Tuva Vadisi ve Tevhid!

Allah Kâbe’yi; o saygıdeğer binayı, insanların dirliğine sebep kıldı.(Maide 5/97)

İbrahim, İsmail ile beraber Kâbe’nin temellerini yükselttiği sırada şöyle yalvardı: “Rabbimiz, bunu bizden kabul et, dinleyen de bilen de Sen’sin!” / “Rabbimiz! İkimizi sana teslim olmuş kişiler yap, soyumuzdan gelenlerden de sana teslim olmuş bir toplum oluştur! (Bakara 2/127-128)

İnsanların içinde o haccı ilan et ki yürüyerek ve bitkin binekler üzerinde bütün derin vadilerden geçerek sana gelsinler. (Hacc 22/27)

Geleneğimiz her nedense; teslim olduğumuz ve inandığımız Kur’an’da İbrahim soyundan olan Resul ve Nebîlerden İsmail ve Muhammed (as) hariç diğer hiç birisini Hac yükümlülüğü ile ilişkilendirmemiştir!..

Allah dostu[1] İbrahim’in Nebî torunları, onun İnsanlığa yaptığı Hac çağrısını sanki hiç duymadılar!..

İshak soyundan, kendisine kitap ve hikmet verilmiş, Kur’an’da haberleri bizlere aktarılan onca Nebî’nin bu bilgiden mahrum edilmiş olmasını düşünmek mümkün müdür?

Yakup (as) Oğullarına; “Benden sonra neye kul olacaksınız?” diye sormuştu. Onlarda, “Senin İlahına; ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın İlahına, o bir tek İlaha kul olacağız. Biz, zaten ona teslim olmuş kimseleriz!”[2] demişlerdi. Dolayısıyla İsrailoğulları’nın, sadece kendi soylarından değil İsmail’den de haberlerinin olmaması söz konusu edilemez!..

Onların torunlarından olan ve birisini öldürdüğü için[3] memleketinden kaçan[4] Musa, sekiz hac dönemi[5] Medyen’de kaldıktan sonra[6] başka bir yere yerleşmek için göç etmeye karar verir.

Musa’nın, Mısır’a geri dönmeyi düşünmesi mümkün değildir. Zira o, Mısır’a dönerse öldürüleceğine o kadar emindir ki; kendisine Elçilik görevi yükleyip Mısır’a gitmesini söyleyince, Allah’a; şu gerekçesini ileri sürecektir… “Rabbim! Ben onlardan bir kişiyi öldürdüm; korkarım onlar da beni öldürür.”[7] Bu durumda; Medyen’de salih bir kul ile anlaşmasını tamamlayan Musa (as)’nın ailesi ile berber[8] varmak istediği bir başka yer olmalıdır!

Musa yolu üzerinde; “Ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen, Kutsal vadi Tuva’dasın”[9] uyarısını alacaktır. Bu yer, öldürülme korkusu yaşadığı için üstelik ailesi ile beraber gitmeyi asla düşünmeyeceği Mısır olamayacaksa, neresidir?

…………………

Al-i İmran 3/96-97

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

(96) İnsanlar için kurulan ilk ev, Bekke’de olandır. Bereketli ve herkese doğru yönü (kıbleyi) göstersin diye kurulmuştur.

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

(97) Orada apaçık göstergeler (ayetler), İbrahim’in (ibadet için) durduğu yerler vardır. Oraya kim girerse güvende olur. Bir yolunu bulup gidebilenlerin o Beyt’te (Ka’be’de) hac yapması, Allah’ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim bunu görmezlikten gelirse bilsin ki Allah’ın kimseye ihtiyacı yoktur.

Allah, İbrahim (as)’e Musa (as)’dan yaklaşık 400 yıl önce vahy ile Kabe’nin yerini göstermiş ve İsmail ile birlikte temellerini yükseltmişlerdir. Musa (as)’nın yaşadığı dönemde şimdiki Kudüs’ün insanlığın merkezi olduğu ve insanların akın akın oraya aktığına dair tek bir işaret söz konusu dahi değildir…

İki kez kutsal kılınmış O yerin (Tuva vadisi) İbrahim’in tüm insanlığı çağırdığı Mescidi Haram bölgesi olmadığını düşündürecek bir karine bulmak da mümkün değildir. O dönemde şimdiki Jerusalem (Kudüs) şehrinin varlığı ve ona atfedilmiş bir kutsallığı söz konusu bile değilse; Müslümanların, Yahudiler tarafından anlatılan İsrail Oğulları serüvenini Kur’an perspektifinde yeniden ele alması mecburiyeti vardır.[10]

Allah, bu yerde Musa’ya, “Hemen gidin de ona deyin ki biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrail oğullarını serbest bırak da bizimle gelsinler. Onlara eziyet edip durma.”[11] emrini verdi.

Bu ayet karşısında hemen; “Musa ve Harun, İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkardıktan sonra nereye getirecekti?”sorusu akla gelecektir. Mısır’dan çıkış sonrasında serüvenin yine Tuva’dan devam ettiği hususuda akıldan çıkarılmamalıdır…

Kutsal topraklar olarak Allah’ın (cc) Kutsal kıldığı, hem Âdem (as) hem de İbrahim (as) ile insanların davet edildiği yerin Mekke olduğunu biliyoruz. Müslümanların hem Kur’an hem de tarihi bilgiler doğrultusunda bu bilgiden en ufak bir şüpheleri dahi söz konusu değildir…

Hal böyleyken ayetlerde geçen Tuva vadisi eğer Mekke değilse neresidir!

Ardından da şu sorular gelecektir…

Tuva olarak anılan yer eğer başka bir yerse ve kutsallığı da kaldırılmamışsa, bu ikinci yerin Kur’an da açıkça belirtilmesi ve bugün de o yerin kutsallığının devam ediyor olması gerekmez miydi? Bu durumda da İbrahim’in (as) davetinin ne anlamı kalırdı?

O kutsal yer (Tuva Vadisi) Mekke ise[12]Musa; Mısır’da Firavunun baskısından kurtaracağı İsrailoğulları ile birlikte, emri aldığı o kutsal vadiye geldiklerinde putperestliğe dalmış İsmail’in soyunu karşı karşıya getirerek, onları da vahye tabi kılıp insanlığın istikametini vahiy doğrultusunda belirlemiş olacaktı.

Kâbe insanlığın bilgisinde olan bir yer olduğundan zaten bir çekim merkezidir. Nebîlerin önderliğinde bu yerin insanlığın başkenti olması insanlığın çehresini değiştirebilirdi!..

Ne var ki, İsmail’in soyunun daldığı putperestlik ve Allah’ın dinini kendi heveslerine uydurmak için didinen İsrailoğulları’nın fesatcılığı; Allah’ın “insanların dirliğine sebep kıldığı”o mübarek beldeyi ve İbrahim’in insanlığa yaptığı daveti, binlerce yıl amacından uzaklaştırdı.

İnsanlar bilinçsizce de olsa[13]Allah’ın ilk kez Âdem ile birlikte kutsallığını ilan ettiği o bölgeye yine de akın akın geliyordu…

Ancak en son müjde(ci)yi, kendi kafalarından uydurdukları beklentiler ile tayin etmeye çalışan, bu uğurda maymunlaşan Yahudiler; ataları söz verdiği halde[14]tüm insanlıkla beraber “Millet-e İbrahim’e Hanifen’e”yönelemediler.[15]İbrahim’in sağlam temellere sahip yolunu Yahudi’leştirerek kendilerine tabi duruma getirdiler.[16]İbrahim’in soyu, o büyük fethi bir türlü gerçekleştiremedi.

Yakub’un soyundan olan Yusuf ve Bünyamin dışında, anneleri farklı kardeşlerin hırsları ilk zamanlardan itibaren hep engeller çıkardı. Onların gözlerini bu derece döndüren hırs, sanıldığı gibi kardeşler arası olabilecek basit bir kıskançlık değildi. Nebî’liğin kendi soylarından devamını arzuluyorlardı?[17]

Bu konuda Yakup, oğlu Yusuf’u “Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma; sana bir oyun oynarlar. Çünkü Şeytan insanın açık düşmanıdır”[18]diyerek uyarmıştı…

Mısır’a yerleştikten sonra; Yusuf’un ardından babaları Yakup’a, kardeşleri Yusuf’a ve Bünyamin’e indirilmiş olan bilgilerle gelişen İsrailoğulları Mısır’da yönetimi de ellerine geçirip Allah ile güreşlerini sürdürdüler.[19]Musa zamanında hem din hem de zenginlikte firavunun etrafındakiler hep İsrailoğullarıydı.[20]Firavun önderliğinde Allah’ın ilan ettiği Anakenti unutturup ona alternatif oluşumu hayata geçirerek ilk fesatlarını[21]burada gerçekleştirdiler.[22]

Nebî’lerin geleceğini ve Allah’ın dininin yerine oluşturdukları dinin sahibi olan İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkaracağını da bekliyor olmalılardı. Onlarsa beklenen Nebî’nin kendi soylarından olmasını arzu ediyor ve Mısır’da kalarak oluşturdukları dini ve tüm ritüellerini sürdürmek istiyorlardı.[23]Nitekim Allah, Musa’ya; “Firavuna varın da deyin ki: Biz, varlıkların sahibinin elçisiyiz, İsrailoğulları’nı bırak da bizimle gelsinler.”[24]dedi.

Firavun da bir İsrailoğluydu!..

Mümin 40/28-29

وَقَالَ رَجُلٌ مُؤْمِنٌ مِنْ آلِ فِرْعَوْنَ يَكْتُمُ إِيمَانَهُ أَتَقْتُلُونَ رَجُلًا أَنْ يَقُولَ رَبِّيَ اللَّهُ وَقَدْ جَاءَكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ وَإِنْ يَكُ كَاذِبًا فَعَلَيْهِ كَذِبُهُ ۖ وَإِنْ يَكُ صَادِقًا يُصِبْكُمْ بَعْضُ الَّذِي يَعِدُكُمْ ۖ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي مَنْ هُوَ مُسْرِفٌ كَذَّابٌ

Firavun ailesinden, imanını gizleyen bir müminkalkıp dedi ki: “Bir adamı, Sahibim Allah’tır, dediği için mi öldürüyorsunuz? Halbuki size, Sahibinizden o açık belgelerle gelmiştir. Eğer yalancıysa, yalanının cezasını çeker. Dürüstse, yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelebilir. Allah, aşırılık eden yalancı birini yola getirmez.

يَا قَوْمِ لَكُمُ الْمُلْكُ الْيَوْمَ ظَاهِرِينَ فِي الْأَرْضِ فَمَنْ يَنْصُرُنَا مِنْ بَأْسِ اللَّهِ إِنْ جَاءَنَا ۚ قَالَ فِرْعَوْنُ مَا أُرِيكُمْ إِلَّا مَا أَرَىٰ وَمَا أَهْدِيكُمْ إِلَّا سَبِيلَ الرَّشَادِ

Ey halkım, bugün yetki sizdedir, bu toprak sizin hâkimiyetiniz altındadır.Başımıza Allah’tan bir bela gelirse bize kim yardım eder?” Firavun dedi ki “Size sadece kendi gördüğümü gösteriyorum. Size sadece doğru yolu gösteriyorum.”

Firavun’un İsrailoğlu olduğunu açıkça gösteren bu ayet dışında Kur’an’da geçen ilgili ayetlerde garip bir şekilde, Musa’nın; “İsrailoğullarını bırak da bizimle gelsinler!” sözünü, Firavun ve ileri gelenlerinin (meleler) hep üzerlerine aldıkları görülür.[25]Aynı zamanda bu Firavun ve Melelerin, Yakub soyundan gelen bir grubun erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını hayatta bırakanlar olması ilginçtir.

“Firavun o ülkede baskıcı bir yönetim kurmuş ve halkını farklı kişilerin taraftarları şeklinde bölmüştü. Onlardan bir bölüğünü güçsüzleştirmeye çalışıyor, oğullarını boğazlatıp kızlarını sağ bırakıyordu. Çünkü o fesat çıkaran bir kişilikti.” (Kasas 28/4)

Böylelikle bir iki nesil sonra Yusuf ve Bünyamin’in soyundan gelmesi beklenen Nebî’ye babalık edebilecek erkek kalmayacak ve Nebî’lik soyunun diğer kardeşler arasından sözü dinlenir[26]olanın soyuna geçmesi sağlanacaktı. Kendisi de (Yusuf’un rüyasından önce) resul adayı bir Nebî olan sözü dinlenir kardeşile onun etkisine giren diğer kardeşler (Yakub’un Yusuf ve Bünyamin dışındaki diğer erkek çocukları); Yusuf’un ardından, onun vahiy çerçevesinde Mısır’da kurduğu yönetimi ele geçirdiler. O güne kadar ellerindeki İbrahim, İshak, Yakub, Yusuf ve Esbat’a gelen vahiyleri[27]tahrif ettiler. Hac konusu bu tahrifin en görünür örneğidir. Kendi kurdukları düzeni hakim kıldılar ve üstünlük kurdular.[28]Firavun da düzenini, kendince doğru yol (سَبِيلَ الرَّشَادِ) iddiasıyla[29]ayakta tutmaya çalışmaktadır.[30]Firavunun doğru dediği yolda Allah’ın belirlediği kutsallar ya unutturulmalı ya da bozulmalıdır! Bu yüzden İnsanlığın istikameti olan Kâbe’nin görmezlikten gelinmesi ve mutlaka hafızalardan kazınması için ellerinden geleni yaptılar.[31]Nesî uygulaması da bu fesatlarının bir parçasıdır.[32]

Allah Musa ile bu oyunu bozdu…[33]

Musa’nın ana bir kardeşi Harun’un[34]sağ bırakılması hem bebeklerin öldürme işinin tüm İsrailoğulları’nı kapsamadığını hem de Yusuf’a tuzak kuran kardeşlerin, ileride Mısır’da hakimiyeti ele geçirip amaçlarına uygun olan ortamı oluşturmaya çalıştıklarının açık bir göstergesidir. Ayetlerden anlaşılacağı üzere; Firavun biryandan Nebî gelmesi endişesi taşımakta[35]biryandan da hem İsrailoğulları’nın işgücü ve bilgeliklerinden yoksun kalmaktan hem de toplumda oluşmuş dengelerin bozulmasından endişe etmektedir. Bu süreçte Mısır’da kök salan İsrailoğulları’nın da Mısır’dan çıkmaya gönüllü olmadıkları anlaşılıyor. Nebîlik soyunun babadan geldiğini iyi bilen Firavun ve a’li, bir Nebînin gelmesini ancak erkek soyunu keserek engelleyebileceklerini düşünmüşlerdir. Bunu anlamak için, Harun’un Musa’ya Araf 7/150 ayetinde anamın oğludiye hitap etmesinin altı çizilmelidir.[36]

Firavun’un; “Çünkü sizin dininizi kendininki ile değiştireceğinden veya kurulu düzeni bozmasından korkuyorum”[37]deyipMusa’nın “İsrailoğulları’nı benimle gönder” talebine karşı ısrarla direnmesi, diğer taraftan da Allah’ın planının[38]işliyor olması dikkat çekicidir.

“Ey Halkım, Allah’ın size yazgısı (emri) olan şu kutsal toprağa girin; gerisin geri dönmeyin; yoksa elinizde ve avucunuzda olanı kaybedersiniz.” (Maide 5/21)

Uzun bir serüvenin ardından Musa İsrailoğulları ile ilk emri aldığı yere, Tuva’ya gelip onlara “şu kapıdan girin” dediğinde,[39]İsrailoğulları sebtibahane edip o vadiye girmediler ve döneklik yaptılar. Halbuki sebtMısır’dayken Firavunun onlara dikte ettiğiydi… O gün hem dinleniyor hem de ibadet ile daha fazla meşgul olabiliyorlardı.

Ancak hırsları onlara “Sen git rabbin ile savaş, biz burada oturacağız”[40]dedirtti. Böylelikle Başlarında Musa ve Harun varken, saf vahiy ile doğruya yönelmiş ve kurtuluşun kapısına gelmişlerken, yeniden eski karanlıklarına[41]geri dönüp döneklik ettiler. Musa’ya ihanet ettiler. O’da kendisinin toplumu ile arasını ayırması için Allah’a dua etti.[42]Kıskançlıkları İsrailoğulları’na Mukaddes toprakları terk ettirdi. Girmedikleri Allah’ın O Kutsal Toprakları onlara kırk yıl haram kılındı.[43]Nitekim Allah’ın lanetine maruz kalan İsrailoğullarının bir kısmı maymunlaştı, bir kısmı domuzlaştı, bir kısmı da azgınlara kul oldu.[44]Döneklik yapıp azgınlara kul olanların bir kısmı kuzeye yönelip Lübnan bölgesini yurt edindiler ve çok sonra da Yahudi krallığını kurdular.

Allah’ın Kuddüs kıldığı, insanların da -Allah’ın Kuddüs kıldığı O yeri tanıyıp akın akın gelerek- Mukaddes bellediği Mescid-i Haram, tek ve ortadayken İsrailoğulları hırslarına yenik düştü. Allah hiçbir şekilde kutsal kılmadığı halde, kendi Kudüs’lerini ilan ederek yeni Mukaddes topraklar oluşturdular. Bu da onların yeryüzünde çıkardıkları ikinci büyük fesatları oldu. Kendilerine verilen ve insanlığa Tevhidi emreden ilahi vahyi tahrif ettiler. O mübarek vahiyleri şirki ve insanlar arasında ayrılığı emreden bir din haline dönüştürdüler. İşte o Yahudiler insanlığın tekamülü için elzem ve kaybolduktan sonra İbrahim ile insanlığa yeniden dikte ettirilen Hac görevini[45]engellemeyi Kutsal bir görev olarak algıladılar ve bunu halen sürdürmekteler. Bu kalpleri parçalanıncaya kadar da sürecektir…[46]

Kendilerine verilmiş onca ayrıcalık[47] ve fırsatları geri tepmiş olan Yahudilerin bugün tek çıkışları inanmış insanlara tabi olmaktır.

“Allah’ın desteğini ve insanların desteğini almamış olanlar, her yerde alçaklık damgası yer, Allah’ın gazabına gelirler. Üzerlerinde çaresizlik damgası da olur. Çünkü Allah’ın âyetlerini görmezlikten gelmiş ve nebîlerini haksız yere öldürmüşlerdir. Bu ceza, yaptıkları isyana ve aşırı davranışlarına karşılıktır.” (Ali İmran 3/112)

…………

Kendilerinden olan İsa Mesih’in getirdiği açık delilleri de inkar ettiler. Ortadan kaldırmak için başaramasalar da onu öldürmeye kalkıştılar. Beklenen son Nebî[48] İsmail’in soyunda çıkınca da tamamen yoldan çıktılar.

Yeryüzünde birlik (Tevhid) İsrailoğulları’nın inatları sebebiyle bir türlü gerçekleşemedi. Sonunda insanlık Allah’ın tek dininden üç ayrı din çıkardı. İşte gerçek ayrılık budur.[49]

İsrailoğulları’nın Mısır’dan Kutsal Vadi Tuvaya getirilmesi; İbrahim’in iki soyunun içine düştüğü, putperestliği ve azgınlığı ortadan kaldıracaktı. Bu İsrailoğulları’nın her şeylerine denk büyük bir fırsattı.

Maide 5/21

يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ الَّتِي كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَىٰ أَدْبَارِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ

Ey Halkım! Allah’ın size verdiği şu tertemiz yere girin; arkanızı dönmeyin, yoksa her şeyinizi kaybedersiniz.”

İsrailoğulları, çağdaşlarına üstün kılınan vasıflarını[50] ortaya koyarak yürüyüşlerini, içlerindeki o resule tam güvenerek tamamlayabilseydi, bugün yeryüzünde Barış hakim olur, insanlık İslam’ın tüm güzelliklerini binlerce yıl öncesinden buyana yaşayabilirdi. Ama onlar; “her şeylerini kaybetme bahasına Allah ile güreşen dedeleri Yahuda’nın izinden gitmeyi tercih ettiler. Mısır’da kurup temellerini attıkları dinlerinin en temel uygulaması sebt uygulamasını Allah’ın vahiylerine tercih ettiler.

İsrailoğulları; Musa içlerindeyken çok az bir kısmı hariç kaybettikleri o büyük imtihanın ardından, Meryem oğlu İsa’ya verilen açık belgeleri de görmezlikten geldiler. İçlerinden biri olmasına rağmen O’nu öldürmeye azmettiler. Bu ihtirasın karşılığında insanlığın nasıl bir duruma düştüğünü, Allah (cc) Kur’an’da şöyle açıklıyor.

Allah, bu elçilerden kimini kimine üstün kıldı. Kimiyle konuştu, kimini birkaç basamak yükseltti. Meryem oğlu İsa’ya da açık belgeler verdi ve onu Kutsal Ruh ile destekledi. Allah, tercihi (insanlara bırakmayıp) kendi yapsaydı, sonrakiler o açık deliller geldikten sonra birbirleriyle savaşamazlardı. Ama ayrılığa düştüler; kimi inanıp güvendi, kimi âyetleri görmezlikten geldi (kâfir oldu). Tercihi Allah yapsaydı, birbirleriyle savaşamazlardı. Ama Allah dilediğini yapar. (Bakara 2/253)

Demek ki geçmişte bu iki imtihandan biri kazanılabilseydi; son Nebî[51]Mekke’nin fethi ve onca savaş ile baş etmek zorunda kalmayacak; İnsanlık,“Seçilmiş Elçi Mekkeli Muhammed” (as) ile tevhide kavuşabilecek ve ihtimaldir ki Adem’in kovulduğu o cennet ortamını bu dünyada insanlığa vahyin aydınlığında yaşanabileceğine örneklik yapacaktı…

İbrahim (as) ve Muhammed (as) ile arasında gelen tüm resullerin başarıyla geçtiği o büyük imtihanlar, sonradan gelenler için vahyi her seferinde anlaşılır kıldığı halde, maalesef insanlık kendini ateşe sürüklemeye ısrarla devam ediyor.

 

Hasan Mustafa Arslan

 

[1]Bkz. Nisa 4/24

[2]Bkz. Bakara 2/133

[3]Bkz. Kasas 28/15

[4]Bkz. Kasas 28/21

[5]Bkz. Kasas 28/27

[6]Bkz. Kasas 28/28

[7]Bkz. Kasas 28/33

[8]Bkz. Kasas 28/29

[9]Bkz. Taha 20/12

[10]Kendinden önceki kitapları tasdik eden Kur’an’ın; o kitapların şu an elimizde olan halini olduğu gibi referans alması, Tasdik’in “yalanı ortaya çıkarma doğrusuna onay verme” ilkesine terstir.

[11]Bkz. Taha 20/47

[12]Tuva vadisi’nin Mekke’den başka bir yer olması mümkün görülmemektedir. Daha geniş bilgi için Bkz.; “Mukaddes Tuva Vadisi Mekke” makalesi. http://www.tuvavadisi.org/mukaddes-tuva-vadisi/

[13]Bkz. Enfal 8/35

[14]Bkz. Bakara 2/133

[15]Bkz. Nahl 13/123-124

[16]Bkz. Bakara 2/140

[17]Bkz. Yusuf 12/8-20 Kardeşlerinin Yusuf (as)’a olan düşmanlığı genelde basit bir kardeşler arası kıskançlık üzerine bina edilir. Oysa hepsi de Yusuf’tan büyük olan ağabeylerin henüz bir gulam olan çocuğu önce öldürmeye sonra da köleleştirip satmaya vardıracak bir davranışı basit bir kıskançlık ile açıklamak tuhaftır. Bu kardeşlerin tamamının Nebî’lik soyunun kendisinden devam etmesi beklentisinde olması kadar normal bir durum olamaz. Nebî’lik konusunda emareler gösteren bir kardeşin ise normal koşullarda diğer kardeşler tarafından da desteklenmesi beklenir. Yusuf suresi her nedense(!) tamamen İsrailiyat algılarıyla kurgulanmış olarak anlamlandırılmaktadır. Daha da tuhaf olan İslam ulamasının bu kadar aleni bir durumu sığ bir yaklaşımla “kardeşlerin babalarının sevgisini kıskanması” şeklinde açıklamasıdır. Böylelikle sure diğer ayetlerle bağı koparılmış ve bir masala dönüştürülmüştür. Yusuf suresinde olayların başladığı ilk ayetlerden itibaren çok sayıda Dilbilgisi kuralları ihlalleriyle sure ve olaylar tanınamaz hale gelmiştir. Yakub (as) insanlığa önder bir resul olarak değil de gözü yaşlı dirayetsiz bir ihtiyar konumuna indirgenmiştir. Oysa kardeşlerin 12/91 deki “Tallahi Allah seni bize tercih etmiş, kesinlikle biz hatalıyız”demeleri, gerçek amaçlarını ortaya koyan bir itiraftır. Konuyla ilgili yürütülen “Yusuf Kıssası” çalışması ile bu konular inşallah detaylandırılacaktır.

[18]Bkz. Yusuf 12/5

[19]Bkz. Mümin 40/28-29; Araf 7/109-110, 127; TaHa 20/56-57, 63; Yunus 10/83; Şuara 26/34-35; Ayrıca Bkz. Yorgun Maymunlar Günü Sebt-Şabat 2017; a.g.e s. 212-217

[20]“Karun Musa’nın kavmindendi; zamanla onları ezmeye başladı.” Kasas 28/76

[21]Bkz. İsra 17/4

[22]Bu bir iddia olup Kıble konusundaki çalışma tamamlandığında konu ile ilgili çok sayıda bağlantı Allah’ın izniyle ortaya konulmuş olacaktır. Sadece Yunus 10/87 ayetinde geçen Musa’nın Mısır’da evlerde kıble belirlenmesi konusu, bilinmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir detaydır.

[23]Bkz. Mümin 40/34 – (Firvunun Yusuf’tan sonra bir Nebî gelmesinden şüphe etmesi böyle bir bilginin olduğuna işaret etmektedir)

[24]Bkz. Şuara 26/16-17

[25]Bkz. Mümin 40/28-29; Araf 7/109-110, 127; TaHa 20/56-57, 63; Yunus 10/83; Şuara 26/34-35; Ayrıca Bkz. Yorgun Maymunlar Günü Sebt-Şabat 2017; a.g.e s. 212-217

[26]Bu kardeş ileriki tarihlerde adına Krallık kurulacak olan Yahuda’dır. Allah ile güreşende aslında bu kardeştir. Kur’an’da bu kardeş ismi verilmeden içlerinden sözü dinlenir olan şeklinde Yusuf 12/10 da belirgindir. Aynı kardeş Bünyamin’in alıkonmasından sonra da (Yusuf 12/80-81) öne çıkar.

[27]Bkz. Ali İmran 3/84 (Bütün Nebî ve Resullere kitap verilmiş olduğu ile ilgili olarak)

[28]Bkz. Casiye 45/16 (İsrailoğullarına Kitap Hikmet ve Nebîlik verilmesi Harun (as) ve sonrasındadır.)

[29]Bkz. Mümin 40/29

[30]Bkz. Zuhruf 41/53

[31]Bu iddianın sebebi Bakara 2/132 ayetidir. Kur’an’da; “İbrahim, bu dine uymayı oğullarına vasiyet etmişti. Yakup da öyle yaptı…” cümlesi dururken aksini iddia etmek Kur’an ile ters düşmektir…

[32]Bkz. Tevbe 9/37

[33]Bkz. Kasas 28/7-17

[34]Bkz. Araf 7/150

[35]Bkz. Mümin 40/34

[36]Soyun baba üzerinden tanımlanması esastır. Ancak Yusuf döneminde Orta Krallık (M.Ö. 2500’ler) olarak bilinen Mısır’da var olan kadın hakimiyeti ve soyun bugünkü Yahudiler’de olduğu gibi kadın üzerinden belirlenmesi ilkesi, Yahudiliğin temellerini buralarda aramayı gerektirmektedir.

[37]Bkz. Mümin 40/26

[38]“… Sonra bir plan dâhilinde buraya geldin, ey Musa.” – Taha 20/40

[39]Bkz. Nisa 4/154

[40]Bkz. Maide 5/24

[41]Bkz. İbrahim 14/5

[42]Bkz. Maide 5/25

[43]Bkz. Maide 5/26

[44]Bkz. Maide 5/60

[45]Bkz. Bakara 2/128

[46]Bkz. Tevbe 9/110

[47]Bkz. Bakara 2/122; Casiye 45/16

[48]Bkz. Ahzap 33/40

[49]Bkz. Bakara 2/91

[50]Bkz. Bakara 2/122; Casiye 45/16

[51]Bkz. Bakara 2/129 – 151

13 yorum

  1. HALİL DOST MU? İZ BIRAKAN MI?
    ALLAH’IN İBRÂHÎM’İ HALÎL EDİNMESİ

    NİSA
    125. âyette, Ve Allah, İbrâhîm’i halîl edindi buyurulmaktadır. Klâsik eserlerde bu ifade, “Allah İbrâhîm’i dost edindi” şeklinde anlaşılmıştı. İbrâhîm (a.s) Allah’a halîl/dost yapılınca, Nebiimiz de Allah’a habîb/sevgili yapılıvermiş; İbrâhîm’e “halîlullâh”, Rasûlullah’a da “habîbullâh” [Allah’ın sevgilisi] denilmiştir.

    الخليل [HALÎL]

    Araştırılmadan geçiştirilen ve bu nedenle de İslâmî anlayışa yakışmayacak bir anlayışın, sanki Kur’ân kaynaklıymış gibi kabulüne neden olan خليل[halîl] sözcüğü, “mübalağa ism-i fail” kalıbında olup sözcüğün kökü, خ ل ل’dir [hll’dir].

    خ ل ل[hll] kökünün esas anlamı, “bozmak”tır. Bu anlamdan hareketle yiyeceklerin ekşimesi [bozulması], meyve sularının şaraplaşması, herhangi bir nesnenin bozulması, bitişik iki nesnenin arasının açılması, iki arkadaşın arasının açılması [bozuşmaları], çölde kum üzerinde yürüyerek iz bırakmak [kumun yüzeyini bozmak], çölde kum üzerinde yol açmak, kişinin durumunun bozulması [fakirleşmesi] bu sözcükle ifade edilir. (Türkçe’deki, “halel getirmek”, “halletmek” tabirleri de bu sözcükten dilimize girmiştir.) Bu sözcüğün türevlerinden olan خُللة[hulle] ve خِلّ [hıll] kalıpları, “sadakat, dostluk, sevgi” anlamında kullanılır.78 (Sözcüğün bu anlamda kullanılması, esas anlamın tam zıddı olup, arada bozukluk olmaması anlamına gelir. Öyleyse bu sözcüğün, eşbah’tan [zıt anlamlı kullanılan sözcüklerden] kabul edilmesi gerekir.)

    خ ل ل[hll] kökünün anlamları dikkate alındığında, خليل[halîl] sözcüğü, “ileri derecede, en iyi şekilde bozan” anlamına gelir.

    Bu sözcüğün içinde bulunduğu âyet, sözcüğün إتّخاذ [ittihaz/edinme] fiiliyle kullanıldığı ve Allah’ın yarattıklarına ihtiyaç duymaktan münezzeh olduğu dikkate alındığında, sözcüğün “çölde kum üzerinde yürüyerek iz bırakmak [kumun yüzeyini bozmak], çölde kum üzerinde yol açmak” anlamından hareketle, “en yi iz bırakan, en iyi çığır açan” manasına geldiği anlaşılır. Bu durumda âyetin meali şöyle olur: Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah için islâmlaştırandan ve hanîfçe, İbrâhîm’in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm’i halîl[en iyi iz bırakan, çığır açan] edindi.

    Bilindiği gibi toplumda, iz bırakanlara, çığır açanlara imam [önder] denir. Zaten Allah da İbrâhîm’i imam kıldığını, o’nun güzel örnek olduğunu, sonradan gelen elçilere O’nu izlemelerini emrettiğini beyân buyurmuştur

    • Halîl kelimesi, “dost” demektir:
      1- (ﺧﻠﻴﻞ) i. (Ar. Hullet “dostluk”tan halîl) Sâdık ve gerçek dost: Gönül lebbeyk-gûdur ol halîl-i hüsne kim olmuş / Tavâf-ı dergeh-i ervâha hacc-ı ekber-i tecrîd (Leskofçalı Gālib). [Halîlullāh – Halîlü’r-rahmân: “Allah’ın dostu” sözünün kısaltılmışı olarak Hz. İbrâhîm için kullanılır]: Ceddi olduğıyçün anın ol Halîl (Süleyman Çelebi). Kaçma sûz-i aşkla yanmaktan ey kalb-i zelîl / Kim cemâlullâhı ol âteşte seyretti Halîl (Rûhî-i Bağdâdî). Halîl’i nâra atmadı mı Nemrûd / Cefâlar etmedi mi dîv-i merdûd (…).
      ☆Halîl İbrâhîm bereketi: “Büyük bolluk ve bereket” anlamında olup “Allah, Halîl İbrâhîm bereketi versin.” du’â cümlesinde kullanılır. Halîl İbrâhîm sofrası: Ni’metleri çok bol olan, herkese açık bereketli sofra.
      2- (ﺣﻠﻴﻞ) i. (Ar. ḥelāl “helâl olmak”tan ḥalîl) Koca, zevc.

      [“Kocası, zevci” ma’nâsını vermemişsiniz Allah’dan!]

      Sâdece Peygamberimiz sallû ve sellem’in değil, öteki “Ulü’l-azm” peygamberlerin de unvânları vardır:
      Muhammed Aleyhi’s-Salâtu Ve’s-selâm’a “Habîbullāh”,
      İbrâhîm Aleyhi’s-selâm’a “Halîlullāh”,
      Mûsâ Aleyhi’s-selâm’a “Kelîmullāh”,
      Îsâ Aleyhi’s-selâm’a “Rûhullāh” veyâ “Kelîmetullāh”,
      Âdem Aleyhi’s-selâm’a “Sâfiyullāh”,
      Nuh Aleyhi’s-selâm’a “Necîyullāh” denir.

  2. RECEP ŞAHİN

    Buraya yaptığınız açıklamanız için zil çok teşekkür ederiz. Bu makaleyi yazdığımız sıralarda HALİL kelimesine dikkat etmemiş ve onun üzerinde bir çalışma yapmamıştık. Fakat yakın bir zamanda bu kelime üzerinde bir çalışma yapmış ve kesinlikle sizin dediğiniz gibi olduğunu biz de görmüştük. Eğer bu açıklamanızı bir makele haline getirirseniz seve seve yayınlamaya hazırız..Size tekrar teşekkür ediyor çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

  3. Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızı okumaktayım. Tespitleriniz harkulade. Devamını beklemekteyim. Bu çalışmalarınızı süleymaniye vakfı personellerinede iletmenizi isterim.

  4. Musa’nın ana-bir kardeşi Harun’un sağ bırakılması hem bebeklerin öldürme işinin tüm İsrailoğulları’nı kapsamadığını (…) demişşiniz fakat yanılmışsınız. Yanıldığınız nokta ise şudur:
    Fir’avn; sâdece Mûsâ Aleyhi’s-selâm’ın doğduğu senede doğan erkek çocukların katlini emretmiştir. Hârûn Aleyhi’s-selâm ise o sene değil, sonraki senelerde doğmuştur.

  5. DIĞIMZADE

    Fir’avn; sâdece Mûsâ Aleyhi’s-selâm’ın doğduğu senede doğan erkek çocukların katlini emretmiştir. Hârûn Aleyhi’s-selâm ise o sene değil, sonraki senelerde doğmuştur.

    Firavunun sadece musanın doğduğu senede doğan erkek çocuklarını öldürme emrini verdiğini nereden çıkarıyorsun?

    Hadi diyelim ki bir asla dayanmadan çıkardın o takdirde Musa’nın doğduğu senenin özelliği nedir ki sadece o sene çocukları öldürme işini yapıp diğer seneler bunu bırakıyor? (lütfen yahudi uydurmalarına dayanarak rüyasında gördü gibi saçma bir açıklamaya sarılmayın).

  6. BAKARA 145 E İYİ BAKIN. ALLAH, resülüne sen onların kıblesine hiç bir zaman tabi olan değildin diyor.
    KIBLE DEĞİŞMESİ TAMAMIYLE HADİSÇİLERİN İFTİRASIDIR.

    Bakara 145. “Andolsun, kendilerine kitap verilenlere her ayeti (delili) getirsen, yine onlar senin kıblene uymaz; sen de onların kıblelerine TABİ OLAN DEĞİLDİN (وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ -vemâ ente bitâbi’in kibletehum-). Onlardan bir kısmı, bir kısmının kıblesine (bile) uymaz. Andolsun, eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olursan, o zaman gerçekten zalimlerden olursun.”

    BU CÜMLEDE Kİ TABİİ ismine gelecek zaman fiil anlamı vermişler. Oysa İSMİ FAİLDİR. YA İSİM YA SIFAT olarak ancak anlam verilebilir.

  7. (Bakara 2/145)
    وَلَئِنْ اَتَيْتَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ بِكُلِّ اٰيَةٍ مَا تَبِعُوا قِبْلَتَكَۚ وَمَٓا اَنْتَ بِتَابِعٍ قِبْلَتَهُمْۚ وَمَا بَعْضُهُمْ بِتَابِعٍ قِبْلَةَ بَعْضٍۜ وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَٓاءَهُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَكَ مِنَ الْعِلْمِۙ اِنَّكَ اِذًا لَمِنَ الظَّالِم۪ينَۢ
    EĞER SEN, O İLKELERE GETİRİLMİŞ OLANLARA AYETLERİN HEPSİNİ DE GETİRMİŞ OL-SAYDIN ONLAR SENİN TABİ OLDUĞUN YÖNÜ İZLEMEZLERDİ. ZATEN SEN DE ONLARIN İZ-LEDİĞİ YÖNE TABİ OLAN OLMADIN. ONLARDA ASLA BİRBİRLERİNİN TABİ OLDUĞU YÖNE TABİ OLMAZ. EĞER İLİMDEN SANA GELENDEN SONRA ONLARIN HEVALARINA TABİ OLAN OLMUŞ OLSAYDIN, İŞTE O ZAMAN ZALİMDLERDEN BİRİ DE SEN OLMUŞ OLURDUN.

  8. Mescid-i Aksa nerededir?

    Nebi as döneminde Kudüs’te Mescid-i Aksa olmadığına göre İsrâ Suresinin bu ilk ayetinde sözü edilen Mescid-i Aksâ nerededir?
    “Etrafını (havlehû) bereketli/mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa”; ayetinde geçen “ havl” ne demektir? Sözlüklerde; bir şeyin havli, üzerine dönebilecek, çevrilebilecek tarafıdır. Yani bir şeyin dış yüzü, dış kenarı o şeyin havlidir. “Havl” sözcüğü Kur’ân’da on beş yerde “bir şeyin dış kenarlarından birisi” anlamında kullanılmıştır. (Bak. Meryem/68, Mümin/7) “Havl” sözcüğü Türkçemize “havlu /avlu” olarak da geçmiştir. Avlu; bir yapının yanı başında duvarla çevrili yere denir.

    Bu açıklamalar doğrultusunda, ayette geçen “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesinden; Mescid-i Aksa’nın, coğrafî olarak mübarek kılınmış yerin dışında veya bir kenarında olduğu anlaşılmaktadır.

    Mübarek yerin neresi olduğu Kur’ân’da bildirilmiştir. “Doğrusu insanlara (ma’bed olarak) ilk kurulan ev, Bekke’de (Mekke’de) olandır. Âlemlere uğur, bereket ve hidâyet kaynağı olarak kurulmuştur.” [Âl-i İmrân, 3/96]

    Yani, mübarek yer Kâbe’dir, diğer adıyla Mescid-i Haram’dır. Mescid-i Haram; “Harem bölgenin mescidi” demek olduğuna göre, merkezinde Kâbe’nin bulunduğu bu bereketli bölgenin sınırları belirlenmelidir ki, bu bölgenin “havl”i / kenarları tespit edilebilsin.
    Tarihi belgelere göre; Mescid-i Haramdan dışarıya doğru haremin sınırları; Medine yolu istikametine dört mil, Yemen yolu istikametine altı mil, Taif yolu istikametine on bir mil, Irak yolu istikametine yedi mil, Cidde yolu istikametine on mil, Ci’rane vadisi istikametine dokuz mildir.

    Bu durumda, Mescid-i Aksa, yukarıda sınırları belirlenmiş olan bölgenin hemen dışında, kenarında olmalıdır. Yani, adı Abdülmelik bin Mervan tarafından bu ayetlerin inişinden en az 60-70 sene sonra Mescid-i Aksa olarak konulmuş Kudüs’teki mescidin ayette sözü edilen Mescid-i Aksa olması mümkün değildir.

    “Mescid-i Aksa”; “en uzak mescit” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze, diğerlerinden daha uzak olması gerekir. İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitab-ül Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ahbar-ül Mekke” adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır.
    Mescid-i Aksa’nın neresi olduğuna dair ilk kaynaklardan Vakidî, “Kitabu’l-Megazî”de şu bilgileri vermektedir:

    Nebi’nin Mekke civarındaki Cirane’ye Zil-Ka’de’nin son beş gününde, perşembe günü gelip orada on üç gece kaldıktan sonra, karşı yakada bulunan Mescid-i Aksa’ya (Uzak Mescit) geçmiş orada ihrama girmiştir. Mescid-i Edna (Yakın Mescit) adını taşıyan mescidi ise, Kureyşli bir adam yapmıştır; Resulullah, Cirane vadisini ihramsız geçmemiştir.”

    Ezraki mescit listelerini “Ahbar-u Mekke”de verirken şunları söyler:
    “Mücahid’le birlikte Cirane’de vadinin arka tarafından ihrama girmiş olan Muhammed İbn Tarık, nebi as’ın da buradan ihrama girdiğini söylemiş ve demiştir ki: ‘Ben Cirane’de birlikte ihrama girdiğim Mücahid bana dedi ki: Mescid-i Aksa, vadinin öte yakasında, nebi as’ın namaz kıldığı yerdir. Bu Mescid-i Edna (yakın Mescid) ise Kureyşli bir adamın bir duvar çevirerek yaptığı namazgâhtır.”

    İşte bu mescitlerden en uzakta bulunanına da “en uzak mescit” anlamında Mescid-i Aksa denilirdi. Sahabelerin namaz kıldıkları bu mescitlerin çoğu hicretten sonra ihtiyaç kalmadığı için terk edildi. İşte nebi as, H. 8 yılda Mekke’ye 8 km. uzaktaki bu yerde ihrama girdi.

    Vakıdî’nin Kitabu’l-Megazî’sinin en eski nüshalarında bu bilgiler yer almasına rağmen, bu bilgiler daha sonraki istinsahlarda –tashih (!) amacıyla- çıkarılmıştır. Aynı akıbet Ezrakî’nin “Tarih-u Mekke”sinin de başına gelmiştir.
    Buna rağmen çok şükür ki, Yusuf Ağa kütüphanesindeki ve Karaviyyûn Kütüphanesindeki H.350 yıllarında yazılmış nüshalarında bu bilgiler mevcuttur. Anlaşılan nebi’yi Kudüs’e götürmek ve oradan da göğe uçurmak isteyenler bu bilgileri imha etme cihetine gitmişlerdir.

    Bu ifadelerden anlaşıldığına göre; nebi as ve Müslümanlar Mekke döneminde, yasaklı yıllarda gizlice ibadet edebilmek için dağ başlarına, vadilere ibadet etmeye gittikleri, orada bir müddet kaldıkları, değişik yerlerde namaz kılmayı adet haline getirdikleri mescitleri olmuştur. Yine o tarihlerde, etrafı taş duvarla çevrili veya üstü çardak şeklinde kapatılmış basit yapılara bile mescid denildiği anlaşılmaktadır. Hatta bazı sahabe evlerine de mescid denildiği biliyoruz. İşte bu mescitlerden biri de Mekke’ye dokuz mil mesafedeki Cirane Vadisi’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa/ en uzak mescit” denilen mescittir. Bir keresinde nebimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram’a gelmiş ve Kâbe’yi tavaf etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*