ZEL KARNEYN -3-

ŞEYTANLARIN TİLAVETİ

Süleyman’ın mülkü hususunda şeytanların tilavet ettiklerinin ardına düşüldüğünü söyleyen Bakara 102. Ayet; bir yandan Yahudilerin Süleyman hakkında şeytanların peşine düşecek kadar savrulduklarını deşifre ederken, diğer yandan insanlar arasında şeytanların anlattığı Süleyman kıssalarının daha revaçta olduğunu haber vermektedir.

Bakara 2/102

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُو الشَّيَاطِينُ عَلَىٰ مُلْكِ سُلَيْمَانَ ۖ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَٰكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا

Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar küfre girdiler… (DİB meali)

Bu durumda ortada dolaşan Süleyman kıssalarından hangisinin şeytanların anlattığı, hangisinin gerçek olduğunun tespitinin yapılması önem kazanmaktadır. Aslında “tabi ki Kur’an’ın anlattığı gerçek, diğerleri şeytanın uydurması”gibi kolaycı bir saptamayla işin içinden çıkılabilirdi. Fakat ne yazık ki durum bu kadar basit değildir. Zira şeytan, herhangi bir konuda insanları saptırırken kendisini şeytan olarak tanıtarak değil, melek olduğunu söyleyerek yapmaktadır. Nitekim, bugün Tevrat’a inandığını söyleyen ehli kitap yani Yahudi ve Hıristiyanlar Süleyman’ın (haşa) kafir olduğunu bildiren Tevrat pasajını (Tevrat, 1. Krallar 11/1-13)şeytanın uydurduğuna değil, Tanrı’dan bu şekilde vahy edildiğine inanmaktadırlar. Sonuçta şeytan onları eğri yolu doğru göstererek değil, doğru yolu eğrilterek kandırmıştır. Çünkü şeytan daha en baştan doğru yolun üzerinde oturacağını, doğru yolu eğriltmeye çalışacağını ilan etmiş, Yüce Allah da bu gaybi bilgiyi lütfedip bize bildirmiştir.

Araf 7/16-17

قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ

 ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ ۖ وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ

(16) Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.”

(17) “Sonra (pusu kurup) onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükreden (kimse)ler bulamayacaksın.” (DİB meali)

Ortada Zel-Karneyn’in kim olduğuyla ilgili bir sürü kıssa dolaşıyorsa, bu kıssalar “şeytanların anlattığı kıssalar” denilerek değil, tam tersi “Yüce Allah’ın anlattığı kıssa” denilerek tedavüle sokulmuşlardır. Daha basit bir anlatımla ifade edecek olursak, şeytanlar Süleyman’ın mülkü hakkında kıssalar uydururlarken, uydurduklarının altına müellif olarak kendi isimlerini değil, en itibar edilen kişilerin isimlerini yazmışlardır. Zaten ne geçmişte ne de günümüzde “bunlar şeytanların anlattığı kıssalardır” denilen tek bir kıssa yoktur. Ne kadar uydurma olurlarsa olsunlar, tüm kıssalar hep hak oldukları iddiası ile tedavüle sürülmüşlerdir.

Birkaç bölüm önce Yahudi din bilginlerinin bugün elimizde bulunan Tevrat’ın Tanrı tarafından vahy edilmesinden sonra tek bir harfinin bile değişmediğini, değiştirilmediğini ve değiştirilmesinin de mümkün olmadığını söylediklerini aktarmıştık. Onlara göre Yahudiler tarih boyunca gerçek ilahi vahyin koruyuculuğunu yapmış Tanrı’nın adamlarıdır. Kendileri ilahi vahye ihanet etmedikleri gibi, onu her türlü ihanetten de korumuşlardır. Hatta onlar bu korumayı, Kur’an’ın hak olduğunu bildirdiği kendi içlerinden çıkan Resul ve Nebîlere rağmenyapmış ve yapmaya devam etmektedirler. Onlara göre aşağıdaki Tevrat pasajı şeytanların uydurması değil, Tanrı’nın bir vahyidir.

Kral Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar RAB’bin İsrail halkına, “Ne siz onların arasına girin, ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır” dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı.  Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB’be adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret’e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e taptı. Böylece RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB’bin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB’bi izlemedi. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlılar’ın iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı. İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyleri yaptı. 

İsrail’in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB’bin yolundan saptı ve O’nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman’a öfkelenerek, “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi, “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım.  Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.”[1]

Tanrı’dan geldiğine inanılan bu pasaja göre Süleyman, (haşa) Tanrı’nın yolundan sapan bir putperest olmuştur. Bu pasaj Tanrı’nın kitabının içine Şeytanların sözleri olarak değil, Tanrının sözleri olarak konulmuş ve ehli kitap konulduğu günden beri buna Tanrı’nın sözü diyerek inanmış ve hala da inanmaktadırlar.

Yüce Allah Kur’an’ın birçok yerinde Tevrat’ı kendisinin vahy ettiğini bize bildirmiştir.[2]Aslında bugün elimizde bulunan Tevrat’a baktığımızda Tanrı’nın sözlerinin arasına karıştırılan şeytani sözlerin sadece Süleyman ile sınırlı olmadığı, Kur’an’da da kıssaları anlatılan tüm resuller ve hatta bizzat Yüce Allah’ın kendisiyle ilgili binlerce şeytani sözün de Tanrı’nın sözleri arasına karıştırılmış olduğu hiç zorlanmadan görülecektir.

  • Varlığı altı günde yaratıp dinlenen Tanrı (Yaratılış 2/1-3)
  • Adem’in kemiğinden yaratılmış eşi Havva (Yaratılış 2/21-25)
  • Yılan şekline giren şeytanın Havva’yı, Havva’nın da Adem’i kandırması (Yaratılış 3/1-14)
  • İçki içip sarhoş olduğu için kendisini bilmez bir halde çırılçıplak dolaşan Nuh (Yaratılış 9/18-28)
  • İbrahim’in İsmail soyundan bir resul çıkmayacağına dair yaptığı antlaşma (Yaratılış 17/1-27)
  • Yalan söyleyen İbrahim (Yaratılış 12/10-20)
  • Kendi kardeşini aldatarak risaleti gasp eden Yakup (Yaratılış 27/1-46)
  • Tanrı ile güreşip İsrail (Tanrı ile güreşen) adını alan Yakup (Yaratılış 32/22-31)

Daha binlerce şeytani söz Tanrı’nın sözü olarak Tevrat’a konmuş ve yüzyıllardır bunlara Tanrı’dan geldiği gibi korunan sözler olarak inanılmıştır. Peki nasıl olmuşta bu kadar şeytani söz Tanrı’nın kitabına karıştırılmış? Dahası nasıl olur da hiç zorlanmadan anlaşabilecek bu zırvalar binlerce yıldır hiç sorgulanmamış ve hala da sorgulanmadan Tanrı sözü olarak kabul edilmiştir? Tarihte yaşamış milyonlarca insan, bugün yaşayan iki milyardan fazla ehli kitap arasından bunu kimse fark edememiş, kimse sorgulamamış, kimse anlamamış mıdır?

Bu şekilde uzayıp giden soruların cevapları Yahudilik ve Hıristiyanlığın üzerine oturduğu temelleri anlamaktan geçmektedir. Her şeyden önce Yahudilik ve Hıristiyanlık ayrımının doğru yapılması gerekmektedir. İnsanların büyük çoğunluğu Yahudilik ve Hıristiyanlığı iki farklı din olarak görse de gerçek durum böyle değildir. Aslında bu iki oluşturulmuş din, tek olandan (tevhid) ayrıştırılmış bir dinin iki farklı cephesinden farklı bir şey değildir. Genelde bu iki oluşurulmuş dinin kaynağının Yahudilerin Tevrat’a inanıp İncil’i kabul etmemesi, Hıristiyanların ise İncil’e inanıp Tevrat’ı kabul etmemesi sonucunda ortaya çıktığına inanılmaktadır. Fakat bu bilgi de doğru bir bilgi değildir. Evet Yahudiler asla İncil’i Tanrı’nın bir vahyi olarak kabul etmezler. Ama Hıristiyanlar tam tersi İncil ve Tevrat’ın Tanrı’nın vahyi olduğunu kabul eder ve buna iman ederler. Olaya bu çerçeveden bakıldığında her iki dinin sorununun kendisinden öncesi ile ilgili değil, kendisinden sonrası ile ilgili olduğu anlaşılacaktır. Yahudiler İncil ve Kur’an’ı, Hıristiyanlar ise Kur’an’ı kabul etmemektedirler. Yahudi ve Hıristiyanlar İncil konusunda anlaşamasalar bile Tevrat’ın Tanrı sözü olduğunda ama Kur’an’ın Yüce Allah’ın vahyi olmadığı hususunda aynı fikirdedirler. Her Hıristiyan İsa’dan önce inmiş tüm resullere ve bu resullere verilen vahiylerin koleksiyonu olan Tevrat’a kesinlikle iman eder. İşte bu durum Yahudi ve Hıristiyanların Tevrat konusunda aynı imanı paylaştıklarını göstermektedir. Yani Tevrat’ın Tanrı sözü olduğuna, tek harfinin bile değiştirilmeden korunduğuna sadece Yahudiler değil, Hıristiyanlar da inanmaktadırlar. Zaten bugün elimizde bulunan İncillere bakıldığında orada Adem’den, İsa’ya kadar uzanan resullerin kıssalarının olmadığı görülecektir. Hıristiyanlar İsa’dan önceki resullerin tamamına Tevrat üzerinden iman ederler.

Bu durum Yahudilik gibi Hıristiyanlık dininin temellerinin İncil’den daha çok Tevrat üzerine kurulmuş olduğu anlamına gelmektedir. Peki nedir bu temel?

Kabul edelim veya etmeyelim, tahrif edilmiş veya edilmemiş olsun fark etmez. Tevrat; bugün insanlığın elinde bulunan ve bir inanca, bir dine kaynaklık etmiş, disiplini olan, derli toplu en eski metindir. Kur’an’ın inişinden çok önceleri ortaya çıkmış bulunan Yahudilik ve Hıristiyanlık dinlerinin mensupları, Tanrı sözü olduğundan asla şüphe etmedikleri işte bu metnin dinlerine kaynaklık ettiğini söylemektedirler. Fakat işin aslı hiç de böyle değildir. Zira Yahudiler, Tevrat’ın Tanrı sözü olduğuna inanıyor olmalarına rağmen ne dini hükümlerde ne sosyal yaşamın düzenlenmesinde ne diğer insanlarla kurulan ilişkilerde ne bireysel ne de toplumsal yaşamda Tevrat’ın değil din adamlarının söylediklerinin geçerli olduğuna inanmaktadırlar.

“Tora[3]Tanrı’nın eseridir. Bizim anlamak ya da açıklamak bir yana hayal bile edemeyeceğimiz bir kaynaktan gelmektedir. Dolayısıyla eldekinin salt bir metin, bir hikâye, misal, ders ya da kural kitabı olduğunu düşünmek, en baştan itibaren yanlıştır. Tora’yı orijinal metninden inceleyen bir kişi, birçok cümlede çok yersiz görünen kullanımlar, bariz tekrarlar, bir dilbilgisi uzmanının basitçe “anlatım bozukluğu” olarak tanımlayacağı garipliklerle karşılaşacaktır. Açıkçası bir insan bu kitabı yazmış olsaydı, bu kadar göze batan hatalar içeren bir kitabı kesinlikle piyasaya sürmezdi.

Oysa Tora’nın Tanrı’dan geldiğini bilen kişiler, tüm bu garip, yersiz ya da gereksiz görünen kullanımların içinde mutlaka sonsuz değer ve miktarda mesajın varlığını görürler. Tora sadece okunmayı değil, analiz edilmeyi gerektiren bir metindir. Ancak bunun da belirli kuralları vardır ve bu analiz sadece Tanrı’nın Moşe Rabenu’ya,[4]onun da bizlere öğretmiş olduğu yöntemler kullanarak yapılabilir.

Yetmiş yüze sahip Tora’nın en ufak detayıyla ilgili sayısız ve bazen birbiriyle çelişen açıklamanın varlığı sürpriz olmamalıdır. Tora bir yaşam kitabıdır ve hayatın her alanıyla ilgilenir. Dahası Tora sadece bir kitap değildir. Burada yazılı olanın kat kat fazlası, uygulamalar, değerler ve ayrıntılar şeklinde Yahudi belleğinde mevcuttur. Tora’nın tek bir değer üzerinde durması elbette beklenemez. Bu açıdan öğretmenlerimiz olan hahamlarımız, çeşitli açıklamalara çeşitli mesaj ve dersler gizlemişlerdir. Bu da, Tora ile ilgili birbirinden çok farklı açıklamaların temelidir.

Ancak biz Yahudiler’i ve Yahudilik hakkında gerçek bilgi almak isteyen kişileri asıl ilgilendirmesi gereken, Tora’nın metninin salt çevirisi değil, bu metnin ardındaki köklü kanuni ve felsefi geleneğin eşliğinde “Yahudilerce anlaşılma ve uygulanma” şekli olmalıdır. Zira Tora’nın herhangi bir çevirisi, metinsel ve filolojik bakımdan ne kadar doğru görünürse görünsün, geleneksel bazı açıklamaların refakati olmadığı sürece yanıltıcı – hatta özellikle Yahudi kanunu söz konusu olduğunda “yanlış” – olmaktan kurtulamaz.

Tora’nın kendine özgü dili, çeşitli sebeplerden dolayı şifrelidir ve bazı durumlarda bir kanunun uygulaması ile ilgili metin okunduğunda varılan sonuç, o kanunun pratikteki uygulamasıyla farklılık gösterebilir. [5]

Tanrı’nın sözü kutsaldır, muhteşemdir, çok güzeldir ama esrarlı ve şifrelidir. Bu sözler sıradan insanlar tarafından okunarak anlaşılabilecek sözler değildir. Çünkü sıradan okumayla kitaba yaklaşıldığında birçok gramer hatalarının, çelişkilerinin, birbirini tutmaz yanlarının olduğu görülecektir. Dolayısıyla bunları tefsir eden din adamlarının açıklamaları olmadan kitabın anlaşılması mümkün değildir. Hatta din adamlarının söyledikleri ile kitabın çelişmesi durumunda Tanrı’nın sözleri değil, din adamlarının söyledikleri geçerli sayılmalı ve ona uyulmalıdır.

Hem Hıristiyanlık hem de Yahudilik işte bu temel üzerine kurulmuştur.[6]Aslında çelişkiler, yanlışlar, hatalar hep görülmüş ama işini ustaca yapan din adamları bunları tevil etmesini bilmişlerdir. Bu açıdan olaya bakıldığında, “Yahudilik ve Hıristiyanlık Tevrat ve İncil’e inanmanın sonucunda değil, din adamlarının arkasına takılmanın sonucunda oluşmuş dinlerdir”dememizde hiçbir sakınca olmamalıdır. Nitekim Kur’an bu gerçeğe sık sık dikkat çekmiştir.

Tevbe 9/31

اتَّخَذُوا أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا إِلَٰهًا وَاحِدًا ۖ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۚ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır (DİB meali).

Tevbe 9/34

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۗ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele. (DİB meali)

Bu ayetlerin bahsettiği din adamlarının kendilerine zemin bulmaları yukarıdaki TORA tefsiri alıntılarında olduğu gibi “Tanrı’nın kitabının sıradan insanlar tarafından anlaşılamayacak kadar kapalı ve şifreli” olduğu söylemi üzerinden olmaktadır. İşte bu yüzden ne geçmişte ne de günümüzde gerçekler görülmemiş görülememiş ve şeytanların uydurmaları, Tanrı’nın sözleri gibi Tevrat’ın içine konmuştur. Aslında şeytanların bizzat kendileri olan ehli kitabın din bilginleri, hahamları, rahipleri, akademisyenleri her zaman dinin tek kaynağı olmuş, yığınlarca halk kitlesi daima bunların peşine takılmıştır. Yani şeytanlar asli kimlikleriyle değil “din adamı, aziz, rabbani, patrik, haham, kardinal, papa”gibi kimliklere bürünerek insanları peşlerine takmış, şeytanlardan aldıkları sözleri Tanrı sözü olarak insanlara kabul ettirmişlerdir.

Yüce Allah’ın gönderdiği gerçek din hakkında son derece bilgili olan bu şeytanlar, neyi nasıl tevil edeceklerini, nereye ne sokuşturacaklarını, neyi nasıl saklayacaklarını, neyi neyle değiştireceklerini de çok iyi bilmektedirler.

“Tora’yı orijinal metninden inceleyen bir kişi, birçok cümlede çok yersiz görünen kullanımlar, bariz tekrarlar, bir dilbilgisi uzmanının basitçe “anlatım bozukluğu” olarak tanımlayacağı garipliklerle karşılaşacaktır. Açıkçası bir insan bu kitabı yazmış olsaydı, bu kadar göze batan hatalar içeren bir kitabı kesinlikle piyasaya sürmezdi.”

Bunları diyerek bir insana yakıştıramayacakları kitabı Tanrı’ya yakıştırmakta beis görmeyeceklerdir. Kitaptaki hataların, çarpıklıkların, kapalılık ve anlaşılamaz hale gelmesinin sebebinin kendi elleriyle yaptıkları yüzünden olduğunu asla söylemeyecek, hep gizleyecek ve imla hatalarının, çarpıklıkların, uyuşmazlıkların kaynağının Tanrı olduğunu söyleyeceklerdir. Daha sonra ise anlatım bozukluğuyla dolu olan bu kitabın editörlüğünü üstleneceklerdir.

Burada yazılı olanın kat kat fazlası, uygulamalar, değerler ve ayrıntılar şeklinde Yahudi belleğinde mevcuttur. Tora’nın tek bir değer üzerinde durması elbette beklenemez. Bu açıdan öğretmenlerimiz olan hahamlarımız, çeşitli açıklamalara çeşitli mesaj ve dersler gizlemişlerdir. Bu da Tora ile ilgili birbirinden çok farklı açıklamaların temelidir.

İşte bu şekilde Yahudilik ve Hristiyanlık; imla hataları ve anlatım bozukluğuyla dolu Tanrı’nın kitabının(!) editörleri haline gelen din adamlarının anlattıkları din olmuştur. İmla hatalarıyla dolu kitabın imlasını bunlar düzeltmiş, anlatım bozukluklarıyla dolu kıssaları bunlar yeniden düzenleyerek insanlara kabul ettirmişlerdir. Anlatım bozuklukları, hatalar ve birbirini tutmaz şeylerle dolu olan kitaptan kanunları, hükümleri, doğruları, yanlışları, gerçekleri bunlar ortaya çıkarmış, anlaşılır hale getirmiş ve bunlarla Tanrı’ya inananların hayatını düzenlemişlerdir.

Geçmişte ve günümüzde özellikle Yahudiler Tanrı’nın kitabı dışında, din adamları tarafından oluşturulan ve Talmud adı verilen fıkıh kitaplarına göre yaşamaktadırlar. Babil Talmud’u, Filistin Talmud’ugibi çeşitleri bulunan bu kitaplar belli bir yazara ait olmayıp, tarih içinde çok çeşitli din adamı tarafından özellikle rivayetlere dayanarak yapılmış içtihatları barındırmaktadır. Musa’nın hadisleri üzerine bina edilmiş bu kitaplar sözlü (rivayet) Tora olarak adlandırılmakta ve dinin asıl kaynağının bunlar olduğuna inanılmaktadır. Yahudilere göre, Talmud (Musa’nın hadisleri) olmadan dinin anlaşılması mümkün değildir.

Talmud “l-m-d” kökünden gelen “çalışma, öğrenme, öğretim” manasında İbranice bir kelimedir. Aynı kökten türeyen talmid (Ar. tilmîz) “öğrenci” anlamındadır. Yahudi geleneğinde Tevrat’ın yorumu olarak görülen Talmud hukukî, etik, felsefî-teolojik ve tarihî konular üzerine “rabbi/rabban” diye anılan Yahudi din âlimleri tarafından yapılmış (m.s. II-VI. yüzyıllar) tartışma ve yorumlardan meydana gelen öğretiyi ifade eder. Mişna ve Gemara adlı iki bölümden oluşur. Tanah’tan (Ahd-i Atik) sonra en kutsal Yahudi metni kabul edilen Talmud, Tevrat ve diğer Ahd-i Atik bölümleri üzerine tefsir mahiyetindeki Midraş metinleriyle birlikte Rabbani literatürü teşkil eder.

Rabbani gelenekteki inanışa göre Tanrı, Sina dağında Hz. Mûsâ’ya yazılı Tevrat’ın (Torah şebikhtav) yanı sıra onun açıklaması niteliğindeki sözlü Tevrat’ı da (Torah şebe‘al pe) vermiş, bu Tevrat şifahî yolla Mûsâ’dan Yeşu’ya, ardından sırasıyla İsrâiloğulları’nın ileri gelenlerine (hâkimler), peygamberlere, büyük meclis üyelerine, yazıcılara, nihayet Yahudi din âlimlerine aktarılmış (Pirke Aboth, 1/1), milâttan sonra III-VII. yüzyıllar arasında bu âlimler tarafından Mişna, Tosefta ve Talmud metinlerini oluşturacak biçimde derlenmiştir. Tevrat’ta Tanrı’nın Sînâ dağında Mûsâ’ya hitaben söylediği, “Taş levhaları ve yazdığım şeriat ve emirleri öğretmek için sana vereceğim” ifadesinde geçen (Çıkış, 24/12) “taş levhalar”, “şeriat”, “emirler” ve “öğretmek” lafızları sırasıyla on emir, Tevrat kitabı, Mişna ve Gemara şeklinde anlaşılmıştır. (Berakoth, 5a)

Rabbani literatürde, Hz. Mûsâ’ya yazılı Tevrat’ın yanında onun tam manasını ortaya koymak üzere sözlü Tevrat’ın verildiği şeklindeki inancı desteklemek için Tevrat’ta yer alan bazı muğlak ve çelişkili ifadelerin yahut Tevrat’ta yer almadığı halde kendisine atıf yapılan birtakım açıklamaların varlığına dikkat çekilmiştir (meselâ bk. Tesniye, 16/3-4, 8, 12/21; Levililer, 16/31). Yine Tesniye kitabında yer alan, “O göklerde değil … Tanrı’nın sözü size çok yakındır; uymanız için ağzınızda ve yüreğinizdedir” ifadesi (30/12, 14) şifahî yorum geleneğinin onaylanması şeklinde kabul edilmiş (Baba Metzia, 59b), yorum geleneği olmadan Tevrat’ın doğru anlaşılamayacağına, hatta okunamayacağına işaret edilmiştir (Shabbath, 31a). Bu geleneğin sözlü yolla aktarılması, Tevrat prensiplerinin yeni durum ve şartlara uyarlanarak canlılığını ve gelişimini sürdürmesi ihtiyacına atıfla açıklanmıştır. Geç Roma döneminde unutulma ve kaybolma tehlikesine karşı yazıya geçirilen sözlü Tevrat, Rabbani gelenek tarafından ifade edildiği üzere bir yandan getirdiği yeni kurallar ve açıklamalar yoluyla yanlış yorumlanma veya ihlâl edilme tehlikesine karşı yazılı Tevrat’ın etrafında bir nevi koruyucu duvar görevi görmekte, diğer yandan zıt görüşlere yer vermesi sebebiyle Tevrat’ın var olduğu kabul edilen yetmiş farklı yönünü, yani çok anlamlı yapısını ortaya koymaktadır (Pirke Aboth, 1/1).[7]

Bu çerçeveden bakıldığında Yahudiliğin Tanrı’nın dini olmadığı, tam tersi Yahudi din bilginlerinin uydurduğu bir din olduğu görülmektedir. Yüce Allah’ın şeytanlar olarak nitelediği bu din adamlarının söylediklerinin peşine ne yazık ki Müslüman ulema! da takılmış, onların söylediklerine ve yazdıkları kitaplarında oldukça geniş yer vermişlerdir. Tefsir kitaplarımızın özellikle geçmiş resullerle ilgili yazdıklarına bakıldığında ne dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır. Bugün İslam dünyasında Kur’an’da geçen Tuva Vadisi, Mukaddes Topraklar, İsrailoğulları’nın tüm kıssaları, Yusuf kıssası, Davut zamanında Kâbe’nin kıble olmaktan çıkarılmış olması ve daha birçok mesele kesinlikle İsrailiyat’a göre şekillenmiş ve anlaşılmıştır.

Yüce Allah’ın Bakara 102. ayette“Süleyman’ın mülkü hakkında şeytanların anlattıklarına tabi oldular”şeklindeki buyruğu; görünmeyen bilinmeyen şeytanların, görünmez alemden görünür aleme gelerek ve kendilerini de ben şeytanım diye tanıtarak anlattığı şeylerden bahsetmemektedir. Din adamı kılığındaki şeytanların kendilerini Tanrı’nın hizmetkarı olarak tanıtarak anlattıklarından bahsetmektedir. Yüce Allah sadece cinlerden değil, insanlardan da şeytanlar olduğunu buyurmaktadır.

Enam 6/112

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا ۚ وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ ۖ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlardan bazısı bazısına aldatarak yaldızlı laflar vahyeder. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak. (DİB meali)

Cin ve insan şeytanlar daima iş birliği yapmış, cinlerden olan şeytanlar daima insanlardan olan şeytanlara vahiy[8]ederek Yüce Allah’ın dosdoğru dinini eğri hale getirmişlerdir. Görünmez ve asli kimliğinden başka kimliğe bürünemez olan cin şeytanları, görünür ve din adamı kimliğindeki şeytanlara vahiy ederek, kendi sözlerinin Tanrı’nın sözü olarak Tevrat’ın içine girmesini sağlamışlardır. Fakat sorun olan bu değildir. Çünkü Yüce Allah Kur’an göndermiş, şeytanların bu oyununu deşifre etmiştir. Sorun olan ise Kur’an’ın gönderilmesinden sonra Kur’an’ı açıkladığını, tefsir ettiğini, daha anlaşılır hale getirdiğini söyleyen Müslüman din adamlarının, Yüce Allah’ın “şeytanların anlattıkları” olarak nitelediği Ehli kitabın dediklerini (İsrailiyat’ı) Kur’an’ın açıklaması olarak görmeleridir.

Onlar da tıpkı Yahudiler gibi Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu, mükemmel olduğunu ama aynı zamanda kapalı (mücmel) ve anlaşılamaz olduğunu, hatta imla ve anlatım bozuklukları olduğunu söyleyerek önce Allah’ın kitabı ile insanların arasını açmış, daha sonra kapalılığı açmak, imla hatalarını (!) düzeltmek için araya girmişlerdir. Kur’an’ı daha anlaşılır kılmak için her türlü kaynağa başvuran din adamlarının Kur’an’ın inişinden sonraki çabalarının tamamı işe yaramamış, Kur’an’ı daha anlaşılır kılmak yerine, daha anlaşılmaz ve hatta ihtilaf üreten bir kitap haline getirmişlerdir.[9]

Din adamlarının toplumlar nezdinde itibar ve değer bulmasının tek sebebi vardır, Yüce Allah’ın vahiylerine gereken değeri vermemek. Allah’a hamdolsun ki elimizde Yüce Allah’ın vahyi bulunmaktadır. Fakat vahiylere iman ettiğini söyleyen Müslüman dünya vahyi, ilahiyatçılar ve din adamlarının mesleki enstrümanı olarak görmektedirler.Din adamlığı mesleği İslam’ın asla kabul etmediği bir şey olmasına rağmen, İlahiyatçı (İlahçı demektir) profesör, doçent ve doktorların, camide namaz kıldırmaktan dini öğretmeye kadar varan görevleri yerine getiren din adamlarının, hatta din adına bir bakanlık bile kurulmasını içselleştirilmiş, ve bu normal bir hal gibi algılanmaya başlanmıştır. Din konusunda daima kendisini çaresiz ve güdülen konumunda gören Müslüman halk kitlesinin aklına hiçbir zaman Kur’an’a sımsıkı yapışmak ve onu kendi nefesinden bile daha değerli görmek gelmemektedir.

Eğer, Kur’an’a iman ettiğini iddia eden toplumlar onu kendi nefeslerinden bile değerli görselerdi, Kur’an’ın tıpkı hava gibi teneffüs edilmesi son derece kolay ve her yerde bulunabilen, ulaşılabilen bir şey olduğunu görürlerdi. Kur’an’ın dilinin Arapça olması bu dili bilmeyenler açısından asla bahane olmazdı. Bugün ana dilleri Arapça olan halk kitlelerinin Kur’an’ı anlamıyor olması başka nasıl izah edilebilir ki?

İşte bu yolla oluşan Zel-karneyn kıssaları elbette ki, Filip’in oğlu Makedonyalı Alexandre’den başlayacak, geçmiş ve gelecek zamanlara yolculuk yapan Süleyman’da bitecektir. Mücmel mesel, anlaşılmaz, sanal, tarihsel, hikâye, darb-ı mesel olacaktır ama hiçbir zaman Kur’an’ın bir parçası olmayacaktır. Çünkü Kur’an’ın bir parçası olması durumunda; onu açıklayacak bir din adamına, ahkam kesen bir akademisyene, derin felsefi çıkarımlarda bulunan bir profesöre, nasihat ve öğütler elde edilen bir vaize, Kur’an savunuculuğu yaptığı halde Süleyman’a zaman yolculuğu yaptıran yazara, Zel-karneyn’i ışık hızıyla hareket eden bir araca bindirerek güneş sisteminden kara deliklere yolculuk yaptıran tv programlarının vazgeçilmezi haline gelmiş komplo teorisyenlerine ihtiyaç kalmayacak ne yazdıkları ne söyledikleri ne de kendileri kıymet bulmayacaktır.

Din adamları kitlesinin oluşması için Kur’an’ın sıradan insanların içinden çıkamayacağı kadar karışık, akademik konumu olmayanların anlayamayacağı kadar üst düzey ve kapalı olması gerekmektedir. Ne yazık ki büyük halk kitlelerinin Kur’an hakkındaki imanı tam da bu yönde gelişmiştir. Bu din adamlarına göre Yüce Allah 1400 küsur yıl önce Mekkeli Muhammed (as)’e Kehf suresini vahy ederek Zel-karneyn diye birinden bahsetmiştir. Fakat bu Zel-karneyn’i o kadar kapalı ve sembolik anlatmıştır ki; sadece onun kim olduğunu tespit etmek için bile Kur’an’ın inişinden sonra geçen on dört asır yetmemiştir.

İtiraf etmek gerekir ki, bu çalışma ve varılan sonuçlar isabetli olsun ya da olmasın Zel-karneyn’in kimliği ile ilgili oluşan devasa koleksiyonda bir resim olacaktır. Öte yandan çalışmayı yapanların sıradan insanlar olmasından kaynaklanan tüm eksiklik, hata ve yanılgıları bünyesinde taşıyacaktır. Mamafih; bu çalışmayı yapanlar İsrailiyatın, hayalin, fantastik fikirlerin peşine düşüp yanılmaktansa, Kur’an kelimelerini Kur’an’la anlamaya çalışırken istemeden de olsa hata yapmanın daha Müslim bir tavır olduğuna inanmaktadırlar. Aynı samimiyet ve ilkeler çerçevesinde muhtemel hataları tespit edip gösterenlere karşı kesinlikle müteşekkir olunacağından da kimsenin şüphesi olmamalıdır. Yüce Allah’ın kullarının tutunması, sımsıkı sarılması için gönderdiği Kur’an, hamdolsun ki elimizdedir. Bu kitabın rehber yani hidayet kaynağı olduğu onlarca ayette vurgulanmıştır. Onun rehberliğine, kılavuzluğuna kesin iman ederek kelimelerini anlamanın peşine düşmek, her türlü soruyu onunla cevaplamaya çalışmak yapılacak en doğru harekettir. Eğer bir soruya yanlış cevap bulunuyorsa ya da hiç cevap bulunmuyorsa bunun tek sebebi, ona başvuran kişilerin kalbinde ona olan güven eksikliğidir. Çünkü Yüce Allah kullarını yanlış yola sürüklemekten, cevapsız bırakmaktan veya yanlış sonuçlara vardırmaktan münezzehtir, yücedir. Onda bir eksiklik yoktur ve olamaz da. Kur’an her şeyiyle mükemmel ve eksiksiz olan Yüce Allah’ın sözüdür ve bu söz sahibinin özelliklerini taşımaktadır.

Kehf 18/1

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَىٰ عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

Hamd, kuluna Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan Allah’a mahsustur. (DİB meali)

İsra 17/88-89

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَىٰ أَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هَٰذَا الْقُرْآنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ فَأَبَىٰ أَكْثَرُ النَّاسِ إِلَّا كُفُورًا

(88) De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.”

(89) Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali değişik şekillerde açıkladık. Yine de insanların çoğu ancak inkârda direttiler. (DİB meali)

Furkan 25/33

وَلَا يَأْتُونَكَ بِمَثَلٍ إِلَّا جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَأَحْسَنَ تَفْسِيرًا

Onlar sana hiçbir misal getirmezler ki (buna karşılık) sana gerçeği ve en güzel açıklamayı getirmiş olmayalım. (DİB meali)

Her türlü misale en güzel açıklamayı getirdiğini buyuran Yüce Allah’ın bu ayetleri dururken, başka açıklamalar aramak asla mü’mince bir tavır olmayacaktır. Yüce Allah Zel-karneyn hakkındaki soruyu Kur’an’daki Zel-karneyn kıssasını anlatarak cevap verirken, bu cevabın tartışma yaratmasını, kafaların karışmasını, bilinenin bilinmeyen ve esrarengiz hale gelmesini sağlamak için değil, tam tersi tartışmanın bitmesini, karışıklığın ortadan kalkmasını, yanlış bilinen ve esrarengiz bir kişiliğe büründürülmüş Zel-karneyn’in, doğru bilinmesini ve doğru tanınmasını sağlamayı hedeflemiştir. Çünkü Yüce Allah Kur’an’ı kulları karanlıkta, ne yapacağını bilmez halde, yanlışlar içinde bocalaması için değil, karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye göndermiştir.

Nisa 4/174-175

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُورًا مُبِينًا

فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَاعْتَصَمُوا بِهِ فَسَيُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ وَيَهْدِيهِمْ إِلَيْهِ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا

(174) Ey insanlar! Size Rabbinizden kesin bir delil (Hz. Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (Kur’an) indirdik.

(175) Allah’a iman edip ona sımsıkı sarılanları ise (Allah), kendisinden bir rahmet ve lütfa kavuşturacak ve onları kendisine varan doğru bir yola iletecektir. (DİB meali)

İşte bu yüzden Zel-karneyn yani Süleyman hakkında arkasından gidilecek ve uyulacak tek kaynak Kur’an’dır. Çıkmış ya da çıkacak her türlü sorunun cevabının aranacağı, uzak ya da yakın her türlü bilinmezin kendisiyle bilinir kılınacağı, açıkta ya da gizlilikte her türlü ihtilafın kendisiyle çözüleceği yegâne kaynak kesinlikle Kur’an’dır. Kur’an gibi bir mucizeyi ellerimizin arasında tutuyorken onu yetersiz görüp başka bir dayanak aramak asla bir Mümin bir davranışı olmayacaktır. Hatasız bir kitabı her zaman hata yapma potansiyeli olan bir kul olduğumuzu unutmadan ve her türlü hatanın bizden kaynaklanacağını peşinen kabul ederek, Süleyman’ı Yüce Allah’ın kelimeleri üzerinden anlama çabamıza devam edelim…

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Tevrat, 1.Krallar 11/1-13

[2]Bkz: Ali İmran 3/3, 48, 50, 65, 93 – Maide 5/43, 44, 46, 66, 68, 110 – Araf 7/157 – Tevbe 9/111 – Fetih 48/29 – Saf 61/6 – Cum’a 62/5

[3]Yahudilere göre Tora, Sinay dağında Musa’ya verilen ve elimizde bulunan Tevrat’ın ilk beş bölümünü oluşturan kitaptır.

[4]“Rabbimiz Musa” demektir.

[5]Gözlem Yayınevi; Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla TORA ve Aftara 1. kitap. BEREŞİT önsöz.

[6]Aslında Müslümanların durumu da bundan farklı değildir.

[7]TDV Ansiklopedisi. S. Leyla Gürkan, Talmud md. c.39.s.550

[8]Bkz: En’am 6/121

[9]Kur’an’ın ihtilaf üreten bir kitap olduğu söylemi bize değil, Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden birinin İlahiyat Fakültesinde Tefsir Ana Bilim Dalı’nda başkanlık yapan bir profesöre aittir.

5 yorum

  1. çalışmanızı çok samimi ve metod olarak Kuran’ın ruhuna uygun görüyor.gayret ve başarılarınızın devamını diliyorum.C.HAKK kullarına anlaşılmaz bir kitap indirmekten münezzehdir.

  2. selam abi,

    hemen hemen yayınlanan tüm yazılarını okuyorum.
    rivayete, israiliyata… bulaşmadan Kur’an’ı, Kur’an ile anlamak üzerine(Rabbimizin de emrettiği şekilde) yaptığın çalışmalardan dolayı teşekkür ediyorum. Allah razı olsun.

    dediğin gibi bu metodla ilerlerken hata yapılsa bile yine Kur’an çerçevesinde olduğu için düzeltilmesi daha kolay olacaktır çünkü ilkeli yaklaşımların, metodu belli ve şeffaf olanların hataları daha net görünür ve düzeltilebilir diye düşünüyorum. ancak Kur’an’la beraber binbir şeyi kaynak edinenler hatalarına kılıf uydurmak için kırk takla atmaktan da o kitaptan bu kitaba atlamaktan da yorulmuyorlar. keşke bunlara harcadıkları çabayı Kur’an’a harcasalardı.

    Kur’an kelimelerine sadık kaldığınız için sizlere duacı oluyor, ve Allah’tan sizleri ve ailenizi bu dünyada da ahirette de en güzel nimetleriyle rızıklandırmasını diliyorum.

    selametle kalın, saygılar abi…

  3. süleyman as a kadınlar üzerinden yapılan eleştirilerin benzeri muhammed as ada evilikleri üzerinden yapılıyor,birinde belliki süleymanın siyasi gerekçelerle yaptığı yabancı evliliklerini yediremeyen yahudiler süleymanı onların ilahlarına tapmakla suçluyor,süleyman kıssasını doğru okuyup onu hayatına birebir aksettiren muhammed peygamberede uçkur düşkünü yakıştırması yapılıyor,halbuki bunlar norma tarihtede en yakın osmanlıda gördüğümüz güç birliği kurmak,zarar dokunabileceklerle akrabalık ve askeri bağlar kurarak siyasi fayda sağlamak üzere evlilikler çoğunlukla.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*