SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -47- YE’CÜC VE ME’CÜC

YE’CÜC VE ME’CÜC

Kehf 18/94

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَىٰ أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا

Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Bu yerde (senin hükmünü) geçersiz yapanlar (biz değil) ara bozucular (Ye’cüc) ve ara bozucuların etkisinde (Me’cüc) bozulanlardır. Bizim aramıza ve onların arasına bir engelleyici belirlemene karşılık senin için bir vergi belirleyelim mi?

Bir önceki ayette bu kavim قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا “kavli (kural bildiren sözü) neredeyse anlamayacak kavm” şeklinde tanımlanmıştı. Bu tanımlamanın “az kalsın anlamayacaklardı ama anladılar” anlamına sahip olduğunu belirtmiştik. Çünkü ifade de geçen لَا يَكَادُون (la yekedune) kelimesi olumlu ise olumsuz, olumsuz ise olumlu bir mana vermektedir. Zaten “az kalsın anlamayacaklardı” ifadesinde onların anlamadıkları değil, zorla anladıkları ifade edilmektedir. İşte “kavli” zorla anlayan bu kavim ancak o kavli anladıktan sonra kimlerin “müfsid” olduğunu anlayabilmişlerdir. Yani zorla da olsa kavli anlamaları aynı zamanda kimlerin müfsid olduklarını da anlamalarını sağlamıştır. Bir önceki bölümde zorla anladıkları o kavlin Süleyman’ın ilkeleri olduğunu belirtmiştik.

Ayette geçen “mufsidune” kelimesi ف س د (fa+sin+dal) kök harflerinden türemiş ismi faildir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 50 kelime bulunmaktadır. Bu kelime mazi fiil kökünde “bozmak, berbat etmek, bozgun çıkarmak, fesada vermek, yıkmak, zarar vermek, geçersiz kılmak, hükümsüz hale getirmek, ilişkileri bozmak” anlamlarına sahiptir.

Bizim yukarıda ayete verdiğimiz mealde, ayette geçen مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ (mufsidune fil ard) ifadesine “bu yerde (hükmü) geçersiz yapanlar” şeklinde mana vermemizin gerekçesi şudur: Bir önceki ayette bu kavim “kavli neredeyse anlamayacak” şeklinde tarif edilmişti. Kavli anlamamak basit bir şekilde bir şeyi öğrenememekten değil, onu yerine getirmemeleri durumunda içine düşecekleri durumu kavrayamamaktan kaynaklanmaktadır. Bir önceki ayette geçen يَفْقَهُونَ (yefkahune) kelimesi, basit bir şekilde bir şeyi anlamayı değil, o şeyin olması durumunda lehte ve aleyhte olan şeyleri kavramayı ifade eden bir kelimedir. Bilindiği gibi kişinin yaşamında karşılaştığı şeylerle ilgili olarak yapılması veya yapılmaması durumunda kişinin içine düşeceği durumu açıklayan “fıkıh” kelimesi de aynı kökten türemiş bir kelimedir. İşte bu kavim, söz konusu kavlin yerine gelmesi durumunda içine düşecekleri durumu zor da olsa anlamış ve bunu anladıktan sonra o hükmün bulundukları yerde kimler tarafından yok sayıldığını da görmüşlerdir. Onların söylemine göre o kavlin hükmünü geçersiz sayanlar kendileri değil Ye’cüc ve Me’cüc olanlardır.

Bu iki kelime hakkında ortaya atılan ezoterik masalları bir kenara bırakacak olursak, her iki kelimenin Arapça olup olmadığı ve ne anlama geldikleri hep ihtilaf konusu olmuştur. Bu kelimelerin Arapça olup olmadığı ile ilgili ihtilafın arka planında ise Kur’an’da yabancı kelime var mıdır? yok mudur? tartışması bulunmaktadır. Bu tartışmaların daha da derinine inersek aslında tüm bu tartışmaların ana sebebinin risalet kurumunun tarih boyunca izlediği çizgi ile risaletin dili hakkındaki farklı görüşler olduğuna ulaşırız.

Günümüzde meal ve tefsir yazanların hemen hepsi Kur’an’da yabancı kelimeler vardır görüşünde olduğu için, özellikle gayrı munsarıf olan isimlerle ilgi peşin yargılarını meallerine yansıtmaktadırlar. Bu görüşe göre Kur’an’da ismi geçen resullerin (Muhammed ve Salih hariç) tamamının ismi yabancı yani vahyin dili dışındaki bir dildedir ve elbette ki (!) büyük ekseriyetle isimlerin İbranice olduğuna hükmedilmiştir.

Kur’an’da yabancı kelime var mıdır yok mudur tartışmasına girmesek bile özellikle bu ayette geçen Ye’cüc ve Me’cüc kelimeleri ile ilgili şöylesine garip bir durum oluşmuştur. Kur’an’da yabancı kelimeler vardır diyenler, Ye’cüc ve Me’cüc kelimeleri dışında “yabancı” olduğunu söyledikleri diğer kelimelerin kaynağını da söylemiş ve hatta kelimelerin o dildeki anlamlarını dahi aktarmışlardır. Fakat Ye’cüc ve Me’cüc kelimesine sadece “yabancı” kelimelerdir denmiş ama hangi dile ait olduğuyla ilgili tahminlerin ötesinde herhangi bir şey ortaya koyamamışlardır. Bu iki kelimenin anlamları üzerinde yapılacak her çalışma öncelikle Kur’an’da yabancı kelime var mıdır? yok mudur? tartışmasında hangi görüşte olduğunu açıklamak zorundadır. Çünkü bu tartışma daha en başta Kur’an’a bakışın ve ona verilen değerin rengini belli eden bir tartışmadır.

Kur’an’da yabancı kelimeler olduğu varsayımı ile hareket eden bir müellif ister istemez yabancı nitelemesinde bulunduğu kelimelerin anlamlarını Kur’an’ın içinden değil, “yabancı” dediği o dilde arayacaktır ve nitekim hep öyle olmuştur. Bu görüşte olanların tamamı resul isimleri yanında Tevrat, İncil, Talut, Calut, Firavun, Haman, Karun, İsrail, Ben-i İsrail, Cibril, Mikail gibi birçok ismin İbranice kökenli olduğuna hükmetmiş ve o kelimelerin anlamlarını İbranice üzerinden tespit etmeye çalışmışlardır.

Günümüz müelliflerinin hemen hepsi Kur’an’da yabancı kelimeler vardır görüşünde oldukları için, bu kelimelerin vahyin dilinde olma ihtimali hiç akla getirilmemiş ve bu yönde bir çalışma neredeyse hiç yapılmamıştır. İlk yüzyıllarda “Kur’an’da tek bir tane dahi yabancı kelime yoktur” diyenler[1] olmuşsa da günümüzde bu söylem üzerinden Kur’an’a yaklaşan kalmamıştır. Bugün anlamaya çalıştığımız ayette geçen ve akla ziyan ezoterik efsanelerin ana konularından biri haline getirilmiş Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerinin anlamlarını Kur’an üzerinden tespit etmeye yönelik bir çalışma yapmak; Âdem ile başlayan Muhammed ile sona eren risalet çizgisindeki “vahiy dilinin” ne şekillerde olduğunu ortaya koymakla başlamak zorundadır. Hatta bunun daha derinine inerek “dillerin oluşumu” ile ilgili Kur’an üzerinden veriler ortaya koymak zorundadır.

Devrederek bize kadar ulaşan “geleneksel müktesabat” İbrahim suresinin 4. ayetinde geçen “biz her resulü kendi kavminin diliyle” gönderdik ibaresini de kendisine dayanak yaparak, resullerin hepsinin içinden çıktıkları kavmin diliyle vahiy aldığına hükmetmişlerdir. Doğrusu bu hükme varmış olmalarına rağmen Musa’dan önceki resullerin hangi dillerde vahiy aldıklarına dair net bir şey de ortaya koyamamışlardır. Musa ve ondan sonraki resullerin dilleri ile ilgili ise sadece İsrailiyat’ın söylemini müktesebatın içine taşımakla iktifa etmişlerdir. Onlara göre Musa’dan İsa’ya kadar gelen resuller İbranice, İsa Aramca, Muhammed ise Arapça vahiy almışlardır çünkü muhatap oldukları kendi kavimleri bu dilleri konuşmaktadır. Risalet çizgisinin bu yaklaşım üzerinden değerlendirilmesi beraberinde Muhammed’in Arap, İsa’nın Ârami, İsa ile Musa arasındaki resullerin ise İbrani kavmine mensup oldukları anlayışını getirmiştir. Hangi dini görüşte olursa olsun eski-yeni tüm müellifler bu görüşü peşinen kabul etmiş ve araştırmalarını bu temel üzerinden yapmışlardır.

İşte bu peşin kabuller üzerinden Kur’an’a yaklaşan müellifler Kur’an’da geçen birçok kelimenin de Kur’an’ın dilinde değil o dillerde olduğuna hükmetmişlerdir. Onlara göre Kur’an İbrani olan Musa’nın kıssalarını kendisine konu edindiği ve Musa’da İbrani dilinde vahiy aldığı için kıssalarda İbrani dilinde vahyedilmiş “yabancı” kelimeleri kullanması son derece normaldir ve hatta olması gerekendir. Dolayısıyla o yabancı kelimelerin anlamları da İbrani dili üzerinden tespit edilmelidir. Tıpkı bunun gibi İsa’da Ârami olduğu ve Aramca vahiy aldığı için onun kıssalarında geçen yabancı kelimelerin anlamları o dil üzerinden tespit edilmelidir.

İlk bakışta normal gözüken bu anlayış Musa ve İsa arasındaki resullerin dilleri için büyük oranda işe yarasa da Musa’dan önceki resullerle ilgili cevaplanması gereken çok önemli soruları beraberinde getirmektedir. Mesela; Musa’dan önce gelmiş Esbat, Yusuf, Yakup, İshak, İsmail, İbrahim, Salih, Hud, Nuh, gibi resuller hangi kavme mensuptular ve hangi dilde vahiy almışlardır? Geleneksel anlayış bu soruları gündemine hiç taşımamış veya farazalardan başka bir şey ortaya koymamıştır. İbrahim’in Asurlu veya Sümerli olduğu söylenmiş ama bununla ilgili sadra şifa tek bir delil dahi ortaya konmamıştır. Aynı şekilde Nuh’un hangi kavme mensup olduğu ve hangi dili konuştuğu ile de herhangi bir şey ortaya konmamıştır. Öte yandan Nuh kıssası bağlamında geçen ve yine yabancı olduğuna hükmedilen وَدًّا وَلَا سُوَاعًا وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًا (Vedd, Suvaan, Yeğuse, Yauka, Nesren) (71/23) bu kelimelerle ilgili tahminlerde bulunulmuş ya da Arapça üzerinden manalar tespit edilmeye çalışılmıştır. Aslına bakılırsa “geleneksel müktesebat” bu konularda net bir çizgi izlememiş, daldan dala sıçrayarak kafasının karışık olduğunu göstermiştir.

Resullerin her birinin farklı kavimlere mensup olduğu ve aldıkları vahiylerin dillerinin de başka başka olduğu söylemi, resuller arasındaki olmazsa olmaz “tasdik” ilişkisinin de anlaşılamamasına ve hatta bambaşka mecralara sürüklenmesine sebep olmuştur. Bunun üstüne bir de resuller arasında ayrım yapılmadan hepsine aynı şekilde iman edilmesi gerektiği prensibine rağmen risalet kurumuna parçacı yaklaşılması eklenince “tasdik” kurumu hepten yok olmuş, resuller arasındaki en önemli organik bağ yitip gitmiştir. Kur’an’ın birçok yerinde geçen tasdik ayetleri ise anlamı olmayan ve hiç kimseye bir şey söylemeyen lafızlara dönüştürülmüştür. Aslına bakılırsa tek başına “tasdik” müessesi bile geleneksel anlayışın resullerin kavimleri ve aldıkları vahyin farklı dillerde olduğu ile ilgili söyleminin ne kadar çürük temellere dayandırılmış olduğunu ortaya koymaya yetmektedir. Çünkü farklı dillerde olan metinlerin birbirini tasdik etmesi söz konusu edilemez. Yani Muhammed’e verilen Arapça vahyin, İsa’ya verilen Aramca, İsa ile Musa arasındaki resullere verilen İbranice vahyi tasdik etmesi asla mümkün değildir. Çünkü tasdik, bütünüyle “ayniliği” zorunlu kılan bir müessesedir. Bu aynilik sadece kelimelere yüklenen anlamlarda değil, bizzat o kelimelerin dilinde de kendisini göstermek zorundadır.

Müslüman dünyaya hâkim olan anlayış “semai kökenli” olduğuna inanılan Yahudilik ve Hıristiyanlığın Musa’nın ve İsa’nın ardından gidenlerin dini olduğu yönündedir. Oysa ne Musa Yahudidir ne de İsa Hıristiyandır. Bu dinler İsa ve Musa’nın ardından gidenlerin değil tam tersi gitmeyenlerin dinleridir. Aslında Kur’an kıssalarında apaçık ortada olan bu durum ne yazık ki az önce belirttiğimiz hususlardan dolayı görülmemiş ya da görüldüğü halde yok sayılmıştır. Mesela, yaklaşık bin ayetle anlatılan Musa kıssalarına biraz dikkatlice bakıldığında hiçbir şekilde Musa’ya İsrail oğlu olduğu yakıştırmasının yapılmadığı rahatlıkla görülecektir. Tuva Vadisinde resul kılınan Musa’ya yüklenen görev “Firavuna git ve deki; Ben-i İsraili benimle gönder” şeklinde tarif edilmiştir. Bu emirle Firavunun karşısına çıkan Musa hep “Ben-i İsraili benimle gönder” demiştir. Ama hiçbir yerde “kavmimi” dememiştir. Denmemiştir çünkü Musa bir İsrail oğlu değildir.

Neresinden tutulsa elde kalan geleneksel anlayış elbette ki Ben-i İsrail tamlamasını da Kur’an üzerinden değil İsrailiyat üzerinden tanımlamıştır. Onlara göre İbranice anlamı “Tanrı ve insanlarla güreşip yenen” olan İsrail kelimesi (haşa) Allah resulü Yakup’un lakabıdır ve Ben-i İsrail tamlaması da aslında onun oğullarını ifade eden bir kavramdır. Tuhaf olan şudur ki neredeyse kemikleşmiş bu anlayışa rağmen Kur’an 16 defa Yakup ismini kullanmasına rağmen tek bir defa dahi Kur’an’da tek başına sadece iki defa geçen İsrail ismini Yakup’a atfetmemiştir.

İşte kaynağı kesinlikle İsrailiyat olan bu anlayış üzerinden Musa kıssalarına yaklaşan geleneksel anlayış Musa’yı da bir İsrail oğlu yapmakta beis görmemiştir. Şurası tartışma kabul etmez bir gerçektir. Geleneksel anlayış Muhammed’den önceki resullerin kıssalarını Kur’an üzerinden değil, İsrailiyat üzerinden şekillendirmiş, İsrailiyat üzerinden tanım getirmiştir. İşte bu şekilde Musa’yı İbrani yapan geleneksel anlayış onun aldığı vahyin dilinin de İbranice olduğunu söylemekte bir beis görmemiştir. Oysa Musa’nın İbrani olması demek Musa’dan Ademe kadar olan tüm resullerin de İbrani olduğu anlamını da beraberinde getirmek zorundadır. Çünkü tüm resuller aynı soya mensup kişilerdir. Aşağıya alacağımız ayetlere verilen meallere hiçbir itiraz etmesek bile, resullerin aynı soya mensup oldukları gerçeği gün gibi ortadadır.

Al-i İmran 3/33-34

إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَىٰ آدَمَ وَنُوحًا وَآلَ إِبْرَاهِيمَ وَآلَ عِمْرَانَ عَلَى الْعَالَمِينَ

ذُرِّيَّةً بَعْضُهَا مِنْ بَعْضٍ ۗ وَاللَّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

(33-34) Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nûh’u, İbrahim ailesini (soyunu) ve İmran ailesini (soyunu) birbirinden gelmiş birer nesil olarak seçip âlemlere üstün kıldı. Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir (DİB meali)

Enam 6/83-87

وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَىٰ قَوْمِهِ ۚ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ ۗ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ

(6/83) İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz… Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ ۚ كُلًّا هَدَيْنَا ۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ۖ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَىٰ وَهَارُونَ ۚ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

(6/84) Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَىٰ وَعِيسَىٰ وَإِلْيَاسَ ۖ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَ

(6/85) Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا ۚ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ

(6/86) İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık.

وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَإِخْوَانِهِمْ ۖ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

(6/87) Babalarından, çocuklarından ve kardeşlerinden bir kısmını da. Bütün bunları seçtik ve bunları dosdoğru bir yola ilettik (DİB meali).

Bu ayetler açıkça göstermektedir ki, en başından beri resuller arasındaki ilişki organik soy ilişkisidir. Her resul bir diğeriyle kesinlikle akrabadır. Bunlar haricinde daha birçok ayette resullerin hep birbirinin akrabası olduğu vurgulanmaktadır. İbrahim’den sonra gelen resullerin hepsinin onun soyundan olduğu da birçok ayette vurgulanmaktadır. O halde eğer Musa İbrani ise ondan önceki ve sonraki resullerin de İbrani olması gerekmektedir. Buna İsa, Muhammed, Salih, Hud, Nuh ve hatta Âdem de dahil edilmelidir.

Resullerin kavimlerinin ve dillerinin ayrı ayrı olduğuna delil olarak getirilen İbrahim 4. ayete gelince;

İbrahim 14/4

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir (DİB meali).

Aslına bakılırsa bu ayet resullerin kavimlerinin ve dolayısıyla onlara verilen vahiylerin dillerinin farklı olduğunun değil, tam tersi tek bir tane vahiy dilinin olduğunun delilidir. Ayette geçen وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ bu cümledeki إِلَّا (illa) edatı tüm diğer ihtimalleri dışlayan ve sadece tek bir tane seçenek bırakan bir edattır. Yani herhangi başka bir dille değil sadece kendi kavminin diliyle anlamına sahiptir. Resullerin kavimleri ise başka başka değil tek bir tane kavimdir. İbrahim sonrası resuller için konuşacak olursak, onun kendisinden sonra gelen tüm resullerin atası olduğu birçok ayette geçmektedir. Musa’nın da İsa’nın da Muhammed’in de ilk atası İbrahim’dir. O halde nasıl olurda ilk ataları belli olan resullerin biri Arap, diğeri İbrani, diğeri Ârami olur? Musa’nın atası belli değilmi ki onun kavmi daha sonradan ortaya çıkmış İbraniliğe dayandırılmaktadır. Kur’an resullerin soy olarak şeceresini apaçık ortaya koymaktadır. Buna rağmen resullerin farklı soylara mensup olduğunu söylemek hiçbir şekilde anlaşılamayacak bir durum ortaya çıkarmaktadır.

Daha önceki vahiylerin orjinali elimizde bulunmamaktadır ama son vahiy tüm orjinalliği ile elimizde durmaktadır ve bu vahiy resullerin kendi kavimlerinin diliyledir. Bu demektir ki diğer vahiyler de şu an elimizde bulunan son vahyin diliyle resullere ulaştırılmıştır. Resullerin kavimleri ve konuştukları diller ile ilgili ortaya konulan tezlerin hepsi kendilerine temel olarak İsrailiyat, rivayet, uydurma veya seküler tarih anlayışını almıştır. Kur’an bize ulaştırılan bu bilgileri onaylamamakta tam tersi yalanlamaktadır. Mesela; İsrailiyat ve rivayetleri baz alan tarih anlayışına göre Musa’nın resullüğe seçildiği Tuva Vadisi, Mısır’dan çıktıktan sonra geldikleri yer ile alakalı olarak bambaşka yerleri gösterirken Kur’an Musa’nın risaletle görevlendirildiği yerin, yeryüzünün tek kutsal beldesi olan Mescidi-l Haram olduğunu söylemektedir. Bu tarih anlayışı bırakın Musa’yı, İbrahim, İsmail ve Muhammed dışındaki hiçbir resulün insanlığın tek toplanma merkezi olan kutsal topraklarla bağını kurmamış ve hatta tam tersi bağının olmadığını söylemiştir. Oysa Kur’an tüm resullere ve hatta onlara iman edenlere İbrahim’in dine uymalarını asla başka yollara gitmemelerini ve hatta onun makamını musalla edinmelerini emretmiştir.

Bakara 2/130

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ ۚ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا ۖ وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir (DİB meali).

Bakara 2/132-133

وَوَصَّىٰ بِهَا إِبْرَاهِيمُ بَنِيهِ وَيَعْقُوبُ يَا بَنِيَّ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَىٰ لَكُمُ الدِّينَ فَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

(2/132) İbrahim, bunu kendi oğullarına da vasiyet etti, Yakub da öyle: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslâm’ı) seçti. Siz de ancak müslümanlar olarak ölün” dedi (DİB meali).

أَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَٰهَكَ وَإِلَٰهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَٰهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

(2/133) Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz? (DİB meali).

Bakara 2/135-137

وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ تَهْتَدُوا ۗ قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۖ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(2/135) (Yahudiler) “Yahudi olun ve (Hıristiyanlar da) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi” (DİB meali).

قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

(2/136) Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz” (DİB meali).

فَإِنْ آمَنُوا بِمِثْلِ مَا آمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَوْا ۖ وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا هُمْ فِي شِقَاقٍ ۖ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللَّهُ ۚ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

(2/137) Eğer onlar böyle sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, gerçekten doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse onlar elbette derin bir ayrılığa düşmüş olurlar. Allah, onlara karşı seni koruyacaktır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir (DİB meali).

Bunlar ve daha onlarca ayete rağmen İbrahim’den sonra gelen resullerin kavimlerinin, dillerinin ve hatta dinlerinin farklı olduğunu söylemek akıl tutulmasından başka bir şey değildir. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın herhangi bir resule uymanın değil tam tersi uymamanın sonucunda ortaya çıkmış dinler olduğunu söyleyen bu ayetlere rağmen Musa’nın Yahudi, İsa’nın Ârami olduğunu söylemek Yüce Allah’ın kitabıyla asla uyuşmayan bir söylemi dillendirmek demektir.

Al-i İmran 3/67

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَٰكِنْ كَانَ حَنِيفًا مُسْلِمًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

İbrahim ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi (DİB meali).

İbrahim’in kendisi Yahudi veya Hıristiyan değilse nasıl olur da onun torunları olan ve kesinlikle onun yolundan gitmesi gereken resuller Yahudi veya Hıristiyan olacaktır? İbrahim’den binlerce yıl sonra gelmiş bizler bu ayeti okuyup kendimizi Yahudi ve Hıristiyanlardan biri olarak görmezken ve asla böyle bir yakıştırmayı kabul etmezken, onun öz be öz torunları olan Allah resulleri bu gerçekten habersiz miydiler ki Yahudi veya Hıristiyan olacaklardır. Yüce Allah İslam dışında hiçbir dini asla kabul etmeyeceğini söylemesine rağmen nasıl olur da İbrahim soyu olan resuller kendilerini İslam dışındaki bir dine atfedecekler? Ataları İbrahim gibi insanlığın en şereflilerinden biri olan Allah resulleri nasıl olacak da kendilerini atalarına değil de nereden çıktığı belli olmayan uyduruk soylara mensup sayacaklar?

Resullerin kavimleri asla farklı farklı değildir. Hepsi babaları belli anneleri belli kişilerdir ve hiçbiri köklerinden kopuk değildir, olamazlar da. Kendi köklerine sımsıkı bağlı olan insanların Kur’an gibi varlığın en sahih belgesinde sayılan resullerin soy ağacını dikkate almadan onları farklı kavimlere mensup savrulmuş kişiler olarak tanımlaması asla kabul edilemez bir şeydir.

Resullerin dillerine gelince; önce resulleri birbirinden kopuk hale getiren geleneksel anlayış daha sonra İsrailiyat üzerinden belirlenen tarihi getirip Kur’an’ın üzerine monte etmiş sonuçta İsrailiyat’ın anlattığı tarih üzerinden onların konuştukları dillerin ve aldıkları vahiylerin farklı dillerde olduğunu söylemiştir. Oysa resuller köken olarak aynı soya mensup oldukları gibi, risaletleri de bir öncekinin bir sonrakini müjdelemesi, sonrakinin ise öncesini “tasdik” etmesi çizgisi üzerine temellendirilmiştir. Kendisinden öncesini “tasdik” etmeyen resulün kendi resullüğünün meşruluğu da kalmamaktadır. Böylesine sıkı ilişkilerle birbirine bağlanmış tek bir çizgi üzerindeki resullere verilen vahiylerin dillerinin farklı olması mümkün değildir zira bu durumda birinin diğerini tasdik etmesi söz konusu bile olmayacaktır. Musa’yı atası İbrahim’in makamından başka bir yöne yönlendiren, Davut ve Süleyman’a ataları İbrahim’in ilan ettiği kıble ve toplanma merkezinden başka kıble ve toplanma merkezi inşa ettiren, İsa’nın kendisinden önce ve sonraki tüm bağlarını koparan geleneksel anlayış, bu resullere verilen vahyin dillerinin farklı olduğunu söylemekle Âdem’den Muhammed’e uzanan risalet çizgisini de birbirinden kopuk hatta kimi zaman diğeriyle çelişen parçalar haline çevirmiştir.

İşte bu kavrayışla Kur’an’daki kelimelere yaklaşan geleneksel anlayış, peşinen birçok kelimenin yabancı olduğunu söylemiş ve o kelimelerin Kur’an ile bağını koparmıştır. Hatta öyle ki o kelimeleri Arapça[2] ile anlamlandırmanın imkânı olmasına rağmen ne yazık ki o anlamlar değil, yabancı dildeki anlamları öne sürmüşlerdir. Geçmişte Kur’an’da tek bir tane dahi yabancı kelime olmadığını söyleyen kimi ulemanın görüşleri ise Kur’an’ın harekeli olarak genel kabul görmesinden sonra unutulmuş, kimse o görüşlerin peşine düşmemiştir.

Anlamaya çalıştığımız Kehf 94. ayetteki Ye’cüc ve Me’cüc kelimeleri hakkında ise tuhaf bir şekilde sadece yabancı kelimeler olduğu söylenip Kur’an ile bağı koparılmış ama hangi dilde olduğu söylenmemiştir. Böylelikle adeta Kur’an dışına atılan bu iki kelime her önüne gelenin kendi kafasına göre anlam yüklediği iki ezoterik ibare olarak günümüze kadar gelmiştir. Razi tefsirinde bu kelimenin yabancı değil Arapça olduğunu söyleyenlerin görüşlerini de aktarmış ama sonuçta bu kelimelerin yabancı kelimeler olduğuna hükmetmiştir:

Ye´cûc ve Me´cûc hakkında iki görüş vardır:

Bunlar, gayr-ı munsarıf olmalarından da anlaşılacağı gibi, isim olarak icâd edilmiş a´cemî (arapca olmayan) iki isimdir. Bunlar, müştak (türetilmiştirler).

Asım, bunları hemzeli olarak, يَاْجُوجُ وَ مَاْجُوجُ diğer kıraat imamları hemzesiz olarak ya’cuc ve mecûc şeklinde okumuşlardır. Bir başka rivayete göre bunlar, آجُوجُ وَ مَاْجُوجُ şeklinde okunmuştur. Bu kelimelerin, iki müştak (türemiş) isim olduğunu söyleyenler şu izahları yapmışlardır.

1) Kisâî, birincisinin ateşin tutuşması ve cayır cayır yanması manasına olan, تَاْجَّجَ النَّآرُ deyiminden alındığını, çok hızlı hareket ettikleri için “Ye´cûc” adını aldıklarını; ikincisinin de, denizin dalgası manasına olan مَوْجُ الْبَحْرِ tabirinden geldiğini söylemiştir.

2) Ye´cûc, “çok tuzlu oldu” manasındaki, تَاَجَّجَ الْمِلْحُ ifadesinden alınmıştır. Onlara hızlı hareket ettikleri için bu ad verilmiştir.

3) Kuteybi şöyle der: Bu kelime, “Erkek deve kuşunun, koşmasındaki sesi duyulduğunda, kullanılan اَجَّ الظَّلِيمُ deyiminden alınmadır.

4) Halil şöyle der: Acc, mercimek gibi bir tahıldır. Mecc de tükrüğün sürülmesidir. O iki kelimenin, bundan alınmış olunması muhtemeldir.[3]

Kelimelerin anlamları ile ilgili Razi’nin özetlediği bu farklılıklar aslında çok daha fazladır ama meselenin anlaşılması için bu kadarı yeterlidir. Görüldüğü gibi aslında daha kelimelerin anlamları ile ilgili ortaya ciddi bir şey konulmamasına rağmen, bu iki kelimeden kast edilenin iki kavim olduğu, nerede yaşadıkları, nasıl fesat çıkardıkları ile ilgili akla ziyan yorumlar yapılmıştır.

Müfessirler Ye´cûc ve Me´cûc´un hangi kavimden olduğu hususunda değişik şeyler söylemişlerdir. Bu cümleden olarak onların Türklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi; Ye´cûc´ün Türklerden, Me´cûc´ün Ceyi ve Deylam kabilelerinden oldukları da ileri sürülmüştür.

Sonra bazı kimseler, bunları bedenleri küçük, boyları bir karış kadar kısa insanlar olarak tavsif ederken; bazıları da uzun boylu, iri cüsseli olarak tavsif etmiş ve kuşların pençesi gibi pençeleri bulunduğunu, yırtıcı hayvanların azı dişi gibi dişleri olduğunu söylemişlerdir.[4]

Razi’nin bu kadarcık değinmeyi yeterli gördüğü Ye’cüc ve Me’cüc kavimleri (!) ile ilgili söylenenler burada kalmamış, onların kıl yumağı gibi yaratıklar olduğu, fil kulaklarından daha büyük kulakları olduğu, kulaklarından birini yastık diğerini yorgan yaptıkları, asla zapt edilemez vahşi yaratıklar oldukları bile söylenmiştir. Eskiler bunları söylerken çağdaş müfessir ve meal yazarlarından bazıları bunların Yahudi ve Hıristiyanların kültüründe apokaliptik bir anlatı olarak geçen Gog-Megog’u işaret ettiğini söylemişlerdir.[5] Meseleyi uzayın derinliğine taşıyan bazı modern (!) yorumcular ise, bunların güneş sistemi civarında yaşayan kavimler olduğunu veya lakabı Zülkarneyn olan Süleyman’ın geleceğe yaptığı yolculukta karşılaştığı kavimler olduğunu söylemişlerdir. İlginç olan şudur ki bu açıklamaları getirenlerden hiçbiri Kur’an’ın iki kelimesi olan Ye’cüc ve Me’cüc ifadelerinin yabancı kelimeler olduğunu söylemelerine rağmen hangi dilde olduğu ve ne anlama geldiği üzerinde tek bir analiz dahi yapma gereği duymamışlardır.

Gramer kitaplarında “gayrı munsarıf kelimeler” adı altında müstakil bir bölüm mutlaka bulunmaktadır. Bu disiplin Arap diline girmiş yabancı kelimeleri konu aldığı gibi Arapça olduğu halde gayrı munsarıf olan kelimeleri de konu almaktadır. Bu disiplinde “alemler, isimler, sıfatlar” şeklinde üç ana grupta toplanan gayrı munsarıf kelimeler 10 değişik alt başlık altında incelenmektedir. Bu alt başlıklardan bir tanesi “fiil vezninde olan alem isimleri” şeklindedir. Görüntü olarak fiil şeklinde olan ama anlam ve cümledeki işlevi açısından fiil olmayan kelimeleri konu olan bu başlıkta يَزِيدُ – اَحْمَدُ – آدَمُ – تَغْلِبُ – تَدْمُرُ  يَعْيِشُ – يَحْيَى – يَعْلَى – يَشْكُرُ gibi fiile benzeyen kelimeler konu edinilmiştir. Biraz önce Razi’den yaptığımız alıntıda Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerinin yabancı kelimeler değil de Arapça kelimeler olduğunu söyleyenler işte bu kurala mebni olarak kelimelerin Arapça anlamlarını vermişlerdir. Aslına bakılırsa metot olarak son derece makul olan bu yaklaşım nedense sonrakiler tarafından kabul görmemiş ve günümüzde hiç dikkate alınmamaktadır. Fakat ne gariptir ki kelimelerin Arapça kelimeler olduğuna itibar etmeyip Ye’cüc ve Me’cüc üzerinden masallar anlatanlar kelimelerin hangi dilden olduğuna ve ne manalara geldiğine hiç değinme ihtiyacı hissetmemişlerdir.

Kur’an hem kelimelerinin anlamı yönünden hem de kelimelerin gramer yapıları açısından kendisinden başkasına ihtiyaç duymayan tek sahih belgedir. Onun sadece kelimelerinin anlamları değil cümle yapıları da Yüce Allah’ın takdiridir. Kur’an’a giren kelimelerin fiil, isim, edat, mazi, muzari, müennes, müzekker ve daha başka özellikte olması insanların keyfine göre anlam vereceği veya yabancı kelimedir denilerek Kur’an dışına atılabileceği şekilde düzenlenmemiştir. Başta resul isimleri olmak üzere yabancı denilerek Kur’an dışına itilen kelimeler üzerinde etimolojik bir çalışma yapılmamıştır (en azından biz bilmiyoruz). Böyle bir çalışmanın yapılması durumunda yabancı denilerek Kur’an dışına itilen ve başka diller üzerinden mana verilen her kelimenin mutlaka ve mutlaka Kur’an dili üzerinden bir anlamı olduğu kesinlikle ortaya çıkacaktır. Anlamaya çalıştığımız ayet bağlamında yabancı denilen tüm kelimelerle ilgili doyurucu bir çalışmayı ortaya koymamız teknik olarak mümkün değilse de en azından anlamaya çalıştığımız ayette geçen Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerine değinebiliriz.

Her iki kelime أ ج ج (hemze+cim+cim) kök harflerine sahiptir ve Kur’an’da bu iki kelime haricinde bu kökten gelme üç kelime bulunmaktadır. Aslına bakılırsa ayette geçen مَأْجُوج (Me’cüc) kelimesinin gramer açısından herhangi bir sorunu yoktur. Çünkü kelime أ ج ج (Ecece) kökünden türemiş “mef’ulün” kalıbında bir ismi mef’ul’dür (nesne-yapılan işten etkilenen). Ayette geçen يَأْجُوجَ (Ye’cüc) kelimesi ise fiile vezninde gayrı munsarıf alem ismidir. Bu kelimenin fiile benzeyen yönü, tıpkı birinci bab’tan gelen يَفْعُلُ (yef’ulü) fiili görüntüsünde olmasından dolayıdır. Bu şekilde fiile benzeyen alem isimleri daha çok sıfat anlamı vermektedirler. Sıfat anlamı vermeleri ise, isme göre sıfatın fiile daha yakın bir anlama sahip olmasından dolayıdır. Yani bir fiilin çok yapılması durumunda o fiil sıfat olarak fiile yapana alem ismi yapılmıştır. Arap dilinde bunun gibi yüzlerce kelime bulunmaktadır. Biraz önce bunlardan birkaçının örneğini vermiştik. Bu durumda يَأْجُوجَ (Ye’cüc) kelimesi, bir fiilin çok yapılmasından dolayı birilerini tanımlamak üzere konulmuş sıfat anlamındadır.

Kelimenin türediği أ ج ج (hemze+cim+cim) kök harflerine mensup kelimelerden sözlüklerde “ürkerek hızla kaçmak, parlamak, parıldamak, tutuşup yanmak, sıcaklığı artmak, düşmana saldırmak, birbirine düşürmek, aralarına fitne sokmak, galeyana gelmek, öfke dolmak, özleminden dolayı yanıp tutuşmak” fiil kelimeler ve “çok zeki, fırlamak, olduğu yerden hızla ayrılmak, ışık saçan, tuzlu, aşırı acılık, curcuna, ateşin sesi” gibi isim kelimeler bulunmaktadır.

Ayete dikkat edilirse en başta her iki kelime ayrı ayrı telaffuz edilmiş ama hemen devamında gelen “mufsidune” kelimesi her ikisine atfedilmiştir. Ayetin sonunda ise yine her ikisi için tek bir tane “hum” (onlar) zamiri kullanılmıştır. Hatta devam eden ayetlerde yine bunlar için hep tek bir “hum” zamiri kullanılmıştır. Ayetlerdeki bu kullanım Ye’cüc ve Me’cüc diye tanımlananların birbirinden ayrı iki kavim olduğunu değil, birlikte hareket eden ama bu birliktelikte birinin etkileyen diğerinin ise etkilenen olduğu izlenimini vermektedir. Nitekim fiil olarak geldiğinde anlamı “ara bozmak, fitne çıkarmak, isyan etmek, ürküp kaçmak” şeklinde olan يَأْجُوجَ (Ye’cüc) kelimesinden fiil vezninde alem ismi türetildiğinde bu sefer anlamı ismi fail olarak “ara bozan, fitne çıkaran, ürküp kaçan, isyan eden” şeklinde olmaktadır. Bu şekilde başında muzaraat harfi olduğu halde alem ismi olan birçok kelime bulunmaktadır. Yezid, Yahya, Tağlib, Yunus, Yusuf, Yakup, Ya’yişu, Ya’la, Yeşkuru, Tedmur gibi isimlerde fiil vezninde alem isimleridir. Bunun yanında اَحْمَدُ (Ahmed) kelimeside if’al babında fiil görünümünde alem ismidir. Kur’an’da birçok yerde geçen “ezlamu” kelimesi de fiil vezninde alem ismi olan kelimelerdir. Aslında bu şekilde binlerce örnek bulmak mümkündür ama bu kadarı meselenin anlaşılması için kafidir.

Müelliflerin bu ayette geçen Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerine yabancı kelimelerdir demelerinin arka planında Kehf suresinde anlatılan Zel-Karneyn kıssasının Kur’an’ın diğer yerleriyle bir bağının olduğunu görmemeleridir. Onlara göre Zel-Karneyn kim olduğu bilinmeyen ve hatta resul olup olmadığı da belli olmayan X bir kişiliktir. Dolayısıyla onunla ilgili anlatılan kıssada geçen kelimeler de onun gibi bilinemez olmak zorundadır.

Başından beri Zel-Karneyn’in Süleyman olduğunu, Neml suresinde anlatılan kıssa ile Kehf suresinde anlatılan bu kıssanın aynı olayı farklı cephelerden anlatan kıssalar olduğunu ortaya koymaya çalıştık. Bunu yaparken izlediğimiz metot, Kur’an’da anlatılan bir olayın veya Kur’an’da geçen bir kelimenin karşılığını yine Kur’an’dan bulmak şeklindedir. Bunu yaparken hata yapmış olmamız veya bir şeyi iyi anlamamış olma ihtimalimiz elbette ki mümkündür. Fakat Kur’an’da anlatılan bir kıssanın önce Kur’an’ın diğer yerleriyle olmak zorunda olan tüm bağlarını kesip onu apayrı bir anekdota çevirmek, daha sonra kıssada geçen kelimelere İsrailiyat, rivayet, masal, uydurma ve daha birçok şey üzerinden anlam arayıp tanım getirmek, en sonunda kıssayı herkesin kendisine göre yorumlayacağı gizemli bir hale sokmak, hata olarak adlandırılmanın çok daha ötesinde tanımlamalar gerektirmektedir.

Bu kıssa Süleyman kıssasının bir parçasıdır ve ayette geçen Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerinin karşılığı da o kıssalar içinden bulunmak zorundadır. Ye’cüc kelimesi Arap gramerinde yeri olan ve Kur’an’da da birçok şekilde kullanılmış olan fiil vezninde alem ismidir ve bu vezinde gelen isimler, isim olmaktan daha çok sıfat anlamı taşımaktadırlar. Tıpkı “ahmed” ismi gibi. Kelimeye fiil vezninde isim anlamı verilmesi durumunda manasının “ara bozan, fitne çıkaran, ürküp kaçan, isyan eden” şeklinde olacağını az önce belirtmiştik. Bu durumda yapmamız gereken şey Süleyman kıssaları içinde “fitne çıkaran, ara bozan, ürküp kaçan” sıfatı ile tanımlanacak birilerini bulmaktır.

Aslında bu kişinin kim olduğu gün gibi ortadadır. Bu kişi Neml suresindeki kıssada “arş” olarak tanımlanan şeytandır.

Neml 27/24

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

“Ona ve kavmine çok kızdım (çünkü) Allah’tan önce o dik başlı için emre amade oluyorlar ve şeytan (bana değil) onlara yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar.

Bu ayete dikkat edilirse bahse konu olan kavim için يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ (Allah’tan önce o dik başlı için emre amade oluyorlar) denmektedir. Yani bu kavim dik başlıya değil, dik başlı için emre amade olmaktadırlar. Kimin emrine amade oldukları ise hemen devamında gelen وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ (ve şeytan (bana değil) onlara yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar) cümlesinden açıkça anlaşılmaktadır. İşte bu kavim düştüğü yoldan geri çevrilmiş ve Süleyman’ın istediği o dik başlının önünde koruyucu olmaya yönlendirilmiştir. Yani şeytan onların arasını bozmuş, Süleyman’ın hükmünü geçersiz hale getirmiştir. Birçokları da bundan etkilenmiş, onun emri altında Süleyman’a kafa tutmayı bile göze almışlardır. İşte Ye’cüc olarak adlandırılan kişi o ve onun gibilerdir. Me’cüc kelimesi ise ismi meful formunda olduğu için zaten onların yaptığı ara bozma işinden etkilenip “arası bozulanlar” anlamına gelmektedir. Yani şeytan Ye’cüc’lük yapmış, onlarda bundan etkilenip Me’cüc olmuşlardır.

Ye’cüc ve Me’cüc kelimeleri ile ilgili bir detayın üzerinde de biraz durmak gerekmektedir. Bu iki kelimenin başında harfi tarif yani ال (El) takısı olmasa da her iki kelime de marife kelimelerdir. Alem isimleri bilinen tanınan kişileri bildiren isimlerdir. Mesela Saf suresinin 6. ayetinde geçen اَحْمَدُ (Ahmed) ismi de fiil vezninde alem ismidir ve kimi kast ettiği kesinlikle bilinmektedir. Her iki kelimenin de kimi ya da kimleri kast ettiğinin bilinemiyor olması mümkün değildir. Yani bu her iki kelimenin de bahsinin Kur’an’da yapıldığı anlamına gelmektedir. Müelliflerin bu kelimelerden kimi ya da kimlerin kast edildiğini bulamamalarının sebebi kelimelerin karşılığını Kur’an’da değil, Kur’an dışında önlerine ne gelirse oralarda aramalarından dolayıdır.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı Kehf suresinin 94. ayetine en başta verdiğimiz ve aşağıda bir daha yazacağımız meal tercih edilmiştir.

Kehf 18/94

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَىٰ أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا

Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Bu yerde (senin hükmünü) geçersiz yapanlar (biz değil) ara bozucular (Ye’cüc) ve ara bozucuların etkisinde (Me’cüc) bozulanlardır. Bizim aramıza ve onların arasına bir engelleyici belirlemene karşılık senin için bir vergi belirleyelim mi?

Ayetin sonunda gelen سَدًّا (sedden) kelimesine “bir engelleyici” şeklinde mana tercih etmemizin sebebi, daha önceki ayette geçen “el seddeyn” kelimesindeki iki engelleyici ile bu kelimenin aynı şeyi kast etmiyor olmasından dolayıdır. Çünkü daha önce başında EL takısıyla marife olarak geçen bir kelimenin “nekre” olması söz konusu bile değildir. Eğer bir kelime önce marife sonra nekre geliyorsa bu, iki kelimenin aynı şeyi kast etmediğini gösteren en kuvvetli delildir.

Bu ayet aynı zamanda kavim ile Süleyman’ın muhatap olmasının Neml suresindeki Arşın yani Ye’cüc’ün alıkonulmasından sonra olduğunu göstermektedir. Yani bu kavim artık kendilerini Süleyman’a kafa tutmaya kadar sürükleyen şeytanın alıkonulduğunu görmüş, Süleyman’ın emrini (ki o emir Yüce Allah’ın Süleyman’a verdiği yetkiden dolayıdır) yerine getirmemeleri durumunda başlarına ne geleceğini anlamışlardır. Bir daha böyle bir duruma düşmemek için Süleyman’dan tıpkı Arşı alıkoyanlar gibi bir alıkoyucuyu onlarla kendi aralarına tayin etmesini istemektedirler. Fakat bu durumları bile meseleyi tam olarak anlamadıklarını göstermektedir. İlerleyen ayetlerde bu kavimle Süleyman arasında geçen bu kıssanın arka planında ne olduğu daha açık olarak ortaya çıkacaktır. Yani Süleyman bu kavme neden kafayı takmıştır ve neden ısrarla şems diye tanımlanan o dik başlıyı istemektedir? İşte bu sorular yani hem Neml suresindeki hem buradaki kıssanın arka planında nelerin olduğu ilerleyen ayetlerde açığa çıkacaktır. Her durumda tek kılavuz Allah’tır.

Ramazan DEMİR


[1] Şafii (h. 204), Ebu Ubeyde (h. 210), İbn-Cerir (h. 310), Kadı Ebu Bekir Bakıllani (h. 404) ve İbni Faris (h. 390)’e göre Allah Kelamında Arapça’dan baş­ka tek bir yabancı kelime mevcut değildir Bu alimlere göre Kur’an-ı Kerim arapça vahyedilen ilahi bir kitaptır. Onda yabancı kelimelerin var olmadığını yi­ne kendisi bize bildirmektedir: “Eğer biz onu yabancı dilden Kuran yapsaydık, derlerdi ki ayetleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı dilden (Kitap) olur mu?”

[2] Arapça tabirini kullanmamız mesele anlaşılsın diye bir zorunluluktan dolayıdır. Şunu belirtmek gerekmektedir. Kur’an’ın dili Arapça denilen dil değildir. Kur’an’da geçen “Kur’anen Arabiyyen” kelimelerine “Arapça Kur’an” şeklinde manalar vermek de doğru değildir. Çünkü; Arabiyyen kelimesine Arapça mana verilmesi aynı zamanda sadece araba ait diğerlerine değil anlamı da beraberinde gelmektedir. Öncesinde ve sonrasında Arapların konuştuğu ve adına Arapça denilen dil vahyin dili değil, o dilden türetilmiş bir dildir. Bugün yaşadığımız çağda Arapların dahi Kur’an’ı anlamıyor olmaları bunun en canlı örneğidir. Elimizdeki Kur’an’da kullanılan dil tarih boyunca gelen vahiylerin tek dilidir. Her resul vahyi bu dil üzerine almıştır. Bununla ilgili Kur’an’da oldukça bol miktarda bilgi mevcuttur. Böyle bir çalışmayı anlamaya çalıştığımız Kehf 94. ayet bağlamında yapmak teknik olarak mümkün değildir. Allah dilerse bu çalışma müstakil olarak okuyucu ile bölüşülecektir.

[3] Razi, Tefsiri Kebir, c.15.s.257

[4] Razi, Tefsiri Kebir, c.15.s.257

[5] Mustafa Öztürk Meali, s.346. dipnot 7

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!
error

3 yorum

  1. “Bu emirle Firavunun karşısına çıkan Musa hep “Ben-i İsraili benimle gönder” demiştir. Ama hiçbir yerde “kavmimi” dememiştir. Denmemiştir çünkü Musa bir İsrail oğlu değildir.”
    yazının bu kısmı ile ilgili olarak
    TAHA 83 de Seni kavminden acele ettiren nedir Ey Musa
    TAHA 86 de Ey Kavmim diye hitap ettiği
    Araf 142 de Harun’a “Kavmim içinde bana halife ol” dediği
    Araf 145 de Allah’ın Musa’ ya Levhaları kavmine emretmesi
    Araf 148 de Musa’nın kavminin buzağı edindiği
    ARAF 150 de Musa’ nın buzağı edinen kavmine kızgın bir şeklide döndüğü
    gibi ifadeler var. Ayrıca Kasas suresi 76. ayette Karun’un Musanın kavminden olduğu söylenmektedir. tüm bunların ışığında Musa’ nın kavmi olarak tanımlananlar İsrailoğulları değilmidir.

    • o kısma bende takılıp hemen baktım ayetlere ve şunu farkettim,doğru, musa firavuna giderken ve muhatapken kesinlikle kavmim bahsi kavmin bahsi geçmiyor Allahla ve firavunla arasında,ta ki musaya sadece kendi kavminin gençlerinin bir kısmı dışında iman eden olmadı denene kadar.o iman edenler etrafında toplandıktan bereaber hareket etmeye başladıktan sonra musa kavmim diye hitap etmeye başlıyor.Yani kısaca sadece bir kısım musanın kavmi,gerisi değil,o kısımda yine firavunun onlardan bir kısmının erkek çocuklarını öldürüyordu denilen kısım,yani musanın soy bağı olanlar.ben böyle anladım.

    • ALİ ONUR

      Yukarıda ayetlerde geçen “kavm” kelimelerine dikkat çekerek, en sona “Musa’ nın kavmi olarak tanımlananlar İsrailoğulları değil midir?” sorusunu koyuyorsunuz.

      Hemen cevabını vereyim..DEĞİLDİR ve olması da mümkün değildir (tabi ki yaptığımız çalışmalarımızda bizim vardığımız sonuca göre)

      Musa’nın kavminin İsrailoğlu olduğunu söyleyebilmemiz için ilk önce İSRAİL denilen kişinin kim olduğunun tespitinin yapılması gerekmektedir.

      Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman ulemaya (!) göre İSRAİL kesinlikle Yakup’tur bunda en ufak bir şüphe yoktur. Anlamları hakkında bir kaç farklı versiyon bulunsa bile İSRAİL ile YAKUP’UN aynı kişiler olduğu hakkında en ufak aykırı bir görüşe hatta en ufak bir şüpheye bile biz rastlamadık. Yani İsrail kelimesinin Yakup’un lakabı olduğu hakkında sadece Müslümanlar değil, Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlar hatta seküler din tarihçileri bile tam bir ittifak içindedirler.

      Fakat biz bu müthiş ittifaka rağmen Yüce Allah’ın Yakup’a İsrail lakabını verdiğine ikna olamamaktayız. Aslında bu konuyla ilgili sitemizde bir kaç tane de yazı bulunmaktadır. Yusuf kitabının birinci cildinde de konuya değinilmiş ve genişçe üzerinde durulmuştur.

      Kur’an’da anlatılan Musa kıssasındaki olayların örgüsünün kesinlikle İsrailiyat kaynaklı rivayetlerde anlatıldığı gibi olduğunu kabul ettiğinizde Musa’nın kavminin İsrailoğulları olduğunu bunun da Yakup oğulları anlamına geldiğini kabul edersiniz ve hatta etmek zorundasınız yoksa o olayların örgüsü tamamen çöker.

      Kur’an’da BENİ İSRAİL tamlaması 40 kez, BENU İSRAİL tamlaması bir kez, İSRAİL kelimesi ise herhangi bir tamlama olmadan tek başına sadece iki kez geçmektedir (Meryem 58, Ali İmran 93). Tüm meal ve tefsirler bu iki ayette geçen İsrail kelimesinin Yakup’un lakabı olduğu hususunda tam bir ittifak içindedirler. Fakat bu kelimenin Yakup’a nasıl lakap olduğu ile ilgili ortaya Tevrat’taki anlatımdan başka bir şey koyamamaktadırlar. Bunu peşinen reddetmeyip Tevrat’a bakıyoruz. Tevrat’ta Yakup’un İsraile dönüşme sürecini anlatan pasaja baktığımızda, ilk olarak Yakup’u israil olarak belirleyen güreşme olayının Yusuf olayı yaşanmadan önce olduğunu görmekteyiz. Birinci olayda kendisine verilen İsrail lakabına karşı çok duyarlı olmayan Yakup ikinci bir defa hem de sert bir şekilde uyarılmış ve artık kendisini İsrail olarak tanıtması gerektiği ona bildirilmiştir. Yani daha Yusuf olayı yaşanmadan çok önce Yakup İsrail lakabını almıştır.

      Fakat Kur’an’daki yusuf kıssasında 3 defa Yakup ismi geçmesine rağmen tek bir kere bile onun lakabına bir işaret yoktur. Bunun yanında tüm meal ve tefsirlere göre Bakara 133.ayet Yakup’un ölüm anından bahsetmektedir ve o ayette de Yakup’a İsrail değil Yakup denmektedir. Şimdi farz edelim ki meal ve tefsirlerlerin dediği gibi İsrail Yakup’un lakabıdır ve Yüce Allah’da bu lakabı kabul etmiştir. Yusuf kıssasında İsrail demiyor, ölürken de İsrail demiyor o halde bu lakap ne işe yarıyor?

      Tüm bunların yanında Yakup babası İshak ile beraber daha doğmadan hatta anne karnına bile düşmeden ismen müjdeleniyor. Ne oluyorda Yüce Allah ismen müjdelediği bir resulün ismini göz ardı ederek ona “tanrı ve insanlarla güreşen” anlamına gelen İsrail lakabını layık görüyor. Hadi diyelim ki gördü, bunun delilinin Kur’an’da olması gerekli değil midir? (Lütfen sitemizde konuyla alakalı yayınlanan diğer yazılara müracaat ediniz).

      Bu olaylar örgüsü içinde Yakup peşinen İsrail haline gelince elbette ki Musa da İsrailoğlu haline gelmektedir. KAVM kelimesine gelince İsrail oğlu kelimesine eğer bir kavm’in adı anlamı vereceksek, Yahudi kavramına ne anlam vereceğiz? Yoksa her Yahudi İsrail oğludur her İsrail oğlu Yahudidir mi diyeceğiz? Oysa Kur’an Yahudi ile İsrail oğlu kelimelerinin aynı olmadığını belirtmektedir. (İsrail oğulları Yahudi midir dosyasına göz atın lütfen).

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*