ZÜLKARNEYN -13- (Bir Kavim)

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ

Nihayet o dik başlının/ürküp kaçanın gözden kaybolduğu (saklandığı) yere ulaştığı zaman, onu akraba bir kadın liderin başkanlığında gözden kayboluyor (saklanıyor) buldu ve onun (kadın liderin) hükmü altında da (nezdinde) bir kavim buldu…

Buraya kadar anlattıklarımız çerçevesinde ayetin ilk cümlesine yukarıdaki gibi bir meal vermek daha isabetli olacaktır. Fakat verdiğimiz meale dikkat edilirse iki defa parantez içi (gözden kaybolduğu) şeklinde bir açıklamamızın olduğu görülecektir. İşte bu durum ayetin devamına geçmeden önce bir açıklama yapmaya mecbur bırakmıştır. Aslına bakıldığında ayette geçen مَغْرِبَ (mağrib) kelimesinin sözlük manaları içinde “saklanılan yer” şeklinde bir mana bulunmamaktadır. Ama aynı kelimenin “gözden kaybolunan yer” şeklinde bir manası da bulunmamaktadır. Doğrusu kelimeye “batı” şeklinde mana verilmesi de kelimenin aslından değil bir benzetmeden dolayıdır. Kelime kök olarak “uzaklaşmak, garipleşmek, ayrı düşmek, giderken gözden kaybolmak, görüş alanından çıkmak, bir tarafa doğru yönelmek, tuhaf olmak, gözle görülmeyecek kadar uzaklaşmak, uzak memleketlere yolculuk yapmak” şeklinde manalara sahiptir. Bu kelimenin kök harflerinden (ğayn+ra+ba) türetilerek elde edilen ismi ismi fail ve ismi mef’ullerin de türetildiği fiilin kökünde bulunan anlamlardan biri olmak zorundadır. Dolayısıyla cümle içinde ismi mekân (mef’ulü fih) olan مَغْرِبَ (mağrib) kelimesine de “gözden kaybolunan yer” şeklinde bir mananın verilmesi daha uygun düşmektedir.

Biraz önce kök anlamlarını belirttiğimiz bu kelimeye bir yönü belirtir “batı” denmesi de “görüş alanında bulunan güneşin ufuk çizgisinde gözden kaybolmasından dolayıdır. Bu kelimenin tüm kök anlamlarına şekil veren anlam aslında uzaklaşmak, kaybolma ve az olmak üzerinden olmaktadır. Bu kelimeden bu üç vurguya da sahip kelimeler bulunmaktadır. Mesela;

غرب السيف (ğarbu’s seyfi) : Kılıcın, vurulduğu herhangi bir insanın ya da başka bir şeyin içinde batıp kaybolması.

غرب (ğarbun) : Kuyudaki uzaklığı ya da uzaklaşırken gözden kaybolması göz önüne alındığı için “kova”

 الغرب (El ğarbu) : Yeryüzündeki diğer cevherlere nazaran daha az olması, yani daha az görülmesinden dolayı altın” denmesi gibi.

Kendinden insanların az olmasından dolayı gidilen uzak memleketlere gurbet, kendi türünden insanların az olmasından dolayı yalnız kalan kişiye garip, alışılagelmiş olana benzemediği veya alışılagelmişin dışında (ender) olduğu için tuhaf anlamında garip denmesi de hep bundan dolayıdır. Bu anlamların hepsi kelimenin kökünde bulunmaktadır. Fakat her üç anlamın birbiriyle şöyle bir ilişkisi vardır. Uzaklaşan bir şey yavaş yavaş azalır nihayet gözden kaybolur. Tıpkı bunun gibi ufuk çizgisine doğru uzaklaşan güneş yavaş yavaş azalır ve nihayet gözden kaybolur. İşte bundan dolayı “batı” anlamı çıkmaktadır.

Yukarıda ayete tarafımızdan verilen mealde مَغْرِبَ (mağrib) kelimesine parantez içinde (saklandığı yer), yine fiil olarak kullanılan تَغْرُبُ (tağrubu) kelimesine ise (saklanıyor) şeklinde açıklama yapılmıştır. Bu açıklamanın gerekçelerinden biri cümle mazi (geçmiş zaman) olmasına rağmen تَغْرُبُ (tağrubu) kelimesinin muzari (geniş, şimdiki, gelecek zaman) kipinde gelmiş olmasıdır. Başlangıcı geçmiş zaman olan bir cümlenin devamında muzari fiil gelmesi, o fiilin hala devam ettiğini göstermektedir. Bu durumda fiilin failinin “gözden kaybolma” işini birilerinin gözünden kaçmak için bilinçli olarak yaptığı ve hala da yapıyor anlamı çıkmaktadır. Yani gözden kaybolmak istediği için bu fiili yapmaktadır. Sonuçta gözden kaybolmanın amacı saklanmak, görünmemek için olmaktadır. İşte parantez içi (saklanıyor) şeklindeki açıklamamızın gerekçesi budur.

İkinci bir gerekçe de cümlede geçen فِي harfi cer’i’dir. Tek başına anlamları olmayan harfi cer’ler cümle içinde çok önemli roller oynamaktadırlar. Ayette geçen فِي fi harfi cer’i cümleye, de, da, içinde, arkasında manaları vermenin yanında hemen öncesinde geçen تَغْرُبُ (tağrubu) fiilinin geçişli olan manasını geçişsiz hale getirmektedir. Bu ne demektir?

Daha önce müteaddi (geçişli) fiilleri, fiilin etkisinin başkası üzerinde görülmesi (vurdu, kırdı, açtı vs gibi); lazım (geçişsiz) fiilleri ise fiilin etkisinin fiili yapan üzerinde görülmesi şeklinde açıklamıştık (oturdu, güldü, kaçtı, yattı, uyudu vs gibi). Normal olarak ayette geçen تَغْرُبُ (tağrubu) kelimesi “gözden kayboldu” şeklinde geçişli (müteaddi) bir anlama sahiptir. Ufukta batan güneşin herhangi bir gözden kaybolma gibi bir amacı yoktur. O kendi fiiline mutat olduğu şekilde devam etmektedir. O gözden kaybolmaya uğraşmadığı halde onun yaptığı bu fiil gözlerde gözden kaybolma olarak tezahür etmektedir. İşte bu durum onun fiilinin geçişli bir fiil olduğunu göstermektedir.

Lokman 31/29

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

Görmez misin Allah, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneşi ve ayı hizmete sokmuştur; her biri belirlenmiş eceline kadar akar gider. Allah yaptığınız her şeyin iç yüzünü bilir. 

Mesela bu ayette gece, gündüz ve ay ile birlikte güneşe يَجْرِي (yecri) “akıp gider” fiili atfedilmiştir. Yani ayete göre güneş boyun eğmiş ve kendisine belirlenen yörüngede akıp gitmektedir. İşte güneşin hep yapageldiği fiil budur. Fakat bu fiil dünyanın küre şeklinde olması ve kendi ekseni etrafında dönmesinden dolayı bizim için ufuk çizgisinde batmak olarak görünmektedir. Bu durum bizzat insanın kendi gözlerinin ölçü alınmasından dolayıdır. Fakat güneşin herhangi bir yerde batmak gibi bir fiili hiç olmamasına rağmen, dünyadaki insanların kendi bakış açıları merkeze alındığında, güneş ufukta batmış olmaktadır. Fakat bu durum Türkçe de böyledir. Arapça da ise ona kullanılan fiil ayette olduğu gibi تَغْرُبُ (tağrubu) yani “uzaklaşırken azala azala gözden kaybolmak” fiilidir. Fakat belirttiğimiz gibi bu fiilin ona atfedilmesi, onun bu fiili yapması değil, gözlerin onu öyle algılamasıdır. Fakat ayette olduğu gibi fiilin hemen sonrasında gelen فِي fi harfi cer’i bu fiilin başkalarına öyle gözüktüğünü değil bizzat onun o işi yaptığını göstermektedir. Yani fiil geçişli halden geçişsiz hale dönüşerek fiilin etkisinin failin üstünde kalmasını sağlamıştır. Bu durum fiilin bizzat fail tarafından işlenmiş olduğunu göstermektedir. Daha açık ifade ile fail başkasının gözünden kaybolmaya çalışmaktadır. Yani saklanmaya. İşte tarafımızdan ayet mealine konulan parantez içi (saklandığı yer) ve (saklanıyor) şeklindeki açıklamamızın gerekçesi budur.

Daha önceki bölümlerde güneşin battığı yer diye adlandırılabilecek bir yerin olmasının mümkün olamayacağı üzerinde uzunca durmuştuk. Bu kelimelerden yola çıkan müelliflerin olmamasına rağmen güneşe battığı bir yer bulmak için kutup dairelerinden okyanus kenarlarına, batı denizlerinden uzaydaki kara deliklere kadar gezindiklerinden de bahsetmiştik. Ayetin ilk cümlesinin bahsettiği konunun Neml suresinde anlatılan Süleyman kıssası ile benzerliği artık iyice ortaya çıkmıştır. Fakat ayetin devam cümlesi zaten kurulmuş olan bu organik bağın daha da kuvvetlenmesini sağlamaktadır.

قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًاوَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا

Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik (DİB meali)

Neredeyse mevcut meallerin tamamında bu cümleye yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi mana verilmiştir. Aslında bu cümle Zel-Karneyn hakkında anlatılan tüm efsaneleri yerle bir eden cümle olmasına rağmen bin dereden su getirilerek cümlenin ayet üzerindeki derin etkisi yok edilmiştir. Zel-Karneyn hakkında anlatılan tüm efsanelerde o yolculuklara çıkmış bilge biridir. Bu yolculuklar, kutup bölgelerinden, okyanus kenarlarına ve hatta uzaydaki kara deliklere kadar uzanmaktadır. Yolculukların yapıldığı yerler değişse de tüm efsanelerde Zel-Karneyn’in karşılaştığı şeylerle ilk defa karşılaştığı değişmemektedir. Yani güneşin battığı yere ilk defa gitmiş, onu kara balçıklı bir gözede batarken ilk defa görmüş, kara balçıklı gözenin yanında bulduğu kavimle ilk defa karşılaşmıştır. Fakat böyle olmasına rağmen Yüce Allah ona Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik şeklinde vahyetmiştir. Hayret edilecek şey bu cümle karşılaşılan bu kavimle Zel-Karneyn arasında yaşananların bir öncesi olduğunu açıkça göstermesine rağmen bunun görülememiş/görülmemiş olmasıdır. Tıpkı yukarıdaki mealde olduğu gibi birçok mealde ayetin Arapça metninde olmamasına rağmen bu kavmin kafir kavim olduğunu belirten parantez içi eklemeler yapılmıştır. Bu eklemenin gayesi ayette geçen “onlara azap edersin” şeklindeki cümledir. Öyle ya bu kavme azap edilmesi için kafirlik gibi çok geçerli bir gerekçenin olması gerekmektedir. Yoksa daha önce hiç karşılaşılmamış bir kavme azap etmenin gerekçesi olmazdı. Nitekim bu saikle hareket eden müfessirlerimiz o kavimle ve onlara uygulanacak azapla ilgili şunları söylemişlerdir.

Cenâb-ı Allah daha sonra, “Dedik ki; “Ey Zülkarneyn, onlara azab etmekte yahut haklarında

güzellik tarafını tutmakta serbestsin” buyurmuştur. Bu ifade ile İlgili birkaç bahis vardır:

Birinci Bahis: Bu ifade, Allah Teâlâ’nın, Zülkarneyn ile vasıtasız olarak konuştuğuna delâlet eder. Binâenaleyh bu ifadeyi, “Cenâb-ı Hak ona, bir peygamber vasıtası ile hitab etmiştir” manasına hamletmek, ayetin zahirinden sapmak demektir.

İkinci Bahis: Ehl-i Ahbar, bu yeri anlatırken, acâip şeyler söylemişlerdir. Ibn Cüreyc şöyle demiştir: “Orada, onikibin kapısı bulunan bir şehir vardı. Oradakilerin sesleri ve gürültüleri olmasaydı, insanlar güneşin batarken (çıkardığı sesi) duyarlardı.’

Üçüncü Bahis: Ayetteki bu ifade, batının en uç noktasında oturanların kâfir olduklarına delâlet etmektedir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, küfürlerinde ısrar ederlerse onlara azab etme ile, onlara minnet edip, affetme arasında Zülkarneyn’i serbest bırakmıştır. Bu serbest bırakma işi,

Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Peygamberi, müşrikleri (salıp; minnet etme (başa kakma) ile öldürme arasında muhayyer bırakmasında olduğu gibi. bu iki işin en uygununu düşünüp bulma manasında bir muhayyer bırakmadır. Ekser âlimler şöyle demişlerdir: “Ayette bahsedilen azab etme” öldürme; onlar hakkında güzellik tarafını tutma ise, onları öldürmeme, sağ bırakma manasınadır.[1]

Görüldüğü gibi en insaflı tefsirlerimizde bile mesele yolculukta ilk defa karşılaşılmış olmasına rağmen bu kavmin öldürülmesine kadar vardırılmıştır. Kur’an’ın hiçbir yerinde bir insanın ya da bir kavmin sırf kafir olmalarından dolayı öldürülmeleri gerektiğine dair tek bir işaret dahi olmamasına rağmen bu sonuca varılması hiç de şaşırtıcı değildir. Böylesi tefsirleri okuyan ve onlara güvenen insanların “eğer Yüce Allah Zel-Karneyn’e daha önce hiç karşılaşmadığı kafir bir kavmi öldürme yetkisi veriyorsa, biz de onların izinden gidenler olarak aynı şeyleri yapmalı, kafirleri öldürmeliyiz” şeklinde bir sonuca varmalarına ve bu uğurda hem kendi canlarını hem de başkalarının canlarını heder edecek eylemlere girişmelerine hiç şaşırmamalıyız. En insaflı ve muteberlerden biri sayılan tefsircimizin kurduğu “Ekser âlimler şöyle demişlerdir: “Ayette bahsedilen azap etme” öldürme; onlar hakkında güzellik tarafını tutma ise, onları öldürmeme, sağ bırakma manasınadır” bu cümleden daha önce hiç karşılaşılmamış bir kavmim hem de topluca öldürülmesinin birçok alimin görüşü olduğu sonucu kendiliğinden çıkmaktadır. Eleştirmekle sonunu getiremeyeceğimiz bu tefsirleri Allah’a havale ederek anlama çabamıza devam edelim.

Hatırlanacağı üzere bu çalışma da en başından beri Zel-Karneyn’in Süleyman olduğunu, uzaya, güneşin battığı yere, okyanus kenarına, kutuplara veya herhangi bir yere kendisinin yolculuk yapmadığını, bir aracıyı yani kendisiyle bir hedefe ulaşabileceği şimdilik kim olduğu bilinmeyen bir kişiyi, bir başka kişiyi bulması, takip etmesi için gönderdiğini ortaya koymaya çalıştık. Sonunda o aracı dik başlı veya ürküp kaçan o kişinin saklandığı o yere ulaşmış ve ulaştığı yerde liderlik eden bir kadın ve onun emri altında olan bir kavim bulmuştur. Anlaşılan o ki bu aracı bu kadın liderin gücünü kullanarak saklanan kişiyi tanımakta ve bilmekte ama kadın lideri ve emri altındaki kavmini bilmemektedir. Yüce Allah’ın bu lider ve kavmi için “ister azap et ister iyilik” şeklinde bir önerme de bulunmasının sebebi de saklanmaması gereken kişiyi saklamaları, arka çıkmamaları gereken kişiye arka çıkmalarından dolayıdır.

Ayetlerin kıssayı ilk önce aracı üzerinden anlatması, daha sonrasında birden “Ey Zel-Karneyn” şeklinde hitaba geçmesi, dik başlının ardından gönderilen aracının, yakalaması ve belki de getirmesi gereken kişinin arkasında bu kadın liderin ve kavminin olduğunu görmesi ve bunu gelip Zel-Karneyn’e söylemiş olmasındandır. Kur’an’ın olayların akışında kullandığı bu üslup sadece burada değil birçok kıssada bulunmaktadır. Müellifler Kur’an’ın kıssa anlatırken bu şekilde sıçrama yapmasını bir boşluk olarak algılamış ve bu boşluğu ellerine geçirdikleri her türlü rivayet ve İsrailiyat ile kendileri doldurmaya kalkışmışlardır. Hatta rivayet ve İsrailiyat’ta bulamadıklarını kendi hayal güçlerini kullanarak doldurmuşlardır.

Bu üslup ve olayların akışındaki sıçramanın boşluk oluşturduğu en azından birçok soru işareti oluşturduğu bir hakikattir. Fakat Yüce Allah bu boşlukların hayal, rivayet ve İsrailiyat ile doldurulsun diye bırakmamıştır. Tam tersi baştan sona anlatılmayan bir kıssa Kur’an’ın tamamına müracaatı zorunlu hale getirsin diye bu şekilde anlatılmıştır. Onlarca kere vurguladığımız gibi, Kur’an; binlerce kopuk parçalardan oluşmuş bir kitap değildir. O Yüce Allah’ın ilmiyle, her bir parçası diğeriyle kopması mümkün olmayan bağlar oluşturularak gönderilmiştir.

Ayetlerde kullanılan üslup oluşturulan bu bağların ne şekilde olduğunu gösteren işaretlerdir. Mesela bu kıssa “sana Zil-Karneyn hakkında soruyorlar” şeklinde başlamış, başka hiçbir yerde geçmeyen bir ismi gündeme getirmiştir. Devamında yine hiçbir yerde kullanılmayan kelimeler kullanmış, Zel-Karneyn’in emrinde olan bir aracının başka birinin peşinden gönderildiğinden bahsetmiştir. Kur’an’ın tamamını okuyan için hem Zel-Karneyn ismi, hem aracıya uygun görülen “sebeben” kelimesi, hem bu aracının gittiği “mağribeş şems” terkibi, biraz ilerisinde gelen “aynin hamietin” sıfat tamlaması Kur’an’ın başka yerinde geçmeyen kelimelerdir. Bu yönüyle bakıldığında bahsedilen olaylar Kur’an’ın diğer yerleriyle bağı olmayan kelimeler gibi durmaktadır. Fakat bu şekilde akan kıssa birdenbire ilk defa karşılaşılan bir kavim için üslup değişikliğine gitmekte ve “Ey Zel-Karneyn onlara ister azap et, istersen iyilik yap” demektedir. Ayete ve hatta devamında gelen ayetlere bakıldığında bu kavmin azabı hak edecek herhangi bir şeyinden bahsedilmediği rahatlıkla görülecektir. Bu kavmi “kafir, müşrik, günahkar, zalim, fasık, mücrim” gibi olumsuz tanıtan tek bir ibarenin dahi geçmediği de görülecektir. Öyleyse Yüce Allah Zel-Karneyn’e neden bu kavme azap edebileceğini söylemektedir. Ayetin devamında gelen Zel-Karneyn’in konuşmasına bakıldığında soru daha da büyümektedir.

Kehf 18/87

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi (DİB meali).

Bu mealde (ve diğerlerinde) “her kim zulmederse” şeklinde mana verilen أَمَّا مَنْ ظَلَمَ emma men zaleme ibaresi üzerinde durmak istiyoruz. Bu kısa cümlede bir edat (أَمَّا), bir ismi mevsul (مَنْ), bir de mazi (geçmiş zaman) fiil (ظَلَمَ) bulunmaktadır. Tüm Arapça gramer kitaplarında bahsi bulunan ismi mevsuller daima marife yani bilinen konumdadırlar. Cümlede geçen (مَنْ) kelimesi de marife bir ismi mevsuldür ve manasının “o kimse” şeklinde olması gerekmektedir. Hemen bu ismi mevsulden sonra gelen mazi (geçmiş zaman) fiil ise bağlı bulunduğu sigada (mazi, müfred, müzekker, ğaib) “zulmetti” anlamındadır. Yani geçmişte yapılmış bir fiildir. Yukarıdaki meale ve hatta diğer meallere bakıldığında kelimeye verilen mananın “zulmederse” şeklinde geniş zaman olarak verildiği görülecektir. Bu kısa cümlenin olması gereken manası “o zulmetmiş kişiye gelince” şeklindeyken, “her kim zulmederse” şeklinde çevrilmesi kıssanın yönünün birdenbire geçmiş zamandan gelecek zamana dönmesine neden olmuştur. O halde bu manaya göre henüz ortada bir zülüm, küfür ya da başka bir kabahat yoktur. Bundan sonra kim zulmederse anlamına gelmektedir.

Oysa ayette bahse konu olan “zulmetme” gelecekte olacaklar için değil, geçmişte olmuş bir şeyden bahsetmektedir. Kendisine (مَنْ) “o kimse” denilen kimse ise gelecekte zulmedecek ve bilinmeyen herhangi bir kimse değil, zulmettiği bilinen “o kimse”dir.

İşte bu üslup anlatılan kıssanın burayla sınırlı olmadığını bir öncesinin ve hatta bir sonrasının olduğunu göstermektedir. Burada yapılması gereken hayaller, yorumlar, rivayet ve İsrailiyat peşinde koşarak kıssayı Yüce Allah’ın anlattığından başka bir şekle sokmak değil, kıssanın Kur’an’daki diğer parçalarını bulmaya çalışmaktır. Kıssanın bir geçmiş olduğu hem Yüce Allah’ın karşılaşılan kavim için “ister azap et, ister iyilik” buyurmasından hem de Zel-Karneyn’in “zulmetmiş o kimseye gelince” ifadesinden açıkça anlaşılmaktadır. Kıssanın devamı olduğu ise yine Zel-Karneyn’in zulmetmiş o kimse için vereceği cezaları “geniş zaman” fiilleri üzerinden anlatmasından anlaşılmaktadır. Fakat aynı şekilde ayette geçen gelecek zaman fiilleri üzerinde de özensizce oynanmış onlarda olması gereken anlamdan başka anlamlara kaydırılmıştır. Mesela ayette geçen فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ (fesevfe nuazzibuhu) bu cümle mealler tarafından tıpkı yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi biz onu cezalandıracağız şeklinde çevrilmiştir. İki kelimelik bu kısa ibareye verilen bu mana فَسَوْفَ (fesevfe) kelimesinin yok olmasına sebep olurken, نَجْنُ necnu zamirinin eklenmesine neden olmaktadır. DİB mealinde geçen “biz onu cezalandıracağız” cümlesini Türkçeden Arapçaya çevirirsek ayetteki gibi bir ifade değil نُعَذِّبُهُنَجْنُ (nahnu nuazzibuhu) şeklinde bir ifade karşımıza çıkmaktadır. Oysa ifadenin manası “biz onu cezalandıracağız” değil “çok yakında ona azap edeceğiz” şeklinde olması gerekmektedir. İşte bu kıssanın burada bitmediğini devamının olduğunu göstermektedir.

Aslında her şey dönüp dolaşıp Kur’an’a yaklaşım biçimleri üzerine gelmektedir. Eğer Kur’an birbirinden kopuk kıssa parçalarından öğütler, nasihatler, hikmetler çıkaracak bir kitap olarak görülüyor ve bu anlayışla Kur’an’a iman ediliyorsa, Kur’an’daki kelimelerin mazi, muzari, müennes, müzekker, isim, fiil olduğu hiç önemsenmeyecek ve ötelenecek, kişinin kendi çabasıyla elde ettiği çıkarımlar ön plana geçecek demektir. Ya da insani müdahale olmaz ise Kur’an’daki cümleler tek başlarına anlam ifade etmezler denilerek Kur’an isteyenin istediği şekilde şekil verdiği bir nesneye dönüştürülecektir. Ne yazık ki tefsir ve meallerimiz her ikisine de verebileceğimiz binlerce örnekle doludur ve yine ne yazık ki Kur’an kelimeleri ve kıssaları mü’min’lerin kafalarında ve imanlarında bu anlatımlarla bilinir hale gelmiştir.

Ayete gösterilecek küçücük bir dikkat bile bahsedilen kıssanın bir öncesi ve bir sonrası olduğu hiç zorlanmadan açıkça görülmektedir. İşte bu görülenler Zel-Karneyn’in Süleyman, bahse konu olan kıssanın öncesinin ve hatta sonrasının ise Neml suresi 15-44 ayetleri arasında anlatılan kıssa olduğunu göstermektedir. Zel-Karneyn kıssasının Kehf suresinde anlatılan devamının anlaşılması da Neml ve diğer surelerde anlatılan Süleyman kıssalarının anlaşılmasına bağlıdır.

Çok sık olarak ifade ettiğimiz bir şeyi burada bir kez daha ifade etmekte fayda vardır. Zel-Karneyn kıssasının Süleyman kıssalarına bağlanması gerektiği bizim kendi çabalarımız sonucu elde ettiğimiz şeylerdir. Bu çalışmayı yapanlar ilke ve iman olarak Kur’an kelimelerine verilen rasgele ve ilkesiz manalar üzerinden çizilen Zülkarneyn portesine inanıp, hayallerin ve hikayelerin çizdiği rotaların peşinden galaksiler arası yolculuklar, kutup dairelerinde dolaşmalar, kafir olduğu aşikar olan Alaxandre le Grande, Bilge kağan, Pers kralları gibi şahsiyetler peşine takılıp bir savaştan diğerine yolculuk yapmaktan ve bu saçmalıklardan hikmet çıkarma çabasına girmektense, Yüce Allah’ın kelimelerine tutunmayı ve kelimeler nereye götürüyorsa oraya gitmeyi tercih etmektedirler. İnsan olarak kelimelere tutunduk ve o kelimeler bizi Süleyman’a götürdü. Daha ilk satırlarda hangi ilke ve metotları kullandığımızı detaylıca belirttik. Anlamaya çalıştığımız her kelime ile ilgili haddinden fazla detayı hem de okuyucuyu sıkma pahasına belirttik. Çıkarım, sonuç ve yönelmelerimizi nelere dayanarak yaptığımızı defalarca tekrar ettik. Bile isteye bir kelimeyi hatta bir harfi bile yerinden oynatmadık, başka anlamlar yüklemedik. Arapçanın gramer kurallarını kendi başımıza ihlal edecek tüm davranışlardan özenle kaçındık. Tüm bunlardan sonra Yüce Allah’ın Zel-Karneyn olarak tanıttığı kişinin Süleyman olduğuna ulaştık.

Biz de herkes gibi yanlış yapma ve yanlış anlama ihtimali olan Allah’ın bağışlamasına daima muhtaç olan kullarız. Yüce Allah’ın tertemiz sözleri herkesten ve her türlü eksiklikten münezzeh olduğu gibi bizden de münezzehtir. En başından beri belirttiğimiz metot ve usul çerçevesinde bize gösterilen yanlışlarımıza asla sahip çıkmayacağımızı ve bunları bize gösterenlere müteşekkir olacağımızı da defalarca deklere ettik.

Tüm bunlardan sonra yegâne sığınak Yüce Allah’ın sonsuz merhametidir. Tüm bunlardan sonra içinde bulunduğumuz karanlıklardan bizi aydınlığa çıkaracak yegâne kılavuz Yüce Allah’ın kitabıdır. Ondan başka kılavuzun ondan başka hidayet kaynağının olma ihtimali bile mümkün değildir.

Bu satırlardan sonra Neml suresindeki Süleyman kıssalarını irdeleyecek ve iki kıssa arasındaki kopmaz bağları keşfetmeye çabalayacağız.

 

Ramazan DEMİR

 

[1]F. Razi Tefsir-i Kebir

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*