ZUL KARNEYN -7- BAĞLAÇLAR

BAĞLAÇLAR

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (DİB meali)

Bu ayet Zel-karneyn’in doğuları ve batıları fetheden Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandre olduğunu söyleyenlerin de; ışık hızıyla hareket eden bir araçla galaksiler arasında yolculuk yapan bir uzay gezgini olduğunu söyleyenlerin de; geçmişe ve geleceğe zaman yolculuğu yapan Süleyman olduğunu söyleyenlerin de kendilerine dayanak olarak aldığı ayetlerin başında gelmektedir. Tüm bu söylemlerin üzerine temellendiği ifade ise birkaç istisnası hariç tüm meal ve tefsirler tarafından “güneşin battığı yer”olarak çevrilen مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şems ifadesidir. Bunun yanında yine ayette geçen ve genelde yukarıdaki mealde olduğu gibi “onu (güneşi) siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu” şeklinde çevrilen تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ tağrubu fi aynin hamietin cümlesi de bu tür söylemlerin beslendiği cümle olmuştur.

Teknolojinin gelişmediği, güneş hakkında daha az şeylerin bilindiği dönemlerde yaşayan müelliflerden bir kısmı, güneşin gerçekten kara bir balçıkta battığını söylemiş hatta bununla ilgili bir sürü rivayeti dayanak olarak getirmişlerdir. Birçok müellif ise bu görüşü akıl dışı bularak eleştirmiştir. Mesela bunlardan biri olan Razi şunları söylemiştir.

a) Zülkarneynin mülkünün sınırları batıya ulaşıp, ondan daha ileri gidilecek -meskûn bir yer kalmayınca, her ne kadar aslında böyle değilse de güneşi bir gözede, karanlık bir çukura batıyormuş gibi gördü. Bu tıpkı, denizde yolculuk eden kimsenin güneşi, gerçekte denizin ötesinde kaybolduğu halde, sahili göremediği için, sanki denize batıyormuş gibi görmesine benzer. Bu izahı, Ebu Ali el-Cübbâi, Tefsir´inde yapmıştır.

b) Yeryüzünün batı tarafında, denizce kuşatılmış yerler vardır. Binâenaleyh güneşe bakan, onun sanki o denizde batıp kaybolduğunu sanır. Batı denizinin, çok sıcak olduğunda şüphe yoktur. Dolayısıyla, bu deniz bu açıdan “hamiye” (sıcak-hararetii) olmuş olur. Yine kendisinde balçık, kokuşmuş çamur çokça bulunduğu için “hamie” (balçık) olmuş olur. O halde ayetteki, “Onu kara bir balçıkta batar buldu” ifadesi, yeryüzünün batı tarafını denizin kuşattığına ve orasının çok sıcak olduğuna bir işarettir.

c) Ehl-i Ahbar (rivayetçiler), “Güneş, suyu ve balçığı çok bir gözede batar” demişlerdir. Bu, son derece akıldan uzak bir şeydir. Çünkü, ayın tutulmasını gözetlediğimizde ve bunu araştırdığımızda, batılıların, “Bu tutulma işi, gecenin evvelinde olduğunu söylediklerini; doğuluların ise bu işin, gündüzün evvelinde vuku bulduğunu söylediklerini gördüğümüzde; o zaman, batılılara göre gecenin başlangıcı olan zamanın, doğululara göre, gündüzün başlangıcı olduğunu anlamış oluruz. Hatta bize göre gecenin başlangıcı olan o vakit, bir başka beldede ikindi, bir başka beldede öğle, bir diğer beldede kuşluk, dördüncü bir beldede, güneşin doğuş vakti, beşinci bir beldede de gece yarısı olduğunu anlarız. İşte bu durumlar, istikra (arama-tarama) ve araştırmalardan sonra elde edilen bilgiler olup, biz de güneşin bütün bu vakitlerde doğmuş, mevcut, görünürde olduğunu anladığımıza göre, güneşin bir çamura, kokmuş bir balçık gözeye battığının söylenmesi, bu yakînî bilginin aksine olmuş olur. Allah Teâlâ´nın kelamı ise böyle töhmetlerden berîdir. Binâenaleyh geriye, zikrettiğimiz, önceki yorumlara başvurmak kalır.[1]

Gelinen denizin hangi deniz olduğu hususunda ihtilaflar olsa eski ve yeni birçok müellif bu görüşü benimsemiştir. Buna göre ayette geçen مَغْرِبَ الشَّمْسِ mağribe’ş şems ifadesi “güneşin batarmış gibi gözüktüğü yer” anlamına gelmektedir. Yine bu görüşe göre hemen devamında gelen وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ vecedeha tağrubu fi aynin hamietin cümlesinin manası da “onu (güneşi) kara balçıklı bir gözede batar gibi buldu” şeklinde anlaşılmıştır. Yukarıdaki DİB mealine bakıldığında cümleye tam da bu şekilde mana verildiği görülecektir. Yani ne güneşin battığı bir yer vardır ne de güneş, kara balçıklı bir gözede batmıştır. Bunların hepsi sadece deniz kıyısına gelen Zel-karneyn’in ufka bakarak öyleymiş gibi sanmasından başka bir şey değildir.

Fakat ayette bu görüşü destekleyecek en ufak bir delil bulunmamaktadır. Ayetin mealine takdir kullanarak “gibi” veya “sanki” kelimelerini eklemek gelinen bir çıkmazdan kaynaklanmaktadır. Çünkü gerçekten de hacim olarak 1.3 milyon, kütle olarak 333.000, çap olarak 109 kat ve içine 960.000 dünya sığacak kadar dünyadan daha büyük ve 150 milyon km uzakta olan güneşin dünya üzerinde battığı bir yerin olması mümkün değildir.

Öte yandan ayette bahsedilenlerin Zel-karneyn’in sanması, zannetmesi, öyle olmadığı halde öyleymiş gibi görmesi olduğuna dair herhangi bir dayanağın ve delilin olmadığını gören bazı çağdaş müellifler, güneşin battığı yerin Zel-karneyn’in çıktığı uzay yolculuğunda geldiği solar apeks takım yıldızı, güneşin kara balçıklı bir gözede batmasını ise, güneşin çekim gücüne kapıldığı bir kara delik olduğunu söylemişlerdir. Zel-karneyn’in Süleyman olduğunu söyleyen daha iddialı başka bir çağdaş müellif ise, onun zamanda geleceğe yolculuk yaptığını, kıyamet öncesi güneşin bir kara delikte son kez batışını gördüğünü söylemiştir.

Zel-karneyn’in bu yolculuğu ile ilgili yorumlar sadece bunlarla sınırlı değildir. Fakat hepsini buraya aktarmak ve eleştiride bulunmak bu çalışmanın konusu değildir. Ne yazık ki tefsir ve meal müellifleri Kur’an kelimelerine mana verirken kendilerine dayanak olarak buraya aldığımız ve almadığımız bu yorumları temel almaktadırlar.

Daha önceki bölümlerde Yüce Kur’an’ın verdiği bilgilerin tamamının mutlak şekilde inanılması gereken gayb haberleri olduğunu belirtmiştik. Yüce Allah’ın bildirdiği bu haberlerin yanına, arkasına, önüne devşirilmiş bilgiler, hayal gücünün ürettiği fanteziler eklemek ayeti daha anlaşılır kılmayacaktır. Çünkü Yüce Allah’ın kitabındaki her anlatımda ne fazlalık vardır ne de eksiklik. Eğer Yüce Allah Zel-karneyn’in ilk yolculuğunu anlatmak için bu ayetteki kelimeleri seçmiş ise bu, kulların anlaması için gereken her şeyin bu ayette olduğu anlamına gelmektedir. Unutulmamalıdır ki her mü’minin iman etmesi gereken prensiplerden bir tanesi de Yüce Allah’ın kelimelerinin denizler mürekkep ağaçlar kalem olsa bile bitirilemeyecek zenginlikte olduğudur.

Kehf 18/109

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

De ki: “Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce denizler tükenirdi.” (DİB meali)

Kur’an’ın her ayeti, ayetlerin her bir kelimesi, kelimelerin her bir harfi işte böylesine engin bir hazinedir. Herhangi bir yaratılmışın Kur’an kelimeleri ile ilgili yorum yapması, hayal kurması ancak bu denizlerin bitirilmesi durumunda söz konusu olabilir. Elbette ki bu çalışmayı yapanlar da dahil Kur’an’ı anlama çabası içine giren her insanın hata yapma, yanlış anlama olasılıkları her zaman bulunmaktadır. Fakat Kur’an’ı Kur’an’a hiçbir şey katmadan, hayal ve fantezilere dalmadan yapılan anlama çabalarının içine düştüğü yanlışlar her zaman yine Kur’an ile düzeltilme imkanına sahiptir. İşte bu ümitle ayetin kelimelerini anlamaya çabalayacağız. Dayanağımız sadece Yüce Allah’tır.

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik. (DİB meali)

Müelliflerin bir çoğunun tüm dikkatlerini ayetin birinci cümlesinde geçen “güneşin battığı yer” ve “onu kara balçıklı bir su gözesinde batar buldu” cümlelerine vermeleri ve bu yerin neresi olduğuyla ilgili yorumların içine girmeleri, ayetin devam cümlesinde gelen çok önemli bir şeyi gözden kaçırmalarına sebep olmuştur. Ayete dikkat edilirse (gelinen yer her neresi olursa olsun) orada bir kavimle karşılaşıldığından ve Yüce Allah’ın bu kavimle ilgili Zel-karneyn’e “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın dedik” şeklinde bir hitabından bahsedildiği görülecektir. Eğer Zel-karneyn (meal ve tefsirlerimize göre) tesadüfen bir yola girdiyse ve bu yol onu daha önce hesaplamadığı bir yere getirmişse, geldiği yerde de ilk defa daha önce hiç tanımadığı ve bilmediği bir kavimle karşılaşıyorsa; Yüce Allah neden ona “ister onlara azap edersin, istersen iyilik yolunu tutarsın” demektedir. Kur’an tamamında yüzlerce kere hem bu dünyada hem ahirette ceza ve mükafatın sadece yapılanların bir karşılığı olacağını bildiren Yüce Allah nasıl olurda Zel-karneyn’in daha önce hiç tanımadığı ve bilmediği bir kavme ceza verebileceğini söylemektedir. Merhameti, bağışlamayı, kısas cezalarında bile öldürülenlerin yakınlarına affetmeyi tavsiye eden, savaşta bile cezalandırmak için acele etmemeyi emreden Yüce Allah nasıl olur da ilk defa karşılaşılan bir kavme azap edilebileceğini söyler?

Yüce Allah’ın bu hitabı karşısında Zel-karneyn’in verdiği cevap sorduğumuz soruyu daha da büyütmektedir.

Kehf 18/87-88

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَىٰ ۖ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

(87) (Zülkarneyn), “Ancak kim zulmetmişse yakında ona azap edeceğiz. Sonra Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır.”

(88) “Fakat kim inanmış ve salih amel işlemişse onun için o en güzel mükafat vardır. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı yakında söyleyeceğiz” dedi.

Hem bir önceki ayetin, bilinç ve ulaşılmak istenen bir hedef olmasını zorunlu kılan “bir aracıya iz sürdürdü” şeklinde gelmesini, hem bu ayette Yüce Allah’ın Zel-karneyn’e hitabını hem de Zel-karneyn’in cevabi cümlelerini göz önüne aldığımızda yolculuğun ve yolculukta karşılaşılan şeylerin tesadüfi olmadığı, hepsinin bir plan dahilinde olduğu izlenimi oluşmaktadır. Aslında bir önceki ayeti dikkate aldığımızda bunun başka bir şekilde olmasının imkânı olmadığı anlaşılacaktır. Bir önceki ayete meallerimizde “bir sebebi izledi, bir yolu izledi, bir vesileyi izledi” şeklinde manalar verildiğini daha önce belirtmiştik. سَبَبًا Sebeben kelimesinin “kendisiyle bir şeye ulaşılan vasıta, araç, aracı” olduğunu da belirtmiştik. Hurma ağacındaki hurmaları toplamak için kendisine tutunularak tırmanılan ipe de “sebebun” dendiğini belirtmiştik. O halde herhangi bir gaye olmadan, herhangi bir amaç olmadan, ulaşılacak herhangi bir hedef olmadan bir sebebe tabi olmanın herhangi bir anlamı olmayacaktır. Kişinin bir şeyi vesile edinmesinin tek sebebi vardır, istediği bir şeye ulaşmak! Ucunda nelerin olduğu bilinmeyen bir ipi, güzergahında ve sonucunda ne olduğu bilinmeyen bir yolu, yakınlığıyla ne elde edileceği bilinmeyen bir kişiyi, hangi işe yaradığı bilinmeyen bir vasıtayı vesile, sebeb, aracı edinmek nasıl mümkün olacaktır ki?

Meal ve tefsirlerimizin hemen hepsinin 84. ayete “Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik” (DİB meali) şeklinde meal verdiklerini daha önce aktarmıştık. Bu meallere göre her şeye sahip olma imkânı olan Zel-karneyn nereye götürdüğü bilinmeyen bir yola, neye ulaştıracağını bilmediği bir sebebe uymuş ve sonunda hiç bilmediği ve tanımadığı bir kavimle karşılaşmış olmaktadır. Meal ve tefsirlerimizin çizdiği portreye göre Zel-karneyn, bir yandan her şeye ulaşma imkanına sahip biriyken, diğer yandan uyduğu yolun sonunda nelerle karşılaşacağını ya da uyduğu sebebin kendisini nereye götüreceğini bilmeyen biridir ve yolculuklarında karşılaştığı her şey planlanmamış tesadüfi şeylerdir. Ama böyle olmasına rağmen Yüce Allah ona karşılaştığı bir kavim için “ister azap et ister iyilikle davran” demektedir.

İşte bu durum göstermektedir ki Zel-karneyn’in bu ilk yolcuğu ve devamındaki diğer yolculukları plansız, programsız, hedefsiz, gayesiz değil, tam tersi bir hedefe, bir amaca ulaşmak içindir. Değilse bir sebebe, bir yola, bir aracıya ya da bir vasıtaya uymanın hiçbir amacı bulunmamaktadır şeklinde bir anlam ortaya çıkacaktır. Bu hedeflerin ne olduğu kıssa ilerledikçe açığa çıkacaktır. Kıssanın bu yönüne dikkat çektikten sonra ayetteki kelimeleri anlama çabamızı sürdürebiliriz.

 

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ  “Güneşin battığı yere varınca” (DİB meali)

Ayetin bu ilk cümlesine bakıldığında حَتَّى hatta ve إِذَا iza edatları ile başladığı görülecektir. Arap dilinin yardımcı kelimeleri olan edatların her birinin cümleye kattığı anlamlar bulunmaktadır. Yukarıdaki DİB mealinin cümleyi “güneşin battığı yere varınca” şeklinde çevirmesi iki edattan birinin kaybolmasına neden olmuştur. Yani bu çeviride edatlardan birinin cümle üzerinde herhangi bir anlam katkısı olmamıştır.

حَتَّى Hatta bağlacı Kur’an’da 95 defa kullanılmıştır. Türkçeye de geçmiş olan bu bağlaç Arapçada, bağlanılanın ister hissi veya manevi ister iyi veya kötü, her ne olursa olsun bağlantı kurduğu cümlelerin ifade ettikleri anlamlarda aşırıya gidildiğini ifade eder. İfadede söz konusu olan fazlalık ise fazlalıkta, eksiklik ise eksiklikte aşırılığın olduğunu vurgular. Genel olarak حَتَّى hatta bağlacı bağlanılan eylem sınırının sonuna ulaştığını bildirmenin yanı sıra sebebini açıklamayı da ifade eder. Bu bağlacın Arap dilindeki kullanımı 4 başlık altında toplanmıştır.

 

1.    Eylem Sınırını Belirleyen حَتَّى Hatta Bağlacı

Bu bağlacın bağlantıya kattığı anlamların başında hedef belirleme, hedefe ulaşma veya arzu edileni elde edebilmek için ulaşılacak son noktayı ifade etmesi gelir. Bu anlamlar “…e kadar, …e dek, …ta ki” gibi sonuç ifadeleriyle Türkçeye aktarılabilir. (جاء الخبر حتى الينا) “Haber bize kadar ulaştı.” Bu cümlede حَتَّىhattabağlacı haberin son noktaya ulaştığı anlamını cümleye katar. (اتابع المحاضر حتى تنتهي محاضرته)“Konferansı bitinceyekadarkonferans vereni takip ediyorum.”Bu örnekte eylemin son bitim anına kadar, takip etme eyleminin sürdüğü ifade edilmektedir.

Sadece isimleri bağlama görevi yüklendiğinde, eylemle bağlantılı ismin en sonuna kadar eylemin devam ettiğini ifade eder. (اكلت السمكة حتى راسها) “Balığı başına varıncaya kadar yedim” cümlesinde (حَتَّى) hatta bağlacı, önünde bulunduğu (راس) ismi ile ilgili eylemin sonuna kadar sürdüğünü ifade etmektedir. Yine (سرت النهار حتى الليل) “gündüz boyunca hatta geceye kadar yürüdüm” cümlesinde de yürüme eyleminin حَتَّى hatta bağlacından sonra gelen isme kadar devam ettiği anlamı verir. Bağlacın “eylemin bitimi” anlamında kullanımında mutlaka eylemin en son noktasına varıldığı ifadesinin olması gerektiği kabul edilir. Çünkü eylem zamanının bitimi veya sınırının en son noktasına vardığı ifade edilmeden bağlacın kullanıldığı anlamın tam ve doğru olarak anlaşılacağı kuşkulu olabilir.

Eylemin son noktaya vardığını ifade etmeyen cümlelerde حَتَّى hatta bağlacının kullanımı doğru bulunmaz. Arapçada حَتَّى hatta bağlacının eylemin son sınırını belirtmek için kullanımı oldukça yaygındır. Bu bağlacın Kur’an kullanımlarının birçoğu bu yöndedir.[2]

 

2.    Cümle Başı Başlama Belirten (حَتَّى) Hatta Bağlacı

Bu bağlaç, başlama cümlesinin başında geldiğinde, cümleye ek bir açıklama getirir. Çoğunlukla anlamı farklı bir açıdan genişletir ve açıklamayı “üstelik” anlamında cümleye bağlar. Bağlacın kullanımının gerekçesi; (حَتَّى) hatta bağlacından önceki cümlenin durum veya olayın ifade edilmesinde yetersiz kalmasıdır. Yetersizliği gidermek için hemen arkasından daha fazla aydınlatma ve açıklama yapmak amacıyla (حَتَّى) hatta bağlacıyla bağlantı yapılır. Bağlanılan cümleye bir ek açıklama anlamı kazanması için (حَتَّى) hatta bağlacı “bile, de/da, öyle ki” bağlaçlarıyla da bağlaç grubu oluşturarak birlikte kullanılabilir. Bu kullanımda (حَتَّى) hatta bağlacı tekid (pekiştirme) ifade eder.

Arapçada (حَتَّى) hatta bağlacı, biri diğerinden bağımsız cümleleri cümle başı bağlama göreviyle bağlar. Cümle başı bağlama bağlacı işlevi yüklenen (حَتَّى) hatta bağlacı hem isim cümlelerinin hem de fiil cümlelerinin başına gelir. İsim cümlesinin başına geldiğinde (حَتَّى) hatta bağlacından sonra yeni bir cümle başlar. (فواءد الكتاب لا تنتهي حتى اقتناوءه زينة في البيت)“Kitabın faydaları sınırsızdır, hatta onun evde bulunması bile bir süstür.” Burada bağımsız iki isim cümlesi (حَتَّى) hatta bağlacı ile birbirine bağlanmıştır. Aradaki bağlaç kaldırıldığında her iki cümle bağımsız cümleler haline gelirler. Aynı şekilde (حَتَّى) hatta bağlacı fiil cümlelerini de birbirine bağlayabilir. (عمّ استعْمال الحاسوب حتى دخل كل ميدان) “Bilgisayar kullanımı yaygınlaştı, hatta öyle ki her alana girdi.”

Fakat (حَتَّى) hatta bağlacının fiil cümlelerini bağlaması için başına geldiği cümle içeriğinin (حَتَّى) hatta bağlacından önce gelen cümlenin sonucunu gösteren bir anlam içermesi gerekmektedir. Fiil cümlesinin başında geldiğinde (حَتَّى) hatta bağlacından önce başka merfu bir fiili muzarinin (geniş/şimdiki/gelecek zaman belirten fiiller) gelme şartı aranır. Ancak zayıf bir görüş olsa da, bu fiilin mazi olabileceği de kabul edilir.

Arapçada cümle başı başlama ifade eden (حَتَّى) hattabağlacı Türkçeye çoğunlukla “hatta, nihayet, sonunda, kadar, bile, de/da, öyle ki” bağlaç veya bağlaç gruplarıyla tercüme edilir.[3]

 

3.    Cümleler Arası Bağlantı Kuran (حَتَّى) Hatta Bağlacı

Türkçede iki cümle arasında yer alan (حَتَّى) hatta bağlacı, cümle başında kullanılan (حَتَّى) hatta bağlacı ile aynı anlamdadır. Aralarındaki fark sadece bazen cümleye “üstelik” anlamı katması olarak gösterilebilir. Yine bir önceki başlıkta incelediğimiz cümle başı (حَتَّى) hatta bağlacında görülen özelliklerin aynısı, iki cümle arası bağlama ifade eden bağlaçlarda da görülür. İki cümle arası bağlama ifade eden bağlaçların anlamlandırılmasında “bile, de/da” gibi kullanılan diğer unsurların da anlamın oluşumuna katkısı vardır. “Üstelik” ifadesi veren iki cümle arasındaki (حَتَّى) hatta bağlaçlı cümlelerde abartma anlamı daha çok sezilebilir. Yine bu anlamı kazanmasında “ki, dahi” ile birlikte kullanımının da anlama katkısı vardır.

Arapçada diğer bağlaçlara göre (حَتَّى) hatta bağlacının cümle başında kullanımı daha az görülür. Bundan dolayı (حَتَّى) hatta bağlacı, çoğunlukla isimler arasında bağlantı yapar.bağlantı kurduğu isimler arasında hem anlam hem de yapı olarak etki gösterir. (حَتَّى) hatta bağlacı, bağlantı koşulları sağlandığında bağlantı yapabilir. Bağlantı yapılabilmesi için bağlananın isim olması gerekir. Çünkü (حَتَّى) hatta bağlacı harf, fiil veya cümleleri bağlama görevi yüklenemezler. (استخدمت وسآءل للتنقل حتى الطيارة) “Taşınması için araçlar kullanıldı, hatta uçaklar bile.” Örnekte olduğu gibi cümle bağlacı olmadığı durumlarda, sadece kelimeleri cümlelere veya kelimeler arası bağlantı yapabilir.

Cümleler arasında (حَتَّى) hatta bağlacının kurduğu bağlantılara (و) bağlacıyla kurulanlar gibi genel bir bağlantı özelliği gösterebilir. Şayet bağlanan kelimenin cümlede yüklendiği işlevi değişirse bağlanan da aynı işlevi yüklenir.

  • Kelimeler arasındaki (حَتَّى) hatta bağlacının bağlaç görevini yüklenebilmesi için bağlanan, bağlanılanın bir parçası veya bunu anımsatan bir durumda olması gerekir. (قدم الحجاج حتى المشاة) “Yayalara kadar tüm hacılar geldiler.”
  • Çeşitli yapılar arasında (حَتَّى) hatta bağlacının bağlantı kurabilmesi için bağlanan, bağlanılanın çoğul anlamları arasından biri kast edildiğinde bağlantı kurulabilir.
  • Çeşitli yapılar arasında (حَتَّى) hatta bağlacının bağlantı kurulabilmesi için bağlanan ile bağlanılan arasında üstünlük veya aşağılık gibi bir anlam ilişkisinin söz konusu olmaması gerekir. Çünkü (حَتَّى) hatta bağlacı ile yapılan bağlantılarda üstünlük değil eşitlik unsuru aranır. Bağlanan ile bağlanılan arasında eşitlik değil, üstünlük söz konusu olduğunda kurulan bağlantı doğru olmayacaktır. Arapçada iki cümle arasında bağlama ifade eden (حَتَّى) hatta bağlacı Türkçede çoğunlukla “hatta, nihayet, sonunda, kadar, bile” bağlaç veya bağlaç gruplarıyla ifade edilir.[4]

 

4.    Eylem Sebebini Açıklayan (حَتَّى) Hatta Bağlacı

Neden ifade eden ve fiil cümlesinin başına gelen (حَتَّى) hatta bağlacı hem yapısal hem de anlamsal işlevi olan bir bağlaçtır. Anlam olarak (حَتَّى) hatta bağlacı, (ف) bağlacı gibi cümleye sebeplilik anlamı katarak bağlantı kurar. Bunun için (حَتَّى) hatta yerine sebeplilik ifade eden (ف) konulduğunda bağlantıda pek anlam farkı olmaz. Eylem sebebini açıklayan (حَتَّى) hatta bağlacının işlevini yerine getirebilmesi için sebeplilik ifade eden cümlenin başında gelmesi gerekir. Sebeplilik ifade eden (حَتَّى) hatta bağlacı, genellikle bağlantıda şu eşanlamları ifade etmek için kullanılır.

  • Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) fiilden sonra gelen (حَتَّى) hatta bağlacı “bitim” ifade eden (الى) harfi cer’i ile eşanlamlı kullanılır.
  • Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) fiilden sonra gelen (حَتَّى) hatta bağlacı sebep ifade eden (كى) edatına yakın bir anlam ifade eder.
  • Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) fiilden sonra gelen (حَتَّى) hatta bağlacı istisna ifade eden (الا – ان) ile eşanlamlı olarak kullanılır.
  • Başına (حَتَّى) hatta bağlacının gelmesiyle yapısal etkisini gösteren fiili muzarinin gelecek ifadeli veya geleceğe yorumlanabilecek özellikte olması gerekir.

Arapçada eylem sebebini açıklayan (حَتَّى) hatta bağlacı, Türkçeye “hatta, nihayet, sonunda, kadar, değin, bile, ne var ki” bağlaç ve bağlaç gruplarıyla tercüme edilir.[5]

Bu zorunlu açıklamalara göre anlamaya çalıştığımız Kehf 86. ayetin başında gelen (حَتَّى) hatta bağlacının açıklamada belirtilen maddelerin birincisi yani eylem sınırını belirleyen (حَتَّى) hatta bağlacı olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bu bağlacın cümleye kattığı anlamın anlaşılması ancak hemen sonrasında gelen ve grup oluşturduğu (إِذَا) iza edatının anlaşılması ile mümkündür. Çünkü (حَتَّى) hatta bağlacı kendisinden sonraki cümleyi kendisinden öncesine bağlarken (إِذَا) iza edatı ise kendisinden sonraki cümleye bir anlam katkısında bulunmaktadır. Cümlenin anlaşılması her ikisinin cümleye yaptığı anlam katkısı göz önüne alındığında mümkündür.

(إِذَا) iza edatı Kur’an’da 415 defa geçmektedir. Bu edat başına geldiği cümleye şu anlam katkılarında bulunur.

  • (إِذَا) iza edatının Cezmetmeyen şart edatı (zarfı)dır. Şartı mazi (geçmiş zaman) veya mazi manalı fiil olur. Cevabı ise muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) gelir. Mazi bile olsa, muzari manası verilir. Bu edatın mazi fiili muzariye çevirdiğine dair Kur’an’da oldukça fazla örnek bulunmaktadır. Mesela, Tekvir, İnfitar, İnşikak, Zilzal surelerinde oldukça sık kullanılan bu edat, orada önüne geldiği mazi (geçmiş zaman) fiillerin tamamını müzariye (gelecek zamana) çevirmiştir.
  • (إِذَا) iza edatı müfacea (sürpriz) edatı da olur. İsim cümlesinin başına gelir ve; birden, bir de baktım ki, bir de ne göreyim şeklinde bir anlam katkısında bulunur. Kur’an’da edatın bu şekilde kullanımı oldukça azdır. Örnek olarak (7/107 – 30/36) ayetlerine bakılabilir.[6]

Tüm bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız Kehf 86. ayetin başında gelen (حَتَّى) hatta bağlacı bir önceki ayette başlayan “takip ettirme, izlettirme” fiilinin sonuna geldiğini, amacına ulaştığını belirtirken, (إِذَا) iza edatı kendisinden sonra gelen ve mealler tarafından “ulaştı” anlamı verilen بَلَغَ belağa mazi (geçmiş zaman) fiilinin anlamını “ulaşacağı zaman, ulaşacağında” şeklinde muzariye (gelecek zamana) çevirmektedir.

Bu açıklamalar çerçevesinde meal müelliflerinin ayetin ilk cümlesine verdikleri anlamlara baktığımızda ortaya tuhaf bir durum çıkmaktadır.

  1. Uzak batıya ulaşınca.[7]
  2. Nihayet güneşin battığı yere gelince.[8]
  3. Batıya doğru giderek günün birinde, varabileceği en uzak noktaya vardı.[9]
  4. Nihayet, güneşin battığı tarafta, en uç batıda, bir yerleşim bölgesine ulaştığı zaman.[10]
  5. Nihayet güneşin battığı yere (okyanus kıyısına) vardığı zaman.[11]
  6. Tâ gün batıya vardığı vakit.[12]
  7. [Batıya doğru giderek] günün birinde güneşin battığı yere vardı.[13]

Bu meallerin 1, 3, 7 sırada olanları zaten çevirilerine hem (حَتَّى) hatta bağlacını hiç yansıtmamış, bağlacı yok saymış hem de başında (إِذَا) iza edatı bulunan ve gelecek zaman manası verilmesi gereken بَلَغَ belağa fiiline ulaşınca (1) ve vardı (3, 7) manaları vererek bu edatın işlevini de yok saymışlardır.

Diğerleri (حَتَّى) hatta bağlacına “nihayet” manası vererek doğru yapmış ama بَلَغَ belağa fiiline “vardı, vardığı zaman” şeklinde mana vererek her iki edatında işlevini düşürmüşlerdir. Meallerin kelimelere verdiği manaları doğru kabul ettiğimizde verilmesi gereken mananın “nihayet güneşin battığı yere ulaşacağı zaman” şeklinde olması gerekmektedir. Öte yandan edatın ve bağlacın cümle üzerindeki etkisinin görülmemesi 86. ayetin bir önceki ayetle olan bağını da koparmıştır.

Özellikle ayetin başında gelen (حَتَّى) hatta bağlacı bir önceki ayette başlayan fiilin rasgele ve hesapsız olmadığını, tam tersi tam anlamıyla bilinçli ve tercihli olduğunu göstermektedir. Fakat hem tefsirler hem de mealler hem de Zel-karneyn hakkında müstakil çalışmalar ortaya koyanlar, yolculukların plansız, yolculukta karşılaşanların ise tesadüfi olduğunu ortaya koymuşlardır.Oysa görüldüğü gibi bunların plansız ve tesadüfi olmasını mümkün değildir.

Ayetin başında gelen bağlaç ve edat ile ilgili bu zoraki açıklamalardan sonra kelimelerin anlamları üzerinde durduğumuzda (حَتَّى) hatta bağlacının ve (إِذَا) iza edatının cümleye nasıl bir anlam katkısında bulunduğu daha net anlaşılacaktır.

 

Ramazan DEMİR

[1]F. Er Razi, Tefsir-i Kebir c.15.s.251

[2]Mesela bkz; 97/5 – 2/55, 102, 109, 120, 187, 191, 193, 196, 214, 221, 222, 230, 235 – 3/92, 179, 183 – 4/15, 43, 65, 89, 140 – 5/22

[3]11/40

[4]63/7

[5]Doç. Dr. Candemir Doğan, Bağlaçlar s.325

[6]Dr.M. Meral Çörtü, Sarf Nahiv Edatlar s.428

[7]A. Bayındır, E. Yüksel, S. Yıldırım.

[8]A. B. Gölpınarlı, A. Varol, A. Bulaç, B, Sağlam, B. Bayraklı, TDV, H. B. Çantay, K. Çelik, M. Türk, M. İslamoğlu, Ö. N. Bilmen, S. Ateş, Ş. Piriş, Y. N. Öztürk.

[9]A. Parlıyan.

[10]A. Tekin, Hayrat Neşriyat.

[11]A. F. Yavuz. C. Külünkoğlu.

[12]Elmalılı.

[13]M. Esed.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*