SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -43- TANIYACAK MI?

TANIYACAK MI?

Neml 27/41

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ

Süleyman, “Tahtını tanınmaz hâle getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?” dedi. (DİB meali)

Ayetin başında çoğul ve emir fiil olarak gelen نَكِّرُوا (nekkiru) kelimesi ن ك ر (nun+kef+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 37 kelime bulunmaktadır. Mazi kök anlamları; “zor olmak, güç olmak, hoşa gitmemek, çirkin olmak, bilmemek” şeklinde olan bu kelime geldiği baba göre farklı anlamlar kazanmaktadır. Kelime ayette “tef’il” babında bir emir fiil olduğu için manasının geçişli olması gerekmektedir. Kur’an’da çoğunlukla isim olarak geçen bu kelime sadece 5 yerde fiil olarak geçmiştir. Bunlardan üçü (40/81 – 16/83 – 13/36) if’al babında, bir tanesi (11/70) mazi fiil olarak ve bir tanesi de bu ayette “tef’il” babında emir fiil olarak geçmektedir. Aslında if’al babı ile tef’il babı kelimeler üzerinde neredeyse birbirine çok yakın anlam değişiklikleri yapmaktadır. Her ikisi de lazım fiili müteaddi hale getiren bablar arasındaki fark şudur. Tef’il babı kelimeleri geçişli hale getirmenin yanında fiilde çokluk ve şiddetli oluş anlamı da vermektedir. Bu çokluk ve şiddet; bazen fiilde, bazen failde bazen de mef’ul üzerinde görülebilir. Bu ayette tef’il babında olan kelime emir olduğu için bu çokluk ve şiddetin mef’ul üzerinde olması gerekmektedir. Bu çerçeveye göre ayette geçen kelimenin anlamı “tanınmayacak şekle sokmak, değiştirip tanınmaz hale getirmek” anlamında olmaktadır. Zaten Arapçada bir kelimeyi tanınmayan bilinmeyen yani nekira haline getirmek anlamı da bu kelime üzerinden ifade edilmektedir. نَكَّرَ الْاِسْمَ “marife isim olan kelimeyi nekre yaptı” gibi.

En başından beri “arş” kelimesine akılsız ve iradesiz taht, oturak anlamı veren müellifler, bu ayetin başında geçen قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا bu cümleyi “onun üzerine oturduğu tahtı tanınmaz hale getirin” şeklinde anlamıştır. Meal ve tefsir müelliflerine göre en başından beri bu taht ile ilgili anlatılanlar kıssa içerisinde şu şekilde yer almaktadır:

Sebe ülkesinden (!) gelen Hüdhüd, güneşe tapan bir kavim ve o kavme liderlik yapan bir kadın (Kraliçe Belkıs) görmüştür, bu kadın kudretli bir kadındır ve onun kudretine uygun olarak muhteşem bir tahtı bulunmaktadır (وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ arşun azim- 27/23). Süleyman nedensiz yere Hüdhüd’ün geçerken gördüğü bu kavme “bana başkaldırmayın ve teslim olarak bana gelin” şeklinde içeriğe sahip bir mektup göndermiş, konuşan bir kuş olan Hüdhüd ise bu mektubu mazgal deliğinden girerek, çaktırmadan uyumakta olan kadının üzerine bırakmıştır. Kraliçe Belkıs (!) kendisine nasıl ulaştırıldığını bilmese de bu mektubu oldukça ciddiye almış ve danışma kurulunu toplayarak ne yapılması gerektiğini onlara sormuştur. Danışma kurulundakiler sanki Kraliçe bilmiyormuş gibi kendilerinin güçlü kuvvetli ve cesur olduklarını söylemiş ama karar verecek olanın kendisi olacağını ve kendilerinin de bu karara uyacaklarını söylemişlerdir. Kraliçe Belkıs Süleyman’a hediyye göndererek asıl niyetinin ne olduğunu öğrenmek istemiştir. Daha önce “bana baş kaldırmayın teslim olarak gelin” diye mektup yollayan Süleyman verdiği emrin yerine getirilmediğine ve kendisine hediye gönderilmesine son derece kızmış ve sert bir ültimatom vererek, eğer dediklerim yapılmaz ise onların en şereflilerini zelil hale getirecek ordularla -ki bu ordular konuşan kuşlardan, cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan oluşmaktadır – geleceğini söylemiştir. Hemen ardından kendi danışma kurulunu toplayan Süleyman “onlar bana teslim olarak gelmezden önce hanginiz bana kadının “muhteşem tahtını” getirecek” diye sormuştur. Danışma kurulu içinde bulunan cinlerden bir ifrit (habis, pis, süper zeki) atılarak “ben onu sana yerinden kalkmadan getirim” demiş ama kitaptan bir ilme sahip birisi “ben onu sana bir göz kırpmasından daha kısa sürede getiririm” demiş ve daha Süleyman’ın “getir öyleyse” demesini bile beklemeden getirmiştir. İşte bu şekilde kadının muhteşem tahtını yanında bulan Süleyman yine kendi emrinde bulunanlara onu tanınmaz hale getirin demiştir. Bu anlatıma göre “taht” henüz tanınmaz hale getirilmemiş, kadın henüz oraya gelmemiştir. Yani onu daha kimse görmemiştir. Nihayet Süleyman’ın huzuruna gelen Kraliçe Belkıs’a (!) muhteşem tahtı gösterilmiş ve kadın da bunu “sanki o” diyerek tam tanıyamadığı ifade etmiştir. Bu durumda bu tahtın önceki hali ile sonraki halini Süleyman ve kendi emrinde olanlardan başka sadece bu kadın görmüştür.

İşte kıssayı bu temel üzerine oturtan müellifler bu bölümde anlamaya çalıştığımız ayete yukarıya aldığımız DİB mealindeki gibi mana vermişlerdir. Fakat kendi verdikleri meal de bile çok tuhaf bir cümle bulunmaktadır.

Neml 27/41

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ

Süleyman, “Tahtını tanınmaz hâle getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?” dedi. (DİB meali)

Bu mealin son cümlesi “tanımayanlardan biri mi olacak” şeklinde bitmektedir. Demek ki bu tahtı tanımayan sadece bu kadın değil başkaları da vardır ki Süleyman bu kadının da onlardan biri mi olacağını öğrenmek istemektedir. Oysa bu taht Sebe ülkesindedir ve o ülkeden Süleyman’a sadece hediyye getiren kadının elçileri gelmiştir ama onlar da geri dönmüştür. O halde bu tahtı “tanımayanlar” kimlerdir? Dahası meallerin “tanımayanlardan biri” olarak çevirdiği مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ cümlesinde “tanımayanlar” kelimesi kesinlikle daha önce geçmiş marife bir ismin yerine kullanılan bir ismi mevsul (الَّذِينَ) ile ifade edilmiştir.

Kıssayı bu şekilde asla mantığı olmayan ve birbiriyle çelişen olaylar dizisi haline getiren müellifler elbette ki kafalarındaki efsanelere uygun hale gelsin diye ayette geçen kelimelere de hiç olmayacak şekilde anlamlar yüklemişlerdir. Ayetteki أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ bu cümle içinde bir kere (أَتَهْتَدِي) müfred, müennes, gâib sigasında muzari, bir kere de (يَهْتَدُونَ) cemi, müzekker, gâib sigasında muzari fiil olarak geçen, he+del+ya kök harflerinden türemiş kelimenin ne Kur’an’da ne de sözlüklerde “tanımak” şeklinde bir anlamı hiç yoktur ama meal müelliflerinin istisnasız hepsi kelimeye “tanımak” manası üzerinden anlam vermişlerdir.

Bu örnek de meal müelliflerinin Kur’an’a meal yazarken izledikleri metodun, Kur’an’ı daha anlaşılır hale getirmek değil, Kur’an’ı kendi kafalarındaki hikayelere uydurmak olduğunu ortaya koymaktadır.

Ayette geçen kelimeler üzerinde daha önce uzunca durduğumuz için daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali vereceğiz.

Neml 27/41

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ

(Süleyman), Onun yönlendirenini onun için hoşa gitmeyecek şekle sokun da görelim bakalım, (o müennes kişi) doğruya yönelecek mi yoksa o da doğruya yönelmiyor olanlardan (kavminden) birisi mi olacak.

Bu ayetle ilgili hemen şuna dikkat çekelim ki daha önce de olduğu gibi Süleyman, o kadının arşının kendisine gelmesi durumunda ardından kadının da kendisine geleceğinden son derece emindir. Bu durum onun için bir kehanet ya da gelecekten haber alma değildir. Daha önce “onlar bana teslim olmazdan önce hanginiz bana onun arşını getirecek” dediğinde de şimdi de daha henüz gerçekleşmemiş olan olayların, onun dediği şekilde gerçekleşeceğinden emin olması Yüce Allah’ın koyduğu ilkelerden dolayıdır. Yüce Allah ona “ister onları zorla alıkoyarsın istersen güzellikle elde edersin” (Kehf 86) buyurmuştur, yani her halükârda onlar senin hizmetine girecek demiştir. Rabbinin sözünün mutlaka gerçekleşeceğini bile Süleyman elbette ki emin olacaktır çünkü zaten iman denilen şey tam da budur. Bir Allah resulü olan Süleyman’ın eminliği işte bundandır.

Ayette iki defa geçen ve kök manasında “yol göstermek, kılavuzluk yapmak, doğru istikamete yöneltmek” gibi geçişli bir manası olan أَتَهْتَدِي (e tehtedi) ve لَا يَهْتَدُونَ (la yehtedun) kelimelerine geçişsiz (lazım) olarak mana vermemizin sebebi, kelimenin ayette geçişli manaları geçişsiz hale getiren “ifti’al” babında gelmesinden dolayıdır. Bu yüzden kökünde “doğru istikamete yöneltmek” anlamı olan kelimeye “doğru istikamete yönelmek” şeklinde geçişsiz mana verilmiştir.

Ayette geçen نَكِّرُوا (nekkiru) kelimesine verdiğimiz mealde hiç çevirmeden “nekira haline getirin” şeklinde mana vermemizin sebebi ise bunun biraz daha açıklık kazanması gerektiğinden dolayıdır. Normal olarak bu kelimeye “tanınmaz, bilinmez hale getirin” anlamı verilebilirdi fakat bu anlamın tam olarak neyi kast ettiğinin bilinmesi Kur’an’da da kullanılan “tanımak, bilmek” anlamındaki bir diğer kelime olan عَرَفَ (arafe) kelimesi ile bu kelime arasındaki farkın anlaşılmasını gerektirmektedir. Arafe (عَرَفَ) kelimesi “bir şeyi tefekkür ederek ve etkisinin veya sonucunun üzerinde düşünerek idrak etmek” anlamındadır ve Kur’an’da bu kökten türemiş 70 kelime bulunmaktadır. Fakat bu kadar yaygın kullanımına rağmen bu kelime asla Yüce Allah’a atfen hiç geçmemişken نَكَرَ (nekera) kelimesi birçok kere Yüce Allah’a atfen geçmektedir. İşte bu durum kelime üzerinde biraz durmamızı gerekli kılmaktadır.

Mülk 67/18

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!? (DİB meali)

Bu mealde, ayetin sonunda gelen فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (fe keyfe kene nekiri) ifadesine “beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu” şeklinde bir anlam verilmiştir. Tuhaf olan ise yine DİB kurumuna bağlı olan Türkiye Diyanet Vakfı’nın yayınladığı mealde bu cümleye “ama benim karşılık olarak verdiğim azap nasıl olmuştu!” şeklinde tam tersi yönde bir mana verilmiş olmasıdır. Aslında bu çelişki sadece DİB ve TDV arasında yoktur. Meallerin tamamında bir kısım müellifler ayette geçen نَكِيرِ (nekiri) kelimesine “benim inkarım” manası vermişlerken diğerleri ise “beni inkâr etmek” manası vermişlerdir. Mesela, Kur’an yeter söylemini her fırsatta dile getiren M. İslamoğlu ayetin sonundaki ifadeye “beni inkâr nasılmış gördüler” anlamı vermişken E. Yüksel “beni tanımamak da nasılmış?” şeklinde mana vermiştir. Fakat Elmalılı aynı ibareye “fakat nasıl oldu inkarım” manası vermiştir. B. Bayraklı ifadeye “bak ki benim cezalandırmam nasıl olmuştur” manası vererek ayetteki نَكِيرِ (nekiri) kelimesine “benim cezalandırmam” gibi bir anlam vermişken A. Bayındır “onları hiç beklemedikleri bir hale nasıl getirmiştim” gibi bir anlam vererek hem cümleye “…-dikledikleri-onlar-getirmiştim-hiç kelimelerini ekleyerek cümleyi zenginleştirmiş (!!!) hem de نَكِيرِ (nekiri) kelimesine “hiç beklemedikleri hale” anlamı yükleyerek kelimenin lügat anlamlarını da zenginleştirmiştir (!!!).

Kalem 68/36-38

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

(68/36) Neyiniz var, nasıl (böyle bir) yargıya varabiliyorsunuz.

أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ

(68/36) Yoksa size tahsis edilmiş bir kitap var da onun hakkında mı ders veriyorsunuz?

إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ

(68/36) Onun içeriği de kesinlikle sizindir ki elbette (onun içeriğindeki) şeyleri de siz belirliyorsunuz (öyle mi?)

Mülk süresinin en sonunda gelen نَكِيرِ (nekiri) kelimesi bir isim tamlamasıdır. Yazım tekniği olarak sonundaki zamir düşürülmüştür. Kelimenin sonundaki harekenin esre olması da bunu belirtmek içindir. Kur’an’da bunun gibi yüzlerce örnek vardır. Mesela Bakara 126. ayette geçen وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَٰذَا بَلَدًا آمِنًا bu cümledeki رَبِّ (rabbi) kelimesinin sonunda “benim” anlamı verecek bir zamir gözükmemesine rağmen, kelimenin son harfinin harekesinin esre olması orada bir zamirin olduğunu işaret etmekte ve kelime istisnasız tüm meal müellifleri tarafından “rabbim” şeklinde çevrilmiştir. “Rabb” kelimesinin sonuna eklenen “im” eki de bundan dolayıdır. Kaldı ki Kur’an’da bu şekildeki kullanım sadece bu kelimeyle alakalı değildir. Sadece Rab kelimesinde bile yaklaşık 70 adet bu kullanım şekli bulunmaktadır.

Tıpkı bunun gibi Mülk suresinde geçen نَكِيرِ (nekiri) kelimesinde de gizli bir ي (ya) zamiri bulunmakta ve bu kelimeyi marife isim tamlaması haline getirmektedir. Buna göre kelimenin anlamı “benim nekirim” şeklindedir. Peki bu ne demektir?

Her şeyden önce kelime نَكَرَ kökünden türemiş “ismi fail” formunda bir kelimedir. İsmi failler bir fiilin çokça yapılmasından dolayı isim haline gelmiş fiil kökenli kelimelerdir ve verilen isim kesinlikle fiille alakalıdır. Mesela, Dövdü kelimesinin ismi faili döven, uyudu kelimesinin uyuyan, oturdu kelimesinin oturan, tanımadı kelimesinin ismi faili tanımayan şeklindedir.

Nekira (نَكَرَ) kelimesi bir şeyi içerik olarak tanımamak, tanışmamak anlamında değil, daha önce hiç görmemiş olmak anlamındadır. Bu anlamı bize şu ayet vermektedir.

Hicr 15/62

قَالَ إِنَّكُمْ قَوْمٌ مُنْكَرُونَ

Lut dedi ki “Sizler kesinlikle tanınmayan, bilinmeyen bir kavimsiniz.”

Geldiklerinde kendisine selam veren insan kılığındaki meleklere bu cevabı veren Lut, bu cümleyle onların kimlerden olduğunun bilinmediğini, onların daha önce ne görüldüklerini ne de duyulduklarını ifade etmektedir. Münker kelimesinin “istenmeyen, hoş görülmeyen şeyler” anlamı da bulunmaktadır ama bu anlam bile Yüce Allah’ın dininde olmayan şeylerin tanınmadığı şeyler anlamını vermektedir. Yani tanımı Yüce Allah tarafından yapılmamış şeylerin hepsi münkerdir. Münker ve Ma’ruf kelimelerin aynı cümlede geçtiği birçok ayette de bu anlam bulunmaktadır. Mesela, “Emri bil ma’ruf, nehyi ani’l münker” (ma’ruf olanı emretmek, münker olanı yasaklamak) olarak bilinen şey aslında; ma’ruf olanı emretmek Yüce Allah’ın dininde tarifi yapılmış, tanıştırılmış, dindeki yeri olduğu bildirilmiş şeyleri emretmek; münkeri nehyetmek ise tanıtılmış, tanıştırılmış ve Yüce Allah’ın dininde ne öncesinde ne sonrasında hiçbir şekilde yer verilmemiş şeyleri yasaklamak anlamına gelmektedir. Çünkü maruf olanın geldiği yer bellidir ama münker olanın geldiği yer asla belli değildir yani gerçek olana atfı mümkün değildir.

İşte bundan dolayı Lut kendisine gelen meleklere “kavmun munkerun” yani bugüne kadar gördüğü kavimlerden hiçbirine atfedemeyeceği, önceden haklarında bilgi sahibi olmayan, kimlerden oldukları bilinmeyen topluluk demiştir.

Mülk 67/18

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkâr etmenin sonucu nasıl oldu!? (DİB meali)

Mülk suresindeki bu ayetteki “onlardan öncekiler” ibaresi Yüce Allah’ın “nekir” oluşuna muhatap olanların daha önce geçen kimseler olduğunu belirtmektedir. Nekir kelimesi ismi fail olduğu için anlamı “bir şeyi nekre haline” getiren demektir. Bu kelimeye bir şeyi bilinmeyen, tanınmayan hale getiren anlamı verilmesi mümkün değildir çünkü Yüce Allah onları anlatmış ve bize tanıtmıştır kaldı ki onları marife olan bir isim tamlaması ile ifade etmiştir. Yani onları tanınan ve bilinen kişiler haline getirmiştir. Onları hem marife kelimelerle tanıtmak ve hem de nekre haline getirmek bilinen manada onlarının tanınmamasını sağlamak değil, onlar üzerine herhangi bir şey bina etmemek, onların yaptıklarının tamamını yok hükmüne getirmek demektir. Yani onlara bu dinin temel değerleri hususunda bir yer vermemiş, onları hiç hesaba katmamış demektir. Çünkü onlar Yüce Allah’ın dini ve resulleri ile muhatap olduklarında bunu hiç dikkate almamış, hayatlarını o vahye göre düzenlememiş, kendi hayat düzlemleri içinde ona yer vermemişlerdir. Yüce Allah ise kendi dininde onlara meşru bir yer vermediğini belirtmektedir.

Mülk 67/18

وَلَقَدْ كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ

Andolsun, onlardan öncekiler de yalanlamıştı. (Onların benim uyarılarımı yok saymalarına karşılık) Benim yok saymam nasılmış.

Ayetin mealine (Onların benim uyarılarımı yok saymalarına karşılık) şeklinde yaptığımız uzunca açıklamanın sebebi sebep-sonuç ilişkisi bildiren aradaki ف (fa) bağlacından dolayıdır. Bu ayette geçen فَكَيْفَ كَانَ نَكِيرِ (fe keyfe kene nekiri) ifadesi 35/26 – 34/45 – 22/44 ayetlerinde de geçmektedir.

Talak 65/8

وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا

Nice kentlerin halkı Rablerinin ve O’nun elçilerinin emrinden uzaklaşıp azdılar. Bu yüzden kendilerini çetin bir hesaba çektik ve görülmedik bir azaba çarptırdık. (DİB meali)

Bu ayetin sonunda gelen وَعَذَّبْنَاهَا عَذَابًا نُكْرًا (ve azzebnahu azaben nukran) ifadesi DİB mealinde “görülmedik bir azaba çarptırdık” şeklinde çevrilmiştir. Ayetin sonunda نُكْرًا (nukran) şeklinde gelen kelime عَذَابًا (azaben) kelimesinin sıfatıdır. Yani نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) ifadesi bir sıfat tamlamasıdır. İfadede geçen نُكْرًا (nukran) kelimesi; “kötü olan şey, sevimsiz ve beğenilmeyen şey, fena şey” anlamlarına sahiptir. نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) ifadesi, “beğenilmeyen bir azab” anlamındadır. Bu azabın nukran yani beğenilmemesi, azaba çarptırılanlar açsısından değil Rahmeti kendine ilke edinmiş Yüce Allah tarafındandır. Çünkü Yüce Allah hiçbir kulunun küfrüne, şirkine, günahına veya sapıtmasına asla razı olan bir ilah değildir. Bunun içindir ki mütemadiyen resuller ve o resullerle beraber insanlığı dalalet ve sapıklıktan gerçeğe yönelten vahiy göndermiştir. Bu vahiylerinde uyanlar ve uymayanlar için ilkeler belirlemiş ama razı olduğu şeyin uymak yönünde olduğunu yüzlerce ve hatta binlerce kere ifade etmiştir. Bu uyarılarına dikkat edip kendine çeki düzen verenlere tarifi mümkün olmayan mükafatlarla karşılık vereceğini bildirmiştir. Ama bunun yanında uymayanları da cezalandıracağını bildirmiştir. Fakat uymayanları cezalandırmak Yüce Allah’ın istediği ve arzuladığı bir şey değil, ilke olarak belirlediği bir şeydir. Fakat bu ilkelerin yürürlüğe girme şartı kullarının dosdoğru yolundan sapmasıdır ve bu sapma ile beraber gelecek olan azab asla ve kat’a Yüce Allah’ın beğendiği bir durum değildir. İşte bundan dolayı ayetteki نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) ifadesi, “beğenilmeyen ve istenmeyen azap” anlamına gelmelidir. İfadeye “görülmemiş bir azap” anlamı verilmesi asla doğru değildir çünkü zaten ne azap ne de mükafat görülmemiştir ama her ikisinin de nasıl olacağı iyice anlatılmış ve tanıtılmıştır. Yani hiç bilmediğimiz şeyler değillerdir. Yüce Allah hiçbir kulunu Kur’an’da anlattığının dışında bir cezaya çarptırmayacaktır. Yani Yüce Allah نُكْرًا عَذَابًا (azaben nukren) buyururken “öyle bir cezalandırırım ki asla bilemezsiniz” diyerek tehdit savurmamış, tam tersi “cezalandıracağım ama hoşlandığım bir şey değildir” buyurmuştur.

Anlamaya çalıştığımız Süleyman kıssasını efsaneye çeviren ve ayetlerde “akıllı ve iradeli” varlık olduğuna dair bir çok delil bulunmasına rağmen “arş” kelimesini üzerine oturulan oturak manasından “taht” şeklinde anlamlandıran dahası bunu göz kırpmaktan daha kısa bir zamanda bir yerden bir yere getirten müellifler aynı ilkesizliği anlamaya çalıştığımız ayette de devam ettirmiş ve ayetin başında geçen قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا bu ifadeye “onun tahtını tanınmaz hale getirin” anlamı vermişlerdir. Yani onlara göre Süleyman tahtın şeklinin ve şemalinin değiştirilmesini söylemiştir. Şekli değişen taht ile hidayet bulmanın nasıl bir alakası olabileceğini asla anlayamayacağımız şekle getiren müellifler, aslında Süleyman’ı söz söylerken hesapsız ve rasgele davranan bir resul konumuna getirdiklerinin farkına bile varmamışlardır. Oysa Süleyman’ın söylediği her söz bir ilkenin sonucudur. “Onu nekira haline getirin” derken, kılığını kıyafetini değiştirip tanınmaz hale getirin değil bambaşka bir şey söylemiştir.

Kehf 18/87

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

(Zel-karneyn yani Süleyman) Zulmetmiş o kimseye gelince onu alıkoydurtacağız sonra da onu kendi rabbine iade edeceğiz, (böylelikle rabbi de) onu hoşa gitmeyen bir alıkoymayla alıkoyacaktır.

Evet Süleyman işte bu ayette söylediğinin gereğini yerine getirmiş, onu yani Sebe’leri yoldan çıkma yönünde ayartan şeytanı rabbine yani onu boyunduruk altında tutanlara teslim etmiş, onlar da onu hoşa gitmeyen bir şekilde yani zincirleyerek boyunduruk altına almışlardır.

Sad 38/37-38

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik. (DİB meali)

Aslında ne Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah ne de onun şerefli bir resulü olan Süleyman bu durumu asla istememekte ve tasvip etmemektedir. Fakat uyarı ve ikazların fayda etmemesi böyle bir durumu doğal olarak beraberinde getirmiştir. Görünmeyen bir varlık olan ve “arş” diye tanımlanan egemen şeytanın zincirlenmesi demek, sahip olduğu tüm becerilerinden soyutlanması veya en azından kısıtlanması anlamına gelmektedir ki bu zincirleme gayb aleminde değil müşahede aleminde gerçekleşmiştir. Yani önce o şeytan ele geçirilmiş, ardından insan kılığında müşahede alemine geçirilmiş ve nihayetinde zincirlenmiştir. İşte onun bu durumu, onu gayb alemindeki şekliyle bilen “müennes kişi” için asla daha önceden karşılaştığı ve bir yere atfedebileceği bir durum değildir. Yani bu durum onun için neye atfedeceğini bilmeyeceği nekira bir durumdur. Gayb aleminde kavmine yöneticilik yapan bu kadın, yönetici olmasına rağmen kavmine söz geçirememektedir. O aslında Süleyman’ın emrine girmeye dünden razıdır. Ama bu şeytan, onları yoldan çevirmiş ve hatta kavmi işi tehdide kadar vardırmıştır. Şimdi onları yoldan çıkaran şeytan zincirlenmiştir. Artık müennes kişinin Süleyman’ın emrine girmemesi için hiçbir bahane kalmamıştır. İşte bu yüzden Süleyman “bakalım doğruya yönelecek mi, yoksa o da kendi kavmi gibi doğruya yönelmeyenlerden biri mi” olacaktır demektedir.

Neml 27/41

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ أَتَهْتَدِي أَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ

(Süleyman), Onun yönlendirenini onun için hoşa gitmeyecek şekle sokun da görelim bakalım, (o müennes kişi) doğruya yönelecek mi yoksa o da doğruya yönelmiyor olanlardan (kavminden) birisi mi olacak.

Ayette geçen الَّذِينَ (ellezine) kelimesi kesinlikle kendisinden önce geçmiş birilerini işaret eden bir kelimedir ve Neml suresindeki kıssanın tamamında Süleyman’ın emrine sırt dönen, yani doğruya yönelmeyen kişiler sadece bu kadının kavmidir. 23. ayette onlara yine marife olan هُمْ (hum) zamiri atfedilmiştir. İşte bu yüzden ayette parantez içi (kavminden) açıklaması yapılmıştır.

Ramazan DEMİR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*