Yusuf (as) ve Şirk Sistemi İçinde Bakan Olmak!

Şirk Sistemi İçinde Bakan Olmak

Not: Bu yazı yürütülmekte olan YUSUF KISSASI başlıklı çalışmadan alıntılanmış bir bölümdür.

 

Yusuf (as)’un 12/55 ayette söylediği قَالَ اجْعَلْنِي عَلَىٰ خَزَائِنِ الْأَرْضِ bu cümle yüzyıllardır bir tartışmanın odak noktasıdır. Tüm meal ve tefsirler bu ayeti “beni ülkenin hazinelerinin üstüne görevlendir” şeklinde çevirirler. Ayette geçen “hazine” kelimesinden yola çıkılarak da bir Nebî’nin kralın emrine girdiğine inanılır. Zira Yusuf (as) Mısır ülkesinin hazine bakanı olmuştur(!).

Bu durum beraberinde, “Vahiy alan bir Allah resulünün, üstelik temelinde şirk olduğu belli olan bir sistemin içerisinde bakan olabilir mi?” sorusunu getirmiştir. Genelde “evet” şeklinde verilen bu sorunun cevabı, aynı zamanda her dönemde “Allah’a iman eden bir mü’min şirk düzeni içeresinde görev alabilir mi?” sorusunun da cevabı olmuştur.

Tarih boyunca kendisini “İslami” olarak tanımlayan birçok grup; bu ayete dayanarak, şirk düzeni olarak tanımladıkları sistemleri ele geçirip İslam’ı hâkim kılmak adına o düzenlerin önemli mevkilerini ele geçirmeye çalışmışlardır.

Çok yakın zamana kadar teveccüh gören, şimdi ise FETÖ olarak adlandırılan grup da İslamı hâkim kılmak için önüne gelen herkesle iş birliği yapmaktan çekinmemiştir. Bu maksatla ülkenin Müslüman insanlarını kendisine çekip, onlara İslam ile bağdaşmayan şirk temelli olarak benimsettiği bir yapının içinde; hâkim, savcı, asker, bakan, avukat, milletvekili vs gibi konumlara yerleşmelerini öğütlemiştir. Argüman olarak ise hep Yusuf’un müşrik bir kralın emrinde şirk sisteminin bakanı olması örnek alınmıştır.

Hâlen İslami(!) olduklarını söyleyen, birçok grup da aynı yöntemle toplumu dönüştürme hayali içerisindedir. Onlara göre içinde yaşadığımız ama İslam ile ilgisi bulunmayan sistemin bünyesinde İslam adına topluma yön veren bir Diyanet İşleri Başkanlığı bile mevcuttur…

Bu şekilde kendilerine yöntem belirleyen Müslümanlar; yaşamlarının her alanında ve görev aldıkları mevkilerinde İman ve Küfür arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıklarında, tercihlerini İslam’ı hâkim kılma(!) adına hep küfürden yana yapmışlardır. Yüce Allah’ın adını yüceltme adına yapılan mescitlerde insanlara din öğretecek görevliler, müfredatı şirk düzeni tarafından belirlenen okullarda yetiştirilmeleri bir yana mükafatını Yüce Allah’tan bekleyen müvahhidlerden daha çok, aybaşında maaş bekleyen memurlar konumuna indirgenmişlerdir. Onları böyle bir konuma razı eden argümanlar arasında Yusuf (as)’un şirk düzeninde bakan olması en önemli motiftir.

İnsanlara dinlerini öğretecek ilahiyatçıları yetiştiren de yine temeli şirk olan bu sistemlerdir. Hatta bu durum o kadar içselleştirilmiştir ki Yüce Allah’ın kitabını tefsir eden birçok ilahiyatçı, şirk düzeninin kendilerine verdiği prof, doç, dr, dekan, başkan vb gibi payelerini gururla taşımaktadırlar.

Bu durum İslam’i eğitimin temel taşlarından biri olan “alim” tanımının değişmesine, içeriğinin başkalaşmasına neden olmuştur. Üniversitelerden alınan ve adına diploma denilen payeler ile beraber din adına ahkam kesme hakkı da elde edilebilmiş olmaktadır. O diplomanın derecesi aynı zamanda o kişinin dinde ne kadar otoriter olduğunun derecesi anlamına gelmektedir.

Kitlelerinin İslam algısı da yaşanılan sistemin başına geçen kişiye göre şekillenmektedir. Eğer devletin başında kendilerinden olan muhafazakâr(!) biri varsa devlet sahiplenilmiş sayılmakta ama sistem kendilerinden olmayan dine karşı adamların eline geçtiğinde ise işler değişmektedir. Devlet; zaten kendi ukdesinde bulunan cami, vakıf, dernek, tekke, zaviye gibi yerleri kendine göre düzenlemeye kalkıştığında ise bir numaralı düşman, zalim ve müşrik olmaktadır.

Devletin başında veya devletin kurumlarında dindar olduğunu söyleyenlerin İslam’ı seven ve İslam adına mücadele verenlere birçok faydalarının olduğu yadsınamaz bir gerçektir. İnsanların herhangi bir devleti iyileştirip, halka daha faydalı olması için mücadele etmesinde elbette karşı çıkılacak bir durum yoktur.

İşte bu faydalar din anlayışının Yüce Allah’ın belirlediği kurallar çerçevesinde değil, elde edilen faydalar çerçevesinde gelişmesine neden olmaktadır. Sonuçta bu yöntemle devleti ve halkı İslamileştireceğini söyleyen hiçbir çaba ne günümüzde ne de tarihte başarılı olamamıştır. Bu yöntemle devletin ve halkın İslamileştiğine örnek olabilecek tek bir vaka da yoktur.

Hatta işi biraz daha ileriye götürüp şu iddia söylenebilir. Eğer iddia edildiği gibi Yusuf (as) da Mısır’ı İslamileştirmek, Allah’ın dinini insanlara ulaştırmak için şirk düzeninde bir bakan olmaya, şirk içinde yüzen bir kralın emrine girmeye razı olsaydı o da başarılı olamazdı!..

Yusuf’tan sonra ne Mısır İslamileşmiş ne de devlet şirki terk etmiştir. Tam tersi Yusuf’tan sonra tarihin gördüğü en tirân devletlerden biri oluşmuş ve tarihin gördüğü en zalim ve Allah’ın dinine en çok kafa tutan Firavunlar ortaya çıkmıştır.

Kur’an, Allah’a iman edenlerin kendilerini şirk düzeninden soyutlamalarını, Yüce Allah’ın ayetleri çerçevesinde örnek bir toplum oluşturmalarını emreder. Gerçekten İman eden toplum; ister tek kişi olsun, isterse yüzlerce kişi ve hangi sistemin içerisinde nerede olurlarsa olsunlar asla şirk temeli üzerine kurulmuş bir devletin, şirk temeli üzerine kurulmuş ilişkiler ağının bir parçası olamazlar.

Çağımızda Müslüman’ın şirk karşısında takındığı tavır net değildir!..

Bu bulanıklık adeta münafıklığın bir karaktere dönüşmesine neden olmaktadır. Biraz empati yapıldığında herhangi bir şirk düzeni içerisinde, o düzeni koruma adına yapılmış kanunlar ile görev yapmak gerçekte “inanılmayan bir sisteme inanıyormuş gibi yapmak” demektir. Bu durum günümüzde münafık kavramının da ifade ettiği mananın tersine işlememesine neden olmuştur.

Mesela, İslami bir sistemde Müslüman olmadığı halde kendisini Müslüman gösterenlere münafık denilir. İslami olmayan bir sistemde Müslüman olduğu halde kendisini müşrik gösterene ise münafık denmemiş, tam tersi bu hareketin adına “takiyye” denilerek meşrulaştırılmıştır. Yani Müslüman olmayan biri iki yüzlülük yaptığında münafık olmakta, ama Müslüman biri iki yüzlülük yaptığında adı “takiyye” olmaktadır.

Bu şekilde davrananların davranış kodlarının altında, Yusuf’un şirk düzeninde bakan olduğu inancı yatmaktadır. Yani iki yüzlülük yapılırken aslında bir resule uyulmuş olunmaktadır!..

Garip olan ise şudur! Bu insanlara; neden ateşlere atılma pahasına hakkı haykıran İbrahim’i, yaslandığı değnekten başka bir şeyi olmadığı halde tarihin gördüğü en tiran hükümdarı olan Firavun karşısında hakkı haykıran Musa’yı, bir ağaç kovuğunda testereyle ikiye biçilen Zekeriya’yı, koç gibi boğazlanan Yahya ve Danyal’ı, ya da Buruc süresinde imanından vazgeçmeyerek ateş dolu hendeklere atılanları örnek olarak almadıkları sorulduğunda alınan cevap malumdur… “Onlar Allah resulleriydi. Biz onlar gibi olamayız!” Madem resuller gibi olunamayacaksa, neden bir şirk düzeninde bakan olduğunu iddia ettiğiniz Yusuf gibi olmaya çalışıyorsunuz? sorusu ise karşılarında durmaktadır.

Yani Müslümanlar; işlerine geldiğinde bir resulü örnek almakta, işlerine gelmediğinde ise “Biz resuller gibi olamayız!” diyerek iki yüzlü bir tavır sergilemektedirler. İşte bu iki yüzlü tavırlar, şirk ile imanın, küfür ile teslimiyetin sınırlarının flu bir hale getirmiş ve kimin ne olduğunun seçilememesine neden olmuştur.

Asıl acı olan ise Yusuf ile alakalı temel soru hep göz ardı edilmiştir.

Gerçekten Yusuf, tefsirlerin iddia ettiği gibi müşrik bir kralın emri altında, şirk düzeninin hazine bakanı olmuş mudur?

Kelimelere eğip bükmeden mana verildiğinde,Yusuf 12/55’deki; قَالَ اجْعَلْنِي عَلَىٰ خَزَائِنِ الْأَرْضِ cümlesi içinde geçen “hazaini’l ard” kelimesinin anlamı “ülkenin hazineleri” değil, “toprağın bitirdikleridir.” Zaten Yusuf kıssasının devamına bakıldığında da Yusuf’un hazine ile değil, zahirelerle uğraştığı görülecektir.

Yusuf’un kralın emrinde bir bakan olup olmadığını anlamak için kıssanın gerisine dönmek icap edecektir. Hatırlanacağı üzere kral bir rüya görmüş ve etrafındaki bilirkişilere bu rüyasını tabir etmelerini söylemiş ama onlar rüya tabiri ilmine vakıf olamadıklarını bildirmiştir. Tam burada Yusuf ile beraber zindan da kalmış ama sonrasında kurtulmuş bir kişi devreye girmiş ve bu rüyanın “tevilini” onlara haber verebileceğini ama bunun için zindana gitmesi gerektiği söylemiş ve bunun için resmi görevlendirme istemiştir. Sonunda içinde bulunduğu heyet tarafından görevlendirilen bu kişi Yusuf’a gelmiş ve şöyle demiştir.

Yusuf 12/46

يُوسُفُ أَيُّهَا الصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِي سَبْعِ بَقَرَاتٍ سِمَانٍ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌ وَسَبْعِ سُنْبُلَاتٍ خُضْرٍ وَأُخَرَ يَابِسَاتٍ لَعَلِّي أَرْجِعُ إِلَى النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ

 “Ey Sıddıklara mensup Yûsuf! yedi semiz ineği yedi cılız (inek) yemesi yedi yeşil başakla diğer (yedi) kupkuru (başak) hakkında bize kesin görüş bildir. Bilmeleri için insanlara döneceğimi ümit ediyorum.

Adamın söylemine bakıldığında, anlattığı şeyleri bir rüya olarak takdim etmediği hemen fark edilecektir. Normal olarak bu adam “kralımız bir rüya gördü, o rüyası da şudur, sen bu rüyanın tabirini bana bildir” demesi gerekmektedir. Fakat adam ne kraldan ne de anlattığı şeylerin rüya olduğundan hiç bahsetmemiştir.

Bu adamın Yusuf ile beraber zindanda kalan adamlardan biri olduğu ayetlerden anlaşılmaktadır. Hatırlanacağı üzere 12/36 ayette bu adamın kendisi de Yusuf’a durumlarının nasıl sonuçlanacağını sormuş ve siyasi konumunu güçlendireceği cevabını almıştı.

Yusuf bütün bunları da kendisine Allah’ın öğrettiğini 12/37 ayette geçen ذَٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِي رَبِّي “çünkü ikiniz Rabbimin bana öğrettiği şeylerdensiniz” cümlesinden anlaşılmaktadır. Çünkü daha surenin en başında Yusuf’a hadiselerin tevilinin öğretileceğini bildirmiş, bu adam da Yusuf’a öğretilen hadiseler arasına dahil edilmiştir.

Hadiselerin tevilini yapabilmek için kesinlikle gelecekle ilgili kesin bilgilerin olması gerekmektedir. Yüce Allah bu adamın geleceğinde nelerin olacağını Yusuf’a bildirmiştir. Bu adam Yusuf’a kendisinin durumunun ne olacağını sorduğunda Yusuf Yüce Allah’ın kendisine öğrettiklerini söylemiştir. Ama bu adamla ilgili Yüce Allah’tan öğrendikleri sadece zindanda söyledikleri ile sınırlı değildir. Anlaşılan o ki Yusuf bu adamın bir rüya ile ilgili kendisine geleceğini de önceden bilmektedir.

Dikkat edilirse adam Yusuf’a herhangi birşekilde kraldan ve rüyasından bahsetmemiş, direk olarak meseleyi anlatmıştır.

Tüm tefsircilerimiz bu adamın söyledikleri üzerine Yusuf’un anlattıklarının kralın rüyasının tabiri olduğunu söylemişlerdir. Oysa Yusuf konuşurken o kadar kesin konuşmuştur ki bu çıkarımları bir rüyadan yapmış olması pek mümkün gözükmemektedir.

Yusuf 12/47-49

قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ

(47) Yûsuf dedi ki: “Yedi yıl ara vermeden ekeceksiniz. Biçtiklerinizi, yiyeceğiniz şeyler hariç başağında bırakın”

ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ

(48) “Çünkü bunun ardından katlanılması zor yedi (yıl) gelecek. Koruma altına alacağınız az bir kısım hariç onlardan arz ettiklerinizi tüketecekler.

ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ

(49) “Çünkü bunun da ardından onda insanların bol yağmur alacağı ve yine onda (bitki ve hayvandan) sağım yapacakları bir yıl gelecek.

Yusuf gelecekte olacak olaylardan, çok kesin bir dille bahsetmiş ve yine bu olaylardan etkilenmeden kurtulmaları için ortaya koyduğu çareleri de çok kesin ifadelerle söylemiştir. Bu anlatılanların bir rüyanın tabiri olması mümkün değildir. Bu bilgiler ancak vahiyle bilinebilecek şeylerdir.

Yusuf’un söylediklerini aktaran elçiye karşı kralın gösterdiği tavır وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ“onu bana getirin” (Yusuf 50) şeklinde olmuştur. Fakat kralın bu emrine rağmen Yusuf kadınların attığı iftirayı ortaya çıkarmadan zindandan çıkmayacağını bildirmiştir. Kral kadınları çağırmış, onlara Yusuf’a atılan iftirayı sormuş ve kadınlar da Yusuf hakkında bir kötülük bilemediklerini söylemişlerdir. İşte bunun üzerine kral ikinci defa onu bana getirin demiş ama bu sefer dediklerine ilave olarak “onu özel danışmanım yapayım” demiştir.

Yusuf 12/54

وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِي ۖ فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ إِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ أَمِينٌ

Kral, “Onu bana getirin, onu kendim için özel (danışman) yapacağım” dedi. Ama onunla karşılıklı konuştuğunda, bugün sen bizim yanımızda dokunulmaz ve güvenilir birisin.

Kral özel danışmanım yapayım demiştir demesine ama bunu Yusuf’u görmeden ve onunla karşılıklı konuşmadan önce söylemiştir. Yusuf ile konuştuktan sonra ise bambaşka bir şey demiştir. فَلَمَّا كَلَّمَهُ قَالَ إِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ أَمِينٌ Ne zaman ki onunla karşılıklı konuştu Bugün sen bizim yanımızda dokunulmaz ve güvenilir birisindedi. Ayetin sonunda gelen أَمِينٌ emin kelimesi güvenilir demektir. Güvenilir birinin söylediklerine inanıp güvenen kişiye ise Mü’min denmektedir.

Kral’ın Yusuf’a olan bu güveni rüyasını tabir etmesinden dolayı değildir. Kaldı ki Yusuf zaten rüya tabir etmemiş, gelecekte ülkenin başına gelecek büyük bir felaketi ve bu felaketten nasıl kurtulmaları gerektiğinin haberini vermiştir. Bu habere inanmak ancak kişide haberi söyleyen kişiye karşı oluşan bir imanın sonucunda mümkündür… Eninde sonunda haber gelecekle alakalıdır. Bu haberin gerçek olup olmayacağı ancak o haberin ortaya çıkmasıyla bilinir. Haberin doğruluğu ortaya çıkmadan o habere inanmak ancak iman etmekle mümkündür.

Mesela, Yüce Allah insanların öldükten sonra dirileceklerini, yaptıklarının ya da yapmadıklarının hesabını vereceklerini, iyi olanların cennete, kötü olacakların ise cehenneme gideceklerini bize haber vermiştir. Bize verilen bu haberin gerçekliği ancak öldükten sonra anlaşılabilecek bir şeydir. Yeryüzünde yaşamış ve yaşayan hiç kimse öldükten sonra böyle bir olayı tecrübe etmemiş, oraya gitmemiş, gözleriyle görmemiştir. Buna rağmen, bu olayı haber veren Kur’an’ın doğru söylediğine, henüz haberi verilen olaylar gerçekleşmeden inanıp güvenenlere ve buna göre yaşayanlara mümin denilmektedir.

Zaten bir haberin gerçekliğini görmek, ona imanı gerektirmez!.. Mesela, ahirette, ahirete iman diye bir şey olmayacaktır. Çünkü herkes olayı bizzat yaşayacak, görecek ve tecrübe edecektir.

Tıpkı bunun gibi yedi yıl sonra kıtlık olacak diyen birinin söylediklerini doğru kabul etmek ve hatta ülkenin tüm politikasını bu adamın söyledikleri doğrultusunda biçimlendirmek ancak iman ile mümkündür. Yedi yıl sonra kıtlık olacağına dair Yusuf’un insanları ikna etmek için ortaya koyduğu tek şey Yüce Allah’tan alıp ilettiği vahiydir. Fakat Yusuf’un söylediklerinin vahiy olduğunu söyleyen de yine Yusuf’un kendisidir… Yusuf’un verdiği haberin kendisine vahiy yoluyla ulaştığını kral görmemiş, müşahede etmemiştir. Karşısında Mısırlı olmayan bir adam vardır ve bu adam yedi yıl sonra, yedi yıl sürecek korkunç bir kıtlığın başlayacağını söylemektedir. Eğer bu kıtlıktan parçalanmadan kurtulmak istiyorlarsa dediklerini yapmaları gerektiğini bildirmektedir. Bu durumda ya bu adamın dediklerine inanılır ya da inanılmaz!..

Kral karşısındaki Mısırlı olmayan Yusuf’un yalancı ve sahtekâr biri olmadığına ve olamayacağına, dediklerinin mutlaka doğru olduğuna iman etmiş ve koca bir ülkenin can damarı olan tarımını, bu Mısırlı olmayan adamın güvenilir ellerine terk etmiştir.

Dikkatle bakıldığında bilinenin aksine Kral, Yusuf’a hem de büyük bir güvenle iman etmiştir. İşte bu yüzden ona إِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ “bundan sonra sen bizim yanımızda dokunulmaz ve güvenilirsin” demiştir.

Kralın Yusuf’a iman etmesi elbette ki önemli bir şeydir. Ancak bu, tüm Mısır’ın iman etmesi anlamına gelmemektedir!.. Kaldı ki Yusuf (as) sadece Mısır’a değil tüm insanlığa gönderilmiştir. Bir ülkenin makamlarını asıl hedef olarak belirleyenler, elbette kralın iman etmesini nihai hedef olarak göreceklerdir. Onlara göre bu kral hemen bir kanun çıkaracak ve insanları mümin etmeye zorlayacaktır!..

Bu şekilde (kanunla) değil bir ülke, tüm insanlık dahi iman etse, bunun iman olmayacağı acıktır. Çünkü iman kanunla, kral buyruğuyla, kılıçların gölgesinde, namluların ucunda olabilecek bir şey değildir. İman her bireyin kendi özgür iradesiyle ortaya koyduğu bir tercihidir. Birilerini kanun zoruyla ya da güç kullanarak iman etmeye zorlamak, o kişinin münafık olması sonucunu doğuracaktır…

Kral iman etmiş ve kendisini kurtarmıştır. Ancak onun ülkeyi iman etmeye zorlamaya hakkı yoktur ve bu Yüce Allah’ın asla kabul etmeyeceği bir şeydir.[1]Yapabileceği tek şey; iman ettiği resulün Allah’tan aldığı vahiyleri, ülkesindeki insanlara ulaştırması için ona imkân vermesi ve güvenilir bir ortam hazırlamasıdır. İşte o da bunu yapmış ve Yusuf’a إِنَّكَ الْيَوْمَ لَدَيْنَا مَكِينٌ “bugün sen bizim yanımızda dokunulmaz ve güvenilir birisin” demiştir.

Sonuç olarak Yusuf Kralın emrinde bir bakan olmamış, tam tersi Kral Yusuf’un emrine amâde bir mü’min olmuştur.

Yusuf suresi 12/55 ayetinde Yusuf’un söylediklerine gelince.

Yusuf 12/55

قَالَ اجْعَلْنِي عَلَىٰ خَزَائِنِ الْأَرْضِ ۖ إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ

(Yûsuf) “Beni toprağın hazinelerinin (yetiştirdiklerinin) üzerine ata, çünkü ben bilgili bir koruyucumdur.

Kral daha önce وَقَالَ الْمَلِكُ ائْتُونِي بِهِ أَسْتَخْلِصْهُ لِنَفْسِي “getirin onu bana kendim için özel danışman yapayım” demişti. Eğer Yusuf’un derdi ülkede makam mevki sahibi olmak olsaydı, Kral’ın ona krallıktan sonra teklif etiği ülkenin en prestijli makamını kabul ederdi. Zira Krala özel danışman olmak demek aslında kralla beraber ülkeyi yönetmek demektir.

Fakat Yusuf bunu kabul etmemiş ve krala “beni toprağın hazinelerinin (yetiştirdiklerinin) üzerine ata” demiştir. Yukarıdaki ayetin sonunda Yusuf إِنِّي حَفِيظٌ عَلِيمٌ “çünkü ben bilen bir koruyucuyum” demiştir. Evet bilmektedir çünkü ülkenin önündeki kıtlıktan önce toprağın nasıl ekilmesi gerektiği, hasadın nasıl yapılması gerektiği, hasat edilen ürünün nasıl saklanması gerektiği ona Yüce Allah tarafından öğretilmiştir. Bunun yanında yedi bolluk yılından sonra gelecek yedi kıtlık yılında toprağın nasıl tutulacağı, kıtlık yılları geçtiğinde toprağın eski verimliliğine nasıl kavuşturulacağı ona öğretilmiştir.

Yusuf’un zindandayken söyledikleri, böylesi bir eğitimin sonucudur.

Yusuf 12/47-49

قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًا فَمَا حَصَدْتُمْ فَذَرُوهُ فِي سُنْبُلِهِ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تَأْكُلُونَ

(47) Yûsuf dedi ki: “Yedi yıl ara vermeden ekeceksiniz. Biçtiklerinizi, yiyeceğiniz şeyler hariç başağında bırakın”

ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ سَبْعٌ شِدَادٌ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًا مِمَّا تُحْصِنُونَ

(48) “Çünkü bunun ardından katlanılması zor yedi (yıl) gelecek. Koruma altına alacağınız az bir kısım hariç onlardan arz ettiklerinizi tüketecekler.

ثُمَّ يَأْتِي مِنْ بَعْدِ ذَٰلِكَ عَامٌ فِيهِ يُغَاثُ النَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ

(49) “Çünkü bunun da ardından onda insanların bol yağmur alacağı ve yine onda (bitki ve hayvandan) sağım yapacakları bir yıl gelecek.

Yusuf’un tüm bu söyledikleri vahiydir ve bu vahyin insanlara ulaştırılması ve öğretilmesi gerekmektedir. Yusuf’a bildirilen bu bilgiler geçiştirilebilecek şeyler değildir. Toprağın doğru ekimi, ürünlerin doğru hasadı ve doğru saklanmasının Yüce Allah’ın Yusuf’a bildirdiği şekilde yapılması, insanlık için büyük bir bilgidir. Yusuf (as) Kral’dan bunu yapabilmek için imkân istemiş, Kral da bu imkanı ona vermiştir. Nitekim 12/56 ayeti bunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yusuf 12/56

وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ يَتَبَوَّأُ مِنْهَا حَيْثُ يَشَاءُ ۚ نُصِيبُ بِرَحْمَتِنَا مَنْ نَشَاءُ ۖ وَلَا نُضِيعُ أَجْرَ الْمُحْسِنِينَ

İşte bu şekilde o yerde Yusuf için dilediği yere, dilediği zaman da yerleşme (ekim yapabilme) imkânını biz verdik. Rahmetimizi (yağmuru) ise dilediğimize biz isabet ettiririz. Biz Muhsinlerin çalışmasını kesinlikle karşılıksız bırakmayız.

Ayette geçen حَيْثُ kelimesi mekân zarfı olmanın yanında zaman zarfı olarak da kullanılmaktadır. “Dilediği yere yerleşme imkânı” Yusuf’un hem bir hazinenin başında olmadığını hem de ülkenin her yerinde güvenle gezebildiğini haber vermektedir. Eğer Yusuf, hazine bakanı olsaydı dilediği yerde değil, ülkenin hazinelerinin toplandığı yerde oturması gerekirdi. Fakat o Yüce Allah’ın kendisine vahiyle öğrettiği toprağı işleme, hasat etme ve saklama bilgilerini Allah’ın kullarına iletmek için durmadan dolaşmıştır.

Tam bu noktada şöyle bir soru akla gelebilecektir. Yüce Allah’ın toprağı işleme, hasat etme ve saklama bilgilerini vahiy yoluyla bildirmesi Kur’an bütünlüğüne uygun bir söylem midir?

Bu sorunun cevabı, evet hem de çok uygun bir söylemdir… Zira Yüce Allah farklı resullere farklı görevler vermiştir. Örneğin, Nuh’a gemi yapmasını ve geminin nasıl yapılacağını da vahiy yoluyla bildirmiştir. Üstelik gemi yapımı Yüce Allah’ın gözetiminde gerçekleşmiştir.

Hud 11/37

وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا ۚ إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

“Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır” (DİB meali).

Müminun 23/27

فَأَوْحَيْنَا إِلَيْهِ أَنِ اصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا فَإِذَا جَاءَ أَمْرُنَا وَفَارَ التَّنُّورُ ۙ فَاسْلُكْ فِيهَا مِنْ كُلٍّ زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْلُ مِنْهُمْ ۖ وَلَا تُخَاطِبْنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا ۖ إِنَّهُمْ مُغْرَقُونَ

Bunun üzerine Nûh’a, “Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre o gemiyi yap” diye vahyettik. “Bizim emrimiz gelip de tandır kaynamaya başlayınca, (sular coşup taştığında Nûh’a) dedik ki: “Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri aleyhinde daha önce hüküm verilmiş olanlardan başka aileni gemiye al ve zulmeden kimseler hakkında bana hiç yalvarma! Şüphesiz onlar suda boğulacaklardır.

Tıpkı bunun gibi Yusuf da toprakla ilgili kendisine öğretilen bilgileri insanlara ulaştırmak, bilgilerin doğru uygulanması için yapılanları gözetim ve denetim altında tutmak istemiştir. Çünkü bu, onun resul olmasının gereğidir.

Sonuç olarak; Yusuf (as)’un kralın emrinde bir bakan olduğu doğru olmayan bir çıkarımdır. Bu yanlış çıkarım üzerine bina edilen sözde “İslami hareket yöntemlerinin” hiçbiri de doğru bir yaklaşım değildir. Yusuf Mısır’da Yüce Allah’tan başka kimsenin emri altına girmemiştir.

Yusuf (as) örneği getirilerek “takiyye” adı altında yapılan her türlü yöntem iki yüzlülüğe kılıf giydirmekten başka bir şey değildir…

 

Ramazan Demir

[1]Bakara 2/256, 257

28 yorum

    • Baskın abi

      Yazılarımıza gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ederiz. Elhamdülillah Yusuf ile ilgili çalışmanın son kısımlarını yazıyoruz. Bahsettiğiniz rüya olayıyla ilgili kısımları bitirdik. Yusuf kıssası ile ilgili efsane, uydurma, rivayet, israiliyat gibi şeylerin çok fazla olması, meal ve tefsir yazarlarının Kur’an kelimelerine bunları önceleyerek anlam vermesi, Yusuf kıssası ile ilgili vazgeçilemez şablonların bir hayli etkili olması, çalışmayı öngördüğümüzden daha hacimli hale getirdi. Mustafa abi şu an birinci ve ikinci kitabın editoryal çalışmalarını yapmaktadır. İnşallah bittiğinde sizinle paylaşılacaktır.

    • Selam hidayete tabi olanlarin üzerine olsun ..güzel bir çalışma yapmış sınız emeyinize saglik
      Yusuf 76 da hakimiyetin tam olarak yusufun elinin altinda oldugunun delilidir

      Yusuf 76. Bunun üzerine kardeşinin kablarından evvel onlarınkini aramaya başladı. Sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz, Yusuf için böyle bir tedbir kullandık. Yoksa o hükümdarın dinine göre; kardeşini tutabilecek değildi. Meğer ki Allah dileye. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır.
      Allah yardimcınız olsun

  1. Yusuf’un sahibi karısını uyarırken müslüman dan başka bir duygu geçmedi bugüne kadar içimden krallığın neden şirk düzeni içinde olduğu düşünülmüş bilmiyorum. Kaldı ki Türkiye için belirlenen yönetimin Bana göre çok doğru hele ki bu cemaatler şeyhler havalar düşünüldüğünde mükemmel bir karar diyorum. Çünkü aklinizdaki yönetim olduğun da korku imparatorluğu oluşacaktır aynı Osmanlı gibi adam oğlunu öldürüyor dinen kılıf bulunuyor insanlar kendi içlerinde Allah tan sakınabilirse ve bunda devamlılık sağlarsa toplumlar zaten adalete meyleder öyle devletin anayasası Kur’an olacak deyip şeyh şıh evliya vb kişilerle yönetilmesi asla adaleti getiremez selam ve dua ile

  2. Ramazan Abi;

    Bu yazinda ilk olarak vurgu yaptigin Bir eylem olan Takiyye yani sirk ortaminda Allah a imani gizli tutmak konusunda aklima gelen bir Kur-an ayetini seninle paylasmak istedim

    (Mümin 40/28)
    وَقَدْ جَاءَكُمْ ? وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ یَكْتُمُ إِیمَانَھُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ یَقُولَ رَبِّيَ ا َُّ
    بِالْبَیِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ وَإِنْ یَكُ كَاذِبًا فَعَلَیْھِ كَذِبُھُ وَإِنْ یَكُ صَادِقًا یُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي یَعِدُكُمْ لَا یَھْدِي مَنْ ھُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ ? ا ََّ
    نَِّ
    Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir mümin kalkıp dedi ki: “Bir adamı, Sahibim Allah’tır, dediği için mi öldürüyorsunuz? Halbuki size, Sahibinizden
    o açık belgelerle(mucizelerle) gelmiştir. Eğer yalancıysa, yalanının cezasını çeker. Dürüstse, yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelebilir. Allah,
    aşırılık eden yalancı birini yola getirmez.

    Simdi bu ayette firavunun ailesinden olan ve sirk ortaminda Allah a olan imanini gizleyen bir kisiden mümin diye bahsediyor Rabbimiz. Yani bu durumda yasayanlara bir kinama gelmedigini görüyoruz. Ve ayni surenin devami ayetlerinde de Yusuf As. in Allah in bir elcisi oldugu ve Elci olarak kabul edildigi yasadigi zamanda cagdasi kisiler tarafindan bilindigi ve ziraat veya hazine bakani oldugundan degil Allah Rasulu oldugunun bilindiginden ve Kabul gördügünden bahsedilmektedir.Yazmis oldugun konu hakkinda paylasmak istedim
    (Mümin 40/29)
    ِ إِنْ جَاءَنَا قَالَ ? یَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْیَوْمَ ظَاھِرِینَ فِي الَْأرْضِ فَمَنْ یَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ ا َّ
    فِرْعَوْنُ مَا أُرِیكُمْ إِلَّا مَا أَرَىٰ وَمَا أَھْدِیكُمْ إِلَّا سَبِیلَ الرَّشَادِ
    Ey halkım, bugün yetki sizdedir, bu toprak sizin hâkimiyetiniz altındadır. Başımıza Allah’tan bir bela gelirse bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki
    “Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum.”
    (Mümin 40/30)
    وَقَالَ الَّذِي آمَنَ یَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَیْكُمْ مِثْلَ یَوْمِ الَْأحْزَابِ
    O mümin kişi sözlerini şöyle sürdürdü: “Ey halkım! O güçlü toplulukların yaşadıkları kötü günlerin sizin başınıza da gelmesinden korkuyorum.
    (Mümin 40/31)
    یُرِیدُ ظُلْمًا لِلْعِبَادِ ? مِثْلَ دَأْبِ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذِینَ مِنْ بَعْدِھِمْ وَمَا ا َُّ
    Nuh, Ad ve Semud halkının, bir de onlardan sonrakilerin başına gelenler beni endişelendiriyor. Allah kullarına yanlış yapmaz.
    (Mümin 40/32)
    وَیَا قَوْمِ إِنِّي أَخَافُ عَلَیْكُمْ یَوْمَ التَّنَادِ
    Ey halkım! Karşılıklı bağrışmaların olacağı günden, sizin adınıza endişeleniyorum.
    (Mümin 40/33)
    فَمَا لَھُ مِنْ ھَادٍ ? ِ مِنْ عَاصِمٍ وَمَنْ یُضْلِلِ ا َُّ ? یَوْمَ تُوَلُّونَ مُدْبِرِینَ مَا لَكُمْ مِنَ ا َّ
    İşlerinizin tersine döneceği gün sizi Allah’a karşı koruyacak kimse olmaz. Allah’ın sapık saydığını, kimse doğru yolda göremez.”
    (Mümin 40/34)
    وَلَقَدْ جَاءَكُمْ یُوسُفُ مِنْ قَبْلُ بِالْبَیِّنَاتِ فَمَا زِلْتُمْ فِي شَكٍّ مِمَّا جَاءَكُمْ بِھِ حَتَّىٰ إِذَا ھَلَكَ قُلْتُمْ
    مَنْ ھُوَ مُسْرِفٌ مُرْتَابٌ ? مِنْ بَعْدِهِ رَسُولًا كَذَٰلِكَ یُضِلُّ ا َُّ ? لَنْ یَبْعَثَ ا َُّ
    Daha önce Yusuf da size o açık belgelerle (mucizelerle) gelmişti. Getirdiği şeylerden hep şüphe duymuş, öldüğü zaman da “Ondan sonra Allah,
    artık elçi göndermez” demiştiniz. Allah, aşırı şüpheci birini işte böyle sapık sayar.

    Hannover den saygilarimla.

  3. Gökhan

    Evvela değerli katkılarından ve yazılarımıza gösterdiğin sürekli ilgiden dolayı sana teşekkür ederiz.
    Yusuf ile alakalı hemen şunu belirteyim ki Yusuf asla ne ziraat bakanı ne hazine bakanı ne de herhangi birinin emrine asla girmemiştir. Şu an kitap çalışmalarını bitirmek üzere olduğumuz Yusuf kıssasını yayınladığımızda, Kur’an’da anlatılan Yusuf kıssası ile meal ve tefsirlerde anlatılan Yusuf kıssasının birbirine hiç benzemediğini Allah dilerse görülecektir. Biraz merak uyandırsın diye sana bir kaç ipucu vereyim.
    1- Geleneğin rivayet, israiliyat üzerinden şekillendirdiği Yusuf kıssasının en çok bilinen birinci olayı Yusuf’un kuyuya atılması ve bir kervan tarafından kuyudan çıkarılmasıdır…Kur’an’ın anlattığı Yusuf kıssasınında ise ne bir kuyu vardır ne de kovanın ipine tutularak kuyudan çıkan biri vardır.
    2- Yine en çok bilinen Yusuf’un kanlı gömleği efsanesi asla olmamıştır.
    3- Geleneğin anlattığı Yusuf kıssasının Mısır döneminde her şeye sebep olan kadın Mısır vezirinin yani Azizin karısıdır. Oysa Kur’an’ın anlattığı kıssada Aziz ve onun karısı diye nitelenebilecek birileri hiç yoktur.
    4- Bir kadının evinin kapılarını kilitleyip Yusuf’u zinaya davet ettiği, Yusuf reddedince üzerine atlayıp gömleğini arkadan yırttığı şeklinde resmedilen olay asla olmamıştır. Yusuf suresinin tamamında gömlek diye bir kelime geçmemektedir.
    5- Yusuf’un efsanevi bir güzelliği yoktur.
    6- Yusuf’un hapse düşmesinin sebebi kadınla zina yapma isteğini reddetmesi değildir. Yusuf ve kadın haksız bir iftiraya uğramıştır. Yusuf bambaşka bir sebepten dolayı hapse düşmüştür.
    7- En meşhur olaylardan biri olan Yusuf’un güzelliğine hayran olan kadınların ellerindeki bıçakla ellerini kesmeleri tamamen uydurmadır. böyle bir olay yaşanmamıştır.
    8- Yine en meşhur olaylardan biri olan zindan arkadaşlarının rüyalarını yorumlaması uydurmanın zirve yaptığı yerdir. İki zindan arkadaşı rüya falan anatmamakta bambaşka şeylerden bahsetmektedirler.
    9- O günkü Mısır toplumunun yapısı bilinenin çok dışında ve bugüne kadar asla söylenmemiş bir yapıdadır.
    10- Kral Yusuf’a iman etmiştir.
    11- Kıssanın sonunda Yusuf ülke yönetiminde tek adam olmuştur.
    12- babasının gözleri kör olmamıştır ve yüzüne sürülen gömlekle de gözleri açılmamıştır.
    13- Babası yuusf’un kokusunu kilometrelerce uzaktan hissetmemiştir.
    14- Yusuf’un kardeşleri tarihin ilk münafıklarıdır. Yani münafıklığı icat edenlerdir.
    15- hepsinden önemlisi Yusuf kıssası Yusuf suresinin dışında da devam etmektedir. En az 5 surede Yusuf suresinin devamı vardır.
    16- İsrail Yakup’un lakabı değildir.
    17- Yusuf’tan sonra resullük Yakup’un kızlarından olma torunlarından devam etmiştir.

    Gökhan

    daha bir çok şey vardır ama bu yazdıklarımız bile bilinen Yusuf kıssasını bambaşka bir hale sokmaya yetmektedir.

    Firavunun sarayında imanını gizleyen ve bu kişinin Takiyye yaptığı söylemine gelince…Kur’an’daki tüm Musa kıssalarını bir kronolojiye göre yayınladığımızda bu adamın kim olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bu adam Musa kıssalarında sadece Mümin suresinde geçmemektedir. Kasas 20 de “şehrin en uzak yerinden koşarak gelen adam” diye tanıtılan kişi de bu adamdır. Yasin suresinde geçen adam da bu adamdır. Araf suresinin 163-169 arasında bahsi geçenler arasında da bu adam vardır. Maide 20-26 arasında anlatılan olaylarda da bu adam vardır… Kur’an’ın tanıttığı kişilerin deşifresi sadece Kur’an’dan yapıldığında görülecektir ki daha neler keşfedilecektir. Bu adam Takiyye falan yapmamıştır.

    Kaldı ki iman nasıl gizlenebilir bunu birinin anlatması mümkün müdür?
    İman dediğimiz şey cebimize koyup kimseye göstermeyeceğimiz bir şey midir ki onu saklayabilelim. İman kişinin her nefesidir. insan nefes almasını saklayabilirse imanını da saklayabilir. İman kişinin her şeyinde olması gereken birşeydir. He yönüyle kişiyi kuşatan bir şey nasıl gizlenebilir. bu mümkün müdür?

    Allah dilerse (İLLA EN YEŞAALLAH..inşallah kelimesi Allah dilerse manasında değil, “Allah dilediği için” demektir..Yüce Allah Kehf 24 de ne dememiz gerektiğini açıkça bildirmektedir) Takiyye konusunda bir yazı kaleme aldığımızda daha detaylı anlatılacaktır.
    Gösterdiğin ilgiye teşekkürler..Hannover deki dostlara selam söyleyiniz.

  4. Abi Aleyküm Selam.
    Mümin suresinde bahsedilen kisinin kassas ve yasin surelerinde bahsidelen kisi oldugundan bende seninle hem fikirim. kurani bütüncül olarak ele alip okudugumda ayni sonuca variyorum. Ramazan abi -Yusuf- kitabini heycanla bekliyorum.

    Abi ayrica baska bir konu hakkinda da sana birsey danismak istiyorum;
    Isra suresinde Allah Rasulu Muhammed As. in gittigi uzaktaki mescid, isra suresinden bir önceki surede Kehf suresinde anlatilan Magarada ki uyurlar icin Magaranin oldugu yere yapilan mescit olabilirmi??
    Bu konuda beni aydinlatacak bir bilgi paylasiminda bulunursan beni sevindirirsin.
    Mustafa abiye ve sana Hannoverden kucak dolusu sevgilerle…

  5. GÖKHAN

    İsra suresinin ilk ayetinde “BİR KUL” şeklinde tanıtılan resulun Muhammed (a.s) olduğu sadece peşin bir kabül, rivayetlerin oluşturduğu bir şablondan başka bir şey değildir. Ayette bir kul diye tanıtılan kişinin Muhammed (a.s) olduğuna dair en ufak bir delil yoktur. O kulun Muhammed (as) değil, Musa olduğu hemen ikinci ayetten apaçık bir şekilde anlaşılmaktadır. Fakat bizim ulema adını almış şarlatanlarımız Musa’yı ısrarla mescidil harama yakıştırmadıkları, onun kıblesinin ayrır olduğuna dair hiçbir mesnede dayanmayan söylemleri ne yazık ki karışıklığa sebep olmuştur. Bunun yanında “Mescidil Haram” ifadesine Kur’an’ın yüklediği mana değil de geleneğin yüklediği mana öncelendiği için ortaya ne anlama geldiği bilinmeyen terimler çıkmıştır. gelenek Mescidil haram kelimesine “dokunulmazlığı olan mescid anlamı yüklemiştir. Ama tarihte hem de Kur’an’ın inişinden sonra bu mescide dokunulmuş ve hatta yerle bir edilmiştir (Abdulmelik b. Mervan zamanında Haccac tarafından). Yüce Allah bir yere ya da bir hayvana haramlık yüklemez çünkü haram ya da helal insanlar içindir. Taşın toprağın helalliği ya da haramlığı olmaz, olamaz. bu tam bir fetişizm olur. Yüce Allah’ın bir yere, bir şeye haram demesi durumunda istenilse bile o şeye ulaşılamaz demektir. Yüce Allah taşa toprağa haram koymaz. Ama insana uyması gereken haramlar belirler. Bu durumda Mescidil haram ifadesi ilk olarak ne zaman ve kime haram edilmiştir soruları gündeme gelecektir. Mescidil Haram demek, “yasaklanmış secde edilen mekan” demektir.
    Musa kıssalarına bakıldığında bu yerin kime yasaklandığı Maide 20-26 ayetlerinden anlaşılmaktadır. işte o günden beri İnsanlık için kurulan ilk mescid o kişilere haramdır yani yasaktır. bu onlar isteseler bile onu elde edemezler, isteseler bile orada secde edemezler demektir.
    Aslında bu konu Yusuf kitabından sonra yayınlamayı planladığımız oldukça hacimli bir çalışmanın konusudur. İkinci kıble saçmalığını müslümanların gündemine getirenler Yahudllerin izinden giderek Yüce Allah’ın her zaman ve zeminde insanlığın toplanma merkezi kıldığı Mescidil haram’ın statüsünü öylesine bayağılaştırmışlardır ki sonunda orası ölmek üzere olanların gidip, aptalca bir kayaya taş atarak birbirini ezdikleri bir mekana dönüşmüştür. Hemen belirteyim ki Yüce Allah asla ve kat’a ikinci bir kıble olarak herhangi bir yeri belirlememiştir. Yüce Allah’ın tüm resulleri her zaman sadece ve sadece Kabe’yi kıble edinmiş başka bir yere asla yönelmemişlerdir. Kudüs(İbranice adı Yaruşalayim – Aramca adı İliya) şehrinde bulunduğu söylenen Süleyman tapınağının Allah resulü Muhammed (as) tarafından kıble edindiği söylemi insanlık tarihinde söylenmiş en büyük yalandır. Böylesine saçma bir yalana Allah2ın ve onun resullerinin alet edinilmesi tam tamına rezil bir sefilliktir. Dediğimiz gibi bununla ilgili çok detaylı bir çalışma Yusuf kitabından sonra yayınlanacaktır.
    Ashab-ı Kehf’e gelince
    Biz Kur’an üzerinden yaptığımız çalışmalarımızda Elhamdülillah bu adamların kimler olduğunu net bir şekilde tespit ettik. Bu çalışmayı da yayınlayacağız inşallah. Onların yattıkları mağaranın üzerine bir mescid falan yapılmamıştır. Bu adamların kimler olduğunun tespitinin bu güne kadar yapılamamış olması Kur’an’ın kendi kendini açıklayan bir kitap olduğunun göz ardı edilmesinden dolayıdır. kendilerini ulema, ilahiyatçı, kelamcı, fıkıhçı, şeyh, Prof, filozof vs vs şeklinde tanıtan şarlatanlar hep Kur’an’a eskilerden kalmış bir metin ya da toprak altından çıkmış üzerinde çivi yazısı olan taş tablet muamelesi yapmışlardır. Ne yazık ki müslümanlar bu şarlatanların söylediklerini Allah’ın dini zannetmiş ve peşlerine takılmışlardır. Bu yüzden hem o şarlatanlar hem de müslümanlar dünyanın en rezil, en değersiz insanları konumuna düşmüşlerdir.
    Allah dilerse Ashab-ı Kehf hakkında yaptığımız çalışmalarda yakında bu sitede yayınlanacaktır.
    Hannovere bizden çok selam söyleyiniz.

    • Ramazan Bey Merhaba,

      Günün anlam ve önemine istinaden; miraç konusunda bir sorum olacak. İkinci ayette Musa a.s.’dan bahsedilmesi ilk ayeti açıklar gibi görünüyor ama üçüncü ayet de Nuh a.s hakkında. Yani ilk ayet neden peygamberimiz hakkında olmasın?

      Öte yandan İsra 1 ile Necm 5-18 birbirlerini açıklayan ayetler değil midir? Değilse bu ayetleri nereye koyacağız?

      Selamlar
      Ahmet

  6. Ramazan Bey Selamun Aleykum,

    SEBT ve YUSUF çalışması için teşekkürler. Gerçekten ufuk açıcı. Buraya yazıyorum ama sadece Yusuf suresi için değil diğer sorularımı da burada cevaplayabilirseniz sevinirim.

    Muhatabınızı biraz tanımak açısından söyleyeyim, 51 yaşındayım, elektronik mühendisiyim, üniversite ilk yılından itibaren namaza başladım, Arapça bilmiyorum ama değişik yorumları takip ediyorum.

    Sorularım şöyle:
    1. Yakup peygamber de Mısır’a geldiyse Mekke’de kim kaldı?
    2. Soy Yakup peygamberin kızları üzerinden devam etti değil mi? Hz Musa’dan sonra soy Hz Harun üzerinden devam etti sanırım.
    3. İblis’in melek olduğunu kabul etmek zor geliyor. Melekler Allah (c.c) in sözünden çıkmazlar diye anlıyorum, bizde hiristiyanlıktaki gibi “düşmüş melek” olmaması lazım. Bu yaklaşım vahyi getiren melekleri de töhmet altına almaz mı?
    4. Ebu Leheb’in firavun olduğu meselesini tam kavrayamadım, firavun konusu aslında Medine ayetleriyle başlamadı mı?
    5. Adem (a.s)’a öğretilen kelimelerin resul isimleri olduğuna tam olarak nasıl ulaştınız? Cennet’in dünyadaki bahçe olduğu yaklaşımı doğru mudur? Neticede bu özel bir durum olamaz mı?
    6. Zülkarneyn’in Hz. Süleyman olması çok mantıklı geldi. Diğer en önemli iki olabilecek görüş Talut ve İran komutanı Koreş, bunlara ne dersiniz?
    7. Özel bir soru, Türkiye’de değil misiniz?

    Teşekkürler

    Ahmet GÜNGÖR

    • Ahmet bey, Ramazan’ın yanıtına ilave olarak İblis konusundaki değerlendirmenize binaen Kehf 50. ayetini de hatırlatmak isterim. Ayetin başındaki hitap melekleredir. Ancak bu hitap edilenlerden biri yanlışa savruluyor… Bu davranışı iradesiz bir varlığın yapması düşünülemez…

      • Mustafa Bey, ilave açıklama için teşekkürler. Bu konuda beni düşündüren 3 şey var.
        1. Niçin Allah (c.c) ” iblis cinlerdendi” şeklinde bir açıklama yaptı? Eğer tüm cin ve melekler, cann’dan geliyorsa bu açıklamaya gerek olur muydu?
        2. Bildiklerimiz yanlış değilse meleklerin dişilik-erkeklikleri yok. Hatta Allah (c.c) müşriklerin meleklerin Allah’ın kızları olması konusunu her fırsatta reddediyor. Ama cinlerde durum farklı diye biliyoruz.
        3. Kitapta melekler için Allah (c.c), onlar emredildikleri işi yaparlar, itaat ederler diyor. Akıllı varlıkların iradesi konusunda size katılsam da bunu çözemedim.
        Bu 3 madde yüzünden konuyu kafamda hala oturtamadım maalesef.

        • Ahmet bey, Melek ve Cinler konusunda kafaların karışık olması son derece doğal. Zira koskoca islam literatüründe melekler konusunda; “Allah Meleklere iman etmemizi emrettiği için inanırız” anlayışı etrafında dolanan birkaç çalışma dışında bir kaynak bulmak kolay değil. Kitap ve Hikmet dergisinde faalken bir sayıyı bu konuya ayırmıştık. O sayıya bir yazı çalışması yapmıştım. O yazıya; http://hasanmustafaarslan.com/melek-cin-iliskisi/ linkinden ulaşabilirsiniz. Haliyle sorularınız yine olacaktır. Bu sorularınızı belli kültlerden sıyrılıp ancak Kur’an perspektifinden yaklaşımlarla belki bir hizaya getirebilirsiniz. Linkdeki yazının hazırlığına başlarken ismini “Melekler Cinlerin Nebileri mi!” şeklinde düşünmüştüm. O ortamda ancak bu yazıdaki yaklaşımları ortaya koyabildik. O dönemde Melek konusuyla ilgili çok detaylı bir içerik tasarımı hazırlığı da çalışmıştım. Ancak sonrasında bunu geliştiremedik. Özenli bir mesai gerektiriyor. Umarım şimdilik bu kadarı bir nebze olsun yardımcı olur.

          • AHMET BEY

            1- itirazınızda haklısınız. Cin ve Meleklerin hepsi can’dandır şeklinde bir yargı ortaya koyduktan sonra Kehf suresindeki ayette geçen “KANE MİNEL CİNNİ” ifadesini “iblis cinlerdendi” şeklinde çevirmek çok da isabetli gibi durmamaktadır. Zaten cin olan birine “o Can’dan biri idi” gibi bir söz söylemek dediğiniz gibi anlamsız bir şey olmaktadır. O ayetin sonunda “Bİ’SE LİZ ZALİMİNE BEDELE” şeklinde bir cümle de bulunmaktadır. Bu cümle bahsedilen olayda bir değişimin olduğunu bildirmektedir. Kaldı ki zaten KANE fiili değişim bildiren bir fiildir. Buradaki karışıklık sanrım Cin ve Melek kelimelerinin birbirinin muadili olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Melek kelimesi bir özelliği belirten sıfati bir kelimeyken cin kelimesi bir varlığı gösteren tür ismidir. Cin olan birinin cin oluşu onun elinde olan sonradan kazanabileceği bir özellik değildir. O öyle yaratıldığı için cindir. Fakat meleklik yaratılıştan gelen bir şey değildir. Tıpkı beşer yaratılan resullerin sonradan resul olmaları gibi bir şeydir. Kısaca “meşru yetkili” anlamı verebileceğimiz “melek” kelimesi cin türü varlıklar içinden meşru yetkili kılınmış kişileri kapsamaktadır. Yoksa melek ayrı bir varlık türü değildir. Yüce Allah Kur’an’da akıllı varlık olarak “cin ve insan” türlerini göstermiştir. Melekler de akıllı varlıklardır. Geleneksel anlayışın “melekler akılıdır ama iradeleri yoktur” şeklindeki melek tarifi tam bir saçmalıktır. İradesi olmayan bir akıl akıl değildir zaten. Aklı akıl yapan şey iradedir. Yoksa binlerce terabayt kapasitesi olan bir bilgisayar da akıllıdır. Akıllı ve iradeli olmasalardı ahirette verilecek hesapları da olmazdı. Ama Yüce Allah ahirette hesap vermeyecek tek bir kişinin bile olmadığını bildirmiş ve hatta Kur’an’da meleklerin de hesaba çekileceğini bildiren kıssalar anlatılmıştır. Onlar da tıpkı resuller gibi hesaba çekileceklerdir.
            Olaya bu çerçeveden baktığımızda “Kane minel cinni” ifadesine “o cinlerdendi” şeklinde değil de “O CİNLERDEN OLDU” şeklinde bir anlam verilmesi daha isabetli gözükmektedir. FAKAT, bu değişimi onun varlık olarak başka bir varlığa dönüştüğü şeklinde değil “konum olarak” bir değişim geçirdiği şeklinde anlamak gerekmektedir (kanaatimiz bu yöndedir).Zira ne insan yaratılanın beşer olması, ne cin yaratılanın insan olması, ne de tersi olması söz konusu değildir. Ama resul olanın resullükten azledilip tekrar beşer seviyesine düşürülmesi mümkündür. Nitekim Adem ve Yunus kıssaları buna örnektir. Tıpkı bunun gibi melek olan birinin cin seviyesine düşürülmesi yani “meşru yetkilerinin elinden alınması” pekala mümkündür. Kur’an ‘da anlatılan İblis kıssalarına biraz dikkat edildiğinde iblis hep izin istemektedir. Onun izin istemesi demek onda olan bazı özelliklerin ondan alınmaması demektir. Oysa bundan önce İblis meleklerle birliktedir. İşte ayetteki KANE MİNEL CİNNİ ifadesi sanırız bunu ifade etmektedir. Vardığımız bu yargı çalışmalarımız sonucunda bizim elde ettiklerimizdir. Allah izin verir de yarım bıraktığımız daha doğrusu sadece başlangıcını yapabildiğimiz yaratılış derslerine devam edersek bu meseleyi daha detaylıca ortaya koymaya çalışacağız.

            2- Hayır bildiğiniz doğru değildir. Meleklerde de dişilik erkeklik vardır ve onlar da üremektedirler. Bu melek anlayışı Yahudi ve Hıristyanlarda olan bir anlayıştır. Yüce Allah Kur’an’ın bir çok yerinde yaratılmış her varlığın EZVAÇ olduğunu bildirmiş ve herhangi bir varlığı da istisna ederek bunun dışında tutmamıştır. Müşriklerin meleklere nispet ettikleri cinsiyet dişilik değil ÜNSA lıktır. Ünsa kelimesi mana itibariyle cinsiyet değil tam tersi cinsiyetsizliktir. Yani müşrikler melekler dişidir demiyorlar tam tersi melekler cinsiyetsizdir diyorlar. Burada şimdilik bu kadarını söyleyebileceğim bu konuyu yine Allah izin verir de devam edebilirsek “yaratılış” derslerinde daha detaylıca ortaya koymaya çalışacağız. Vel hasıl, yaratılmış olup da cinsiyeti olmayan herhangi bir varlık söz konusu bile değildir. Melekler de diğer varlıklar gibi erkeği, dişisi olan varlıklardır.

            3- Bu sorunuzun cevabı 1 ve 2. sorularınıza verilen cevaplar içinde var gibi.

            selametle

          • Hasan Bey, gerçekten ilginç bir çalışma olmuş.Mesai harcamaya değer diye düşünüyorum. Resul beşerlerin nebisi ise melek de cinlerin nebisi kulağa mantıklı geliyor yalnız isra 95’de melek-melek yerine, bu mantıkla cin-cin olması gerekmez mi?
            Selamlar
            Ahmet

          • Ahmet bey aynı yorumu birkaç gün önce Keyfilik 3 yazısı altında da yapmıştım. Değerlendirmeniz üzerinden buraya da aktarmakta fayda olacak. Bu analitik yaklaşımlarınız çerçevesinde birçok sorunuza da belki kapı aralayabilir. Bugün meal ve tefsirlerde üzeri en fazla karartılan konuların başında Beşer ve İnsan kavramlarının geldiğini iddia edebiliriz. Siz de bu ayrımı yok sayarak, “Resul beşerlerin nebisi ise…” şeklinde bir cümle kurmuşsunuz. Kesin zannedilen o kadar rivayet kaynaklı anlatı varken bu nasıl olabilir demeyin lütfen ve şüphelerinizi ayetler ile teyid ediniz. Bu karartmanın sonuçları itibariyle neler olduğu, YARADILIŞ konusu toparlandığında çok daha netleşecektir. Ancak bu çalışmayı beklemeden;
            – Hicr 26 (insanı yarattım),
            – Hicr 27 (daha önce Cannı/Cinleri yarattım),
            – Hicr 28 (bir beşer yaratacağım),
            – Hicr 29 (onu eşitlediğimde/sevveytuhu ona secde edin) ayetlerini ve bu ayetlerdeki sıralamayı takip ederseniz bir çok konuyu kendiliğinizden sizde sorgulayabileceksiniz… Ayrıca sevveytuhu ibaresinin benzer kullanıldığı Secde 8’den başlayan ilgili ayetlerin de Beşer ile ilgili olduğunu, Ruh meselesinin de Sema ve Arz ifadelerinin de ne kadar ilginç somut bir kullanımı olduğunu, Allah izin verir ve çalışma neticelendiğinde görülebileceğini umuyoruz.

            Beşer ve İnsan konusundaki iddiamızı kısaca toparlayıp özetliyecek olursak;
            – Her şey sudan yaratıldı. (Enbiya 21/30)
            – İradeli varlık olarak ilk cinler yaratıldı (Hicr 15/27)
            – Sonra İnsan yaratıldı (Hicr 15/26) ve ilk insan Nebat şeklinde oluştu (Bkz. Nuh 71/17)
            – Sonra Beşer yaratıldı (Hicr 15/27)
            – Beşer yaradılışında İnsan ile eşitlendi (Hicr 15/28). Adem ilk Beşerdir.
            – Ademden önce de insan vardır. (Bakara 2/213; Ayet “İnsanlar tek bir ümmetti, sonra müjde veren nebiler geldi..” şeklinde devam eder)
            – İlk insan bir kadındır. (خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ Halekakum min nefsin vahidetin – Nisa 4/1; Enam6/98; Araf 7/189; Enam 39/6)
            – Ademin yaradılışı tıpkı İsa gibidir. (Ali İmran 3/59)
            – Hiçbir BEŞER, İNSANLARA bana kul olun demez. (Ali İmran 3/79) (Not lütfen bu gibi İNSAN/BEŞER kelimelerinin geçtiği ayetlerde meal yazarlarına kesinlikle güvenmeyip Arapça metni kontrol ediniz.)

            Liste görüldüğü gbi uzayıp gidiyor… Biraz olsun sorgulayan ve sadece Allah’ın Zikrine iman eden biri için bu liste çok şey ifade etmektedir… Bu konu ileride Allah izin verirse kapsamlı bir şekilde detaylandırılacaktır…

            Tüm bu sorgulamaları yaparken karşılaştığınız güçlü bir rivayet size ayet ile rivayet arasında bir çelişki sunuyor ve siz de “bu kadarda olamaz” diye düşünüyorsanız lütfen şu ayeti hatırlayınız. Cin 72/5; “Biz sanıyorduk ki insanlar ve cinler, Allah’a karşı yalan söyleyemezler.”

  7. Ahmet Güngör Aleykum Selam

    1-Biri kaldı mı kalmadı mı henüz bilmiyorum.
    2-Kur’an’ın dört yerinde ESBAT’tan bahseden ayetler vardır. Esbat kelimesi “kız çocuklarından olma torunlar” manasınadır. Erkek çocuklardan olana “hafid” denir ve bu kelime de Kur’an’da geçmektedir. Musa’dan sonra soy harun üzerinden devam etmedi. Musa üzerinden devam etti. Henüz sonuca ulaşmadık ama Muhammed’in “ataları” arasında Musa’nın da olma ihtimali çok yüksek. Allah izin verirse sonuca gittiğimizde bunu daha geniş ortaya koyarız.
    3-İblisin melek olduğunu kabul etmenin zorluğu “melekleri” farklı bir yaratık olarak kabul etmekten geliyor. Adem’in Allah’a isyan ettiğini aklımız alıyor. Bir resul nasıl olurda Allah’a isyan edip kendisini bu duruma düşürür demiyoruz. Ama bir meleğin isyan edişini aklımız almıyor. Çünkü geleneksel anlayışa göre melekler akıllı ama iradesiz varlıklardır. Bu anlayış meleklik vasfını iblise yakıştıramıyor. Oysa Akıllı olup iradesi olmamak kadar saçma bir şey yoktur. Kaldı ki Kur’an’da meleklerin hesaba çekildiğine dair ayetler vardır. İradesi olmayanın verilecek hesabı da olmaz. Melek “meşru yetkili” anlamındadır. İblis de meşru yetkiliydi ama tıpkı adem gibi yetkilerini kötüye kullandı.
    4-Ebu leheb ile ilgili lütfen önce Tebbet süresinin tefsirini muteber sayılan tefsirlerden okuyun. daha sonra Ebu Leheb firavundur yazısını tekrar okuyun.
    5-Bakara suresindeki ademlere isimlerin öğretilmesi kıssasında öğretmen isimlerin hepsi akıllı ve iradeli varlıkların isimleri. Cennet kelimesine kafadan bahçe anlamı vermek doğru değildir. Kelime “himaye” anlamına da gelmektedir. Bu mevzuları Allah izin verirse başladığımız ama yarıda bıraktığımız “yaratılış” derselerinde daha detaylı ele alacağız.
    6-Talut olamaz çünkü kuranda anlatılan Talut kıssasında Talut da diğerleri gibi başarılı olamıyor. zülkarneynin iranlı komutan koreş olabileceğine dair kelime sarfetmek bile gereksiz.
    7-Hayır Türkiyede değilim. Yaklaşık 4 aydır rusyada bir şantiyede çalışmaktayım. Allah izin verirse mayıs ayında veya biraz önce gelmeyi planlıyorum.

    selametle

  8. Teşekkürler Ramazan Bey,
    Takdir edersiniz ki apaçık Kuran’dan az çok belli çıkarımlar yapıyoruz. Meal ve tefsirlerdeki sıkıntılı konularda, “Prof Dr” ünvanlı hocalar bir birlerine 180 derece zıt yorum yapabiliyor. Dediğiniz gibi bu iş kelimelerde gizli olabilir. Mesela Bayındır Hoca’nın (bence haşa) Allah geleceği bilmez olarak yorumladığı alim fiilini İslamoğlu işaretlemek olarak değerlendiriyor. Mehmet Okuyan cin-melek ayrı diyor, bir kısım hocalar müslümanlar cehennemde günahlarını çekecekler diyor, az kısmı hayır diyorlar (benim anladığım da Cehenneme giren çıkamaz şeklinde)… Doğruyu bulmaya gayret ediyoruz.
    Ben de şu anda Cidde’den yazıyorum. Soruları sorduğumda da Sudan’daydım. Rusya’da size kolay gelsin, geldiğinizde görüşmek isterim.
    Selametle

  9. Ahmet Bey

    Dini eğitimini ister devletin okulları, fakülteleri üzerinden veya geleneksel medrese eğitimi üzerinden almış olsunlar isimlerinin önüne “hoca” lakabını koyanların hepsi geleceğin kemikleştirdiği, onun üzerinden değerler sistemi oluşturduğu ne yazık ki adı Yüce Allah’ın pak dini “islam” ile isimdeş olan ne idüğü belirsiz, çerçevesiz, ilkesiz ve durmadan sorun yaratan bir dini anlatmaktalar. Üzerinden maaş aldıkları, toplumsal bir statü kazandıkları Yüce Allah’ın pak kitabı Kur’an onlar için “mesleki bir enstrüman” mesabesinde. Ona teslim olmak zorunda oldukları Kur’an onlar tarafından teslim alınmıştır. Onlar, insanlığın derdine deva olacak soru ve sorunlara Kur’an ile çözüm getirmek yerine tam tersi Kur’an’dan yeni sorun ve sorunlar üretmekteler. Kimisi onun aktifliğini, canlılığını ve aktüel değerini tarihin belli bir dönemine hapsedip ölü bir metin haline getirmeye çalışırken kimisi de (Bayındır- İslamoğlu- Okuyan- Edip – İhsan) güya Kur’an’ı savunmak adına geleneğin saçmalıklarını yeni bir ambalajla insanlara yutturmaya çalışmaktalar. Kur’an’ı dört başı mamur, kendi kendine yeten bir metin olarak görmeyi asla kabul etmeyen bu Kur’an savunucularının meallerinde, yaptıkları tefsir derslerinde veya tv proglaramlarında uyguladıkları yöntemler bunu açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bir ayetini alıp onun üzerinden kendilerini cilalalayacak geniş yorum alanları oluşturmaları kişisel statülerini sağlamlaştrmırmak ve geliştirmekten başka bir işe yaramamaktadır.

    Yukarıdaki yazınızın sonuna doğru “doğruyu bulmaya gayret ediyoruz” demişsiniz. Doğru kayıp değil ki bulalım. Doğru hem de dosdoğru olan Yüce Kur’an yeryüzünün ulaşımı en kolay olan kitabıdır. O kitap; insanı/insanlığı yaratılış gayesine uygun hedeflerine en düz, en kestirme, en tehlikesiz, en sağlam yolla götürmek için Yüce Allah tarafından inzal edilmiştir. O kendisini rehber edineni doğru hedefe dosdoğru bir rota ile götürürken, peşine takılanlara eziyet etmez, onları ödenmesi mümkün olmayan borçlar altına sokmaz, mühtedilerini farklı gruplara bölerek birini diğerinden daha aşağı konuma koymaz, yerine getirilmesi mümkün olmayan “yeterlilik şartları” dikte etmez, kaba ve haşin davranmaz, şefkatsiz ve merhametsiz bir şekilde aşağılamaz, muhtedilerin olası hataları yüzünden onları dışlamadaığı gibi en çabuk ve en kolay şekilde hatalarını nasıl telafi edeceklerini sabırla öğretir.

    Bu ve daha binlerce muhteşem güzelliklere sahip “dosdoğru” bir rehber dururken bizim kendimizi değil de “doğruyu” kayıp sayıp aramaya koyulmamız güneş dururken gözlerini sımsıkı kapatıp, üstüne ışık sızmasın diye göz bandajları takan birinin durumuna benzemektedir. Karanlıkta kalan biziz “doğru” değil, yitmiş, kaybolmuş, şaşırmış olan bizi “doğru” değil.

    Soru ve sorunlarımıza sadece Kur’an’ın cevap vereceğine, Kur’an’ın bu yeterliliğe sahip olduğuna bir türlü inanasımız gelmiyor ne yazık ki!. Daha ilk satırında “müttakilerin rehberi” olduğunu tüm akıllı varlıklara ilan eden bir kitaba rağmen rehbersiz bir şekilde hayat içinde oradan oraya savrulan bizler, kurduğumuz hayatın temellerinde bir yanlışlık olduğunu kabul edemiyoruz. Hayatımızın yanlışlar üzerine bina edilmiş, ilkeleri ve çerçevesi olmayan değersiz ve hiçbir kıymeti harbiyesi olmayan “senaryo” olduğunu kabul edemiyoruz.

    Kur’an ile ilişkimiz, onun güçlü, merhametli, şefkatli, güvenilir ellerini tutan yolda kalmışlar gibi değildir (ne yazık ki). Kayıp ve karmaşık olanın o olduğunu daha baştan kabul etmişiz. Kayıp ve karmaşık olanın o olduğunu daha baştan kabul ettiğimiz için her zaman onun karışıklığını çözüp bizim anlayacağımız şekle sokacak adına hoca veya Prof denilen başka rehberlere ihtiyaç duymaktayız. Bize kayıp olan! o doğruyu bulduracak birilerini hep aramışız. Eh talep varsa arz da hemen onun ardından gelecektir elbet.

    Bir dokun bin ah işit tadındaki bu serzenişim herkesten önce kendimedir. Ellerimi açıp “Ya rab bana doğruyu göster” demeye utanç duyduğum şu yaşta ölümü özlemekten başka bir şey gelmiyor elimden. Üzerinde çalıştığım her bir Kur’an kelimesi “kendimi” kaybedişimin ne kadar derin boyutlarda olduğunu tokat gibi yüzüme çarpıyor. Her bir Kur’an kelimesinden sonra “Ya rab ben beni bulamıyorum, kayboldum, ne olur buldur beni” duasını fiili olarak yapıyorum.

    Kur’an ile ilişkimiz kaybolmuş birinin kendisini selamete çıkaracak bir rehbere sımsıkı yapışması şeklinde değil, kaybolmuşları bulan “arama kurtarma timi” şeklindedir. Kayıp olan o, arayıp bulan ise biz.

    her neyse, Allah diler de karşılaşırsak daha uzun dökeriz içimizi. Rusyadan geldiğimde haber ederim inşallah.

    Selametle

    • Ramazan Bey Selamlar,

      Yazınızı okudum ama umre ve işler nedeniyle cevap yazamadım.Cidde’deki iş bitince fırsat bu fırsat günü birlik iki umre yaptım, bu sefer Tuva vadisini, Hz. İbrahim’in duasını düşünme fırsatım oldu.

      Ben mühendisim, metodlu çalışırım ama yay burcu olmamdan gelen bir daldan dala atlama huyum var. O yüzden değişik sorularım olacak, şimdiden hakkınız helal edin:

      1. Umredeyken kıble konusu aklıma takıldı. Sizin çalışmanız ne durumda acaba? Ben de kalben Kabe yerine Kudüs’e dönülmesini kabullenemiyorum ama Bakara 144’ü o zaman nasıl alacağız. Kibleteyn mescidi, sahih olduğu kesin kabul edilen pek çok “kavli sünnet” var. Öte yandan kıblenin Kudüs’e döndüğü ile ilgili Kur’an’da bilgi bulamadım.
      2. Sitede bir yerde, şimdi nerde hatırlayamadım, Musa-Kul kıssası en çok polemik haline getirilen hususlardan biri demiştiniz. İslamoğlu buna mesel diyor sanırım, ben sinek, kitap yüklü eşekler vs haricinde, tüm kıssaların gerçek olması gerektiğine inanıyorum.Yani haşa Allah (c.c) bizi mi kandıracak? Bu kıssaya çok özet de olsa bir açıklamanız var mıdır?
      3. Genel anlamda kelime olarak verdiğiniz anlamlar, cümle olarak da gramer ve diğer kurallara uygun mudur? Soruyu tam soramadım, mesela “o cinlerdendi” yerine gramer ve anlam olarak “o cinlerden oldu” diyebiliyor muyuz? Şu an konuşulan Arapça’da sorduğum kişiler “cinlerdendi” şeklinde cevap veriyorlar. Eski kullanım şimdiki zamanda değişim göstermiş de olabilir tabiii.
      4. Değişik bir konu, bu konuyu ne zaman açsam dalga geçiliyor. Kur’an’a göre dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü ben okuduğum meal ve tefsirlerden anlayamıyorum. Tam tersine düz ve hareketsiz olduğu daha ön plana çıkıyor. Şahsen aya gidilmediğine inanıyorum. Çünkü 69-72 arası teknoloji ile bunun olması imkansız geliyor. Neyse, bilim, uzay ajansları, uzaydan çekildiği söylenen resimler, teleskoplar vb kaynaklardan gelenlerle Kuran’dakileri buluşturamıyorum. Düz dünya hareketi Hiristiyanlık orjinli olabilir ama Kur’an da sanki bunu destekliyor. Benim konum, bunu Kuarn’dan nasıl çıkartırız? Bildiğim kadarıyla sadece Süleyman Ateş Naziat 30’da deve kuşu yumurtası yorumunu yapıyor ki bu kelimenin uzak bir anlamı olduğu söyleniyor,bir de geceyi gündüze doluyoruz mealleri var. Buna karşılık yeryüzünü size döşek kıldık, sarsılmayasınız diye dağları yarattık vb ayetler var. Geri planda makro evrende bir zerre olan ve güneşin etrafında dönen dünya güneşe tapanların işine yarayan bir malzeme gibi duruyor. Dünya neredeyse hiç bir şey mertebesinde ama kitabımız gökler ve yer diyor, yani yer tek. Üstelik gökler ve yer 6 günde (evrede) yaratılmış ve bunun 4 günü yer için, yani yakın gök dediğimiz şimdiki uzay 2 günde, toz tanesi bile olmayan yer 4 günde. Hiç bir şey Kuran’a aykırı olamaz, belki biiz anlayamıyoruz. Öte yandan uzaya çıkılıp çıkılmadığı ile ilgili Rahman 33’ü nasıl anlayabiliriz? Arapça’da Allah’ın verdiği bir güç olmaksızın ne demek? Yani bir gücünüz varsa (mesela roket gibi) çıkabilirsiniz mi yoksa balık kavağa çıkınca anlamında mı*

      Kusura bakmayın ben de rezil olmak pahasına içimi döktüm, ama soru işaretleri kafamda olacağına burada olsun.

      Son olarak, ölümü dilemek çok cesurca, ben ise ölümden korkuyorum. İnsan ölünce yetkileri elinden alınıyor, sınav bitince kağıdı çekiyorlar, ben daha şunları yapacaktım olmuyor. Bizim için kıyamet ve hiç bir zaman hazır olacağımı zannetmiyorum.

      Allah yardım eder diye umuyoruz.

      Selamlar
      Ahmet

      • merhaba.Ramazan abi elbet cevaplar ama kendim yine bu sitede ki çalışmalar üzerinden yaptığım araştırmalarda vardığım sonuçları yazayım buraya,enazından bende vardığım sonuçların doğruluğu yanlışlığı hakkında bilgi almış olurum
        1. kıble konusu.Ramazan abinin kıble ile ilgili yazıları ve risalet bütünlüğüni baz alarak bakara suresini baştan sona dikkatlice taradığımda neredeyse tamamının israiloğulları şeriati olduğunu gördüm,özellikle bu kıble bağlamını 144 den geriye okuduğumda 122 de ya beni israil hitabını görüyoruz,burada muhataplar direk israiloğulları olduğundan onları direk muhatap alan bir resul,israiloğluna gelen resullerden biri olmalı orada.Devamında gelen ayetlerde ki hadu ve nasara tanımları bize dönemsel muhatapları veriyor,hadu musa nebi ile gündeme gelen bir kavram ve o ve onun sonrasında israiloğullarına gelen tüm resuler olabilir fakat nasara tanımı isa ile gündeme gelen bir kavram,al i imran 52 de biziz Alla hın ensarı-yardımcıları diyen havarilerle birlikte gündeme giriyor bu ennasara kavramı. tüm bu verileri birleştirip okuyunca ve 144 ün bağlamında Allahın daha önce belirlediği bir kıbleden yine onun belirlediği başka bir kıbleye yönelmekten bahsetmediğini hatta devamında onların kıblesi tanımını görünce ben burada bahsedilen muhatap resulun isa nebi olduğunu,etrafındakilerin kendilerinin ibrahimin kıblesi yerine bir kıble-kıbleler uydurup ona yöneliyor olduklarını ve Allahın isa nebiye atası ibrahimin kıblesini bu bağlamdaki ayetlerle işaret ettiğini düşünüyorum.Ulaştığım sonuç özellikle bağlamda ki muhatapları dikkate alınca böyle zaten sizinde belirttiğiniz gibi kur an da Allah ın başka kıbleler belirlediğine dair hiç ayet ,hiç tanım yok.
        3. kane minelcinninin en isabetli çevirisi cinlerden oldu şeklindedir,burada ramazan abininde bahsettiği gibi bir apolet sökme,rütbe indirgeme durumundan bahsediliyor olması en makul izah.
        4. dünya konusunu bilmiyorum,çokta merak edip incelemedim açıkcası ama rahman suresinin üzerinden birkaç kez geçtim,gördüğüm şu ki o sure kuranda belkide en yanlış anlaşılan,meallendirilen surelerden biri.sure baştan itibaren ins ve cin türünün durum ve ilişkilerinden bahsederken arada ne oluyorsa denizden,gemilerden falan bahsediyor,buralarda bir yanlışlık var farkediyorum ama doğrsuna ulaşmaya ilmim yetmiyor açıkcası fakat denizde dağlar gibi gemiler diye çevrilen ayette dağ diye çevrilen alemler kelimesi özellikle dağla alakası olmayan,kuranda baktığım kadarıyla dağ anlamında kullanılmayan bir kelime,kelimeler marife verilen anlamlar belirsiz,kısaca o sureye verilen mealler tefsirler alakasız geliyor,rahman 33 de geçip gitmeye diye çevrilen tenfuzu kelimesi dışarı çıkmaktan değil aksine nufus etmekten bahsediyor,bunun bir yetki izin olmadan yapılamayacağı söyleniyor ve sanırım yine dünyadan çıkış veya dünyaya girişten değil iki türün birbirleri alanına giremiyeceklerinden bahsediyor.

        ölüme hazır oma mevzusunu ramazan abinin vcevabı en doğrsu ama ben o kısmı okuyunca ve yakup ölüme hazır olduğunda oğullarına ne bildirmişti ayetini düşününce ramazan abiyi çok iyi anladım.İnsan yapması gerekenleri büyük ölçüde yaptığını düşünüp bundan eminleşirse ve bunun ecrini alacağına inanırsa ve etrafında ki gidişattan da rahatsızsa ölümü bir kurtuluş olarak görüp bunu isteyebiliyor Allahtan.Kurana yönelip onun ışığında hali hazırda yaptığı yanlışları terkedip bir düzen tutturmaya başlayınca ve bu yeni halinin kurani olduğuna inanmaya başlayınca insana artık ölsemde gam yemem şeklinde bir rahatlık,iç huzur geliyor sanırım,her ne kadar kendimi yeterli,başarılı görmesemde bu değişim konusunda bazı geceler derin muhasebe ve ardından yaptığım dualarda benzer isteğim oldu.Bu kah nispeten doğru yolda olmanın verdiği güven kah bu güvenin üzerine çöken ”ya hazır doğru yola yönelmişken ilerde tekrar sapkınlığa yönelirsem korkusu”. şekillerinde tezahür edebiliyor. Bu benim düşüncem elbet,ramazan abinin kastı farklı olabilir ama yine de onu çok iyi anlıyorum.Son 1 senedir çevremde bana karşı değişen bakışları,bir sapkın gibi görüp o gözle baktıklarını,öğrendiğim birçok gerçeği kendi daracık çevremde etrafımdakilerle paylaşmak isteyip paylaşamadığımı,benim Kuranı baz alarak,ondan anladıklarımı öne sürerek gerçek dediğim şeylere benden daha doğru yolda olduğunu düşünen aslında gevşek arkadaşlarımın verdiği tepkileri,o kalabalıklar içinde yanlızlaştığımı düşündükçe bazen kara kara düşünüyorum,ölüm için belki de tam zamanı diyorum,Allah affetsin.Ben böyle isem ramazan abinin durumu nedir Allah bilir 🙂 Hakkımızda hayırlısı.

        • Aleykum Selam Ahmet bey;
          Mühendislerin nasıl çalıştığını iyi bilirim. Kendim mühendis olduğum gibi yurtdışındaki firmamda yıllardır (yaklaşık 30 yıl) epey mühendis personelim oldu ve hala da bulunmakta. Burçlar konusu ise benim hiç bilmediğim bir konudur ama bulunduğunuz daldan istediğiniz dala atlayabilirsiniz. Varsa bildiğimiz bir şey söyleriz bilmediğimize de bilmiyoruz deriz.
          1- Kıble konusunda soruların hepsi neredeyse hep aynı cümleyi barındırıyor “Eğer ikinci bir kıble olmamışsa o zaman Bakara 144’ü nasıl anlayacağız?” Bu cümle beni hayrete düşürüyor. Peki diyelim ki ikinci bir kıble var ve bakara 144 de ondan bahsediyor. Bahsedilen o kıblenin; ilk adı Jebus, sonraki adı Jaruşalayim daha sonraki adı İLİYA daha sonraki adı Kudüs (bu adı Müslümanlar verdi) olan yer olduğunu ayetin neresinden çıkardılar veya bırakın o ayeti Kur’an’ın neresinden çıkardılar. Yani şöyle oluyor. Sanki o ayete verilen mealler ve anlatılan tefsirler ayetin orijinal metni ile çok uyumluymuş ve ayet hakikaten öyle bir şeyden bahsediyormuş, ayetin arkasına konulan (sizin deyiminizle) kavli sünnet çok doğru olduğu gibi çok da güzel açıklıyormuş, her şey güllük gülistanlıkmış ve herkes o ayeti çok iyi anlamış da biz ikinci bir kıble yok deyince birdenbire anlaşılmaz hale gelmiş gibi “ee o zaman Bakara 144’ü nasıl anlayacağız” diye soruluyor.

          Mühendis terimleriyle konuşayım; Bakara 144 ile ilgili asla mühendis olmayan hatta hendese ilminin yanından bile geçmeyen ve hatta böyle bir ilmin varlığından bile haberdar olmayan birileri bir denklem kurmuş, daha sonrakiler ise kör bir taklitle o kurulan denklemi kendi hendese problemlerini çözen bir formül zannederek hep kullanmış. Her kullanmalarında da yanlış sonuca varmalarına rağmen hiç kimsenin aklına o denklemi sorgulamak gelmemiş. Biri çıkıp “ya o denklem yanlış, bu denklemle problem çözülmez” deyince de yıllar yılı problem çözmek için kullandığı ama hep yanlış sonuca çıktığı denklemi sorgulamak yerine “eee doğrusu ne o zaman” diyor. Oysa burada asıl büyük olan şey o denklemin doğrusu değil yüzyıllardır uygulanagelen denkleme yanlış denmesidir. Elbette denklemin doğrusunu ortaya koymak şarttır. Ama bir mevzuda ortaya ilk defa bir denklem koyuyorsanız ona benzer bir denklem olmadığı için direk denkleminizi belirtirsiniz. Fakat burada öyle bir durum yok. Mesela; Biri kalksa 4X4=16 etmez derse burada sorulması gereken soru “ee ne eder o zaman” değil “nasıl etmez” olmalıdır. Fakat Yüzyıllarca 4X4=17 olduğuna inanılmış, bütün sayılar ve denklemler buna göre dizayn edilmiş, her şey buna göre şekillendirilmiş (hatta hendese ilmi bile), bunun ardından biri kalkıp 4X4=17 etmez deyince “nasıl etmez” sorusu değil de “ee o zaman ne eder” sorusu soruluyor. Bu sorunun sorulma sebebi ise şudur; 4X4=17 işleminde yanlış olan şey sadece 17 sonucu değildir. Bu sonuca gidilme sebebi işlemin daha öncesinde geçen 4X4 kısmındaki sayılara yüklenen değerdir. Sayı rakam olarak 4 yazılıyor ama sayıya yüklenen değer 4,25. İşte sonuç onun için 17 çıkıyor. Burada “ee doğrusu nedir” sorusunun cevaplanması için ilk önce 4 sayısının içine yüklenen değerin ortaya konması lazımdır. Yüzyıllardır 4 sayısının 4,25 olduğuna inanılmış ve hala da öyle inanılmakta. Siz ne yaparsanız yapın sadece işlemin sonucuna bakarak 4×4=17 yanlıştır tezinizi asla ispatlayamazsınız.

          Şimdi yüzyıllardır o ayette SEN denilerek muhatap alınan kişinin Allah resulü Muhammed olduğu kabul edilmiş (işte bu ilk 4,25). Oysa ilk yapılması gereken şey SEN denilerek muhatap alınan kişinin tespitinin yapılması gerekmektedir. Ama bu tespiti sizin deyiminizle “kavli sünneti” oluşturanlar sizin yerinize yapmış ve o ayette sen denilen kişinin Muhammed olduğunu söylemiş. Yani işlemin ilk sayısını onlar koymuş. Bunun ardına da denklemlerini sağlamlaştıran (sizin deyiminizle) bir sürü “kavli sünnet” de koymuşlar. İşte bu ön kabullere sahip olanlara biri kalkıp “ikinci kıble yok ve hiç olmadı” deyince hemen “ee doğrusu ne o zaman” diye soruluyor.

          Böyle soran aklın içine; Yüce Allah’ın İbrahim üzerinden onlarca kere anlattığı insanlığın toplanma merkezinin, İbrahim makamının olduğu merkezin hem de bizzat İbrahim’in torunları tarafından değiştirilmiş olduğu fikri girebilmiş. Onlarca defa İbrahim milletine tabi olun diyen ayetlere rağmen o akıl bunu alabilmiş. Yani 4 sayısının 4,25 olduğuna inanmış bu akıl. Sadece Müslümanları değil tüm insanlığı ilgilendiren “toplanma merkezinin” öyle satır aralarında, “kavli sünnet” ile, rivayet ile, işin içine tarihi, siyeri, Yahudilerin elindeki tevratı (!) hıristiyanların elindeki incili (!) katarak değişebileceğine inanmış bir kere bu akıl.

          Yüce Allah ısrarla tüm resulleri tek bir din ile tek bir öğreti ile gönderdiğini buyurmasına rağme, her resulün farklı şeriat farklı kurallar getirebileceğine inanılmış bir kere. Hem de LA NUFERRİKU BEYNE EHADİN ayetlerine rağmen. Daha söylenecek çok şey var ama yeri burası değil.
          Asıl olan bu da değildir. Yüce Allah ısrarla İbrahim eliyle ilan ettiği toplanma merkezinin “sadece Müslümanlar” için değil TÜM İNSANLIK için olduğunu söylemesine rağmen, ısrarla vurgulamasına rağmen, 4X4=17 olduğuna inanan akıl, Oranın sadece Müslümanlar için namazda dönülen kıble olduğunu, yıllık hac zamanlarında müslümanlardan başkasının oraya girmesinin yasak olduğunu bir kere kabul etmiş.
          Ahmet kardeş; işte bundan sonra Allah’ınızı severseniz ben bakara 144’ü tüm bunlara değinmeden bu platformda sorulmuş bir sorunun cevabı olarak nasıl acıkmaya güç yetirebilirim ki.

          2-Hayır o kıssa ile ilgili özet bir açıklamam ne yazık ki yoktur.

          3-Evet soruyu “verdiğiniz anlamlar gramer kurallarına uygun mudur? Şeklinde sormanız soruyu eksik değil yanlış sormak olmuş. Varsa bir yanlışımız lütfen bildirin. Videolarımızda hem “o cinlerdendi” hem de “o cinlerden biri oldu” ifadesi ile ilgili bildiklerimizi anlattığımız bölümler bulunmaktadır (hangisiydi ben de hatırlamıyorum).

          4-Şimdilik dünyanın düz ve yuvarlak bir tepsi gibi mi, yoksa tepeleri basık bir portakal gibi mi olduğu sorusuyla zaman kaybetmek istemiyoruz. Aya gidilmediğine inanılır veya inanılmaz (gidilip gidilmediği değil inanılıp inanılmadığı) bununla da ilgilenmiyorum. Dünyanın düz mü yoksa yuvarlak mı olduğunun Kur’an’dan çıkarılması gerektiği doğrudur ama gündemimiz epey yüklü olduğu için ne yazık ki (en azından şimdilik) bu konuya eğilemiyoruz. Güneşin etrafında dönen dünya güneşe tapanlara malzeme olur da dünyanın etrafında dönen güneş dünyaya tapanlara malzeme olmaz mı? Kur’an’da geçen SEMA, SEMAVAT ve ARD kelimeleri en azından geçtiği her yerde gök, gökler, yeryüzü (dünya gezegeni) manasına gelmemektedir. Bununla ilgili bildiklerimizi Allah izin verir de yaratılış derslerine devam edersek aktarırız. Rahman 33 teki SULTAN kelimesinden nasıl oluyor da ROKET çıkıyor benim aklım henüz bunu almadı. Sultan kelimesi pazu gücü, itici güç, beygir gücü gibi anlamlara asla gelemez. Rahman 33 ile ilgili yanılmıyorsam videolarımızda biraz bahsetmiştik ama onun da hangi videoda olduğunu hatırlamıyorum.

          Kimse soru sorduğu için (en azından bizim nezdimizde) asla rezil olmaz ahmet bey;

          Ölümü dilemek cesurca derken benim söylemimi kast ediyorsanız, bana göre böyle bir insanlık türü içinde daha fazla yaşamayı istemek ölümü istemekten çok daha cesurcadır. Yani ölümü istemem cesurluğumdan değil korkaklığımdandır.

          Selametle

  10. hasan abi,siteye son yorumlanan konuları görebileceğimiz bir düzenleme getirmen mümkün mü 🙂 güncel Yorumlar için tüm başlıkları tek tek kontrol etmek sıkıntı oluyor

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*