ZÜL KARNEYN -9- GÜNEŞİN BATTIĞI YER

مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi: Güneşin battığı yer (DİB meali).

Hemen belirmeliyiz ki bu ifadenin her iki kelimesi (مَغْرِبَ “mağrib” ve الشَّمْسِ “şems”) Kur’an’da birçok yerde geçmesine rağmen, ikisinin yan yana gelerek bir izafet terkibi (isim tamlaması) oluşturduğu tek yer burasıdır. Bu terkipteki الشَّمْسِ “şems” kelimesi Kur’an’da bir tanesi hariç diğerleri tıpkı bu ayette olduğu gibi marife bir isim olarak toplamda 33 defa geçmiştir ve meal müelliflerinin tamamı geçtiği her yerde kelimeye hep “güneş” anlamını vermişlerdir.

Terkibin ikinci ismi olan مَغْرِبَ “mağrib” kelimesinde durum biraz farklılaşmaktadır. Bu kelime غ ر ب(ğ+r+b) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş, ikisi fiil, biri sıfat diğerleri isim olmak üzere 19 kelime bulunmaktadır.

Meal ve tefsirler üzerinden yaptığımız tasnife göre mağrib, mağribeyn, meğarib, ğarb kelimelerinin hepsine “batı, iki batı, batılar” anlamları verilirken, anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi izafet terkibindeki مَغْرِبَ “mağrib” kelimesine hepsinden farklı olarak “battığı yer” anlamı verilmektedir. Bu kelimeye “batı ve battığı yer” şeklinde yüklenen iki farklı anlam aynı zamanda kast edilen şeyin tamamen değişmesine de sebep olmaktadır.

Bilindiği gibi “batı” kelimesi herhangi bir yeri değil, belli bir yönü işaret etmektedir. Üstelik bu yön kişiden kişiye, coğrafyadan coğrafyaya, konumdan konuma farklılık arz etmektedir. Çünkü tüm yönler mutlaka yeryüzündeki herhangi bir yerin dünyadaki diğer yerlere göre konumunu belirtmek için kullanılmaktadır. Dünyanın herhangi bir yerine batı, doğu, kuzey ya da güney denilebilmesi için mutlaka insanlığın tamamının kabul ettiği ve tüm yönlerin ona göre belirlendiği bir röper yani sıfır (nirengi) noktasının olması gerekmektedir. Günümüzde bu nokta Londra’daki Greenwich olarak belirlenmiş ve tüm dünya ülkeleri bu sıfır noktasını kabul etmişlerdir. İşte bu kabule göre belirlenen o noktanın güneşin doğuşu istikametinde kalan her yer doğu, batış istikametinde bulunan yerler ise batı olmaktadır. Bu noktayı önünüze alıp güneşin doğuş istikametini arkanıza aldığınızda, sağınızda kalan yerler kuzey, solunuzda kalan kısımlar ise güney olmaktadır. Sıfır meridyeni bu noktadan geçmekte ve dünyadaki herhangi bir yerin koordinatları işte bu nokta baz alınarak belirlenmektedir. Denizde ve havada giden araçlar konumlarını tespit eden koordinatları bu noktayı merkeze alarak belirlemekte, batı ya da doğuda olduğunu buna göre tespit etmektedirler. Liman ya da havalimanlarında uçak ve gemilerin rotalarının tespiti hep bu nokta merkeze alınarak belirlenmekte ve tarif edilmektedir. Bunun yanında saatlerin ayarlanması[1], gün başlangıcı ve Meridyenler arası 4 dakikalık zaman farkı da bu nokta sıfır noktası kabul edilerek hesaplanmaktadır. Bazı coğrafyalara isimler bu noktaya olan uzaklık ya da yakınlığına göre verilmektedir. Mesela; Ürdün, Filistin, Suriye gibi ülkelerin bulunduğu yerlere Ortadoğu; Çin, Japonya, Tayland gibi ülkelere Uzakdoğu denmesinin sebebi bu yerlerin Greenwich’e göre güneşin doğuş istikametinde bulunmalarından dolayıdır.

1884 yılına kadar dünyanın sıfır noktası olarak İstanbul’u başkent yapan Büyük Konstantin’in, “dünya merkezi alameti” olarak diktiği (MS 4.yy) ve bugün hala Ayasofya’dan Beyazıt’a giden yol üzerinde bulunan ve “milyon taşı” olarak da bilinen bir anıt kabul edilirdi. Ondan öncesinde ise sıfır noktası Roma’da bulunmaktaydı. Bu taşın bulunduğu nokta uzun yıllar dünyanın merkezi olarak kabul edilmiş, tüm uzaklıklar ve yön hesaplamaları bu nokta baz alınarak yapılmıştır.

Aslında Müslüman dünya tarafından hiç önemsenmeyen ve aptalca bir mukallitlikle kabul edilen Greenwich sıfır noktası, Müslümanların uğradığı hezimetin ne boyutlarda olduğunu göstermesi açısından ibretlik bir anıt gibidir. Greenwich’in dünyanın sıfır noktası olmasının insanlığın üzerinde birleşebileceği hiçbir bağlayıcı işareti yoktur. Fakat buna rağmen insanlık bu nokta üzerinde birleşmiş ve günümüzde haritalar, saat dilimleri, zaman ayarları, gün başlangıçları, uçak ve gemilerin rotaları, yönler, coğrafyaların koordinatları bu nokta baz alınarak belirlenmiştir.

Tıpkı bunun gibi yeryüzünde herhangi bir yere batı, doğu, kuzey veya güney denilebilmesi için mutlaka bir röper yani nirengi noktasının olması gerekmektedir. Mesela, dünyada önemli roller oynayan yön kavramlarının uzay boşluğunda hiçbir ehemmiyeti yoktur. Çünkü uzayda hangi noktayı alırsanız alın hepsi güneşi kesintisiz görecektir. Bu çerçeveden hareket edildiğinde nirengi noktası olarak dünyanın hangi noktası alınırsa alınsın batı yönü güneşin kaybolduğu, doğu yönü ise güneşin belirdiği yön olacaktır. Bu istikametlerde binlerce nokta olmasına rağmen nirengi noktasına göre bu yerlerin tamamı batı ya da doğudur. Mesela, Greenwich’e göre İstanbul bir doğu şehridir ama Ankara’ya göre İstanbul bir batı şehri olacaktır. Bu yüzden batı herhangi bir yerin ya da noktanın adı değil kabul edilen nirengi noktasına göre güneşin gözden kaybolduğu istikamet yani yöndür ve bu yönde kalan her yer batıdadır. Yeryüzünde yaşayan insanların kendi konumlarını nirengi noktası olarak alıp diğer yerleri batı ya da doğu olarak adlandırmaları ise sadece koordinat belirlemek içindir. Mesela herhangi birinin “senin evin benim evimin batısındadır” demesi gibi. Takdir edilmelidir ki bu konuşma içinde geçen batı kelimesi sadece bu iki kişi için geçerlidir. Çünkü bu sözü söyleyen kişi nirengi noktası olarak kendi evini belirlemiştir.

Anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi “güneşin battığı yer” ifadesi ise batı yönünü kast eden bir kelime değil belli bir mekânı kast eden bir isim tamlamasıdır. Zaten tüm meal ve tefsirlerde مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesi mekân ismi (mef’ulü fih) olarak geçmektedir. Yani içinde herhangi bir işin veya fiilin yapıldığı mekân ismidir. O yerde fiili yapan fail güneş, yaptığı fiil ise batmak fiilidir. İşte güneşin battığı yer ifadesi bu anlamı vermek zorundadır. Yani güneşin içinde batma fiilini gerçekleştirdiği mekân. Üstelik مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi izafet terkibinin (isim tamlamasının) marife yani tanınan bilinen olması bu yerin bir tane ve herkes tarafından bilinen bir yer olmasını gerektirmektedir.

İşte bu yüzden eski yeni müelliflerin tamamı, hacim olarak 1.3 milyon, kütle olarak 333.000, çap olarak 109 kat ve içine 960.000 dünya sığacak kadar dünyadan daha büyük ve 150 milyon km uzakta olan güneşin dünya üzerinde battığı bir yerin olmasının aklen ve ilmen mümkün olmadığını söylemiş ve bundan sonrasında bilinen yorumlarına girişmişlerdir. Müelliflerin kimisi bu yerin okyanus kıyıları, kimisi güneşin altı ay boyunca görünmediği kutup bölgesi, kimisi uzayda bir kara delik olduğunu söylemiştir. Fakat bu yer hakkında ne söylenirse söylensin sonuçta güneşin ne bu dünyada ne de uzayda herhangi bir yerde batmadığı, bir mekânın içine girip gözden kaybolmadığı reddedilemez bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Yani ne dünyada ne de uzayda güneşin battığı herhangi bir yer yoktur.

Dünya gezegeni güneş sisteminde bulunan diğer gezegenler ile birlikte güneşin uydusu konumundadır. Üzerinde yaşadığımız gezegenin küre olmasından dolayı aynı anda dünyanın bir kısmında güneş batmış ve gece yaşanırken, dünyanın diğer kısmında güneş doğmuş ve gündüz başlamıştır ama işin aslına bakıldığında güneş ne doğmuş ne de batmıştır. Gece ve gündüzün oluşması güneşin doğmasından ve batmasından dolayı değil, dünyanın, bir yandan güneş etrafında belli bir rotada ilerlerken aynı zamanda kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklanmaktadır. Eğer dünya gezegeni kendi ekseni etrafında dönmeyi bıraksa, dünyanın bir bölgesinde güneş hiç gözden kaybolmayacak sürekli gündüz yaşanacak, diğer bölgesinde ise hiç görülmeyecek sürekli gece yaşanacaktır. Yani aslında güneş hiç batmamakta ve hiç doğmamaktadır sadece yerküre üzerinde yaşayan bizler dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden dolayı onu öyle görmekte, öyle algılamaktayız. Fakat böyle olmasına rağmen ayetteki kelimeler şüpheye yer bırakmayacak bir dille, herhangi bir algıdan veya zandan değil hakiki manada güneşin battığı bir yerden bahsetmektedir.

Öte yandan ayetteki kelimelerin güneşi batıyormuş gibi gördüğümüz/sandığımız işte bu yerlerden birini kast ettiğini söylememiz de mümkün değildir. Çünkü yerküre üzerinde yaşayan her insan ve her bölgeye göre güneşin battığını zannettiği yer farklılık arz etmektedir. Ama مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi:ifadesi marife bir isim tamlaması olduğundan, her insana ve bölgeye göre değişen bu yerlerden herhangi bir yeri değil, herkesin bildiği o yeri kast etmektedir. Değilse kelimelerin marife (tanınan bilinen) olmasının hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Güneşin içine girip kaybolduğu belli ve bilinen bir mekânın olabilmesi mümkün değilken müelliflerin ayetin devamında gelen cümleye “onu (güneşi) kara balçıklı bir gözede batar buldu” şeklinde manalar vermesi ise, güneşin battığı yer ile ilgili içine düşülen çıkmazı daha da büyütmüştür. Verilen bu manalara göre güneşin battığı bir yer vardır, orası kara balçıklı bir gözedir ve Zülkarneyn bu yere ulaşmış, gözleriyle görmüş dahası güneşin battığı bu kara balçıklı gözenin yanında yaşayan bir kavim de bulmuştur.

Böyle bir yerin bulunmasının mümkün olmadığını daha baştan kabul eden müelliflerin büyük çoğunluğu, içine düşülen çıkmazdan kurtulmak için, söz konusu bu yerin ilk yolculuğunu batı yönünde yapan ve nihayet okyanus kenarına gelen Zülkarneyn’in, güneşin batış istikametindeki ufka bakıp, onu kara balçıklı bir gözede batıyormuş gibi zannetmesi olduğunu söylemişlerdir. Aklen ve ilmen güneşin battığı bir yerin bulunmasının mümkün olamayacağını kabul eden bu müellifler, işin içinden ayette anlatılan şeylerin bir sanı, öyle değil ama öyleymiş gibi görünen bir yer olduğunu söyleyerek çıkmışlardır. Fakat hem ayette anlatılan şeylerin Zel-karneyn’in bir sanısı olduğunu gösterecek herhangi bir delil yoktur hem de ileriki bölümlerde göreceğimiz gibi bu yaklaşım çok daha büyük sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

Teknolojinin gelişmesi ile beraber uzay ve güneş hakkında daha fazla malumat sahibi olan bir takım çağdaş müellifler ise işi daha ileri boyutlara taşıyarak Zel-karneyn’in galaksiler arasında yolculuk yapan bir uzay gezgini, cümlenin devamında gelen عَيْنٍ حَمِئَةٍ“aynin hamietin”tamlamasının ise güneşin içine girip kaybolduğu uzaydaki bir kara delik olduğunu söylemişlerdir. Aslında Zel-karneyn’in uzaya gidip güneşin kara bir delikte battığını gördüğünü söyleyen tezlerin üzerinde durulacak bir tarafı yoktur çünkü; Zel-karneyn kıssasının daha en başında Yüce Allah “ona yeryüzünde imkân verdik” buyurarak, olayın boyutlarının dünya dışı olmadığını zaten bildirmişti.

Ne tuhaftır ki “güneşin kara balçıklı bir gözede battığı yeri”bulmak için alakalı alakasız herkese ve her şeye başvuran müelliflerin aklına bu çıkmazın Kur’an kelimelerine tercih ettikleri manalardan kaynaklanmış olabileceği ihtimali hiç gelmemiştir. Hem bizzat kendileri ayetteki cümleye “güneşin battığı yere ulaşınca, onu (güneşi) kara balçıklı bir gözede batar buldu” şeklinde manalar vermiş hem de ilmen ve aklen güneşin battığı bir yer yoktur o halde bu ayetteki bahsedilen şey bir sanı, bir zannetme, öyle olmadığı halde öyle görmedir diyerek olayı bambaşka bir boyuta taşımışlardır. Ne yazık ki bu yaklaşım biçimleri üzerinden oluşturulan Zel-karneyn kıssası, Kur’an’ın diğer yerleriyle hiçbir bağı olmayan apayrı bir anekdota dönüştürülmüş, bu yolla oluşturulan müktesebat ise Allah resullerini olağanüstü ve gizemli varlıklar olarak gören insanlar arasında revaç bulmuştur. Her şeyden önce şunun tekrar tekrar hatırlanması hatta hiç akıldan çıkarılmaması gerekmektedir. Allah’a iman ettiğini söyleyen her mü’min için Kur’an’ın Allah’tan gelen vahiy olduğuna, ondaki her harfin Yüce Allah tarafından belirlendiğine, geçmişten, şimdiki zamandan ve gelecekten verdiği haberlerin gözle görülmüşçesine hak ve gerçek haberler olduğuna kesinlikle inanma zorunluluğu vardır.

Meal müellifleri anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesine şu manaları vermişlerdir.

مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi.

  • Uzak batıya ulaşınca.[2]
  • Nihayet güneşin battığı yere[3]
  • Batıya doğru giderek günün birinde, varabileceği en uzak noktaya vardı.[4]
  • Nihayet, güneşin battığı tarafta, en uç batıda, bir yerleşim bölgesine ulaştığı zaman.[5]
  • Nihayet güneşin battığı yere (okyanus kıyısına) vardığı zaman.[6]
  • Tâ gün batıya vardığı vakit.[7]
  • [Batıya doğru giderek] günün birinde güneşin battığı yere vardı.[8]

Görüldüğü gibi bir kısım müellif مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ibaresine “uzak batı” anlamı vermişlerdir. Bu çeviriye göre ibarede geçen الشَّمْسِ eş-şems kelimesi “uzak”, مَغْرِبَ  mağrib kelimesi ise “batı” anlamına gelmektedir. Oysa biraz önce değindiğimiz gibi bir yere “uzak batı denilebilmesi için bilinen ve kabul edilen bir nirengi noktasının olması gerekmektedir. Bu meal müelliflerimizin ifadeye uzak batı anlamı vermeleri tıpkı Greenwich noktası baz alınarak bir yere uzak doğu denmesi gibi ilkesiz bir yaklaşımdır. Doğrusu bu müelliflerin مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ibaresine hangi temele ve hangi nirengi noktasına dayanarak “uzak batı” anlamını verdiklerini biz çıkaramadık. Aynı müelliflere göre birkaç ayet sonra (90. doğu,batı,ayet) gelecek olan مَطْلِعَ الشَّمْسِ matlia’ş şemsi ibaresi ise “uzak doğu” anlamına gelmektedir. Oysa uzak batı ve uzak doğu kavramları bir nirengi noktasına göre belirlenmektedir. Eğer bir nirengi noktası yoksa her insanın durduğu nokta dünyadaki diğer insanlara göre hem uzak doğudur hem uzak batıdır. Yani bir nirengi noktası alınmaması durumunda bir kişinin yüzünü güneşe dönmesi diğer insanlara göre uzak doğudur, arkasını dönmesi ise uzak batıdır. Mesela, günümüzde Greenwich noktası sıfır noktası kabul edilerek Çin’e uzak doğu denmektedir. Bunun sebebi Greenwich’e göre güneşin Çin’de yaklaşık 7 saat önce doğmasıdır. Fakat aynı zamanda güneş orada 7 saat önce batmaktadır. Bu durumda nasıl ki herhangi bir yere güneşin 7 saat önce doğuşu baz alınarak uzak doğu deniliyorsa aynı şekilde güneşin 7 saat önce batışı baz alınarak uzak batı denmesi gerekmektedir. Meseleyi biraz daha açmak için şöyle bir örnek verebiliriz. Bilindiği gibi dünya kendi ekseni etrafındaki dönüşünü 24 saatte tamamlamaktadır. Fakat dünya kendi ekseni etrafında dönerken aynı zamanda yıl içinde 23 derecelik aşağı ve yukarıya doğru (!) bir eğim de gerçekleştirmektedir. Günlerin uzayıp kısalması da işte bu sebeple olmaktadır. Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüş hızı, güneş etrafındaki rotası ve hızı, güneşe olan uzaklığı hiçbir şekilde değişmemektedir. Zaten bunlardan herhangi birinde küçücük bir sapma olması durumunda dünyadaki canlıların yaşama imkânı kalmamaktadır. İşte böylesine muhteşem bir gezegende insanlık kendisine sıfır noktası olarak Greenwich denilen bir kasabadaki müzenin bahçesine dikilen demirden bir işareti baz almış ve demiştir ki bu nokta dünyadaki zamanın başlangıç noktasıdır. Mesela Türkiye’de yaşayan insanlara göre Cuma günü saat, gündüz 12 yi gösterdiğinde, aynı an Havai adalarında Perşembe gecesi saat 12 dir. Tabi ki bu, dünyanın sıfır noktası olarak Greenwich kabul edildiğinde böyledir. Fakat sıfır noktası olarak Greenwich değil de Havai adaları alındığında bu sefer bizim Cuma dediğimiz gün bir gün geriye kayıp Perşembe olacaktır. Bu durumda bize göre uzak batı olan aynı nokta sadece sıfır noktasının değişmesiyle uzak doğu olacaktır.

Müslüman dünya tarafından önemsiz görülen bu konu, üzerinde çok derin araştırmaların yapılmasını hak edecek kadar önemlidir. Çünkü bir mü’min Yüce Allah’ın emrettiği ibadetleri belirlenen zamanlar üzerinden yapmak mecburiyetindedir. Bir mü’min’in zamanla mukayyed ibadetlerini yapabilmesi ancak ve ancak dünya üzerinde belirlenen bir nirengi noktası üzerinden olmak zorundadır. Mü’min için ibadetlerini şaşırmadan yapabileceği ve kıyamete kadar değişmeyecek tek nirengi noktasının Yüce Allah’ın ta en başta insanlık için emin belde, toplanma merkezi olarak belirlediği Mescidi’l Haram’dan başka bir yerin olması söz konusu bile değildir. Fakat değiştirilmesi ve hatta değiştirilmesinin söz konusu bile olmadığı bu nokta çoktan değiştirilmiş ve Müslüman dünya buna gıkını bile çıkarmamış ve hala da çıkarmamaktadır. Oysa bir Müslümanın saat ve gün başlangıçları için Kabe’den başka bir yeri benimsemesi her şeyin tepetaklak olması anlamına gelmektedir. Farzı misal, sıfır noktasının Hawai olarak benimsenmesi durumunda Cuma dediğimiz gün bir gün geriye kayacak Perşembe denilen gün Cuma’ya dönüşecektir.

Konumuza tekrar dönecek olursak; birtakım müelliflerin ayette geçen “mağribe’ş şemsi” ibaresine uzak batı anlamı vermeleri derin bir ilkesizliğin göstergesi olmaktadır. Bunun yanında الشَّمْسِ eş-şems kelimesinin ne Kur’an’da ne lügatlerde ne de başka bir yerde “uzak” anlamı bulunmamaktadır. Hiçbir ilke gözetmeden ibareye “uzak batı” anlamı verenlerin her ortam ve fırsatta Kur’an ancak Kur’an’la anlaşılır diyen müelliflerden olması ise trajik bir ironi gibidir.

Yukarıya aldığımız meallerde ibareye “en uzak nokta” şeklinde mana veren meal müellifine gelince, doğrusu bu müellifin مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesinde bulunan hangi kelimeden bu anlama ulaştığı anlaşılır ve açıklanır gibi durmamaktadır. Anlaşılan o ki, bu müellifler için aslolan şey; Yüce Allah’ın kelimelerini anlamak değil, kendi kafalarındaki hikayeleri Kur’an’a dikte etmektir.

İfadeye “ta gün batıya vardığı vakit” şeklinde anlam veren müellif ise bir mekânı bildiren مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ibaresini bir zamana çevirmiştir. Bu müellife göre Zülkarneyn bir yere değil, bir zamana ulaşmıştır. Aslında gramer açısından “mef’ulü fih” (bir işin içinde yapıldığı mekân ya da zaman) olan bu ibare hem mekânı hem de zamanı gösterebilmektedir. Fakat ibareye “ta gün batıya vardığı vakit” şeklinde bir mana verilmesi durumunda hemen devamında gelen وَجَدَهَا vecedeha “onu buldu” kelimesindeki هَا ha zamiri işlevsiz kalmakta, karşılığını bulamamaktadır. Kaldı ki cümlede “gün” anlamı verebileceğimiz herhangi bir kelime bulunmamaktadır. İlla da bu yaklaşım üzerinden kelimelere mana verilecekse bunun “gün batıya vardığı zaman” şeklinde değil “güneşin batısına vardığı zaman” şeklinde olması gerekmektedir. Halbuki güneşin battığı bir yer olmadığı gibi güneşin batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi gibi yönler de bulunmamaktadır. Hepsinden öte “gün” ne batıya varır ne doğuya. Gün zaten dünya gezegenin bir yandan güneş etrafında bir rotada giderken diğer yanda kendi ekseni etrafında dönmesi üzerinden oluşan bir şeydir. Evet Türkçede gün doğumu ve gün batımı gibi ifadeler bulunmaktadır. Ama bu ifade günün kendisini değil, güneşin hareketlerini belirtmek için kullanılmaktadır.

Bu ibarenin doğru anlaşılması her şeyden önce marife bir isim tamlaması olduğunu göz önünde bulundurmayı gerektirmektedir. Birkaç bölüm önce isim tamlamalarıyla ilgili genel bir bilgi vermiştik ama aynı bilgilerin burada tekrarlanması fazladan olmayacaktır.

Arapça da isim tamlamasında gelen birinci isim “tamlanan” (muzaf), ikincisi ise “tamlayan” (muzafun ileyh) adı verilen iki isimden oluşmaktadır. Bir isim tamlaması; tamlanan (muzaf) yani tamlamada gelen birinci ismin;

  1. Kime ve neye ait olduğunu (كَلبُ الْحَرِسِ; “Bekçinin köpeği” gibi)
  2. Hangi şeyden yapıldığını (ثَوْبُ حَرِيرِ; “İpek elbise” gibi)
  3. Neye benzediğini belirtmek suretiyle “tamlanan (muzaf) kelimenin anlamındaki bir kapalılığı” giderme amacı taşır (كُوبُ شَاىٍ; “Çay bardağı” gibi).[9]

Bir isim tamlamasını oluşturan muzaf (tamlanan) ve muzafun ileyh (tamlayan) ile ilgili olarak şunlar söylenebilir.

Bir isim tamlaması yapılırken her iki isim başında (ال) takısı bulunan marife bir isimse; birinci ismin (muzaf) başındaki (ال) takısı kaldırılır. Fakat kelimenin başındaki (ال) takısının kaldırılması o kelimeyi nekira (bilinemez) yapmamaktadır. Çünkü ikinci ismin başındaki (ال) takısı her iki isminde bilinir olduğu anlamına gelmektedir. Mesela, isim tamlaması olarak كَلبُ الْحَرِسِ şeklinde gelen bu kelimeler anlam olarak “bilinen o bekçinin köpeği” anlamına gelmektedir.

İzafet terkiplerinde muzafun ileyh (ikinci isim) bir cümlenin temel öğelerinden kabul edilen mübteda, haber, fail, meful gibi müstakil bir görevi üstlenemezler. Muzafun ileyh’in (ikinci ismin) cümlede oynadığı tek rol, kendinden önceki muzaf’ı (birinci ismi) bir biçimde tamlayarak ondaki anlamsal kapalılığı gidermeye çalışmaktan ibarettir. Yani isim tamlamasının asıl amacı birinci ismi daha iyi tanıtmak ve daha anlaşılır kılmaktır.

İzafet terkipleri ile ilgili bu bilgiler üzerinden anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi isim tamlamasına geri döndüğümüzde, izafet terkibinin marife (tanınan bilinen) olmasından dolayı, kast edilen anlamın veya mekânın kesinlikle bilinen, tanınan bir yeri belirtmesi ve verilecek anlamın “güneşin battığı o yer” şeklinde olmasını gerektirmektedir. Yani bu iki kelimenin kast ettiği anlamın anlaşılması için uzay aracına binip galaksiler arası yolculuk yapmaya, elde kılıç ülkeler fethetmeye, zamanda yolculuğa çıkmaya gerek yoktur. İzafet terkibinin marife olması demek, her iki kelimenin de kast ettiği manaların Kur’an’da bulunduğu, anlatıldığı, açıklandığı anlamına gelmektedir. Hatta bu iki kelimenin marife bir isim tamlaması şeklinde gelmesi demek, bu iki kelimenin açıklamasının Kur’an’dan başka bir yerde bulunmadığı ve başka yerde aranmaması gerektiği anlamına gelmektedir.

İzafet terkibinin yapılış amacı göz önüne alındığında, anlamaya çalıştığımız terkipte altı çizilen ve üzerinde kapalılık bulunduğundan dolayı daha iyi anlaşılması için الشَّمْسِ “şems” kelimesine izafe edilen kelime مَغْرِبَ “mağrib” kelimesi olmaktadır. Yani daha iyi anlaşılması, tanınması, bilinmesi istenen kelime  مَغْرِبَ“mağrib” kelimesidir.

Fakat anlamaya çalıştığımız izafet terkibine مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi “güneşin battığı o yer” şeklinde mana verilmesinin bizi bir çelişkiye getireceği muhakkaktır. Çünkü güneşin battığı yer diye bir mekânın olmadığı ve olamayacağı izaha ihtiyaç duymayacak kadar ortadadır. Bu durumda daha iyi anlaşılsın, tanınsın, bilinsin diye belli bir isme izafe edilerek açıklanan “mağrib” kelimesi daha da anlaşılmaz hale gelmektedir. Ne tuhaftır ki Kur’an’da tek başına geçtiği diğer yerlerde bir izafet terkibi olmadığı halde bile gayet açık bir şekilde anlaşılan “mağrib” kelimesi, çok daha iyi anlaşılsın diye bir izafet terkibiyle gelince anlaşılmaz hale gelmektedir.

Bu bariz çelişkiyi, okyanus kenarına gelen Zel-karneyn güneşi kara balçıklı bir gözede batıyor zannetti, sandı veya güneşin uzaydaki bir kara delikte battığını gördü şeklinde açıklamaya çalışmak ise, açıklamak değil meseleyi daha karmaşık ve anlaşılmaz kılmaktadır. Çelişkinin Kur’an’dan kaynaklanıyor olması mümkün olmadığına göre, ya مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi tamlamasında geçen الشَّمْسِ eş-şems kelimesine yüklenilen “güneş” ve مَغْرِبَ mağrib kelimesine yüklenilen “battığı yer” anlamları doğru değildir ya da anlatılmak istenen şey meal ve tefsirlerin belirttiğinin çok dışında bir şeydir.

Bu iki kelimeye “güneşin battığı o yer” manası verilmesi durumunda, izafet terkibinin marife olmasından dolayı, güneşin battığı o yerin sadece kara deliklerin yanına gidebilenlerin ve sadece zamanda yolculuk yapabilenlerin görebileceği bir yer değil, herkes tarafından bilinen ve tanınan bir yer olması gerekmektedir. O halde uzaya çıkıp güneşin battığı bir yer aramaktansa Kur’an’a bakıp bu kelimelerin tam olarak neyi kast ettiklerini anlamaya çalışmak daha mü’mince bir davranış olacaktır.

 

  • مَغْرِبَ MAĞRİB

مَغْرِبَ“Mağribe”kelimesi غ ر ب (ğ+r+b) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş, ikisi fiil, biri sıfat diğerleri isim olmak üzere 19 kelime bulunmaktadır.

الغَرْبُ Güneşin ufkun içinde kaybolması. Fiil olarak (Güneş ufkun içinde kayboldu anlamında) غَرَبَتْ – تَغْرُبُ şeklinde kullanılır. Bu fiilin mastarı غَرْبٌ – غُرُوبٌ şekillerinde gelir. مَغْرِبُ الشَّمْسِ Mağribu’ş şems Güneşin batış zamanı ve yeri. الشَّمْسِ مُغَيْرِبَانُ  Güneşin batış zamanı. Uzakta olan her türlü şeye ve kendi cinsi arasında benzeri olmayan her türlü şeye غَرِيبٌ denmiştir. الٌغُرَابُ  Karga uzaklaşır şekilde gitmesinden dolayı böyle adlandırılmıştır. Kılıcın, vurulduğu insanın ya da başka herhangi bir şeyin içinde kaybolup batmasından dolayı غَرْبُ السَّيْفِ denmiştir. Tıpkı dilin, kılıca benzetilmesi gibi, kılıcın keskinliği de dilin keskinliğine benzetilerek “filancanın dili keskin” anlamında فُلَانٌ غَرْبُ اللِّسَانِ denmiştir. Kuyudaki uzaklığı ya da uzaklaşması göz önünde bulundurularak “kova” غَرْبٌ diye adlandırılmıştır. Altın diğer cevherler arasında az bulunduğundan dolayı الغَرْبُ şeklinde adlandırılmıştır. Meyve vermeyen ağaç, meyve veren ağaçlardan uzak oluşundan dolayı aynı adla adlandırılmıştır. غَرَابِيبُ Siyahlık yönüyle kargaya benzeyen bir şeyin adı.[10]

  • غَرَبَ فُلَانٌ – غُرُوبًا…………. Batmak, kaybolmak, gizlenmek, uzakta olmak, gurbete çıkmak, geçmek.
  • لَا يَصِحُّ اَنْ يَغْرُبَ عَنْ بَالِه…… Hiç aklımdan çıkmaz.
  • غَرُبَ الشَّىءُ – غَرَابَةً………… Tuhaf olmak, garip olmak, acayip olmak, gizli olmak, anlaşılmaz olmak.
  • غَرُبَ عَمَلُهُ ………………….. Acayip şeyler yaptı.
  • اَغْرَبَ فُلَانٌ – اِغْرَابًا ………… Batıya gelmek, batı yönüne gitmek, tuhaflık yapmak, acayip bir hareket yapmak.
  • مَغْرِبٌ……………………….. Batış yeri, batı, batış zamanı.

مَغْرِبَ Mağrib kelimesi Kur’an’da 19 defa geçmesine rağmen مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi şeklinde bir izafet terkibi (isim tamlaması) olarak sadece anlamaya çalıştığımız Kehf 86. ayette geçmektedir. Bu kelimenin geçtiği ayetlerin tamamına baktığımızda kelimenin isim ve fiil olarak kullanımlarını şu şekilde tasnif etmemiz mümkündür.

  • وَالْمَغْرِبُ “el-mağrib” şeklinde 7 defa geçmiştir (2/115, 142, 177, 258 – 18/86 – 26/28 – 73/9). Meal ve tefsirlerin tamamı anlamaya çalıştığımız Kehf 86.ayetteki kullanıma “güneşin battığı yer” anlamı vermişken diğer 6 kullanıma “batı” anlamı vermişlerdir.
  • الْمَغْرِبَيْنِۚ El-mağribeynşeklinde tesniye (ikili) olarak bir defa geçmiştir (55/17). Meal ve tefsir müellifleri bu kelimeyi “iki batı” şeklinde çevirmişlerdir.
  • وَمَغَارِبَهَا meğaribaha ve وَالْمَغَارِبِ el-meğarib şeklinde çoğul olarak iki defa geçmiştir (7/137 – 70/40). Meal ve tefsirlerimiz ikisi de marife olan bu kullanımlara “batılar” anlamı yüklemişlerdir.
  • الْغَرْبِيِّ El-ğarbiyyi (28/44) şeklinde marife olarak ve غَرْبِيَّةٍۙ ğarbiyyetin (24/35) şeklinde nekre olarak iki defa geçmiştir. Müellifler bu iki kullanımlardan birisini “batıya ait” şeklinde mana vermişken diğerine “batısında” anlamı vermişlerdir.
  • غُرُوبِهَاۚ El-ğurubiha (20/130) ve الْغُرُوبِۚ el-ğurub (50/39) şeklinde yine marife olarak geçmiş ve müellifler bu iki kullanıma “batış” anlamı vermişlerdir.
  • الْغُرَابِ el-ğurab (5/31) şeklinde iki defa “karga” anlamında geçmiştir.
  • وَغَرَاب۪يبُ Ğarabibu (35/27) şeklinde bir defa “simsiyah” anlamında geçmiştir.
  • Kelime her ikisi de Kehf suresinde olmak kaydıyla bir defa mazi fiil olarak غَرَبَتْ ğarabet (18/17) şeklinde, bir defa da muzari fiil olarak تَغْرُبُ tağrubu (18/86) şeklinde geçmiştir.

Bu kullanımların tamamına dikkat edildiğinde meal müelliflerinin kelimenin tekil, ikili ve çoğul (وَالْمَغْرِبُ; el-mağrib; الْمَغْرِبَيْنِۚ El-mağribeyn; وَالْمَغَارِبِ el-meğarib) olması fark etmeden hepsine “batı – iki batı – batılar” şeklinde anlamlar verdikleri görülecektir. Fakat biraz önce belirttiğimiz gibi Kehf 86.ayetteki “mağrib” kelimesine bu kullanımlardan farklı olarak “güneşin battığı yer” anlamı vermişlerdir. Kelimenin ikili olarak “iki batı” ve çoğul olarak “batılar” şeklinde kullanımları ise çok farklı şekillerde yorumlanmıştır.

Her ne şekilde yorumlanırsa yorumlansın bu kelimenin tekil-ikili-çoğul şekilde kullanılması ve hepsinin de marife (belirli) olarak geçmesi, anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesinin kast ettiği anlamın onlardan sadece birisi şeklinde olmasını zorunlu kılmaktadır. Mesela kelimenin الْمَغْرِبَيْنِۚ El-mağribeyn (iki batı) şeklindeki kullanımını ele alalım. Bu kullanım şunu ifade etmektedir. الْمَغْرِبُ el-mağrib (o (1) mağrib)+  الْمَغْرِبُ el-mağrib (o (1) mağrib)= الْمَغْرِبَيْنِۚ El-mağribeyn (o (2) iki mağrib). Yani kelimenin ikili gelmesi 1+1 = 2 anlamına gelmektedir. Kelimenin (وَالْمَغَارِبِ el-meğarib) şeklinde çoğul gelmesi ise en az 1+1+1 =3 anlamına gelmektedir. Kaldı ki bunun üçten çok daha fazla bir sayıyı göstermesi pekâlâ mümkündür. O halde مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi (güneşin battığı o yer) bunlardan hangisini ifade etmektedir.

Bunun yanında anlamaya çalıştığımız cümle meal ve tefsir ulemasının büyük çoğunluğu tarafından “güneşin battığı yere ulaşınca” şeklinde çevrilmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken şey ulaşılan şeyin güneş değil, güneşin battığı yerlerden bilinen, tanınan bir yer olmasıdır. Güneş dünyanın tamamında yaşayan insanlar için bir yıl içinde tam 365 defa değişik yerden doğmakta ve değişik yerden batmaktadır. Bu yerlerin hepsi insanlar tarafından gözlemlenebilen yerlerdir. Fakat böyle olmasına rağmen coğrafi konumlar dikkate alındığında güneşin battığı yerler herkese göre farklılık arz edecektir. İşte مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesine “güneşin battığı yer” anlamı verilmesi durumunda, kast edilen şey her insana göre değişen bu yerlerden sadece bir tanesi olmak zorundadır.

Doğu, batı, kuzey, güney şeklinde belirlenen yönlerin tamamı güneş için belirlenen yönler değil, güneş baz alınarak dünya üzerinde yaşayan insanların kendi konumlarını anlamaları için belirlenen farazi koordinat noktalarıdır. Bu yönlerin güneş için belirlenmesi ve güneşin doğusu, güneşin batısı, güneşin kuzeyi ya da güneyi şeklinde tarif edilmesi mümkün değildir. Anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesini bu anlayış üzerinden çevirdiğimizde ifadenin manası “güneşin batısı” şeklinde olacaktır. Fakat güneşin batısının ya da başka bir yönünün olması mümkün değildir. İnsanlar doğu ve batı derlerken, dünya üzerindeki herhangi bir noktayı ya da yeri değil, kendi konumlarına göre güneşin doğduğu ve battığı yönü kast etmektedirler.

Fakat böyle olmasına rağmen Kur’an’da güneşin doğuşu ve batışı baz alınarak namaz vakitlerinin belirlendiğini bildiren ayetler bulunmaktadır.

Ta Ha 20/130

فَاصْبِرْ عَلَىٰ مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا ۖ وَمِنْ آنَاءِ اللَّيْلِ فَسَبِّحْ وَأَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضَىٰ

O hâlde, onların söylediklerine sabret ve güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın (DİB meali).

Hemen belirtelim ki bu ayette geçen ve neredeyse tüm mealler tarafından tıpkı yukarıdaki gibi güneşin doğuşundan ve batışından önce şeklinde çevrilen قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا kable tului’ş şemsi ve kable ğurubiha cümlesinde geçen طُلُوعِ tuluive غُرُوبِهَا ğurubi kelimeleri tekil değil çoğul kelimelerdir. Normal olarak her iki kelimenin anlamı doğmak ve batmak değil, görünür olmak ve görünemez olmaktır. Bu durumda ayette geçen قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَا kable tului’ş şemsi ve kable ğurubiha cümlesi “güneşin ortaya çıkıp görünmelerinden önce ve onun kaybolmalarından önce” şeklinde olması gerekmektedir. Bu kelimelere tekil manalar verilmesi durumunda, ayette emredilen şeyin sadece bir kereye mahsus olması gerekmektedir. Yani güneşin herhangi bir doğuşunda ve herhangi bir batışında bir kereye mahsus olmak üzere namaz kıl şeklinde anlaşılması gerekecektir. Bu ayette de hem طُلُوعِ الشَّمْسِ tului’ş şemsi hem de ğurubihaifadeleri marife isim tamlamalarıdır. Bu ifadelerin marife isim tamlaması şeklinde gelmeleri arka plana “bildiğiniz güneşin bildiğiniz tüm gözükmeleri ve tüm gözden kaybolmaları sırasında namaz kılın” şeklinde bir anlamı yerleştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Güneşin doğmaları ve batmaları aklı olan her canlının hiçbir öğreticiye ihtiyaç duymadan ve herhangi bir şekilde kast edilen şey hakkında şüpheye düşmeden kolayca bilebileceği bir şeydir. İşte bu ayet üzerinden doğu batı kavramlarını anlamaya çalıştığımızda her insana, her coğrafyaya her mevsime ve hatta her güne göre farklılık arz etse de doğu; güneşin ortaya çıkıp belirmeye başladığı yön, batı; güneşin gözden kaybolduğu yön şeklinde bir anlama bürünmektedir.

Bakara 2/258

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِي حَاجَّ إِبْرَاهِيمَ فِي رَبِّهِ أَنْ آتَاهُ اللَّهُ الْمُلْكَ إِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّيَ الَّذِي يُحْيِي وَيُمِيتُ قَالَ أَنَا أُحْيِي وَأُمِيتُ ۖ قَالَ إِبْرَاهِيمُ فَإِنَّ اللَّهَ يَأْتِي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذِي كَفَرَ ۗ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ

Allah, kendisine hükümdarlık verdi diye (şımarıp böbürlenerek) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim, “Benim Rabbim diriltir, öldürür.” demiş; o da, “Ben de diriltir, öldürürüm” demişti. (Bunun üzerine) İbrahim, “Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir” deyince, kâfir şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez (DİB meali).

Bu ayet açık bir şekilde الْمَشْرِقُ el-maşrik kelimesinin güneşin belirdiği, göründüğü yön, وَالْمَغْرِبُ elmağrib kelimesinin ise güneşin kaybolmaya başladığı yön olduğunu ortaya koymaktadır. Kur’an’da namaz vakitleri hep güneşin durumu üzerinden bildirilmiştir. Aslında güneş durumunu hiç bozmamasına ve hep aynı kalmasına rağmen, dünyanın hareketleri bizim onu farklı şekillerde görmemize neden olmaktadır. Çünkü güneşin görünmeye ya da kaybolmaya başladığı taraf, insan ne kadar gitse de ve bu gidişini milyonlarca yıl sürdürse de son noktasını bulamayacağı bir yöndür. Dünyanın dönüş hızıyla aynı hıza sahip bir araçla güneşin doğduğu yöne doğru gidildiğinde güneş hiç gözden kaybolmayacak, güneşin gözden kaybolduğu yöne doğru gidildiğinde ise güneş hiç gözükmeyecektir. Her ne olursa olsun güneşin belirmesi, tepeye çıkması, tepeden yavaş yavaş kaybolmaya başlaması nihayet tamamen gözden kaybolup ortalığın kararmaya başlaması yeryüzünde yaşayan her canlının gözlemleyebileceği bir şeydir. Bırakın insanları bitkiler bile bu durumu algılamakta, ona göre yaprak veya çiçek açmakta ona göre fotosentez yapmaktadırlar.

Bu arada yönlerle ilgili şunu belirtmekte fayda vardır. Kur’an’da yön olarak sadece doğu ve batı yönleri geçmekte kuzey veya güney yönleri hiç geçmemektedir. Bunun sebebi kuzey ve güney yönlerinin faraza yönler olmasıdır. Dünyayı sanal olarak ekvator çizgisiyle ikiye bölüp bu sanal çizginin bir tarafına kuzey (yukarı) diğer tarafına güney (aşağı) denmesinin hiçbir dayanağı yoktur. Çünkü neresinin dünyanın aşağısı neresinin dünyanın yukarısı olduğunu bilmenin tek yolu evrenin tamamını ve kuruluş düzenini bilmeyi gerekli kılmaktadır. Uzay boşluğunda duran dünyanın aşağısını yukarısını tespit etmenin başka bir yolu yoktur. Ama bunun yanında doğu ve batı yönlerinin hem dayanağı vardır hem de bu dayanak dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar tarafından bilinmekte ve hissedilmektedir. Hatta tarlada yetişen günebakanlar bile güneşin belirlemeye başladığı ve kaybolmaya başladığı yönü bilmektedirler. Fakat güneşin doğmaya başladığı yerin sağında kalan kısma yukarı ya da solunda kalan kısma aşağı dememizin imkânı yoktur. Bunun yanında dünya üzerinde bulunan tüm doğu, batı, kuzey, güney yönleri sadece dünyada geçerli yönlerdir. Dünya atmosferinden uzaya çıkıldığında bu yönlerin hiçbir hükmü yoktur. Çünkü uzayda herhangi bir gök cisminin arkasında kalmadan güneşe bakıldığında güneş hiç batmayacak, hiç doğmayacaktır. Güneşin battığı veya doğduğu yönü ifade eden doğu-batı kavramları bile sadece atmosfer altında geçerlidir. Yani uzayda yön kavramı tamamen kaybolmakta, yönleri ifade etmek için başka kavramlar devreye girmektedir. Mesela uzayda güneşe bakıp, güneşin sağı solu, aşağısı yukarısı şeklinde bir cümle kurmamız oldukça saçma olacaktır.

Bakara 2/115

وَلِلَّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ ۚ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللَّهِ ۚ إِنَّ اللَّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

Doğu da, Batı da (tüm yeryüzü) Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü işte oradadır. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir (DİB meali)

Mesela bu ayette “doğu da batı da Allah’ındır” buyurulmuş olmasına rağmen Kur’an’da kuzey de güney de Allah’ındır şeklinde bir ibare bulunmamasından yola çıkarak, kuzey ve güney Allah’ın değildir şeklinde bir sonuca gitmek mümkün değildir. Çünkü kuzey ve güney yönlerinin alameti de güneşin doğduğu ya da battığı yönlerdir. Yani tüm yönler güneşin doğuş ve batış (aslında görmeye başladığımız, görememeye başladığımız) yönlerine göre belirlenmektedir. Bundan dolayı doğu ve batı kelimelerinin arka planında güneşin aydınlattığı her yer, gecenin kararttığı her yer anlamı bulunmaktadır. Kaldı ki dünyadaki her yer aynı zamanda hem batı hem de doğudur. Yani bu yönlerin dünya üzerinde başlangıç ve bitiş noktaları yoktur. Dünya döndükçe her yer batı ve her yer doğu olacaktır.

Tıpkı yönler gibi Seher, Fecir, Sabah, Kuşluk, Öğlen, İkindi, Akşam, Yatsı, Gece gibi zaman belirleyen vakitlerin hepsi de güneşin hareketlerinden dolayı değil, dünyanın hareketlerinden dolayı oluşmaktadır. Hatta mevsimler bile dünyanın güneş etrafında dönerken aldığı pozisyona göre belirlenmektedir. Yani ne mevsimlerin ne yılların ne ayların ne günlerin ne saatlerin belirlenmesinde güneşin bir etkisi yoktur. Güneş Yüce Allah’ın kendisine belirlediği rotayı izlemektedir. Yıl, mevsim, ay, gün, saat gibi zamanlar sadece bu dünyada geçerlidir ve uzaydaki her gök cismine göre bu zaman ölçüleri farklılık arz etmektedir. Mesela;

1 Merkür yılı = 88 dünya günü (1 Merkür günü, yaklaşık 5, 79 dünya saati)

1 Venüs yılı = 224 dünya günü (1 Venüs günü yaklaşık 14,81 dünya saati)

1 Dünya yılı = 365 gün.

1 Mars yılı = 686 dünya günü (1 Mars günü yaklaşık 45 dünya saati)

1 Jüpiter yılı = 12 dünya yılı (1 Jüpiter günü yaklaşık 288 dünya saati)

1 Satürn yılı = 30 dünya yılı (1 Satürn günü yaklaşık 720 dünya saati)

1 Uranüs yılı = 85 dünya yılı (1 Uranüs günü yaklaşık 2040 dünya saati)

Görüldüğü gibi bu gezegenlerin yıl, gün, ay oluşumu bizim kullandığımız ölçülerden çok farklı olmaktadır. Çünkü bunların hiçbiri güneşin hareketleri üzerinden belirlenmemekte hepsi bu gezegenlerin kendi etrafında dönmesi ve güneş etrafında izledikleri rota üzerinden oluşmaktadır. Olaya bu yönüyle baktığımızda tüm bu gezegenlerin ve hatta güneş sisteminde bulunan diğer gök cisimlerinin varlığını devam ettirmesi güneşin hiçbir şekilde batmamasına bağlıdır. Çünkü eğer güneş batarsa güneş sistemi diye bir şey kalmaz.

Fakat anlamaya çalıştığımız 86. ayetinde geçen بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ beleğa mağribe’ş şemsi ifadesine “güneşin battığı yere ulaşınca” manası veren müelliflerimize göre hem güneşin battığı yer vardır hem de bu yere ulaşmak mümkündür. Dahası cümlenin devamında ulaşılan bu yerin تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ “siyah balçıklı bir su gözesinde batar (DİB meali)” şeklinde bir tarifi bile yapılmıştır. Bu cümlede geçen ve mealin “batar” şeklinde mana verdiği تَغْرُبُ tağrubu kelimesi “mağrib” kelimesinin de türediği fiilin muzari (geniş zaman), müfred (tekil), müennes (dişil) veznidir. Bu ifadeler şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde güneşin gözden kaybolduğu bir yerin olduğunu bildirmektedir.

İfadelerin şüpheye yer bırakmayacak derecede açık olmasından yola çıkarak “bu deniz kenarına gelen Zülkarneyn’in güneşi kara balçıklı bir gözede battığını zannetmesidir” şeklinde açıklayıp ayetin mealine “zannetti, sandı, gibi” kelimelerini eklemek ayeti daha anlaşılmaz bir hale getirecektir. Çünkü ayette bunun Zülkarneyn’in zannetmesi olduğunu bildiren herhangi bir delil bulunmamaktadır. Yahut bunu “Zülkarneyn uzay gemisiyle Solar Apeks takım yıldızına gitti orada güneşi bir kara delikte batar buldu şeklinde açıklamanın da imkânı yoktur. Çünkü bırakın güneşin kara bir delikte batmasını, dünyadan biraz uzaklaşsa ya da yaklaşsa ne dünyada hayat kalır ne de güneş sistemi diye bir sistem varlığını devam ettirebilir. Yahut Zülkarneyn zaman yolculuğuna çıktı, geleceğe gidip güneşin kıyamet öncesi son kez bir kara delikte batışını gördü şeklinde bir söyleme girişmenin de bir dayanağı yoktur.

Ama bu durum مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi “güneşin battığı yer” ifadesine açıklık getirmeyecektir. Hiç batmayan bir güneşin uydusu olan bir dünyada yaşıyorken dahası bunu her gün binlerce defa gözlemleme imkanına sahipken nasıl olur da Kur’an güneşin battığı bir yer bulunduğunu hatta bunun kara balçıklı bir göze olduğunu söyler?

Her ne olursa olsun ayetteki ifadeler birçok müellifi güneşin kara balçıklı gözede battığı bir yer aramaya teşvik etmiş ve her müellif kendisine göre burayı tarif etmeye girişmiştir. Biraz önce مَغْرِبَmağribkelimesinin anlamlarını verirken hem ismi mekân hem de ismi zaman anlamında olduğunu belirtmiştik. İsmi mekân olarak “güneşin battığı yer” anlamına gelen مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi ifadesi aynı zamanda ismi zaman olarak “güneşin battığı zaman” anlamına gelmektedir. Fakat bu ibareyi güneşin battığı zaman olarak anlamamızın imkânı yoktur çünkü devam cümlesinde تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ “siyah balçıklı bir su gözesinde batar” (DİB meali) şeklinde gelen ifadeler bir zamanın değil bir yerin tarifini yapmaktadır.

İnsan oğlunun bildiği şu güneş hiç batmamasına ve onun battığı bir yerin olabileceğini hayal dahi edememesine rağmen Kur’an’ın hem de marife bir isim tamlamasıyla “güneşin saklandığı, gözden kaybolduğu yer” şeklinde bir yerden bahsetmesinin, bu yeri “kara balçıklı bir göze” olarak tarif etmesinin dahası bu gözenin yanında yaşayan bir kavmin olmasının, bir tek anlamı vardır. Meal ve tefsirlerin güneş anlamını verdikleri الشَّمْسِ eş’şems kelimesi bildiğimiz gök cismi olan güneşi değil, başka bir şeyi kast etmektedir.

Zira dünyadan kütle olarak dünyadan 1.3 milyon kez daha büyük, çap olarak dünyadan 109 kere daha geniş ve alan olarak içine 960.000 bin dünya alabilecek güneşin battığı yerin olduğunu farz etsek bile, bu yerin görülebilmesi ve hatta bu yerin yanında bir kavmin yaşayabilmesi mümkün değildir. Bu kadar büyük bir güneşi futbol topu büyüklüğüne indirgeyip dünyada veya uzayda ona battığı bir yer bulmanın mantıksızlığı ortadadır. Güneşi içine alıp kaybedecek büyüklükte bir yerin olması insan gözünün sınırlarının çok ötesinde bir şeydir. Kaldı ki güneşin böyle bir yerin içinde batması demek dünyanın güneşsiz kalması demek olur ki bu durumda dünyanın varlığını devam ettirmesi mümkün değildir.

İşte bu yüzden الشَّمْسِ eş’şemskelimesi tepemizde duran, aydınlatan, ısıtan gök cismi olan güneşi değil, başka bir şeyi ama yine insanların bildiği, tanıdığı bir şeyi kast ediyor olmalıdır.

 

 

  • ŞEMS (الشَّمْسِ)

الشَّمْسِ Kelimesi ش م س (ş+m+s) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 33 kelime bulunmaktadır. Bu kullanımların sadece bir tanesi شَمْسًا şemsan[11] şeklinde nekira bir isim, diğerlerinin hepsi الشَّمْسِ eş’şems şeklinde marife isim olarak geçmektedir. Kelime fiil ya da sıfat olarak hiç geçmemektedir.

شَمْسٌSözcüğü güneş tekeriyle ilgili ve ondan yayılan ışıkla ilgili kullanılır. (شَمَسَ يَوْمُنَا) , اَشْمَسَ Günümüz شَمْسٌ güneş veya güneş ışığı sahibi haline geldi. Falan kişi korkup kaçtı ve sabit, sakin bir şekilde durmadı anlamında شَمَسَ فُلَانٌ denmiştir. Sabit ve sakin bir şekilde durmaması yönüyle güneşe benzetme yapılarak böyle denmiştir.[12]

İsfahan’in bu açıklamalarından Şems kelimesinin, fiil olarak yerinde durmamak, ürkerek kaçmak, sabit ve sakin olmamak anlamlarında olan kökten türediği anlaşılmaktadır. Her gün farklı bir yerden belirmesinden, ortaya çıkmasından dolayı bu kelime güneşe isim olmuştur. Bu açıklamalar üzerinden güneş kelimesinin isim olarak anlamının “sakin ve sabit olmayan” olduğunu söylememizde bir engel olmamalıdır. Ona bu ismin verilmesi onun öyle olmasından dolayı değil, insanların onu her gün farklı yerlerden belirirken görmesinden dolayıdır. Yoksa güneş, Yüce Allah’ın onu koyduğu yerde durmakta, ona çizdiği rotada ilerlemektedir. Bu kelime lügatlerde bildiğimiz güneş anlamı dışında ise şu anlamlara gelmektedir.

  • شَمَسَ لَهُ………………………………. Eziyet vermeye hazırlanmak.
  • شَمَسَتِ الدَّابَّةُ…………………………. Ürkerek kaçmak.
  • شَمَسَ الرَّجُلُ………………………….. Kafa tutmak, inat etmek, karşı çıkmak.
  • شَمَسَتِ المَرْاَةُ………………………… Kadın erkeğin huzuruna çıkmaktan utandı.
  • شَمَسَ فُلانٌ فُلانًا مُشَامَسةً شِمَاسًا…….. İnatlaşmak, dik kafalılık yapmak, diklenmek.
  • شِمَاسٌ………………………………… İnatlaşma, birine karşı dikleşme, direnme.
  • شَمُوسٌ………………………………… Dik kafalı, inatçı, uyumsuz.
  • شَمَّاسٌ ……………………………….. Kilise görevlisi.
  • تَشَمَّسَ فُلانٌ ………………………….. Cimri olmak.

Kelimenin lügatlerdeki bu anlamlarını dikkate aldığımızda الشَّمْسِ eş’şems kelimesinin bildiğimiz güneş anlamı dışında “dik başlı, uyumsuz, dikleşen, ürkerek kaçan” anlamları olduğunu da görmekteyiz. Şu hâlde anlamaya çalıştığımız مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi izafet terkibinin anlamı “güneşin battığı yer” değil, “o dikleşenin/inatçının/kararsızın/kafa tutanın saklandığı yer”şeklinde olmasının önünde herhangi bir engel olmamalıdır.

İşte tam burada Kur’an’a iman eden bir mü’min olarak bu kelimeye mana belirlerken bir yol ayrımına gelmekteyiz. Ya الشَّمْسِ eş’şems kelimesinin bildiğimiz güneşi kast ettiğini söyleyecek ve güneşin battığı bir yeri bulmak için uzaya çıkacak galaksiler arasında yolculuk yaparak kara deliklere göz atacağız, ya yine الشَّمْسِ eş’şems kelimesine güneş anlamı vereceğiz ama güneşin battığı bir yerin olmadığını bunun sadece bir sanı bir öyle zannetme olduğunu söyleyeceğiz ya da الشَّمْسِ eş’şems kelimesine dikleşen/inatçı/kararsız/kafa tutan anlamlarından birini verecek ve bunun ne veya kim olduğunu anlamak için Kur’an’a yöneleceğiz.

Tefsir ve meallere bakıldığında ileri sürdüğümüz üç seçenekten ikisinin zaten yapılmış olduğunu görmekteyiz. Fakat onların öyle yapmaları ayeti anlamayı kolaylaştırmamış tam tersi çok daha büyük soruların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İleri sürdüğümüz üçüncü seçenek bugüne kadar yapılmamış bir seçenektir. Hiçbir müellif الشَّمْسِ eş’şems kelimesinin bildiğimiz güneşten başka bir şey olabileceğini aklına dahi getirmemiştir. Güneşin battığı yeri bulmak için Makedonyalı Alexander’in, Bilge Kağan’ın, zamanda ve uzayda yolculuk yapanların peşine takılmıştır ama kendisini bu beyhude çabaya sürükleyen şeyin الشَّمْسِ eş’şems kelimesine yüklediği anlamlar olduğunu hiç aklına getirmemiştir.

Elbette söylediğimiz üçüncü şıkkı bugüne kadar kimsenin yapmamış olması tehlikeli ve bir o kadar da zahmetlidir. Çünkü en başta “bugüne kadar o kadar alim yapmadı da siz mi..?” şeklinde başlayan cümlelere muhatap olunacaktır. Sonrasında ise ortaya sürülen bu yepyeni! tezin arkasının reddedilemez delillerle doldurulması gerekmektedir. Çünkü en başından beri bizim iddiamız Kur’an kelimelerini Kur’an üzerinden anlamaktır. Hem bunu söyleyip hem de “bana göre bu böyle” şeklinde bir cümleyle tezimizi savunmamız en hafif deyimle iki yüzlülük olacaktır.

Olaya bu yönden yaklaşıldığında tek başına الشَّمْسِ eş’şems kelimesine Kur’an’ın verdiği anlamı keşfetmek bile başlı başına bir çalışmayı gerekli kılmaktadır. Öte yandan الشَّمْسِ eş’şems kelimesine yukarıya aldığımız dikleşen/inatçı/kararsız/kafa tutan/ürküp kaçan şeklindeki lügat manalarından birini tercih etmek beraberinde “Bu kim?” sorusunu getirecektir.

Doğrusu hem bu soru hem Zel-karneyn hakkında oluşmuş müktesebat bu çalışmayı yapanları korkutmakta ve ürkütmektedir. Fakat Yüce Allah’ın resulü olan Zel-karneyn’e, o resul değildi ve Mü’min dahi olmayan Alexander veya Pers krallarından biriydi, savaşa savaşa okyanus kenarına geldi, ufka baktı ve güneşi kara balçıklı bir gözede batıyormuş gibi zannetti demek bizi daha çok korkutmaktadır. Yahut Zel-karneyn bir uzay gezginiydi, ışık hızıyla giden gemisine atlayıp Solar Apex takım yıldızına ulaştı, orada güneşi bir kara delik içinde kaybolurken gördü, onun yanında da kara delikle azaplandırılan bir kavme rastladı demek bizi daha çok titretmektedir. Çünkü bu anlamlara ulaşmak için Yüce Allah’ın kelimelerini konuldukları yerden kaydırmak, marife kelimeleri nekre yapmak, gramer kurallarını hiçe saymak, kıssayı Kur’an’dan koparmak, hiçbir resulle ve hiçbir resul kıssasıyla bağ kuramaz hale getirmek gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım Kur’an kelimelerini anlamaya çalışanları herkese muhtaç hale getirecektir. Zira Makedonyalı Alexandre, Pers krallarını veya Bilge Kağanı anlamanın yolu Kur’an’dan değil Tarih, Felsefe, Kelam, Rivayet, İsrailiyat, Menkıbe gibi şeylerden geçmektedir. Eğer Kur’an’ın tanıttığı bir kişiliği anlamanın yolu Kur’an’dan değil de bunlardan geçiyorsa o halde Zel-karneyn’e iman etmek ancak tarihçilerin anlattığı şekilde olacak demektir ki nitekim zaten öyle de olmuş, şeksiz şüphesiz iman etmemiz gereken Zel-karneyn imanın bir konusu olmaktan çıkıp genel kültürün konusu haline gelmiştir.

الشَّمْسِ eş’şems kelimesine dikleşen/inatçı/kararsız/kafa tutan/ürküp kaçan şeklindeki lügat manalarından birini tercih etmek bir yandan meseleyi uzaydan alıp dünyaya getirirken, diğer yandan مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi izafet terkibinin marife (tanınan, bilinen) bir tamlama olmasından dolayı bizim de bilmemiz gereken “o dik başlının” kim olduğunu sorgulamamızı ve saklandığı yeri tespit edecek bilgileri Kur’an’da bulmamızı zorunlu hale getirmektedir. İşte bu zorunluluk Zülkarneyn kıssasını Süleyman kıssalarına bağlayan organik bir bağ olmaktadır. Allah dilerse kıssa ilerledikçe Zel-karneyn kıssasının ne kadar Kur’an’la içiçe ve kopmaz bağlarının olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Fakat ayetin diğer kelimelerine geçmeden önce Kur’an’da 33 defa kullanılan الشَّمْسِ eş’şems kelimesiyle ilgili dikkat çeken bazı hususları belirtmek yerinde olacaktır.

Bilindiği gibi الشَّمْسِ eş’şems kelimesi semai müennes olan bir kelimedir. Bu yüzden ona atfedilen fiil ve zamirlerin de müennes olması gerekmektedir. Çünkü Arapçada müennes (dişil) bir varlığa müzekker (eril) zamir ya da fiillerin atfedilmesi asla doğru değildir. Türkçede kelimelerin eril-dişil ayırımı olmadığı için Türkçede böyle bir gramer kuralı yoktur. Türkçede “o geldi” cümlesinde “o” diye belirtilen kişinin kadın veya erkek olduğunun anlaşılması ancak ilave bir kelimeyle mümkündür. Ama Arapçada böyle değildir. Tek bir kelimeden ayrıca kadın veya erkek olduğunu belirtmeden kast edilen kişinin erkek mi yoksa kadın mı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kural sadece Arapçada değil aynı zamanda İngilizce, Rusça, Farsça, İbranice gibi ve daha birçok dilde bulunmaktadır.

İşte bu kuralı baz aldığımızda الشَّمْسِ eş’şems kelimesi “semai müennes” bir kelime olduğu için ona atfen gelen fiil ve zamirlerin de müennes gelmesi gerekmektedir.

Fussilet 41/37

وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin (DİB meali).

Bu ayette “güneşe ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin” cümlesinde geçen خَلَقَهُنّ “onları yarattı” kelimesinde güneş ve aya atfen gelen هُنَّ (hunne) zamiri müennes (dişil) bir zamirdir. Aynı şekilde aşağıdaki ayetlerde güneş için kullanılan zamirler de müennestir.

Şems 91/1-2

وَالشَّمْسِ وَضُحَاهَا

وَالْقَمَرِ إِذَا تَلَاهَا

(1) Güneşe ve onun aydınlığına andolsun,

(2) Onu izlediğinde Ay’a andolsun (DİB meali).

Bu iki ayette geçen هَا zamiri güneşi gösteren bir zamirdir ve görüldüğü gibi müennes (dişil) bir zamirdir. Bunun dışında Bakara 2/258 – Kehf 18/86, 90 – Ta-Ha 20/130 – Yasin 36/38, 40 – Fussilet 41/37 ayetlerinde de الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesini gösteren zamirler hep müennes gelmektedir. Aynı şekilde birçok ayette الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesine atfen gelen fiiller de müennes (dişil) geçmektedir.

Kelime semai müennes olduğu için ona müennes fiil ve zamirlerin atfedilmesi zaten olması gerekendir. Fakat şu ayette güneşe hem müennes hem de müzekker (eril) fiiller atfedilmiştir.

Yasin 36/40

لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ ۚ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ

Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzmektedir (DİB meali)[13]

الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesine atfen gelen يَنْبَغِي fiili müzekker, تُدْرِكَ fiili ise müennestir. Yani bu meallere göre bir kelimeye hem de aynı ayet içerisinde hem müzekker hem de müennes fiiller atfedilmiştir.

Enam 6/78

فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَٰذَا رَبِّي هَٰذَا أَكْبَرُ ۖ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

Güneşi doğarken görünce de “İşte benim Rabbim! Bu daha büyük” dedi. O da batınca (kavmine dönüp), “Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım” dedi (DİB meali)

Bu ayette geçen أَفَلَتْ (batınca) fiil ve بَازِغَةً (doğarken) ismi fail[14] olan kelimeler الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesine atfen müennes olarak gelmiştir. Kehf 18/17, 86, 90 – Tekvir 84/1 ayetlerinde de الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesine atfen gelen fiiller müennes olarak geçmektedir.

Fakat bu ayete dikkat edilirse الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesine atfen gelen fiiller müennes (dişil) olmasına rağmen kullanılan işaret zamiri هَٰذَا şeklinde müzekker (eril) olarak gelmiştir. Bir başka yerde ise çok daha farklı bir durum ortaya çıkmaktadır.

Aynı gök cisimlerinin bir yerde müennes (dişil) bir yerde müzekker (eril) zamirle nitelenmesi kelimelerinin anlamının her yerde aynı anlama gelemeyeceği ihtimalinin bulunduğunu göstermektedir. Bu şekildeki farklı kullanımlar sadece örneğini verdiğimiz bu iki ayetle de sınırlı değildir.

Bunun yanında الشَّمْسَ (Eş Sems) ve الْقَمَرَ (El Kamer) kelimelerinin aynı ayette geçtiği yerlerin birçoğunda fiiller müennes olarak gelmiştir.[15]

الشَّمْسَ (Eş Sems) ve الْقَمَرَ (El Kamer) kelimelerinin Kur’an’daki kullanımlarının tamamına bakıldığında çoğunlukla الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesi müennes (dişil) الْقَمَرَ (El Kamer) kelimesi ise müzekker (eril) olarak geçmektedir. Fakat bazı ayetlerde güneş ve aya müennes zamir atfedilirken, başka yerlerde ise müzekker zamir atfedilmiştir. Mesela:

Fussilet 41/37

وَمِنْ آيَاتِهِ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ ۚ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَهُنَّ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın varlığının delillerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız, onları yaratan Allah’a secde edin (DİB meali).

Bu ayette “güneşe ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin” cümlesinde geçen   خَلَقَهُنّ “onları yarattı” kelimesinde güneş ve aya atfen gelen هُنَّ zamiri müennes (dişil) bir zamirdir. Fakat burada da zamir tesniye (ikili) gelmesi gerekirken gelmemiş, üç veya daha fazla varlığı gösterir şekilde cem’i (çoğul) gelmiştir.

Ama öte yandan الشَّمْسَ (Eş Sems) ve الْقَمَرَ (El Kamer) kelimelerinin aynı ayet içinde gelen bazı kullanımlarına baktığımızda bu seferde her ikisine atfen gelen fiiller müennes (dişil) değil eril olarak gelmektedir.

Zümer 39/5

خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ ۖ يُكَوِّرُ اللَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى اللَّيْلِ ۖ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ۖ كُلٌّ يَجْرِي لِأَجَلٍ مُسَمًّى ۗ أَلَا هُوَ الْعَزِيزُ الْغَفَّارُ

Gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor, gündüzü de gecenin üzerine örtüyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır (DİB meali)

Ayette gündüz, gece, güneş ve ay sayıldıktan sonra hepsine atfen gelen يَجْرِي “akıp gider” fiili müzekker (eril) olarak gelmektedir.[16]

الْقَمَرَ (El Kamer) kelimesinin tek başına geldiği yerlerin bir çoğunda ise ona atfedilen fiil ve zamirler çoğunlukla eril olarak gelmektedir. Mesela;

Enam 6/77

فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هَٰذَا رَبِّي ۖ فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي لَأَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ

Ay’ı doğarken görünce de “İşte Rabbim!” dedi. Ay da batınca, “Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermezse, mutlaka ben de sapıklardan olurum” dedi (DİB meali).

Bu ayette الْقَمَرَ (El Kamer) kelimesine atfen gelen hem أَفَل fiili hem de هَٰذَا işaret zamiri müzekker (eril) formda gelmiştir.

Görüldüğü gibi Kur’an’da geçen الشَّمْسَ (Eş Sems) ve الْقَمَرَ (El Kamer) kelimelerinin tüm kullanımlarına bakıldığında bu kelimelere bazen müzekker (eril) fiil ve zamirler atfedilirken bazı yerlerde tam tersi müennes (dişil) zamir ve fiiller atfedilmiştir. Bu durum الْقَمَرَ (El Kamer) kelimesinde nispeten daha azken, özellikle الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesinde daha yoğundur.

الشَّمْسَ (Eş Sems) ve الْقَمَرَ (El Kamer) kelimelerinin bu durumu ne ifade etmektedir? Aynı kelimeye bir yerde müennes, başka bir yerde müzekker fiil, sıfat ve zamirlerin atfedilmesinin Arap dili açısından açıklaması nedir? Bu farklı kullanımların anlama etkisi nedir? Bu şekilde uzayıp giden sorular الشَّمْسَ (Eş Sems) kelimesi üzerinde çok daha geniş kapsamlı bir çalışmayı gerektirmektedir. Fakat bunu burada yapmamızın imkânı bulunmamaktadır.

Bu açıklamalardan sonra tekrar anlamaya çalıştığımız Kehf 86.ayetteki مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsi izafet terkibine verdiğimiz “o dikleşenin/inatçının/kararsızın/kafa tutanın saklandığı yer” şeklindeki manaya dönecek olursak. Bu ibare bizi Kur’an’ın diğer yerlerinde anlatılan Süleyman kıssasına bağlamaktadır. Bu bağlantının ne olduğuna bu ayetteki tüm kelimeler üzerinde durulduktan sonra girilecektir. Diğer kelimeler incelendikçe bu bağlantı daha bariz bir hale gelecektir. Bu açıklamalar ışığında ayetin ilk cümlesine daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meal şu şekilde olmalıdır.

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ nihayet (aracı) dik başlının/ürküp kaçanın saklandığı o yere ulaşınca …

Hatırlanacağı üzere bir önceki ayeti فَأَتْبَعَ سَبَبًا “Bir aracıya iz sürdürdü”şeklinde çevirmiş ve bu kısa cümle içinde geçen فَأَتْبَعَ feetbaa kelimesinin geldiği if’al babından dolayı iki meful alması gerektiğini belirtmiştik. Bu mefullerden birinin kendisine iz sürdürülen “aracı” manası verdiğimiz سَبَبًا “sebeben” kelimesi olduğunu söylemiştik. İşte bu ayette de “dikbaşlı/ürküp kaçan manası verdiğimizالشَّمْسِ eş’şemskelimesi ikinci mef’ul olmaktadır. Yani Zel-karneyn takip ettiren, aracı takip eden, dikbaşlı/ürküp kaçan ise takip edilen olmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şemsiizafet terkibinin marife olmasından dolayı hem “o dik başlı/o ürküp kaçanın” hem de saklandığı yerin bilinen tanınan, Kur’an’da bahsi geçmiş yani daha önce mutlaka bildirilmiş olmasını zorunlu kılmaktadır.

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ nihayet (aracı) dik başlının/ürküp kaçanın saklandığı o yere ulaşınca … şeklinde anlam verilen bu cümle aynı zamanda yaşanan olayın öncesinin olduğunu da bildirmektedir. Zira peşinden gidilenin ürküp kaçması, dik başlı olmasının bir nedeni olmalıdır ve bu neden kesinlikle Kur’an’da bulunmalıdır…

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Mesela Türkiyenin bağlı bulunduğu saat dilimi basitçe GMT harfleri ile ifade edilmektedir. Bu harflerin açılımı şudur. Greenwich Mean Time

[2]A. Bayındır, E. Yüksel, S. Yıldırım.

[3]A. B. Gölpınarlı, A. Varol, A. Bulaç, B, Sağlam, B. Bayraklı, TDV, H. B. Çantay, K. Çelik, M. Türk, M. İslamoğlu, Ö. N. Bilmen, S. Ateş, Ş. Piriş, Y. N. Öztürk.

[4]A. Parlıyan.

[5]A. Tekin, Hayrat Neşriyat.

[6]A. F. Yavuz. C. Külünkoğlu.

[7]Elmalılı.

[8]M. Esed.

[9]Doç.Dr. Hüseyin Günday – Doç. Dr. Şener Şahin, Arapça Dilbilgisi Nahiv Bilgisi s.67

[10]R. El İsfahani, El Müfredat ĞRB md.

[11]İnsan 76/13

[12]R. El İsfahani, El Müfredat ŞMS md; İbn Faris “sabit ve sakin bir şekilde durmamayı bu maddenin (şms md.) temel anlamları arasında zikretmiştir.

[13]DİB mealinin bu ayete verdiği mana da sorunludur. Zira ayetin Arapça metninde الشَّمْسَkelimesine atfen iki fiil ( يَنْبَغِي  – تُدْرِكَ )gelirken, çeviriye bir tek fiil yansıtılmış, fiillerden biri ise hiç çevrilmemiş, sanki yokmuş gibi görülmemiştir.

[14]DİB meali ayette geçen بَازِغَةًkelimesini fiil olarak “doğarken” şeklinde çevirmiştir. Oysa bu kelime fiil değil ismi faildir. Kelime, belirmek, ortaya çıkmak, görünmek anlamlarına gelen “Bezağa” fiilinden türetilip ismi fail haline getirildiği için anlamı, doğucu, ortaya çıkıcı, görünen şeklinde olmalıdır.

[15]Mesela: Bkz; 21/33 – 22/18 – 30/29 – 35/13 – 39/5

[16]Bu ayet gibi başka ayetlerde de fiil müzekker olarak geçmektedir. Bkz: 21/33 – 22/18 – 30/29 – 35/13

10 yorum

  1. Ramazan Bey,

    Yazınızı severek okuyorum, kafama takılan 2 soruya cevap verebilir misiniz.

    Fussilet 41/37 ayetindeki خَلَقَهُنّ “onları yarattı” kelimesindeki هُنَّ (hunne) zamiri ay ve güneş yerine آيَاتِ kelimesine atıf olamaz mı, bu gramere daha uygun olmaz mı?
    “Gece, gündüz, güneş ve ay Allah’ın ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Eğer gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız, o ayetleri (hunne) yaratan Allah’a secde edin (DİB meali).

    Yasin 36/40 ayetinde يَنْبَغِي kelimesi “gerekir” anlamına geliyor (it is neccessary) harfi cer-i لَ ve nesnesi هَا (müennes zamir) yani güneş, ingilizce düşünürsek, “it is not necessay for her (sun) that sun …”, buradaki يَنْبَغِي fiilinin faili güneş olmadığı için müzekker gelmesi daha uygun değil mi?

  2. Ayşe Hanım

    41/37 ayetine bakarsanız ayetin sonunun şart cümlesi ile bittiğini görürsünüz. Aslında ayetin sonundaki cümle şart cümlesi, “la tescudu li’ş şemsi ve la li’l kamer…” şeklinde başlayan cümle de cevap cümlesidir. Şart cümlesinin cevap cümlesinden önce geldiğine dair Kur’an’da yüzlerce örnek bulmak mümkündür. Bu yüzden cümledeki “hunne” zamirinin ayetin başında gelen önceki cümledeki “ayet” kelimesine gitmesi mümkün değildir. Üstelik gramer kuralları gereği zamirler kendilerine en yakın isimlere giderler.Ama zamirin “hunne” şeklinde çoğul gelmesi, zamirden önceki tek çoğul müennesin “ayet” kelimesi olması da sizi haklı gösteriyor gibidir.

    Fakat Kur’an’ın geneline bakıldığında sayılan şeylerin ayet haline getirilmesi onların yaratılması aşamasında değil, yaratıldıktan sonradır. Ayette “halakahunne” denilmesi “hunne” zamirinin “ayet” kelimesi önündeki en büyük engeldir. Eğer HALAKA kelimesi fiil olarak değil isim olarak gelseydi o zaman onların yaratılması ayet olabilirdi. Ama gayet açık bir şekilde “halakahunne” kelimesi gelmiştir. Eğer biz bu kelimeden sizin anladığınız gibi sayılan isimlerin ayet haline getirilmesi yaratma ile olmuştur şeklinde anlarsak, ortaya şöyle bir durum çıkmaktadır. Sayılan cisimlerin öncesinde başka bir halde olmamaları, yaratılır yaratılmaz bilinen anlamda ay ve güneş halinde olmuş olmaları gerekirdi. Ama Kur’an’da onların ayet olarak yaratıldıkları değil ayet haline getirildiklerinden (CEALE) bahseden ayetler mevcuttur. İşte bu sebepler sizin çıkarımınızın önündeki engeller olarak durmaktadır.

    Yasin 40 a gelince: aslında orada başka sorunlar da mevcuttur (haşa bu sorun ayette değil meallerdedir). Mesela “le’ş şemsi yenbaği lehe” cümlesi “güneş ona yetişemez” diye çevrilmiştir. Meallere göre bu cümledeki zamir AY kelimesine dönmekte ve cümle zımnen “güneş aya yetişemez” şeklinde bir anlama büründürülmektedir. Oysa ONA (Ay’a) anlamı verilen bu zamir müennestir. Kur’an’ın tamamına bakıldığında KAMER kelimesine dönen zamir ve fiiller hep müzekkerdir. Hakiki olmasa da müennes olan ŞEMS,hakiki olmasa da müzekker olan KAMER kelimeleridir. Oradaki HA zamirinin aya dönmesi biraz tuhaf olmaktadır. Bir başka tuhaflık da şudur. Diyelim ki bu zamiri sorun etmedik ve verilen “GÜNEŞ AYA YETİŞEMEZ” mealini de kabul ettik. Varlık düzeni içinde bakıldığında ayın durumunu belirleyen güneştir. Yani dominant unsur ay değil güneştir. Oysa cümleye verilen manaya bakıldığında sanki tam tersi bir durum vardır.

    Getirdiğiniz itirazda YENBAĞİ kelimesinin failinin güneş olmadığını söylemeniz çok tutarlı değildir. Zira hemen isimden sonra gelen fiili ikinci cümledeki kamer kelimesine göndermek gramer açısından pek tutarlı değildir. Görüşünüzü daha kuvvetlendirmeniz gerekmektedir. ŞEMS kelimesi açık bir şekilde cümlenin mübtedasıdır ve fiil de onun haberidir. Üstelik en başta gelen LA olumsuzluk edatı cümlenin bu yapısını pekiştirmektedir. Şu halde o fiili gönderebileceğiniz fail yok demektir. Üstelik o fiili ŞEMS kelimesine göndermemeniz durumunda ŞEMS kelimesinin cümle içindeki konumu ne olacaktır (Meful, haber???). Cümlede ŞEMS kelimesini mübteda olarak görmemeniz durumunda ona haber diyemezsiniz. Meful demeniz durumunda ise cümlenin altı üstüne gelmektedir.

    Ayşe hanım

    Bu şekildeki dikkatli okumanız inanın bizi çok memnun etti. Aslında biz de kendimizin özellikle bu yönlerden eleştirilmesini arzu etmekte ve bunun eksikliğini hissetmekteyiz. Zira biz de öğretici değil anlamaya çalışan kişileriz. Allah’a emanet olunuz

  3. Ramazan Bey,

    Halakahunne kelimesindeki hunne zamiri ile kastedilenin ayetler olabileceğini belirtmiştim. Burada kastedilen, ayet kılınan Güneş, Ay gibi gök cisimleri değil, onları ayet kılan “Ayetler”in ta kendileri olabilir. Mesela düşünelim, yıllarca insanlar gezegenleri Tanrı olarak gördü, hala daha astroloji bilimi gezegenlerin insan karakteri ve kaderi üzerindeki etkileri ile ilgili yorumlar yapıyor ve belki de gerçekten bu şekilde bir etkileri var. Böyle etkileri olması onları Tanrı yapmaz, onları ayet yapan, insan karakterini ve kaderini etkileme özelliği (ayeti) de Allah tarafından yaratılmıştır.

    Enam/78 ayetinde “Haza Rabbi” ile kastedilen Güneş fakat, Rabb kelimesi eril olduğu için işaret sıfatının eril olması gramere uygun değil mi? “Hazihi Rabbi” doğru olur muydu, “Hazihi Şems” demediği için işaret sıfatının doğru geldiğini düşünüyorum .

    Geçmişin masallarına göre Kuranı anlamaya çalışmama konusunda size katılıyorum. Ama bugünün masalları da daha küçük değil. Biz geçmişin masallarını bırakıp NASA gibi kurumların masallarına, photoshoplu fotoğraflarına bakarak Kuranı anlamaya çalışırsak aynı hataya düşmüş oluyoruz kanaatindeyim. Ki Kuran’da NASA’yı yalanlayan çokça ayet var.

    Selamlar, Saygılar,
    Ayşe Şahin

  4. Seytanin vesvesesesi kalbe sinmesiyle ugrasiyoruz sadece…Kafirler her pislige kosar biz de onlarin pislikleriyle ugrasiyoruz iste…Kur’an da hep gunesin bir yorungesi var denmiyor mu ? Yani sabit oldugu bir yer yok…Ayet cok acik…Hz.Zulkarneyn bir yere gidiyor ve gittigi yerde o sirada gunes batiyor,gunes batarken oraya vardigindan ve ismi zikredilmediginden bu sekilde hikmetle bahsediliyor…Soyle dusunun futbol sahasindayim,biri uzuuunca bir pas atti ve ben topu yakaladim,topun indigi yerdeyim dimi ? Yani top hep oraya iniyor diye bir anlam cikmiyor ki bundan,tamamen tahrif meal ve yanlis anlamadan ibaret…Ve bir tumsekte topu inerken bulduysam topun indigi yer degil benim oldugum yerdir tumsek…Bu tamamen carpitma ve yanlis anlamlandirmadan ibarettir…

  5. Ramazan ağabey, bu aralar en çok faydalandığım, yönümü düzelttiren birisi olarak size teşekkür ederim. Allah doğru çalışmalarınızı arttırsın.Dünya ve uzay konusunda tıpkı Kur’anın anlamlarında olduğu gibi bilgi kirliliği mevcuttur. Bu konuda yapılmış olan bir çalışmayı buraya aktarmayı uygun buldum, umarım faydalı olur. Allah’a emanet olun. Saygılar.
    Dünya Düz müdür, Küre mi?

    Bir delil üzere iman eden müminler her daim sema ve arz üzerine düşünürler ve Allah’ın ayetlerine tanıklık ederler. Böylece yaratılış konusunda içlerinde bulunan şüphe giderilmiş olur. Bizim için örneklik teşkil eden İbrahim Baba’mız için de aynı durum söz konusu olmuştu ve Allah O’na yaratmış olduğu ayetleri kendisine göstermiştir :
    وَكَذٰلِكَ نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ 
    6.75 – İşte böylece İbrahim’e SEMALARIN ve ARZIN melekelerini  gösterdik ki kesin ilme erenlerden olsun.

    Bizden de beklenen şey gönlümüzü ayetlere açmak, ayetleri eğip bükmeden/ hevamıza kurban etmeden anlamaya çalışmak ve varsa yanlış bilgilerimiz bunları Kur’an’ın rehberliğinde düzeltmek olacaktır.Bu konunun bugün dahi tartışılıyor olması, aslında yolunda gitmeyen şeylerin olduğunun kanıtıdır. Teori ile pratik arasında oluşan büyük farklardan dolayı insanlar bilimin(!) temel konularına dahi şüphe ile bakmak durumunda kalmıştır (ki bu tutum İbrahimi bir tutumdur.) Hiçbir şeyi Putumuz yapmadan herşeyi eleştirel gözle okumaya başladıktan sonra reddettiğimiz/ okurken gülüp geçtiğimiz hatta alay ettiğimiz konuların bile hakikat namına daha isabetli olduğuna şahitlik edeceğiz :

    اَللّٰهُ الَّذٖى رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرٖى لِاَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ 

    13.2 – Allah, SEMALARI gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra ARŞA kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.
    اَلَّذٖينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فٖى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ 
    3.191 – Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine Allah’ı zikrederler. SEMALARIN ve ARZIN yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

    Trollük yapmanın kötülüğünden gem vuran insanların konu dünyanın düz/küre olması olduğunda en vahşi trol olduğunu da gözlemlemekteyiz. Konu ile alakasız görseli paylaş sonra biraz aşağıla, sonra bilimden NASA’dan yıl olmuş 2019’dan devam et..Oldun mis gibi trol hayırlı olsun.“Haber kaynağımız NASA mı, Kur’an mı?” önce bunun tercihini yapacağız :

    يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَاٍ فَتَبَيَّنُوا اَنْ تُصٖيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمٖينَ
    49.6 – Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.

    Bu ayete göre haber kaynağı fasık olan biri ise müminlerden beklenen şey o habere körü körüne bağlanmak değil, araştırıp tahkik etmektir.

    Kuran’a Göre Dünya’nın Şekli Nedir?

    Kuran Dünya’yı ARZ, SEMA ve ARŞ diye 3’e ayırıyor. Arz ve Arş konularında bahsedilen ayetleri eğip bükerek belki dünyanın şeklini de eğip bükebilirsiniz fakat SEMA konusu devreye girdiğinde herşey farklı bir hal alıyor. Zaten Gökkubbe tepede olduğu müddetçe altında barınılacak yerin DÜZ olması da gayet akıllıcadır.

    KURAN’A GÖRE SEMA, ARZ ve ARŞ KONUSU :

    1-İlk Önce Arzı, Sonra Semayı Yaratmıştır:
    وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا وَلَئِنْ قُلْتَ اِنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْدِ الْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ الَّذٖينَ كَفَرُوا اِنْ هٰذَا اِلَّا سِحْرٌ مُبٖينٌ 
    11.7 – O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı konusunda sizi imtihan için, henüz ARŞI su üstünde iken SEMALARI ve ARZI altı gün yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkârcılar “Mutlaka bu, apaçık bir büyüdür” derler.
    هُوَ الَّذٖى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمٖيعًا ثُمَّ اسْتَوٰى اِلَى السَّمَاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَیْءٍ عَلٖيمٌ 
    2.29 – O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra SEMAYA yönelip onları yedi SEMA hâlinde tesviye edendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.

    2- Arz 7 Kat Halindedir:
    اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ قَدٖيرٌ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَیْءٍ عِلْمًا 
    65.12 – Allah, 7 kat SEMAYI ve ARZDAN da bir o kadarını yaratandır. Allah’ın emri bunlar arasından inip durmaktadır ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.

    3- Arz Kilim, Döşek, Halı, Dümdüz İfadeleri ile Karşılık Bulur ( Asla Yumurta Şekli Geçmez) :
    وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ بِسَاطًا 
    71.19 – Allah, ARZI sizin için bir halı/ sergi/ yaygı ( BST) yaptı.
    اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا 
    78.6 – Biz ARZI bir döşek/beşik (MHD) yapmadık mı?
    وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْ 
    84.3 – ARZ, dümdüz uzatıldığı (MDD)  zaman,
    وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ 
    51.48 – ARZI biz yayarak döşedik (FRŞ) . Biz ne güzel döşeyiciyiz (MHD).
    وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰیهَا 
    91.6 – ARZA ve onu yayıp döşeyene andolsun, (THY)

    4- Arzın Kenarlarından Eksiltilmektedir:
    اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَاْتِى الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِهٖ وَهُوَ سَرٖيعُ الْحِسَابِ 
    13.41 – Onlar, bizim ARZA gelip onun kenarlarından eksilttiğimizi görmüyorlar mı? Allah, hükmeder. O’nun hükmünü bozacak hiçbir kimse yoktur. O, hesabı çabuk görendir.

    5- Arzın Bir Yörüngesi / Dönmesi/ veya Takip Ettiği Bir Durumundan Bahsedilmez. Arzda Oluşan Hareketin Arza Konulan Ağırlıklar Sebebiyle Sarsıntılar Olduğu Bildirilir:
    وَجَعَلْنَا فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَمٖيدَ بِهِمْ وَجَعَلْنَا فٖيهَا فِجَاجًا سُبُلًا لَعَلَّهُمْ يَهْتَدُونَ
    21.31 – Onları sarssın diye yere de sabit ağırlıklar yerleştirdik ve yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik.
    وَالْاَرْضَ مَدَدْنَاهَا وَاَلْقَيْنَا فٖيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فٖيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهٖيجٍ
    50.7 – ARZI da yaydık/döşedik (MHD)  ve orada sabit ağırlıklar yerleştirdik. Orada her türden iç açıcı çift bitkiler bitirdik.

    6- Arz ve Semalar Bitişikti, Sonradan Ayrıldılar:
    اَوَلَمْ يَرَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَیْءٍ حَیٍّ اَفَلَا يُؤْمِنُونَ 
    21.30 – İnkâr edenler, SEMALARLA ARZ bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?

    7- Sema, Çoğul Formunda da Kullanılır ve 7 Kat Halindedir:
    فَقَضٰیهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ فٖى يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى فٖى كُلِّ سَمَاءٍ اَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَحِفْظًا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ 
    41.12 – Böylece onları, iki günde yedi SEMA olarak yarattı ve her SEMAYA kendi emrini vahyetti. En yakın/ en aşağı SEMAYI kandillerle süsledik ve onu muhafaza ettik. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.
    اَلَّذٖى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرٰى فٖى خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ 
    67.3 – O, yedi kat SEMAYI tabakalar halinde yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir hata göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak/yarık görüyor musun?

    8- Semalar Yüzeylerden Meydana Gelir (Çatlar, Burulur, Buruşturulur, Kırılır, Yere Çöker vb Eylemler Meydana Gelir) :
    يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاءَ كَطَیِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ كَمَا بَدَاْنَا اَوَّلَ خَلْقٍ نُعٖيدُهُ وَعْدًا عَلَيْنَا اِنَّا كُنَّا فَاعِلٖينَ 
    21.104 – Yazılı kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi SEMAYI düreceğimiz günü düşün. Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, üzerimize aldığımız bir vaad olarak onu yine yapacağız. Biz bunu muhakkak yapacağız.
    اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِهٖ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ 
    22.65 – Görmüyor musun ki, Allah bütün ARZDAKİLERİ ve emri uyarınca denizde akıp gitmekte olan gemileri sizin hizmetinize vermiştir. İzni olmaksızın ARZIN üzerine düşmesin diye SEMAYI O tutuyor. Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı çok esirgeyici, çok merhametlidir.
    اَلسَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بِهٖ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا 
    73.18 – O gün SEMA çekirdeğin kabuğunu yardığı gibi yarılır ve O’nun vaadi gerçekleşir.
    اَوْ تُسْقِطَ السَّمَاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَاْتِىَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰئِكَةِ قَبٖيلًا 
    17.92 – Yahut iddia ettiğin gibi SEMAYI, parçalar halinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza dikmelisin.

    وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلٰئِكَةُ تَنْزٖيلًا 

    25.25 – O gün SEMA bulutlarla yarılacak( ŞKK) ve melekler bölük bölük indirilecektir.

    وَاِذَا السَّمَاءُ فُرِجَتْ 

    77.9 – SEMA açıldığı ( FRC) zaman,

    9- Semalar Direksiz Bir Şekilde Yükseltilmiş Bir Tavandır: ( Kubbe Yapısı)
    وَجَعَلْنَا السَّمَاءَ سَقْفًا مَحْفُوظًا وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ 
    21.32 – SEMAYI korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise o ayetlerden yüz çevirmektedirler.

    اَللّٰهُ الَّذٖى رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرٖى لِاَجَلٍ مُسَمًّى يُدَبِّرُ الْاَمْرَ يُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ بِلِقَاءِ رَبِّكُمْ تُوقِنُونَ 

    13.2 – Allah, SEMALARI gördüğünüz herhangi bir direk olmadan yükselten, sonra ARŞA kurulan, güneşi ve ayı buyruğu altına alandır. Bunların hepsi belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. O, her işi düzenler, yürütür, âyetleri ayrı ayrı açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.

    ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَاءُ بَنٰیهَا 

    79.27 – Sizi yaratmak mı daha zor, yoksa SEMAYI yaratmak mı? Onu Allah bina etti.

    رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰیهَا

    79.28 – Onu yükseltmiş ve ona şekil vermiştir.

    خَلَقَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا وَاَلْقٰى فِى الْاَرْضِ رَوَاسِىَ اَنْ تَمٖيدَ بِكُمْ وَبَثَّ فٖيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَنْبَتْنَا فٖيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرٖيمٍ 

    31.10 – Allah, SEMALARI görebileceğiniz direkler olmaksızın yarattı. ARZA da, sizi sarsar diye sabit dağlar yerleştirdi ve orada her türlü canlıyı yaydı. Semadan yağmur indirip orada her türden güzel ve faydalı bitki bitirdik.

    10- Semaların Kapıları Vardır :
    اِنَّ الَّذٖينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ فٖى سَمِّ الْخِيَاطِ وَكَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُجْرِمٖينَ 
    7.40 – Âyetlerimizi yalanlayanlar ve o âyetlere uymayı kibirlerine yediremeyenler var ya, onlara SEMALARIN kapıları açılmaz. Onlar, deve iğne deliğinden geçinceye kadar cennete de giremezler!  Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.
    وَلَوْ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَظَلُّوا فٖيهِ يَعْرُجُونَ 
    15.14 – Onlara SEMADAN bir kapı açsak da oraya çıkacak olsalardı…
    وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ اَبْوَابًا 
    78.19 – SEMA açılır ( FTH) ve kapı kapı olur.

    11- Semalar Kusursuz Bir Yapıdadır ve Onda Hiçbir Çatlak Yoktur:
    اَلَّذٖى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًا مَا تَرٰى فٖى خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ 
    67.3 – O, yedi kat SEMAYI tabakalar halinde yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir hata göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak/yarık görüyor musun?
    لَخَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَكْبَرُ مِنْ خَلْقِ النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ 
    40.57 – Elbette SEMALARIN ve ARZIN yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.
    اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَا لَهَا مِنْ فُرُوجٍ 
    50.6 – Üzerlerinde bulunan SEMAYA bakmazlar mı? Onu nasıl bina ettik ve nasıl süsledik! Onda hiçbir delik/ gedik yoktur.

    12- Semalara Ulaşmak ve Delip Geçmek İmkânsızdır :
    وَاَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدٖيدًا وَشُهُبًا 
    72.8 – “Kuşkusuz biz SEMAYA ulaşmak istedik, fakat onu çetin bekçilerle ve yakıcı ışıklarla dolu bulduk.”

    يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ 

    55.33 – Ey cin ve insan toplulukları! SEMALARIN ve ARZIN bucaklarından nüfuz etmeye gücünüz yeterse haydi nüfuz edin. Büyük bir güç olmadıkça nüfuz edemezsiniz.

    وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِىَ نَفَقًا فِى الْاَرْضِ اَوْ سُلَّمًا فِى السَّمَاءِ فَتَاْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِلٖينَ 
    6.35 – Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse; bir delik açıp ARZDA araştırarak, yahut bir merdiven kurup SEMADAN bir ayet getirmeye gücün yetiyorsa durma, yap! Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzere toplardı. O hâlde, sakın cahillerden olma.

    13- Semalarda görevli melekler vardır ve onu muhafaza için ateş fırlatırlar:
    وَاَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْاٰنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا
    72.9 – “Muhakkak biz, onun bazı yerlerinde gayb haberlerini dinlemek için otururduk. Fakat şimdi her kim dinlemeye kalkacak olursa, kendini gözetleyen parlak/yakıcı bir ışık bulur.”

    اِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبٖينٌ

    15.18 – Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir.

    وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ

    37.7 – Onu her azgın şeytandan koruduk.

    لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ

    37.8 – Onlar ki en yüce Meleler’i dinleyemezler ve her yandan kovulup atılırlar.

    دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ

    37.9 – Ve onlara kesintisiz bir azap vardır.

    اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ

    37.10 – Ancak onlardan söz kapan olur. Delip geçen bir alev ise onu takip eder.

    14-Semaların üzerinde Arş vardır ve Arşı 8 melek taşır :
    وَتَرَى الْمَلٰئِكَةَ حَافّٖينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَقُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقٖيلَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ 
    39.75 – Melekleri de, Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek ARŞIN etrafını kuşatmış hâlde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” denilmiştir.
    اَلَّذٖينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِهٖ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَیْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذٖينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَبٖيلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَحٖيمِ 
    40.7 – ARŞI taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.”

    وَالْمَلَكُ عَلٰى اَرْجَائِهَا وَيَحْمِلُ عَرْشَ رَبِّكَ فَوْقَهُمْ يَوْمَئِذٍ ثَمَانِيَةٌ 

    69.17 – Melekler onun kıyılarındadır. O gün Rabbinin ARŞINI, bunların da üstünde sekiz taşıyıcı taşır.

    15-Dünyaya en yakın Semada yörüngeler, burçlar, gezegenler, ay ve güneş vardır:
    اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزٖينَةٍ الْكَوَاكِبِ 
    37.6 – Biz, en yakın/ en aşağı SEMAYI süslerle, yıldızlarla donattık.
    وَالسَّمَاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ 
    85.1 – Burçlar sahibi SEMAYA andolsun.

    فَقَضٰیهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ فٖى يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى فٖى كُلِّ سَمَاءٍ اَمْرَهَا وَزَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَحِفْظًا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ 

    41.12 – Böylece onları, iki günde yedi SEMA olarak yarattı ve her SEMAYA kendi emrini vahyetti. En yakın/ en aşağı SEMAYI kandillerle süsledik ve onu muhafaza ettik. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.

    وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابٖيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطٖينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعٖيرِ 

    67.5 – Andolsun biz, en yakın/ en aşağı SEMAYI kandillerle süsledik. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.

    16-Semalar sabit değildir ve Bir Ölçü ile genişletiliyordur.
    وَالسَّمَاءَ بَنَيْنَاهَا بِاَيْدٍ وَاِنَّا لَمُوسِعُونَ 
    51.47 – SEMAYI gücümüzle biz bina ettik ve şüphesiz biz genişleticiyizdir.
    وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمٖيزَانَ 
    55.7 – SEMAYI yükseltti ve ölçüyü koydu.

    Ne Eski Ahit, ne Yeni Ahit, ne de Kuran’dan ne Big Bang, ne genişleyen evren ne de Küre bir dünya çıkar. Ya Kuran’a uyacağız ya da Kuran’a rağmen NASA’ya.

    İTİRAZLAR :

    Buraya kadar olan kısımda Kuran’da; düz bir arz ve kubbe şeklinde bir sema yapısından bahsedildiğine değindik. Şimdi karşı görüşü savunanların argümanlarına değinelim. “Dünya Küre’dir” hatta “Dünya Geoit’tir iddiasına sahip kişilere göre hangi ayetler dünyanın küre veya geoit olduğuna delil kabul ediliyor? Buyun bakalım:

    İtiraz-1 :
    İlgili ayete göre dünyanın küre olması gerekmektedir. İlgili ayet :
    خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ يُكَوِّرُ الَّيْلَ عَلَى النَّهَارِ وَيُكَوِّرُ النَّهَارَ عَلَى الَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرٖى لِاَجَلٍ مُسَمًّى اَلَا هُوَ الْعَزٖيزُ الْغَفَّارُ
    39.5 – Semaları ve arzı hak olarak yaratmıştır. Geceyi gündüzün üzerine dürüyor, gündüzü de gecenin üzerine dürüyor. Güneşi ve ayı da boyun eğdirmiştir. Bunların her biri belli bir zamana kadar akıp gitmektedir. İyi bilin ki O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.

    İtiraz-1 Değerlendirme:
    İddia sahiplerince; Yukevviru kelimesinden kasıt (يُكَوِّرُ ) küre haline getirmektir denilmiştir. Yani gece ve gündüz bir küre döngüsünde hareket ederler. Bu da dünyanın düz değil, küre şeklinde olmasıyla mümkün olabilecektir. Eğer Kuran kendi kendini açıklayan bir kitap ise aynı kelimeyi Kuran’da başka nerede geçtiğine bakmak durumundayız. Aynı kelimenin Kur’an’da geçtiği bir başka ayet:
    اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 
    81.1 – Güneş dürüldüğü zaman.
    Eğer bu kelime “küre haline getirmek” anlamında olsaydı 81.1 ayetine göre güneş henüz küre şeklinde değil, kıyamet sahnesinde küre haline gelecektir anlamı kaçınılmaz olacaktı. Bu kelime Farsçadan Arapçaya küre şekline atıfla geçmiş olabilir fakat bu kelime Arapçada küre olarak değil, bir şeyi dürmek, döngü haline getirmek için kullanılır. Örneğin sarığın başta dolanıp, bir tam turda sarığın ucunun diğer ucunun altından devam etmesi gibi. Bu yapılan eylemde çember gibi bir döngü oluşturmaktadır.
    Veya bir çift çorabın birbirinin içlerine sokuşturulup top haline getirilmesi.(Gecenin gündüzü dürmesi gibi) amaçlanan şey bir küre meydana getirmek değil, bir döngü meydana getirmek ve döngüyü oluşturan elemanların birbirlerine karışmasını sağlamaktır.

    Bu bakımdan kelimenin anlamı “küre haline getirmek” değil, “bir döngü içerisinde dürmek” demektir.

    İtiraz-2 :
    İlgili ayete göre dünyanın geoit olması gerekmektedir. İlgili ayet :
    يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ 
    55.33 – Ey cin ve insan toplulukları! Semaların ve arzın bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.

    İtiraz-2 Değerlendirme:
    Bucakları diye çevrilen kelime için iddia sahipleri; bu kelimenin ( اَقْطَارِ )” Çapları” diye çevrilmesi gerektiğini, çünkü dünyanın şeklinin geoit olduğu ve geoitin birden çok çapa sahip olduğunun bilgisi verildiğini savunmaktadır. Gerçekten burada çaplar mı kastedilmiştir yoksa bu kelimenin kastettiği anlam bucaklar mıdır? Az önce de belirttiğimiz gibi; eğer Kuran kendi kendini açıklayan bir kitap ise aynı kelimeyi Kuran’da başka nerede geçtiğine bakmak durumundayız. Aynı kelimenin Kur’an’da geçtiği bir başka ayet:

    وَلَوْ دُخِلَتْ عَلَيْهِمْ مِنْ اَقْطَارِهَا ثُمَّ سُٸِلُوا الْفِتْنَةَ لَاٰتَوْهَا وَمَا تَلَبَّثُوا بِهَا اِلَّا يَسٖيرًا 
    33.14 – Eğer oranın her bucağından üzerilerine gelinse ve orada karışıklık çıkarmaları istenseydi, onu mutlaka yaparlardı; o konuda fazla gecikmezlerdi.
    Eğer bu kelimenin anlamı “çaplar” demek olsaydı, bu ayette kastedilen Yesrib’in de geoit bir şekle sahip olması gerekmektedir. Oysa ki Yesrib denilen yer, sınırları belli olan ve arzın üzerinde bulunan bir yüzeydir. Burada bir çaptan bahsedilemez, burada şehir merkezinin en uzakta bulunan sınırlarından bahsedilir.

    Bu bakımdan kelimenin anlamı, ” çaplar” demek değil, ” bucaklar” demektir.

    İtiraz-3 :
    İlgili ayete göre dünyanın geoit olması gerekmektedir. İlgili ayet :

    وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰیهَا

    79.30 – Ardından arzı yayarak döşedi.

    İtiraz-3 Değerlendirme:

    İddia sahibi, “yayarak döşedi” (دَحٰیهَا ) kelimesi için yumurta şeklinde döşedi anlamı verilmesi gerektiğini iddia etmektedir. Çünkü bu kelime deve kuşu yumurtası için de kullanılır” iddiasını savunmaktadır. Fakat bu kelime devekuşu yumurtası için kullanılmamaktadır, devekuşu yumurtasının konulacağı yerin tesviyesi için kullanılmaktadır. Kastedilen şey yere baskı uygulayarak yayvan olan yerin sıkı hale getirilmesidir. Yumurta şekliyle uzaktan yakından bir alakası da yoktur. Ayrıca devekuşu yumurtası (بيض النعام ) ile ifade edilir.

    Bu bakımdan kelimenin anlamı ” devekuşu yumurtası” demek değil, “yayarak döşemek” demektir.

    SONUÇ :

    Bütün bu sayılan ayetler göz önünde bulundurulduğu takdirde Dünyanın şeklinin DÜZ olduğu kanaati bende oluştu.

    Doğrusunu Allah bilir.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*