ZÜLKARNEYN -10- (Sanki Gördü)

وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا…Onu (güneşi) siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu.Orada (kâfir) bir kavim gördü.… (DİB meali).

Güneşin battığı bir yerin olmayacağını kabul eden birçok meal müellifi, ayetin bu cümlesine ya yukarıdaki gibi parantez içi (gibi) ya da parantez dışı “adeta, sanki, zannetti” kelimelerini eklemişlerdir. Daha önce buna biraz değinmiş ve ayetin Arapça metninde cümleye bu şekilde ekleme yapmanın herhangi bir dayanağının olmadığını belirtmiştik. Tuhaf olan şey; güneşin battığı bir yerin olmayacağını kabul eden meal müelliflerinin sadece “onu kara balçıklı bir gözede batar buldu” cümlesine takılmış olmalarıdır. Esasında biraz önce incelediğimiz “güneşin battığı yere ulaştı” şeklinde mana verilen “mağribeş şemsi” ifadesi de bir o kadar anlaşılmazdır. Meal müelliflerine göre güneşin battığı yer diye bir yer vardır ve oraya ulaşmak mümkündür ve bunda herhangi bir zannetme, sanma olması mümkün değildir. Sorun olan güneşin battığı yere varıp onu kara balçıklı gözede batıyor bulmasıdır. Halbuki asıl şaşılacak olan şey güneşin battığı yere varıp onu orada batıyor bulmamasıdır çünkü vardığı yer güneşin battığı yerdir. Güneşin battığı yere varıp, onu batar halde bulmaktan daha doğal ne olabilir ki? Güneş battığı yerde olmayacaksa ya nerede olacaktı? Bu tıpkı birinin yattığı yere varıp onu yatağında bulmak gibi olması gereken bir şeydir. Eğer güneşin battığı yere varılması mümkünse kesinlikle orada güneşi batar halde bulması gerekmektedir. Bulamadığı zaman orası güneşin battığı yer olmaktan çıkacak başka bir yere dönüşecektir.

Aslına bakıldığında geleneksel anlayışın kıssayı ortaya koyuş biçimine göre “güneşi batar buldu” cümlesi hiçbir çerçevesi olmayan ilim, bilim ve mantık dışı bir cümledir. Müelliflerin kelimelere verdikleri manalardan karşımıza, Zülkarneyn’in yolcuğa çıktığı ve bir akşam vakti güneşi kara balçıklı bir gözede batar halde gördüğü şeklinde bir sahne çıkmaktadır. Bu şu demektir. Zülkarneyn bu yolculuğunu gündüz yapmış, akşam üzeri varacağı yere varmıştır. Zülkarneyn bu yolculuğu gündüz yapmışsa güneş ona hiç mi görünmemiştir ki birdenbire onu bulmuştur. Zaten bu yolculuğu sırasında güneş daima onun görüş alanında olacaktır. Sürekli görüş alanında olan bir şey nasıl olacak da bulunacaktır? Hiç kaybolmayan bir şeyi bulmak ne demektir? Kaldı ki güneşin batması Zülkarneyn’in hayatında sadece bir defa gördüğü bir olay mıdır ki onu batar bulmuş olsun.

Bunun yanında cümleye “gibi, sanki, zannetti” şeklinde kelime eklemek, cümlenin başında gelen ve yine meal müellifleri tarafından “buldu, gördü” şeklinde mana verilen وَجَدَهَا vecedeha fiilinin kast ettiği anlamın fiziki anlamdan soyut bir anlama dönüşmesine neden olacaktır. Yani güneşin battığı yer vardır ve Zel-karneyn bu yere ulaşmıştır ama güneş bu kara balçıklı gözede batmamaktadır. Sadece Zel-karneyn’e öyle görünmüş, o öyle olduğunu zannetmiştir. Bu durumda وَجَدَهَا vecedeha fiilinin kast ettiği “bulmak” anlamı gerçek manada bir şeyi bulmayı değil, soyut manada bir şeyi öyleymiş gibi sanmayı, zannetmeyi ifade etmiş olmaktadır.

وَجَدَهَا Vecedeha fiilinin hem maddi hem de soyut anlamda bir şeyi bulmak anlamı bulunmaktadır ama her iki kullanımın kendisine göre kuralları vardır. Bu fiil maddi anlamda bir nesneyi, kişiyi veya yeri bulmak anlamını kast ettiğinde Arapçadaki diğer müteaddi[1](geçişli) fiiller gibidir ve sadece bir nesne ile yetinmektedir. Fakat zannetmek gibi soyut bir anlam kast ettiğinde müteaddiliği (geçişliliği) artmakta ve ikisi de aynı kişi veya şeyi gösteren iki mef’ul (nesne) almaktadır. Nitekim aşağıdaki meallerde kelime soyut anlamda bir bulmayı kast eder şekilde kullanılmıştır.

Muhammed Esed Meali

(Güneş) ona kopkoyu, bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü.

Mehmet Türk Meali

(Güneş) ona, kapkara (ve kızgın) bir suda batıyormuş gibi geldi ve orada bir topluma rastladı.

Kadri Çelik Meali

Ve güneşi (adeta) kara balçıklı bir suda (denizin üstündeki ufuklarda) batıyor buldu, yanında da bir kavim gördü.

Bayraktar Bayraklı Meali

Güneşi kopkoyu bir suda batıyormuş gibi gördü. Orada bir topluluğa rastladı.

Cemal Külünkoğlu Meali

Güneşi adeta kara bir balçıkta suya batar (gibi) buldu. Ve orada (kötülüğün her çeşidini işleyen) bir kavme rastladı.

Ali Fikri Yavuz Meali

Güneşi, (sanki) siyah bir çamura batıyor buldu. Bir de bunun yanında bir kavim buldu.

Abdullah Parlıyan Meali

Orada güneş O’na, kopkoyu bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü. Ve orada bir topluluğa rastladı.

Ahmet Tekin Meali

Güneşi, bir kavmin üzerinden, sanki kara balçıklı bir suda batıyor buldu.

Hayrat Neşriyat Meali

Onu (o güneşi) balçıklı bir suda batıyor (gibi) buldu ve yanında (kâfir) bir kavim buldu.

Gramer kitaplarında ظَنَّ zanne ve benzerleri, iki mef’ul alan fiiller veya ef’ali kulub başlığı altında incelenen fiiller vardır. Bu fiiller fiziki manada bir işi, bir hareketi kast ettiği gibi “zannetmek, bilmek, sanmak” gibi kalpte olan fiilleri de kast etmektedirler. Bu fiillerin kalpte veya zihinde olan bir fiili kast etmelerinden dolayı onlara “ef’ali kulub” (kalbi fiiller) adı verilmiştir. Bu fiiller üç başlık altında toplanmıştır.

  • Bilmek manasına gelen fiiller (اَفْعاَلُ الْيَقِينِ):
تَعَلَّمْ Bil ki دَرَى عَلِمَ – Bildi رَأَى Gördü أَلْفَى وَجَدَ – Buldu

 

  • Zan manasına gelen fiiller (اَفْعاَلُ الظَّنِّ):
هَبْ farzet زَعَمَ خاَلَ عَدَّ ظَنَّ حَسِبَ zannetti, sandı, kendisine öyle geldi

 

  • Değiştirme Fiilleri (اَفْعاَلُ التَّحْوِيلِ):
إِتَّخَذَ Edindi رَدَّ Çevirdi
صَيَّرَ جَعَلَ حَوَّلَ Kıldı, bir halden bir hale çevirdi, etti, yaptı.

 

Görüldüğü gibi anlamaya çalıştığımız وَجَدَهَا vecedeha fiili “kesinlik” bildiren birinci gruba dahildir. Bu ne anlama gelmektedir?

İçinde anlamaya çalıştığımız وَجَدَهَا vecedeha fiilinin de bulunduğu birinci grup fiiller eğer maddi anlamda bir şeyi görmeyi, bulmayı değil de bir şeyi bir halde, bir durumda görmeyi ve bulmayı yani soyut bir manayı kast ediyorlarsa bu durumda bir yandan kesinlik ifade ederlerken diğer yandan her ikisi de aynı şeyi veya kişiyi kast eden iki nesne almaları gerekmektedir.

Mesela: aşağıdaki ayetlerde kelime fiziki manada bir şeyi veya bir kişiyi bulmak anlamında kullanılmış ve bir mef’ul almışlardır.

وَجَدَ ف۪يهَا رَجُلَيْنِ“Orada iki adam buldu” (Kasas 28/15).

اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً  “Gerçekten ben bir kadın buldum” (Neml 27/13)

وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ Yüklerini açınca sermayelerini buldular” (Yusuf 12/65).

فَلَمْ تَجِدُوا مَٓاءً  “Bir su bulamazsanız” (Nisa 4/43)

وَاِنْ كُنْتُمْ عَلٰى سَفَرٍ وَلَمْ تَجِدُوا كَاتِبًا  “Eğer siz yolculuk halindeyken bir katip bulamazsanız” (Bakara 2 /283)

Kelimenin bu şekilde kullanımı bir hayli fazladır. Aşağıdaki ayette ise kelime soyut manada bir şeyi bulmak anlamında kullanılmıştır.

 يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا;, Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır” (Nisa 4/110).

Bu ayette geçen bulmak fiili, maddi anlamda bir şeyi bulmaktan değil manevi anlamda bir şeyi bulmaktan, anlamaktan, görmekten bahsetmektedir. Çünkü Yüce Allah bulunabilecek bir nesne değildir. İşte bu cümlede hem “Allah” lafzı hem de غَفُورًا رَح۪يمًا“ğafuran, rahimen” kelimeleri ayrı ayır iki mef’ul olmaktadır. Fakat dikkat edilirse iki ayrı mef’ul olmasına rağmen kast edilen mef’uller iki ayrı kişiyi değil tek bir kişiyi göstermektedir.

وَجَدْنَٓا اَكْثَرَهُمْ لَفَاسِق۪ينَ Onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk (A’raf 7/102).

Takdir edilmelidir ki Yüce Allah için bir şeyi bulmak diye bir şeyin olması mümkün değildir. Burada da kelime maddi anlamda bir şeyi bulmaktan değil, bir şeyi bir halde görmekten bahsetmektedir ve fiil her ikisi de aynı kişileri ifade eden iki meful almıştır. Yani hem اَكْثَرَهُمْ “onların çoğu” hem de لَفَاسِق۪ينَ “elbette fasıklardır” kelimelerinde kast edilen kişiler aynı kişilerdir.

اِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًاۜ Gerçekten biz onu ( Eyyub’u)  sabırlı bulmuştuk (Sad 38/44)

Burada da bulmak kelimesi maddi anlamda değil soyut anlamda kullanıldığı için fiil ikisi de aynı kişiyi kast eden iki mef’ul almıştır. Hem ayette geçen (ه) zamiri hem de صَابِرًا sabiran kelimesi aynı kişiyi gösteren iki mef’uldür. Bu şekilde onlarca örnek vermek mümkündür ama bu kadarı meseleyi anlamak için kafidir. Burada anlamaya çalıştığımız kelimeyle alakalı olarak dikkat edilmesi gereken şey kelimenin sadece aynı kişiyi gösteren iki mef’ul alması değil aynı zamanda soyut bir anlamda kullanılan bulmak fiilinin kesinlik ifade etmesidir. Yani bu kelime soyut anlamda bir bulmayı kast ettiğinde, bulunan şey hakkında herhangi bir şüphe, zan, ikilem, tereddüt veya hayalin olmaması gerekmektedir. Zaten yukarıya aldığımız tablolara dikkat edildiğinde kelimenin zan bildiren fiil grubu arasında değil, kesin bilmek anlamı taşıyan fiil grubu arasında olduğu görülecektir. İşte bu yüzden kelimeye sanma, zannetme, öyleymiş gibi görme, …mış gibi görme, …mış gibi bulma anlamlarının verilmesi mümkün değildir.  Zaten kelimenin böyle bir anlamı ne lügatlerde ne de Kur’an’da bulunmamaktadır.

وَجَدَ Vecedefiili (v+c+d) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 107 kelime bulunmaktadır.

Bu kelimenin kast ettiği “bulmak”anlamı şu şekillerde olmaktadır.

  • Beş duyudan biri aracılığıyla bulmak. Örneğin; وَجدتُ زَيدًا Zeydi buldum. وَجدتُطعمه Tadını buldum (tattım). وَجدتُ صوته Sesini buldum (duydum). وَجدتُ خشونته Sertliğini, katılığını buldum (dokundum)  şeklindeki kullanımlarda olduğu gibi.
  • Şehvet kuvvesi aracılığıyla bulmak, الشّبعوَجدتُ“doygunluğunu buldum, tattım ya da hissettim”sözünde ifade edildiği gibi olur.
  • Gazap, öfke kuvvesi aracılığıyla bulmak, وجود الخزن و السّخط“hüznü; kederi ve şiddetli öfkeyi bulmak, tatmak ya da hissetmek” sözünde ifade edildiği gibi olur.
  • Akılla ya da akıl aracılığıyla bulmak ise, Allah’ı bilmek ve nübüvveti bilmek sözlerinde ifade edildiği gibi olur.[2]
  • وجد بفلان – وجدًا…………. Çok sevmek, aşırı derecede sevmek.
  • وجد على فلان – موجدةً….. Kızmak öfkelenmek.
  • وجد فلانٌ ………………….. Mal sahibi olmak, zenginliğe sahip olmak.
  • وَجَدْتُ اُنَاسًا كَثِيرينَ  ……… Çok insanlar tanıdım.
  • اَوْجدَ الشَّىء – اِيجادًا……… Bulmak, temin etmek, sağlamak, keşfetmek, var etmek, zengin kılmak.
  • تَوَاجدَ فلانٌ – تَوَاجُدًا……….. Vecde kapılmak, cezbeye dalmak, bulunmak, aşık olma belirtisi göstermek.
  • تَوَجَّدَ فلانٌ لِ ………………. Üzülmek, kederlenmek.
  • تَوَجَّدَ فلانًا………………….. “…dan dert yandı, …den şikayet etti.
  • وَاجِدٌ……………………….. Bulan, çok seven, bilip tanıyan, anlayan.[3]

Tekrar belirtelim ki, anlamaya çalıştığımız fiilin bu sözlük anlamlarından hangisi olursa olsun soyut bir şeyi ifade etmek için kullanıldıklarında bir yandan kesinlik ifade ederken diğer yandan aynı kişiyi veya aynı şeyi ifade eden iki mef’ul (nesne) almak durumundadır. Kelime bu şekilde olmasına rağmen yukarıya aldığımız birçok meal müellifi kelimeye tam tersi yönde zan ifade eden “sandı, zannetti, gibi buldu” manalar yüklemişlerdir. Kelimeye bu yönde mana yüklenmesinin ayetin Arapça metninde herhangi bir dayanağı bulunmamaktadır. Ayrıca devamında gelen cümlenin yapısı gramer açısından “zannetti, sandı, gibi buldu” şeklinde bir anlam yüklemeye asla müsaade etmemektedir.

Esasında güneşin sadece kara balçıklı bir gözede batması zannetme veya sanı değildir. Tam tersi güneşin bir dağın arkasında, okyanus ufkunda, çölde veya herhangi bir yerde batışlarının hepsi sanmak, zannetmektir. Çünkü güneş sadece kara balçıklı bir gözede değil hiçbir yerde ve hiçbir şekilde ne doğmaktadır ne de batmaktadır. Sadece dünya üzerinde yaşayan insanlar onu öyle sanmakta öyle görmektedir. Dağların yanında yaşayanlar güneşi bir dağın arkasında, çölde yaşayanlar kum tepelerinin ardında, okyanus kenarında yaşayanlar sularda güneşi batıyormuş gibi görürler. Çünkü dünyanın neresinden bakılırsa bakılsın güneş göze küçük hem de çok küçük görünmektedir. Bu görüntü gerçek bir görüntü değildir. Bizim onu böyle görmemizin nedeni çok uzak ve çok büyük olmasından dolayıdır. Fakat her ne şekilde olursa olsun dünya üzerinde güneşin battığı zannedilen yere varmak mümkün değildir. Çünkü battığı zannedilen yere varıldığında bu sefer güneş ufukta başka bir yerde batıyor olacaktır. Yeryüzünde yaşayan her insanın güneşin battığı yer hususunda biraz tefekkür etmesi bunun anlaşılması için yeterlidir.

Bir önceki bölümde “mağribe’ş şemsi” ifadesine “o dikbaşlının/ürküp kaçanın saklandığı yer” anlamı vermemizin gerekçelerinden biri de budur.

 

Ramazan DEMİR

[1]Bir önceki ayette müteaddi ve lazım fiiller ile ilgili açıklama yapılmıştı.

[2]R. El İsfahani, El Müfredat VCD md.

[3]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük VCD md.s.2073

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*