleymaniye Vakfı meâli)

Meselâ, Nisâ 34. âyette kelimeye “boşanıp gitmek” mânâsı veren SV meâlinin yazarları bu âyette kelimeye “kalkın” mânâsı vermişlerdir ama “kalkın” kelimesinden kastettikleri “kalkıp gidin” anlamıdır. Bu durum sadece SV meâlinde değil tüm meâllerde aynıdır. Aslına bakılırsa ne kelimenin “ayağa kalkmak” ne de “ayağa kalkıp gitmek” anlamı bulunmaktadır. Kelimenin kastettiği anlam “normalin dışına çıkmak” şeklindedir. Kavga etmek, kavgaya meydan verecek davranışlarda bulunmak, insanların birbirlerine diklenmeleri, erkek ya da kadının ailede geçimsizlik oluşturan davranışlarda bulunmaları her zaman için normalin dışında olan davranışlardır.

Tam burada yanlış anlamaların önünü almak için bir hatırlatmada bulunmak gerekmektedir. Kelimenin “geçimsizlik, dikbaşlılık” gibi anlamlarına tutunarak Nisâ sûresi 34. âyetinde geçen وَالّٰت۪ي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ (vellâtî teḣâfûne nuşûzehunne) cümlesine “dikbaşlılığından ve geçimsizliğinden korktuğunuz kadınlar” şeklinde bir anlamın verilebileceğini düşünmek yanlış olacaktır. Çünkü bu durumda Kur’an’da “dikbaşlılığın ve geçimsizliğin” ne olduğunun târifinin ortaya konulması gerekmektedir. Bu kelimeye târif getirmeden “dikbaşlılık ve geçimsizlik” anlamı vermenin, herkesin kendisine göre anlamlar yükleyebileceği târifi olmayan bir alana çekeceğini biraz önce belirtmiştik. Bunun yanında sonrayı önceye bağlayan cümlenin başındaki ism-i mevsûl de anlamını yitirecektir.

Biraz önce cümlenin gramatik yapısının (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)وَالّٰت۪ي [vellâtî (teḣâfûne nuşûzehunne)] şeklinde olduğunu, ism-i mevsûlün kastettiği kadınların parantez içindeki cümle ile tanıtıldığını ve bu kadınların tespitinin buna göre âyetin öncesinde aranması gerektiğini belirtmiştik. ‘Nüşûz’ kelimesinin anlamının “normalin dışına çıkmak” olduğunu tespit ettiğimize göre Nisâ 34. âyetinden geriye doğru giderek “normalin dışında davranışlar sergileyen kadınlardan” bahsedilip bahsedilmediğine bakmamız gerekecektir.

Nisâ 1. âyet ile Nisâ 34. âyet arasında anlatılan konulara baktığımızda “normalin dışında davranış gösteren” kadınlardan bahseden âyetlerin 15 ilâ 19. âyetler olduğunu görmekteyiz. Yani Nisâ 34. âyetteki (تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ)وَالّٰت۪ي [vellâtî (teḣâfûne nuşûzehunne)] cümlesi, başındaki ism-i mevsûlden dolayı okuyucuyu mecbûrî olarak Nisâ 15. âyette anlatılmaya başlanan normalin dışında davranış gösteren kadınlara bağlamaktadır.

Bu bölümün başında Kur’an’ı puzzle’a benzetmiş ve ona dışarıdan anlam ithal etmenin, Kur’an’ın bizzat kendi parçalarını puzzle dışına atacağını ve ortaya başka bir resmin çıkacağını söylemiştik. İsm-i mevsûlün varlığını yok sayarak Nisâ 34. âyeti daha öncesine bağlayıp anlam tespitinde bulunmayan ulemâ, bakın meseleyi nereye bağlamış ve nüşûz sahibi kadınları nasıl târif etmiştir.

Bil ki Allah Teala “sâliha kadınlardan” bahsettikten sonra sâliha olmayanları söz konusu ederek “şerlerinden, serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince…” buyurmuştur.
Bil ki “havf” (korkma), istikbalde kötü bir şeyin olacağını zannedildiği zaman kalpte meydana gelen bir hâlden ibarettir. Şafii, “serkeşlik” (geçimsizlik), bazen söz ile bazen de fiil ile olur. Meselâ söz ile olması, (daha önce) kendisini çağırdığında “efendim, buyur” diyen, kendisine seslendiğinde sözünü dinleyen bir tavırda iken, sonradan değişmesidir. Fiil ile olan ise, daha önce yanına girdiğinde ayağa kalkıp, emrine koşarken ve kendisini istediğinde güler yüzle yatağına gelirken sonra birdenbire değişmesidir. İşte bunlar, o kadının geçimsizliğinin (nüşûzunun) ve isyan ettiğinin emareleridir. Bu durumda onun geçimsizliği anlaşılır. Bu gibi şeylerin ortaya çıkışı geçimsizlik (serkeşlik) endişesi duyurur” der. Nüşûz kocaya isyan ve başkaldırmadır.
(Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, c.8.s.21)

İsm-i mevsûlün izini sürüp âyetin okuyucuyu nereye bağladığını tespit etmek yerine, âyette olmamasına rağmen önce cümleye “karılarınızın size dik başlılık ve serkeşlik yapmasından korkarsanız” şeklinde bir anlam verip ardından ‘nüşûz’ kelimesini, kadını çağırdığında “efendim, buyur” dememesine, erkek gelince ayağa kalkmamasına, yatağa güler yüz ile gelmemesine bağlamanın ortaya ne kadar karanlık bir resim çıkardığı açıklamaya ihtiyaç duymayacak kadar açıktır.

Bu bölümün başında Kur’an’ı parçacı ve parçalayıcı okumanın Kur’an tarafından şiddetle kınandığını söylemiş ve eğer Kur’an parçacı yaklaşımları kabul etmiyorsa okuyucuya parçacı okuma imkânı vermemesi gerektiğini söylemiştik. Cümlenin başında ism-i mevsûl olması demek Kur’an’ın okuyucuya “Ey okuyucu! O ism-i mevsûl seni daha önce bahsettiğim bir konuya bağlamaktadır. Sakın bu cümleyi Nisâ sûresinden ve Kur’an’dan koparmaya kalkışma!” demesidir. Bu haykırışa yaraşır bir şekilde o ism-i mevsûlü âyetin öncesine bağlaması gereken ulemâ, âyeti âyetlere bağlamak yerine âyeti kendi karanlık akıllarına bağlamıştır. Bu karanlık akıl ism-i mevsûlün bağlandığı Nisâ sûresi 15. âyetinde aynı yaklaşımı başka bir şekilde gösterecektir. Aşağıya alacağımız meâl ve meâlin dipnotu şu şekildedir:

Nisâ 4/15

وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ اَرْبَعَةً مِنْكُمْۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَاَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتّٰى يَتَوَفّٰيهُنَّ الْمَوْتُ اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلًا

Kadınlarınızdan zinâ[1*] yapanlara karşı sizden dört şahit getirin[2*], onlar şahitlik ederlerse, ölünceye veya Allah onların lehine bir yol açıncaya kadar o kadınları evlerinde tutun.[3*] (Süleymaniye Vakfı meâli)

[1*] Zinâ diye meâl verdiğimiz kelime, fuhuş anlamında olan el-fahişe = الْفَاحِشَةَ’dir. Türkçede para karşılığı yapılan cinsel ilişkiye fuhuş dendiği için, yanlış anlamaya yol açmasın diye o kelime kullanılmamıştır. Kur’an’a göre her zinâ fuhuştur. Bir âyet şöyledir: “Zinâya yaklaşmayın! O, bir fuhuş ve çok kötü bir yoldur.” (İsrâ 17/32)
[2*] Allah Teala dört şahit getirme şartını, namuslu kadının zinâ ettiği iddiasını ispat için şart koşmuş, dört şahit getiremeyeni iftiracı saymış ve ona seksen kırbaç vurulmasını emretmiştir. Ayrıca tevbe edip kendini düzeltinceye kadar şahitliğinin kabul edilmemesini de hükme bağlayarak (Nûr 24/4-5 ve 13) kadını koruma altına almıştır.  Bu koruma erkek için getirilmemiştir.
[3*] Nebîmiz Mekke’de iken önceki kitaplara uyma emrini almıştı (En’âm 6/90). Medine’de ceza uygulayabileceği konuma gelince zinâ suçu işleyenlere Tevrat’ta bulunan recim cezasını (Levililer 20/10-21, Tesniye 22/22-26) uygulamıştı (Buhârî, Hudûd, 24 ve 30). Bu âyetler recim cezasını ilk aşamada kadın için ev hapsine, kadın ve erkek için de tövbe ve ıslah oluncaya kadar incitilme cezasına çevirdi. Daha sonra da her ikisi için 100 kırbaca indirdi (Nur 24/2)
(Süleymaniye Vakfı meâli resmî web sayfası)

Yukarıdaki meâlin ve dipnotların sahipleri önce âyette geçen bu وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ (Vellâtî ye’tîne-lfâhişete min nisâ-ikum) cümlesindeki يَأْت۪ينَ  (ye’tine) kelimesine “yapmak, işlemek” ardından الْفَاحِشَةَ (fahişate) kelimesine “zinâ” mânâsı vererek “kadınlarınızdan zinâ yapanlar” anlamına ulaşmış, daha sonra Nûr 2. âyetteki zinâ yapanlara verilecek ceza ile uyuşmayınca “Nebîmiz Mekke’de iken önceki kitaplara uyma emrini almıştı (En’âm 6/90). Medine’de ceza uygulayabileceği konuma gelince zinâ suçu işleyenlere Tevrat’ta bulunan recim cezasını (Levililer 20/10-21, Tesniye 22/22-26) uygulamıştı.” şeklinde bir cümle kurarak Allah resûlünün Yahudilerin elindeki Tevrat’a uyarak zinâ suçu işleyenlere recm (taşa tutarak öldürme) cezası verdiğini söyleyecek kadar gözünü karartmıştır. Bu meâlin yazarlarına göre Yahudilerin zinâ işleyenlere uyguladığı taşa tutarak öldürme cezası Musa’nın kitabında vardır (yani Allah daha önce bunu emretmiştir) ve Musa’nın izinden giden(!) Yahudiler de onu uygulamış olmaktadır. Yine bu müellife göre Musa’nın şerîatında taşa tutarak öldürme olan zinâ cezası önce bu âyetle neshedilerek ev hapsine, daha sonra ise Nûr 2. âyetle de 100 kırbaca çevrilerek bu âyet “neshedilmiş” olmaktadır. Yani zincirleme nesih gerçekleşmiştir.

Yüce Allah’ın dinini sürekli değişiklik gösteren bir yapıya büründürme pahasına da olsa Nisâ 15. âyeti önce Yahudilerin elindeki kitaplara, ardından Nur 2. âyetine bağlamayı akıl eden ulemâ, açık karîneler olmasına rağmen bu âyeti Nisâ 34. âyetine bağlamayı bir türlü akıl edememiş, Câhiliye söylemlerinde had safhaya ulaşmışlardır. Üstelik bunu yapanların her fırsatta “Kur’an Kur’an ile anlaşılır!”, “Kur’an yeter!” sloganlarını atmaları, içine düşülen karanlığın ne kadar koyu olduğunu göstermesi açısından ibretlik bir örnektir.

Oysa Yahudilik; Musa’nın izinden gitmeyenlerin, onun getirdiği tertemiz kitabı sürekli tahrif edenlerin, tefsir, fıkıh, ilmihâl, meâl adı altında onun getirdiği dinden bambaşka dinler çıkaranların dinidir. Yüce Allah’ın gönderdiği dinin adı dâima İslâm’dır ve hükümleri asla değişmemiştir. İlk resûl olan Âdem hangi kurallarla muhâtapsa ondan sonraki resûllerin tamamı da o kurallarla muhâtap olmuştur. Resûller değişse bile “risâlet” dâima aynı kalmıştır. İslâm fıtratın dinidir ve insan fıtratı hiçbir zaman değişmemiştir.

Tekrar edelim ki Yahudilik ve Hıristiyanlık; Musa’nın ve İsa’nın peşinden gidenlerin değil gitmeyenlerin dinidir. Taş olsa çatlar dedirten bu meâlleri ve yazarlarını vicdanlara bırakarak devam ediyoruz.

Nisâ 34. âyette geçen “nüşûz” kelimesinin “normalin dışına çıkmak” anlamına geldiğini belirtmiştik. Nisâ 15. âyette geçen الْفَاحِشَةَ (fahişate) kelimesi ise şu anlamlara gelmektedir:

  • فَحَشَ – فُحْشًا ……….. Çirkin ve edep sınırları dışında olmak.
  • فَحَشَ الْامرُ ……….. Sınırın dışında olmak, haddi aşmak.
  • فَاحِشٌ ……….. Çok çirkin, edep sınırları dışında, sınırın çok üstünde, fazla, fahiş.
  • غُلَاءٌ فَاحِشٌ ……….. Aşırı pahalılık.
  • فَاحِشَةٌ ……….. Alçakça söz ve davranış, çok çirkin kabul edilen söz veya davranış, fahişe, kahpe, kötülük, çirkinlik, zinâ.
  • فَحْشَاءُ ………. فَاحِشَةٌ kelimesi ile aynı anlam.

(Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı-Yeni Sözlük s.1714)

Bu kelimenin anlamlarının tamamı ile nüşûz kelimesinin anlamlarının ne kadar örtüştüğü ortadır. Meselâ, Türkçeye de geçmiş olan “fâhiş fiyat” ifadesi “normal sınırların dışına çıkmış fiyat” anlamındadır. Edep dışı sözler veya hareketler, normal sözün veya hareketlerin dışına çıkmaktır. Hatta zinâ ile direkt bağı olmayan bu kelimeye yüklenen “zinâ” anlamı bile normalin dışına çıkmaktır. Belirlenen sınırın dışına çıkmak da normalin dışına çıkmaktır. Çünkü normal olan şey o sınırda kalmaktır. Tüm bunlara göre الْفَاحِشَةَ (fahişate) kelimesi de “nüşûz” kelimesi de normalin, belirlenen kuralların, târifi yapılmış şeylerin dışına çıkmaktır.

Nisâ 15. âyetin “zinâ” ile direkt bir alâkası yoktur. Zinâ da الْفَاحِشَةَ (fahişat) sayılmaktadır ama her zinâ bir fahişatken her fahişat zinâ değildir. Meselâ; parklarda, bahçelerde, yol kenarlarında yani insanların görebileceği yerlerde cinsel ilişki hariç her türlü hareketi yapanların işlediklerine zinâ denmemektedir ama fahşa denmektedir. Üstelik bunu yapanların birbirleriyle evli olmaları bile onun fahşa olarak adlandırılmasını engellememektedir.

Bilindiği gibi Kur’an, Nûr sûresinin 2. âyetinde zinâ yapanlara belli müeyyideler getirmiştir. Fakat bu müeyyidelerin uygulanması için zinâyı bizâtihi gözleriyle görmüş dört şahit şart koşulmaktadır. Şahitlerin birinin eksik olması durumunda bile zinâ cezasını uygulamak mümkün değildir. Bu durum, zinâya şahit olmayı neredeyse imkânsız hâle getirmektedir. Günümüzde kadının zinâ yaptığını laboratuvar testleriyle anlamak mümkündür. Ama zinâ yaptığı hâlde ve hatta bunu üç şahit gördüğü hâlde bir kadını zorla teste sokmak asla İslâm’ın önerdiği bir yol değildir.

Evet, zinâya dört şahit getirmek imkânsız denecek kadar zordur ama bir kadının ve hatta erkeğin normalin dışına çıkarak fahşaya bulaştığına dört şahit getirmek çok kolaydır. Örnek verecek olursak kapalı kapılar ardında gizli bir şekilde yapılan zinâya şahit olunması zordur ama kadın ve erkeğin o kapılar ardına girmeden önceki hareketlerine şahit olmak pekâlâ mümkündür. Bir kadının, nikâhı düşen erkekleri evine alması erkeğin de o eve girip çıkması illâ da zinâ ile sonuçlanan fahşa olmayabilir ama sonuçta zinâ suçu isnat edilemese de yapılan hareketin fahşa olduğu gâyet açıktır. Hiçbir toplumda, evli olmayan kadın ile erkeğin baş başa kalması peşînen zinâ olarak adlandırılmayacaktır ama her toplumda bu hareket hiç de hoş karşılanmayacak, normalin dışında bir davranış olarak algılanacaktır.

Çok daha kapsamlı ele alınması gereken bu mesele basit mânâda bir erkeğin bir kadına ilgi duyması, ona kur yapması değildir. Meselâ evlenmemiş bir kızın bir erkekle bir evde yaşaması dört şahit getirilmediği müddetçe hiçbir zaman zinâ olarak adlandırılamayacaktır. Hatta tüm dünya âlem bile bilse gözleriyle gören dört şahit getirilmediği müddetçe asla zinâ suçu isnat edilemeyecektir. Ama bu demek değildir ki onlara hiçbir şey atfedilmeyecektir. Onların bu yaptıkları yeryüzünün tüm toplumlarında asla normal bir davranış olarak karşılanmayacaktır. Batı toplumlarında normal karşılanan bu durum onlarda da vicdanları yaralamaktadır ama kapitalist sistemin insana önerdiği hayvânî serbestliği özgürlük zannetmeleri ya da bu tarz sistemlerin bunu da özgürlükler kapsamına almaları onların elini kolunu bağlamaktadır.

Evlilik müessesesinin bile kaldırıldığı Rusya’da yirmi beş senesini geçirmiş bir insan olarak söyleyebilirim ki Rus toplumunda bile bir kızla bir erkeğin nikâhsız bir şekilde aynı evde bulunmaları hiç hoş karşılanmamaktadır. Evet, onlar da sistemin bir diktesi olarak buna uymaktadırlar ama bu yüzden işlenmiş cinayetlerin, yıkılmış ailelerin, birbirine yabancılaşmış evlât ve ebeveynlerin sayısı hiç de az değildir. Yani onlar bile bu durumu fıtratlarına yedirememektedirler.

Kur’an’ı temel alarak fahşanın Kur’an tarafından nasıl târif edildiğine, sınırlarının ne olduğuna, hangi hareket ve sözlerin fahşa sayıldığına dâir kapsamlı bir çalışma şimdiye kadar hiç yapılmadığından, bu konular Kur’an’ı anlama çabası içinde olanlar için şimdiye kadar hiç kimsenin bu konulara târif ve tanım getirmediği bir alan olarak durmaktadır. Böylesi bir çalışmayı bu bağlamda bizim yapmamız teknik olarak mümkün değildir.

Nisâ 15. âyette geçen الْفَاحِشَةَ (fahişat) kelimesine zinâ anlamı vererek وَالّٰت۪ي يَأْت۪ينَ الْفَاحِشَةَ مِنْ نِسَٓائِكُمْ (Vellâtî ye’tîne-lfâhişete min nisâ-ikum) cümlesine de “kadınlarınızdan zinâ yapanlar” anlamı veren yukarıdaki meâlin sahipleri bu sefer 16. âyette tesniye olarak geçen وَالَّذَانِ (velleżâni) kelimesine de “zinâ yapan kadın ve erkek” mânâsı vermiş ve buna göre işi kadına iki defa ceza vermeye kadar götürmüşlerdir. Durumu fark ederek âyete şu meâli ve o meâle şu dipnotu düşmüşlerdir:

Nisâ 4/16

وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَوَّابًا رَح۪يمًا

Sizden zinâ yapan o iki kişiyi (kadını ve erkeği)[*] incitecek davranışlarda da bulunun. Eğer tövbe eder /günahlarından dönüş yapar ve kendilerini düzeltirlerse artık onlara ilişmeyin. Allah tövbeleri kabul eder ve ikramda bulunur. (Süleymaniye Vakfı meâli)

[*] Allah Teala fuhuş çeşitlerini yasaklamış (A’raf 7/33) ve onlardan uzak durmayı emretmiştir (En’am 6/151, Şurâ 42/5, Necm 53/31-32). Onların ilki zinâ (İsra 17/32) ikincisi de erkek erkeğe ilişkidir (A’raf 7/80-81). Arap dilinde çoğul, en az üçü gösterdiğinden fuhşun üçüncü çeşidi lezbiyenlik olur. 15. âyette, fuhuş yapan kadınlara verilen ev hapsi cezasının, onların lehine olacak bir cezaya çevrileceği bildirilmiştir. Fuhuş suçu ile ilgili olarak, bundan sonra inen tek âyet zinâ cezasını belirleyen âyet olduğu için (Nûr 24/2), Nisâ 15’te ev hapsi cezasına çarptırılan kadınlar, zinâ suçu dışında bir suç işlemiş olamazlar. Nisâ 16’da hem ona hem de suç ortağı olan erkeğe karşı incitici davranışlarda bulunma emri de verilmiştir. Burada kadına daha fazla ceza verildiği düşünülebilir. Ama ev hapsi, kötü niyetli erkeklerden koruyacağı için kadının lehine olur. Bu cezalar, Nûr Sûresi 2. âyet ile kaldırılmış, hem kadın hem de erkek için 100 kırbaca dönüştürülmüştür. Konu bu kadar açık olduğu hâlde Nisâ 15’in kadın kadına sevicilik /lezbiyenlik ile ilgili olduğu, âyette açılacağı bildirilen yolun da evlilik olduğu iddia edilmektedir. Hâlbuki âyette evli bekar ayrımı yapılmamış, sadece ev hapsine mahkum edilen kadınlar “lehine bir yol açıncaya kadar” ifadesi kullanılmıştır. Bu yol ancak, ev hapsini sona erdirecek bir ceza türü olabilir. İşte 100 kırbaç cezası  (Nûr 24/2) budur. Âyetler arası ilişkileri dikkate almayanlar, 16. âyetin erkek erkeğe cinsel ilişki ile ilgili olduğunu da iddia ederler. Onlara göre âyetin başındaki “ellezâni /o ikisi” ifadesi fuhuş eylemini yapan iki erkek anlamındadır. Bu iddianın da doğru olma ihtimali yoktur. Arap dilinde kadınlar için dişil, erkekler için eril kalıplar kullanılır ama erkek ile kadının ortak eylemini anlatan kelimeler, mutlaka eril kalıpta olur. Bu sebeple ilgili âyetleri yok sayıp Nisâ 16’nın başındaki “ellezâni” ifadesine dayanılarak o âyette erkek erkeğe cinsel ilişkinin kastedildiği söylenemez.
(Süleymaniye Vakfı meâli resmî web sayfası)

Kadına iki defa ceza verildiğini fark eden bu meâlin yazarı dipnotunda “Burada kadına daha fazla ceza verildiği düşünülebilir. Ama ev hapsi, kötü niyetli erkeklerden koruyacağı için kadının lehine olur.” şeklinde bir cümle kurarak cezayı ödüle dönüştürmeyi başarabilmiştir. Oysa; “Neden sadece kadın kötü niyetli erkeklerden korunmaktır da erkek kötü niyetli kadınlardan korunma ‘ödülünden’(!) mahrûm bırakılmaktadır?” sorusu cevaplanmayacak bir soru olarak ortada duracaktır. İnsanları Kur’an’ın aydınlığına kavuşturma iddiasında olan bu ve diğer meâl yazarları söz söyledikçe, Kur’an’a meâl yazıp dipnot düştükçe karanlıklar daha da koyulaşmaktadır. Bunları kendi karanlıklarına bırakıyoruz.

Nisâ 15. âyetin sonuna dikkat edilirse âyet اَوْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لَهُنَّ سَب۪يلًا (ev yec’ala(A)llâhu lehunne sebîlân) şeklinde bitmektedir.Bu cümle “Allah onların lehine bir yol belirleyinceye kadar” anlamındadır. İşte, Nisâ 34. âyetteki ism-i mevsûlden sonra gelen üç tane emir fiil Yüce Allah’ın “normalin dışına çıkmış davranışlar sergiledikleri dört tane şahitle kesin olarak bilinen kadınların” lehine getirdiği yoldur. Fakat bu yolun ne olduğunun anlaşılmasından önce Nisâ 34. âyette “korkmak” olarak çevrilen خوف (havf) fiilinin anlaşılması gerekmektedir. Bu fiili bir sonraki bölümde ele almak üzere bu bölümü kapatıyoruz. Fakat şu notu tekrar düşmek şart olmuştur.

Hem günümüzde hem de geçmişte “Kur’an Kur’an ile anlaşılmalıdır hatta bu kesinlikle şarttır.” diyen birçok müellif olmuştur. Fakat buna rağmen bütün bunlar sadece söylem olarak kalmış hatta bizzat “Kur’an Kur’an ile anlaşılmalıdır.” diyenlerin kendileri bile dâima Kur’an’ı rivâyet, İsrâiliyat ve yorum üzerinden anlamış ve eserlerini bunu temel alarak yazmışlardır. Devâsâ bir müktesebat olan “İslâm Fıkhı” çalışmaları da dâima rivâyete göre âyet bulmayı temel alarak kural ve kanun üretmiştir. Bugüne kadar ‘sadece Kur’an’ üzerinden hiçbir fıkıh üretilmemiştir. Çünkü eski-yeni ulemânın tamamına göre bırakın Kur’an’dan fıkıh üretmeyi Kur’an kıssaları bile rivâyet, İsrâiliyat, ulemâ görüşleri ve daha birçok yan kaynak olmadan anlaşılmayacak şekildedir. Bu yaklaşım hiçbir şekilde dipnotu olmayan ve hiçbir şekilde başka bir kaynağa gönderme yapmayan Kur’an’ı ulemâya muhtaç, zavallı bir kitap konumuna düşürmektedir. Yüce Allah’ın indînden gelmiş, her yönüyle benzersiz olan bir kitabın bu hâle getirilmesi Kur’an’ın aydınlığının insanlığa ulaşmasına engel olmaktadır. Öte yandan kıyamete kadar insanların tüm problemlerini, ihtilâflarını ve çıkmazlarını çözme iddiasında olan bir kitap, karı-koca arasındaki basit aile kavgasını bile çözemeyecek âciz bir kitaba çevrilmiştir.

“Ben Kur’an’a imân ediyorum!” diyen her mümin artık kararını vermek zorundadır. Ya bu kitaba güvenecek, eteğine sımsıkı sarılarak her meselede sadece onu kılavuz edinecek, kaybettiği onurunu onda arayacak ya da karanlıklar içinde, huzursuz, iç kavgalar ve ihtilâflar içinde kıvranmaya devam edecektir. Fakat hangisine karar verirse versin şunu da bilmek zorundadır: Öleceğiz ve bu Kitap’tan sorguya çekileceğiz!


[1] Bu kelimeler cümleleri hem metinsel açıdan hem de zamansal açıdan önceki cümleye bağlarlar. Bu kelimeler anlamlarını kesinlikle önceki cümleden alırlar. Meselâ, bâzen zamirlerin mercîsi sonra da gelebilmektedir ama bu kelimelerin mercîsi zaman olarak da söz olarak da kesinlikle kendisinden önce geçmek zorundadır.

[2] Okuyucu dikkat ederse bu örnek cümlelerde “satın aldığım” ve “bağışladığı” şeklindeki anlamların geçmişte yaşanmış bir olaydan bahsettiğini rahatlıkla anlayacaktır. Bizim zamansal öncelik dediğimiz şey budur. Yani bu kelimelerle geleceğe değil geçmişe bağlanılır.

Ramazan DEMİR

Yazıyı PDF okumak ya da indirmek için…

1 yorum

  1. 30 yıldır meallerden ve kelimelerin kök anlamlarından kuranı anlamaya ve uygulamaya çalışıyordum ama hep bir şeyler eksik kalıyordu hiç orjinaline bakmayı gramer öğrenmeyi akıl edemedim veyl bana… Sizden Allah razı olsun bana tükenmez bir fırsat sundunuz çok zorlanıyorum ama gayret ediyorum sizin desteğiniz de olursa öğrenme anlama zamanını kısaltabilirim sanırım sonsuz teşekkürler…

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*