SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -45- ZEL-KARNEYN’E DÖNÜŞ

ZEL-KARNEYN’E DÖNÜŞ

Kehf suresinde başladığımız Zel-karneyn kıssası mecburi olarak bizi Neml suresindeki Süleyman kıssasına bağlamıştı. Bu mecburi bağlantı Süleyman ve Zel-karneyn’in aynı kişi olduğunu tereddüte mahal bırakmayacak şekilde anlamamızı sağlamıştır. Zel-karneyn kıssasının bundan sonrasındaki bağlantılarına geçmeden, Kehf suresindeki daha önce işlediğimiz ve daha isabetli olduğunu tespit ettiğimiz ayetlerin meallerini ve kelimelere verdiğimiz manaların gerekçelerini vermek yerinde olacaktır.

Kehf 18/83

وَيَسْأَلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِ ۖ قُلْ سَأَتْلُو عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًا

İki karnın yöneticisi (Zil-Karneyn) hakkında seni sorguluyorlar. De ki; size rağmen onun hakkındaki asla yanıltmayan doğru tek bilginin ardından gideceğim.

  • Ayette geçen وَيَسْأَلُونَكَ (yes’eluneke) kelimesine “seni sorguluyorlar” şeklinde mana vermemizin gerekçesi, soran kişilerin Zel-karneyn olan Süleyman’ı Zil-Karneyn şeklinde sormalarıdır. Bu aynı zamanda soru soran kişilerin, sormalarının amacının inanmak değil, tam tersi, bir açık yakalamak olduğunu göstermektedir. Eğer bu kişiler inanmak için soru sorsalardı, asla ona Zil-karneyn demezlerdi. Çünkü ifadede geçen “zi” bir gücün ve bir hakimiyetin başkası üzerinde görülmesi ve kaynağının kendisi olduğu anlamını vermektedir. Oysa Yüce Allah’ın resulleri her ne özellikte olurlarsa olsunlar, yetkilerini kendileri elde etmemiş, Yüce Allah’tan almışlardır. Yahudi ve Hıristiyanlar Yüce Kur’an’da adı geçen resullerin biri hariç hepsini resul kabul ederler. Ama Süleyman’ı Yüce Allah’ın kendisine verdiği imkanları (haşa) kötüye kullanıp, muhteşem bir hakimiyet kurmuş (haşa) kafir bir kral olarak görürler. Ona verilen risalete değil, krallığına boyun eğerler. İşte daha önceden bilgi sahibi oldukları Süleyman’ı Yüce Allah’ın tanımladığı şekilde Zel-karneyn olarak değil de Zil-karneyn olarak sormalarının nedeni bu olmalıdır. Onların gelip soru sormaları da bilmedikleri biri hakkında bilgi edinip inanma amaçlı değil, kendi elleriyle tahrif ettikleri kitaplarında (haşa) kafir olarak niteledikleri Süleyman’ın Allah resulü Muhammed tarafından resul olarak bildirilmesine bir itiraz niteliğindedir. İşte bu gerekçelerle ayetin başında geçen وَيَسْأَلُونَكَ (yes’eluneke) kelimesine “seni sorguluyorlar” şeklinde mana verilmiştir.
  • Cevap cümlesinin başında geçen سَأَتْلُو (se etlü) kelimesine “ardından gideceğim” şeklinde mana vermemizin gerekçesi, fiilin mazi kök anlamının “ardından gitmek takip etmek, peşi sıra yapmak, arkasından olmak, arkasından gelmek, izlemek, uymak, tabi olmak” şeklinde olmasından dolayıdır. Hemen hemen tüm meallerde kelimeye verilen “okuyacağım” manası da aslında harfleri takip etmek anlamındadır. Kelimenin başında, yakın gelecek zamanı bildiren س (sin) harfinin bulunması, anlamın kesinlikle gelecek zamana hasredilmesini mecburi hale getirmektedir. Cümlede bu şekilde bir fiilin bulunması, Zel-karneyn hakkında, Yüce Allah’tan olmayan bilgilerin tamamının dışlanması anlamına gelmektedir. Çünkü zikir kelimesi, doğruluğu kesin, her zaman gerekli ve asla akıldan çıkarılmaması gereken bilgi anlamındadır. Fiilin başındaki س (sin) harfi zımnen cümleye şöyle bir anlam katkısında daha bulunmaktadır. Her şeyden önce ayette Zel-karneyn hakkında soru soranlar onun kim olduğunu bilmektedirler ve Zil-Karneyn kimdir? diye bir soru sormamaktadırlar. Bu onların elinde Zil-karneyn ile ilgili detaylı bilgilerin olması anlamına gelmektedir. Sorgulamaya dayanak yapılan şey de bu bilgilerdir. Bu durumda aslında soru soranlar Zil-karneyn’i sordukları kişiden daha fazla biliyorlar gibi bir sonuç çıkmaktadır. İşte kendisine soru sorulan kişinin سَأَتْلُو (se etlü) kelimesi ile onlara cevap vermesi zımnen, “Zil-karneyn hakkında bilgileriniz çok fazla olsa da ve ben sizden daha az şey biliyor olsam da verdiğiniz bilgiler asla güvenilmez bilgilerdir ve ben size değil, bildirilecek olan vahye uyacağım” anlamı taşımaktadır. Hakkında soru sorulan kişi hem Yahudilerin hem Hıristiyanların hem de bunlar dışında kalanların çok uzun zaman öncesinden beri bildikleri Süleyman’dır. Ehli kitap ellerindeki Tevrat ve İncil’in tamamen Yüce Allah’ın sözü olduğu, onda herhangi bir insan sözünün olmadığı varsayımı ile hareket etmektedir ve onların kitaplarında Süleyman çok uzun bir şekilde ve oldukça detaylı olarak anlatılmaktadır. Bu anlatımın sonunda Süleyman’ın babası Davut’a ihanet ettiği, kafir olduğu ve Tanrıyı kızdırdığı söylenmektedir (Tevrat, 1.Krallar 11/1-13). Süleyman hariç diğer resullerin hepsi hem Kur’an’da hem de Tevrat ve İncil’de mahiyet farkı olsa da resul olarak geçmektedir. Süleyman’ın kafir olduğunu söyleyen, yüzyıllardır bir inanca kaynaklık etmiş muharref Tevrat’tır. Evet Tevrat muharreftir ama ona inanan Yahudiler ve Hıristiyanlar asla onun tahrif edilmiş olduğuna inanmamaktadırlar. Dolayısıyla onlar Tevrat’ta Süleyman hakkında anlatılan bilgilerin tamamına kesin gerçek olarak inanmaktadırlar. İşte böylesi bir dayanakla gelip Zel-karneyn’i sordukları Allah resulü Muhammed, onlardan daha az bilgiye sahiptir. Ama buna rağmen o kendisine vahyedilecek olan bilgiyi beklemeyi tercih etmekte ve bunun için yakın gelecek anlamı veren س (sin) harfi ile beraber سَأَتْلُو (se etlü) diyerek onların bilgilerinin tamamını dışlamaktadır. Öte yandan bu şekilde bir kelime kullanması, Süleyman hakkında kesinlikle vahy edilerek bilgilendirileceğinden emindir ve emin olmak zorundadır da… Çünkü bir resulün kendinden önceki resullerle ilgili doğru bilgilendirilmeyecek olması mümkün değildir. Zaten kötü bir amaçla soru soran kişilere “size okuyacağım” demesi asla doğru olmayacaktır. İşte bizim سَأَتْلُو (se etlü) kelimesine “ardından gideceğim” manası vermemizin gerekçesi budur.
  • Ayette geçen عَلَيْكُمْ (aleykum) kelimesi عَلَى (ala) harfi cer’i ile كُمْ (kum) zamirinin birleşmesinden meydana gelmiş bir kelimedir. Bu harfi cer önüne geldiği isme yerine göre “üzere, üzre, üzerinde, üzerine, üstüne, üstünde, …e, …a, …ye, …ya” şeklinde anlam katkılarında bulunur. Fakat bunun yanında cümleye “rağmen, karşı” anlam katkılarında da bulunur. Kur’an’da bu harfi cer’in “rağmen” anlamında kullanıldığı birçok ayet bulunmaktadır (mesela bkz; 2/89 – 76/8 – 17/62)
  • Ayette bir harfi cer ve bir zamirden oluşmuş مِنْهُ (min hu) kelimesine “onun hakkındaki” şeklinde bir anlam vermemizin gerekçesi, ayetin başında geçen عَنْ (an) harfi cer’inden dolayıdır. Soranlar “onun hakkında” sormuşlardır, cevabın da ona uygun olarak onun hakkında olması gerekmektedir. Normal olarak “ondan” anlamında olan bu kelimedeki مِنْ (min) harfi cer’i aynı zamanda “içinden, içeriğinden” anlamına da sahiptir. Öte yandan kelimeye “ondan” anlamı verilmesi durumunda ise kelimedeki هُ (hu) zamirinin Yüce Allah’ı göstermesi de mümkündür. Yani “Allah’tan bir zikre uyacağım” anlamına da gelmesi mümkündür.
  • Ayetin sonunda gelen ذِكْرًا (zikran) kelimesine “asla yanıltmayan doğru bir bilgi” şeklinde uzun bir mana vermemizin sebebi, kelimenin kendi anlamından dolayıdır. Bu kelimeye meallerde olduğu gibi “hatıra, anı” şeklinde bir mana vermek asla doğru değildir. Çünkü zikir kelimesi “unutulduktan sonra tekrar hatırlanan bir bilgi” değil, “asla hatırdan çıkarılmaması gereken ve doğruluğunda hiçbir şüphenin olmadığı, daima doğruya yönelten, geçerliliğini hiçbir zaman kaybetmeyen bilgi” anlamındadır.

Kehf 18/84

إِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْأَرْضِ وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا

Şüphesiz ki biz, o yerde onun için mümkün hale getirttik ve (bunun ardından) bir dileğin hepsini ona bir aracıyla verdirdik.

  • Ayette geçen مَكَّنَّا (mekkenna) kelimesine “mümkün hale getirttik” şeklinde bir mana tercih etmemizin sebebi, kelimenin “tef’il” babında olmasından dolayıdır. Mazi kök anlamı “mümkün oldu, imkânı oldu” şeklinde olan bu kelime “tef’il” babına geçince geçişsiz olan anlamın geçişli hale gelmesi gerekmektedir. Bu durumda “mümkün oldu” anlamı “mümkün kıldı, mümkün hale getirdi” şeklinde, “imkânı oldu” şeklindeki anlamın ise “imkân oluşturdu” şekline gelmesi gerekmektedir. İşte “mekkenna” kelimesine “mümkün hale getirttik” anlamı verilmesinin gerekçesi budur.
  • Ayette geçen وَآتَيْنَاهُ (etaynahu) kelimesine “verdirdik” şeklinde bir anlamın tercih edilmesi kelimenin “if’al” babında olmasından dolayıdır. Bu bab da tıpkı tef’il babı gibi fiillerin anlamlarını geçişsiz halden geçişli hale getirmektedir hatta bu kural en katı şekilde “if’al” babında geçerlidir. Mazi kök anlamı “vermek” olan kelime وَآتَيْنَاهُ (etaynahu) şeklinde ifal babına geçince “verdirmek” şeklinde bir anlama sahip olması gereklidir. İşte kelimeye “verdirdik” şeklinde bir anlamın tercih edilmesinin gerekçesi budur.
  • Ayette geçen كُلِّ شَيْءٍ (külli şey’in) ifadesine “bir dileğin hepsi” anlamını vermemizin gerekçesi “Zel-karneyn 5”[1] dosyasında detaylıca açıklanmıştır.

Kehf 18/85

فَأَتْبَعَ سَبَبًا

Bunun ardından bir aracıya iz sürdürdü.

  • Ayetin mealine “bunun ardından” şeklinde bir başlangıç yapılmasının gerekçesi en başta gelen ف (fa) harfinin sebeb-sonuç bildiren bir bağlaç olmasından dolayıdır.
  • Mazi kök anlamında “iz sürdü, takip etti, ardından gitti, uydu” anlamları bulunan فَأَتْبَعَ (fe etbaa) kelimesine, ayette “if’al” babında olduğu için “iz sürdürdü, takip ettirdi, peşinden gönderdi” şeklinde geçişli bir mana verilmesi zorunludur.
  • Ayette geçen سَبَبًا (sebeben) kelimesi; “elde edilmek istenen şeye ulaşmak için edinilen aracı veya şey” anlamındadır. Tırmanılıp bir şeye ulaşıldığı için ipe “sebep” denmektedir.

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

(Aracı iz sürmeyi) O dik başlının saklandığı yere ulaşıp ona kızıncaya – ki o akraba bir müennes liderin (gücü) arkasında saklanıyordu – ve ardından onun indindeki (hakimiyetindeki) kavme kızıncaya kadar sürdürecekti. (Biz zaten) “Ey Zülkarneyn! (Onları da) alıkoydurman veya onların içindekini (istediğin şeyi) güzelce elde etmen sana kalmış” demiştik.

Hatırlanacağı üzere en başta Zel-karneyn kıssasına başlamış ve bu ayetin yarısına geldiğimizde, Zel-karneyn’in Süleyman olduğunu söylemiş ve Neml suresindeki Süleyman kıssasına bağlanmıştık. Süleyman kıssasına bağlanmadan önce bu ayetin yarısına verdiğimiz meal ile şimdi buraya aldığımız meal arasında biraz farklılık olduğu dikkatli okuyucunun gözünden kaçmayacaktır. Böyle olmasının ana sebebi, Neml suresindeki olaylar anlaşılmadan bu ayetin konusunun anlaşılamayacak olmasındandır. Şimdi Zel-karneyn’in Süleyman olduğu açığa çıkmış, Kehf suresinde anlatılan olaylarla Neml suresinde anlatılan olayların aynı olayın farklı cepheleri olduğu iyice anlaşılmıştır. Ayete verdiğimiz mealin gerekçeleri ise şunlardır:

Her şeyden önce bu ayetin başında إِذَا (iza) şart edatının bulunması ve bu edatın bir fiilden önce gelmesi, ayette bir şart ve bir de cevap cümlesinin bulunmasını zorunlu kılmaktadır. Bu edatın cümleye kattığı anlamın daha iyi anlaşılabilmesi için her gramer kitabında rahatlıkla bulunabilecek şu bilgilerin üzerinde biraz durmak gerekecektir.

اِذَا (İZA) EDATI (Kur’an’da 415 kez geçer)

Bu edatın üç türlü kullanılışı vardır.

  1. Gelecek zaman zarfı olur. Ancak bu tür اِذَا (iza)’ların anlamında şart da bulunduğundan, kendisine gelecek zaman zarfı denmesinin yanı sıra şart edatı da denir. Fakat bunun da diğer (كُلَّمَا – اَمَّا – لَمَّا – لَوْمَا – لَوْلَا – لَوْ) şart edatları gibi hareke etkisi yoktur. Onun için bu gruptakilere “cezm etmeyen şart edatları” denir.

Diğer şart edatlarında olduğu gibi bu edattan sonra da iki fiil gelir. Birincisi şart, ikincisi cevabıdır. Şart fiili genellikle mazi olur. Edat, şartı olan bu mazi fiile devamlı muzaftır. Cevabı olan fiil de kendisini zaman zarfı yani mef’ulün fihi olarak naspeder. Sukun üzeri mebni olduğundan “mahallen mansub” denir. Anlamı “zaman, vakit, -de, -ince, -mi, ise” şeklindedir. Yerine göre bu kelimelerden biriyle ifade edilir.

اِذَا جَاءَ الرَّبِيعُ تَفَتَّحَتِ الْازْهَارُ ….. Bahar geldiği zaman çiçekler açar / Bahar geldi mi çiçekler açar / bahar geldiğinde çiçekler açar.

Edattan sonraki şart fiili şekil yönünden mazi gelmesine rağmen anlam yönünden gelecek zaman ifade etmektedir. Onun için bu edata “gelecek zaman zarfı” denir. Cevabının muzari geldiği de olur.

Kalem 68/15

إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِ آيَاتُنَا قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

Âyetlerimiz kendisine okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları!” der (DİB meali).

Bu tür اِذَا (iza)’lardan sonra devamlı fiil gelmesi gerektiği halde, bazen gelmesi gereken bu fiil hazf edilir. Fiil malum ise yerinde fail, meçhul ise yerinde naibi fail bulunur. Bu durumlarda edatın isimlerden önce de gelebileceği zannedilebilir. Oysa fiil gizlidir. Daha sonra gelen fiil ise bu gizli fiili açıklar.

إِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ …… إِذَا (انْشَقَّتِ) السَّمَاءُ انْشَقَّتْ

İkinci fiil hazf olunan birinci fiilin tekididir. Görüldüğü gibi bu edattan sonra gelen isimler bu fiillerin failidir. İkinci fiilin aynı oluşu birinci fiilin hazfını gerekli kılmaktadır.

Bazı durumlarda اِذَا (iza) edatı yine bir şart edatı olan اِنْ (in) gibi “ise” anlamında kullanılır. 

 اِذَا تُمْطِرُ السَّمَاءُ قُمْنَا بِازِّيَارَةِ …. Hava yağmazsa (yağmayacak olursa) ziyareti gerçekleştiririz.

اِذَا (İza) Edatının حَتَّى – اِلَّا (hatta ve İlla) Edatları İle Beraber Kullanımı.

سَوْفَ اُسَاعِدُكُمْ حَتَّى اِذَا لَمْ تُسَاعِدُونِى … Siz bana yardım etmeseniz de ben size yardım edeceğim / Siz bana yardım etmeseniz bile ben size yardım edeceğim.

  •  اِذَا (iza)’lar bazen şart anlamı ifade etmeyip yalnız zaman anlamı ifade ederler.

Bu durumda şart edatı olmaktan çıktıkları için, bu türlerden sonra iki fiil gelmez. Yalnız bir fiil gelir. Bu da genellikle yemin (kasem)’den sonra gelişindedir.

وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰ

وَالنَّهَارِ إِذَا تَجَلَّىٰ

  • Müfacee (sürpriz) edatı olur. Bir işin ya da olayın ansızın olduğunu bildirir.

حَرَجْتُ مِنَ الْبَيْتِ فَاِذَا حَيَّةٌ بِالْبَابِ……Evden çıktım bir de ne göreyim kapıda bir yılan.

Not: Birinci ve ikinci şıktaki اِذَا (iza)’lar isim, bu ise harftir. İkisinden sonra daima fiil geldiği halde, bundan sonra devamlı isim cümlesi gelir.

Bu çerçeveden anlamaya çalıştığımız ayete döndüğümüzde; ayetteki اِذَا (iza) edatından sonra, mazi de olsa muzari anlam verilmesi gereken bir şart fiilin (بَلَغَ) ve bir de bu şart fiilin cevabı olacak yine mazi gelse bile muzari anlam verilmesi gereken bir cevap fiilin (وَجَدَهَا) olduğu görülmektedir. İşte bu durum ayetin başının şart cümlesi, devamının ise cevap cümlesi olduğunu göstermektedir.

Cevap cümlesi                                    Şart cümlesi        Bağlaç

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا

ŞART CÜMLESİ

Tasarlama kipinin en tipik örneğini gösteren şart kipi hiçbir hüküm ifade etmez. Dilek, teşvik, ısrar anlatmaz. Tüm fiiller kendi başlarına bir hüküm ifade ettiği halde, şart şekli; yalnızca şart hali ile kendi başına bir cümle değil, hüküm taşımayan bağlı bir cümle oluşturur.

Şart edatlarından birçoğu kendilerinden sonra gelen fiil, gerek mazi ve gerekse muzari fiili olsun gelecek zamanı ifade eder. Şartta gerçekleşmiş ve ortaya çıkmış bir eylemden bahsetmenin imkânı yoktur.

Zira mücerred bir tasarlamadan ibarettir. Ancak لَوْ harfinden sonra كَان yardımcı fiili veya karine bulunduğu takdirde muzari fiili de gelse geçmiş zamanı ifade eder.

Ayetin başında gelen حَتَّى (hatta) bağlacı ile ilgili 18/86. ayeti işlerken oldukça detaylı bilgiler vermiştik. Bir ayet önce Zel-karneyn emri altındaki bir aracıyı birinin peşinden göndermişti. İşte حَتَّى (hatta), bu eylemin sonucunda neler yapılması gerektiğini bildiren bir bağlaç görevi üstlenmektedir.

Ayetin bir şart cümlesi halinde gelmesi, aynı zamanda bir görev tanımının yapılmasını sağlamaktadır. Zel-karneyn sadece aracıyı birinin peşinden göndermemiş aynı zamanda ona peşinden gönderdiği kişiye ulaşması durumunda ne yapması gerektiğini de söylemiştir. Ayete göre bu aracı peşinde olduğu kişiye ulaştığında sadece kızacak yani görevini yerine getirmediği için kınayacaktır. Onu zorlamayacak, derdest etmeyecek, sürüklemeyecek, bir şeye mecbur bırakmayacaktır. Yani yapılması gereken şey sadece kınamaktır.

Nitekim Neml suresinde anlatılan kıssada birinci görevinin sonucunda Süleyman’a yani Zel-karneyn’e dönen Hüdhüd şunları söylemişti.

Neml 27/23-24

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

(27/23) Kesinlikle ben onları yönlendirdiği için müennes kişiye çok kızdım, ama (istediğin) şeylerin hepsinden (ona) verdirtilmiş fakat onun da zorlu bir yöneteni var”

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

(27/24) “Ona ve kavmine çok kızdım (çünkü) Allah’tan önce o dik başlı için emre amade oluyorlar ve şeytan (bana değil) onlara yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar.

Israrla onlara kızdığını söyleyen Hüdhüd’ün kızması, kendi fikrinden dolayı değil Süleyman’ın ona emretmesinden dolayıdır. Nitekim kendisine bunları ve daha birçok şeyi anlatan Hühhüd’ü dinleyen Süleyman en sonunda ona şunu demiştir.

Neml 27/27

قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

(Süleyman) Şöyle dedi: “(Gönderdiğim haberi) Doğru mu aktardın yoksa (sende) o yalancılardan biri mi oldun göreceğiz.

Ayetin başında gelen اِذَا (iza) edatı cümlenin çatısının şart ve cevap şeklinde olduğunu bildirmektedir ve anlamın şart ve cevap şeklinde verilmiş olması gerekmektedir. İşte ayetteki mazi fiillere muzari anlam verilmesinin ana gerekçesi budur.

Ayetteki diğer kelimelere verdiğimiz manaların da gerekçelerinin belirtilmesi gerekmektedir. Bunun için ayeti bir kez daha aktarmakta fayda vardır.

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

(Aracı iz sürmeyi) O dik başlının saklandığı yere ulaşıp ona kızıncaya – ki o akraba bir müennes liderin (gücü) arkasında saklanıyordu – ve ardından onun indindeki (hakimiyetindeki) kavme kızıncaya kadar sürdürecekti. (Biz zaten) “Ey Zülkarneyn! (Onları da) alıkoydurman veya onların içindekini (istediğin şeyi) güzelce elde etmen sana kalmış” demiştik.

  • Ayetin başında gelen حَتَّى (hatta) edatı bir eylemin sınırını belirten bağlaç olduğu için, onun bu işlevi meale “kadar sürdürecekti” şeklinde yansıtılmıştır. Yani bir önceki ayette başlayan iz sürme, birinin peşinden gitme ona ve onunla beraber olanlara ulaşıp onları ta’zir edinceye kadar devam edecektir. Bu yerine getirilince görev tamamlanmış olmaktadır.
  • En başta bu ayette iki defa geçen وَجَدَ (vecede) kelimesine “buldu, gördü” şeklinde anlam vermiştik. Fakat şimdi kelimeye “kızdı” anlamı verdiğimiz gözden kaçmamıştır. Bunun en başta gelen sebebi, bizim de birçok detayı süreç içinde anlamamızdır. Buradaki وَجَدَ (vecede) kelimesinin anlamının “kızdı” şeklinde ortaya çıkması ancak Neml suresindeki ayetlerin anlaşılması ile mümkün olmuştur.
  • Ayetin en sonuna “sana kalmış” şeklinde bir ifade koymamızın sebebi, ayette iki defa geçen ve cümleye iki seçenek arasında muhayyer bırakma anlamı katan إِمَّا (imma) edatıdır. Ayette iki seçenek sunulmuş ve bu seçeneklerden hangisini tercih edeceği tamamen Zel-karneyn’e bırakılmıştır. Yani bu edat cümleye “şunu ya da bunu yapabilirsin seçim senin” anlamı katmaktadır. İşte mealin sonuna koyduğumuz “sana kalmış” ifadesinin gerekçesi budur.

Kehf 18/87-88

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

(18/87) (Zülkarneyn) “Fakat biz sadece (kendisini) yanlış konumlandırmış kimseyi alıkoyduracağız. Sonra o yetkilisine iade edilir, o da onu sevimsiz (hoşa gitmeyen) bir alıkoymayla alıkoyar.

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَىٰ ۖ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

(18/88) “Amma! Güven duymuş ve işini düzgün yapmış kimseye gelince, artık o en güzel karşılık onun içindir ve çok yakında ona işimizin en kolayından buyuracağız.

Bu ayetlere verdiğimiz manaların tüm gerekçeleri bundan önce işlediğimiz Neml suresindeki Süleyman kıssaları bağlamında geçmişti. Teknik olarak o gerekçelerin hepsini buraya almamız mümkün değildir.

Birazdan kaldığımız yerden devam edeceğimiz Zel-karneyn kıssası ile ilgili anlatılan olayların daha iyi anlaşılması için, Neml suresinde açıkladığımız bazı hususların hatırda tutulması gerekmektedir. Zel-Karneyn kıssasında 4 defa geçen ve bizim “kendisiyle istenilen bir şeye ulaşılan aracı” anlamını verdiğimiz سَبَبًا (sebeben) kelimesinden kast edilen kişinin, Neml suresinde en az 3 defa Süleyman’a elçilik yapan Hüdhüd olduğu anlaşılmış olmalıdır. Hem Zel-karneyn hem de Süleyman kıssalarında peşinden iz sürücü (aracı) gönderilen kişi, Süleyman’ın emrine girmesi gerekirken girmeyen, üstüne üstlük bir şeytanın himayesinde kendisine ulaşan emre uymayan dik başlı bir kişidir ve bu kişi müennestir. İşte bundan dolayı hem Zel-karneyn hem de Süleyman kıssasında geçen ve semai müennes olan الشَّمْسِ (eş-Şems) kelimesine “dik başlı” anlamı verilmiştir. Hem Neml suresindeki Süleyman kıssasında hem de Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssasında anlatılan olayların temelinde de bu dik başlı bulunmaktadır.

Kehf 18/89

ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا

Ardından aracıya bir daha iz sürdürdü.

Bu ayette geçen ثُمَّ (sümme) kelimesi; sırayla aynı işi önce birinin, bir müddet sonra da diğerinin yaptığını belirtmeye yarayan bir atıf edatıdır.[2] Bu edatın kullanıldığı cümlelerde farklı bir işin yapıldığı değil, aynı işin tekrar yapıldığı anlamı bulunmaktadır.

جَاءَ الرِّجَلُ ثُمَّ النِّسَاءُ ….. Erkekler geldi sonra da kadınlar.

Bu örnek cümleye dikkat edilirse “gelme” fiilinin önce erkekler tarafından yapıldığı daha sonra ise aynı fiilin kadınlar tarafından da tekrar yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani bu edatın cümleye kattığı anlam aynı fiilin tekrar yapıldığı yönündedir. İşte bu yüzden ayete verdiğimiz mealde kelime Türkçeye “bir daha” şeklinde aktarılmıştır. Çünkü fiil değişmemiş, tekrar edilmiştir.

Neml suresindeki kıssada Süleyman, kendisine Sebe’lerden (Sebe ülkesi değil) haber getiren Hüdhüd’ü ikinci defa ama bu sefer belirlenmiş ilkelerle göndermişti. O ilkeler; önceki ayetlerde Yüce Allah’ın “ister hepsini alıkoy, istersen istediğini güzelce elde et, sana kalmış” demesinden sonra Süleyman’ın “biz sadece zalim olanı alıkoyacağız, güven duymuş ve işini doğru yapmış kişiye kolay olanı buyuracağız” demesidir. İşte bu ayet o ikinci gidişten haber vermektedir.

Kehf 18/90

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلَىٰ قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًا

(İkinci defa iz sürmesi) O dik başlının artık ortaya çıktığı yere ulaşıp ona (yine) kızıncaya kadar sürecekti. (Üstelik) Onlara, onun (dik başlının) önünde bir koruyucu olmalarını bizim belirlemediğimiz kavme rağmen ortaya çıkacaktı.

Bu ayetin tıpkı 86. ayette olduğu gibi حَتَّىٰ إِذَا (hatta iza) şeklinde başlaması da ayetin ilk yarısının şart cümlesi, diğer yarısının ise cevap cümlesi olmasını gerekli kılmaktadır. Ayetin başına parantez içi (ikinci defa peşinden gitmesi) şeklinde bir açıklama koymamız yine ayetin başında gelen ve hemen bir öncesindeki ayette başlayan eylemin sonucunu bildiren حَتَّى (hatta) bağlacından dolayıdır. Bu bağlacın cümleyi kendisinden önceki cümlelere nasıl ve ne şekilde bağladığına dair sitemizde daha önce yayınlanan Zülkarneyn 7 (bağlaçlar)[3] dosyasında oldukça geniş açıklamalar bulunmaktadır. Ayetin başına koyduğumuz parantez içi açıklamanın gerekçesi budur.

Bizim “o dik başlının ortaya çıktığı yer” anlamını verdiğimiz مَطْلِعَ الشَّمْسِ (matlia’ş şems) ifadesi tüm meal ve tefsirlerde “güneşin doğduğu yer” olarak çevrilmiştir. Genel kabul görmüş bu manayı tercih etmeyişimizin sebebi, güneşin şu varlık içinde battığı veya doğduğu bir yerin olmamasındandır. Hatta sadece güneş değil, dünya gezegeni de dahil olmak üzere gök cisimlerinden hiçbiri ne batmaktadır ne de doğmaktadır. Güneş bir gün içinde dünyanın yarısında görülür, diğer yarısında ise görülemez. Fakat güneşin görülemiyor ya da görülüyor olması, onun herhangi bir yerde battığından veya doğduğundan dolayı değil, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüyor olmasından dolayıdır. Ayette geçen مَطْلِعَ الشَّمْسِ (matlia’ş şems) ifadesi marife bir isim tamlamasıdır. Bundan dolayı eğer bu ifadeye “güneşin doğduğu yer” anlamı verilecekse bu güneşin göründüğü yerlerden herhangi bir yeri değil, bilinen ve Kur’an’da bahsi geçmiş bir yeri göstermesi gerekmektedir. İfadeye “güneşin doğduğu yer” anlamı verdikten sonra, bu yerin “kutup bölgeleri, okyanus kenarı, tropikal bölgeler vs.” olduğu gibi yorumların içine girmek asla bulunamayacak ve bilinemeyecek bir yerden bahsetmek anlamına gelecektir. Marife olan kelimeler kesin yargı belirtmek için kullanılmasına rağmen, güneşin battığı bir yer vardır, herhangi biri de oraya ulaşabilir demek, şu evrende olmayan ve olması da mümkün olmayan bir yeri varmış gibi gerçek saymak anlamına gelecektir. Çünkü güneş sisteminde olan tüm gezegenler içinde güneşin görülmediği veya görüldüğü yer olmayan bir tek nokta dahi yoktur. Güneş sistemindeki gezegenlerin hepsindeki tüm yerler güneşi hem gören noktalardır hem de görmeyen noktalardır. Çünkü hepsi durmadan kendi ekseni etrafında ve güneşin etrafında dönmektedirler. Bir insan güneş sistemindeki gezegenlerden herhangi birinin üstünde dursa ve hiç kıpırdamasa bile, belli bir zaman sonra gördüğü güneşi göremeyecek veya görmediği güneşi görecektir. Daha önce işlediğimiz Kehf 86. ayette bu husus üzerinde çok daha detaylıca durulmuştur. Artık Zel-karneyn’in Süleyman olduğu ve Kehf suresindeki kıssa ile Neml suresindeki kıssanın aynı olayı anlatan kıssalar olduğu yeteri kadar açığa çıktığı için, ayetteki ibareye güneşin doğduğu yer anlamı verdikten sonra bu yeri bulmak için Zel-karneyn’i ışık hızında giden bir uçan daireye bindirerek uzay yolculuklarına çıkaran veya ibareye “güneşin sürekli gözüktüğü yer” anlamı verdikten sonra bu yerin kutup bölgeleri olduğunu, Zel-karneyn’in bir kutup bölgesinden diğer kutup bölgesine yolculuk yaptığını söyleyen fantastik yorumlar üzerinde durmayacağız.

Ayetin ikinci cümlesinde geçen تَطْلُعُ عَلَىٰ قَوْمٍ (tatlu’u ala kavmin) ibaresine “kavme rağmen ortaya çıkacaktı” şeklinde bir mana vermemizin gerekçesi şudur. İbarede geçen عَلَى (ala) harfi cer’i önüne geldiği isme “rağmen” anlamı da vermektedir. Bununla ilgili açıklama biraz önce 83. ayet bağlamında yapılmıştı. İbarede geçen تَطْلُعُ (tatlu’u) kelimesi Kur’an’da 19 kez geçmiş bir kelimedir ve anlamı “görünmek, ortaya çıkmak, belirmek, bir şeyin künhüne vakıf olmak, sirayet etmek” şeklindedir. Kelime ayette muzari olduğu için ona verilecek anlamın da buna uygun olarak “geniş/şimdiki/gelecek” zaman bildirecek şekilde olması gerekmektedir. Fakat ayetin başında gelen إِذَا (iza) edatı, cümleye kesinlikle muzari (yani gelecek zamanı bildiren) bir anlam verilmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü bu ifadelerle başlayan cümle daha önce gelen şart cümlesinin cevabıdır. Bununla ilgili açıklama biraz önce yapılmıştı.

Bu ayetin Neml suresindeki bağlamının aynı yere ikinci defa ama bu sefer ilkelerle gönderilen Hüdhüd ile alakalı olduğu da sanırız anlaşılmıştır. Hüdhüd ikinci defa gidişinde Süleyman’ın o dik başlıyı teslim etmemeleri durumunda verdiği bir ültimatom ile gitmiş, onlara liderlik yapan müennes kişi onlara bu ilkeleri iletmiş ve Süleyman’ın isteklerine uymaları durumunda kötü bir muamele ile karşılaşmayacaklarını söylemiş ama kavmi kendilerine musallat olan şeytanının (arş) yönlendirmesi ile adeta meydan okumuş ve o dik başlının önünde koruyucu olduklarını bildirmişlerdi.

İşte Kehf 90. ayete verdiğimiz mealin gerekçesi bu ayetlerde anlatılanlardır. Bir sonraki ayette bu ilişki daha da açığa çıkmaktadır.

Kehf 18/91

كَذَٰلِكَ وَقَدْ أَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا

İşte böylece ardından (Zel-karneyn’in – Süleyman’ın) nezdindeki haberleri (onlara) kesinlikle kavrattırmıştık.

Ayette geçen وَقَدْ أَحَطْنَا (ve kad ehatna) kelimesine “kavrattırmıştık” anlamı vermemizin gerekçesi kelimenin “if’al” babında olmasından dolayıdır. İşte bu ikinci gidişte Hüdhüd Süleyman’ın ültimatomunu onlara iletmişti.

Neml 27/28-34

اذْهَبْ بِكِتَابِي هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

(27/28) Bu ilkelerim ile (kitabım ile) git ve onu hepsine ilettir. Sonra onlara dostluk göster de bak bakalım ne ricada bulunacaklar.

قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ

(27/29) (Müennes kişi) Şöyle dedi; “Ey ileri gelenler! Hiç kuşkusuz bana rezil etmeyen ilkeler ulaştırıldı.”

إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

(27/30) “Hiç şüphesiz ki o Süleyman’dandır ve hiç şüphesiz o Er-Rahman, Er-Rahim Allah namınadır.

أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

(27/31) Haydi benim huzurumda ortaya çıkın da ardından (görevlerinizi) müslimler olarak yerine getirin.

قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّىٰ تَشْهَدُونِ

(27/32) “Ey ileri gelenler! Siz şahit oluncaya kadar hiçbir işe karşı çıkan olmadım, şimdi içinde bulunduğum durumum hakkında bana bağlayıcı görüşlerinizi bildirin

قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ

(27/33) Dediler ki: “Biz kuvvet sahiyiz dahası çok şiddetli cesaret sahibi kimseleriz” ve (bahsettiğin) durum seni bağlar, bundan sonrasında ne önlem alacağını kendin düşün.”

قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً ۖ وَكَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

(27/34) (Müennes kişi) Şöyle dedi: “Hiç şüpheniz olmasın ki; o egemenler bir karyeye müdahale ettikleri zaman, (bilin ki) o karyeyi (topluluğu bağlayan değerler sistemini) hükümsüz kılmışlardır ve en değerli kural belirleyicilerini en rezil hale sokmuşlardır (demektir). Ve (onlar da) kesinlikle böyle yapacaklardır.

Ramazan DEMİR


[1] Bkz; http://www.tuvavadisi.org/zel-karneyn-5-kullu-sey-in-sebebe/

[2] Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar s.172

[3] Bkz.; http://www.tuvavadisi.org/zul-karneyn-7-baglaclar/

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!
error

2 yorum

  1. Tunahan

    ذي القرنين denmesi kesinlikle önündeki عن harfi cerinden dolayıdır. Bu konuda bizim söylediklerimiz bu kural ile çelişiyorsa kesinlikle bizim söylediklerimiz geçersizdir. Savunacak değiliz. Şöyle oldu, böyle düşündük diyerek sevimli hale de getirecek değiliz. Yani biz yanlış yapmış, konuyu ilkeler boyutundan yorum boyutuna taşımışız. Rabbimizden af dileniyoruz. Ayrıca gündeme taşıdığınız için teşekkür ederiz.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*