ZÜLKARNEYN -11- (Kara Balçıklı Göze)

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا

Güneşin battığı yere varınca, onu (güneşi) siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu.Orada (kâfir) bir kavim gördü.… (DİB meali).

Anlamaya çalıştığımız ayetin en sorunlu hale getirilmiş ibaresi hiç kuşkusuz عَيْنٍ حَمِئَةٍ “aynin hamietin” ifadesidir. Bu ibareye meallerde genel olarak “kara balçıklı göze” şeklinde mana verilmiştir. Fakat kelimelere manalar verilmesi o kelimelerin kast ettiği anlamların anlaşılmış olması anlamına gelmemektedir. Nitekim öyle olmuş ve hem geçmişte hem de günümüzde ifade anlaşılmamış ve “kara balçıklı göze nedir?” sorusu durmadan sorulmuş ve her müellif kendi çapında bu soruyu cevaplamıştır. Bu soruya verilen cevapları buraya almak bile epey zahmetli bir iştir. Fakat verilen cevaplar her ne olursa olsun tüm tezlere kaynaklık yapan “aynin hamietin” ifadesi olmuştur. Tüm tezler “aynin hamietin” ifadesine verilen “kara balçıklı göze” manasının doğru olduğunu kabul etmiş ve bu kabulden sonra “kara balçıklı göze nedir/neresidir? Sorusunu sorarak cevap aramaya girişmiştir. Bu cevap arama çabaları müellifleri okyanustan okyanusa, kutuplardan kutuplara ve hatta samanyolu galaksisinin dışına götürmüştür. Sonuçta elimizde iman etmek zorunda olduğumuz ama kim olduğu, nerelere/niçin yolculuk yaptığı bilinmeyen bir Zülkarneyn ve onunla ilgili devasa bir muktesabat kalmıştır. Bu konuda kalem oynatan müellifler söylemlerine hep “kara balçıklı göze nedir? şeklinde başladıklarından kimse geleneğin “aynin hamietin” kelimesine verdiği “kara balçıklı göze” manasının doğru olup olmadığını sorgulamamıştır bile. Sorgulamadan kabul edilen manalar üzerine oluşturulan tezlerin yanına tarihi rivayetler, İsrailiyat, alimlerin yorumları, müellifin hayal gücü de eklenince iki kelimelik “aynin hamietin” ifadesi tüm Zülkarneyn tezlerinin en gizemli ifadesi haline dönüşmüştür. Bu gizem, Kur’an’da anlatılan diğer kıssalara nazaran Zülkarneyn kıssasını daha çekici hale getirmiş müelliflerin birbirinden iddialı şeyler söylemesine sebep olmuştur. Bundan sonrası söylemin fantezi, akıl, bilim, hadis, rivayet, İsrailiyat ile desteklenmesi şeklinde tezahür etmiştir. Bu devasa iddiaların neredeyse tamamı tezlerine “kara balçıklı göze nedir/neresidir? şeklinde başladığı için görece daha mütevazi olan “aynin hamietin” ne demektir? şeklindeki gayet mütevazi bir soru hiç sorulmamıştır. Ara sıra soran çıksa bile bu soruyu Kur’an’a değil, Kur’an’dan başka herkese sormuş ve onların verdiği cevaplar üzerine tez oluşturmuştur.

Bu tezlerin oluşturduğu devasa muktesabatı buraya aktarmak yerine, o müktesabattan devşirilmiş meallerin bir kısmını almakla yetineceğiniz.

Abdulaziz Bayındır Meali

Uzak batıya ulaşınca onu, güneşi balçıklı bir kaynaktabatar buldu. Orada bir topluluğa rastladı.

Abdulbaki Gölpınarlı Meali

Nihayet güneşin battığı yere gelince görmüştü ki güneş, kara bir balçığabatmada ve orada bir topluluğa rastladı.

Ahmet Varol Meali

Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara balçıklı bir gözeniniçinde batar gördü. Onun yanında da bir kavim buldu

Ali Bulaç Meali

Sonunda güneşin battığı yere kadar ulaştı ve onu kara çamurlu bir gözedebatmakta buldu, onun yanında bir kavim gördü. ‘

Bahaeddin Sağlam Meali

Nihayet güneşin battığı yere ulaştıklarında, güneşin sıcak, çamurlu bir çeşmenin içinde battığını gördü. Ve orada bir toplum ile karşılaştı

Diyanet İşleri Meali (Eski)

Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir sudabatıyor gördü. Orada bir millete rastladı.

Diyanet Vakfı Meali

Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı.

Edip Yüksel Meali

Uzak batıya varınca güneşi büyük bir okyanustabatar buldu ve orada bir topluluk ile karşılaştı.

Elmalılı Meali (Orjinal)

Tâ gün batıya vardığı vakit onu balçıkla bir gözedegurub ediyor buldu, bir de bunun yanında bir kavim buldu.

Hasan Basri Çantay Meali

Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara bir balçıkdabatar buldu. Bunun yanında da bir kavm buldu.

Mustafa İslamoğlu Meali

Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca, orada kara balçığa (benzer) bir su gözesinde(güneşi) batar buldu; ve orada yerleşik bir topluluğa rastladı.

Ömer Nasuhi Bilmen Meali

Tâ ki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesindegurub eder (gibi) buldu ve onun yanında bir kavim de buldu.

Süleyman Ateş Meali

Nihayet güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir gözedebatar buldu. Onun yanında da bir kavim buldu.

Şaban Piriş Meali

Sonunda, güneşin battığı yere varınca, onu kara bir çamurda, bir göze de batarken buldu. Orada da bir kavim buldu.

Ümit Şimşek Meali

Nihayet batıya vardığında, güneşi balçıklı bir sudabatarken gördü; orada da bir kavim buldu.

Yaşar Nuri Öztürk Meali

Nihayet, Güneş’in battığı yere varınca onu kara balçıklı bir gözedebatar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu.

Görüldüğü gibi عَيْنٍ حَمِئَةٍ “aynin hamietin” ifadesine küçük farklılıklar olmasına rağmen çoğunlukla “kara balçıklı bir göze” şeklinde mana verilmiştir. Bu müelliflerden sadece bir tanesi “aynin hamietin”ifadesine “büyük bir okyanus” manası vermiştir. Her platformda “Kur’an yeter” söylemini dillendiren bu müellifin hangi asla, hangi kurala ve en önemlisi hangi vicdana dayanarak bu manayı verdiğini doğrusu biz tespit edemedik. Çünkü “aynin hamietin” ifadesinde geçen her iki kelimenin ne dilde ne sözlüklerde ne de Kur’an’da böyle bir manası yoktur. Kur’an’ın matematiksel sistemi üzerinde bir hayli çaba sarfeden bu müellifin, kelimelerin matematik işlemlerinde bir sayı olmaktan başka manaları olabileceğini de göz önüne alması gerekmektedir.

عَيْنٍ “aynin kelimesindeki harfler aynı zamanda o kelimenin kök harfleridir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 65 kelime bulunmaktadır. Kelimeye bildiğimiz su üzerinden mana verilmesi durumunda temiz, saf ve kesintisiz su pınarı anlamına gelmektedir. Hatta öyle ki bu kelimenin pınar anlamında geçtiği her yerde ayrıca bir “su” kelimesinin sarf edilmesine gerek kalmadan hep temiz su gözesi anlaşılmıştır.

Bakara 2/60

وَإِذِ اسْتَسْقَىٰ مُوسَىٰ لِقَوْمِهِ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ ۖ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ۖ قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ ۖ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللَّهِ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ

Hani, Mûsâ kavmi için su dilemişti. Biz de “Asanı kayaya vur” demiştik, böylece kayadan on iki pınar fışkırmış, her boy kendi su alacağı pınarı bilmişti. “Allah’ın rızkından yiyin, için. Yalnız, yeryüzünde bozgunculuk yaparak fesat çıkarmayın” demiştik (DİB meali).

Mesela, tüm meal müellifleri bu ayette geçen “aynen” kelimesine pınar manası vermiş ayetin Arapça metninde “su” manası verilecek herhangi bir kelime bulunmamasına rağmen “içilecek temiz su” olduğu anlaşılmıştır. Hatta yukarıdaki meal sadece “meşrebehum” kelimesine “su alınacak pınar” manası vermiştir. Bunun dışında tüm mealler kelimenin geçtiği 88/5, 12 – 83/28 – 77/41 – 76/6, 18 – 55/50, 66 – 54/12 ve daha birçok ayette kelimeye “temiz, saf su kaynağı” manası vermişlerdir.

Fakat aynı meal müellifleri عَيْنٍ حَمِئَةٍ “aynin hamietin”tamlamasının ikinci kelimesi olan  حَمِئَةٍ hamietin kelimesinin geçtiği diğer yerlerde hep pisliği ifade eden “kara, kokmuş çamur” manası vermişlerdir.

Hicr 15/26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık (DİB meali).

Hemen belirtelim ki birçok meal müellifi bu ayette geçen “hamain” kelimesine “kokmuş çamur” manası vermişlerdir.[1] Geri kalanlar ise tıpkı yukarıdaki meal gibi “balçık” manası vermişlerdir. Bu durumda meallerimize göre Kehf 86. ayette geçen “hamietin” kelimesinin manası kimine göre “kokmuş çamur” kimine göre ise “balçık” olmaktadır. Sonuçta her iki manadan hangisi tercih edilirse edilsin ortaya çok tuhaf ve çelişkili bir durum çıkmaktadır. Çünkü meallerimizin neredeyse tamamı Kehf suresinde geçen “aynin hamietin” kelimesine kara balçıklı bir göze manası vermişlerdir. Oysa balçık; karasıyla beyazıyla suyun akmaması sonucu dibe çöken çamuru ifade etmektedir ama “aynin” kelimesi durmadan akan saf ve temiz bir suyu ifade eden bir kelimedir. Üstelik “aynin hamietin” kelimesi bir sıfat tamlamasıdır. Hamietin kelimesi “göze, pınar” manası verilen “aynin” kelimesinin sıfatıdır. Kelimelere pınar ve çamur üzerinden mana verildiğinde biri akışkanlığı ve temizliği, diğeri durağanlığı ve kokuşmuşluğu ifade eden iki zıt kelime olmaktadır. “Aynin” kelimesine “pınar, göze” manası verilmesi durumunda, bu suyun durmadan akan temiz bir su, hamietin kelimesine “kokmuş çamur” manası verilmesi durumunda ise suyun akmaması, durağan olması gerekmektedir. Biri olduğunda diğerinin olmaması gereken iki mana zorla da olsa yan yana getirilmiş ve “kara balçıklı bir pınar” manasına ulaşılmıştır. Oysa kara balçık akışkanlıkla oluşan bir çamur değil, tam tersi suyun akmamasından dolayı oluşan bir çamurdur ve genelde kuyu diplerinde ve durağan sularda biriken çamuru ifade etmek için kullanılmaktadır.

Hamietin kelimesi Kehf 86 ayeti dışında 3 defa Hicr suresinde geçmektedir. Biraz önce belirttiğimiz gibi meal müelliflerin kimisi bu kelimeye “kokmuş çamur” manası vermişken diğer bir kısmı ise “kara balçık” manası vermişlerdir. Hicr suresinde kelimeye verilen bu manalar üzerinden Kehf suresindeki “aynin hamietin” ifadesine mana vermemiz durumunda meallerimizin bir kısmına göre mananın “kara balçık pınarı” diğer bir kısmına göre ise “kokmuş balçık pınarı” şeklinde olması gerekmektedir. Oysa suyun durağanlaşması sonucu oluşan kara veya kokmuş balçıktan bir pınarın olması da mümkün değildir. Çünkü bu durumda bu pınardan kuru çamurun veya kara balçığın akması, gerekmektedir.

Zel-karneyn hakkında müstakil çalışmalar yapan bir takım çağdaş müellifler ise “aynin hamietin” kelimesinin ışığı dahi yuttuğu söylenen uzaydaki bir “kara delik” olduğunu söylemişlerdir. Tuhaf olan şudur ki kara delikler hakkında söz söyleyen bilim adamları, kara delikten dışarıya bir şeyin fışkırdığını aktığını değil tam tersi onun her şeyi yuttuğunu söylemektedirler. Oysa bir şeyi yutan şeye hiçbir şekilde pınar denmesi mümkün değildir. Zaten her şeyi yuttuğu için ona pınar değil, “delik” denmiştir. Bu müellifleri anlamak mümkün değildir. Ne Kur’an’da ne sözlüklerde “aynin” kelimesinin delik, “hamietin” kelimesinin ise tek başına “kara” manası bulunmamasına rağmen böyle bir manaya nereden ve hangi ilkelerle vardıkları anlaşılır gibi değildir.

Bu kelimelere “kara balçıklı bir göze veya büyük bir okyanus veya kara delik” şeklinde mana vermek ayetin kelimelerinden değil, Zel-karneyn ile ilgili rivayet, İsrailiyat ve yorumlarla oluşmuş arka plandaki muktesabattan kaynaklanmaktadır.

Biraz önce belirtmiştik عَيْنٍ “aynin” kelimesi aynı kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 65 kelime bulunmaktadır.

Asıl itibariyle العين “ayn” kelimesi bildiğimiz mana da göz organını ifade eden bir kelimedir. Fakat aynı zamanda gözün sahibine ve bir şeyi bakıp gözeten kimseye deعَينٌ “aynun” denmektedir.

فلان بعيني (fulanun bi ayni) Falan kişiyi korurum ve onu bakıp gözetirim.[2]

Tur 52/48

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا ۖ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ

Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizinönündesin, kalktığında Rabbini hamd ile tespih et (DİB meali).

Bu kelimenin koruma, gözetme, denetim anlamına geldiği birçok ayet vardır.[3] Bunun yanında عَينٌ “aynun” kelimesi müstear olarak çeşitli anlamlarda kullanılır ki bunlar, çeşitli bakış açılarına göre bu organda mevcut olan anlamlardır. Biçim olarak ve kendisinden suyun akması noktasında göze benzetilerek, müstear olarak tulumdaki deliğe عَينٌ “aynun” denmiştir.

‘Bakması’ noktasında göze benzetilerek “casusa” عَينٌ “aynun” denmiştir. Göz organının organlarının en üstünü olmasından dolayı, cevherlerin en üstün olması noktasında göze benzetilerek ‘altın’a عَينٌ “aynun” denmiştir. Bu noktadan hareketle bir kavmin en üstünkişilerine اعيان القوم (Ea’yenul kavmi) denmiştir. İçinde su olması yönüyle göze benzetilerek su kaynağına عَينٌ “aynun” denmiştir.[4]

Asıl itibariyle Arapçada organları ifade eden kelimelerin hepsi meüennes kabul edilmesine rağmen bu kelime bir kavmin lideri anlamında kullanıldığında müzekker varlıklar içinde kullanılmaktadır. Kelimenin bu anlamdaki kullanımının müzekker veya müennes bir varlığı kast edip etmediği devamında gelen kelimelerden anlaşılmaktadır. Anlamaya çalıştığımız عَيْنٍ حَمِئَةٍ “aynin hamietin” ifadesinde nitelenen varlığın müennes olduğu “hamietin” kelimesinin müennes olmasından anlaşılmaktadır. Zira bu kelime bir sıfat tamlamasıdır ve sıfat tamlamalarında sıfat ve mevsuf arasında her yönden tam bir uyumun olması gerekmektedir. İşte bu yüzden “aynin” kelimesinin hakiki manada müennes bir varlığı ifade etmiş olması gerekmektedir.

Tamlamanın ikinci kelimesi olan حَمِئَةٍ “hamietin” ise (ha+mim+elif) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş sadece 4 kelime bulunmaktadır. Ragıp El İsfahani gibi kimi dilciler bu kelimenin kök harflerinin (ha+mim+ya) olduğunu da söylemişlerdir. Hatta Ragıp bu kelimeyi El Müfredat’ında (ha+mim+ya) başlığı altında incelemiştir. Kelimenin hangi kökten geldiğine dair yapılan tartışmalara girmeden (ha+mim+elif) kökünden gelen kelimelere verilen anlamları aktaralım.

Kadının kocası tarafından olanların tümüne احماء المراة denir. Kadının himaye edicileri, koruyucuları olmalarından dolayı böyle adlandırılmışlardır. İbn Faris şöyle demiştir. El ham’u kocanın babası ve erkeğin eşinin babası. İbnu’l Esir ise kocanın akrabaları demiştir. El hamau – El Ham’etu pis kokulu siyah balçık. حمات البءر (hame’tu’l bi’re) Kuyunun pis kokulu siyah balçığını çıkardım. احمات البءر (Ehma’tu’l bi’re) Kuyuya pis kokulu siyah balçık attım.[5]

Bu kelimenin tam olarak ne anlama geldiği Kur’an’da geçtiği diğer üç yerdeki kullanımına bakmayı zorunlu hale getirmektedir. Çünkü bu kelime sadece burada değil geçtiği diğer yerlerde de olması gereken anlamın çok dışındadır. Fakat oralara geçmeden önce şu hatırlatmayı tekrar yapmakta fayda vardır.

Az önce “aynin” kelimesinin akan temiz su, “hamietin” kelimesinin ise durağan olduğundan dolayı suyun dibinde oluşan kötü kokulu çamur anlamına geldiğini dolayısıyla bu iki kelimenin birleşmesinden oluşan “aynin hamietin” ifadesinin “kara balçıklı bir göze” anlamına gelmesinin mümkün olmadığı belirtmiştik. Yeryüzünde yaşayan herkes bilir ki akan bir su içine başka madde karışmadığı müddetçe kötü kokmaz. Bir suyun hem pınar hem de kötü kokulu, kara balçıklı olması mümkün değildir. Bu kelime akan nehirlerin dibine çöken çamuru değil, akmayan bir suyun dibine çöküp hem kendisi hem de suyu kötü kokutan çamuru ifade etmek için kullanılmaktadır. İşte bu yüzden kelimenin Kur’an’da geçtiği diğer yerler üzerinde biraz daha titizlikle durmak anlamamız açısından daha bir önem kazanmaktadır. Bu kökten türeyen diğer üç kullanımın hepside Hicr suresinde insanın ve beşerin ilk yaratılış süreçlerinde geçmektedir. Önemine binaen bu kelimenin üzerinde detaylı durmak gerekmektedir.

Fakat burada okuyucu için bir uyarıda bulunmamız gerekmektedir. Birazdan anlamaya çalışacağımız ayetler bizi asıl konumuz olan Zel-karneyn kıssasından bir hayli uzaklaştıracaktır. Bu durumda bir seçimle karşı karşıya kalmaktayız. Ya asıl konumuzdan uzaklaşmamak için anlamaya çalıştığımız kelimeye kısaca “şu anlama gelmektedir” diyerek kısa kesip verdiğimiz anlama nasıl ulaştığımızı belirtmeyeceğiz, ya da ne kadar uzun olursa olsun ne kadar uzaklaştırırsa uzaklaştırsın aldırmadan ulaştığımız manaların gerekçelerini belirteceğiz. İşte bu durumda biz seçimi ikinciden yana yapmaktayız. Kelimelere yüklediğimiz anlamlara nasıl ulaştığımızın gerekçelerini belirtmememiz durumunda bu sanki bizim şahsi görüşümüzmüş gibi anlaşılacaktır. Böyle bir yanlış anlaşılmayı göze almaktansa konudan uzaklaşma pahasına ulaştığımız anlamlara nasıl eriştiğimizin gerekçelerini çok uzun da olsa belirtmek daha uygun olmaktadır. “Hamietin” kelimesi ile ilgili vardığımız sonuçların gerekçelerini belirttikten sonra asıl konumuza tekrar dönülecektir.

Az önce Kehf 86. ayette geçen hamietin kelimesine kimi meallerin “kara balçık” manası verdiklerini tekrar hatırlattıktan sonra diğer 3 kullanıma geçebiliriz.

Anlamaya çalıştığımız “Hamietin” kelimesi Hicr suresinde ilk olarak 26. ayette geçmektedir.

Hicr 15/26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık (DİB meali).

Görüldüğü gibi “hamietin” kelimesi bu ayette insanın yaratılış sürecinden bahseden “min salsalin min hamain mesnun” ifadesi içerisinde geçmiştir. Kehf suresindeki kullanımdan farklı olarak, kelime burada ve diğer iki kullanımda hep müzekker formda geçmektedir. Kelimenin de içinde bulunduğu مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun” kelimeler grubuna meallerde şu çeşitlikte manalar verilmiştir.

*Kurumuş, yıllanıp kokuşmuş kara balçıktan…[6]

*Kuru, kokmuş, şekil ve suret verilmiş balçıktan…[7]

* Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan…[8]

* Kokuşmuş bir balçıktan, pişmemiş bir çamurdan (topraktan)…[9]

* (pişmiş) kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan…[10]

* Kurumuş, yıllanmış balçıktan…[11]

*Şekillenmiş (kötü kokan kara bir) balçıktan (alınmış) kuru bir çamurdan…[12]

*Ses veren balçıktan, biçim verilebilir, özlü, kara bir balçıktan…[13]

*Süzme, kurumuş, ses veren bir balçık türünden;  özgün bir biçim almaya elverişli, tabiatı değiştirilmiş, koyu ve yoğun çamur nevi bir şeyden…[14]

*Pişmemiş çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan…[15]

*Kuru bir çamurdan, olgunlaşmış bir balçıktan…[16]

Aslında مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun” kelimeler grubuna verilen anlam çeşitliliği bundan daha fazladır. Baktığımız her meal ve tefsirde kelimeler farklı anlamlara bürünmektedir. Arapça bilmeyen ve Kur’an’ı mealler üzerinden anlamaya çalışanlar, kelimelere bu kadar değişik manalar verilmesinin sebebinin Kur’an’ın Arapça metninden ve onun gramer yapısından kaynaklandığını sanabilirler. Fakat durum hiç de öyle değildir. Toplamda sadece üç tane kelimesi bulunan bir cümleden bu kadar farklı manalar çıkarmak gerçekten hayret uyandırıcıdır. Daha da hayret uyandırıcı olanı meallerin bazılarının birbirinin zıddı anlamlara bürünmeleridir. Bu meallerin kelimelere verdikleri manaların hangisi hangisidir seçmek mümkün değildir.

Bu meallerin hemen hemen hepsi Kehf 86. ayette geçen hamietin kelimesine “kara balçık” manası vermişlerdi. Aynı mealler bu ayette geçen aynı kelimeye; “kokuşmuş kara balçık – kokmuş balçık – yıllanmış balçık – kötü kokan kara balçık – özlü kara balçık – cıvık balçık – olgunlaşmamış balçık” şeklinde mana vermişlerdir.

مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun” kelimeler grubunda en başta dikkat edilmesi gereken kelime en sonda gelen مَسْنُونٍ “mesnun” kelimesidir. Bu kelime müzekker bir ismi mef’ul yani yapılan bir işten etkilenen nesne konumundadır. Sülasi mücerred (üç harfli) ve rubai mücerred veya mezid  (dört harfli) fiillerden türetilen ismi mef’uller cümle içinde çoğunlukla sıfat, bazen de isim olarak geçerler. Cümle içinde anlam olarak türetildiği fiilin kök manasının meçhul fiili gibidirler. İsmi mef’uller sadece kök manası müetaaddi (geçişli) olan fiillerden yapılırlar. Kök manası lazım (geçişsiz) olan fiillerden ve isimlerden veya isimleşmiş kelimelerden ismi mef’ul türetilemez.

Sülâsi fiillerden ism-i mef’ul türetme için kullanılan kalıp (مَفْعُولٌ) kalıbıdır. Örnekler:

مَكْتُوبٌ كَتَبَ
Yazılmış, yazılan Yazdı
مَكْسُورٌ كَسَرَ
Kırılmış, kırılan Kırdı
مَنْصُورٌ نَصَرَ
Yardım edilmiş, yardım edilen Yardım etti
مَقْتُولٌ قَتَلَ
Öldürülmüş Öldürdü

 

Anlamaya çalıştığımız مَسْنُونٍ “mesnun” kelimesi سنن (sin+nun+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir. Çok bilinen “sünnet” kelimesi de bu kökten türemiştir. Ayette ismi meful olarak geçtiği ve ismi mef’uller de fiillerden yapıldığı için kelimenin fiil olarak manalarına bakmak durumundayız. Kur’an’da aynı kökten türemiş 21 kelime bulunmaktadır.

Fiil olarak bu kelimenin kök manasına bakılırken kelimenin türememiş olmasına dikkat etmek gerekmektedir. Mesela bu kökten türeyen اسنَّ “esenne” (yaşlandı) kelimesi de fiildir. Ama bu fiil başına elif (آ) harfi alarak türemiş bir fiil haline gelmiştir. Zaten bu şekillerdeki fiillerden türetilen ismi mef’uller başka bir bab’a girmektedirler. “Mesnun” kelimesi yalın olarak سنن (sin+nun+nun) kök harflerinden türemiş olduğu için kelimenin işte bu kökündeki fiil manasına bakılmak durumundadır.

Bu çerçevede kelimenin kök manaları; “bilemek, keskinleştirmek, inceltmek, belirlemek, yasalaştırmak, kural koymak, bir şeyi sürekli yaparak adet haline getirmek, yöntem yapmak, usul belirlemek” şeklindedir.[17]

Bu fiilin kast ettiği anlamlarda öne çıkan şey; her ne için kullanılırsa kullanılsın yapılan şeyin değişken, farklılaşan, şekilden şekle sokulan, eklenen olmaması gerekmektedir. Yani fiilin kast ettiği anlam değişken olmak değil tam tersi değişken olmamaktadır. Yani eğer bu kelime سنّ قانونًا (senne kanunen) “kanun koymak” şeklinde kullanılırsa, ön plana çıkan anlam o kanunun değişken olmayacağı, değişmeyeceği şeklindedir. Bu fiil sürekliliği olmayan, arada sırada yapılan şeyler için kullanılamaz. Mesela; سنّ الله سنّةً “Allah doğruyu gösterdi – Allah yasayı belirledi” şeklinde gelen bir ifadede ön plana çıkan anlam; Yüce Allah’ın doğruyu göstermesinin veya yasa belirlemesinin zaman zaman yaptığı bir iş değil her zaman değişmeden yaptığı iş olduğudur. Kelimenin Kur’an kullanımları da hep bu şekildedir.

Çok bilinen “sünnet” kelimesi de bu kökten türemiştir. Allah resulü Muhammed (s.a)’in sünneti dendiğinde ön plana çıkan anlam, onun zaman zaman yaptığı işler değil, her zaman değişmeden yaptığı işler anlaşılmak durumundadır. İsim olarak sünnet kelimesi zaten değiştirmeden, ertelemeden, farklılaştırmadan yapılan şeyler anlamına gelmektedir.

Bu açıklamalardan sonra en başta verdiğimiz meallerde bu kelimeye verilen “değişmiş –  değişken – olgunlaşmamış – biçim verilebilir – özgün bir biçim almaya elverişli” şeklindeki manaların hiçbir temelinin olmadığı anlaşılmaktadır. Tefsir ve ansiklopedik sözlüklerde kelimenin “şekil verilmiş” yani değiştirilmiş manasına gelebileceğine dair birtakım görüşler bildirilmiştir. Fakat bu manaya yorumla ulaşıldığı ve doğru bir görüş olmadığı, tartışmalı olduğu da bildirilmiştir.

Bu kelime سنن (sin+nun+nun) kök harflerinin kast ettiği fiil anlamı üzerinden anlam almak zorundadır çünkü ismi mef’ul olmasının anlamı budur. Dolayısıyla kelimeye yüklenecek anlam bir değişkenliği değil, tam tersi değişmemeyi ifade etmek zorundadır. Kelimenin “belirlemek, kanunlaştırmak, yasa haline getirmek” kök anlamları göz önüne alındığında bu kelimenin anlamının “yasalaştırılmış, belirlenmiş, adet haline getirilmiş, sürekli yapılan bir şey haline getirilmiş” anlamında olması gerekmektedir.

Zaten kelimenin Kur’an’da geçtiği yerlerin tamamına bakıldığında da kelimenin kast ettiği anlamın değişken olmamak şeklinde olduğu görülecektir. Mamafih bu kelime Kur’an’da geçtiği 21 yerin tamamında fiil olarak hiç geçmemiş hep isim olarak geçmiştir. Biraz önce ismi mef’ullerin cümle içinde “meçhul fiil” olarak anlam kazanabileceğini belirtmiştik. Zaten dikkat edilirse biraz önce belirttiğimiz kelimenin olması gereken anlamların bu yönde olduğu görülecektir. Yasalaştırdı değil yasalaştırılmış, belirledi değil belirlenmiş, adet haline getirdi değil adet haline getirilmiş, sürekli yaptı değil sürekli yapılmış. Bu şekilde verilen anlam o şey her neyse onu yapanın “meçhul” olduğu anlamını vermektedir. Yani kendisi o hale gelmemiş başka biri tarafından o hale getirilmiş demektir. Tıpkı “maktul” (öldürülmüş) kelimesinin kast ettiği anlam gibi. Yani o kişi kendisi ölmemiş, ölme durumuna kendisi gelmemiş başkası onu o hale getirmiş demektir.

Kelimenin tüm Kur’an kullanımlarında zaten “belirlenmiş, değişmeyen yasa, kural” anlamına geldiğini belirtmiştik. Kelimenin geçtiği yerlerle ilgili aşağıya aldığımız dipnotta belirtilen ayetlere bakılabilir.[18] Fakat burada mesele daha iyi anlaşılsın diye bir ayetin üzerinde durmak istiyoruz.

İsra 17/77

سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا ۖ وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا

Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun böyledir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın (DİB meali).

Anlamaya çalıştığımız kelime bu ayette “sünnet” şeklinde iki defa geçmektedir. Bu ayet hemen hemen tüm meallerde yukarıya aldığımız gibi geçmektedir. Bu ayetin sonundaki وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا cümlesine “Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın”şeklinde mana verilmiştir. Bu mealde (ve diğerlerinde) ayette geçen “sünnet” kelimesine salt manada “kanun” anlamı verilmiş, değişme kelimesi ayetin sonunda gelen “tahvil” kelimesi ile belirtilmiştir. Oysa “sünnet” kelimesi zaten “değişmeyen yasa” anlamındadır. Yani değişmeme anlamını vermek için ayrıca bir değişme kelimesine ihtiyaç yoktur. Çünkü değişen bir şey zaten “sünnet” olarak adlandırılamaz. Eğer bu ilke gözetilerek cümleye mana verilecek olsa cümle “değişmeyen kanunumuzda değişme bulamazsın” şeklinde absürd bir manaya bürünecektir. Bu cümleciğin böylesine absürd bir manaya gelmesi cümlede geçen تَجِدُ (tecidu) kelimesine verilen anlamdan kaynaklanmaktadır.

Hatırlanacağı üzere kök harfleri وَجَدَ vecede olan bu kelime üzerinde durmuştuk. Bu fiil Arapça gramer kitaplarında Ef’ali Kulub (kalbi fiiller) veya Zanne ve kardeşleri başlığı altında incelenen bir fiildir. Bu fiilin Ef’ali kulub sınıfına girmesi, bahse konu “bulmak” fiilinin somut bir şeyi değil soyut bir şeyi kast etmesi durumundadır. Fiziki manada bir şeyi bulmayı kast ettiğinde bu fiil Ef’ali Kulub sınıfına girmemektedir. Bu fiil somut yani fiziki manada bir şeyi bulmayı kast ettiğinde sadece bir mef’ul almakla yetinmektedir. Fakat fiil soyut manada bir bulmayı kast eden “Ef’ali Kulub” sınıfına sokulduğunda ikisi de aynı şeyi veya kişiyi kast eden iki mef’ul almak zorundadır. Hatta bu iki mef’ulden hangisini kaldırırsanız mana da bir değişmenin olmaması gerekmektedir. Bununla ilgili Kur’an’da oldukça fazla örnek bulunmaktadır. Fakat kelimenin üzerinde daha önce durduğumuz için sadece bir örnek vermekle yetineceğiz.

Nisa 4/64

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ ۚ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا

Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı. (DİB meali)

Vecede kelimesi bu ayetin sonunda somut bir bulmayı kast etmemiştir. Zira Yüce Allah bir nesne gibi bulunacak bir varlık değildir. Yani “vecede” fiiilin kast ettiği bulmak anlamının soyut bir mana olduğu ve fiilin de “Ef’ali Kulub” olduğu gayet açıktır. İşte bu yüzden cümlede ikisi de aynı kişiyi gösteren iki hatta üç mef’ul bulunmaktadır. Cümlenin içindeki bu mef’ullerden hangisini kaldırırsanız kaldırın anlamda bir değişme olmayacaktır.

  • لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا Elbette Allah’ı Tevvab ve Rahim olarak bulmuş olurlardı.
  • لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا Elbette Allah’ı Tevvab olarak bulmuş olurlardı.
  • لَوَجَدُوا اللَّهَ  Elbette Allah’ı bulmuş olurlardı.

Görüldüğü gibi mef’uller eksilse bile anlamda bir değişme olmamaktadır. Tıpkı bunun gibi eğer وَجَدَvecede fiili somut olmayan bir manayı kast ederse ikisi de aynı kişi veya aynı şey olan en az iki mef’ul almak zorundadır. Şimdi bu çerçeveden hareketle değişmeyen yasa anlamına gelen “sünnet” kelimesine örnek verdiğimiz İsra 77. ayette “bizim kanunlarımızda değişiklik bulamazsın” şeklinde anlam verilen وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا cümlesine bakalım. Bu cümlede geçen وَلَا تَجِد  la tecidu (bulamazsın) kelimesinin kast ettiği anlamın da soyut bir şeyi kast ettiği gayet açıktır. Çünkü Yüce Allah’ın sünneti bir eşya ya da herhangi bir fiziki varlık gibi somut bir şey değildir. Bu durumda kural gereği bu cümlede aynı kişiyi ya da şeyi kast eden en az iki mef’ul bulunması gerekmektedir ve bu mef’ullerden hangisi kaldırılırsa kaldırılsın anlamda bir değişmenin olmaması gerekmektedir. Bu kuralı verilen DİB mealine uyguladığımızda karşımıza şu çıkmaktadır.

  • وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا Bizim kanunumuzda hiçbir değişme bulamazsın”
  • وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا Bizim kanunumuzu bulamazsın”
  • وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِ  kanunu bulamazsın”

Görüldüğü gibi anlamda bir hayli değişiklik olmaktadır. İşte bu durum cümlede geçen وَلَا تَجِدُ “la tecidu” fiilinin anlamının müteaddi (geçişli)[19] değil lazım (geçissiz)[20] bir anlamda olmasını zorunlu kılmaktadır. وَجَدَ vecede fiilinin manalarına baktığımızda kelimenin “bulmak” anlamı dışında “arzuyla istemek, aşık olmak, vecde kapılmak, istek duymak” manaları olduğu da görülecektir kaldı ki bu manaların bir çoğu “lazım” (geçişsiz) manalardır. Buna göre içinde “değişmeyen” yasa anlamına gelen sünnet kelimesinin iki defa geçtiği İsra 77. ayete verilmesi gereken daha isabetli mananın şu şekilde olması gerekmektedir.

İsra 17/77

سُنَّةَ مَنْ قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا ۖ وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا

(Bu durum) Hiç şüphe yok ki Senin öncende gönderdiğimiz Resullerimizden olan o kimseler değişmeyen bir yasadır. (Sen de) değişmeyen kanunumuz için herhangi bir başkalaşma oluşturmuyorsun.

Bu ayetten önceki ayetlere bakıldığında hitabın hep “sen” şeklinde olduğu görülecektir. Bu yüzden kast edilen anlamın genel bir anlam değil özel bir anlam olması gerekmektedir. Bu ayette hitap “sen” şeklinde geçmiş olmasına rağmen, sanki bu sözler ortaya söylenmiş genel sözler olarak algılanmıştır. Oysa ayetin öncesi hitabın genel değil özel olduğunu göstermektedir. Yani bu sözlerin muhatabı “sen” şeklinde belirtilen kişidir. Risalet ve onunla bağlantılı konularla alakalı bir pasajın içinde geçen bu ayet, risaletin değişmeyen yasalarla belirlendiğini ve hiçbir resulün bunu değiştirmesinin imkânı olmadığını bildirmektedir. Risaletle ilgili değişmez yasalara tüm resullerle birlikte “sen” şeklinde hitap edilen resulün de tabi olduğu ve bunun da herhangi bir değişiklik anlamına gelmediği belirtilmektedir.

İşte tüm bunlar göstermektedir ki Hicr 26. ayette مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun” kelimeler grubunda geçen “mesnun” kelimesinin “değişmeyen yasa haline getirilmiş, sürekli uygulanan kural” anlamında olduğu ön plana çıkmaktadır.

“Mesnun” kelimesini ele almamızın sebebi Kehf suresinde geçen “hamietin” kelimesini anlama çabamızdan dolayıdır. “Hamietin” kelimesi Kehf 86. Ayet dışında 3 defa Hicr suresinde ve hep مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ “min salsalin min hamain mesnun” kelimeler grubu içinde geçmektedir. İşte yüzden “hamietin” kelimesinin kast ettiği anlamın tam anlaşılması bu kelimeler grubundaki diğer kelimelerin anlaşılmasına bağlıdır.

Gruptaki صَلْصَالٍ “salsalin” kelimesi tüm Kur’an’da yine üç tanesi Hicr süresinde bir tanesi Rahman suresinde olmak üzere sadece dört defa geçmektedir. Bölüm başına aldığımız meallerde kelimeye; “kurumuş çamur, pişmemiş çamur, pişmiş çamur, ses veren çamur, süzme çamur” anlamları verilmiştir.

Razi ve  İbn Kesir tefsirlerinde bu kelimenin anlamlarının; pişmemiş, vurulduğunda uzun ses çıkaran kuru çamur veya kokan, bozulmuş olan şey olduğunu söylemişlerdir.[21] Kurtubi kelimeyi biraz daha detaylı incelemiş ve kelime hakkındaki görüşleri de naklederek kelimenin kast ettiği anlamın; Kuru çamur, kuma karıştırılmış sıcak çamurun kuruduktan sonra ses vermesi, kokuşmuş çamur, demir gibi ses veren çamur şeklinde olduğunu belirtmiştir.[22]

İsfahani ise bu kelimenin anlamının; kuru bir nesneden çıkan sesin gidip gelmesi, titremesi –  su artığı – pis kokulu balçık  şeklinde olduğunu belirtmiştir.[23]

Kelimenin bu anlamlarda olduğunu söyleyen meal ve tefsir uleması Hicr suresindeki 3 kullanıma daha önce aktardığımız manaları verirlerken Rahman suresindeki kullanıma ise şu anlamları vermişlerdir.

Rahman 55/14)

خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

Abdulaziz Bayındır Meali – O insanı (Adem’i) çanak çömlek gibi kurumuş balçıktan yarattı.

Abdulbaki Gölpınarlı Meali – İyice pişmiş gibi kupkuru balçıktan, insanı halketti.

Abdullah Parlıyan Meali – O insanı çömlek gibi, vurulduğunda çınlayan, kupkuru bir çamurdan yarattı.

Ahmet Tekin Meali – Allah insanı, ses veren, pişmiş çamura benzeyen kuru balçıktan yarattı.

Ahmet Varol Meali – Andolsun ki, biz insanı ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattık.

Ali Bulaç Meali – İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.

Ali Fikri Yavuz Meali – O (Rahmân), insanı (onun aslı olan Adem’i) yanmış kerpiç gibi kuru bir çamurdan yarattı.

Bahaeddin Sağlam Meali – İnsanı; sert, sağlam, öz bir çamurdan dönüştürerek yarattı; 

Bayraktar Bayraklı Meali – Allah, insanı, çömlek gibi pişmiş çamurdan yarattı.

Cemal Külünkoğlu Meali – O, (ilk) insanı pişmiş gibi kuru bir balçıktan yarattı.

Diyanet İşleri Meali (Eski) – O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır.

Diyanet İşleri Meali (Yeni) – Allah, insanı pişmiş çamur gibi bir balçıktan yarattı.

Diyanet Vakfı Meali – Allah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.

Edip Yüksel Meali – İnsanı, çömlek gibi kuru bir çamurdan yarattı.

Elmalılı Hamdi Yazır Meali – Allah insanı, pişmiş bir çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.

Elmalılı Meali (Orjinal) – Fağfur gibi bir salsâlden insanı yarattı

Hasan Basri Çantay Meali – O, insanı bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıkdan yaratdı.

Hayrat Neşriyat Meali – (O,) insanı pişmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı.

Kadri Çelik Meali – İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.

Mehmet Türk Meali – O, insanı ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurda yarattı.

Muhammed Esed Meali – O, insanı çömlek gibi pişmiş çamurdan yarattı,

Mustafa İslamoğlu Meali – O insanı ateşte pişirilmiş gibi kuru, ses veren balçıktan yarattı,

Ömer Nasuhi Bilmen Meali – İnsanı pişmiş çamurdan yapılmış çanak gibi bir kurumuş ses verir balçıktan yarattı.

Suat Yıldırım Meali – İnsanı kiremit gibi pişmiş çamurdan yarattı. 

Süleyman Ateş Meali – İnsanı kiremit gibi pişmiş çamurdan yarattı.

Şaban Piriş Meali – İnsanı iyice pişmiş gibi kuru balçıktan yarattı.

Ümit Şimşek Meali – O, insanı ateşte pişmiş gibi kupkuru çamurdan yarattı. 

Yaşar Nuri Öztürk Meali – İnsanı, pişirilmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yarattı.

Bu meallerin “salsalin” kelimesine “kupkuru çamur, kuru balçık, pişmiş çamur, ses veren balçık” şeklinde manalar verdiği görülmektedir. Bu manalar içinde en tuhafı kelimeye kuru balçık şeklinde bir mananın verilmiş olmasıdır. Çünkü bir çamurun hem balçık hem de kuru olması mümkün değildir. Her ne mana verilirse verilsin sonuçta hem Hicr suresindeki hem buradaki ayetlerde anlatılanlar tarih boyunca mücmel kalmış ve hiç kimse tarafından anlaşılmamıştır. Kimi çağdaş yazarlar bunlar ve Kur’an’da geçen insanın yaratılması ile ilgili kelimelerden yola çıkarak “evrim” teorisine ulaşmıştır. Bu ayetlerin hep insanın embriyolojik yapısı ile alakalı olduğu düşünülmüş yorumlar bu yönde yapılmıştır.

Doğrusunu söylemek gerekirse bugüne kadar insanlığın ve hatta varlığın ilk nasıl yaratıldığı ile ilgili Kur’an üzerinden insanlığı ikna edici bir anlayışa ulaşılamamıştır. Bu durum ilk yaratılışın Kur’an’da olmadığından değil, yaratılışla ilgili çalışmaları kimsenin sadece Kur’an’ı önceleyerek yapmadığından dolayıdır. Eski müellifler yaratılışla ilgili her rivayeti değerlendirmiş, her söze kulak vermiş, her İsrailiyatı bilgi zannederek eserlerine aktarmışlardır. Daha sonrakiler ise Kur’an’daki kelimelere arka planında bu tür hikayelerin olduğu açıklamalar üzerinden mana vermişlerdir. Yaşadığımız çağda elimizde varlığı yaratan Yüce Allah’ın vahyi olmasına rağmen varlığın, dolayısıyla insanlığın ilk yaratılışıyla ilgili vardığımız en üst nokta “Adem” ilk insan mıdır, değil midir? tartışmasıdır. Oysa sorun ilk kimin yaratıldığı değil, nasıl yaratıldığı sorunudur. Bu konuda varlığı yoktan var edenin bize verdiği bilgiler cevap sunmayacaksa daha kim insanlığa ilk yaratılışla ilgili sahih bilgi verebilir ki?

Fakat elimizde Allah’ın vahyi olmasına rağmen, bu vahye uygun görülen tefsirler vahyin önüne geçmiş, Alemlerin Rabbinin buyurmadığı şeyleri tefsirler söylemiştir. Mesela, ilk yaratılış konusunu tefsirinde işleyen Kurtubi şunları söylemiştir;

Es-Suddi’nin Ebu Malik ve Ebu Salih’ten, onların İbn Abbas ve Murre El Hemdani’den, onun İbn Mesud’dan Hz. Adem’in yaratılış kıssası ile ilgili yaptıkları nakle göre Abdullah b. Mesud şöyle demiştir: Yüce Allah Cebrail’i oradan bir çamur getirmek üzere yere gönderdi. Yer dedi ki: benden bir şey eksiltmenden yahut bana çirkin bir iş yapmandan Allah’a sığınıyorum. Bunun üzerine Cebrail bir şey almaksızın geri döndü ve şöyle dedi: Rabbim, o benden sana sığındı ben de onun sığınmasını kabul ederek ona ilişmedim. Bu sefer Yüce Allah, Mikail’i gönderdi. Aynı şekilde ondan da Allah’a sığındı, o da onun sığınmasını kabul etti, geri döndü ve Cebrail’in söyledikleri gibi söyledi. Bu sefer Allah ölüm meleğini gönderdi. Bundan da Allah’a sığınınca ölüm meleği de: Ben de emrini yerine getirmeksizin geri dönmekten Allah’a sığıırım, dedi ve yeryüzünden bir miktar aldı ve karıştırdı. Alacağını tek yerden almadı. Kırmızı, beyaz ve siyah topraktan ayrı ayrı aldı. İşte bunun için Adem oğulları değişik değişik çıktı. Ve işte o (mayası) yeryüzünden alındığından dolayı ona “Adem” adı verildi. (Ölüm meleği alacağını aldı) ve onları yüce divana çıkardı. Şanı yüce Allah, ona: “Sana yalvarıp yakardığında yere şefkat etmedin mi?” diye sorunca şu cevabı verdi: Ben senin emrini yerine getirmeyi onun sözlerinden daha gerekli gördüm. Bunun üzerine Yüce Allah şöyle buyurdu: “Adem’in çocuklarının canlarını almana sen uygun bir kimsesin.” Daha sonra Allah toprağı yapışkan bir çamur haline (tinun lazib) getirinceye kadar ıslattı. Lazib ise birbirine yapışan çamur demektir. Daha sonra kokuncaya kadar bırakıldı. İşte Yüce Allah bu aşama hakkında şöyle buyurmaktadır: “Kokuşmuş çamurdan…” (Hicr 15/26, 28, 33). Daha sonra Yüce Allah meleklere şöyle buyurdu: “Muhakkak ki Ben çamurdan bir beşer yaratacağım, onu tamamlayıp içine ruhumdan üflediğimde onun için secdeye kapanın” (Sad 38/71-72). İblis ona büyüklenmesin diye Yüce Allah Adem’i bizzat eliyle yarattı…[24]

İşte Yüce Allah’ın kelimelerine verilen meallerin mana tercihlerinin arka planında bu tefsirler! bulunmaktadır. Bu durum tek başına kelimelere verilen manaların yanlış olduğu anlamına gelmez elbette ama eninde sonunda ayetler ve ayetlerdeki kelimeler işte bu tefsirlerin oluşturduğu bakış açılarına göre şekillendirilmiştir. Bu rivayete biraz vicdanla bakıldığında bunları söyleyen aklın normal bir akıl olmadığını görmemek mümkün değildir. Burada sorun olan şey bu rivayetin uydurma veya yalan olduğu değildir. Burada sorun olan şey Kur’an’ı tefsir ettiğini, daha açık ve anlaşılır hale getirmek için bir hayli hacimli kitaplar yazdığını gördüğümüz müfessirin böyle bir rivayeti Kur’an’ın açıklaması olarak ayetlerin arkasına koymaya cüret etmesi akıl sağlığının buna müsaade edecek seviyede olmasıdır. Bunu yapan sadece bu müfessir olsaydı bir nebze kendimizi avutabilirdik. Fakat ne yazık ki tefsir geleneğimizin ezici çoğunluğu bu durumdadır. Yukarıya aldığımız hikâyenin devamında Adem’in kaburga kemiğinden Havva’nın yaratıldığını, Havva’nın bir batında sayısı tartışmalı çocuklar doğurduğunu, kardeşlerin kendi aralarında çapraz evlendiğini ve bu evlilikler sonucunda insanlığın türediğini alıntılamaya gerek duymadık.

Ne yazık ki: Allah haber vermez ise asla elde edemeyeceğimiz bu bilgileri nasıl elde ettikleri belli olmayan rivayetler, tefsir geleneğimiz eliyle ruh dünyamıza sirayet etmiş ve bu rivayetler üzerinden ayetlerdeki kelimelere mana tercihleri yapılmış. Elimizde bulunan mealler ise bu tefsirlerden süzülerek oluşmuştur. Bu şekilde geldiğimiz noktada çok büyük bir meseleymiş gibi sunum yapılmış olsa bile Âdem ilk insan mıdır- değil midir? gibi basit bir soru bile büyük tartışmalara yol açmıştır. Çünkü ne bu sorunun ne de “ilk yaratılış nasıl başladı?” sorusunun cevabı belki de hiçbir zaman Kur’an üzerinden cevaplanmaya çalışılmamıştır.

Kur’an sadece Kur’an ile anlaşılır dendiğinde aklına hadis ve sünnet düşmanlığı yapıldığından başka bir şey gelmeyen Müslüman dünya, alemlerin Rabbi’nin kelamını insanların açıklamasına, tefsirine, savunmasına, korumasına muhtaç olarak görerek indirgemeci bir mantıkla Yüce Allah’ın Musa’ya verdiği kitabı tahrif eden Yahudilerin içinde bulunduğu durumun aynısını yaşadığını fark etmemiştir bile. Tuhaftır, Kur’an’ın şahitliği ile Yüce Allah’ın vahiylerini durmadan tahrif eden Yahudiler ve Hıristiyanlar ile Müslüman dünya, ilk yaratılış hususunda küçük farklılıklar olsa bile hemen hemen aynı şeyleri söylemektedirler. Aslında içinde bulunulan durumu göstermesi açısından tek başına bu tıpatıp benzerlik bile üzerinde düşünülmeye değerdir.

Eleştirileri bir kenara bırakıp tekrar anlamaya çalıştığımız “salsal” kelimesine dönecek olursak. Hicr suresi dışında sadece Rahman suresinde bir defa geçen bu kelime, مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) buyurularak “fahhar”a benzetilmiştir. Kelimeleri hiç çevirmeden mana verdiğimizde “el fahhar gibi salsaldan” şeklinde bir anlam karşımıza çıkmaktadır. Kelimenin başka bir kelimeye benzetilmesi aynı zamanda “salsal” kelimesinin anlaşılması için bir imkan oluşturmaktadır. Madem salsal elfahhar gibidir o halde Kur’an’da 6 defa geçen “fahhar” kelimesi üzerinden “salsal”ın benzediği şeyi anlayabilir, onun üzerinden salsalı biraz daha tanıyabiliriz.

Bunun için iki kelime arasında benzerlik olduğunu bildiren ve genelde “gibi” şeklinde çevrilen (ك) edatından bu benzerliğin hangi boyutlarda olduğunu bilmemiz gerekmektedir. Çünkü iki şey arasındaki benzerliği bildiren başka edatlarda vardır. Kur’an’da benzetmelerle ilgili tespit edebildiğimiz kadarıyla kelimelerin kullanımı şu şekildedir.

  • Tek başına (ك) “ke” edatı (harfi cer).
  • Tek başına (مَثَلِ) “mesel” kelimesi.
  • İkisinin birlikte geçtiği (كَمَثَلِ) “kemeseli” kelimesi.

Her ne kadar meallerimizde Kur’an’da geçtiği yerlerin birçoğunda bunların üçüne de aynı anlam verilmiş olsa da aralarında farklar olduğu aşikardır. Meallerimizin bu kelimelere aynı anlamı vermeleriyle ilgili bir örnek vermek yerinde olacaktır.

Al-i İmran 3/59

إِنَّ مَثَلَ عِيسَىٰ عِنْدَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ ۖ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Şüphesiz Allah katında (yaratılışları bakımından) İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona “ol” dedi. O da hemen oluverdi (DİB meali).

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

 Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibibirer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler (DİB meali)

Nisa 4/47

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ آمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَطْمِسَ وُجُوهًا فَنَرُدَّهَا عَلَىٰ أَدْبَارِهَا أَوْ نَلْعَنَهُمْ كَمَالَعَنَّا أَصْحَابَ السَّبْتِ ۚ وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ مَفْعُولًا

Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip de tersine çevirmeden yahut cumartesi halkını lânetlediğimiz gibionları lânetlemeden, yanınızda bulunanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı olarak indirdiğimiz bu kitaba (Kur’an’a) iman edin. Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir (DİB meali).

Görüldüğü gibi bu mealde her üç kelime de “gibi” olarak çevrilmiştir. Bu durum sadece bu mealle ve bu ayetlerle sınırlı değildir. Fakat bu kadarı meselenin anlaşılması için yeterlidir. Arapçanın hatta her dilin temel kurallarından biri de “kelimelerin farklılığı anlamın farklılığına delalet eder” kuralıdır. Bu üç kelimenin geçtiği cümleler içinde, cümleye birbirinden farklı olmayan anlam katkılarında bulunmaları mümkün değildir. Birinin diğerinin yerine kullanılması da mümkün değildir. Çünkü her birinin cümleye kattığı anlamlar farklıdır. Konumuz olan (ك) “ke” harfinin 6 değişik kullanım alanı vardır.

  • Teşbih (benzetme) edatı.
  • Zaid olarak tekid (pekiştirme) edatı.
  • Bitişik zamir.
  • Hitap harfi.
  • Fiil ismine bitişik olarak kullanılması.
  • İsti’la harfi olarak kullanılması.

Anlamaya çalıştığımız Rahman suresindeki ayette teşbih yani benzetme edatı olarak kullanılmıştır. Fakat ayete dikkat edilirse benzetilenle, kendisine benzetilen arasındaki benzerliğin altı çizilip özel bir şey belirtilmemiştir. Bu durumda ayette geçen مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) “elfahhar gibi salsaldan” cümlesinde belirtilen benzerliğin hangi hususlarda olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir. Meal ve tefsirlerimiz “Fahhar” kelimesine “ateşte pişmiş çamur”,  “Salsal” kelimesine ise “kuru çamur” manası vermişlerdir. Bu durumda iki cisim arasındaki benzerliğin sadece ateşte pişme açısından mı? içerik açısından mı? ses çıkarma açısından mı? veya sonuç açısından mı? olduğunun tespit edilmesi gerekmektedir. Çünkü bir şeyi bir şeye benzetirken, benzeyen yönlerinin belirtilmemiş olması benzerliğin anlaşılmamasına ya da kast edilen benzerlikten başka bir şeyin anlaşılmasına yol açacaktır. Mesela, “Ahmet Muhammed gibidir” şeklinde bir cümle kurulduğunda benzerliğin hangi şeyde olduğu asla anlaşılmayacak, isteyen herkes “gibidir” kelimesiyle kast edilen benzetmeye kendine göre mana verecek ya da hiç mana veremeyecektir. Nitekim tefsirlerimizin hemen hepsi bu benzerliğin sadece ateşte pişirilerek sertleştirilen (aslında seramik haline getirilen) çamurun vurulduğunda ses çıkarması olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Salsal; ateşte pişirilip sertleştirilen çamura vurulduğunda ses çıkaran bir çamur gibi ses çıkaran bir çamur olmaktadır. Tuhaf olan şudur ki vurulduğunda ses çıkarmak bir şeyin asli özelliklerinden biri bile değildir hatta özellik bile değildir. Bir durumda bir şeye karşı aynı tepkileri vermektir. İki varlık birbirine benzetilirken onların birtakım hallerde aynı tepkileri vermesi değil, asli özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Mesela; Seramik haline gelmiş bir çamurla, henüz seramik haline gelmemiş kuru bir çamuru yan yana koyup arada hangi benzerliklerin olduğu tespit edilmeye çalışıldığında ikisine de vurulduğunda ses çıkarması onların birbirlerine benzer yanları sadece vurulduklarında aynı tepkileri veriyor olmalarıdır ki bu benzerlik değildir. İşte bu durum Arapçada teşbih (benzetme) konusunun biraz daha detaylandırılmasını zorunlu kılmaktadır.

Teşbihin Sözlük anlamı: Bir şeyi başka bir şeye benzeterek daha anlaşılır kılmasını sağlamak.

Terim anlamı: Konuşmacının arzuladığı bir amaç için benzetme edatlarından biri vasıtasıyla iki veya daha fazla şey arasında benzerlik kurması ve o iki şeyi bir veya daha fazla nitelikte birleştirmesidir. Bir başka tanım ise; ifadeyi kuvvetlendirmek için aralarında benzerlik bulunan iki kavramdan zayıf veya üzerinde kapalılık bulunanın daha güçlü ve açık olana benzetilmesi şeklindedir.

Örnek

زيد كالأسد في الشجاعة Zeyd cesarette aslan gibidir.

 

1-    Teşbih’in Unsurları:

Teşbihin dört ana unsuru bulunmaktadır.

a)Müşebbeh (benzeyen) Birbirine benzetilen nesne veya kavramlarda nitelikçe daha güçsüz olan

b)Müşebbeh bih (kendine benzetilen). Bu ikisine teşbihin iki tarafı denilir.

c)Teşbih edatı: Benzeme mânâsını ifade eden kelimedir.

d)Vech-i şebeh (benzetme yönü): Müşebbeh (benzetilen) ile müşebbeh bihin (kendisine benzetilen) kendisinde birleştirilmeleri kast edilen özel bir vasıftır. Yani benzetilen husus.

Örnek:

في الشجاعة

Cesarette

الأسد

Aslan

ك

Gibi

زيد

Zeyd

 

Benzetme yönü

(Veçhi şebeh);

Birbirlerine benzetilen nesne ve kavramlar arasındaki ortak nitelik.

 

 

Kendisine benzetilen

(Müşebbehün bih); Kendisine benzetilen, birbirine
benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan

 

 

Benzetme edatı

(Teşbih edatı); Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük.

 

 

Benzeyen

(Müşebbeh); Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan.

 

 

 

2. Teşbihin Çeşitleri

Teşbihler, vech-i şebeh (benzetme yönü) itibariyle temsilî teşbih ve gayr-i temsilî teşbih olmak üzere iki kısma ayrılır.

  1. Temsili teşbihler: Benzetme yönü, değişik birkaç unsurdan elde edilen itibarî bir şekil ise buna temsili teşbih denir.
  2. Gayr-i temsilî teşbihler: Eğer benzetme yönü böyle değilse (iki şey, bir veya birkaç vasıfta biribirine benziyorsa) gayr-i temsilî teşbih denir.

Ayrıca teşbihler, vech-i şebeh (Benzer yönler)’in hususiyetlerine göre de; «mufassal» ve «mücmel» diye iki kısma ayrılır.

Birincisi (mufassal teşbih); Müşebbeh, müşeb-beh bih, vech-i şebeh ve benzetme edatının her dördü birlikte zikredilen teşbihlerdir. Misâl: «Yârin dişleri ve benim gözyaşlarun inciler gibi parhyorlar»

İkincisi (mücmel teşbih): Vech-i şebeh zikre­dilmeyen, teşbihtir.

Örnek:

MÜCMEL TEŞBİH

  الأسد

Aslan

ك

Gibi

زيد

Zeyd

 

Benzetme yönü

(Veçhi şebeh);

 

 

Kendisine benzetilen

(Müşebbehün bih); Kendisine benzetilen, birbirine
benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan

 

 

Benzetme edatı

(Teşbih edatı); Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük.

 

 

Benzeyen

(Müşebbeh); Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan.

 

 

Teşbihler; Benzetme edatı itibariyle; «Müekked» ve «Mürsel» teşbih olmak üzere iki kısma ayrılırlar:

  1. Müekked teşbih; Benzetme edatı hazfedilmiş teşbihtir.
  2. Mürsel teşbih; Benzetme edatı zikredilen teşbihtir.

3. Teşbihin Gayeleri

Teşbih, şu maksatlar için yapılır:

a)Müşebbehe isnâd olunan şeyin, mümkün oldu­ğunu açıklamak.

b)Veya müşebbehin halini belirtmek için yapılır.

c)Veya müşebbehin halinin miktarını ortaya koymak için yapılır.

d)Veya müşebbehin halini (misal ile) isbât etmek için teşbih yapılır.

e)Veya müşebbehi süslemek için teşbih yapılır.

Teşbih (benzetme) ile ilgili bu kurallar ışığında anlamaya çalıştığımız مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) “fahhar gibi salsaldan” cümlesinde olması gereken unsurları tespit ederek, ayetteki teşbihin (benzetmenin) hangi türde bir benzetme olduğunu anlamaya çalışalım.

  الْفَخَّار

El Fahhar

ك

Gibi

مِنْ صَلْصَالٍ

Salsal’dan

 

Benzetme yönü

(Veçhi şebeh);

 

 

Kendisine benzetilen

(Müşebbehün bih); Kendisine benzetilen, birbirine
benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçlü, daha üstün olan

 

 

Benzetme edatı

(Teşbih edatı); Nesne ve kavramlar arasında benzetme ilgisi kuran ilgeç ya da ilgeç işlevi gören sözcük.

 

 

Benzeyen

(Müşebbeh); Birbirine benzetilen nesne ya da kavramlardan nitelikçe daha güçsüz, zayıf olan.

 

 

Görüldüğü gibi anlamaya çalıştığımız “min salsalin kel fahhar” cümlesinde benzetme yönü yani benzetilen husus bulunmamaktadır. Teşbih’le ilgili yukarıya aldığımız bilgilere dikkat edilirse teşbih yönünün belirtilmediği durumlarda yapılan teşbihe “mücmel teşbih” denildiği görülecektir. Yani benzetilen varlık ile kendisine benzetilen varlık arasındaki benzerlik hususunun zikredilmediği teşbih.

Biraz önce Rahman suresindeki مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) ifadesine meallerde şu manaların verildiğini aktarmıştık.

  • Çanak çömlek gibi kurumuş balçıktan.
  • İyice pişmiş kupkuru balçıktan.
  • Çömlek gibi, vurulduğunda ses çıkaran çamurdan.
  • Ses veren, pişmiş çamura benzeyen kuru balçıktan.
  • Ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan.
  • Yanmış kerpiç gibi kuru bir çamurdan.
  • Pişmiş çamur gibi bir balçıktan.
  • Çömlek gibi kuru bir çamurdan.
  • Bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıkdan.
  • Ateşte pişirilmiş gibi kuru, ses veren balçıktan.
  • Pişmiş çamurdan yapılmış çanak gibi bir kurumuş ses verir balçıktan.
  • Kiremit gibi pişmiş çamurdan.

Aslında hiçbir şey anlatmayan bu meallerden anlaşıldığı kadarıyla elfahhar kelimesine yüklenilen genel anlam “pişmiş çamur veya kupkuru balçık” şeklindedir. Kelimeye yüklenilen bu anlam hakikaten çok tuhaftır. Eğer her nesneye bu mantık üzerinden anlam verilecekse ayrana, su katılmış yoğurt, yoğurt’a maya çalınmış süt, süt’e inek yada diğer hayvanlar tarafından üretilmiş beyaz sıvı, beyaz sıvıya otları yiyen hayvanların dönüştürdüğü bitki – ekmeğe pişirilmiş hamur, hamura su katılmış ve yoğrulmuş un, una öğütülmüş buğday, buğdaya, un yapılacak maddeye dönüşmüş tohum  denmesi gerekmektedir.

Bir çamur pişirilmişse ona hala çamur demenin ne anlamı vardır. O artık çamurluktan çıkmış, çamur olmanın özelliklerini asla göstermeyen ve göstermeyecek olan başka bir şeye dönüşmüş demektir ve onun da o hale geldikten sonraki adla isimlendirilmesi gerekmektedir. Nitekim Arapçada seramik, kiremit, testi, çanak, çömlek gibi topraktan yapılmış şeylere “Fahhar” denmektedir. Zaten yukarıya aldığımız meallerden bir kısmında bu kelimeye çanak, çömlek, kiremit, bardak gibi manaların verildiği görülmektedir. O halde ayette geçen cümleye “çanak çömleğe benzeyen bir çamurdan” şeklinde mana verilmesi diğerlerine göre daha ilkeli olmaktadır. Fakat bu mana diğerlerine göre daha ilkeli olsa bile hiçbir şey anlatmayan bir mana olmaktadır.

Her şeyden önce her teşbihin (benzetmenin) bir gayesi olmak zorundadır. Bu gaye aynı zamanda kelimelere mana tercihinde bulunurken büyük rol oynamaktadır. Mesela, “Ahmet cömertlikte deniz gibidir” şeklinde bir cümle kurduğunuzda Ahmet’in denizin kendisine değil, onun sürekli insanları besleyecek şeyler sunmasına benzetmiş olursunuz. İşte bu deniz kelimesine yüklenilen anlamın da farklılaşmasına yol açmaktadır.

Biraz önce مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) cümlesinde bir benzetmede olması gereken dört husustan birinin yani benzetme yönünün (veçhi şebeh) bulunmadığını belirtmiştik. Bir benzetmede iki şey arasındaki benzerliğin hangi hususlarda olduğu belirtilmiyorsa bu benzetmeden ne amaçlanmış olabilir?

  • Müşebbehe’ye isnâd olunan şeyin, mümkün oldu­ğunu açıklamak;

Fakat bu durum sadece benzetme yönünün belirtilmesi durumunda geçerlidir. Eğer benzetilme hususu belli değilse isnat olunan şeyin diğerinde mümkün olup olmadığını, bir diğerinin de o hususta onun gibi olacağını anlamak mümkün değildir. Mesela, “bu toprağa ceviz ekerseniz o da elma gibi verimli olur” şeklinde bir cümle kurduğunuzda kast ettiğiniz şey, ekildiğinde cevizden de verim alınabileceğini yani bunun mümkün olduğunu kast etmiş olursunuz. Bu durumda eğer benzetme “salsalı ateşte pişirirseniz o da fahhar gibi olur” şeklinde bir benzetme olsaydı, kast edilen benzetmenin sadece ateşte pişirilme olduğunu ve bu yapıldığı takdirde onun da onun gibi olacağını anlayabilirdik. Fakat مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) cümlesinde benzetme hususu belirtilmemiştir. İki kelime ortadadır ve hiç çevirmeden “fahhar gibi salsal’dan şeklindedir. Yani aradaki benzerlik hususu belirtilmeden bu benzerliğin şu ya da bu şekilde olduğunu söylemek asla mümkün değildir.

Fakta bu teşbih türünde şöyle bir ayrıntı vardır. Bir şey eğer bir diğerine bu şekilde benzetme yönü belirtilmeden teşbih kılınıyorsa, bu durum bir benzetmeden daha çok birinin diğeriyle aynı kategoride, aynı şey olabileceği anlamına da gelmektedir. Mesela, “Allah resullerinden herhangi birinin yolundan gitmek hepsinin yolundan gitmek gibidir” şeklinde bir cümle kurulduğunda, burada kast edilen benzerlik birinin diğerinin yerine geçebileceği şeklindedir. Bu yönde Kur’an’da bir hayli kullanım bulunmaktadır.

Hud 11/109

فَلَا تَكُ فِي مِرْيَةٍ مِمَّا يَعْبُدُ هَٰؤُلَاءِ ۚ مَا يَعْبُدُونَ إِلَّا كَمَا يَعْبُدُ آبَاؤُهُمْ مِنْ قَبْلُ ۚ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنْقُوصٍ

Şunların taptıkları şeylerin batıl olduğu konusunda şüpheye düşme. Onlar sadece, daha önce babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Şüphesiz biz onlara (azaptan) paylarını eksiksiz olarak tastamam vereceğiz (DİB meali).

Mesela bu ayette geçen “babalarının taptığı gibi tapıyorlar”cümlesinde kast edilen benzetme birinin diğeri gibi olduğu, birinin anlaşılması durumunda hepsinin aynı olduğu anlamındadır.

Enbiya 21/5

بَلْ قَالُوا أَضْغَاثُ أَحْلَامٍ بَلِ افْتَرَاهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌ فَلْيَأْتِنَا بِآيَةٍ كَمَا أُرْسِلَ الْأَوَّلُونَ

Onlar, “Hayır, bunlar karma karışık yalancı düşlerdir. Hayır, onu kendisi uydurdu; hayır, o bir şairdir. Eğer böyle değilse, önceki peygamberlerin (mucizelerle) gönderildikleri gibi o da bize bir mucize getirsin” dediler (DİB meali).

Bu ayette de kast edilen şey bir benzerlikten daha çok, önceki resullerin gösterdiği mucizeler gibi bir mucize göstermesidir. Yoksa, Musa’ya verilen asaya benzer yahut İbrahim’in ateşte yanmamasına benzer bir mucizeden bahsedilmemektedir. Gösterilmesi istenen şey içerik olarak onların benzeri değil, onlar gibi mucize sayılacak bir şeydir.

Kasas 28/19

فَلَمَّا أَنْ أَرَادَ أَنْ يَبْطِشَ بِالَّذِي هُوَ عَدُوٌّ لَهُمَا قَالَ يَا مُوسَىٰ أَتُرِيدُ أَنْ تَقْتُلَنِي كَمَا قَتَلْتَ نَفْسًا بِالْأَمْسِ ۖ إِنْ تُرِيدُ إِلَّا أَنْ تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ وَمَا تُرِيدُ أَنْ تَكُونَ مِنَ الْمُصْلِحِينَ

Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki: Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Demek, düzelticilerden olmak istemiyor da bu yerde ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun sen! (DİB meali).

Bahsettiğimiz şey bu ayette çok daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Adam Musa’ya “dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun?”demektedir. Musa dün öldürdüğü adamı tek bir yumrukla öldürmüştür. Adam burada “dün tek bir yumrukla adam öldürdüğün gibi beni de tek bir yumrukta mı öldüreceksin”dememektedir. Burada kast edilen benzerlik öldürme şekillerinde değil, öldürme fiilinin tekrarındadır. Yani her iki fiil de biri diğerinin bedeli bir fiildir. Yoksa öldürme şekilleri çok farklı da olsa sonuçta her ikisi de haksız yere adam öldürmektir.

  • Veya müşebbehin halini belirtmek için yapılır.

İçinde bulunulan hali anlatmak için başka birinin içinde bulunduğu hale benzetme yapılıyorsa, bu kesinlikle kendisine benzetilen varlığın halini bilmeyi gerektirir. Salsalin hali fahharın hali gibidir şeklinde bir cümle kurulduğunda Elfahhar’ın halinin bilinmesi zorunludur. O halde meallerimizin el fahhar kelimesine yükledikleri ateşte pişmiş çamur manası üzerinden “min salsalin kel fahhar” cümlesine mana verdiğimizde bu ateşte pişme sürecini değil, sürecin bitmiş halini belirtmesi gerekmektedir. Bu durumda mana “seramik haline gelmiş çamur gibi bir çamurdan” şeklinde olmak durumundadır ki bu oldukça saçma bir mana olacaktır. Bu hususun üzerinde biraz daha durmak gerekmektedir. Çünkü meallerimizin hemen hepsi bu cümleye “ateşte pişmiş çamur gibi bir çamurdan” şeklinde mana vermişlerdir. Buna göre “ateşte pişmiş çamur” nedir? diye bir soru sorulduğunda karşımıza “kiremit, seramik, testi” gibi şeyler çıkmaktadır. Bir cisim bir işlemden geçirilip başka bir hale getirildiğinde ona başka bir ad verilmekte, o şey başka şekilde anılmaktadır. Mesela, evlerimizde kullandığımız seramik aslında ateşte pişmiş çamurdur. Ama hiç kimse onu ateşte pişmiş çamur olarak anmamakta ve bilmemektedir. Çünkü o artık çamurluktan çıkmış, önceki haline hiç hem de hiç benzemeyen bir şekle bürünmüştür. Bir çamurun hem ateşte pişmesi hem de ateşten piştikten sonra hala çamur olarak anılması mümkün değildir. O halde ya Elfahhar kelimesine verilen ateşte pişmiş çamur manası doğru değildir ya da ayette benzetme yoktur.

Biraz empati yaparak meallerin kelimelere verdiği manaları tasavvur etmeye çalışalım. Mealler salsal kelimesine kuru çamur manası vermişlerdir, Elfahhar kelimesine ise ateşte pişmiş çamur manası vermişlerdir. Meallerin verdiği bu manaları bir an doğru kabul edelim ve ayette geçen “El Fahhar gibi salsal” ifadesini anlamak için arada ne gibi bir benzerliğin olduğunu tasavvur etmeye çalışalım. Ateşte pişen çamur, bu işlemden sonra çamur olma özelliğini yitirmiş ve bir daha eski çamur haline dönmesi mümkün olmayan bir nesneye dönüşmüştür. Nitekim denizin altında kalan yüzlerce yıllık çamurdan yapılmış küpler hala aynı durumda durmaktadır. Şu halde biri çamur diğeri çamur olma özelliğini yitirmiş iki nesne arasında nasıl bir hal benzerliği olabilir ki? Bu durum El Fahhar kelimesine yüklenilen “ateşte pişmiş çamur” manasının doğru olmadığını göstermektedir. Çünkü ateşte pişmiş çamura testi, seramik, kiremit, tabak, bardak denir ama çamur denmez. Nitekim meal müelliflerinden bazıları çamur dememiş; kiremit, bardak, çömlek demişlerdir.

  • Veya müşebbehin halinin miktarını ortaya koymak için yapılır.

Min salsalin kel fahhar cümlesinde miktarla alakalı bir durum olmadığı için benzetmenin bunun için yapıldığını söylememiz mümkün değildir.

  • Veya müşebbehin halini (misal ile) isbât etmek için teşbih yapılır.

Anlamaya çalıştığımız cümle için böyle bir durumda söz konusu değildir.

  • Veya müşebbehi süslemek için teşbih yapılır.

Böyle bir durum da yoktur.

Ayetteki benzetmenin gayesi insanlara seramik yapma sanatını öğretmek değil, yaratılış konusunda savrulmalara girilmesini engellemek ve doğru anlayışlara sahip olunmasını sağlamaktır. Yani konu insanın yaratılışıdır ve benzetme de bu konunun anlaşılmasını sağlama gayesi için yapılmıştır. O halde Rahman suresindeki ayetin tamamını göz önüne aldığımızda şöyle bir sonuç kendiliğinden çıkmaktadır. İnsan “salsal” denilen bir şeyden yaratılmıştır. Salsal ise Fahhar denilen bir maddeye benzemektedir. Fakat ayette bu benzerliğin hangi konularda ya da hangi özelliklerde olduğu belirtilmemiştir.

Ayette benzetme edatı olarak sadece ك (ke) edatının kullanılması bu benzerliğin kısmi olduğunun delilidir. Eğer Fahhar ile Salsal kelimeleri arasındaki benzerlik her yönden olmuş olsaydı gelmesi gereken benzetme kelimesinin (كَمَثَلِ) “kemeseli” olması gerekirdi.

Bu açıklamalardan sonra ayette geçen ve aslında benzetmeden dolayı “salsal” kelimesini daha iyi anlamamızı sağlayacak olan Fahhar kelimesinin anlamlarına geçebiliriz.

Bu kelime فخر (fa+ha+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 6 kelime bulunmaktadır. Kelimenin Kur’an kullanımlarına bakıldığında anlamaya çalıştığımız konu daha da ilginç bir hale gelmektedir. Çünkü bu kelime geçtiği diğer yerlerin hepsinde nekira (belirsiz) bir isim olarak geçerken sadece anlamaya çalıştığımız ayette marife (belirli) olarak geçmektedir.[25] Daha önce de belirttiğimiz gibi; bir kelimenin marife olması onun bilenebilir olmasını gerekli kılmaktadır. Kelime ayette الْفَخَّارِ şeklinde mübalağa belirten ismi fail (فَعَّالٌ) vezninde gelmiştir. Bu vezindeki kelimeler bir varlıktaki bir niteliğin aşırı derecede bulunduğunu belirtirler. Asıl olarak fiilden türeyen bu vezindeki kelimeler sıfat olmalarına rağmen bazen sıfatlıktan uzaklaşıp isim haline de gelmektedirler. Aşırılık sıfatı olan bu vezindeki kelimeler bazı durumlarda isimden de türemiş olabilirler.

Mal ve makam gibi insanın dışında bulunan şeylerle övünme yarışına girmeyeالفخر (el fahru) denmiştir. رجل فخور (raculun fahurun) “çok fazla övünen adam.فخر (Fahru) Üstün özellikleresahip olma. Her türlü nefis ve değerli şey içinفاخر  (fahirun) denir.

الفخّار (El Fahhar) Ateşte pişirilmiş, büyük testi ya da çamur. Kendisine bir nesneyle (özellikle de sivri uçlu bir nesneyle) çıkardığı sesinden dolayı böyle adlandırılmıştır. Sanki burada o, bolca övünen bir kimse gibi tasavvur edilmiştir.[26]

İsfahanin açıklamalarına dikkat edilirse kelimenin “ateşte pişirilmiş testi ya da çamur manasını almasının istiare veya tasavvur yoluyla olduğu görülecektir. Bu ne demektir? Bu aslında “fahhar” kelimesinin kök anlamları arasında “ateşte pişmiş çanak çömlek veya çamur” gibi bir anlamın olmadığı, bu manaya benzetme yoluyla ulaşıldığı anlamına gelmektedir.

Bu durumda Rahman suresindeki ayette geçen Fahhar kelimesine ses çıkaran, ateşte pişmiş çömlek manası verilmesi durumunda aslında bir benzetme ile varılan bir anlam verilmiş olmaktadır. Bu da zincirleme bir benzetmeyi beraberinde getirmektedir. Ateşte pişmiş çamura (seramik, çömlek, kiremit vs) vurulduğunda çok ses çıkardığı için çok fazla övünen kişiye benzetilerek Fahhar benzetmesi yapılmış, Salsal da benzetme yapılan varlığa benzetme yapılmıştır. Nitekim kelime Kur’an’da geçtiği diğer 5 yerde hep övünmek, böbürlenmek anlamında kullanılmıştır. Bu kelimenin diğer sözlük manaları fiil olarak: Övünmek, gurur duymak, hava atmak, caka satmak, böbürlenmek, iftihar etmek, değerli bilmek, değerli görmek şeklindedir. İsim olarak ise: değerli, kıymetli, lüks, seramik, iftihar, övünç, gurur, böbürlenen, övünen, onursal, fahri şeklindedir.[27]

El fahhar kelimesinin isim olarak geldiği (فَعَّالٌ) vezninin mübalağa içeren ismi fail olduğunu belirtmiştik. Kur’an’da bu vezinde hem yüce Allah’a hem de başkalarına atfen gelen yüzlerce kelime bulunmaktadır. Meselenin daha iyi anlaşılması için bazı örnekler vermek yerinde olacaktır.

Mübalağa ile İsm-i Fail    Mazi fiil veya isim
   كَذَّابٌ

 

Çok yalancı

  كَذَبَ

Yalan söyledi

   وَهَّابٌ

Çok veren

  وَهَبَ

Verdi

    رَزَّاقٌ

Çok rızık veren

 رَزَقَ

Besledi, rızık verdi

 

الْقَهَّارُ

Çok kahredici

 قَهَر

 

Kahretti

   الْفَتَّاحُ

Çok açan

فَتَحَ

Açtı

    جَمَّاعٌ

Toplayıcı

 جَمَعَ

Topladı

 خَبَّازٌ

Çokça ekmek yapan (ekmekçi)

خَبَزَ

Ekmek yaptı

 طَبَّاخٌ

Çokça pişiren (aşçı)

طَبَخَ

Pişirdi

 جَمَّالٌ

Deveci

جَمَلٌ

Deve (isimlerden yapılan mübalağa ismi faile örnek)

فَحَّامٌ

Kömürcü

فَحْمٌ

Kömür

حَمَّالٌ

Çokça taşıyan (hamal)

حَمَلَ

Taşıdı

Görüldüğü gibi anlamaya çalıştığımız الْفَخَّارِ “El Fahhar” kelimesinin de bağlı bulunduğu vezindeki kelimeler bu şekilde anlam kazanmaktadır. Aynı kuralı anlamaya çalıştığımız kelimeye uyguladığımızda mana şu şekilde olmaktadır.

Mübalağa İsmi fail Mazi fiil
فَخَّارٌ

Çokça övünen, çokça böbürlenen, çokça üstün gelen

  فَخَرَ

Övündü, böbürlendi, üstün geldi

Bu kelimenin ateşte pişmiş çamura yani testi, çömlek, seramik gibi şeylere isim olması, böbürlenmenin, övünmenin boş bir toprak testiye vurulduğunda çıkarılan sese benzetilmesinden dolayıdır. Kelimenin aslına bakıldığında ne isim ne de fiil manaları arasında toprak, çamur, pişmek ya da buna benzer bir anlamı bulunmamaktadır. Az önce verdiğimiz örneklere dikkat edilirse tüm mübalağa ismi failleri türetildikleri kelimenin kök anlamları ile paralel şekilde anlam kazanmışlardır. Ekmek yaptı – ekmekçi; topladı – toplayıcı; deve – deveci; taşıdı – taşıyıcı gibi. İster mübalağa iel ismi fail, isterse sadece ismi fail olsun, tüm kelimeler ismi fail olduklarında türedikleri kelimenin kök manasına göre anlam kazanmak zorundadırlar. Dolayısıyla kök manasında testi yapmak, ateşte çamur pişirmek gibi manalar bulunmayan bir kelimeden nasıl olurda “ateşte pişmiş çamur” şeklindeki bir manaya ulaşılılabilir?

Bu mananın bir benzetme ile testi, seramik, çömlek gibi şeylere isim yapıldığını İsfahani’den yaptığımız alıntıda belirtmiştik. Yani kelimenin aslında bu manayı verecek herhangi bir anlamı bulunmamaktadır sadece benzetme ile bu anlama ulaşılmıştır. Öyleyse kelimeye ateşte pişmiş çamur manasının verilmesi ayetteki “min salsalin kel fahhar” cümlesine “ateşte pişmiş çömlek gibi kuru bir çamurdan” mana verilmesi, benzetilene benzetmek anlamına gelmektedir ki böyle bir benzetme Salsal kelimesinin üzerindeki anlam kapalılığını gidermeye, daha iyi anlaşılmasını sağlamaya yaramayacaktır, nitekim tarih boyunca yaramamıştır. Unutulmamalıdır ki Salsal ile fahhar arasındaki benzerliği Yüce Allah yapmıştır. Ama Fahhar yani seramik, kiremit çanak çömlek ile böbürlenen kişi arasındaki benzetmeyi Yüce Allah yapmamıştır. Kaldı ki Kur’an’da çanak, çömlek, kap kacak ile ilgili başka kelimelerde bulunmaktadır. Mesela, Seb’e 13. ayette geçen وَقُدُورٍ “kudurin” kelimesine İsfahani çömlek ve tencere, yine aynı ayette geçen جِفَانٍ “Cifanin” kelimesi ise sözlüklerde büyük yemek çanağı olarak geçmektedir. Zuhruf 71. ayete geçen بِصِحَافٍ “sihafin” kelimesi yine meallerin hemen hepsinde testi olarak geçmektedir. Kur’an cennette kullanılacak birçok eşyanın ismini belirtmiştir. Kadeh, tepsi, bardak, testi, tepsi gibi. Fakat hepsinde de ya “altından tepsi” ya da “billur kadeh” gibi kullanımlar söz konusudur. Yani hangi elementten yapılmış olduğu belirtmiştir. Bu durumda eğer bunlar sayılmışsa ve ayrıca hangi elementten yapıldığı ayrıca belirtilmişse, belirtilmemesi durumunda pekala bunların da topraktan yapılmış, ateşte pişirilmiş çamurdan yapılmış eşyalar olarak anlamamızın önünde bir engel kalmazdı.

Tüm gramer kitaplarında İsmi fail veya mübalağa ile ismi fail haline getirilen kelimeler ile ilgili şu kurallar bulunmaktadır.

  • İsm-i Fail: eylemi üstlenen veya onu yapanı ifade eden türemiş kelimelerdir.
  • Mübalağa ile ism-i fail olan kelimeler çoğunlukla sülasi (üç harfli) fiillerden türetilen kelimelerdir. Sülasi olmayan fiillerden nadiren türetilirler.
  • Mübalağa ile İsm-i fail olan kelimeler semaidirler.
  • İsm-i fail, cümle içinde fiil gibi amel eder. Lazım fiilden türemiş ise failini ref eder, müteaddi fiilden türemiş ise hem failini hem de mef’ulun bih’ini nasb eder.
  • İsm-i fail iki durumda fiil gibi amel eder:

a) Birincisi; elif-lam (ال) takısı almış ise;

b) İkincisi; şimdiki ya da gelecek zamana delalet etmesi ve ayrıca olumsuz cümlede, soru cümlesinde, mübtedanın haberi olarak veya sıfat olarak kullanılmasıdır.

Bu kurallar ister mübalağa ile ismi fail olsun isterse ismi fail olsun hepsi için geçerli kurallardır.[28]

Meal ve tefsirlerimizin kelimeye peşinen çanak, çömlek manası vermeleri kelimeyi Mübalağa ile ism-i fail olmaktan çıkarıp özel isim şekline çevirmektedir. Kaldı ki bu durumda bile bu özel ismin kast ettiği anlamın bilinen olması gerekmektedir. Eğer bu özel isimden kasıt aslı çamur olan ev eşyalarının ateşte pişirildikten sonra aldıkları hali kast eden bir isimse aslı çamur olan tüm ev eşyalarının El Fahhar şeklinde adlandırılması gerekmektedir. Oysa hem Kur’an’da hem de Arap dilinde her eşyaya verilen isim başka başkadır. Bu durumda salsal hepsi fahhar olan bu eşyalardan hangisine, hangi hususlarda benzemektedir sorusu gündeme gelecektir.

İbn Kesir ve Kurtubi tefsirlerinde Fahhar kelimesi üzerinde hiç durmazken Razi şunları söylemektedir.

Fahhar, ateşte pişmiş çamur olup, tuğla-kiremit manasınadır. Binaenaleyh burada asıl lügat manası üzerine kullanılmış olur. O halde fahhar, fahir kelimesinin mübalağa siğası olup tıpkı allem kelimesinin alimin mübalağası olması gibidir. Bu böyledir. Çünkü un ufak olma özelliğindeki o toprak, suyu ve sıvaları içinde tutabilecek bir çömlek haline gelip, ufalanmayıp, yarılmayıp içindekileri sızdırmayacak bir hal alınca, sanki hem cinslerine karşı fahretmiş (öğünmüş) gibi olur.[29]

Razi de tıpkı İsfahani gibi fahhar kelimesinin bir benzetme ile çanak, çömleğe isim olduğunu söylemektedir.

Anlamaya çalıştığımız min salsalin kel fahhar cümlesi ile ilgili üzerinde durulması gereken bir başka durum ise El Fahhar kelimesinin marife olmasıdır. Kelime Kur’an’da 6 defa kullanılmasına rağmen diğer yerlerde nekira olarak geçmişken sadece burada marife gelmektedir. Bu ne anlama gelmektedir?

Salsal Kur’an’da geçtiği 4 yerde hep nekira olarak geçmesi bu kelime üzerinde bir anlam kapalılığı oluşturmaktadır. Kelimenin üzerindeki bu kapalılığın giderilmesi için o, bilinen ve üzerinde anlam kapalılığı bulunmayan el fahhar kelimesine benzetilmiştir. Eğer bu benzetmede hem salsal hem de fahhar nekira olsaydı, benzetme yapmanın hiçbir anlamı kalmazdı çünkü bu her ikisi de bilinmeyen iki şeyin birbirine benzetilmesi anlamına gelirdi. İkisi hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığımız ya da net bilgi sahibi olmadığımız şeylerin birbirine benzetilmesi anlamayı sağlamayacağı gibi kafa karışıklığına da sebep olacaktır. İşte bu durumda birbirine benzetilen iki şeyden en az birinin çok iyi bilinen bir şey olması gerekmektedir. ElFahhar’a ateşte pişip çömlek, kiremit, seramik, tabak, çanak haline gelmiş eşyaların genel ismi anlamı verildiğinde salsal bunlardan hangisine benzeyecektir. Çünkü bunların hepsi ayrı bir çamurdan ve farklı ısı işlemlerine tabi tutularak elde edilen şeylerdir. Yani hem çamuru hem de üzerinde yapılan işlemler farklı farklıdır. Hatta çamurun içine karıştırılan su ve kum gibi yan maddeler de farklı farklıdır.

Buraya kadar ortaya koyduklarımızdan şu çıkmaktadır. Rahman suresinde salsal kelimesini daha iyi anlayalım diye kendisine benzetilen Fahhar kelimesine tefsir ve meallerimiz gibi “ateşte pişmiş çamur” manası vermek pek mümkün gözükmemektedir. Bu kelimenin mübülağa ismi fail olması, fiilin kök manalarında bulunan anlamlardan birini hatta en temel anlamı taşıması gerekmektedir. Kelimenin fiil olarak kök manalarının, övünmek, nispet etmek, üstünlük kurmak, gurur duymak, hava atmak, caka satmak, böbürlenmek, iftihar etmek, değerli bilmek, değerli görmek şeklinde olduğunu belirtmiştik. Bu durumda mübalağa ile ismi failin işte bu anlamlardan biri üzerinden mana alması gerekmektedir.

Buraya kadar anlattıklarımızı maddeler halinde bir daha özetledikten sonra Rahman suresindeki ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali verebiliriz.

  • مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ (min salsalin kel fahhar) Cümlesi veçhi şebeh’i bulunmayan mücmel bir teşbihtir.
  • Ayette geçen صَلْصَالٍ kelimesi daha güçsüz bir ismi fail, الْفَخَّارِ kelimesi ise mübalağa ile ismi faildir. Yani bir fail daha güçlü olan bir faile benzetilmiştir.
  • İster mübalağa ile isterse düz fail olsun, her ismi fail fiil olarak taşıdığı kök manalar üzerinden anlam kazanmak zorundadır.
  • Cümle içinde geçen bir ismi fail eğer başına harfi tarif almış ise muzari fiil gibi amel edebilirler.
  • Gramer kitaplarının tamamında Teşbihin gayelerinden birinin Müşebbehe’ye isnâd olunan şeyin, mümkün oldu­ğunu açıklamak; şeklinde olduğu belirtilmektedir. Bu müşebbeh’te müşebbeh bih haline gelme, onun yerine geçme, ona bedel olma potansiyelini barındırdığını göstermek için yapılan teşbihtir. Bu durumda teşbih edatına yüklenecek “benzer, gibi” manaları bir hususta benzerliği değil, görev, işlev ya da genel olarak birinin diğeri gibi olma anlamını vermesi gerekmektedir. Ne yazık ki Türkçede böyle bir teşbihi bir kelime ile ifade etmek mümkün değildir. Çünkü Türkçede yapılan teşbihler ancak cümlenin tamamı ve hatta cümlenin öncesi ve sonrası bilindikten sonra anlaşılabilmektedir. Mesela, “her tohum ağaç gibidir” şeklinde bir cümle kurulduğunda tohumun ağaçla olan benzerliği değil, gerekli şartlar oluştuğunda tohumun da ağaç haline geleceği manası vardır. Tahlillerimde yanılmadıysam مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ cümlesi işte böyle bir teşbihtir. Yani صَلْصَالٍ kelimesinin potansiyelinde كَالْفَخَّارِ haline gelmek bulunmaktadır.

Bu özetten sonra sonuç olarak ayete şu mananın verilmesi daha isabetli olmaktadır.

Rahman 55/14

خَلَقَ الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ

 (O) İnsan türünü nispet edilip övünç haline gelecek tek bir su kırıntısından yarattı.

İşte bu durum ayette geçen صَلْصَال salsal kelimesinin anlamının “nispet ve övünç kaynağı haline gelecek bir su kalıntısı” olduğunu göstermektedir. Bu ayetteki tüm kelimelerin müzekker olması bu nispetin erkek tarafından olacağını göstermektedir. Yani bu ayet insanı yaratılışının elementer yapısından değil, yaratılışa hâkim olan kurallardan bahsetmektedir.

Hatırlanacağı üzere bu ayetle ilgilenmemizin sebebi Hicr suresindeki ayetlerden dolayı idi. Hicr suresindeki ayetlerle ilgilenmemiz ise asıl konumuz olan Zel-karneyn ile ilgili Kehf 86.ayette geçen “hamietin” kelimesi ile ilgiliydi. Şimdi ana konumuza dönmek için önce Hicr suresindeki ayete oradan da Kehf suresine tekrar dönüş yapalım.

Hicr 15/26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Andolsun, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş bir balçıktan yarattık (DİB meali).

Konumuz olan Kehf suresi 86. ayette geçen “hamietin” kelimesi Kur’an’da 4 defa geçmektedir ve bunların üçü yukarıdaki ayette olduğu gibi hep مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ (min salsalin min hamain mesnun) kelimeler grubunda geçmektedir. Kelimenin kast ettiği anlamın daha doğru anlaşılabilmesi için diğer kelimelere de bakma zorunluğu hissetmiştik. Ayet sonunda geçen “mesnun” kelimesi üzerinde başlarda durmuş ve kelimenin anlamının مَسْنُونٍ “değişmeyen yasa” anlamına geldiğini söylemiştik. Biraz önce Rahman suresindeki ayetten de Salsal kelimesinin “dipte kalan son su kırıntısı” anlamında olduğuna ulaşmıştık. Fakat bu su kırıntısında nispet edilip değerli görülme, temsil edilip gurur duyma haline gelme potansiyeli de bulunmaktadır. Ulaştığımız bu manalardan Hicr suresine verilmesi gereken daha isabetli mana şu şekilde olmalıdır.

Hicr 15/26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Andolsun, insanı bir su kırıntısından, değişmeyen yasa ile belirlenmiş akrabalıklardan yarattık.

Anlamaya çalıştığımız Kehf suresi 86.ayette geçen “hamietin” kelimesi orada müennes formda burada ise müzekker formda geçmektedir. Hicr suresindeki her üç kullanımda kelimenin müzekker formda geçmesi akrabalığın oluşmasında müzekkerlerin yani erkeklerin etkin olduğunu göstermektedir. Bu ne demektir?

Bu konunun anlaşılması beraberinde ilk yaratılışın nasıl başladığının da irdelenmesini gerektirmektedir. İlk yaratılış ile ilgili ne yazık ki bugüne kadar Kur’an merkezli yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Yaratılış konusu din sahibi insanlarla din sahibi olmayan ilim adamlarını farklı kulvarlara sürüklemiştir. Çünkü hem ilahi kaynaklı! din sahibi olduklarına inanılan Yahudiler ve Hıristiyanlar hem de Kur’an’a iman ettiğini söyleyenler, İlk yaratılışla ilgili aşağı yukarı aynı şeyleri söylemektedirler. O söylem kendisini şu şekilde özetlemektedir.

Allah yeryüzü toprağından Âdem ismi verilen erkek bir insan yarattı, bir şekilde bu erkek insandan adı Havva olan bir kadın yarattı. İkisinin cinsel birlikteliği sonucunda kadın hamile kaldı. Bir batında ikiz çocuklar doğurdu. Hepsi de kardeş olan bu çocukların cinsel birlikteliği sonucunda insan soyu türedi.

Bu söylem ufak tefek değişikliklerle ilahi! kökenli olduğuna inanılan dinlerin ortak söylemidir. Son zamanlarda Kur’an Kur’an ile anlaşılmalıdır söylemini savunan ismi lazım olmayan bir ilahiyyatçı bir profesör de bu söylemi savunmaktadır. Katıldığı bir tv. programında, böyle bir inanışın beraberinde ensest ilişkinin meşruluğunu getireceğine dair bir soruya “size ne kardeşim Allah o zaman ensest ilişkiyi serbest bıraktı sonra yasakladı, siz Allah’ın işine ne karışıyorsunuz” şeklinde cevap veren bu profesörün söylediklerine Kur’an’dan tek bir delil getirmediğini söylemeye gerek yoktur sanırım.

Ne yazık ki ellerinde Yüce Allah’ın kitabı bulunan Müslüman dünya ilk yaratılışla ilgili insanlığı ikna edecek bir görüşe ulaşamamış, söylenen her şey rivayet, hikâye ve masallardan öteye geçememiştir. Bu hikayelerle ilgili tefsirlerimizde özellikle yaratılış konusunu anlatan ayetler bağlamında mebzul miktarda örnek bulunmaktadır.

Her ne söylenirse söylensin şurası kimsenin itiraz edemeyeceği bir gerçektir. Bir insanın oluşumunda tek başına erkek hiçbir işe yaramamaktadır. Fakat Kur’an’da tek başına bir kadının hem de hiçbir erkekle teması olmadığına dair Meryem gibi devasa bir örnek durmaktadır. Her ne kadar Meryem’in evli olduğuna ve o evlilikten dolayı hamile kaldığına dair birtakım görüşler olsa da bu görüşlerin kendilerine temel alabilecekleri tek bir ayet hatta tek bir kelime yoktur. Meryem bir erkek olmadan hamile kalmış ve İsa’yı doğurmuştur. Bu örnek dururken bir erkekten insan soyunun türemiş olduğunu, erkeğin kadına bir üstünlüğünün olduğu sonucuna ulaşmak asla mümkün değildir. Fakat şurası da reddedilemez bir gerçektir. Kur’an’a bakıldığında kadın ve erkek ilişkilerinden doğan aile hukukunu belirlerken hep erkeği merkeze almaktadır. Özellikle miras hukukuna bakıldığında kadının miras bırakmasının daha dar kapsamlı olduğu görülecektir. Hele bir ayet vardır ki bu ayet soy atfının tamamen erkekte olduğunu göstermektedir.

Ahzab 33/4

مَا جَعَلَ اللَّهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فِي جَوْفِهِ ۚ وَمَا جَعَلَ أَزْوَاجَكُمُ اللَّائِي تُظَاهِرُونَ مِنْهُنَّ أُمَّهَاتِكُمْ ۚ وَمَا جَعَلَ أَدْعِيَاءَكُمْ أَبْنَاءَكُمْ ۚ ذَٰلِكُمْ قَوْلُكُمْ بِأَفْوَاهِكُمْ ۖ وَاللَّهُ يَقُولُ الْحَقَّ وَهُوَ يَهْدِي السَّبِيلَ

Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır. Kendilerine zıhâr yaptığınız eşlerinizi de anneleriniz yapmamıştır. Yine evlatlıklarınızı da öz çocuklarınız (gibi) kılmamıştır. Bu, sizin ağızlarınızla söylediğiniz (fakat gerçekliği olmayan) sözünüzdür. Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola iletir.

Ahzab 33/5

ادْعُوهُمْ لِآبَائِهِمْ هُوَ أَقْسَطُ عِنْدَ اللَّهِ ۚ فَإِنْ لَمْ تَعْلَمُوا آبَاءَهُمْ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَمَوَالِيكُمْ ۚ وَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ فِيمَا أَخْطَأْتُمْ بِهِ وَلَٰكِنْ مَا تَعَمَّدَتْ قُلُوبُكُمْ ۚ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَحِيمًا

Onları babalarına nispet ederek çağırın. Bu, Allah katında daha (doğru ve) adaletlidir. Eğer babalarını bilmiyorsanız, onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Hata ile yaptığınız bir işte size hiçbir günah yoktur. Fakat kasten yaptığınız şeylerde size günah vardır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Bu iki ayete göre Kur’an evlatlık denilen müesseseyi kabul etmemekte ve evlatlık edinilenlerin kendi öz babalarına nispet edilerek çağrılmasını emretmektedir. Ama “eğer babalarını bilmiyorsanız analarına nispet ederek çağırın” dememekte tam tersi onları öncesi olmayan bir birey olarak görmemizi bildirmektedir. Babası bilinmeyen birinin anasına nispeti söz konusu değildir. Çünkü her nispet beraberinde bir hukuku getirecektir. Bir çocuğun babasının bilinmemesi durumunda anasına nispet edilmesi nasıl bir hukuk oluşmaktadır?

Hamile olduğu belli olan bir kadının doğal fiziki durumu kendisi hiçbir şey söylemese bile onun anne olacağını bildirmektedir. Fakat o kadının karnındaki bebeğin babasının kim olduğunu belli edecek fiziki hiçbir durum söz konusu değildir. Onun babasının kim olduğu ancak kadının yaptığı nikah akdi sonucunda tespit edilmektedir. Kadın kocasını aldatmış ve başkasından hamile kalmış olsa bile bu dünyada kimse bilmediği sürece o nikah akdine göre baba, aslında babası olmayan ama nikah akdi gereği babası görülen kişi olmaktadır. Böyle olmasına rağmen o çocuk bu adama mirasçı olmakta, o çocuktan doğan çocuklar dahi onun soyu sayılmakta ve mirasçı olmaktadırlar.

Bu durumda meseleye tarafsız bir gözle bakıldığında “babamızın babamız olduğunu söyleyenin annelerimiz olduğunu görürüz.” Çünkü koca bir hukuk onun doğru söylediği, babaları aldatmadığı, başkasından hamile kalmadığı söylemi üzerine kurulmaktadır. Bu haliyle bile kadın tarafında süistimal edilmiş binlerce örnek bulmak mümkündür. Bir kadın bir çocuğu babası olmadığı halde bir başkasının çocuğu olarak gösterebilir. Ama bir erkek ne yaparsa yapsın babası olmadığı halde kendisini bir çocuğun babası olarak gösteremez. Çünkü kendisini olmadığı halde başka birinin çocuğunu baba olarak sahiplenmesi aynı zamanda ı-onun zina yapmış olduğunu da göstermiş olacaktır. Nikah akdi yapmış olduğu kadın anne olmadığına göre bunun başka şekilde olma imkânı yoktur. Bu durum başka bir hukukun devreye girmesine neden olacaktır.

Öte yandan birçok erkekle cinsel birliktelik oluşturan ve bu yönle hamile kalan kadının, çocuğun babasının kim olduğunu bilmemesi de mümkündür. İşte bu durumda kimin çocuğun babası olduğu kadının insafına kalmaktadır. Günümüzde DNA testlerinin olması da nihai bir çıkar değildir. Çünkü DNA çocuğun babasının kim olduğunu söylemekle birlikte kim olmadığını da söylemektedir. Kim olduğunu söylediğinde durum açıklığa kavuşabilir ama kim olmadığını söylediğinde karışıklığa neden olacaktır. Mesela, otuz yaşına gelmiş, babası da ölüm döşeğinde olan birinin, ölmek üzere olan adamın kendi babası olmadığını öğrendiğini bir düşünün. Bu durumun oluşturacağı şey kaostan ve hukuksuzluktan başka bir şey değildir. Hele ölüm döşeğinde ölen adam da bunu bilmiyorsa ve ömrü boyunca da bilmemişse bu bir aile faciasından öte hukuk karmaşası oluşturacaktır. Yani aslına bakıldığında aile hukukunun merkezinde erkek varmış gibi gözükmektedir ama aslında tüm sistem kadın üzerine kurulmuştur.

Erkeğin ön plana çıkarılması kadın lehine olan bu durumun kadın tarafından süistimalini engellemek içindir. İşte bu yüzden soyun devamının babaya nispeti gerekmektedir. kısaca değindiğimiz bu mesele devasa bir meseledir. Bu konuda Kur’an merkezli çok daha geniş çalışmaların yapılması elzemdir.

İşte bu yüzden insan türünün ilk yaratılması ile ilgili hep müzekker terimler kullanılmıştır. Çünkü hukuku başlatan her şey kadın yumurtasının erkek tarafından aşılanması ile başlamaktadır.

Bugün tabiat içerisinde erkeği olmayan ve buna rağmen soyunu devam ettiren varlık türleri vardır. Bu varlık türlerinin erkeklerinin olmaması soyun devamında erkek aşılanmasının olmadığı anlamına gelmemektedir. Tam tersi o tür aşılanması için kendisine lazım olan erkek genlerini kendisi üretmektedir. Yani her hâlükarda döllenme erkek hücre üzerinden olmaktadır.

Örneği yine Meryem üzerinden verelim. Meryem herhangi bir insanla cinsel birliktelik kurmadan hamile kalmıştır ama karnında bir çocuğun oluşumunu başlatacak olan erkek genlerini kendi bünyesinde oluşturmuştur. Nitekim doğan çocuk erkek olmuştur. Bu onun bir erkekle cinsel birliktelik kurduğunun değil, Yüce Allah’ın fiziki olarak erkek cinsi olmadan da üremek için lazım olan erkek genlerini kadın vücudunda yarattığının delilidir. Sonuçta Meryem’in hamile kalması zaten kendisinde bulunan kadın yumurtasının yine kendi vücudunda yaratılan (belki de üretilen) erkek hücreler tarafından döllenmesi ile mümkün olmuştur. Tabiatta erkeği olmadığı halde üreyen ve hatta bazı hayvanlarda erkeği bulunmasına rağmen erkeksiz üreyen birçok varlık bunun mümkün olduğunu göstermektedir.

İşte bu durum yaratılış ayetlerinde neden hep müzekker kelimeler kullanıldığının göstergesi olmaktadır. Kaldı ki yaratılış konusunda her yerde müzekker terimler kullanılmamış hatta ana ayetlerde müennes kelimeler kullanılmıştır. Mesela Nisa suresinin birinci ayetinde geçen يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ bu cümledeki مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ “bir tek nefisten” ifadesinde geçen her iki kelime de eril değil dişil kelimelerdir. Aslında tek başına bu ifade bile insan soyunun kökeninde bir erkeğin değil bir kadının olduğunun en açık göstergesidir. Evet insan soyu bir erkekten değil bir kadından türemiştir ve Âdem ilk insan değil, İlk nebi’dir. O insanlığın atası değil, nebilerin atasıdır.

Beraberinde bir çok sorunun geleceğine inandığımız bu söylemin devamını başka bir çalışmaya bırakarak anlamaya çalıştığımız konuya dönmek yerinde olacaktır.

Hicr 15/26

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

Andolsun, insanı bir su kırıntısından, değişmeyen yasa ile belirlenmiş akrabalıklardan yarattık.

Bu ayette حَمَإٍ kelimesi “erkek tarafından oluşturulan akrabalık” anlamındadır. Nitekim sözlük ve lügatların tamamında حَمَإٍ “hamain” kelimesi bir evlilikte erkek tarafından olan akrabalıkları, tıpkı Kehf 86. ayette geçen حَمِئَةٍ “hamietin” kelimesi ise bir evlilikte kadın tarafından olan akrabalıkları ifade etmek için kullanılan kelimeler olarak anlamlandırılmışlardır. Hatta kelimenin birinci anlamları bunlardır.

Hatırlanacağı üzere tüm bu uzun analizlere Kehf suresinde geçen, meal ve tefsirlerimizde “kara balçıklı göze, kara delik, büyük okyanus” gibi manalar verilen عَيْنٍ حَمِئَةٍ “aynin hamietin” ifadesinin kast ettiği doğru anlamı bulmak için girmiştik. Buraya kadar anlattıklarımız çerçevesinde bu ifadeye verilecek anlamın “akraba bir kadın lider” şeklinde olması daha isabetli olmaktadır. Evet ortada bir okyanus ya da uzayda bir kara delik yoktur. Zel-karneyn emri altına girmesi gereken birini, emri altında bulunan başka birine takip ettirmiştir. O peşine düştüğü kişinin saklandığı yere ulaştığında onu akrabası olan bir kadının himayesinde saklanır bulmuştur. Bu kadın kavminin “aynin”i dir yani lideridir. Zaten devamında gelen kelimeler bunu daha açık bir şekle getirecektir.

Bu ayet sonunda konu tekrar toparlanırken bunlara bir kez daha değinilecektir. Şimdilik zaten uzattığımız mevzuyu daha fazla uzatmamak ve daha sonraki kelimelere geçmek için bu bölümü “aynin hamietin” ifadesinin anlamının “akraba olan kadın lider” şeklinde olduğunu söyleyerek kapatmamız yerinde olacaktır.

عَيْنٍ حَمِئَةٍ   Akraba olan kadın lider.

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Bkz. A. Bayındır, A. B. Gölpınarlı, A. Parlıyan, B. Sağlam, K. Çelik.

[2]R. El İsfahani, El Müfredat AYN md.

[3]Bkz.54/41 – 11/37 – 20/39

[4]R. El İsfahani, El Müfredat AYN md.

[5]R. El İsfahani, El Müfredat HMY md.

[6]A. Bayındır,

[7]A. B. Gölpınarlı, A. Parlıyan,

[8]A. Bulaç, A. F: Yavuz, B. Bayraklı, C. Külünkoğlu,

[9]B. Sağlam

[10]TDV,

[11]E. Yüksel, Elmalılı, H. B. Çantay, Hayrat Neşriyat, M. Türk

[12]K. Çelik

[13]M. Esed

[14]M. İslamoğlu

[15]S. Ateş, Y. N. Öztürk

[16]Ş. Piriş

[17]Yrd. Doç. Dr. İlysa Karslı, Yeni Sözlük SNN md.s.1296

[18]Kelime verdiğimiz ayetlerin bazılarında 2 ve 3 defa geçmektedir. 3/137 – 4/26 – 5/45 – 6/38 – 15/26, 28, 33 – 17/77 – 18/55 – 33/38, 62 – 35/43 – 40/85 – 47/23

[19]Müteaddi fiil: Mefulün bih sarihe ihtiyaç duyan, yapılan işin mefule geçtiği fiillerdir. Yani geçişli fiildir. “Neyi?” ve “Kimi?” sorularına cevap verir. Başka bir ifadeyle müteaddi fiil: Türkçede nesne alan fiil demektir. Mesela:  شَرِبَ الطِّفْلُ الْمَاءَ “Çocuk suyu içti.” manasındadır. Bu cümledeki  شَرِبَ fiili müteaddi bir fiildir. Şöyle ki:  شَرِبَ الطِّفْلُ الْمَاءَ cümlesinden  الْمَاءَ  kelimesini kaldırdığımızda cümlede bir eksiklik meydana gelir.  شَرِبَ الطِّفْلُ “Çocuk içti.” denildiğinde, “Çocuk neyi içti?” sorusu aklımıza gelir. Bu sebeple  شَرِبَ fiili mefulün bih sarihe ihtiyaç duyduğu için müteaddi bir fiil olmuş olur.

[20]Lazım fiil: Mefulün bih sarihe ihtiyaç duymayan, yapılan işin failde kaldığı fiillerdir. Yani geçişsiz fiildir. Başka bir ifadeyle lazım fiil: Türkçede nesne almayan fiil demektir. Mesela:  حَضَرَ التَّلاَمِيذُ “Öğrenciler geldi.” manasındadır. Bu cümledeki  حَضَرَ fiili lazım bir fiildir. Cümle, bir fiil ve failden meydana gelmiştir. Anlam bu ikisi ile tamamdır. Mefulün bihe ihtiyaç yoktur. Duyan kişinin aklına cümle ile ilgili başka bir soru gelmez. O halde حَضَرَ fiili lazım bir fiildir..

[21]F. Er Razi, Tefsiri Kebir c.14.s.90-91 – İbn Kesir, Hadislerle Kur’an Tefsiri c.9.s.4389

[22]Kurtubi, El Camiu Li Ahkami’l Kur’an, c.10.s.36-37

[23]R. E. İsfahani, Müfredat SLL md.

[24]Kurtubi, El Camiu li Ahkami’l Kur’an, c.1.s.557-558

[25]Kelimenin geçtiği yerler bkz: 57/20, 23 – 55/14 – 31/18 – 11/10 – 4/36

[26]R. El İsfahani, El Müfredat FHR md.

[27]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük FHR md.s.1716

[28]Aslında bu kurallar tüm gramer kitaplarında bulunmaktadır. Örnek olarak bkz: En-Nahvu’l Vadıh, Ali El Carim, Mustafa Emin s.237-240

[29]F. Razi, Tefsiri Kebir, c.2.s.87

4 yorum

  1. offff,en son kısımda aman Allahım dedim,insanın başlangıcı kadın ve müennes fiilden bahsettiğniz kısım direk aklıma “isanın durumu ademin durumu gibidir”ayetini getirdi,koskocaman bir tüyo var sanırım burada bu nasıl gözden kaçmış bunca zaman.Bu ayeti okuyan herkes bende dahil isayla ilgili düşündük fakat burada ademle ilgili bir gerçekte var,sizin çıkarımınız gibi,ademde isa gibi babasız doğmuş ise bu ayet buna işaret ediyor olmalı

  2. Güzel bir çalışma yapmışsınız. Elinize sağlık.Yalnız Hz Meryemin hamile kalması hususnda belirttiğiniz fikirlere tamamen katılmıyorum.Eğer dediğiniz gibi Hz Adem ilk insan değil de ilk nebi ise, iblis cennet yasak ağaç ayıp yerlerinin açığa çıkması vs konuları da yeniden ele alıp onları da bu takip ettiğiniz metotla açıklamak gerekir ki bunu da herhalde bir kaç ciltlik kitap halinde yayınlamak anlamına gelir..

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*