SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -46- İKİ SED

İKİ SED

Kehf 18/89

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا

Sonra bir kez daha aracıya iz sürdürdü.

Bundan sonraki ayetler meşhur Ye’cüc ve Me’cüc olayını anlatmaktadır. Ye’cüc ve Me’cüc konusu bizzat Zel-karneyn’in kendisinden bile daha çok efsanelere konu olmuştur. Zaman içinde çok farklı yorumlara konu olan Ye’cüc ve Me’cüc günümüzde artık ezoterik efsanelerin vazgeçilmez konusu haline getirilmiştir. Tıpkı Zel-karneyn gibi Ye’cüc ve Me’cüc hakkında yapılan yorumları veya tefsirleri buraya alıntılamak bile epey hacimli bir yer kaplayacaktır.

Ye’cüc ve Me’cüc meselesi Kur’an’ın içinde geçmiş bir meseledir ve tüm ayetler için geçerli olan iman etme prensibi bu mesele içinde geçerlidir. Nihayetinde elimizde Yüce Allah’ın vahyi olduğuna iman ettiğimiz bir metin vardır (Kur’an) ve bu metnin içinde bize bir olaydan bahsedilmektedir. Bahsedilen bu olay hikâye veya anekdot olsun, bazı uyanıklar kıssa üzerinden ezoterik, gizemli efsaneler türetsin diye değil, iman edelim diye anlatılmıştır. İman edilmesi gereken hiçbir mevzu; isteyenin istediği manayı elde edebileceği bir husus olamaz. Allah tarafından açıklanmış olduğu belirtilen bir kitapta anlatılmış bir konunun, ne olduğunun bilinemeyeceği bir yapıda olması da mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki diğer kelimeler gibi Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerini de insanlığın gündemine getiren ve kıyamete kadar geçerli halde tutan Yüce Allah’tır. Bu kelimeleri, kıssaları, isimleri kitabına koyan da Yüce Allah’tır. O halde bunların ne anlama geldiklerini söyleyecek, kimi veya kimleri kast ettiğini belirleyecek olan da sadece O’dur. Tüm benliğimizle inandığımız işte bu ilkeye tutunarak Yüce Allah’ın kelimelerini anlamak bir seçim değil, imani bir zorunluluktur. Mamafih insan olmamızdan kaynaklanacak hataları şimdiden üstleniyor ve Rabbimizin kelimelerinin hata ve kusurdan münezzeh olduğunu peşinen söylüyoruz. Her durumda kılavuzluğuna güvenilecek yegâne merci Alemlerin Rabbi Yüce Allah’tır.

Kehf 18/93

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا

(Üçüncü defa iz sürmesi) O iki engelleyicinin önünde (arasında) ulaşıncaya, o ikisinin (Şems ve Şeytan) dışında, kavli (kural bildiren sözü) neredeyse anlamayacak kavme kızıncaya kadar sürecekti.

Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssasının, Neml suresindeki Süleyman kıssasında anlatılan olayın diğer cephesi olduğunu daha önce de belirtmiştik. Neml suresinde dik başlının peşinden gönderilen Hüdhüd üç yolculuk yapmıştı. Bunlardan ikincisinde Süleyman’ın kuralları ile gitmiş ve bu kurallar bizzat onlara liderlik yapan müennes kişi tarafından onlara duyurulmuştu. Fakat onlar bu kurallara karşılık olarak “Biz kuvvet sahibiyiz dahası çok şiddetli cesaret sahibi kimseleriz” ve (bahsettiğin) durum seni bağlar, bundan sonrasında ne önlem alacağını kendin düşün” (Neml 33) şeklinde bir meydan okumayla cevap vermişlerdi. Bunun üzerine müennes kişi, istenilen o dik başlının yerine başka bir kılavuz (hediyye) göndermişti. Aslında onun böyle yapması hem kendisinin bu işlerle bir alakasının olmadığını hem Hüdhüd’ün olayları doğru aktardığını hem de kendisinin Süleyman’ın isteklerine boyun eğdiğini Süleyman’a bildirmekti. Nitekim öyle olmuş başka bir kılavuzla huzuruna gelen elçilere Süleyman şunu söylemişti.

Neml 27/36

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

Nihayet (elçiler başka bir kılavuz (hediyye) ile) Süleyman’a geldiğinde, (Süleyman) şöyle dedi: “Siz sevdiğiniz birine zaman mı (uzattırıyorsunuz) kazandırıyorsunuz. Lakin Allah’ın bana verdirdiği sizin bana getirdiğiniz şeyden daha iyidir. Hayır öyle olmaz, sizler iyi kılavuzlarsınız diye çok şımarıyorsunuz.

Bu ayete bakıldığında, aslında elçi gönderme kararını müennes kişi almasına rağmen Süleyman ona tek laf etmemiş, direk o dik başlıya kol kanat geren kavmi hedef almıştır. Elçilere böyle söyleyen Süleyman, ardından kendi elçisi olan Hüdhüd’e şunu söylemişti.

Neml 27/37

ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Onlara dön, artık bundan sonra elbetteki onlara (meydan okuyanlara) askerlerle geleceğiz lakin onlar (askerler) ona (müennes kişiye) yönelik değillerdir. Aslında onlar (meydan okuyanlar) zaten aşağılıktırlar ama kesinlikle biz onları daha zelil bir şekilde oradan çıkaracağız.

İki ayet arasında kullanılan zamirlere dikkat edildiğinde 36. ayette hitabın “siz” şeklinde çoğul, 37. ayette ise “sen” şeklinde tekil olduğu görülecektir. Kaldı ki 37. ayette söylediği şeyleri yine o kavmin elçileri ile o kavme iletmesi zaten doğru değildir. Çünkü o kavim adına gelen elçiler zaten o kavmin temsilcileridir. Süleyman 36. ayette onlarla o kavmin temsilcileri olarak konuşmuş ve onlara “siz” diyerek o kavmin yaptığı tüm işleri onlara yöneltmiştir. Bu şekilde o kavmin temsilcisi olarak gördüğü kişileri kendi sözlerini – ki bu sözler son ültimatomdur – iletmesi için elçi yerine koyması asla doğru olmayacaktır. Doğru olmayacaktır çünkü zaten açıkça güvenmediğini beyan ettiği kişilerin kendi sözlerini doğru aktarıp aktarmayacağı da şüphelidir. Zamirlerin değişmesinden de anlaşılmaktadır ki 37. ayette “dön onlara” diye emir verdiği kendi elçisi yani Hüdhüd’tür.

Fakat Hüdhüd’e bu emri verdikten sonra kendi huzurunda bulunan kişilere de şunları söylemiştir.

Neml 27/38

قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

(Onlar gittikten sonra Süleyman) “Ey ileri gelenler! Hanginiz (onlar) müslimler olarak bana gelmeden önce, onun (müennes kişinin) yönlendirenini bana getirebilir.

Süleyman bunları Hühdüd’e “onlara dön” emrini verdikten hemen sonra söylemiştir. Onun bu söylemine karşılık, huzurunda bulunan iki kişi şunları söylemiştir.

Neml 27/39-40

قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ ۖ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ

Cinlerden (ona) akranlığı olan biri, “ben, sen henüz konumundan kaynaklanan yetkilerini uygulamaya başlamadan önce onu sana getirim. Hiç şüphesiz benim onun üzerinde kesinlikle güvenilir bir gücüm (etkinliğim) var” dedi.

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ ۚ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ ۖ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

Onun (Süleyman’ın) huzurunda o ilkelerden dolayı bir bilinci olan o (maharetli) kişi de şunu dedi. “Ben onu (arşı) tarafının (senin yandaşının) sana gittiği gibi (yine eli boş) geri dönmesinden önce getiririm. Ne zaman ki (her şey onun dediği doğrultuda gerçekleşti) onu hükmünün altında gördü. “Bu, karşılığını verecek miyim veya görmezden gelecek miyim diye beni sınaması için Rabbimin tercihindendir. Kim karşılığını tam verirse sadece kendisi için karşılık verir ama kim de görmezden gelirse şurası kesindir ki benim Rabbim Ğaniyyun ve Kerimun’dur.

İki kişi böyle söylemiştir ama Neml suresindeki kıssadan onlardan hangisinin veya ikisinin birden mi o arşı getirmek için görevlendirildiği anlaşılamamaktadır. İşte bu bölümde anlamaya çalıştığımız Kehf 93. ayeti göstermektedir ki o arşı getirmeye iki kişi birden gitmiştir. Bunların gidişi Hüdhüd’ün gidişinin hemen sonrasına denk gelmektedir. Bu durum bize ya üçünün birden gittiğini ya da aralarında çok az bir zaman olduğunu göstermektedir. Fakat her durumda Hüdhüd’ün görevi ile bu iki kişinin görevi aynı değildir. Hüdhüd kavme gidecek ve şunları söyleyecektir “Onlara dön, artık bundan sonra elbetteki onlara (meydan okuyanlara) askerlerle geleceğiz lakin onlar (askerler) ona (müennes kişiye) yönelik değillerdir. Aslında onlar (meydan okuyanlar) zaten aşağılıktırlar ama kesinlikle biz onları daha zelil bir şekilde oradan çıkaracağız” (Neml 37). Süleyman’ın verdiği bu emre dikkat edilirse ne dik başlı ile ne de “arş” kelimesi ile tanımlanan yönlendirici şeytan hakkında herhangi bir yönlendirme yoktur. Hedef onların dışındaki kavimdir. Bu kavim o şeytanın yönlendirmesi ile o dik başlının önünde koruyucu olmuş hatta bu uğurda kendi liderleri olan müennes kişiyle bile ters düşmeyi göze almışlardır. Yani o dik başlının emre itaat eder hale gelmesini engelleyen iki faktör vardır, kavim ve şeytan. Hüdhüd dik başlıya siper olan kavme son ültimatomu vermek için gitmektedir.

Diğer iki kişi ise (İfrit ve Neml) şeytanı derdest etmek ve zorla alıkoymak için gitmiştir.

Kehf 18/93

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا

(Üçüncü defa iz sürmesi) O iki engelleyicinin önünde (arasında) ulaşıncaya, o ikisinin (Şems ve Şeytan) dışında, kavli (kural bildiren sözü) neredeyse anlamayacak kavme kızıncaya kadar sürecekti.

Geleneksel anlayış bu ayetlerin arkasına hepsi de efsanelerden başka bir şey olmayan rivayetleri ve İsrailiyatı koymuş ve onlar üzerinden kelimelere manalar vermiştir. Fakat bu ayetlerin arkasında rivayet ve İsrailiyat değil Neml suresi bulunmaktadır. Elbette ki dileyen tercihini rivayet ve İsrailiyat üzerinden belirlenen meallere yöneltir ve onlar üzerinden iman edebilir. Fakat tüm çalışmalarımızda sıkı sıkıya bağlı olduğumuz “Kur’an ancak Kur’an ile anlaşılır” prensibi gereği biz tercihimizi ayetlerin arkasına ayetler koyarak anlama ve iman etme yönünde kullanmanın daha Müslimce bir hareket olduğuna iman etmekteyiz.

Artık, kelimelere verdiğimiz anlamların gerekçelerini vermeye geçebiliriz. Fakat gerekçelerimizi ortaya koymadan önce geleneksel anlayışın kelimelere mana verirken yaslandığı arka plandaki müfessirlerin en muteber sayılanlarından birinden bir alıntıyı buraya almamız fayda sağlayacaktır.

“Bil ki Zülkarneyn doğu ve batıya ulaşınca, başka yollar aradı ve böylece onlara girdi. Derken iki dağ arasına ulaştı. Şüphesiz Allah ona bu işleri yapabilecek ilim ve kudreti vermişti. Bu konuda birkaç bahis vardır:

Farklı Kıraatlar

Birinci Bahis: Hamza ve Kisâi, السَّدَّيْنِ (seddeyn) kelimesini, sinin zammesi ile السُّدَّيْن (süddeyn), sedd kelimesini ise Kur´ân-ı Kerim´de her yerde fetha ile sudd şeklinde okumuşlardır. Âsım´ın râvisi Hafs ise, gerek seddeyn, gerekse sedd kelimelerini her yerde sinin fethası ile; Nâfi, İbn Âmir ve Âsim in râvisi Ebu Bekr, Kur´an´ın her yerinde, zamme ile sedd şeklinde; İbn Kesir ve Ebu Amr, bu ayette sin´in fethası ile, sedd ve seddeyn şeklinde, Yâsin´de geçtiği iki yerde zamme ile sudd seklinde okumuşlardır. Kisâi, her iki şeklin de aynı manaya iki kullanış (lehçe) olduğunu söylemiştir. Yine sîn´in fethası ile olanın, insanın yaptığı sedde; zamm ile olanın ise, Allah´ın yaptığı (tabii olan) sedde denildiği söylenmiştir. Bunun cem´i sudud şeklinde gelir. Bu, Ebu Ubeyde ve İbnü´l-Enbârî´nin görüşüdür. Keşşaf sahibi ise şöyle der: Bu kelime zamme ile olursa, ism-i mef´ul manasında olur. O zaman, “Allah´ın yaptığı ve yarattığı şey” hakkında kullanılır. Fetha ile okunursa masdar olmuş olur ve “insanların yapması ve icâd etmesi” demek olur.

Yaptığı Seddin Yeri Hakkında Rivayet

İkinci Bahis: Zahir olan şudur ki bu iki sed kuzeydedir. Bunların, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki iki dağ olduğu söylenmiştir. Yine bu yerin, Türk topraklarının sona erdiği yerde olduğu da söylenmiştir. Muhammed İbn Cerir et-Taberî, Tarih´inde şunu nakleder: “Azerbaycan´ı fetheden orayı fethettiğinde Hazar Denizi´ne doğru birisini gönderdi, O da gidip orayı gördü ve “Orada derin, güvenilir, engel olucu bir hendeğin ötesinde yüksek bir duvar (sur) var” diye anlattı. İbn Hurdâzbe, “Kitabu´l-Mesalik ve´l-Memalik” adlı eserinde şöyle der: “(Halife) Vâsıtbillah rüyasında, kendisinin sanki “sağlam bir maniayı” aşıp fethettiğini görür. Orasını görüp müşahede etsinler diye bazı adamlarını gönderir. Onlar “Bâbul Ebvâb”dan çıkıp oraya ulaşır ve orasını görürler. Orasını, eritilmiş bakırlar ve birbirine kenetlenmiş, demir kerpiçlerden yapılma bir de kilitli kapısı olan sur olarak anlatmışlardır. Sonra onlar, bu yerden dönmek isteyince, kılavuzları onları, Semerkand şehrinin hizasında bir yere çıkardı. Ebu Reyhan: “Bu sözden anlaşılan şudur: O şeddin yeri, meskûn arzın kuzeybatısının rub´unda (dörtte birinde)dir.” İşin aslını ve hakikatini en iyi Allah bilir.

Üçüncü Bahis: Zülkarneyn o iki sed arasına varınca, onların gerisinde, onlardan uzakta, sözden anlamaz bir insan topluluğu buldu. Hamza ve Kisâi fiili, “başkalarına bir şey anlatma kudretleri olmayan” manasında, yânın zammesi ve kâfin kesrası ile yufkıhûne şeklinde; diğer kıraat imamları ise, yânın ve kâfin fethası ile “yefkahune” yani onlar ancak kendilerinin dilini bilir, Zülkarneyn’in konuştuğu dili anlamazlar” şeklinde okumuşlardır.

Kade Fiilinin Mânası

Daha sonra Allah Teâlâ, “Onlar dediler ki: “Zülkarneyn, doğrusu, Ye´cûc ve Me´cûc, yeryüzünde fese: çıkarıyorlar” buyurmuştur. Buna göre eğer, “Zülkarneyn, Allah´ın kendilerini “hemen hemen hiç söz anlamaz bir kavim” diye tavsif ettiği bu kavmin sözlerini nasıl anlamıştır?” denilirse, şöyle cevap verilir: Kâde fiili ile ilgili iki açıklama vardır:

a) Bu fiilin müsbetinden menfi, menfisinden müsbet mana anlaşılır. Buna göre ayetteki لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا (la yekedune yefkahune kavlen) ifadesi onların hiçbir şey anlamadıklarını değil, güçlük ve zorlukla anlayabildiklerine delâlet eder.

b) Bu fiil, “yaklaşma” (olayazma) manasınadır. Buna göre, ayetteki o ifade “onlar bilemezler, anlamaya yaklaşmazlar,” demektir. Bu görüşe göre ayette şöyle bir takdir yapmak gerekir: “Onlar sözü, ancak işaret ve benzeri şeylerin yardımı ile, güçlükle anlarlar.” Bu kâde´nin manası hususunda, birinci görüşün doğruluğuna istidlale daha elverişli bir ayettir.”[1]

Bu müfessirimiz kıraat farklılıkları (!) adını verdiği ihtilafların hepsini tek tek saydıktan sonra, sözüne Taberiyi ve adı geçen birkaç tarihçiyi de dahil ederek; “zahir olan şudur ki bu iki sed kuzeydedir. Bunların, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki iki dağ olduğu söylenmiştir” diyerek seddin yerini bile söylemiş ve insanları arama zahmetinden kurtarmıştır. Ne var ki zaman müfessirimizi yalancı çıkarmış, yeryüzünün herhangi bir yerinde demir levhalarla yapılmış bir sed henüz bulunamamıştır. Ondan sonraki müellifler ise akla ziyan yorumlarla işi uzayın derinliklerine taşımış bu yerin Solar Apex takım yıldızı olduğunu söyledikten sonra “inanmıyorsanız gidip kendi gözlerinizle görün” bile diyebilmişlerdir. Bir başkası Zel-Karneyn’in Süleyman olduğunu söyledikten sonra, onun ışık hızıyla hareket eden bir araçla geleceğe yolculuk yaptığını, bu ayetten sonra anlatılan olayların hepsinin gelecekte yaşandığını söylemiştir. Tüm bu söylemleri meraklısına bırakıp ayete verdiğimiz mealin gerekçelerine geçmemiz daha doğru olacaktır.

Kehf 18/93

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا

(Üçüncü defa iz sürmesi) O iki engelleyicinin önünde (arasında) ulaşıncaya, o ikisinin (Şems ve Şeytan) dışında, kavli (kural bildiren sözü) neredeyse anlamayacak kavme kızıncaya kadar sürecekti.

Mealin başındaki (üçüncü defa iz sürmesi) şeklindeparantez içi açıklamanın ve mealin sonundaki “kadar sürecekti” şeklindeki açıklamanın gerekçesi, ayetin bir eylemin sınırını bildiren حَتَّى (hatta) bağlacı ile başlamış olmasıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu bağlaç kendinden hemen önceki ayette belirtilen “iz sürdürme, peşinden gönderme” eyleminin ne zamana veya nereye kadar süreceğini bildirmekte, yani bir nevi görev tanımı yapmaktadır.

Ayette geçen السَّدَّيْنِ (es-Seddeyn) kelimesine meallerin birçoğunda “iki dağ” manası verilmiştir. Aslında kelimenin dağ anlamına gelemeyeceği, bizzat meal müellifleri tarafından da bilinmektedir. Fakat zihinlerdeki hikayeler onları böyle manaları tercih etmeye mecbur bırakmaktadır. Kelime sözlüklerde fiil olarak “düzgün olmak, isabetli olmak, doğru olmak, kapatmak, kilitlemek, tıkamak, engellemek, yöneltmek, çevirmek” gibi anlamlara gelmektedir. İsim olarak ise “set, engel, istikamet, doğruluk, tıkaç, kapı, eşik, isabetli, doğru” anlamlarına gelmektedir. Kelime Kur’an’da geçtiği 6 yerin hepsinde isim olarak geçmiştir. Nisa 9. ve Ahzab 70. ayetlerde سَد۪يدًا (sediden) şeklinde ve “doğru, doğruluk” anlamlarında geçmiştir. Geri kalan 4 kullanımın ikisi Yasin 9. ayette nekira bir isim olarak سَدًّا (sedden) şeklinde ve “engel, engelleyici” anlamında geçmiştir.

Yasin 36/9

وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ

Önlerinden bir engelleyici arkalarından bir engelleyici belirlemiş (tayin etmiş) böylece onları kapattırmıştık artık kendilerini gösteremezler.[2]

Kelimenin diğer iki kullanımı Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssasında geçmektedir (93 ve 94. ayetler). Fakat bu iki kullanıma dikkat edildiğinde kelime 93. ayette السَّدَّيْنِ (seddeyn)şeklinde tesniye (ikili) ve başında ال (El) takısı ile marife geçmişken, bir sonraki ayette سَدًّا (sedden) şeklinde tekil ama nekira olarak geçmektedir. Bu durum bize 93. ayette geçen السَّدَّيْنِ (seddeyn) kelimesi ile 94. ayette geçen سَدًّا (sedden) kelimelerinin aynı şeyi veya kişileri kast etmediklerini göstermektedir. Çünkü marife olan bir kelimenin, bir cümle sonra nekira olması söz konusu bile değildir. Bu kelime Kur’an’daki tüm kullanımlarında sadece 93. ayette marife olarak geçmektedir. Kelimenin marife olması demek, bahse konu olan engelleyicilerin açıklanmış ve bizim tarafımızdan bilinebilen şeyler olmasını zorunlu kılmaktadır. Biraz önce de belirttiğimiz gibi bu iki engelleyici Neml suresinde “arşı” getirmek için konuşan İfrit ve yanında ilim bulunan kişilerdir (Neml 39 ve 40).

Meallerde ayette geçen وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا (vecede min dunihima) cümlesine “o ikisinin önünde bir kavim buldu” şeklinde bir mana verilmiştir. Verilen bu manalara göre ayetin anlattığı şey şu şekilde olmaktadır. Önce iki dağın arasına varılmış, daha sonra ise o iki dağın önünde bir kavim bulunmuştur. Oysa ayette geçen مِنْ دُونِهِمَا (min dunihima) kelimesi “o ikisinin önünde” anlamında değil, “o ikisinin berisinde, o ikisinden önce” anlamına gelmektedir. Ayetin başındaki cümleye “iki dağın arasına ulaştı” anlamı verildikten sonra, iki dağın arasında olan bir kişinin aynı zamanda iki dağın önünde olması ve hatta orada bir kavim bulması nasıl mümkün olmaktadır acaba? Gelinen yer iki dağın arası mıdır? yoksa berisi midir? Bu tutarsızlığın farkına varan bazı meal müellifleri ise hiç olmayacak bir şekilde مِنْ دُونِهِمَا (min dunihima) kelimesine “orada” veya “onların yamacında” veya “onların arasında” veya “setlerin eteğinde” veya “dağların eteğinde” manaları vermişlerdir. Şunu hemen belirtelim ki kelimeye verilen bu manaların hiçbiri ne lügatlerde ne de Kur’an’da asla olmayan manalardır. İfade de geçen دُونِ (dun) kelimesinin anlamı “berisinde, öncesinde, dışında, -dan başka, -dan gayrı” şeklindedir (mesela bkz; 2/23, 94, 107, 165 – 3/28, 64, 79, 118 – 4/48, 116, 117, 119, 123, 139, 144, 173). Zaten meal müellifleri de Kur’an’da 144 defa geçen kelimeye, bu ayet dışındaki diğer kullanımların hiçbirine böyle bir mana vermemişlerdir. Müellifler bu ayete gelince hayal güçlerini bir basamak yukarı taşımış, yolculuk yaptırdıkları Zel-karneyn’i hem iki dağ arasına getirtmiş hem de bu iki dağın berisinde bir kavim bulmasını sağlamışlardır. Ama tabi ki bir kişinin önce iki dağın arasına varması ardından vardığı iki dağ arasının berisinde bir kavim bulması nasıl mümkün olmaktadır? sorusunu kulak ardı ederek!..

Ayetin sonunda gelen لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا (la yekedune yefkahune kavlen) “neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk” şeklinde verilen manalar ise hepten kafa karıştıracak cinstendir. Çünkü daha karşılaşır karşılaşmaz laftan anlamayan bir kavim olarak tanıtılan bu kişiler, devam eden ayetlerde pekâla laftan anlamış, Zel-karneyn ile hem de akıllı uslu birileri olarak karşılıklı konuşmuş ve son derece mantıklı şeyler söylemişlerdir. Geleneğe göre yolculuk yapan Zel-karneyn’dir ve o bu kavimle ilk defa karşılaşmıştır. Hangi lafı anlamadıklarına dair tek bir ifadenin dahi bulunmadığı bu kavim, laftan anlamakla kalmamış, Ye’cüc ve Me’cüc’ün fesat çıkaran kavimler olduğunu söyleyerek Zel-karneyn’den onları engelleyecek bir set yapmasını dahi istemiş ve hatta bunun için gerekli bedeli ödemeye razı olduklarını bile söylemişlerdir. لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا (la yekedune yefkahune kavlen) “neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir halk” şeklinde mana verilen cümledeki fiillere bakıldığında ikisinin de muzari yani gelecek zaman fiili olduğu görülecektir. Buna göre mana “neredeyse hiçbir lafı anlamayacak” şeklinde geleceğe dönük olmak zorundadır. Ama bu olayın devamından bahseden ayetlere bakıldığında her lafı anlamış ve hepsine de doğru tepkiler vermişlerdir. Aslında tek başına bu ibare bile bahsedilen olayların mutlaka bir geçmişinin olması gerektiğini göstermeye yeterli olmasına rağmen, bağlamından koparılan ayetler, Kur’an’ın diğer yerleriyle hiçbir bağı olmayan, hiç kimseye hiçbir şey anlatmayan, müelliflerin fantastik hikayeler uyduracağı nesneler haline getirilmiştir.

Ayette geçen يَكَادُونَ (yekedune) kelimesi, bir olayın yaklaştığını fakat gerçekleşmediğini bildiren yakınlaştırma fiillerindendir. Cümle içinde kendisinden sonra daima muzari bir fiil daha bulunan bu fiiller eksik çekimli fiiller oldukları için tüm kalıplarda kullanılmazlar. Bu fiiller, müsbet iseler anlam menfi, menfi iseler anlam müspet olmaktadır. Buna göre müspet olduklarında “az kalsın olacaktı ama olmadı” şeklinde bir anlama, menfi olduklarında ise “az kalsın olmayacaktı ama oldu” şeklinde bir anlama sahiptirler.

Buna göre ayette geçen يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا لَا (la yekedune yefkahune kavlen) cümlesi “az kalsın bir kavli anlamayacaklardı (ama anladılar)” şeklinde bir manaya sahiptir.

Cümlede geçen قَوْلًا (kavlen) kelimesi düz manada söz demektir. Fakat bu kelime her söz için değil, diğer sözlere göre içinde bir hükmü, bir durumu, bir anlaşmayı, bir doktrini ya da önemli bir şeyi barındıran söz demektir.

Biraz önce sadece يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا لَا (la yekedune yefkahune kavlen) cümlesinin bile, Zel-karneyn kıssasında anlatılan olayların bir geçmişinin olduğunun anlaşılması için yeterli geleceğini belirtmiştik. Hüdhüd üçüncü ve son defa gittiğinde şu şekilde bir ültimatom ile gitmişti. “Onlara dön, artık bundan sonra elbetteki onlara (meydan okuyanlara) askerlerle geleceğiz lakin onlar (askerler) ona (müennes kişiye) yönelik değillerdir. Aslında onlar (meydan okuyanlar) zaten aşağılıktırlar ama kesinlikle biz onları daha zelil bir şekilde oradan çıkaracağız” (Neml 27/37). Anlaşılan o ki bu kavim bu ültimatomun kendileri için nasıl bir şekilde sonuçlanacağını son ana kadar anlamadılar ya da anlamak istemediler. Aslına bakılırsa gayb aleminin varlıklarının müşahede alemindeki bir resulün hizmetine koşulması, onların da daha çok sık karşılaştıkları bir durum değildir. Bu yüzden anlamamaları veya zorla anlamaları gayet tabi bir şeydir. Fakat en sonunda anlamışlar ve olması gereken duruma dönmüşlerdir.

Ramazan DEMİR


[1] Razi, Tefsiri Kebir c.15.s.256

[2] Meallerin birçoğunda bu ayete “Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler” şeklinde mana verilmiştir. Ayette geçen hem “eğşaynahum” hem de “yubsirun” fiilleri ifal babındadır. Birçok kere değindiğimiz gibi bu bab’tan gelen fiiller kesinlikle geçişli (müteaddi) anlama sahip fiillerdir. Bu yüzden mazi kökünde “kapamak” olan “ğaşiye” fiili “eğşayna” şeklinde ifal babında geldiğinde “kapattırmak”, mazi kökünde “görmek” anlamı olan “basara” fiili ise “yubsiru” şeklinde “ifal” babında geldiğinde “göstermek” anlamlarında olmalıdır. Yine ayette geçen سَدًّا (sedden) kelimesine “engelleyici” manası verilmesi, engelleyenlerin bu kabiliyetlerini veya yetkilerini kendi başlarına elde etmedikleri Yüce Allah tarafından onların engelleyici kılındığı anlamı bulunmaktadır.

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!
error

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*