ZEL KARNEYN -5- (Külli Şey’in Sebebe)

HER ŞEY (külli şey’in)

Kehf 18/84

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا

Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına ulaşabileceği) bir yol verdik. (DİB meali)

Zel-karneyn kıssası, onun hakkında sorulan bir soru üzerine başlamakta ve onun üç yolculuğundan bahsedilmektedir. Bu ayet yolculuklara çıkmadan önce Zel-karneyn hakkında bilgi veren tek ayettir. Bundan sonra verilen bilgilerin hepsi Zel-karneyn’in yolculukları ve yolculukları sırasında yaşadığı olaylar üzerinden verilmektedir. Yukarıdaki mealde ayetin başında gelen إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ (inna mekkenna lehu fil ard) bu ilk cümleye “onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık” şeklinde anlam verilmiştir. Fakat ayetin Arapça metninde kudret – sahip – kıldıkkelimeleri bulunmamaktadır. Bunun yanında böyle bir meal beraberinde, yeryüzünde kudret sahibi kılınmanın kast ettiği anlam bilinmediğinde, elde edilen kudretin yeryüzünün her tarafında hem de bir tek insan tarafından uygulanabiliyor olmasını gerekli kılmaktadır. Bu kıssada anlatılan yolculuklara bakıldığında, Zel-karneyn’in tek başına yolculuk yaptığı yanında herhangi bir ordusunun ya da kudretini yeryüzünde uygulayacak yardımcılarının bulunmadığı görülecektir. O halde bu nasıl bir kudrettir ki “Bir tek insan kudretini tek başına tüm yeryüzünde geçerli hale getirebiliyor?” sorusu mutlaka cevaplandırılması gereken bir soru haline gelecektir. Ayette geçen bu ilk cümle ile ilgili diğer meallerde şu anlamlar bulunmaktadır.

  • (Allah buyuruyor ki) Onu ülkesinde iyi bir makama getirmiş…[1]
  • Biz, gerçekten de onu yeryüzünde yerleştirip yüceltmiştik,[2]
  • Biz onun için yeryüzünde güç ve saltanat hazırladık[3]
  • Gerçekten biz Zülkarneyn’i iktidar, kudret, itibar ve imkân sahibi yaptık.[4]
  • Gerçekten biz onu yeryüzünde güçlü bir iktidar sahibi kılmış[5]
  • Gerçekten biz, Zül’-Karneyn’i (Rûm hükümdarı İskender’i) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık[6]
  • Şüphesiz, biz, ona yeryüzünde imkân sağladık[7]
  • Evet, onun (iktidarı) için yeryüzünde uygun bir zemin hazırladık[8]
  • Ona yeryüzünde güvenli bir yer sağladık[9]

Çalışmayı yaparken faydalandığımız diğer mealler de bu manalardan birini tercih etmiştir. Cümleye verilen bu manalara göz atıldığında ayetin Arapça metninde geçen مَكَّنَّا mekkenna kelimesine kimi meallerde makama getirmek, kimisinde yerleştirip yüceltmek, kimisinde güç ve saltanat, kimisinde ise iktidar, kudret, itibar ve imkânmanaları verildiği görülecektir. Hatta bir tanesi Zel-karneyn’in Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandre olduğuna o kadar inanmış ki bunu mealine taşımakta bir beis görmemiştir. Müracaat ettiğimiz mealler içeresinde sadece iki tanesi mekkannakelimesine “imkân sağladık” manası vermiştir. Bu cümleye güç, iktidar, saltanat, itibar şeklinde manalar verilmesi hakikaten çok tuhaftır. Çünkü aynı şekilde bu cümle En’am 6/6’da önceki nesillerintamamı için, A’raf 7/10’datüm insanlıkiçin, Yusuf 12/21’de bir köle olarak Mısır’a geldikten hemen sonra Yusufiçin, Kasas 28/57’de Mekkeli müşrikleriçin, Ahkaf 46/26’da ise Ad kavmiiçin hem de aynı formda kullanılmaktadır. Kelimenin Kur’an’da geçtiği diğer yerler göz önüne alındığında, مَكَّنَّا mekkenna kelimesine yüklenilen “güç ve iktidar” anlamlarının, Kur’an bütünlüğünü dikkate almaktan daha çok, kıssa hakkında anlatılan rivayetleri dikkate almaktan kaynaklandığını göstermektedir. Bunun yanında cümlede geçen الْأَرْضِ El-Ard kelimesine tüm yeryüzü şeklinde bir anlam yüklendiğinde ortaya Zel-karneyn’in yeryüzünün tamamında geçerli bir saltanat sahibi olduğu gibi bir mana ortaya çıkmaktadır. Oysa Zel-karneyn kıssasının devamına bakıldığında her üç yolculuğunda da saltanatının yolculukları sırasında rastladığı kavimler tarafından bilinmediğini göstermektedir. Tüm kaynaklarımız üçüncü yolculuğunda karşılaştığı Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerinin iki azgın kavmi ifade ettiğini söylemektedir. Geleneksel anlayışın kıssayı ortaya koyuş biçimine göre bu iki kavim Zel-karneyn’in saltanatına boyun bükmemiş, Zel-karneyn onları engellemek için aşılması mümkün olmayan bir set yapmak zorunda kalmıştır. Böyle olunca Zel-karneyn’e verilen saltanatın kapsamına bu iki kavim girmemiş olmaktadır. Yani Zel-karneyn’e verilen saltanat tüm yeryüzünde geçerli değildir. Bu durum; hem مَكَّنَّا mekkenna kelimesine yüklenilen saltanat, güç, iktidar anlamlarının hem de الْأَرْضِ El-Ard kelimesine yüklenilen yeryüzü anlamının doğru olamayacağını göstermektedir.

Öte yandan cümlede geçen الْأَرْضِ El-Ard kelimesi (ister yeryüzü manasına gelsin isterse bir ülke) son zamanlarda Zel-karneyn’in yolculukları hakkında ortaya atılan uzay seyahatleri söyleminin ne kadar içi boş bir söylem olduğunu göstermektedir. Yüce Allah’ın kelimeleri gayet açık bir şekilde مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ mekkenna lehu fil’l ard “yeryüzünde/ülkesinde ona saltanat/imkân verdik” buyurmaktadır. Yani Zel-karneyn’e verilen ister saltanat olsun ister imkân olsun ve cümlede geçen الْأَرْضِ El-Ard kelimesi ister tüm yeryüzü isterse yeryüzünün bir parçası olsun fark etmez, her ne olmuşsa, yeryüzünde olmuş anlamına gelmektedir. Çünkü cümlede geçen الْأَرْضِ El-Ard kelimesinin başında Arapçada harf-ı tarif olarak bilinen ve kelimelerin bilinir tanınır (marife) olduğunu gösteren ال takısı bulunmaktadır. Bu kelimenin uzayda bilinmeyen bir yeri göstermesi mümkün değildir.

مَكَّنَّا Mekenna kelimesi م ك ن (m+k+n) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 18 kelime bulunmaktadır. Bunlardan üç tanesi sıfat,[10] bir tanesi isim,[11] geri kalan 14 kullanım ise çeşitli formlarda fiil olarak geçmiştir. Dilcilerarasında kelimenin كون (k+v+n) kök harflerinden türediğini söyleyenler de bulunmaktadır.[12]

Kur’an’da kelimenin fiil olarak geçtiği yerlerde ön plana çıkan anlam daha çok imkan vermek, olanak tanımak şeklindedir.

Yusuf 12/21

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَىٰ أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا ۚ وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ ۚ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَىٰ أَمْرِهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Mısır’da Onu satın alıp kadınına: “Bize faydalı olacağını veya evlat edinmeyi umduğum için asıl konumunu (özgürlüğünü) ona bağışla” diyen de o kişiydi. İşte bu şekilde; Hadiselerin tevilinden ona öğretmemiz için o yerde Yusuf’a imkân verdik. Allah o tuzağa karşı üstün gelendir fakat insanların çoğu bunu bilmiyor.[13]

Mesela bu ayette Mısır’a köle olarak gelen Yusuf’un herhangi bir iktidarı, saltanatı olmamasına rağmen, tıpkı Kehf suresinde olduğu gibi ( مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ) aynı cümle kullanılmıştır. Cümlenin devamından ona bir iktidar ve saltanat değil, hadiselerin tevilinden öğrenmesi için imkân verildiği anlaşılmaktadır. Kelimenin mekân verdik, yerleştirdik anlamına gelmesi de mümkün değildir. Zira Yusuf oraya bir köle olarak gelmiştir. Kaldı ki yerleştirdik, mekan verdik anlamına gelen kelime başka kök harflerinden ( كون k+v+n) türemiş ve Kur’an’da da bu kökten gelen kelimeler çeşitli formlarda مَكَانٍ) 32 ) defa kullanılmıştır.

Yanı sıra anlamaya çalıştığımız Kehf 84. ayetteki مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ mekkenna lehu fil’l ard cümlesine “iktidar güç saltanat verdik” şeklinde anlam veren meallerin bir çoğu, kıssanın devamındaki ayette geçen aynı kelimeye “ imkan verdik”anlamını vermişlerdir.

Kehf 18/95

قَالَ مَا مَكَّنِّي فِيهِ رَبِّي خَيْرٌ فَأَعِينُونِي بِقُوَّةٍ أَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا

Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi. (DİB meali)

Kelimeye ısrarla güç, saltanat, iktidar anlamı verilmesi, kelimenin geçtiği bazı ayetlerin de tamamen yanlış yönde anlaşılmasına sebep olmuştur.

Kasas 28/6

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ

Onlar için o topraklarda bir vatan oluşturacak ve Firavun’un, Haman’ın ve bunların ordularının korktuklarını başlarına getirecektik. (A. Bayındır meali)

Mesela bu meal ayette geçen ve وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ numekkine lehum fil ardcümlesine “Onlar için o topraklarda bir vatan oluşturacak” manası vermiştir. Oysa Kur’an’da geçen Musa kıssalarına bakıldığında Mukaddes Tuva vadisinde resul olarak seçilen Musa’ya yüklenen görev, yine aynı meal tarafından şu şekilde belirtilmiştir.

Şuara 26/16-17

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ

أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ

(16) Firavun’una varın da deyin ki: “Biz, varlıkların sahibinin elçisiyiz, 

(17) İsrailoğullarını bırak da bizimle gelsinler.” (A. Bayındır meali)

Üstelik sadece burada da değil, aynı meal A’raf 7/105, Ta-Ha 20/47 ayetlerinde de Musa’ya yüklenilen görevin Mısır’ı vatan edinmekdeğil, tam tersi İsrailoğulları ile beraber Mısır’ı terk etmek olduğunu belirtmektedir. Bu durumda bu meale göre Yüce Allah Kasas 28/6 da amacının bir yandan ezilenlere, “Mısır’da iktidar verip onlara orayı vatan kılmak”olduğunu belirtirken, diğer yandan Musa’ya, “İsrailoğullarını Mısır’dan çıkar!”demiş olmaktadır. Yani en başta orayı onlara vatan kılacağım demiş ama devamında kendilerine vatan kılacağını söylediği kişilere Mısır’ı terk etmelerini emretmiştir. Bu çelişkiler meal müelliflerinin مَكَّنَّا mekkenna kelimesine mana verirken Kur’an bütünlüğünü gözetmemelerinin sonucunda oluşmaktadır. Elbette ki Kur’an’da kelimelerin çok anlamlılığı vardır ama bu çok anlamlılık bir çelişki oluşturacak şekilde değil, tam tersi çelişkileri ortadan kaldıracak şekildedir.

Kelimenin Kur’an kullanımları göz önüne alındığında anlamaya çalıştığımız cümlede geçen مَكَّنَّا mekkenna kelimesine yüklenecek anlamın “imkân verdik”şeklinde olması daha isabetli olmalıdır. Bu kelimeye imkân verdikşeklinde bir mana belirlenmesi durumunda hemen devamında gelen الْأَرْضِ el-ard kelimesine “yeryüzü”ya da “o ülke”anlamı verilmesi bir sorun oluşturmayacaktır. Bu kelimenin tüm yeryüzünü mü yoksa yeryüzünün belirli bir parçasını mı kast ettiği kıssanın ilerleyen ayetlerinde daha iyi anlaşılacaktır. Fakat her halükârda الْأَرْضِ el-ard kelimesinin başında ال takısı olması, kast edilen şeyin bilinen tanınan (marife) bir yer olmasını zorunlu kılmaktadır. Kelimenin manasının yeryüzü olmaması durumunda “o ülke” şeklinde bir anlama gelmesi gerekecektir. İşte bu durum kast edilen o ülkenin neresi olduğunu da bilmemizi gerekli kılacaktır. Fakat kelimenin tam olarak neyi kast ettiği kıssanın ilerleyen bölümlerinde açığa çıkacağı için şimdilik “o ülke” veya “yeryüzü” anlamlarından birini tercih etmeyeceğiz. Bu açıklamalara göre anlamaya çalıştığımız cümlenin daha isabetli anlamı şu şekilde olmalıdır.

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ Muhakkak ki ona yeryüzünde/o ülkede imkan verdik…

Daha önce de belirttiğimiz gibi ayette geçen مَكَّنَّا mekkenna kelimesine güç, iktidar, saltanat, servet vermek gibi manalar verilmesi hep Zel-karneyn’in doğuları batıları kılıcıyla fetheden bir kral ve hatta Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandre olduğu ön kabulü üzerinden olmaktadır. Kelimenin Kur’an’da geçtiği diğer yerler de göz önüne alındığında kelimeye “imkân verdik” şeklinde bir anlamın verilmesi daha isabetli gözükmektedir. Elbette ki kelimeye “imkân verdik” anlamının verilmesi beraberinde “Verilen imkanlar nedir?” sorusunu getirecektir. İşte zaten Kur’an’da anlatılan Zel-karneyn ve Süleyman kıssaları, hep bu imkanların ne olduğunu anlatmaktadır. Daha önce de bahsettiğimiz gibi Süleyman’ı Zel-karneyn haline getiren de onun görünür alemde insanlara, görünmez alemde şeytanlara ve cinlere hükmetmiş olmasıdır. İşte ona verilen imkanlar da bunlardır. Kıssa ilerledikçe ve kıssanın Kur’an’daki diğer yerlerle bağları ortaya çıktıkça bunlar da daha anlaşılır hale gelecektir.

İzlediğimiz yöntem zaten oluşmuş bir yargıyı ortaya koyup onu ispatlamak için deliller aramak değil, her bir kelimeyi tek tek ele alarak ve kelimelerin Kur’an’daki bağlantılarını tespit ederek meseleyi doğru anlamaya çalışmaktır. Hedefimiz önceden inandığımız bir sonucu dikte etmek değil, anlamak için bir çaba ortaya koymaktır.

Ayetin ikinci cümlesine gelince. وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا ve eteyna min külli şey’in sebebe: Bu cümle müracaat ettiğimiz mealler tarafından şu çeşitlikte anlamlandırılmıştır.

  • Her şeye bir yol bulma imkânı vermiştik.[14]
  • Her şeyin yoluna yordamına ait ne bilgi varsa vermiştik ona.[15]
  • Onu, her konuda maksadına doğru araçlarla ulaşma bilgisi, kudreti, imkânları ve maharetiyle donattık.[16]
  • Ona her şeyden bir yol vermiştik.[17]
  • Ona (gayesine ulaşmak için) istediği her şeyden bir vasıta (sebep) verdik.[18]
  • Ve her şeyi ona, araç ve gereç olarak verdik.[19]
  • Kendisine her şeye ulaşacağı bilgiyi verdik.[20]
  • Biz ona yeryüzünde yönetim gücünü ve her türlü imkânı verdik[21]
  • Ve ona her şeyden bir sebeb verdik.[22]
  • Ve onu, [ulaşacağı] her şeye doğru araçlarla ulaşma [bilgisiyle]donattık;[23]
  • Ve ona eşyanın yasalarıyla uyumlu araçların (bilgisini) bahşettik;[24]
  • Ve onun ihtiyaç duyduğu her konuda sebep ve vasıtalar ihsan ettik.[25]

Sadece dört kelime bir zamir ve bir harfi cer’den oluşmuş kısacık bir cümleye bu kadar farklı anlamlar verilmesinin sebebi, Kur’an’da kullanılan kelimelerin bu anlamların hepsini barındırıyor olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu meallere göre Zel-karneyn’e ne verildiğini tespit etmenin ve kıssayı anlamanın imkânı yoktur. Meseleyi bir meal eleştirisine getirmemek için sadece bu kadar değinmekle yetinerek Kur’an bütünlüğünde anlama çabamızı sürdürelim.

Ayette geçen وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا ve eteynahu min külli şey’in sebebe ifadesini düz bir okumayla anladığımızda “ona he şeyin bir sebebini verdik”şeklinde bir anlam karşımıza çıkmaktadır. Arapça, lastik gibi anlamların oraya buraya çekilebileceği bir dil değildir. Dolayısıyla cümlede geçen “her şey” ibaresi, verilen şeylerin bir sınırının olmadığı şeklinde bir manayı vermektedir. “Her şey” denilince artık bunun içine bildiğimiz her şeyin girmesi gerekecektir. Ayetteki kelimeleri incelemeden önce Kur’an’da geçen benzer cümleleri tespit etmemiz meseleyi anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Cümlede geçen كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in “her şey” ifadesini oluşturan كُلِّ külli kelimesi tek başına Kur’an’da 377 defa, شَيْءٍ şey’in kelimesi ise 519 defa geçmektedir. Her iki kelimenin ayette olduğu gibi كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in şeklinde beraberce geçtiği yer sayısı ise 119 dur. Bu kullanımlardan 96 tanesinde her iki kelime de Allah’a atfen gelmektedir.

  • وَاللّٰهُعَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ “Allah her şeye kadirdir.”[26]
  • وَهُوَبِكُلِّشَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ “Allah her şeyi bilendir.”[27]
  • اِنَّاللّٰهَكَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا۟ “Şüphesiz ki Allah her şeye şahittir.”[28]
  • وَكَانَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتًا “Allah her şeyin karşılığını verendir.”[29]
  • اِنَّاللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يبًا “Allah her şeyi hesaplayandır.”[30]
  • وَكَانَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطًا۟ “Allah her şeyi kuşatmıştır.”[31]
  • وَسِعَرَبّ۪ي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ “Rabbim her şeyi bir ilimle kapsamıştır.”[32]
  • وَخَلَقَكُلَّ شَيْءٍۚ “Her şeyi O yarattı.”[33]
  • وَهُوَعَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ “Her şeyin vekili Allah’tır.”[34]
  • وَرَحْمَت۪يوَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”[35]
  • نَّرَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ “Şüphesiz ki rabbim her şeyi muhafaza edendir.”[36]
  • وَهُوَرَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ“Her şeyin rabbi O’dur.”[37]
  • وَكُلُّشَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ  “Onun yanında her şey bir ölçüyledir.”[38]
  • صُنْعَاللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ “Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.”[39]
  • وَلَهُكُلُّ شَيْءٍۘ “Her şey O’nundur.”[40]
  • وَكَانَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يبًا۟ “Allah her şeyi gözetleyendir.”[41]
  • اِنَّهُبِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ  “Şüphesiz ki O her şeyi görendir.”[42]
  • الَّذ۪يبِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ  “Her şeyin mülkü O’nun elindedir.”[43]

Allah’a atfen gelen bu kullanımların dışında kalanlar ise şu şekillerde gelmiştir.

  • وَكُلَّشَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا  “Her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır.”[44]
  • وَاَحَاطَبِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا  “(Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir).”[45]
  • وَكُلُّشَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ“Ona yaptıkları her şey o zuburdadır.”[46]
  • تُدَمِّرُكُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا  “O (rüzgar) Rabbinin emriyle her şeyi yıkar.”[47]
  • قَالُٓوااَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ  “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu.”[48]
  • وَكُلَّشَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟ “Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) sayıp yazmışızdır.”[49]
  • هُوَ۠كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ  “O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.”[50]
  • يُجْبٰٓىاِلَيْهِثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا “Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği.”[51]
  • وَجَعَلْنَامِنَ الْمَٓاءِ كُلَّشَيْءٍ حَيٍّۜ “Her canlıyı sudan oluşturduk”[52]
  • وَكُلَّشَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلًا “Her şeyi tafsilatlı olarak açıkladık”[53]
  • وَنَزَّلْنَاعَلَيْكَالْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟ “Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”[54]
  • اَنْبَتْنَاف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ“Orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik.”[55]
  • وَلٰكِنْتَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَيَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”[56]
  • وَكَتَبْنَالَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ “Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini levhalarda yazdık.”[57]
  • ثُمَّاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَامًا عَلَى الَّذ۪ٓي اَحْسَنَ وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً “Sonra iyilik edenlere nimetimizi tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Musa’ya da Kitab’ı verdik.”[58]
  • وَلَوْاَنَّنَا نَزَّلْنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوااِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi.”[59]
  • وَهُوَالَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ “O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik.”[60]

İçinde كُلِّ شَيْء külli şey’in “her şey” geçen ayetlerin hepsi işte bunlardır… Tüm bunların dışında bu ibarenin insanlara atfedildiği 3 kullanım daha vardır. Bunlardan bir tanesi anlamaya çalıştığımız Zel-karneyn kıssasındaki kullanımdır. Diğer iki tanesinden bir tanesi Neml suresinde Süleyman kıssasında geçen Seb’e kraliçesi içindir.

Neml 27/23

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

“Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm”. (DİB meali)

Diğeri ise yine Neml suresinde Süleyman için kullanılmıştır.

Neml 27/16

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve, “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi. (DİB meali)

Verdiğimiz bu bilgileri toparlayacak olursak, tüm Kur’an’da kendisine her şeyin verildiği üç kişi ortaya çıkmaktadır. Zel-karneyn, Süleymanve Seb’e kraliçesi İşte bu durum bunlara verilen her şeyin kapsamına nelerin girip nelerin girmediğini sorgulamayı gerektirmektedir. Çünkü her şey demek herhangi bir sınırın olmaması anlamına gelmektedir. Oysa “her şey” ifadesinin Yüce Allah’a atfedildiği yerlerde “her şey”in sadece Allah’ın denetimi, yönetimi ve mülkiyeti altında olduğu defalarca belirtilmişti. Öte yandan Süleyman ve Zel-karneyn’e göre daha sıradan olan Seb’e kraliçesine de her şeyin verilmiş olması üzerinde durulması gereken bir konudur.

Bu durumun anlaşılması için önce her iki kelimenin de tam olarak neyi kast ettiklerinin anlaşılması gerekmektedir.

Zel-karneyn, Süleyman ve Seb’e kraliçesi için kullanılan ifadelere bakıldığında her üç yerde de ibarenin مِنْ كُلِّ شَيْءٍ min külli şey’in şeklinde, başında مِنْ min harfi cer’i ile beraber geldiği görülecektir. Biraz önce içinde كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in geçen tüm ayetleri vermiştik. Bu üç tanesi haricinde başında مِنْ min harfi cer’i bulunan sadece iki kullanım daha vardır. Cümlenin başında مِنْ min harfi cer’i bulunmasının cümleye nasıl bir anlam katkısında bulunduğunu anlamak için, tek başına herhangi bir anlamı olmayan bu harfi cer üzerinde biraz durmak gerekecektir.

مِنْ Min harfi cer’i tüm Kur’an’da 3223 defa kullanılmaktadır. İsimlerin önüne gelen bu harf cümleye şu anlam katkılarında bulunur.

  1. Yer ve mekânda başlangıç belirtir. سِرْتُ مِنَ الْمَدِينَةِ “Şehirden itibaren yürüdüm.”
  2. Zaman olarak başlangıç belirtir. صَامَ مِنْ يَوْمِ الاثْنَيْنِ “Pazartesi gününden itibaren oruç tuttu.”
  3. Bir şeyin cinsini belirtir.خَاتَمٌ مِنْ فِضَّةٍ “Gümüş yüzük.”
  4. Ziyadeten te’kid belirtir. مَا يَاْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِوءُون “Kendilerine gelen her resulü mutlaka alaya alırlardı.”
  5. Teb’iz (cüz, parça) belirtir. مِنْهُمْ مَنْ اَمَنَ وَ مِنْهُمْ مَنْ كَفَرَ “Onların inananları da inkâr edenleri de vardır.”
  6. …den beri anlamı belirtir. تَسْتَمِرُّ هَذَا التَّقْلِيدُ مِنْ اَلْفَ سَنَةٍ “Bu gelenek bin yıldan beri devam etmektedir.”

Harfi cer’in kelimeye kattığı bu anlamlar içeresinde, anlamaya çalıştığımız cümleye en uygun kullanım “parça, cüz, sınırlama katkısı”olan kullanımdır. Anlamaya çalıştığımız وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  ve eteyna min külli şey’in cümlesinde gelen “min” harfi cer’i herşeyin verildiğini değil, her şeyin bir kısmından verildiğini belirtmektedir. Zira bir insana her şeyin verilmesi hem insan aklının alabileceği bir şey değildir, hem de her şeye sahip olmaya yaratılmış hiçbir varlığın gücünün yetmesi mümkün değildir. Kaldı ki “her şeye” sahip olmak demek tıpkı Yüce Allah gibi var olmuş her bir varlığı bilmek ve onları yönetme kabiliyetine sahip olmayı gerektirecektir. Değilse, sahip olmanın herhangi bir anlamı olmayacaktır. Çünkü sahip olmak, sahip olunan varlık üzerinde tasarruf etmek demektir. Yoksa bir insana asla gidemeyeceği, göremeyeceği, üzerinde herhangi bir irade uygulayamayacağı ve hatta içeriğini bilmediği şeyleri vermenin anlamı yoktur. Asla gidemeyecek, gitse bile herhangi bir tasarrufta bulunamayacak birine Venüs, Jüpiter, Satürn gezegenlerini ve hatta tüm evreni vermenin ne anlamı olabilir ki!.. İradesiz varlıkların birine verilmesinin anlamı, şeylerin kendisine verildiği kişinin onlar üzerindeki tasarrufunun görülmesi ile anlaşılabilen bir şeydir. Fakat iradeli varlıkların birine verilmesi ancak verilen ve alan kişilerin iradelerinin aynı doğrultuda olması ile mümkündür. Mesela; Süleyman Neml 16. ayette وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ve utina min külli şey“bize her şey verildi”demektedir. Verilen eğer bildiğimiz mana da mevcut olan her varlık ise, bunun içine iradeli varlıkların da girmesi gerekmektedir. Bu durumda nasıl ki Süleyman “bize her şey verildi”diyor ve bunun içine iradeli varlıkların girdiğini biliyorsa, iradeli varlıkların da kendilerinin Süleyman’a verildiklerini bilmeleri ve hatta bunu kabul etmeleri gerekmektedir. Değilse ne Süleyman’ın onlara sahip olmasının ne de her şeyin ona verilmesinin bir anlamı kalmamaktadır. Yani eğer Yüce Allah Süleyman’a her şeyi vermişse ve her şeyin kapsam alanına iradeli veya iradesiz tüm varlıklar giriyorsa, iradeli varlıkların tamamının bundan haberdar olması, bunu bilmesi dahası buna razı olmuş olmaları gerekmektedir. Oysa Kur’an’da anlatılan Süleyman kıssalarına baktığımızda Seb’e kraliçesi kendisinin Süleyman’a verildiğini bilmemekte, dahası onun otoritesini tanımamaktadır. Aynı şekilde Seb’e kraliçesinin kavmi, Süleyman’ın mektubunu aldıklarında ona karşı koymayı ve hatta savaşmayı bile göze almaktadırlar. Seb’e kraliçesi Süleyman’ın hışmından korunmak için ona hediye göndermektedir. Eğer Süleyman’a verilen her şeyse bunun içine hem hediye gönderenler hem hediyeleri götürenler hem de hediyelerin kendisinin girmiş olması gerekmektedir.

Aynı durum Zel-karneyn için de geçerlidir. Yolculuklarında karşılaştığı kişiler kendilerini Zel-karneyn’e verilmiş görmemekte hatta yapacağı set karşılığında ona ücret bile teklif etmektedirler.

Her şey kelimesi kişiden kişiye, durumdan duruma farklılık arz eden göreceli bir anlam ifade etmektedir. Her insan için “her şey”sadece bildikleri ve kavradıkları ile sınırlıdır. Okyanusu ve okyanusta yaşayan varlıkları bilmeyen birisi her şey dediğinde bunlar aklına gelmeyecektir. Okyanusu bilen ama uzayı bilmeyen birisi her şey dediğinde uzayı aklına getirmeyecektir.

Neml suresinin 16. ayetinde Süleyman’ın ordusunda bir nefer olan Hüdhüd Seb’e kraliçesi için şunları söylemektedir.

Neml 27/23

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

“Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.”

Meale göre Seb’e kraliçesine herşeyden bolca verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda Seb’e kraliçesi hakkında konuşan Hüdhüd’ün, kadına verilmiş olan her şeyi görmüş, bilmiş, anlamış olması gerekmektedir. Eğer her şey verilmişse, bunun içine hem kendisi hem Süleyman hem de Süleyman’ın ordularının da girmesi gerekmektedir… Üstelik Neml suresinin 16. ayetinde Süleyman kendisine her şeyin verildiğini söylerken, aynı surenin 23. ayetinde Seb’e kraliçesini gören Hüdhüd, o kadına her şeyin verildiğini söylemektedir. Nasıl oluyor da “her şey” hem Süleyman’a hem de Seb’e kraliçesine verilmiştir?

İşte tüm bunlar göstermektedir ki Süleyman, Zel-karneyn ve Seb’e kraliçesine atfen gelen “her şeyden verdik”ifadesinin kapsam alanına bildiğimiz manada tüm mevcudatın girmemiş olması gerekmektedir.

Fakat bu, meselenin sadece bir yönüdür. Ayetlerde kast edilen “her şey” bildiğimiz manada tüm mevcudat değilse nedir? Eğer kast edilen her şeyin ne olduğu anlaşılmaz ise bu durum beraberinde Zel-karneyn’in uzay aracıyla galaksiler arası yolculuklar yaptığı, Süleyman’ın ışık hızından da hızlı giden bir aracın içinde zamanda geçmişe ve geleceğe yolculuk yaptığı yorumlarının önü alınamayacaktır.

Görüldüğü gibi her üç kullanımda geçen وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ atayna min külli şey’in cümlesine “ona her şeyden verdik” şeklinde bir anlam verilmesi hem kaos hem de çelişki hem de insanoğlu tarafından anlaşılması mümkün olmayan bir şey olacaktır. Çünkü insan her şeye sahip olmaya güç yetiremeyeceği gibi her şeye sahip olmayı anlayamaz bile. İşte bu yüzden cümlede geçen مِنْmin harfi cer’inin cümleye sınırlama, tahdit belirten bir anlam katkısının olması daha isabetli olacaktır. مِنْ Min harfi cer’inin cümleye sınırlama anlamı katkısında bulunduğuna dair Kur’an’da yüzlerce örnek bulunmaktadır.

Bakara 2/266

أَيَوَدُّ أَحَدُكُمْ أَنْ تَكُونَ لَهُ جَنَّةٌ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ لَهُ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَأَصَابَهُ الْكِبَرُ وَلَهُ ذُرِّيَّةٌ ضُعَفَاءُ فَأَصَابَهَا إِعْصَارٌ فِيهِ نَارٌ فَاحْتَرَقَتْ ۗ كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ

Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor. (DİB meali)

Mesela bu ayette meyveleri olan bir bahçeden bahsedilmektedir. Ayette geçen لَهُ فِيهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ lehu min külli semarati “onun için orada her meyveden” şeklinde bir cümle geçmektedir. Takdir edilmelidir ki bu cümlede geçen “her meyveden” ifadesinin içine yeryüzündeki her meyvenin girmesi mümkün değildir. Çünkü yeryüzündeki tüm meyvelerin, dünyanın herhangi bir bölgesindeki küçük bir bahçeye sığması mümkün olamayacağı gibi, her meyvenin aynı toprak üzerinde yetişmesi de mümkün değildir. Zira her meyve farklı bir iklim, farklı bir toprak istemektedir. Her ne kadar yukarıdaki meal dikkate almamış olsa da cümle مِنْ min harfi cer’i ile başlamaktadır. İşte bu harfi cer misal verilen bahçede yeryüzündeki her meyvenin değil, yeryüzündeki meyvelerden bir kısmının olduğunu belirten bir anlam katkısında bulunmaktadır.

Nisa 4/41

فَكَيْفَ إِذَا جِئْنَا مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ بِشَهِيدٍ وَجِئْنَا بِكَ عَلَىٰ هَٰؤُلَاءِ شَهِيدًا

Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir şahit yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nice olacak! (DİB meali)

Yine bu ayette geçen مِنْ كُلِّ أُمَّةٍ min külli ümmetin “her ümmetten” ifadesinde gayet açık bir şekilde bir genelleme değil bir sınırlama olduğu anlaşılmaktadır. Hatta bu sınırlama her ümmetten bir şahit şeklinde de belirtilmiştir. İşte cümleye bu sınırlama anlamını veren مِنْ min harfi cer’idir.

Belirttiğimiz gibi Süleyman, Zel-karneyn ve Seb’e kraliçesi için kullanılan وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ve atayna min külli şey’in cümlesinde geçen مِنْ min harfi cer’i, cümleye sınırlama, tahdit etme yönünde bir anlam katkısında bulunmaktadır. Bu durumda cümle “her şey verdik” değil, “her şeyden bir kısmını verdik” anlamına gelmektedir.

Anlamaya çalıştığımız كُلِّ شَيْءٍ külli şey’inifadesinde “her” şeklinde çevrilen كُلِّ külli kelimesi ك ل ل (k+l+l) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 410 kelime bulunmaktadır.

كُلٌّ küllün Lafzı “bir nesnenin cüzlerini bir araya toplama” anlamını ifade etmek için kullanılır. İki çeşittir.

Birincisi: bir nesnenin zatını ve kendisine mahsus olan hallerini bir araya toplayan ve “tam” تَامٌّ anlamı taşıyan كُلٌّ küllün lafzı (mesela: 17/29).

İkincisi: Zatları bir araya toplayan كُلٌّ küllün lafzı. Bu bazen marife ve çoğul bir isme, bazen tekit için, bazen müfret ve nekira isme izafe edilerek, bazen de izafetten ari olarak kullanılır.[61]

  • كَلَّ فُلَانٌ – كَلًّا………………..Yorulmak, becerememek usanmak.
  • طَالِبٌ لَا يَكِلُّ وَ لَا يَمَلُّ………. Yorulmak, usanmak nedir bilmeyen bir öğrenci.
  • كَلَّ الشَّىْءُ – كُلُولًا – كَلَالَةً…..Zayıflamak, körelmek, zayıf düşmek, güçsüz olmak.
  • اِذَا قَلّ الْامْكَانُ كَلَّ اللِّسَانُ……..İmkân az olunca dil de suskun olur.
  • كَلَّلَ فُلَانٌ – تَكْلِيلَاً……………. Çoluk çocuğunu bırakıp gitmek.
  • كَلَّلَ فُلَانًا………………………Taç giydirdi
  • اِكْلِيلٌ…………………………..Taç, çiçek buketi, çiçeğin yaprakları
  • كَلٌّ……………………………. Anne, baba ve çocuğu olmayıp başkası tarafından geçindirilen, asalak, zayıf, güçsüz.
  • كُلٌّ……………………………. Hep, bütün, her, tüm..
  • كلُّ النَّاس………………………Bütün insanlar.
  • بِكُلِّ جَوَانِبِها………………….. Bütün yönleriyle.
  • كُلُّ اِنَاءٍ يُرَشِّح مَا فِيهِ …………Her kap içindekini sızdırır.
  • كُلُّ مَنْ – كُلّ امْرِىءٍ…………
  • كُلُّ وَاحِدٍ……………………….Her biri
  • كُلُّ وَقْتٍ………………………. Her zaman[62]

Biraz önce bu terkipteki birinci isimle ilgili lügat bilgilerini vermiştik. Şimdi birinci ismin daha iyi tanınmasını sağlayan ikinci ismin lügat manalarına bakalım.

شَيْءٍ Şey’in kelimesi ش ي أ (ş+y+e) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 519 kelime bulunmaktadır.

شَيْءٌ Şey’un sözcüğü;

  1. Bir görüşe göre “bilinmesi ve hakkında haber verilmesi mümkün olana şey” anlamına gelir.
  2. Kelamcıların çoğuna göre, “ortak anlamlar taşıyan bir addır.” Zira Yüce Allah ile ilgili de kullanılmıştır, O’ndan başka şeylerle ilgili de kullanılmıştır. Mevcut olanı da olmayanı da kapsar.
  3. Bazılarına göre ise شَيْءٌ şey’un sözcüğü mevcut olanı ifade eder.

Bu kelime temelde شَاء şâe fiilinin mastarıdır. Bununla Yüce Allah vasfedildiğinde شَاءٍ şâin (irade eden, dileyen, isteyen) anlamına gelir. Ondan başkası vasfedildiğinde iseمَشِيءٌ meşîun (irade edilen, dilenen, istenen) anlamına gelir.[63]

  • شَاءَ الشَّيْءَ – مَشِيءة…………………. İstemek, dilemek.
  • شَاءَه عَلَى الْاَمرِ………………………. e sürükledi, …e götürdü.
  • اَشَاءَ فُلَانًا عَلَى اِشَاءَةً…………………. Sığınmaya zorlamak, mecbur etmek, sevk etmek.
  • تَشَيَّاءَ فُلَانٌ تَشَيُّاً ……………………… Öfkesi dinmek.
  • شَيْءٌ – اَشْيَاءُ …………………………Varlık, mevcut olan şey, nesne.
  • شَيْءًا………………………………… Azar azar, yavaş yavaş, peyder pey.
  • مَشِيءة ………………………………. İrade istek.
  • حَصَلَ عَلَيْهِ بِدُونِ بَذْلِ شَيْءٍ مِنَ الْجَهْدِ Onu hiçbir çaba sarf etmeden elde etti.[64]

Aslında ayette geçen كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in ifadesi iki isimden meydana gelmiş nekira bir isim tamlamasıdır (izafet terkibi). Çünkü hem كُلِّ külli hem de شَيْءٍ şey’in kelimesi isimdir.

Arapça da isim tamlamasında gelen birinci isim “tamlanan” (muzaf), ikincisi ise “tamlayan” (muzafun ileyh) adı verilen iki isimden oluşmaktadır. Bir isim tamlaması; tamlanan (muzaf) yani tamlamada gelen birinci ismin;

  1. Kime ve neye ait olduğunu (كَلبُ الْحَرِسِ; “Bekçinin köpeği” gibi)
  2. Hangi şeyden yapıldığını (ثَوْبُ حَرِيرِ; “İpek elbise” gibi)
  3. Neye benzediğini belirtmek suretiyle “tamlanan (muzaf) kelimenin anlamındaki bir kapalılığı” giderme amacı taşır (كُوبُ شَاىٍ; “Çay bardağı” gibi).[65]

Bir isim tamlamasını oluşturan muzaf (tamlanan) ve muzafun ileyh (tamlayan) ile ilgili olarak şunlar söylenebilir.

Bir isim tamlaması yapılırken her iki isim başında (ال) takısı bulunan marife bir isimse; birinci ismin (muzaf) başındaki (ال) takısı kaldırılır. Fakat kelimenin başındaki (ال) takısının kaldırılması o kelimeyi nekira (bilinemez) yapmamaktadır. Çünkü ikinci ismin başındaki (ال) takısı her iki isminde bilinir olduğu anlamına gelmektedir. Mesela, isim tamlaması olarak كَلبُ الْحَرِسِ şeklinde gelen bu kelimeler anlam olarak “bilinen o bekçinin köpeği” anlamına gelmektedir.

İzafet terkiplerinde muzafun ileyh (ikinci isim) bir cümlenin temel öğelerinden kabul edilen mübteda, haber, fail, meful gibi müstakil bir görevi üstlenemezler. Muzafun ileyh’in (ikinci ismin) cümlede oynadığı tek rol, kendinden önceki muzaf’ı (birinci ismi) bir biçimde tamlayarak ondaki anlamsal kapalılığı gidermeye çalışmaktan ibarettir. Yani isim tamlamasının asıl amacı birinci ismi daha iyi tanıtmak ve daha anlaşılır kılmaktır.

Bu açıklamalar ışığında anlamaya çalıştığımız كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in ifadesinde asıl olan muzaf’ın (كُلِّ) yani birinci ismin anlaşılmasıdır. İkinci ismin ( شَيْءٍ) bu terkipteki görevi birinci ismin daha iyi anlaşılması içindir. Şu halde كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in ifadesine mana verirken mutlaka birinci ismi ikinci isme izafe ederek mana verilmesi gerekmektedir. İfadeye “her şey” manası verilmesi durumunda; birinci ismin (muzaf) ikinci isme (muzafun ileyh) izafesi olmadığı gibi birinci isim üzerindeki kapalılık da giderilmemektedir. Normal olarak  bu terkipteki birinci kelimeye “her” ikinci kelimeye “şey” manası tercih edildiğinde “şey’in tamamı – şeyin hepsi – ya da şeyin bütünü” şeklinde mana verilmesi gerekmektedir. Anlamaya çalıştığımız Kehf 84. ayette cümle مِنْ كُلِّ شَيْءٍ min külli şey’in şeklinde, başında sınırlama getiren مِنْ min harfi cer’i ile beraber geldiği için anlamın mutlaka sınırlama belirtir şekilde “şey’in tamamının bir kısmından – şeyin hepsinden bir kısmından – ya da şeyin bütününün bir kısmından” olması gerekmektedir.

Bunun yanında مِنْ min harfi cer’i cümleye “ile” anlam katkısında da bulunmaktadır. Harfi cer’in bu yönde kullanımı çok yaygın olmasa da Kur’an’da mevcuttur. Mesela;

Rad 13/11

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ ۗ وَإِذَا أَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ ۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهِ مِنْ وَالٍ

İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur. (DİB meali)

Görüldüğü gibi ayette geçen  min emrillahifadesi “Allah’ın emriyle”şeklinde çevrilmiştir. Tıpkı bunun gibi مِنْmin harfi cer’inin cümleye “ile” anlam katkısında bulunduğu başka ayetler de bulunmaktadır.[66] Biraz ileride anlamaya çalıştığımız cümleye daha isabetli olduğu öngörülen mana verilirken, مِنْ min harfi cer’inin cümleye kattığı, “ile” anlam katkısı tercih edilecektir.

Mümin 40/15

رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ أَمْرِهِ عَلَىٰ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ

O, dereceleri hakkıyla yükseltendir, Arş’ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için, irâdesiyle ilgili vahyi kullarından dilediğine, kendi indirir.

O, dereceleri yükseltir, Arş’ın (yönetimin) Sahibidir. Yüzleşme günü konusunda uyarılarda bulunsun diye seçtiği kişiye, emirlerini içeren bilgiler verir. 

Bu mana üzerinden daha önce belirttiğimiz ibarenin Yüce Allah’a atfen geldiği yerlerdeki manaların da şöyle olması gerekmektedir.

  • وَاللّٰهُعَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ“Allah şeyin tamamına ölçü koyandır.
  • وَهُوَبِكُلِّشَيْءٍ عَل۪يمٌ۟“Allah şeyin tamamını bilendir.”[67]
  • اِنَّاللّٰهَكَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا۟“Şüphesiz ki Allah şeyin tamamı üzerinde şahittir.”[68]
  • اِنَّاللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يبًا“Şüphesiz ki Allah şeyin tamamı üzerinde hesaplayıcı olmuştur.”[69]

Her şey ile şey’in bütünü ya da şeyin hepsi arasında ne gibi bir fark vardır ve bunun anlama katkısı nedir?

Biraz önce شَيْءٍ şeyin kelimesinin lügat manalarını vermiştik. Kelime istemek, dilemek kök anlamından türemiş bir isimdir. Bir varlığın sayılabilir, görülebilir, müşahede edilebilir olması için en başta Yüce Allah’ın onu yaratmayı dilemiş olması gerekmektedir. Bu yüzden var olan her bir varlığın bizzat kendi varlıkları, onların dilenmiş olmaları anlamına gelmektedir. İşte Yüce Allah’ın onların var olmasını dilemiş olması varlığı “şey” yani dilenmiş, istenmiş haline getirmektedir. Bir varlığın herhangi bir varlık grubu içinde “her” olabilmesi için önce “şey” olması gerekmektedir. Varlık önce Yüce Allah’ın iradesi ile var edilip “şey” haline geldikten sonra; her, bütün, tamamı, hepsi, bir kısmı, her biri şeklinde tasnife tabi tutulabilir. Henüz yaratılmamış ve şey haline gelmemiş bir nesneyi tasnif etmek, onu varmış gibi değerlendirmek insan için mümkün değildir.

İnsan 76/30

وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ ۚ

Allah’ın dilemesi dışında siz dileyemezsiniz (şey olamazsınız).

Eğer Allah dilemese hiçbir varlığın dilemesi, dileyen bir varlık olarak var olması, yani şey olması mümkün değildir.

Bakara 2/255

وَلَا يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلَّا بِمَا شَاءَ

O’nun dilemiş oldukları dışında, O’nun ilminden herhangi bir dilenmişi (şeyi) kavrayamazlar.

İnsanın herhangi bir varlığa “her” demesi için önce o varlığın var olması yani “şey” olması gerekmektedir. İşte bu yüzden كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in terkibine “her şey” şeklinde bir anlam değil, dilenmişin tamamı, dilenmişin hepsi, şeyin tamamı, şeyin hepsi şeklinde bir mana verilmesi daha uygun olmalıdır.

Anlamaya çalıştığımız Kehf 84. ayetteki وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا ve eteyna min külli şey’in sebebe:  bu cümlenin sonunda gelen سَبَبًا sebeben kelimesi Kur’an’da 2 tanesi fiil olmak kaydıyla 11 defa geçmektedir. İsim olarak geçenlerden 4 tanesi لْاَسْبَابُ El- Esbab şeklinde hem marife ve çoğul olarak geçmektedir. Tekil ve nekira olarak gelen diğer beş kullanımdan dördü Kehf suresinde ve Zel-karneyn kıssası bağlamında, diğer bir tanesi ise Hac 22/15. ayette geçmektedir.

سَبَبًا Sebeben kelimesi س ب ب (s+b+b) kök harflerinden türemiştir.

اَلسَّبَبُ Es-sebebu; kendisiyle hurma ağacına çıkılan veya tırmanılan ip. سَبَبٌ Sebebun; başka bir şeye vasıl olmada, ulaşmada veya erişmede vasıta edilen her şey. Uzunluk yönüyle “ipe” benzetilerek sarık, başörtüsü, yaşmak, uzun elbise ya da bez parçası سِبٌّ sibbun olarak adlandırılmıştır. Aynı şekilde açık, belli yol da سَبَبٌ sebebun sözcüğüyle nitelenir. اَلسِّبُّ Es-sibbu; Acı verecek, dertlendirecek veya kederlendirecek şekilde kötü, çirkin söz söylemek veya sövmek.[70]

Bu kelime herhangi bir olay için kullanıldığında iyi ya da kötü bir duruma yol açan sebep, nedenanlamına; herhangi bir nesne ile bir şeye ulaşılmaya çalışıldığında araç, vasıta; bir insan üzerinden bir şeye ulaşılmaya çalışıldığında ise aracı, aracılığıanlamlarına gelmektedir. Bunun yanında kelime; dostluk, yakınlık ilişkisi, iki insan arasındaki dostluk ilişkisianlamına da kullanılmaktadır.

  • لَيْسَ بَيْنِى و بَيْنَهُمْ سَبَبٌ……………Aramızda yakınlık / ilgi / dostluk yoktur.
  • سَبَبٌ……………………………… İp, sebep, neden, araç, vesile, vasıta, dostluk, yol, dostluk ilişkisi.
  • كَانَ دَلِكَ بِسَبَبِكَ…………………… Bu senin yüzündendir.
  • تَقَطَّعَتْ بِهِ الاسْبَابِ………………. Çıkış yolu / çaresi kalmadı.
  • تَقَطَّعَتْ بِهِ الاسْبَابُ بَيْنٍي و بَيْنَه…. Aramız açıldı, aramızdaki dostluk ilişkisi koptu.
  • اسْبَاب الراحةِ…………………….. Konfor araçları.
  • شَاطرهُ بِاَساب المسرّة……………. Mutluluk sebeplerini paylaştı.
  • وَصَل أسباب الصّداقة بَيْني و بَيْنَه.. Aramızda dostluk oluştu.

Kelimenin isimanlamlarında ön plana çıkan mana, bir şeye ulaşmak için edinilen şey şeklindedir. Rahata ulaşmak için araçlar edinmek, birinin yakınlığını elde etmek için dostluk edinmek, bir şeye ulaşmak için bir şeyi kullanmak gibi. Bu çerçeveden yola çıkıldığında bu kelimenin kast ettiği dostluk ilişkisi daha çok çıkar üzerine kurulu bir dostluk olmaktadır. Nitekim aşağıdaki ayet bunu vurgulamaktadır.

Bakara 2/166

إِذْ تَبَرَّأَ الَّذِينَ اتُّبِعُوا مِنَ الَّذِينَ اتَّبَعُوا وَرَأَوُا الْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ الْأَسْبَابُ

Nitekim, kendilerine uyulanlar, azabı görünce uyanlardan uzaklaşacaklar ve aralarındaki çıkar üzerine kurulu dosluk ilişkileri kesilecektir.

Bu ayetin öncesi ve sonrasına bakıldığında kurulmuş olan dostlukların, bir çıkar üzerine, bir şeye ulaşma üzerine olduğu görülecektir. Bu açıklamalar çerçevesinde anlamaya çalıştığımız مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا “min külli şey’in sebebe” bu cümlede geçen sebebekelimesine “bir şeye ulaşmak için edinilen aracı, dostluk ilişkisi”şeklinde bir mana vermek daha uygun olacaktır.

Cümlenin başında gelen وَآتَيْنَاهُ ve ateynahu fiiline gelince; bu fiil, if’al babında olan bir fiildir. Bu babın en büyük özelliği iki mef’ul (nesne-yüklem) almasıdır. Bu yönden cümleye baktığımızda cümle içinde geçen birinci yüklem fiilin sonunda gelen (ه) zamiri, ikinci yüklem ise مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا min külli şey’in sebebe ifadesi olmaktadır.

وَآتَيْنَاهُ Ve ateynahu kelimesi أ ت ي (e+t+y) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 549 kelime bulunmaktadır. Bu kelime Kur’an’da şu anlamlarda geçmektedir.

Gelmek,[71]gelen, gerçekleşen,[72]getirmek,[73]getiren,[74]vermek,[75]verilmek,[76]verenler,[77]yaklaşmak,[78]varmak,[79]gitmek,[80]yapmak,[81]girmek,[82]başlamak.[83]

Kelimenin lügat manalarıyla ilgili bazı kullanım biçimleri şu şekildedir.

  • اَتَى بِشَىءٍ لَمْ يُسْمَعْ مثلُه………………………. Eşi benzeri görülmeyen bir şey icat etti.
  • اَتَى المكانَ…………………………………….. Bir yerde olmak.
  • اَتَى علي الأخضر و اليابس…………………… Hepsini bitirdi, hepsini yok etti.
  • اَتَى علي……………………………………….. Uğramak.
  • اَتَى صَلاتَه ……………………………………. Yerine getirmek, eda etmek.
  • اَتَى الامر من بآبه ……………………………. Başlamak, girişmek.
  • اَتَى المراةَ……………………………………… Cinsel ilişkide bulundu.
  • لَقدْ حَالَ الزمانُ الى امرٍ لاَ يَاتي عليه النَّعتُ…. Zaman anlatılamayacak derecede değişti.
  • اتي عليه الدهرُ ……………………………….. Helak oldu, zaman onu perişan etti.
  • اُتِيَ الجيش – يُوءْتى…………………………… Gafil avlanmak, tongaya düşmek.
  • اَتَى فُلاَن فلانًا الشيءَ ………………………… Vermek, sunmak.
  • اَتَاهُ على الْامر………………………………… Uygun bulmak.
  • اتَّى فلان للشّيْءِ………………………………. Celbetmek, üzerine çekmek, …mesine sebep olmak, ..mesini kolaylaştırma.[84]

Tüm bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız Kehf 84. ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz mana şu şekilde olmalıdır.

Kehf 18/84

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا

Yeryüzünde ona sunduğumuz şeyin tamamına bir aracıyla ulaşmayı ona mümkün kıldık.

Zel-karneyn hakkında şablonların ve uzay hikayelerinin cirit attığı ortamda ayete tercih edilen bu mana beraberinde; “Aracı kim?.. Verilen direk değil de neden aracıyla verildi?..” gibi daha birçok soruyu beraberinde getirecektir. Bu soruların cevabı kıssanın ilerleyen bölümlerinde (Allah dilerse / Enyeşaallah) cevabını bulacaktır.

Ramazan DEMİR

Not; Aşağıdaki dipnotlarda konu edilen mealler www.kuranmeali.com sitesinden alınmıştır.

[1]A. Bayındır

[2]A. Baki Gölpınarlı, Abdullah Parlıyan.

[3]Y. Nuri Öztürk.

[4]Ahmet Tekin.

[5]Ahmet Varol, Ali Bulaç, Bahaeddin Sağlam, Cemal Külünkoğlu, TDV, H. B. Çantay.

[6]A. Fikri Yavuz

[7]B. Bayraklı, Hayrat Neşriyat.

[8]M. İslamoğlu.

[9]M. Esed.

[10]Mürselat 77/21, Tekvir 81/20, Mü’minun 23/13

[11]Bkz. Kur’an; Yusuf 12/54

[12]R. El İsfahani, El Müfredat MKN md.

[13]Bkz, YUSUF-2, Ramazan Demir, “YUSUF’U SATIN ALAN ADAM ve KARISI” Sh. 9-18; internet e-kitap, www.tuvavadisi.org

[14]A. Bayındır.

[15]A. Baki Gölpınarlı, Abdullah Parlıyan

[16]Ahmet Tekin.

[17]Ahmet Varol, Ali Bulaç

[18]A. Fikri Yavuz, Süleyman Ateş.

[19]Bahaeddin Sağlam.

[20]B. Bayraklı, Mehmet Türk

[21]Edip Yüksel.

[22]Elmalılı, H. Basri Çantay, Hayrat Neşriyat, Kadri Çelik, Ö. Nasuhi Bilmen, Y. Nuri Öztürk.

[23]M. Esed.

[24]M. İslamoğlu.

[25]Suat Yıldırım.

[26]Bkz. Kur’an; 2/20, 106, 109, 148, 259, 284; 3/26, 29, 165, 189; 5/17, 19, 40, 120; 8/41; 9/39; 11/4; 16/76, 77; 22/6; 24/45; 29/20; 30/50; 33/27; 35/1; 41/39; 42/9; 46/33; 48/21; 57/2; 59/6; 64/1; 65/3, 12; 66/8; 67/1; 18/45

[27]Bkz. Kur’an; 2/29, 231, 282; 4/32, 176; 5/97; 6/101; 8/75; 9/115; 21/81; 24/64; 29/62; 33/40, 54; 42/12; 48/26; 49/16; 57/3; 58/7; 64/11

[28]Bkz. Kur’an; 4/33; 22/17; 33/55; 34/47; 41/53; 55/6; 85/9

[29]Bkz. Kur’an; 4/85

[30]Bkz. Kur’an; 4/86

[31]Bkz. Kur’an; 4/126; 41/54; 65/12

[32]Bkz. Kur’an; 6/80; 7/89; 20/98

[33]Bkz. Kur’an; 6/101, 102; 51/49; 54/49; 13/16; 20/50; 25/2; 32/7; 39/62; 40/62

[34]Bkz. Kur’an; 6/102; 11/12; 39/62

[35]Bkz. Kur’an; 7/156; 40/7

[36]Bkz. Kur’an; 11/57; 34/21

[37]Bkz. Kur’an; 6/164

[38]Bkz. Kur’an; 13/8

[39]Bkz. Kur’an; 27/88

[40]Bkz. Kur’an; 27/91

[41]Bkz. Kur’an; 33/52

[42]Bkz. Kur’an; 67/19

[43]Bkz. Kur’an; 36/83; 23/88

[44]Bkz. Kur’an; 78/29

[45]Bkz. Kur’an; 72/28

[46]Bkz. Kur’an; 54/52

[47]Bkz. Kur’an; 46/25

[48]Bkz. Kur’an; 41/21

[49]Bkz. Kur’an; 36/12

[50]Bkz. Kur’an; 28/88

[51]Bkz. Kur’an; 28/57

[52]Bkz. Kur’an; 21/30

[53]Bkz. Kur’an; 17/12

[54]Bkz. Kur’an; 16/89

[55]Bkz. Kur’an; 15/19

[56]Bkz. Kur’an; 12/111

[57]Bkz. Kur’an; 7/145

[58]Bkz. Kur’an; 6/154

[59]Bkz. Kur’an; 6/111

[60]Bkz. Kur’an; 6/99

[61]R. El İsfahani, El Müfredat KLL md.

[62]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük, KLL md.s.1870

[63]R. El İsfahani, El Müfredat ŞYE md.

[64]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük, ŞYE md.s.1381

[65]Doç.Dr. Hüseyin Günday – Doç. Dr. Şener Şahin, Arapça Dilbilgisi Nahiv Bilgisi s.67

[66]Bkz. Kur’an; Nahl 162; Neb’e 78/14; Kadr 97/4; Mü’min 40/15

[67]Bkz. Kur’an; 2/29, 231, 282; 4/32, 176; 5/97; 6/101; 8/75; 9/115; 21/81; 24/64; 29/62; 33/40, 54; 42/12; 48/26; 49/16; 57/3; 58/7; 64/11

[68]Bkz. Kur’an; 4/33; 22/17; 33/55; 34/47; 41/53; 55/6; 85/9

[69]Bkz. Kur’an;  4/86

[70]R. El İsfahani, El Müfredat SBB md.

[71]Bkz. Kur’an; 71/1; 63/10; 61/6; 2/210; 7/169; 41/11; 20/126; 27/87; 85/17; 74/47; 43/66; 32/3

[72]Bkz. Kur’an;  29/5; 6/134; 15/85; 22/7

[73]Bkz. Kur’an; 2/23, 109, 118, 148, 258; 3/93, 161, 183; 10/15, 38, 79; 35/16; 20/133; 9/70

[74]Bkz. Kur’an; 20/10; 27/7, 39, 40; 28/29; 44/19

[75]Bkz. Kur’an;  2/53, 63, 87, 177, 251, 269; 9/5, 11; 21/48, 51, 74, 79; 47/36; 33/50; 30/39

[76]Bkz. Kur’an;  2/101, 110, 136, 145, 213; 84/7; 69/19; 30/38; 27/33; 28/60; 69/25

[77]Bkz. Kur’an;  4/62

[78]Bkz. Kur’an;  16/1

[79]Bkz. Kur’an;  2/222; 7/81; 26/165; 27/55; 29/29

[80]Bkz. Kur’an;  26/10, 16; 20/47

[81]Bkz. Kur’an;  7/80; 21/3; 27/54; 4/15, 16, 25; 3/188; 5/108

[82]Bkz. Kur’an;  2/189

[83]Bkz. Kur’an;  12/93

[84]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük ETY md.s.35

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*