ZÜL KARNEYN -4-

GAYB ve TARİH

Kur’an’da bulunan kıssalarının tamamı geçmiş zamanlarda yaşamış resulleri ve onlara inanıp yanında olanlarla, inanmayıp karşısında duranları konu edinmiştir. İçeriği ne olursa olsun, kimden bahsederse bahsetsin kıssaların geçmişte yaşanmış olaylar olması onların tarihi bir zemine sahip oldukları anlamına gelmektedir. Bu durum bahsedilen olayların içeriğine geçmeden önce, tarihsel olayları anlamak özgün bir bakış açısını geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır. İşte tam bu noktada böyle bir zorunluluğu gören İslam uleması özellikle Kur’an’ın anlattığı geçmişe ait kıssaları anlamak için çeşitli bakış açıları geliştirmişlerdir. Geleneksel, tarihsel, evrensel gibi başlıklar altında toplanan bu bakış açıları bazı noktalarda birbirinden ayrılsa bile her üç görüşte olanların tamamı Kur’an’la tarihin anlaşılmasının mümkün olamayacağı hususunda hemfikirdirler. “Kur’an tarih kitabı değildir” söylemi üzerinden geliştirilen bakış açıları, Kur’an kıssalarından öğüt, nasihat, hikmet, hüküm, fıkıh elde etmekten daha öteye gidilmemesi gerektiğini temel almaktadırlar. Onlara göre mesela, Kur’an’da anlatılan Musa kıssalarından Mısır ve İsrâiloğulları’nın, Yunus kıssalarından Ninova’nın, Davut ve Süleyman kıssalarından Yaruşalayim’in veya diğer resul kıssalarından tüm insanlık tarihinin elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü kıssalar bir süreci kronolojik bir sıra takip ederek değil, tam tersi bir sürecin birbirinden kopuk parçalarını sıra gözetmeden kısa kesitler sunarak anlatmaktadır. Bu kesitlerin her biri hem kendi içeresinde birbirinden kopuktur hem de yaşanmış gerçeklikten yani tarihten kopuktur.

Bu bakış açısıyla Kur’an kıssalarına anlam vermeye çalışan ulema, Kur’an’da anlatılan birçok kıssayı Kur’an’ın diğer yerleriyle bağı olmayan kesitler olarak anlamıştır. Bundan dolayı mesela;

  • Yasin suresi 13-32 ayetleri arasında anlatılan bir karye’nin kıssası.
  • A’raf suresi 171-173 ayetleri arasında anlatılan meşhur “kalu bela” kıssası.
  • A’raf suresi 175-176 ayetleri arasında anlatılan köpeğe benzetilen adamın kıssası.
  • Kehf suresi 9-27 ayetleri arasında anlatılan Ashab-ı Kehf kıssası.
  • Kehf suresi 83-102 ayetleri arasında anlatılan Zel-karneyn kıssası.
  • Bakara 259.ayette anlatılan 100 yıl ölü kaldıktan sonra diriltilen adamın kıssası.
  • Lokman suresine adını veren ve ulemanın resul olup olmadığı hususunda ihtilaf ettiği Lokman’ın kıssası.
  • Bakara 249-251 ayetleri arasında anlatılan Talut kıssası.
  • Maide 27-32 ayetleri arasında anlatılan Âdem’in iki oğlunun kıssası.
  • Fil suresinde anlatılan ordunun kıssası.
  • Tebbet suresinde geçen Ebu Leheb kıssası.

Gibi daha birçok kıssa Kur’an’ın diğer yerleriyle herhangi bir bağı olmayan, kendi başlarına menkıbe kesitlerine dönüştürülmüştür. Bunun yanında birçok yerde anlatılan kıssalar da birbiriyle bağı olmayan kıssadan hisse alınacak pasajlara dönüştürülmüştür. Bundan dolayı mesela;

  • Kehf suresinde 60-82.ayetler arasında anlatılan “Musa – bir kul” kıssasının, Kur’an’ın birçok yerinde anlatılan diğer Musa kıssalarıyla,
  • Bakara 258.ayette anlatılan İbrahim-kuşlar kıssasının diğer İbrahim kıssalarıyla,
  • Bakara 249-252 ayetleri arasında anlatılan Davut kıssasının diğer Davut kıssalarıyla,
  • Bakara 102. ayette anlatılan Süleyman’ın mülkü kıssasının diğer Süleyman kıssalarıyla,

Bağlarının olduğu düşünülmemiş, her bir kıssa parçacı bir anlayışla kendi içinde anlaşılmaya, hikmet, öğüt, nasihat, ders, hüküm, fıkıh çıkarılmaya çalışılmıştır. Meseleyi bu noktaya getiren bu çarpık anlayışlara göre kıssalarda adı geçen iyi veya kötü kişilerin kimliği de önemli değildir. Mesela, Tebbet suresinde adı geçen Ebu Leheb’in, Musa kıssalarında adı geçen Haman, Karun, Firavun ve Samiri’nin, Zel-karneyn kıssasında geçen Zel-karneyn’in, Ashab-ı Kehf kıssasında geçen gençlerin, Musa kıssasında geçen bir kulun ve diğerlerinin kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan ders ve hikmetler çıkarmaktır. İşte bu şekilde Kur’an’da bilinsin, anlaşılsın, karıştırılmasın, yanlış anlaşılmalar ve ihtilaflar bitsin diye anlatılan Zel-karneyn kıssası da bilinmezlik üreten bir merkeze dönüştürülmüştür.

Bunun yanında bir bütün olarak anlaşılsa da resullerin kıssalarının diğer resul kıssalarıyla bir bağının olmadığı düşünülmüştür. Mesela, Kur’an’da anlatılan İbrahim kıssalarının, İshak kıssalarıyla, İshak kıssasının Yakup ve Yusuf kıssalarıyla, ikisinin kendilerinden sonra gelen Esbat ile, Esbat’ın Musa ve Harun ile onların kıssalarının da onlardan sonra gelen resullerin kıssalarıyla bir bağı ve ilişkisi yoktur. Tek ilişki bu kıssalar bağlamında tekrar tekrar çıkarılacak dersler ve hikmetlerdir. Onlara göre kıssaların anlattığı olayların arka planındaki tarihi zemin ise tamamen sis perdesi altında olduğu için, bunlardan o zemini anlamamızı sağlayacak bilgilerin elde edilmesi mümkün değildir. Meseleyi bu noktaya getiren bu çarpık anlayışlara göre kıssalarda adı geçen iyi veya kötü kişilerin kimliği de önemli değildir. Önemli olan çıkarılacak mesaj, ders ve hikmetlerdir. Mesela, Tebbet suresindeki Ebu Leheb’in, Musa kıssalarındaki Haman, Karun, Firavun ve Samiri’nin, Zel-karneyn kıssasındaki Zel-karneyn’in, Ashab-ı Kehf kıssasındaki gençlerin, Musa kıssasında geçen bir kulun ve diğerlerinin kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Onlara göre önemli olan her müellifin kendi bilgi birikimi ve durduğu yere göre çıkaracağı mesaj, öğüt, nasihat ve derslerdir. İşte bu yaklaşım Kur’an’ı herkese şekil veren bir özne olmaktan çıkarıp, herkesin kendisine göre şekil vereceği nesne konumuna getirmektedir. Şüphesiz ki Yüce Allah’ın kelamından ders ve nasihat çıkarmak elbette önemlidir. Fakat Alemlerin Rabbi’nin insanlarla konuşması olan Kur’an’ın bundan çok daha öte anlamlar taşıması gereklidir. Kur’an tarih çizgisi içinde geçmişte bir yerde icat edilmiş bir nesne değildir. Geçmiş, şimdiki, gelecek zaman kavramları sadece yaratılmış olanlar için geçerlidir. Yüce Allah zamanın mâhkumu değil yaratıcısıdır. O kullarıyla konuştuğunda sadece belli bir zamanı ve belli bir kesimi, ırkı ya da sınıfı kapsayacak şekilde değil, Alemlerin rabbi olduğu için tüm alemi, alemdeki her oluşumu yoktan var eden olduğu için tüm zamanları kapsayacak şekilde konuşur. Ne yerde ne göklerde kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmayacağı Yüce Allah zaman hakkında tanıtıcı bilgiler vermeyecekse kim verebilir ki?

Kur’an’ı zamanın bir nesnesi olarak gören çarpık bakış açılarından çıkan sonuç, Kur’an üzerinden sahih bir tarih anlayışının geliştirilmesinin mümkün olmadığı şeklinde özetlenebilir. Geçmiş zamandaki olayları anlamak için her zaman manipüle edilmiş tarih ilmine Kur’an’dan daha çok güvenmiş olan bu akıl, kendi çıkarımlarını Kur’an’dan daha değerli görmüştür. Çıktıkları tv programlarında avurtlarını şişirerek Kur’an tarih kitabı değildir, Kur’an bilim kitabı değildir, Kur’an anayasa kitabı değildir, Kur’an şu değildir bu değildir diyerek Kur’an’a yer belirleyenler ya Kur’an’a iman etmiyorlar ya da kendilerini Kur’an’dan daha akıllı ve daha etkin görüyorlardır. Şu bilinmelidir ki Kur’an her şeyin kitabıdır.

İsra 17/89

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَأَبَىٰ أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا

Andolsun ki bu Kur’ân’da insanlar için her misali değişik şekillerde verdik. Buna rağmen (misalleri) görmezden gelenlerin dışındaki insanların birçoğu da (misalleri) kabul etmemiştir.

İnsanlık tarihini anlamak için Kur’an dışındaki her türlü bilgiyi Kur’an’dan daha değerli görenler sonunda Kur’an’ı anlaşılamaz ve içinden çıkılamaz bir kitap haline getirmişlerdir. Çünkü Yüce Allah’ın Kur’an’ında anlattığı birçok olay Kur’an dışı kaynaklar üzerinden anlaşılmaya çalışılmış ve hatta Kur’an kıssaları devşirilen o hikayelere uydurulmaya çalışılmıştır. Mesela; Yüce Allah Mukaddes belde olarak sadece Mescidi’l Haram bölgesini ilan etmişken, Kur’an dışı kaynaklardan devşirilen Yaruşalayim (eski adları Ur-Salim, Yebus (Jebus), Hierosolyyma,İlia veya Aelia Capitolina, Beyt Mikdaş ve Abdülmelik b. Mervan zamanında Kudüs) şehri ikinci bir kutsal belde ilan edilmiştir. İshak, Yakup, Yusuf, Esbat, Musa, Harun, Davut, Süleyman ve devamında gelen resuller sadece Yüce Allah’ın tek dini olan İslam üzerine gelmişken, özellikle Yahudilerin anlattığı tarih üzerinden bu resuller kıblesi, namazı, haccı başka bir dinin resulleri haline getirilmişlerdir. Bugün Müslüman dünya bir yandan “hiçbir resulü ayırmadan hepsine iman ederim” şeklinde imanını dillendirirken öte yandan Kur’an’da adı geçen resullerin birçoğunu İslam’ın değil, Yahudiliğin resulleri olarak görmektedirler. Çünkü bunlarla ilgili bilgilerin neredeyse tamamı Kur’an’dan değil, Kur’an dışı kaynaklardan elde edilen bilgilerdir. Birçok insan Yahudilik ve Hıristiyanlığın Musa’nın ve İsa’nın izinden gidenlerin dini olduğunu zannetmekte hatta buna inanmaktadır. Çünkü bu resuller hakkında söz söyleyen ulemanın neredeyse tamamı, elde ettikleri bilgilerini hep İsrailiyat’tan almışlardır. Oysa Kur’an’a göre bu dinler Musa ve İsa’nın izinden gidenlerin değil, tam tersi gitmeyenlerin uydurduğu dinlerdir. Ne yazık ki bu akıl dönmesi Kur’an’ın geçmişe ait verdiği bilgileri yetersiz görmenin bir sonucudur.

Şüphesiz ki geçmişi anlamak için tarih ilminden faydalanmak yasaklanmış bir şey değildir. Fakat Kur’an’ın anlattığı kıssalar ile tarih ilmi kullanarak elde edilen bilgiler arasında kesin bir ayrımın yapılması gerekmektedir. En başta değer, doğruluk, kesinlik, güvenilirlik, derinlik, kapsamlılık, netlik açısından Kur’an’ın verdiği bilgilerin dengi olabilecek hiçbir şey yoktur. Bunun dışında gelen bilgilerin hepsi değişken ve her an yalanlanabilir bilgilerdir. Fakat olaya işlev açısından bakıldığında Kur’an’ın geçmişe ait verdiği haberler ile diğer kaynaklardan geçmişe dair elde edilen bilgilerin her ikisi de gayb haberleridir. Bu söylem tuhaf gelse de durum budur. Tarih ilmi dediğimiz şey bir kişinin adı değil, birçok kişinin bir prensip çerçevesinde yaptığı işin adıdır. Birçok kişi çeşitli yöntemler kullanarak ele geçirdiği nesneler ya da haberler üzerinden çıkarımlar yaparak geçmişte yaşanmış olayların bilgilerine ulaşmaktadırlar. Onlar hakkında bilgi ettikleri olayı ya da kişiyi görmemişlerdir. Kaldı ki görmüş dahi olsalar verdikleri bilgiler bizim için gayb bilgileridir.

Dediğimizin yanlış anlaşılmaması için tarih ilminden, bu ilmi oluşturan prensiplerden ve bilgiye ulaşma yöntemlerinden biraz bahsetmek gerekecektir.

Tarih İlmi genel olarak “İnsan topluluklarını, bu toplulukların yaşayışlarını, birbirleriyle ilişkilerini, kültür ve medeniyetlerini, yer ve zaman göstererek, sebep-sonuç ilişkisine dayalı olarak anlatan bilim dalıdır” şeklinde tanımlanmaktadır. Aslında bu bilim dalı geçmişle ilgili bilgilere ulaşırken daha birçok bilimden de yararlanmaktadır.

  • COĞRAFYA: Tarihî olayların meydana gelişinde, insan topluluklarının yaşadıkları coğrafi bölgelerin önemini inceler.
  • ARKEOLOJİ: Kazı bilimidir. Tarihi buluntuların ne zaman ve kimler tarafından yapıldıklarını araştırır ve değerlendirir.
  • KRONOLOJİ: Takvim bilgisidir. Tarihî olayların zamanlarını belirleyerek, meydana geliş sıralarını düzenler.
  • ETNOGRAFYA: Toplumların örf, âdet ve geleneklerini inceleyen bilim dalıdır.
  • PALEOGRAFYA: Eski yazıların okunmasını sağlayan bilim dalıdır.
  • EPİGRAFYA: Anıtlar üzerine yazılmış kitâbeleri (yazıtları) inceleyen bilim dalıdır.
  • NÜMİZMATİK: Diğer adı “meskûkât” olup, eski paraları inceleyen bilim dalıdır.
  • FİLOLOJİ: Dil bilimidir. Tarihte yaşamış topluluklarla günümüzdeki milletlerin dillerini inceler.
  • ANTROPOLOJİ: Toplumların sosyal ve kültürel yapılarını inceleyen bilim dalıdır.
  • SOSYOLOJİ: Sosyal olayları inceler. Sosyal olayların kaynaklarını ve kanunlarını tespit eder.
  • KİMYA: Karbon 14 deneyi ile tarihî buluntuların yaşayışını belirler.
  • DİPLOMATİK: Günümüze kadar gelmiş olan resmî belgeleri, fermanları, beratları inceleyen bilim dalıdır.

İnsan soyunun geçmişinde yaşanmış olayları bir disiplin haline getiren tarih ilmi işte her biri bir disipline bağlı olan bu bilim dallarını ve hatta son zamanlarda teknolojinin bir hayli gelişmesinden dolayı fizik, astro fizik, biyoloji, anatomi, tıp, matematik, geometri, jeoloji gibi bilim dallarından da faydalanmaktadır.

İtiraf etmek gerekir ki göz kamaştırıcı imkanlara kavuşan bilim, eskilerin masallar ve menkıbeler haline getirdiği tarihi olaylar hakkında daha inandırıcı sonuçlara ulaşmıştır. Bunların küçümsenmesi mümkün değildir. Fakat tüm bu imkanlarına rağmen tarih ilminin bilgi kaynakları;

  1. a) Yazılı kaynaklar: Hatıralar, devlet arşivleri, anlaşmalar, vakfiyeler, eski kitaplar, araştırmalar, kitabeler, üzerinde yazı bulunan herşey,
  2. b) Yazılı olmayan kaynaklar: Eskiden kalma eşyalar, kalıntılar, fosiller, buluntular, binalar şeklindedir.

İşte tarih ilmi geçmişten gelen bu şeyler üzerinde bilimin her türlü imkanını kullanarak araştırma yaparak veriler elde eder, daha sonra elde ettiği bu veriler üzerinden çıkarımlarda bulunur. Yaptığı bu çıkarımları incelenen döneme göre yer ve zaman göstererek anlatır. Fakat her ne olursa olsun elde edilen bilgilerin tamamı bilim adamının kendi çıkarımıdır ve bu çıkarımların doğruluğu her an değişebilecek şekildedir. Mesela, Tarihçiler daha önce elde ettikleri bulgular üzerinde yaptıkları araştırmalar, incelemeler, deneyler üzerinden yakın zamana kadar insanlığın yerleşik bir hayata M.Ö 7000’li yıllarda geçtiği çıkarımını yapmış ve bu şekilde literatür oluşturmuşlardı. Tüm tarih çizgisi bu çıkarıma göre şekillendirilmiş, tarihi dönemler bu çıkarım baz alınarak belirlenmişti. Fakat yakın zamanda Urfa Göbekli Tepe’de M.Ö 11.000 yıllarına ait bir şehir kalıntısının bulunması tüm bu çıkarımları bir anda yerle bir etmiş, tarih anlayışını kökünden değiştirmişti.

İşin özüne bakıldığında aslında tarih ilminin yaptığı şey, görünen üzerinden görünmeyenin, bilinen üzerinden bilinmeyenin bilgisine ulaşmaktır. Yani gayb’a ulaşmak. Tarih ilminin ulaştığı bilgilere inanmak ise aslında bir nevi gayb hakkında onların verdiği bilgiye inanmak anlamına gelmektedir. Çünkü, bir insanın bizzat kendisinin şahit olmadığı her şey aslında gayb’dır.

Mesela, 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fethettiği bizim görmediğimiz, şahit olmadığımız bir gayb olduğu gibi o dönemden haber veren tarih kitaplarını yazanlar içinde gayb’dır. O dönemi aydınlığa kavuşturmak yani o dönemle ilgili gayb bilgisine ulaşmak isteyen tarihçi, eline geçirdiği yazılı belgeler, eşyalar, kalıntılar, daha önce yazılmış kitaplar, görgü şahitleri olduğu söylenen kişilerin aktarımlarını alır, faydalanabildiği her türlü bilimsel ve teknolojik imkanları da kullanarak çıkarımlarda bulunur. İşte kitabına aldığı ve adına tarih dediği şeylerde bunlar olmaktadır. Eninde sonunda o da eline geçirdiği ve güvenilir belge dediği şeyler üzerinden bilinmeyenin yani gayb’ın bilgisine ulaşmıştır. Ulaştığı bilgilerin doğruluğu her zaman için tartışmalı ve yalanlanması mümkün bilgilerdir. Zaten kendini bilen tarihçilerin hiçbiri ulaştığı bilgilerin kesin gerçek yani “El Hak” olduğunu iddia etmemektedir. Tarihçilerin ulaştığı gaybi bilgiler doğruluk açısından yüzde yüz doğru olsalar bile, aktarılan bilgiler sadece olayın bir kısmı ile alakalı olacaktır.

Olayı daha basit bir şekilde anlatacak olursak, tarih ilmi denilen ve geçmişe ait haberleri yer ve zaman göstererek anlatan bilim dalı, çanak çömlek, şehir veya mezar kalıntısı, yazılı ya da yazılı olmayan her türlü nesneyi alır, inceler, deney yapar sonunda çıkarımlarda bulunur. Bu çıkarımların hepsi geçmişte yaşanmış olayların nasıl gerçekleştiği ile alakalı gayb haberleridir. Bu haberlerin yalanlanması insana bir şey kaybettirmeyeceği gibi, doğrulanması da insana bir şey katmayacaktır. Bunun yanında tarih ilmi her zaman manipülasyona, suiistimale, yönlendirmeye açık bir sahadır. Bu, hem bu ilmi oluşturan kişiler açısından hem de bilgi kaynakları açısından böyledir. Mesela, hakkında ne fazla araştırma, arkeolojik kazı, inceleme, bilimsel deney ve daha birçok şeyin yapıldığı Antik Mısır’da bugüne kadar Yakup, Yusuf, Esbat, Musa, Harun gibi elçilerin yaşadığına dair herhangi bir bulgu bulunamamıştır. Bulunamamış olması henüz araştırmaların o seviyeye gelmediğinden dolayı değil, seküler ve dinler tarihçilerinin olaya Tevrat eksenli bakmalarından kaynaklanmaktadır. Neredeyse Firavunların günlük yemek menülerini bile bulan tarihçiler nedense Mısırı yok olmanın eşiğine getirmiş müthiş bir kıtlıktan hem de güçlenmiş bir şekilde kurtaran Yusuf’tan, Firavuna karşı destansı bir mücadele vermiş Musa’dan bahseden tek bir delil dahi bulamamışlardır. Bugün Antik Mısır dönemini anlatan tarih kitaplarının tamamı bu resullerden tek bir satır dahi bahsetmemektedirler. Bu durum sadece Musa ve Yusuf ile sınırlı değildir. Tarihi oluşturan adamlar kasıtlı olarak insanlık tarihinin en etkin özneleri olan resulleri ve o resullere verilen vahiyleri görmemekte, onlarsız bir tarih anlayışı oluşturmaktadırlar. Yani bu adamlar şu an yaşadığımız çağa onlar olmadan geldiğimizi, onların insanlığın tarih çizgisinde yerlerinin olmadığını varsa bile bu yerlerin dikkate alınamayacak kadar değersiz olduğunu söylemektedirler. İşte bu da onların gaybı düzenlemek, insanlar üzerinde geçmişe ait farklı gayb algıları oluşturmak için nasıl bir manipülasyon içinde olduklarını göstermektedir. Elbette ki insaflı ve dürüst olanlarda mutlaka bulunmaktadır.

Kur’an’ın anlattığı şeylerde gayb haberleridir. Ama yalanlanması durumunda insan kesin kaybedecek, doğrulanması durumunda ise insan kesin değer kazanacaktır. Çünkü bu bilgiler her şeyi kuşatan, her şeyden haberdar olan, kendisinden hiçbir şeyin gizlenmesinin mümkün olmadığı Yüce Allah tarafından vahyedilmiş bilgilerdir. İşte Kur’an bu bilgilerden oluşmuş bir kitaptır.

Gayb’a iman etmek İslam’ın temel şiarlarından en başında gelen ilkelerinden biridir. Fakat gayb’a iman denilince daha çok ölümden sonraki hayatta karşılaşacağımız şeyler anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’a bakıldığında resullerin kıssalarının da gayb olarak adlandırıldığı görülecektir.

Yusuf 12/3

نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ الْقَصَصِ بِمَا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ هَٰذَا الْقُرْآنَ وَإِنْ كُنْتَ مِنْ قَبْلِهِ لَمِنَ الْغَافِلِينَ

Sana vahyettiğimiz işte bu (Arapça) Kur’an’la, bundan önce iç yüzünü bilmeyenlerden[1]biri olduğun kıssaların en güzelini sana biz anlatıyoruz

Al-i İmran 3/44

ذَٰلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ ۚ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يُلْقُونَ أَقْلَامَهُمْ أَيُّهُمْ يَكْفُلُ مَرْيَمَ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ يَخْتَصِمُونَ

Ey Muhammed!) Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. (Bu konuda) tartışırlarken de yanlarında değildin. (DİB meali)

Hud 11/49

تِلْكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهَا إِلَيْكَ ۖ مَا كُنْتَ تَعْلَمُهَا أَنْتَ وَلَا قَوْمُكَ مِنْ قَبْلِ هَٰذَا ۖ فَاصْبِرْ ۖ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ

İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin. O hâlde sabret. Çünkü (iyi) sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanların olacaktır. (DİB meali)

Yusuf 12/102

ذَٰلِكَ مِنْ أَنْبَاءِ الْغَيْبِ نُوحِيهِ إِلَيْكَ ۖ وَمَا كُنْتَ لَدَيْهِمْ إِذْ أَجْمَعُوا أَمْرَهُمْ وَهُمْ يَمْكُرُونَ

İşte bu (kıssa), gayb haberlerindendir. Onu sana biz vahiy yolu ile bildiriyoruz. Yoksa onlar tuzak kurarak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin. (DİB meali)

Meseleye bu açıdan bakıldığında Kur’an’ın tamamı gayb kapsamına girmektedir. Çünkü Kur’an’ın verdiği bilgilere arkeolojik kazı yaparak, eşyaları üzerinde karbon 14 testi uygulayarak, tarih kitapları karıştırarak, eski kitabeler üzerindeki çivi yazılarını, duvarlardaki hiyeroglifleri deşifre ederek ulaşılabilecek bilgiler değildir. Allah vahiy etmese asla elde edemeyeceğimiz bilgilerdir. İşte bu yüzden Kur’an insanların gördüğü, görebileceği en değerli bilgidir. İşte bu yüzden Kur’an tartışmasız tek gerçektir. İşte bu yüzden Kur’an en büyük mucizedir. Onu tahminler, çıkarımlar, manipülasyonlar, yönlendirmeler üzerinden elde edilmiş tarihi bilgiler seviyesine düşürmek ona yapılacak en büyük haksızlardan biri olacaktır. Hele onda geçen bilgilerin tarih ilmi üzerinden daha açık ve anlaşılır hale gelebileceğini düşünmek tarifi imkânsız bir zulüm olacaktır. Tarih ilmi Kur’an’ı açıklayamaz, açık hale getiremez. Çünkü tarihin kendisi karışık, kapalı, yanlış ve parçacıdır. Ama Kur’an tarihi daha açık ve anlaşılır hale getirir. Yalanla gerçeğin, manipülasyonla kesin bilginin arasını kesin bir şekilde Kur’an açar. İhtilaflar Kur’an’la sonlandırılır, bilinmezlikler Kur’an’la bilinir hale gelir. Tekrar edelim ki Kur’an tarihin nesnesi değil öznesidir.

Gayb kavramına yüklenilen dar anlam ne yazık ki geçmiş zaman algımızın Kur’an dışı kaynaklar üzerinden şekillenmesine yol açmıştır. Oysa gayb sadece geçmişi veya geleceği kapsayan bir kelime değildir. Aynı zamanda yaşadığımız şu anı da kapsamaktadır. Yani gayb kelimesinin kapsam alanına girmeyen hiçbir zaman yoktur. Mesela, yaşadığımız şu anda gökyüzüne baktığımızda yıldızları, ayı, güneşi gök cisimlerini görürüz. Ama gördüğümüz bu şeyleri yöneten ve yönlendiren Yüce Allah’ın kudretini – ki bu da gayb’dır – göremeyiz. İşte bu bilgiyi bize Kur’an verir. Yaşadığımız an itibariyle yaptığımız veya yapmadığımız şeyleri görebiliriz ama bunları kayıt altına alan melekleri göremeyiz. İşte bundan da Kur’an haber vermektedir ve hepsi de gayb’dır.

Yeryüzünün nehirlerini, dağlarını, ovalarını, bitkilerini canlılarını inceleyebilir, üzerinde deney yapabilir bunların ilk oluşumları ile ilgili bilgiler elde edebilirsiniz. Ama tüm bunları Yüce Allah’ın yoktan var ettiği bilgisine asla ulaşamazsınız. İşte bunu bize Kur’an haber verir ve bunlar da gayb haberleridir. Kısacası gaybın kuşatmadığı bir alan, gaybın kuşatmadığı bir zaman dilimi yoktur ve bunların hepsinden ancak Yüce Allah’ın bildirmesi ile haberdar olmaktayız. Yüce Allah’ın verdiği bu bilgilere gözlerimizle görmüşçesine iman etmek ise işte gayb’a imanın ta kendisi olmaktadır.

Bu çerçeveden anlamaya çalıştığımız Zel-karneyn yani Süleyman kıssaları ile ilgili Yüce Allah’ın bize bildirdiği her şey gayb olmaktadır. Gayb ile ilgili bilgileri Yüce Allah’tan başkasının açıklaması, uzatıp sündürmesi, çoğaltması, eksiltmesi mümkün değildir. Bu bilgileri açıklayacak kişinin Yüce Allah’tan daha çok gayb’a muttali olması gerekmektedir. Kehf suresinde anlatılan Zel-karneyn kıssası, Enbiya, Neml, Seb’e ve Sad surelerinde anlatılan Süleyman kıssaları işte bu temel üzerinden değerlendirilmeli, bu temel üzerinden keşfedilmelidir.

Yüce Allah hiçbir işini eksik bırakmadığı gibi vahyini de eksik bırakmamıştır. Kur’an yapısı gereği kıssaları tek bir yerde ve kronolojik bir sıra takip etmeden anlatmıştır. Bunun en önemli sebebi hiçbir kıssanın Kur’an’dan bağımsız anlaşılmamasını sağlamak içindir. Kıssaların parça parça ve tüm Kur’an’a serpiştirilmiş olması demek, Kur’an’ın parçalanamaz homojen bir yapısı vardır demektir. Tıpkı su gibi, tıpkı hava gibi. İki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan suyu birbirinden ayırdığınızda nasıl ki ateşi söndüren sudan ortaya yanıcı ve parlayıcı maddeler çıkıyorsa, bütünlüğünden koparılan her Kur’an kıssası da derde deva olmayan bir yangın ortaya çıkaracaktır. Kur’an’da anlatılan her kıssa parçalanması, ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Kur’an içinde geçen konuları, kıssaları önem sıralamasına dizilmesi mümkün olmayan tek kitaptır. Çünkü her ayeti, her kelimesi ve her harfi önemlidir.

Zel-karneyn’in yani Süleyman’ı hatta herhangi bir şeyi Kur’an’daki tüm bağlarından koparıp ayrı hale getirdiğinizde Kur’an bunu ihanet sayacak ve asla kendisini açmayacaktır. Sadece Süleyman kıssaları değil, hiçbir kıssa, hiçbir ayet, hiçbir kelime Kur’an’dan koparılarak anlaşılamaz. Çünkü bunlar gayb haberleridir. Gayb haberlerini, gayb haberlerinin bütünü olan Kur’an’dan kopararak parçacı olarak anlaşılır kılmak nasıl mümkün olabilir ki?

Bunun yanında Süleyman kıssalarında gaybi varlıklar olan cinler ve şeytanların onun emrine musahhar kılındığından bahsedilmektedir. Şeytanlar ve cinler hakkında Yüce Allah bizi bilgilendirmez ise bizim bilgi sahibi olmamız mümkün değildir. Kısmi olarak birtakım bilgiler elde etsek bile bu bilgiler onları tastamam anlamamızı asla sağlayamazlar. Yüce Allah bize haber vermemiş olsaydı şeytanın bize apaçık düşman olduğunu biz nasıl bilebilirdik ki? Yüce Allah bize bildirmemiş olsaydı, şeytanın bu düşmanlığına Âdem zamanında başladığına ve kıyamete kadar da devam ettireceğine nasıl vakıf olabilirdik ki?

Süleyman kıssalarında bahsedilen şeytan ve cinlerin, Zel-karneyn kıssasında bahsedilen yolculukların ve tabi ki inanılmaz efsaneler üretilen Ye’cüc ve Me’cüc’ün anlaşılması ancak Kur’an bütünlüğünün dikkate alınması durumunda mümkündür. Yüce Allah Kur’an’ında Zel-karneyn’den bahsederek bize çözülmesi zor bir bulmaca sormamıştır. O kıssada konu ettiği yolculukları, karşılaşılan durumları fantaziler üretelim diye de anlatmamıştır. O kıssanın Kur’an’da olmasının tek sebebi karışıklık, bilinmezlik ve cehaletin karanlığından kurtulalım, aydınlanıp hidayete erelim diyedir. Kıssanın asırlardır çözülmesi imkânsız bulmaca haline gelmesi Kur’an’ın değil, Kur’an’ın bir kıssası olmasına rağmen, onu anlamak için Kur’an dışı kaynaklara başvuran hatta bu kaynaklara Kur’an’dan daha çok güvenenlerden dolayıdır.

İşte bu çerçeve üzerinden sadece Kur’an’ı önceleyerek Zel-karneyn kıssası anlamaya gayret edeceğiz. Bunu yaparken ilk önce anlamaya çalışacağımız ayetlerin meallerini çok bilinen bir meal üzerinden verecek, daha sonra kelimeler üzerinde yaptığımız çalışmalardan elde edilen sonuçlardan ayete kendi öngördüğümüz meali vereceğiz. Şu unutulmamalıdır ki bu çalışma da ulaşılan her sonuç isabetli olsun ya da olmasın sadece bu çalışmayı yapanların Kur’an’dan anladıklarıdır. Bundan daha öte bir anlam verilmesi asla doğru değildir. Mamafih bizi böyle bir çalışmaya teşvik eden şey, meal ve tefsir müelliflerinin Kur’an kelimelerine anlam verirken önü alınamaz bir keyfilikle hareket etmiş olduklarını görmemizdir. Hesap görücü olarak Allah yeter.

 

Ramazan DEMİR

 

[1]بِمَاkelimesi bir harfi cer ve bir ismi mevsulden oluşmuş bir kelimedir. “şeylerle” ya da “şeyle” anlamı vermektedir. Kelimede kullanılan ismi mevsulün tekili ve çoğulu aynıdır.

3 yorum

  1. Doğrusunu söylemek gerekirse yazılarınız
    İçimizde kaybolan heyecanı tekrar ortaya çıkmasına vesile oldu.
    Elbette ki yaptığınız ve yapacağınız yorumlar da sürekli isabet sağlamanız mümkün olmayabilir ancak ,benim en çok önemsediğin şey bunun bit Milad olabileceği fikridir.
    Yaşadığımız Dünya maalesef çok acımasız.bunun temel sebebi de İnsanın tüm dünya kaynaklarını dibine kadar kullanarak insan üzerinde oluşturduğu yada kurduğu gönüllü kölellelik ( Kulluk)düzenidir.
    Maalesef Bu gidişata altarnatif olabilecek tek anlayışı ortaya koyması gereken Son dinin sahipleri olan bizler ise,(Garip bir şekilde inandığımız din üzerinden ) birbirimizi yemekten ne hayatı ne de aslında dini anlamaya sorgulamaya zaman bile bulamıyoruz .
    Arapçam olmadığı için yorumlarınızı Arapça bilgisi olan eşe dosta sorarak anlamaya çalışıyorum.Özellikle dil ve gramer üzerine sorduğum sorulara evet diyip, manada değişen sonuçlarını kabul etmemeleri ve ama, ile başlayan itirazlar şimdilik şaşkınlık ve beyin yanmasının sonucudur diye değerlendiriyorum ?
    Çıktığınız bu zorlu yolda Allah’tan muvafakat diliyorum
    Selam ve dua ile

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*