SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -42- GÖZ KIRPMAK

GÖZ KIRPMAK

Neml 27/40

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ ۚ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ ۖ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

Kitaptan bilgisi olan biri, “Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: “Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.” (DİB meali)

Hemen belirtelim ki bu ayette ikinci defa “arş” kelimesini gösteren müfred-müzekker-gaib sigasında muttasıl bir zamir (بِهِ – bihi) gelmiştir. Daha önce de belirtmiştik; bahse konu olan arş kelimesinin kast ettiği anlamın, bildiğimiz manada kralların hakimiyetini simgeleyen tahtadan ya da başka bir malzemeden yapılmış oturak (taht) olması durumunda gelmesi gereken zamirin بِهَا (biha) şeklinde olması gerektirmektedir.  Çünkü Arap dilinde akılsız ve iradesiz varlıklar için kullanılan zamirler müennes olmak durumundadır. Süleyman kıssaları bağlamında “arş” kelimesi sadece bu surede kullanılmaktadır ve tüm kıssa boyunca bu kelimeye atfedilmiş tek bir müennes zamir bulunmamaktadır. İlerleyen ayetlerde, arş kelimesine yine müzekker yani akıllı ve iradeli varlıkları gösteren zamirler atfedilecektir.

Bu ayete yukarıdaki DİB mealine benzer şekilde meal veren eski-yeni müelliflerin hepsi, bir önceki ayetle beraber Süleyman’ın emrinde olan bir kişinin çok uzaklardaki bir eşyayı daha o yerinden kalkmadan getirme kudretinde olduğuna, diğer bir kişinin ise ondan daha kısa bir sürede yani bir göz kırpmasından daha kısa bir zamanda bir eşyayı getirebileceğine inanmış ve kitleleri de buna inandırmayı başarmışlardır. Bu olaya açıklık (!) getirmek için tefsir eden, söz söyleyen, görüş belirten, meal yazan eski ve yeni ulema, ayetteki her kelime üzerinde ihtilaf etmiş ama tahtın göz kırpmaktan daha kısa sürede getirildiği hususunda, gıpta edilecek şekilde ittifak etmişlerdir. Hatta öyle ki bunun aksine söz söyleyen tek bir kişi bile çıkmamıştır (en azından biz rastlamadık). Bu olayla ilgili ulema arasındaki görüşleri derli toplu bir şekilde aktaran Razi, “Mefatihu’l Gayb” adını verdiği tefsirinde şunları söylemiştir.

Bil ki ayet-i kerimedeki “(Süleyman) dedi: “Ey seçkin topluluk, onun tahtını, hanginiz bana getirir?” ifadesinde, hem Belkıs´ın, Süleyman´a katılmaya azmettiğine, hem de o taht meselesinin meşhur bir mesele olduğuna, böylece de Hz. Süleyman´ın, Belkıs gelmeden önce, o tahtın kendi yanında olmasını istediğine dair bir delâlet bulunmaktadır. Alimler, Hz. Süleyman´ın o tahtı getirip, orada hazır bulundurmasındaki maksadının ne olduğu hususunda ihtilaf ederek, şu açıklamaları yapmışlardır:

1) Bundan maksat, bunun, Belkıs için, Allah´ın kudretine, Hz. Süleyman´ın peygamberliğine dair bir delil olması ve böylece Belkıs´ın, bu delili daha önce geçmiş´ olan diğer delillere eklemesidir.

2) Hz. Süleyman, o tahtı getirtmeyi, böylece şeklini ve şemailini değiştirmeyi, daha sonra da Belkıs´ın onu tanıyıp tanıyamayacağını anlamak için, o tahtı ona sunmasıdır. Ki, bunun gayesi de, Belkıs´ın aklını ve zekâsını ölçmektir. Cenâb-ı Hakk´ın “Onun tahtını bilinmez hale getirin. Bakalım (tanımaya) muvaffak olacak mı, yoksa başaramayanlardan mı olacak?” (Nemi. 41) ifadesi de, bu görüşe delâlet eder gibidir.

3) Katâde şöyle der: “Hz. Süleyman, Belkıs müslüman olduğunda, onun malını almasının helâl olmayacağını bildiği için, o müslüman olmadan önce, onun tahtını almak istemiştir.”

4) “Arş”, bir memleketin kudretini simgeleyen bir şeydir, tahttır. Böylece Hz. Süleyman, Belkıs kendisine gelmeden önce, onun mülkünün miktarını, (ne derece zengin olduğunu) bilmek istemiştir.

İfrit´in Teklifi

Ayetteki, “Cinlerden bir ifrit dedi…” ifadesine gelince, insan hakkında kullanıldığı zaman, “İfrit” akranlarını ezip geçen, onları zelil kılan kötü adam demektir. Şeytanlar için kullanıldığında ise, âsî ve habîs anlamına gelir.

Ayetteki, “Sen makamından kalkmadan…” ifadesi, “sen meclisinden kalkmadan” demektir. Bu işin, bir zamana ve bir müddete bağlanabilmesi için, bu hususta mutlaka malûm olan bir örfün bulunması gerekir. İşte bu sebeple, bu cümleden olarak bununla, insanlar arasında hükmetme meclisi (zamanı) kastedilmiştir, denildiği gibi; bununla, kendisinde insanlara bir hutbenin, hitabenin îrad edileceği bir vaktin kastedildiği de ileri sürülmüştür. Yine bu müddetin, gündüzün yarısına (öğleye) kadar olan bir müddet olduğu da ileri sürülmüştür.

Ayetteki لَقَوِيٌّ أَمِينٌ lafzına gelince bu, “Onu taşıyabilirim, hiçbir şeyi kırmadan, dökmeden, olduğu gibi getirebilirim” anlamındadır.

İlim Ehli Vezirinin Teklifi

Ayetteki قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ “Nezdinde kitaptan bir ilim olan… “tabirine gelince, bu hususta şöyle iki bahis bulunmaktadır:

Birinci Bahis: Alimler bu ifade, bahsi gecen şahsın kimlerden olduğu hususunda şu iki şekilde ihtilaf etmişlerdir:

  1. Bunun meleklerden olduğu ileri sürüldüğü gibi,
  2. Bunun insanlardan olduğu da ileri sürülmüştür. Binâenaleyh, birinci görüşte olanlar da, kendi aralarında ihtilaf ederek,
  3. Bu Cebrail (a.s)´dir,
  4. Allah Teâlâ´nın Hz. Süleyman´ı desteklediği bir melektir.

İlim Ehli Kim İdi?

İkinci görüşü benimseyenler de kendi aralarında inkişaf ederek şu izahları yapmışlardır:

1) İbn Mes´ûd´a göre bu, Hızır (a.s)´dır.

2) İbn Abbas´ın en meşhur görüşüne göre bu, Hz. Süleyman´ın veziri Asaf İbn Berhiyâ´dır ki bu, Allah´ın ısm-i azamı´nı bilen sıddîk bir kuldu. O bununla dua ettiğinde, duası kabul olunurdu.

3) Katâde´ye göre bu, ism-i azamı bilen bir insandı.

4) İbn Zeyd´e göre bu, o denizdeki bir adada yaşayan salih bir kimseydi. O gün, Hz. Süleyman (a.s)´a bakmak için çıkmıştı.

5) Doğrusu bu, Süleyman (a.s)´ın bizzat kendisidir. Hitap olunan şahıs ise Hz. Süleyman (a.s)´ın kendisiyle konuştuğu ifrittir. Hz. Süleyman (a.s), bir mucize ortaya koymak ve böylece de, her şeyden önce onlara meydan okumak istemiştir. Daha sonra da İfrît´e, İfrît için mümkün olmayan bir sürat içinde, o tahtı kendisinin getireceğini açıklamıştır.

Katından Bir İlim Bulunanın Süleyman (a.s) Olduğu Hakkında

Bu görüş şu görüşlerden dolayı doğruya daha yakındır.

a) الَّذِي lafzı, Arapça´da, bir şahıs belli bir hâdise ile tarif edilmeye çabalandığında, o muayyen şahsa işaret etmek için vazolunmuş bir lafızdır. “Katında kitaptan bir ilim” bulunmakla meşhur olan o şahıs ise, Süleyman (a.s)´dır. Binâenaleyh, bunun Hz. Süleyman´a verilmesi gerekir. Bu konuda söylenebilecek son söz şudur: Diyelim ki, Asâf da böyledir. Ancak ne var ki, biz diyoruz ki: Hz. Süleyman, kitabı ondan daha iyi bilir, çünkü Hz. Süleyman peygamberdir. Binâenaleyh bu lafzı, Süleyman (a.s)´a´hamletmek daha uygundur.

b) O tahtı, çok kısa bir zaman dilimi içinde getirip mevcut hale getirmek, yüksek bir payedir. Binâenaleyh, şayet bu derece, Hz. Süleyman´da değil de Asaf’da tahakkuk edecek olsaydı, bu, Asâf’ın Hz. Süleyman´dan üstün kılınmış olmasını gerektirirdi ki, bu caiz olamaz.

c) Hz. Süleyman (a.s), şayet bu hususta, Asâf´a muhtaç olmuş olsaydı, bu, Hz. Süleyman´ın durumunun, halk nazarında daha aşağıda olmasını gerektirirdi.

d) Hz. Süleyman (a.s) “Bu Rabbimin lütfundandır. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni imtihan etmek içindir” demiştir ki, bu ifadenin zahiri, Cenâb-ı Hakk´ın bu mucizeyi, Hz. Süleyman´ın duası vesilesiyle izhar etmiş olmasını gerektirir.

İkinci Bahis: Alimler bu ayette geçen “kitap” lafzıyla neyin kastedildiği hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bu cümleden olarak bununla, Levh-i Mahfuz; “katında ondan bir ilim bulunan kimse” tabiriyle de Cebrail (a.s)´in kastedildiği ileri sürüldüğü gibi, bununla, Hz. Süleyman´ın kitabı veya peygamberlerden birinin kitabının kastedildiği de ileri sürülmüştür. Bunun, bir medh ifadesi olduğu ve bu vasfın, o tahtın taşınmasında bir tesirinin bulunduğu, işte bundan dolayı da onların, “Bu, mevcut olduğunda, en kısa zamanda Allah tarafından icabetin meydana geldiği ism-i azamdır” dedikleri, genel olarak malumdur.[1]

Görüldüğü gibi ayetteki her kelime üzerinde ihtilaflar bu şekilde olmasına rağmen tahtın göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede getirildiğinden kimsenin en ufak bir şüphesi yoktur. Kim ne derse desin ve hangi açıklamayı getirirse getirsin, eğer ulemanın (!) ittifak ettiği gibi bir eşya çok uzak mesafelerden bir yerden alınıp getirilmişse, bunun akla uygun mantıklı bir açıklamasının henüz olması mümkün değildir. Henüz diyoruz çünkü; insanlık tarihinin başlangıcından şu ana kadar bir eşyanın bir yerden bir yere getirilmesinin tek açıklaması “Allah dilerse yapar” demekten daha öteye geçememiş ve olay Yüce Allah’ın gücünün her şeye yetmesinin kapsamına alınarak akıl ve mantığın sınırlarının dışına çekilmiştir. Böylesine tehlikeli bir sahaya taşınan bir olay hakkında farklı görüş serdetmek, Yüce Allah’ın gücünün her şeye yetip yetmeyeceğini sorgulamak gibi anlaşılacaktır. Yüce Allah’ın bir şeyi dilemesi durumunda onu yapabilecek kudrette olduğuna veya Yüce Allah’ın gücünün her şeyi yapmaya yeteceğine dair herhangi bir Mü’min’in şüphesinin olması söz konusu bile olamaz. Bundan şüphe edenin de Mü’min olmayla herhangi bir ilişkisi kalamaz.

Fakat bu çalışmanın hedefi (haşa) Yüce Allah’ın gücünün sınırlarını çizmek veya sorgulamak üzerine değil, Yüce Allah’ın kelamının gerçekten tefsir ve meal ulemasının dedikleri gibi olup olmadığı üzerinedir. Yani burada sorgulanan Yüce Allah’ın gücü, kudreti ve onun tertemiz kelamı değil, Yüce Allah’ın kelamına her biri bin kusur barındıran insanlar tarafından yüklenen anlamların doğru olup olmadığıdır. İmanını geçmişi kutsamak üzerine kurmuş kişilere herhangi bir sözümüz yoktur, fakat biz sıradan insanlar için eskilerin ve yenilerin Kur’an hakkında söyledikleri her sözü yargılamak, sorgulamak, peşinen kabul etmemek, kontrol etmek gibi bir hak çoktan doğmuştur. Çünkü Yüce Allah’ın kelamı (dini) üzerinden, meslek sahibi olan bu ulema, Yüce Allah’ın kelamını durmadan ihtilaf konusu haline getirmiş en basit meselelerde bile kendilerinden menkul farklı görüşler serdederek kitleleri en olmadık şeylere sürüklemiş, tevhide çağıran ve tevhidi ilke edinen Yüce Allah’ın dinini, parçalanmanın kaynağı haline getirmişlerdir. İhtilafları çözen kitabı, ihtilaf üreten bir kitap haline getirmiş ardından utanmadan bunu ilan ederek, konferans salonlarında “Kur’an ihtilaf üreten bir kitaptır” söylemini sloganlaştırarak inanç haline getirmeye çalışmışlardır ve hala da çalışmaktadırlar. Tek bir tane abdest ayetinden bile dört farklı abdest şekli çıkaran ulemanın gerçekler nezdinde güvenilir tarafları kalmamış, sahip oldukları ehliyetlerini tamamen yitirmişlerdir. Yukarıda Razi’den yaptığımız adına tefsir denen açıklamalara dikkat edilirse bir tek ayetin her kelimesinden ihtilaf üretildiği açıkça görülecektir. Hemen belirtelim ki bu ihtilafların hiçbiri Kur’an kaynaklı değildir. Hepsinin arkasında asla vazgeçemedikleri efsaneler, yorumlar, İsrailiyat ve daha birçok şey vardır ama asla Kur’an yoktur. Onlardan bize gelenlerin Yüce Allah’ın dini olmadığı bariz bir gerçek olarak ortada durmaktadır.

İşte bu çalışma Yüce Allah’ın kelamını değil, bize gelenleri sorgulamayı hedef almaktadır. Çünkü onlar hikayeler ve efsaneler uğruna veya kendilerine ulaşan eskilerin görüşleri adına Yüce Allah’ın kelimelerini görmemeyi, saklamayı veya umursamamayı ilim saymakta, hatta kelimeleri olduğundan farklı biçime sokmaktan kendilerini asla sakınmamaktadırlar. Mesela, anlamaya çalıştığımız Neml 40. ayetinin ilk cümlesine verilen meallere bakalım.

  • Abdulaziz Bayındır Meali….. O kitaptan bilgisi olan kişi dedi ki.
  • Abdulbaki Gölpınarlı Meali.. Kitaba ait bir bilgiye sahib olansa…dedi.
  • Abdullah Parlıyan Meali…… Buna karşılık vahiyle bilgilendirilmiş olan kişi: …dedi.
  • Ahmet Tekin Meali………….. Kitaptaki-Levh-i Mahfuzdaki ilmin bir kısmına sahip olan biri ise:…dedi.
  • Ahmet Varol Meali………….. Kendinde kitaptan bir ilim bulunan kişi:… dedi.
  • Ali Bulaç Meali……………… Yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki:…dedi.
  • Ali Fikri Yavuz Meali………. Kendinde ilâhî kitabdan bir ilim bulunan bir (melek) dedi ki.
  • Bahaeddin Sağlam Meali….. Kitaptan yanında bir bilgi olan adam da:…dedi.
  • Bayraktar Bayraklı Meali….. Kitaptan bir ilmi bulunan kimse,…dedi.
  • Cemal Külünkoğlu Meali….. Kendisine Kitap’dan ilim verilen bir kimse: …dedi.
  • Diyanet İşleri Meali (Eski)… Kitabın bilgisine sahip olan biri:…dedi.
  • Diyanet İşleri Meali (Yeni)… Kitaptan bilgisi olan biri,…dedi.
  • Diyanet Vakfı Meali………… Kitaptan (Allah tarafından verilmiş) bir ilmi olan kimse ise,…dedi.
  • Edip Yüksel Meali…………… Kitap bilgisine sahip olan birisi de,…dedi.
  • Elmalılı Hamdi Yazır Meali.. Kitaptan ilmi olan kimse ise,…dedi.
  • Elmalılı Meali (Orjinal)……. Nezdinde kitabdan bir ılim bulunan zat ise …dedi
  • Hasan Basri Çantay Meali… Nezdinde kitabdan bir ilim olan (zât)…dedi
  • Hayrat Neşriyat Meali……… Yanında kitabdan bir ilim bulunan zât (Âsaf bin Berhıya):…dedi.
  • Kadri Çelik Meali…………… Kendi yanında kitaptan bir ilim olan biri de dedi ki:
  • Mehmet Türk Meali…………. Yanında kitaptan bir ilim bulunan da:… dedi.
  • Muhammed Esed Meali……. (Buna karşılık) vahiyle bilgilendirilmiş olan kişi:…dedi,
  • Mustafa İslamoğlu Meali….. Kendisinde vahiyden bir bilgi bulunan kimse… dedi
  • Ömer Nasuhi Bilmen Meali.. Yanında kitaptan bir ilim bulunan zât da dedi ki:
  • Suat Yıldırım Meali…………. Ama nezdinde, kitaptan ilim olan bir zat da:…dedi.
  • Süleyman Ateş Meali……….. Yanında Kitaptan bir ilim bulunan kimse de:…dedi.
  • Şaban Piriş Meali…………… Kitap’tan bir bilgiye sahip olan kimse ise… dedi.
  • Ümit Şimşek Meali………….. Kitaptan bir bilgiye sahip olan bir zat ise… dedi.
  • Yaşar Nuri Öztürk Meali…… Kendinde Kitap’tan bir ilim olan kişi de şöyle dedi: “

Bu müelliflerin hepsine göre her birinin kendisinin telif ettiği meal ayette geçen قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ işte bu cümlenin karşılığı olmaktadır. Onlara göre cümlede geçen الَّذِي (ellezi) bu ismi mevsulün karşılığı; kişi, kimse, zat, biri, birisi, bir (melek), zat (Asaf b. Berhiya) şekillerinden biridir. Dikkat edilirse bu anlamların hepsi kim olduğu belli olmayan herhangi bir kimseyi işaret etmektedir. Oysa Arap gramerinde çekimli ismi mevsullerden biri olan الَّذِي (ellezi) kelimesi, hemen kendinden sonra gelen sıla cümlesi ile beraber nekira yani bilinmeyen tanınmayan olan cümlenin failinin tanınması, bilinmesi ve karıştırılmaması için kullanılan kelimelerdir. Bu kelimelerle tanıtılan bir kişinin bilinmiyor, tanınmıyor olması mümkün değildir. Bu basit kuralı göz ardı eden müellifler elbette ki yine aynı cümle içinde geçen عِنْدَهُ (indehu) kelimesinin marife bir isim tamlaması olduğunu da göz ardı edecek ve kendisine hem zamir (هُ) hem de ismi mevsul (الَّذِي) atfedilen kişinin nasıl olurda bilinemez bir kişi olduğunu da asla göz önüne almayacaklardır. Onların kelimelere yükledikleri anlamları doğru kabul etsek ve cümlenin gramerinde herhangi bir ilkesizlik yapmadıklarını varsaysak bile cümleye verilmesi gereken anlamın “şunu diyen ise, nezdinde o kitaptan herhangi bir (tek) ilim bulunan o kimseydi…” şeklinde olması gerekmektedir.

Cümlenin tam olarak ne dediğinin anlaşılması için evvela bu cümlenin yapısının tespitini yapmak gerekmektedir. Çünkü cümlenin başındaki قَالَ (kâle – dedi) fiili ana cümlenin bir unsuruyken, ondan sonra gelen الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ bu cümle ise ana cümlenin tamamı ana cümlenin unsuru değil, قَالَ (kâle – dedi) fiilinin faili tanıtmak için adeta parantez içi bir cümle mesabesindedir. Cümlenin tamamı sıfat konumundadır ve cümlenin tek işlevi “dedi” denilen kişinin tanınması, bilinmesi, karıştırılmaması, bu kimdir sorusunun sorulmaması içindir. Adına sıla cümlesi denilen bu cümle değerlendirme açısından asıl cümlenin içinde bir cümledir ve irabı cümleden bağımsız olarak kendi içindedir.

Daha önceki bölümlerde ismi mevsuller ile ilgili birkaç kez detaylı bilgiler vermiştik. Hepsi olmasa da o bilgilerden bir kısmını burada tekrar etmemiz fazladan olmayacaktır.

İsmi mevsuller anlamı kendisinden sonra gelen ve “sıla cümlesi” adı verilen bir cümle ile tamamlanan isimlerdir. Tam karşılığı olmasa da Türkçedeki ilgi zamirlerinin karşılığı olan ismi mevsuller tek başlarına anlamları olmadığı halde cümlede halinde bulunduğu isimlerin dilbilgisel rollerine (fail, mef’ul vs) uygun olarak “-en / -an; -dığı / -diği; -deki / daki; -anı/-eni; -ana / -ene; -dekini / -dakini; -andan / -enden” gibi değişik anlamsal katkılarda bulunurlar.

Çekimi yapılabilir olma yönünden “çekimsiz ismi mevsuller” ve “çekimli (has) ismi mevsuller” ikiye ayrılan ismi mevsullerin çekimsiz olanları (مَا – مَنْ) tekil-ikili-çoğul, eril-dişil tüm şahıslara özgüdür. Çekimli (has) ismi mevsullerin ise tekil-ikili-çoğul, eril-dişil olarak her birine ayrı sigaları bulunmaktadır. Bunların tesniyeleri (ikili) dışında kalanların hepsi mebni (hareke değiştiren etkenlerden etkilenmeyen) kelimelerdir.

Çekimli (has) ismi mevsullerin iki türlü kullanımı söz konusudur.

  1. İsmi mevsuller (marife kabul edildikleri için) bir cümlede marife durumunda olan; mübteda, haber, fail, mef’ulün bih, mecrur isim gibi temel öğelerin sıfatı görevini üstlenirler.
  2. İsmi mevsuller, mübteda, haber, fail, mef’ulün bih, mecrur isim gibi öğelerin sıfatı durumunda olmadan doğrudan doğruya cümlenin temel öğelerinden biri olarak da görev alabilirler.

Her ismi mevsulden sonra mutlaka açıklayıcı bir cümle gelmek zorundadır. Sıla cümlesi adı verilen bu cümle de ya bir isim veya bir fiil veyahut da şibih cümle (harfi cerli veya zarflı cümlecik) olmak durumundadır.

Sıla cümlesinin, bir isim veya fiil cümlesi olması durumunda, bu cümlelerde ismi mevsule dönen ve “aid zamir” adı verilen bir zamir bulunur. Bu zamir ya fiil bünyesinde bulunan açık ve gizli bir zamir veya fiile bitişen mansup bir zamir veyahut da bir isme veya harfi cere bitişen mecrur bir zamir olmak zorundadır. Sıla cümlesi ile ismi mevsul arasında bir bağ kuran aid zamirin tekillik-ikilik-çoğulluk ve erillik-dişillik yönünden ismi mevsul ile tam bir uyum olması gerekmektedir. Şibih cümlesi biçimindeki sıla cümlelerinde ismi mevsule dönen bir aid zamir bulunmaz.

İsmi mevsulden sonra gelen ve sıla cümlesi adı verilen cümlenin iraptan mahalli yoktur. Yani, (her ne kadar sıla cümlesi kendi içerisinde irap edilebilirse de) ne sıla cümlesi içindeki öğelerin ne de bir bütün halindeki sıla cümlesinin, ana cümlenin temel öğelerinden biri olması düşünülemez.[2]

Arapça bilmeyenler açısından bu açıklamaların ne olduğunu anlamaya çalıştığımız ayet üzerinde şu şekilde açıklayabiliriz.

Neml 27/40

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ ۚ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ ۖ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

Ayette bold olarak işaretlediğimiz bu cümlenin ayet içindeki konumu, baştaki “dedi” fiilinin failini tanıtan tıpkı parantez içi açıklama gibidir. Bu cümlenin ana cümleye tek etkisi, konuşan kişinin tanınması açısındandır. Kırmızıya boyadığımız cümlenin yapısı asıl cümleden farklı olarak (parantez içi olduğu için) kendi içerisinde belirlenir. Yani cümle parantez içinde kendi başına bir cümledir. Bu cümlenin özne, yüklem, nesne gibi öğeleri kendi içinde tespit edilir.

İşte bu açıklamalara göre cümlede geçen ismi mevsul (الَّذِي) isim yerine geçtiği için, cümle başlı başına bir isim cümlesidir. Arap dilinde isim cümlesinin ana yapısının asgarisi “mübteda+haber şeklinde olmak zorundadır. Yani, bir isim cümlesi bu ikisi olmadan tamam olamaz demektir. Cümlede bu ikisinin yanında daha birçok kelime bulunması mümkündür ama bu ikisinden birinin olmaması mümkün değildir. Mübteda bahse konu olan isim, haber ise o ismin durumundan haber veren kelimelerdir. İsim cümlesinde hem mübteda ve haberin ikisinin isim olması durumunda yer değiştirmeleri mümkündür ama ismin durumundan haber veren kelimenin fiil olması durumunda yer değiştirmeleri mümkün değildir. Çünkü o durumda cümle isim cümlesi olmaktan çıkıp fiil cümlesine dönüşecektir. Fili cümlesinin temel öğeleri ise isim cümlesinden farklı olarak “fiil+fail+mef’ul” şeklindedir.

Arap dilinde mübteda ile haber olan iki kelime arasında olması gereken ilişkinin kuralları bulunmaktadır. Aslında her gramer kitabından kolayca ulaşılabilmesi mümkün olan o kurallar şu şekildedir.

  1. Mübteda yani cümlenin öznesi, marife bir isim veya bu marife ismin yerini tutan; zamir, işaret zamiri, ismi mevsul (ilgi zamiri) ve benzeri bir sözcük olur.
  2. Mübtedanın durumundan haber veren kelime olan haber ise nekre olup, mübteda ile ilgili bir hüküm ifade eder (yani yüklem işlevi görür).[3]
  3. Mübteda ile haber arasında sayı, cinsiyet ve irab bakımından uyum olması gerekirken marifelik-nekrelik yönünden uyumsuzluk olması gerekmektedir. Yani, mübteda marife, haber ise nekre olmak durumundadır.[4]

Bu temel gramer kuralları çerçevesinde anlamaya çalıştığımız cümleye döndüğümüzde; sıla cümlesinin başındaki الَّذِي عِنْدَهُ bu ifade de الَّذِي (ellezi) mübdeta, عِنْدَهُ (indehu) kelimesi ise haber olmaktadır. Fakat işte tam da buradan sonrasında çok farklı bir durumu ortaya çıkmaktadır. Çünkü biraz önce verdiğimiz bilgilerde mübteda ile haber arasında marifelik-nekrelik açısından bir uyumun değil uyumsuzluğun olması belirtilmişti. Oysa عِنْدَهُ (indehu) kelimesi bir isim ve bir zamirden oluşmuş marife bir isim tamlamasıdır.

Aslında isim cümlelerinde mübteda ve haberin ikisinin de marife olduğu durumlar vardır. Fakat bu durumlarda cümlenin anlamı değiştiği gibi cümlenin yapısının de değişmesi gerekmektedir.

İsim cümlesinde haber olabilecek başka bir kelime yoksa (sadece iki kelime ise) marife isim haber olabilir. Örnek: رَبُّنَا   اَللّه “Allah Rabbimizdir”

Haber marife ise -sıfattan ayırt edilebilmesi için – genelde mübteda ile kendisi arasına mübtedaya sayı ve cinsiyet bakımından uyan bir zamir getirilir. Buna fasıl zamir denilir.

Mesela, peş peşe gelen iki marife isimden oluşan bir terkip iki anlama gelebilir.

  • عَلِيٌّ الْمُجْتَهِدُ (1. Sıfat + mevsuf) / Çalışkan Ali.
  • عَلِيٌّ الْمُجْتَهِدُ (2. Mübteda + haber) / Ali çalışkandır.

Ancak bu iki ismin arasına bir fasıl zamir getirildiği takdirde, zamirden sonra gelen kısmın haber olması kesinleşir.[5]

Kolayca ulaşabilecek bu bilgiler çerçevesinde anlamaya çalıştığımız ayetteki الَّذِي عِنْدَهُ (ellezi indehu) ifadesine baktığımızda herhangi bir fasıl zamir olmadığı görülmektedir. İşte bu durumda bu ifadeye “o kişinin yanındadır” anlamı vermek mümkün gözükmemektedir. Bu durumda ifadeye verilmesi gereken anlam “onun kendisi yanındadır” şeklinde olmak zorundadır. Elbette ki bu haliyle ifade, hiçbir şey söylememektedir. Bunun sebebi, ifade de geçen عِنْدَهُ (indehu) kelimesine yüklenilen anlamlardadır. Kelimeye “yanında” şeklinde anlam verilmesi demek, kelimenin sonundaki هُ (hu) zamirini yok saymak ve ifadeyi مِنْ عِنْدِ (min indi) şeklinde çevirmek demektir. Çünkü عِنْدَهُ (indehu) kelimesi bir isim tamlaması olduğu için olması gereken anlamın “onun yanı” şeklinde olması gerekmektedir. Bu kelimeye onun yanında anlamı verilmesi ancak başında bir harfi cer olması durumunda geçerlidir. İfadeye “yanında” şeklinde bir anlam vermek demek عِنْدَ (inde) kelimesinin “mekân zarfı” (mef’ulü fih) olarak görülmesi anlamına gelmektedir. Mekân ve zaman zarfı olarak gelen kelimelerin bağında bir harfi cer olmasa bile varmış gibi kabul edilirler. Ama kelimenin mekân zarfı olarak anlaşılması durumunda bu sefer devreye başka kurallar girmektedir. Çünkü bir kelimenin cümle içinde haber olması, cümlenin yapısından kaynaklanmaktadır ama kelimenin zaman ve mekân zarfı anlamında olması, bizzat kelimenin kendisinden kaynaklanmaktadır. Bir hayli teknik bilgi olsa da zaman ve mekân zarflarının cümle içindeki durumuyla ilgili kuralların da bilinmesi gerekmektedir.

ZAMAN VE MEKÂN ZARFI (Mef’ulün fih)

Mef’ulün fih, fiilin meydana geldiği zamanı veya yeri gösteren mansup bir isimdir. Mef’ulün fih’e kısaca zarf da denir. Failden sonra gelerek “nerede, ne zaman” sorusunun cevabını karşılayan mef’ulün fih cümlenin tamamlayıcı unsurlarından biridir.

Zaman ve mekânı gösteren her zarf, mef’ulün fih olmaz. Zira zarflar fail veya mef’ulün bih olabilirler. Bu durumda bunlar, fiilin yapıldığı yeri ve zamanı gösteren zarf olmaktan çıkar. Fiili zaman ve mekân bakımından açıkladığını anlamak için zarfın, Nerede? Nereye? Ne zaman? Ne kadar zaman? Sorusunun cevabı olup olmadığına bakılır. Şayet zarf, bu soruların cevabı ise mef’ulün fih’tir, değilse fail, mübteda, haber veya mef’ulün bihtir.

(Not: aslında bu kadarcık açıklama bile ayette geçen عِنْدَهُ (indehu) kelimesinin mef’ulün fih yani mekân zarfı olmadığını anlamaya yeterlidir ama meselenin tamamen açığa çıkması için açıklamalara devam edelim)

Mef’ulün fih olan kelimeler hem bir işin yapıldığı zamanı hem de mekânı gösteren kelimelerdir ve her iki durumda da kendi içinde müphem ve mahdut olmak üzere ikiye ayrılırlar.

  1. Müphem Mekân Zarfı: Sınırı belli olmayan yerleri gösteren zarflar müphemdirler. Bu zarflar için nerede başlayıp nerede bittiğine dair kesin bir sınırlama imkânı yoktur. Bunlar yön ve alan/mesafe ölçülerini gösteren zarflardır. Mesela, bir kişinin önü, bir başkasına göre sağ ve sol taraf olabilir. Uzunluklar da farazidir. Bunlar için belli bir ölçü koyma imkânı yoktur. Mesela, bir şeyin önünde veya arkasında bulunan yönün uzunluğu gözün gördüğü yere kadar veya sonsuza kadar uzanabilir. Mil, fersah, kilometre, yan, taraf, yön, yer vb alan ölçüleri ve uzunlukları miktarı belli ise de herhangi bir yere ait olmadığı için diğerleri gibi bunlarda müphem sayılmaktadırlar.
  2. Mahdut Mekân Zarfı: ev, okul, mescid, cami, şehir, köy, kasab, dağ, nehir, deniz vb gibi belli bir yeri gösteren ve sınırları bilinen ve belli olan zarflar mahdut zarflardır.

Mef’ulün Fih’in Cümle İçinde Sırası.

Cümlede fiil ve failden başka mef’ulün bih ve mef’ulün fih şeklinde en az iki mef’ul varsa cümle dizimi “fiil+fail+mef’ulün bih+mef’ulün fih” şeklindedir. Ancak öne çıkarılmak istenen zarf (mef’ulün fih) ise mef’ulün bihten veya failden yahut fiilden önce gelebilir. Buna göre dört üyeli bir cümlede dört farklı dizim şekli olur.

  • Fiil+fail+mef’ulün bih+mef’ulün fih.
  • Fiil+fail+mef’ulün fih+mef’ulün bih.
  • Fiil+mef’ulün fih+ fail+mef’ulün bih.
  • Mef’ulün fih+ Fiil+fail+ mef’ulün bih.

Mef’ulün Fih’i Nasb Eden Fiilin Düşmesi:

Mef’ulün fih sorunun cevabı olduğu takdirde fiil düşebilir.

Mef’ulün fih haber, sıfat, sıla veya hal durumunda ise fiil düşebilir

Mef’ulün fih, haber, sıfat, sıla veya hal durumunda ise ve nasb eden kelime كَاءِنْ (olmak), مَوْجُود (bulunmak) gibi genel oluşu ifade eden türden ise kelime düşer. Ancak cümledeki yeri değişik olsa da mef’ulün fih bu dört yerde zarf olduğu için yine nasb halinde olur.

A – اَنَا عِنْدَكَ   Yanındayım….. عِنْدَكَ (كَاءِنْ)اَنَا

Birinci cümlede عِنْدَكَ kelimesi haber konumunda zarftır. İkinci cümlede zarfı nasb eden ve oluş bildiren kelime (parantez içindeki kelime) cümleden düşmüştür.

B- مَرَرْتُ بِرَجُلٍ عِنْدَ الْمَدْرَسَةِ….  عِنْدَ الْمَدْرَسَةِ (كَاءِنٍ)مَرَرْتُ بِرَجُلٍ

Okulun yanında olan bir adama uğradım (bu cümlede عِنْدَ (inde) kelimesi sıfattır. İkinci cümlede parantez içinde gösterilen kelime cümleden düşmüştür)

C- خَضَرَ الَّذِي اَمَامَ الْحَدِيقَةِ  …… اَمَامَ الْحَدِيقَةِ   (كَانَ) خَضَر الَّذِي َ

Parkın önünde olan kimse geldi (Bu cümlede zarf sıla durumundadır. Onu nasb eden kelime cümleden düşmüştür).

D- رَاَيْتُ الْهِلَالَ بَيْنَ السَّحَابِ …………… السَّحَابِ   بَيْنَ (كَاءِنًا)رَاَيْتُ الْهِلَالَ

Ayı bulutların arasında (iken) gördüm (Bu cümlede zarf hal durumundadır ve cümleden onu nasb eden kelime düşmüştür).

Mef’ulün fih olarak gelen عِنْدَ (inde) kelimesi harfi cersiz عِنْدَهُ (indehu) şeklinde mansup olur. Bu kelimenin başına daima مِنْ (min) harfi ceri gelir.[6]

Bu açıklamalar çerçevesinde anlamaya çalıştığımız Neml 40. ayetin ilk cümlesi sıla cümlesi olduğu için, ayette geçen عِنْدَهُ (indehu) tamlaması, hal bildiren bir kelime olmaktadır. Yani aslında cümlede bir oluş bildiren bir كَانَ (kane) kelimesi bulunmaktadır ve bu kelime cümlenin yapısının grameri gereği cümleden düşürülmüştür. Biraz önce isim cümlelerinin yapısının ana unsurlarının “mübteda+haber” ismi verilen iki kelimeden oluştuğunu aktarmıştık. Anlamaya çalıştığımız cümlede mübteda الَّذِي (ellezi) ismi mevsulü, haber ise عِنْدَهُ (indehu) kelimesidir. İşte haber olan عِنْدَهُ (indehu) kelimesi, cümlenin öznesinin durumundan yani halinden haber vermek durumundadır. Cümleye verilen “yanında kitaptan ilim bulunan birisi” şeklindeki meallere bakıldığında cümlenin temel öğeleri yok sayılmış ve cümle mübtedanın durumundan çok, kitaptan bir ilmin durumundan haber vermektedir. Cümle anlam olarak, kitaptan bir ilim vardır ve o ilim bu cümlenin öznesinin yanındadır şeklindedir. İşte bu çerçeve üzerinden cümleye baktığımızda, cümleye verilecek anlamın aslında عِنْدَهُ (كَانَ) الَّذِي “onun yanında olan kişiydi” şeklinde olması gerekmektedir.

Aslında buraya kadar anlattıklarımız biraz olsun Arapça bilenler içindir. Arapça bilmeyenler açısından durumu özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz. Az önce yaklaşık birçok mealin ayetin ilk cümlesine hangi anlamları verdiklerini aktarmıştık. Ondan önce de çok bilinen bir müfessirden uzunca bir alıntı yapmış ve bu ayetin ilk cümlesi hakkında onun da neler dediğini aktarmıştık. Bu aktardıklarımızın hepsi ayetin ilk cümlesine “kitaptan bilgisi olan biri” veya “yanında kitaptan bir ilim olan kimse” veya “kitap bilgisine sahip zat” veya bunlara benzer şekilde anlam vermişlerdi. Bu anlamların hepsi “zat, kimse, biri” şeklinde bilinmeyen tanınmayan bir kişiyi göstermektedir. Oysa ayetteki kelimeler hiçbir şekilde böyle bir çeviriye müsaade etmemektedir. Çünkü hem الَّذِي (ellezi) hem de عِنْدَهُ (indehu) kelimeleri marife kelimelerdir ve “zat, kişi, biri, kimse” şeklinde, herhangi birini kast eden nekira anlam verilmemelidir.

İkinci olarak meal müellifleri عِنْدَهُ (indehu) kelimesine “yanında” veya “sahip” anlamı vermişlerdir. Bu anlam marife olan bir kelimeyi yine nekira yapmak anlamına gelmektedir. Bunlardan sonra kelimenin sözlük anlamlarına bakmak yerinde olacaktır.

  • عِنْدَ الصَّيْفِ…………………….. Yazın, yaz iken, yaz zamanındayken, yaz vaktinde (Zaman zarfı).
  • هَلْ كِتَابِي عِنْدَكُمْ………………… Kitabım yanınızda mıdır? (Mekân zarfı).

Zaman zarfı olarak kullanılması durumunda, “iken, in, zaman, yanında, vakit” anlamları vermektedir. Mekân zarfı olması halinde ise “yanında, nezdinde” anlamı vermektedir.

  • عِنْدِي…………………………… Bence, bana göre.
  • عِنْدَءِذٍ – عِنْدَ ذَلِكَ………………. O zaman.
  • مَا عِنْدَكَ………………………… Sende ne var? Sen ne diyorsun?
  • هَاتِ مَا عِنْدَكَ…………………… Sendekini getir.
  • هَذَا شَىْءُ عِنْدَهُ اَفْضَلُ مِنْ ذَلِكَ…… Ona göre bu şey, ondan daha iyidir.
  • كَانَ عِنْدَ حُسْنِ الظَّنِّ بِهِ ………… Umulduğu gibi çıktı, bekleneni yaptı.

(عِنْدَ) Yakınlık anlamında vaz edilmiş bir lafızdır. Bu yakınlık:

  1. Bazen “mekânda” yakınlık anlamında.
  2. Bazen “inançta” yakınlık anlamında: Örneğin; كَذَا  عِنْديِ “benim inancıma göre şöyledir.”
  3. Bazen de “derece” ve “konumda/mertebede” yakınlık anlamında kullanılır.

Kendi yanında, kendi sahip olduğu şeyi beğenen kişiye (anid) denir.

Kendi yanında bulunan, sahibi olduğu şeyle övünme yarışına giren kişiye (muanid) denir.[7]

Kelimenin lügatlerde “hükmü altında olmak, hükmetmek, bir şeyi hükmü altında tutmak, bir şey üzerinde tasarruf etmek, sahip olmak, kontrol etmek” anlamları bulunmaktadır. Bu kelime Kur’an’da en fazla Yüce Allah’a atfen gelmektedir. Meal ve tefsir uleması mana olarak kast etmeseler bile kelimenin Allah’a atfen geçtiği yerlerde Türkçe karşılık olarak Yüce Allah’a mekân belirleyecek şekillerde anlam vermektedirler.

Şura 42/36

فَمَا أُوتِيتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَمَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ وَأَبْقَىٰ لِلَّذِينَ آمَنُوا وَعَلَىٰ رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

Size verilen şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah’ın yanında bulunanlar ise daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir. (TDV meali)

Mesela bu mealin müellifleri ayette geçen عِنْدَ اللَّهِ (inde’llah) tamlamasına “Allah’ın yanında” manası vermişlerdir. Oysa kelimenin bu şekilde Türkçeye aktarılması sanki Yüce Allah’ın bir mekânı varmış gibi anlaşılmaya müsaittir. Yanı bulunanın önü, arkası, uzağı yakını da bulunuyor demektir. Yani bir mekân içindedir demektir. Oysa Yüce Allah’a mekân atfetmek mümkün değildir. Meal müelliflerinin tamlamayı Türkçeye bu şekilde aktarmaları kesinlikle Yüce Allah’a mekân atfetme amacıyla yapılmamaktadır. Fakat bu şekilde aktarmak yerine yine kelimenin sözlük anlamlarında bulunan başka anlamlar seçmek ve böylesine mekân izafe edecek anlamlarına gelmeden anlamı Türkçeye aktarmak pekâlâ mümkündür. Mesela, “Allah’ın hükmü altındadır, Allah’ın hükmündedir” şeklinde bir anlam verilmesi ne kelimenin anlamını değiştirmektir ne de mana verirken Yüce Allah’a mekân atfetmek anlamına gelebilecek bir anlayışın önünü açmaktır. Bu anlam kelimenin Yüce Allah’a atfen geldiği yerlerin tamamında böyledir.

Tegabun 64/15

إِنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ ۚ وَاللَّهُ عِنْدَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ

Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır; Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır. (DİB meali)

Mallarınız ve evlatlarınız ancak birer imtihandır, Azim bir karşılık Allah’ın tasarrufu (hakimiyeti) altındadır.

Şura 42/16

وَالَّذِينَ يُحَاجُّونَ فِي اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا اسْتُجِيبَ لَهُ حُجَّتُهُمْ دَاحِضَةٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ

Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rableri katında batıldır. Onlara bir gazap vardır. Onlar için çetin bir azap vardır. (DİB meali)

Allah’ın çağrısına uyulduktan sonra O’nun hakkında tartışmaya girenlerin delilleri Rablerinin nezdinde batıldır…

İşte bu örneklerde olduğu gibi anlamaya çalıştığımız عِنْدَ (inde) kelimesine, özellikle Yüce Allah’a atfen geldiği yerlerde, yine sözlük manaları arasında bulunan “hükmü altında, hakimiyetinde veya nezdinde” şeklinde mana vermek “katında, yanında” gibi Yüce Allah’a mekân atfetme şeklinde de anlaşılabilecek anlamlardan daha uygun olmaktadır.

Bu açıklamalardan sonra tüm meallerde “kitaptan bir ilim” şeklinde mana verilen عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ (ilmun mine’l kitap) ibaresi üzerinde de durmak gerekmektedir. Çünkü bu ifade de gramer açısından anlaşılması gereken bir durum vardır. Her şeyden önce ifade de geçen الْكِتَابِ (el-Kitap) kelimesi marife, عِلْمٌ (ilmun) kelimesi ise nekira bir kelimedir. Bu ifadeye kelimelerin anlamlarını meallerin verdiği gibi kitap ve bilgi olarak aldığımızda, ifadenin manası عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ “o bilinen kitaptan, bilinmeyen sadece bir tek ilim” şeklinde olmak durumundadır ki bu çok saçma olacaktır. Kendisi bilinen bir kitabın içindeki bir ilmin bilinemiyor olması mümkün değildir çünkü o kitap zaten bu ilimlerle tanınır hale gelmektedir. Kitabın kendisinin bilinip içindeki ilmin bilinmemesi olacak şey değildir.

Daha önceki bölümlerde kitap kelimesi üzerinde durmuş ve kelimenin anlamının yazılı olan şey değil, belirlenmiş ve kural haline gelmiş ilkeler olduğunu belirtmiştik (bkz; dosya 37). Cümlede geçen عِلْمٌ (ilmun) kelimesi ise ع ل م (ayn+lam+mim) kök harflerinden türemiş mastar olan bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 854 kelime bulunmaktadır. Fiil olarak kök anlamları “damgalamak, işaretlemek, kolayca bilinsin diye bir şeyi damgalamak, işaret koymak, bilmek, yarık dudaklı olmak” olan bu kelimeden “bilgi, ilim, bilinç, öğreti, doktrin, bilim” gibi isimler de türemiştir.[8]

Bu açıklamalardan sonra ayetin ilk cümlesine verilmesi gereken daha isabetli anlam şu şekilde olmalıdır.

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ…….. “O ilkelerden (edindiği) bir bilinçle onun (Süleyman’ın) hükmü altında bulunan o kişi de şunu dedi”

Normal olarak bu cümlenin kelime meali şu şekildedir; “dedi-o kişi-onun hükmü altındadır-bir bilinç-o ilkelerden.” Fakat cümle sıla cümlesi olduğu için, cümlede geçen عِنْدَهُ (indehu) kelimesi hal durumundadır. Bu kelimenin hal olması demek kendisinden önceki ismi mevsul ile arasında anlam olarak oluş bildiren bir كَانَ (kane) kelimesi var demektir. Bu kelime cümlenin gramer yapısından dolayı cümlede bulunmamaktadır. Zira bulunmuş olsa idi cümlenin yapısı yine değişecek ve başka anlamlara gelecekti. Bu kelimenin yazılmadığı halde varmış gibi anlam verilmesi cümleye kelime eklemek değil, gramer kuralı gereğidir. Yani en başta gelen ibare anlam olarak عِنْدَهُ (كَانَ) الَّذِي “onun hükmü altında bulunan kişi” şeklinde olmak durumundadır. Bu kuralı görmezden gelsek bile cümlenin anlamının şu şekilde olması gerekmektedir.

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ…. “Onun huzurunda o ilkelerden dolayı bir bilinci olan o kişi de şunu dedi.

Elbette ki verdiğimiz bu meal haklı olarak beraberinde “bir biliçle Süleyman’ın emri altında bulunan o kişi kimdir?” sorusunu getirecektir. Neml, Enbiya, Sad, Sebe surelerinde anlatılan Süleyman kıssalarına hatta Kur’an’ın tamamına bakıldığında, herhangi bir zorlama olmadan ve daha Süleyman gelmeden, ilkelerin kesin bilgisiyle hareket eden ve o kesin bilgiden kaynaklanan bir bilinçle Süleyman’ın hizmetine kendiliklerinden girmiş kişilerin sadece Neml vadisindeki maharetli kişiler olduğu görülecektir. Onlardaki bilince Süleyman bile şaşırmış ve zorlukla tebessüm edebilmişti.

Neml 27/18-19

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

(27/18) En sonunda (Süleyman’ın emrine verilen) o maharetlilerin vadisine vardıklarında bile (liderleri olan) maharetli kişi “Ey (görevlendirilen) maharetli kişiler! Yerleştirildiğiniz görevlerinize dahil olun (başlayın). Süleyman ve askerleri kesinlikle sert davranıp sizi ezmeyecekler ve onlar asla duygusal davranmayacaklar!” diyordu. 

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

(27/19) Onun (maharetli dişi liderin) inancından dolayı çok şaşıran Süleyman, güçlükle sevinebildi ve “Rabbim senin o tahsisatının gereğini yerine getirmem için – ki bana ve iki validime tahsis ettiğin (tahsisat)’da işte oydu – ve ondan razı olacağın bir Salih olarak çalışmam için beni yönlendir, böylece sende rahmetinle o Salih kullarının arasına beni de dahil et. 

Böylesi bir bilinçle Süleyman’ın emrine girmiş Neml yani maharetli kişiler, her biri bir işin ustası olan şeytanlardır. İşte bunlardan biri Süleyman’a o arşı getirme görevini kendisine vermesini istemiştir. Süleyman’ın arşı getirme görevini bir önceki ayette geçen cinlerden bir ifrite değil de bu kişiye vermesinin ana sebebi de işte onlardaki bu bilinçtir. Unutulmamalıdır ki anlamaya çalıştığımız cümlede geçen الَّذِي (ellezi) ismi mevsulü, metin içerisinde daha önceden geçmiş, tanınan ve bilinen bir ismin yerine kullanılan kelimelerdir. Neml suresindeki Süleyman kıssasının öncesine bakıldığında hem marife hem de bilinçle hareket edenler, sadece işte o maharetli kişilerdir. Hatta kıssa içerisinde الَّذِي (ellezi) ismi mevsulünün gösterebileceği bahsi önceden geçmiş kişiler sadece onlardır. Ayrıca şurası da gözden kaçmamalıdır. Neml suresinin 18. Ayetinde, Neml vadisine gelen Süleyman’ın oradan ayrıldığına dair tek bir işaret dahi yoktur. Yani bu olayların tamamı onların yurdunda yaşanmaktadır çünkü Süleyman hala 18. ayette gelip konakladığı yerden ayrılmamıştır.

Cümlenin devamına geçmeden önce, ismi mevsuller ile ilgili son olarak şunu belirtilmesinde fayda vardır.

Arap dilinde isim olmadığı halde isim yerine geçen kelimeler sadece ismi mevsuller değildir. Her dilde olduğu gibi Arapçada da zamirler isim yerine geçmektedir. Her ikisi de marife bir ismin yerine kullanılan zamirler ile ismi mevsuller arasında şöyle bir fark vardır.

Yine her dilde olduğu gibi Arap dilinde de herhangi bir metin hangi ismin yerine kullanıldığı önceden belirtilmemiş bir zamirle başlayabilir ve zamirin hangi ismin yerine kullanıldığının açıklaması sonradan gelebilir. Aslında normal şartlarda marife oldukları için zamirlerin de kendisinden önce geçmiş marife bir ismin yerine kullanılması gerekmektedir fakat bu gereklilik asla ihmal edilmemesi gereken bir kural değildir. Böyle bir zorunluluk olmadığı için zamirin önce, kast ettiği marife ismin sonra gelmesi mümkündür. Kur’an’da bu şekilde oldukça fazla kullanım bulunmaktadır.

Fakat ismi mevsullerde durum bunun tam tersidir. İsmi mevsuller hangi durumda olurlarsa olsunlar daima kendilerinden önce geçmiş marife bir ismin yerine kullanılırlar. İsmi mevsulden sonra gelen sıla cümleleri ise ismi mevsul ile tanımlanan o ismin daha önceki metin içerisinde nasıl geçtiğini belirten cümleler veya kelimelerdir. İşte bu yüzden ismi mevsuller ve devamında gelen sıla cümlesin tamamı sıfat konumundadırlar.

Fakat Kur’an’da 1464 defa kullanılan ismi mevsullere bakıldığında, daha öncesinde herhangi bir bahis olmadığı halde direk olarak bu kelimeler birilerine atfen gelmektedir. Mesela, Bakara suresinin 6. ayetine bakıldığında, daha önce herhangi bir kafirin bahsi yapılmadığı hatta tam tersine muttakilerin bahsi yapıldığı halde ayet إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا (inne’llezine keferu) şeklinde başlamaktadır. Başı, ortası, sonu olan normal bir metinde böyle başlayan bir cümlenin kimi kast ettiğinin anlaşılması kesinlikle daha önceki metin içerisinden bulunacaktır. Fakat başlangıcı, ortası ve sonu olmayan Yüce Allah’tan gelen kelamın da başı, ortası ve sonu yoktur. Kur’an, kim neresinden başlıyorsa orası onun için başlangıç olan bir kitaptır. Ortasına veya sonuna gelmek ise insanlığın ömrü ne kadar uzun olursa olsun asla olmayacak bir şeydir. Çünkü Kur’an Yüce Allah’ın kelamıdır ve bu kelam tamamen onun özelliklerini yansıtmaktadır. Çünkü her söz sahibinin özelliklerini taşımak zorundadır, zaten taşımıyorsa bu gerçek bir söz olmayacaktır. İşte bu yüzden öncesinde herhangi bir şey belirtilmeyen bir ismi mevsul gelmişse bu ayetin başka bir ayetle bağını işaret etmiş demektir. Yani ismi mevsuller ayetler arası bağların somut göstergeleridir. Anlamaya çalıştığımız ayette geçen الَّذِي (ellezi) ismi mevsulü de bizi kıssanın daha öncesine bağlamış ve Yüce Allah’ın koyduğu ilkelerin bilinciyle Süleyman’ın hizmetine girmiş kıssanın tek marife kişileri olan Neml’e yani o maharetli kişilere bağlamıştır.

Ayetin ilk cümlesi ile ilgili bu açıklamalardan sonra, maharetli kişilerden biri olan bu kimsenin söylediklerine geçebiliriz. Acaba gerçekten bu kişi “sen gözünü kırpmadan onu sana getiririm” demiş ve gerçekten arşı göz kırpmaktan daha kısa bir sürede getirmiş midir?

Meal müelliflerinin tamamı ayetin devamında gelen أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ ۚ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ bu cümleye hem de tek bir istisnası dahi olmadan en başa aldığımız DİB mealinde olduğu gibi “Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce” şeklinde çevirmişlerdir. Bu çevirilere göre cümledeki kelimelerin karşılığı şu şekildedir.

  • أَنَا > Ben
  • آتِيكَ > Sana getiririm
  • بِهِ > Onu
  • قَبْلَ > Önce
  • أَنْ يَرْتَدَّ > Sen kapayıp açmadan
  • إِلَيْكَ > ?
  • طَرْفُكَ > Gözünü

Aslında ayete verilen bu mealler, cümlenin yapısı şu şekilde olduğu düşünülerek verilmiştir.

  • أَنَا > Ben
  • آتِيكَ > Sana getiririm
  • بِهِ > Onu
  • قَبْلَ > Önce
  • أَنْ يَرْتَدَّ > Geri dönmesi
  • إِلَيْكَ > Sana
  • طَرْفُكَ > Gözlerin (göz kırpman)

Kelimelere verilen bu manalar üzerinden karşımıza şöyle bir cümle çıkmaktadır. “Bakışının (göz kırpmanın) sana dönmesinden önce onu sana getiririm.” Cümlenin yapısının bu olduğunu farz eden müellifler herhalde daha kolay anlaşılsın diye “senin gözünü kırpmandan önce ben onu sana getiririm” şeklinde bir anlamı tercih etmişlerdir. Buna göre, ayette isim tamlaması olarak geçen طَرْفُكَ (tarfuke) kelimesi fiili muzari-müfred-müzekker-gaib siğasında gelen أَنْ يَرْتَدَّ (en yertedde) kelimesinin faili olmaktadır. Şimdilik verilen bu manalardaki sorunlara değinmeden hem طَرْفُكَ (tarfuke) hem de يَرْتَدَّ (yertedde) kelimelerinin anlamlarını verelim.

طَرْفُكَ (Tarfuke) kelimesi ط ر ف (tı+ra+fa) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 11 kelime bulunmaktadır.

(طَرَفُ الشَّيْءٍ) Bir nesnenin yanı, bir tarafı. Cisimlerle, zamanlarla vs. şeylerle ilgili kullanılır (11/114). Buradan müstear olarak “onun babası ve anası da kerimdir, asildir” anlamında هُوَ كَرِيمُ الطّرَفَيْنِ (onun iki yanı, ikitarafı da kerimdir, asildir) denmiştir.

اَلطَّرْفُ الْعَيْنِ   Göz kapağı

اَلطَّرْفُ Göz kapağını hareket ettirmek. Göz kapağının hareket ettirilmesi bakmaktan kaynaklandığı için “bakma” da bununla ifade edilmiştir.[9]

  • طَرَفَ الْبَصَرُ – طَرْفًا ….. Göz oynatmak, göz kapaklarını hareket ettirmek.
  • طَرَفَ بَصَرَهُ………….. Gözünü kırptı.
  • طَرُفَ الشَّيءُ …………. Hoş olmak, güzel olmak, yeni olmak, turfanda olmak.
  • اَطْرَفَ الرجلُ ………… Göz kırpmak, yeni bir şey söylemek.
  • اَطْرَفَ فُلانًا ………….. Özel olarak vermek, hiç kimseye vermediğini vermek.
  • خَبَرًا اَطْرَفَ فُلانًا …….. Yeni bir haber verdi.
  • طَرَّفَ السيءَ …………. Seçmek, tercih etmek, bir kenarda yapmak, yeni yapmak, yeni saymak.
  • طَرْفٌ ……………….. Bakış, göz kapağının oynaması.
  • غَضَّ الطَّرْفَ …………. Bakmadı, göz ardı etti.
  • خَفِيٌّ  طَرْفٌ…………… Gizlice, çaktırmadan.
  • طَرَف – اَطْرَافٌ ………. Taraf, uç, yan, kenar, yön.
  • طَرْفَةٌ – طَرَفَاتٌ ………. Göz kırpma, göz açıp kapama.
  • طَرَفَةَ عَيْنٍ …………… Göz açıp kapayıncaya kadar, çok kısa bir zaman içerisinde.[10]

Anlamaya çalıştığımız bu kelime Kur’an’da, hepsi de isim olmak üzere 11 kere geçmektedir. Önemine binaen kelimenin Kur’an’da geçtiği yerlere bakmak gerekmektedir.

Al-i İmran 3/127

لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا أَوْ يَكْبِتَهُمْ فَيَنْقَلِبُوا خَائِبِينَ

Bir de Allah bunu, inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı. (DİB meali)

İnsaftan birazcık nasibini almış birinin, şu meali yapanlara şaşırmaması mümkün değildir. Bu meal ayetteki hangi kelimelerin karşılığıdır gerçekten ayırt etmenin imkânı yoktur. Anlamaya çalıştığımız ط ر ف (tı+ra+fa) kök harflerinden türemiş kelime bu ayette طَرَفًا (tarfen) şeklinde geçmektedir ama verilen mealde bu kelimenin Türkçe karşılığı hangisidir anlamak mümkün değildir. Galiba Türkçe mealde “bir kısmını helâk etsin” şeklinde mana verilen ibare, ayetin başında gelen ve bizim anlamaya çalıştığımız kelimenin de bulunduğu لِيَقْطَعَ طَرَفًا bu ibaredir. Fakat ne لِيَقْطَعَ (li yaktaa) kelimesinin lügatlerde ve Kur’an’da “helak etmektir” şeklinde bir anlamı vardır, ne de طَرَفًا (tarfen) kelimesinin anlamı “bir kısım” dır. Yalın olarak لِيَقْطَعَ طَرَفًا bu ibarenin anlamı “bir tarafı kesip koparması için” şeklindedir. Ayetin ilk cümlesine anlamaya çalıştığımız kelimeyle birlikte mana verilmesi durumunda cümlenin mealinin; لِيَقْطَعَ طَرَفًا مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا “kafirlik etmiş o kimselerden herhangi bir tarafı kesip koparması için” şeklinde olması gerekmektedir. Yani kelime bu ayette taraf anlamında geçmektedir.

Kelime Hud 114. ayette tesniye olarak طَرَفَيِ النَّهَارِ (tarafeyi’nehar) “gündüzün iki tarafı” şeklinde bir isim tamlamasında muzaf olarak geçmiştir. Tıpkı bu ayette olduğu gibi Ta-Ha 130. ayette de gündüz kelimesine muzaf olarak ama bu sefer çoğul olarak وَأَطْرَافَ النَّهَار (etrafe’n nehar) “gündüzün tarafları” şeklinde geçmiştir. Rad 41 ve Enbiya 44. ayetlerde de çoğul olarak ama bir zamire atfen (muzaf olarak) مِنْ أَطْرَافِهَا şeklinde “o yerin taraflarından” anlamında geçmiştir.

Kelimeye bunlar dışında geçtiği yerlerin hepsinde bakış veya bakışlar anlamı verilmiştir. Fakat kelime anlamaya çalıştığımız ayet dışında ya bir zamirle ya bir sıfatla birlikte geçmiş ve neyi kast ettiği açıkça anlaşılmaktadır.

  • يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّ …… “Gizli bakışlardan medet umacaklar” (Şura 45)
  • قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ ………….. “Bakışları kısanlar” (Rahman 56 ve Sad 52)
  • قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ……… “Bakışları kısan eşler” (Saffat 48)

Elbette ki bu ayetlerdeki kullanımları da çok daha detaylı bir çalışma gerektirmektedir ama bizim bu ayetlere müracaat edişimiz anlamaya çalıştığımız kelime bağlamındadır. Görüldüğü gibi kelime bakış anlamına gelen her yerde en azından onun anlamının ne olduğunu bildiren yardımcı kelimelerle birlikte gelmiştir. Ama anlamaya çalıştığımız ayette ve bir başka ayette kelime herhangi yardımcı bir kelime olmadan gelmiştir.

İbrahim 14/43

مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ ۖ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاءٌ

O gün başlarını dikerek (çağırıldıkları yere doğru) koşarlar. Gözleri kendilerine bile dönmez, kalpleri de bomboştur. (DİB Meali)

Bu mealin müellifleri ayette geçen طَرْفُهُم (tarfuhum) kelimesine “gözleri” manası vermişlerdir. Elbette ki bu kelimeye “gözler” manası vermek keyfiliktir. Çünkü bu kelimenin ne sözlüklerde ne de Kur’an’da böyle bir anlamı bulunmamaktadır. Üstelik kelime ayette bakış veya göz anlamında değil, taraftarları anlamında geçmektedir. Çünkü zaten ayette “gözlerini dikerek/bakarak koşmak” anlamına gelen مُهْطِعِينَ (muhtıin) kelimesi bulunmaktadır. Yine ayette geçen مُقْنِعِي (muknii) kelimesi “ikna edici, inandırıcı, kanıtlayıcı” anlamındadır. Ayete verilmesi gereken daha isabetli meal şu şekilde olmalıdır.

İbrahim 14/43

مُهْطِعِينَ مُقْنِعِي رُءُوسِهِمْ لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ ۖ وَأَفْئِدَتُهُمْ هَوَاءٌ

İkna edici reislerine gözlerini dikerek koşarlar ama onların kendi tarafları (liderleri, uçta olanlar) onlara asla karşılık veremez çünkü onların fuadları sadece hevadır.

İşte bizim anlamaya çalıştığımız Neml 40. ayetteki cümleyle neredeyse tıpatıp aynı olan لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ bu cümlede kelime “kendilerinin tarafı” yani uçtaki insanları, liderleri anlamında geçmektedir.

Hem Neml 40. Ayette hem de bu ayette aynı formda geçen يَرْتَدُّ (yertedde) kelimesi ر د د (ra+dal+dal) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 59 kelime bulunmaktadır. Her iki ayette de iftial babında muzari fiil olarak geçen kelimenin mazi kök anlamları: “reddetmek, geri çevirmek, yansıtmak, iade etmek, kaşı çıkmak, direnmek, cevap vermek, uzaklaştırmak, mukabele etmek” anlamlarındadır. Kelime ayette iftial babında geçtiği için “tekrarlanmak, gidip gelmek, bulunduğu noktaya tekrar geri gelmek” anlamındadır.

Buraya kadar verdiğimiz bilgiler çerçevesinde anlamaya çalıştığımız Neml 40. ayetteki cümlenin daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali şu şekilde olmalıdır.

أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ “Ben onu (arşı) tarafının (senin yandaşının) sana gittiği gibi (yine eli boş) geri dönmesinden önce getiririm.”

Ayette geçen يَرْتَدَّ (yertedde) kelimesine bir hayli uzun olarak “gittiği gibi (eli boş) geri dönmesinden” bir mana verdiğimiz gözden kaçmamıştır. İftial babında muzari fiil olarak geçen bu kelimenin mazisi Türkçede de kullanılan “irtidad” kelimesidir. Bir şeyden irtidat etmek girdiği gibi geri çıkmak demek yani eski haline tekrar geri dönmek demektir. Bundan iki ayet önce Süleyman kendisine istediği kılavuzun yerine başka bir kılavuz (hediyye) getirenlere oldukça sert çıkmış ve onlara şunları söylemişti.

Neml 27/36

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

Nihayet (elçiler hediye ile) Süleyman’a geldiğinde, (Süleyman) şöyle dedi: “Siz sevdiğiniz birine zaman mı (uzattırıyorsunuz) kazandırıyorsunuz. Lakin Allah’ın bana verdirdiği sizin bana getirdiğiniz şeyden daha iyidir. Hayır öyle olmaz, sizler iyi kılavuzlarsınız diye çok şımarıyorsunuz.

Süleyman’ın bu söylemine dikkat edilirse kullandığı zamirlerin ve fiillerin hepsinin çoğul ve muhatap siğasında olduğu görülecektir. Yani Süleyman’ın konuştuğu kişiler tekil değil çoğul kişilerdir. Fakat bir ayet sonra bu çoğul söylem yerini tekil bir söyleme bırakmıştır.

Neml 27/37

ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Onlara dön, artık bundan sonra elbette ki onlara (meydan okuyanlara) askerlerle geleceğiz lakin onlar (askerler) ona (müennes kişiye) yönelik değillerdir. Aslında onlar (meydan okuyanlar) zaten aşağılıktırlar ama kesinlikle biz onları daha zelil bir şekilde oradan çıkaracağız.

Müfessirler, Süleyman’ın ارْجِعْ إِلَيْهِمْ (dön onlara) emrini kime verdiği hususunda ihtilaf etmişlerdir fakat burada ihtilaf edilecek bir durum asla yoktur. Süleyman’ın söyleminin içeriğine bakıldığında adeta ültimatom olan bu sözleri, kendi elçisi dışında başka biriyle göndermesi asla doğru olmayacaktır. Uygulamaya koyduğu bu yeni durumu ve savaş ilanını müfessirlerin dediği gibi kendisine hediyye (başkasına bedel olarak) getirenler aracılığıyla Sebe’lere iletmesi asla doğru olmayacaktır. Kesinlikle istila veya savaştan önceki son uyarı gibi olan bu ültimatomu kendi elçisi aracılığıyla onlara iletmelidir. İşte Neml 40. ayette geçen طَرْفُكَ (tarfuke) “senin yandaşın, senin uçtaki adamın” kelimesi Süleyman’ın kendi elçisini göndermiş olduğunu göstermektedir. Yani Süleyman’ın “dön onlara” şeklinde emir verdiği kişi daha önce de iki defa gönderdiği ama her ikisinde de eli boş dönen Hüdhüd’tür. Süleyman’ın hizmetine o ilkelerin bilinciyle giren kişi de işte bu elçinin eli boş dönmesinden, yani elçi onlar tarafından geri çevrilmeden önce onu getirebileceğini söylemektedir. Bu da şu anlama gelmektedir. Yukarıdaki ültimatomun hemen ardından Süleyman şunu söylemiştir.

Neml 27/38

قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

(Süleyman) “Ey ileri gelenler! Hanginiz (onlar) müslimler olarak bana gelmeden önce, onun (müennes kişinin) yönlendirenini bana getirebilir.

Yani iki olay arasında hiç ara yoktur ve daha elçi yola bile çıkmamıştır. Yani aslında bu kişi elçi olarak Hüdhüd’ü değil kendisini göndermesini istemiştir ya da onunla beraber kendisinin de gönderilmesini istemiştir. Bu arada hemen yukarıdaki ayette Süleyman’ın söylemine dikkat edilirse, Süleyman onların kendisine Müslimler olarak geleceğinden son derece emindir. Çünkü söylem “Müslimler olarak bana gelmelerinden önce” şeklinde gayet açıktır. Yani Süleyman onların kendisine geleceğinden son derece emindir. Zaten kendisine getirilmesini istediği “o dikbaşlı” değil, hepsinin yoldan dönmesine sebep olan yönlendirici (arş) o şeytandır.

Tam burada meal müelliflerinin cümleye verdikleri anlamların bir daha hatırlanması gerekmektedir. Bu meallerin hepsini buraya almamıza gerek yoktur çünkü hepsi aynı şekilde anlam vermişlerdir. Örnek olsun diye Kur’an yeter diyenlerden birkaçının mealini almamız yeterli olacaktır.

Abdulaziz Bayındır Meali….. O kitaptan bilgisi olan kişi dedi ki; “Sen gözünü açıp kapamadan onu sana getiririm.” Süleyman arşı yanı başında, sapasağlam görünce;

Bayraktar Bayraklı Meali….. Kitaptan bir ilmi bulunan kimse, “Sen gözünü açıp kapamadan ben onu sana getirebilirim” dedi. Süleyman, tahtı yanına yerleşmiş görünce

Edip Yüksel Meali……………. Kitap bilgisine sahip olan birisi de “Ben onu, gözünü kırpman için geçen süreden daha çabuk getirebilirim,” dedi. Onu yanında duruyor görünce,

Muhammed Esed Meali…….. (Buna karşılık) vahiyle bilgilendirilmiş olan kişi: “Bana kalırsa” dedi, “ben onu, göz açıp kapayıncaya kadar sana getireceğim!” Ve onu gerçekten önünde görünce

Mustafa İslamoğlu Meali….. Kendisinde vahiyden bir bilgi bulunan kimse “Ben” dedi, “sana onu gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm!” Derken, onu önünde kurulu bir biçimde görünce

Görüldüğü gibi bu müellifler ayette geçen قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ أَنَا آتِيكَ بِهِ  bu cümleye “gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm” şeklinde mana vermişlerdir. Verdikleri bu mealden kast ettikleri ise çok uzaklardaki bir tahtın göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede getirilmesidir. Fakat ayette göz anlamı verebileceğimiz bir kelime olmadığı gibi tek başına gelen طَرْفُك (tarfuke) kelimesinin “tek bir göz kırpma” anlamı da yoktur. Bu kelimenin tekbir göz kırpmasını ifade etmesi ancak sonuna bir müenneslik ta (ة)’sı getirilmesi durumunda mümkündür. Çünkü kelime ancak o zaman tek bir bakış veya tek bir göz kırpması anlamına gelecektir. Bu müelliflerin hepsi, kelimenin Kur’an’da geçtiği diğer yerlerin tümünde kelimeye genel bir anlam ifade edecek “bakışlar” manasını vermişlerdir. Kelime o ayetlerde de tıpkı bu ayette olduğu gibi tekil gelmiş ama hepsi de bir tür ifade edecek şekilde bakışlar anlamını vermişlerdir. Mesela, Rahman 56, Sad 52 ve Saffat 48. ayetlerde قَاصِرَاتُ الطَّرْف (kasiratu’t tarfi) şeklinde geçen ifadeye hiçbiri “göz kırpması” manası vermemişlerdir. Aynı şekilde İbrahim 43. ayette geçen ve anlamaya çalıştığımız cümleye oldukça benzeyen لَا يَرْتَدُّ إِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْ (la yerteddü ileyhim tarfuhum) ifadesine de hiçbiri “göz kırpma” anlamını vermemişlerdir. Vermemişlerdir çünkü bu kelimenin bir tek göz kırpma anlamını verebilmesi için sonunda bir ta (ة) harfinin bulunması gerekmektedir. Aslında diğer kelimelere verilen anlamlar da doğru değildir. Onların cümleye verdikleri “sana onu gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm!” şeklindeki mealde cümlenin faili olarak Süleyman gözükmektedir. Oysa o cümlenin failinin Süleyman olması durumunda fiilin “yertedde” şeklinde değil “tertedde” şeklinde gelmesi gerekirdi. Onların kelimelere verdikleri anlamları doğru kabul etsek bile cümleye vermeleri gereken anlam “bakışlarının sana gittiği gibi geri dönmesinden önce onu sana getiririm” şeklinde olmalıydı.

Aslında bunlar ve diğer meal müellifleri çok daha büyük bir tuhaflığı hemen bundan sonra gelen فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ işte bu ifadede yapmışlardır. Onlara göre önceki cümlede konuşan kişi çok uzaklardaki bir tahtı göz kırpmasından daha kısa bir sürede getiririm demiş ve getirmiştir. Burada hayret edilecek durum sadece cümleyi göz açıp kapamaktan daha kısa sürede bir tahtın getirilmesi şeklinde biçimlendirmeleri değildir. Bunun yanında üçüncü defa akılsız ve iradesiz olan, “taht” denilen oturağa akıllı ve iradeli varlıkları gösteren açık bir هُ (hu) zamirinin atfedildiğini ısrarla görmemeye devam etmeleridir. Müelliflerin tamamı nasıl olurda akılsız ve iradesiz bir oturak olan tahta, kesinlikle akıllı ve iradeli varlıkları gösteren zamir atfedildiğini dahi sorgulamadan eskilerin verdikleri manaları tekrar edip durmuşlardır.

Gelelim tahtın (!) ışık hızından bile hızlı bir şekilde çok uzak bir yerden getirilmesine…

Bu müellifleri ayetlere bu yönde mana vermeye iten sebep şudur. Onlara göre bundan önceki cümlede konuşan kişi “kendisinde vahiyden bir bilgi bulunan kimse “Ben” dedi, “sana onu gözünü açıp kapayıncaya kadar getiririm!” demiş ve o daha sözünü bitirir bitirmez; “derken (Süleyman), onu önünde kurulu bir biçimde görünce.” söylediği şeyi gerçekleştirmiştir. Cümleye bakıldığında ilk cümlenin bitmesi ile tahtın (!) Süleyman’ın önünde belirmesi arasında sadece bir bağlaç ve bir edattan oluşmuş فَلَمَّا (felamma) kelimesinden başka bir kelime yoktur. Yani ilk cümleden sonra herhangi bir olay veya durumdan bahsedilmemiş direk “tahtın” Süleyman’ın önünde belirdiği söylenmiştir. İşte bundan yola çıkan müelliflerimiz Süleyman’ın emrinde olan ve kitaptan da bilgisi olan bir kişinin göz kırpmaktan daha kısa bir sürede tahtı getireceğini söylediği ve anında bunu gerçekleştirdiği ve onu gerçekleştirdiği sonucuna ulaşmışlardır.

Hatırlanacağı üzere birkaç ayet önce bu ayette de geçen فَلَمَّا (felamma) kelimesi üzerinde uzunca durmuş ve orada verdiğimiz bilgilerin hatırda tutulması gerektiğini söylemiştik. Hatırda tutulmuş olsa bile burada tekrarlamak faydasız olmayacaktır. İşte 35 ve 36 ayetler arasında da geçen فَلَمَّا (felamma) kelimesi ile ilgili hatırda tutulması uyarında bulunduğumuz bilgiler şunlardı.

Bu bölümde ele alacağımız ayet فَلَمَّا (felemma) şeklinde birleşik iki edatla başlamaktadır. Bu edatla ilgili şimdi vereceğimiz bilgilerin özellikle hatırda tutulması gerekmektedir. Çünkü bu edatın olduğundan çok farklı bir konumda kullanılması, apaçık olan anlamların kaybolmasına neden olduğu gibi belki de insanlık tarihinin en fantastik yalanlarından birinin de bir Allah resulü üzerinden söylenmesine neden olmuştur. Üstelik bu yalan bizzat müfessir ve meal müellifleri tarafından Kur’an’ın içine sokulmuş ve insanlar buna inandırılmıştır. Bahsettiğimiz olay geleneğe göre ileride 40. ayette gelecek olan kadının tahtının göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede bir yerden bir yere getirilmesidir. İşte o olayın daha doğru bir şekilde anlaşılması bu ayetin başında gelen bileşik edatın anlaşılmasına bağlıdır. Bu yüzden birazdan vereceğimiz bilgiler bu açıdan önem taşımaktadır.

Ayetin baştaki ف (fa) harfi bağlaçtır. Daha önce üzerinde bir hayli durduğumuz bu bağlacın Arap dilinde oldukça yaygın alanlarda kullanımı bulunmaktadır. Bu yaygın kullanımlardan biri de sebep-sonuç ilişkisi kurma görevinde gelen kullanımlardır. Bu yönde kullanımla ilgili Kur’an’da bir hayli kullanım bulunmaktadır. Örnek vermeden önce bu bağlacın hangi durumlarda ve hangi şekillerde sebep-sonuç ilişkisi kurduğunun üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü bu bağlacın kurduğu sebep-sonuç ilişkisi kendisinden önceki cümlenin ve kendisinden sonraki cümlenin durumuna göre farklılık arz etmektedir.

Arapçada ف (fa) bağlacı bağlantılarda çoğu zaman sıra ve ardışıklıkla birlikte sebebiyet (السببية) de ifade eder. Bağlacın cümleye sebebiyet anlamı katması için bağlanan, bağlanılanın sebebi olduğu bir eylemi gerçekleştirmiş olması gerekmektedir. Sebep-sonuç ilişkili bağlantıda sebebiyet ف (fa)’sı bağlacının işlevi, bağlaçtan sonraki ifade önceki ifadenin bir sebebi veya ona dayalı bir sonuç olarak ortaya çıkardığını belirten bir bağlantı kurar. Sebep-sonuç ilişkisine dayalı bağlantı kuran ف (fa) bağlacı, cümleye bağlantının sıralı olduğu anlamını da katar. Sebep-sonuç ilişkisi kuran ف (fa) bağlacı sonuç cümlesini sebep cümlesine bağlar. Böyle bir bağlantıda sebep cümlesinde gerçekleşen eylem sonuç cümlesini oluşturur.

  1. Sebep cümlesi emir cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  2. Sebep cümlesi dua cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  3. Sebep cümlesi yasaklama ifade eden bir cümle olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlamak için getirilir.
  4. Sebep cümlesi soru cümlesi olarak gelirse ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  5. Sebep cümlesi istek ifade eden bir cümle olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  6. Sebep cümlesi teşvik ifade eden bir cümle olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  7. Sebep cümlesi dilek, temenni cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  8. Sebep cümlesi ümit cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  9. Sebep cümlesi olumsuz olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.[11]

Bağlacın nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi kurduğunun anlaşılması için ayetlerdeki kullanımına bakalım.

Araf 7/160

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا ۚ وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ ۖ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ۖ قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ ۚ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَىٰ ۖ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ ۚ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَٰكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Biz onları on iki kabile hâlinde topluluklara ayırdık. (Tîh sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Mûsâ’dan su istediğinde biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin” (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı. (DİB meali)

Bu ayette sebep sonuç ilişkisi kuran ف (fa) bağlacı şu cümle içinde geçmektedir. وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ ۖ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا   “Kavmi Mûsâ’dan su istediğinde biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı.

Buna göre ayetin; مُوسَىٰ إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ “Kavmi Mûsâ’dan su istediğinde biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik” cümlesi, sebep cümlesi olmaktadır.

Sonuç cümlesi ise فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا “(Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı” işte bu cümle olmaktadır. Fakat her iki cümleye bakıldığında Musa’nın taşa vurduğuna dair tek bir kelime dahi yoktur. Normal olarak anlatımın “Musa’ta taşa vur diye vahyettik, o da vurdu ve taştan on iki pınar fışkırdı” şeklinde olması gerekmektedir. İşte ف (fa) bağlacı taştan pınar fışkırmasının, bahsedilmese bile Musa’ya verilen emrin Musa tarafından yapılmış olduğunu göstermektedir. Kur’an’da bu yönde yüzlerce örnek bulunmaktadır.

Anlamaya çalıştığımız Neml 36. ayetteki bileşik şekilde gelen فَلَمَّا (felemma) kelimesine gelince, ilk önce bu kelimenin başındaki ف (fa) bağlacının kendisinden önce gelen ayetle nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi kurduğuna bakılması gerekmektedir. Bu bağlaçtan önce gelen 35. ayet sebep, bağlaçtan sonra gelen 36. ayet ise sonuç olmaktadır. O halde bu iki ayete birlikte bakmak gerekecektir. Bir bölüm önce 35. ayete meal vermiş olmamıza rağmen, kendi verdiğimiz meali değil de DİB mealini kullanacağız.   

Neml 27/35-36

وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ

(27/35) “Ben onlara bir hediye gönderip, elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım.” (DİB meali)

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

(27/36) (Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince, Süleyman ona şöyle dedi: “Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Fakat hediyenizle ancak siz sevinirsiniz.” (DİB meali)

35. ayete bakıldığında elçilerin gönderildiğine dair tek bir kelime dahi yoktur. Sadece kadının “hediye gönderip elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım” şeklindeki bir söylemi vardır. Evet kadın söylemiştir ama söylediğini yaptığına dair tek bir kelime dahi yoktur. 36. ayete bakıldığında sadece فَلَمَّا جَاءَ (felemma cae) şeklinde gelen bir fiil bulunmaktadır. Hatta öyle ki cümlede “cae” fiilinin kendisine döndüğü fail olan elçiler kelimesi dahi bulunmamaktadır. Başlangıç cümlesinden bahsedilmediği gibi devam cümlesinde de bahsedilmemektedir. 36. ayet kendinden önceki ayetten bağımsız okunduğunda Süleyman’ın kimden bahsettiğini anlamak bile mümkün değildir. İşte bu durum hemen bir önceki ayette kadının “yapacağım” dediği şeylerin hepsinin onun dediği doğrultuda gerçekleştiğini bildiren baştaki ف (fa) bağlacından anlaşılmaktadır. Her iki ayette geçen konuşmalara baktığımızda arada anlatılmayan şu olayların olduğu anlaşılmaktadır.

Anlatılan; “Ben onlara hediye gönderip ne haber ile döneceklerine bakacağım” diyen kadın.

Anlatılmayan: Kadın elçileri seçti, hediyeleri onlara verdi, onlara ne söyleyeceklerini tembihledi, elçiler hediyelerle birlikte yola çıktı, yolculuktan sonra Süleyman’ın bulunduğu yere gelindi, Süleyman’a haber verildi, Süleyman’a geldiler ve hediyeleri kadının isteği doğrultusunda ona verdiler hatta kadının ne haber gönderdiğini de bildirdiler işte bunun üzerine “Süleyman dedi ki…”

İşte arada anlatılmayan bu kadar olayın, kadının en başta yapacağım dediği şeylerin onun planladığı şekilde gerçekleştiğini bildiren şey cümlenin başında gelen ف (fa) bağlacıdır. Nitekim tek bir istisnası olmadan tüm meal ve tefsir müellifleri bunu böyle anlamış ve ne önceki ne sonraki ayette geçmemesine rağmen فَلَمَّا جَاءَ (felemma cae) ifadesine tıpkı yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi “(Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince” şeklinde anlam vermişlerdir ki doğru da yapmışlardır. Yani her ne kadar ayetlerde her iki ayet arasındaki olaylar peş peşe anlatılıyorsa da bu elçiler kadın söyler söylemez aniden Süleyman’ın huzurunda belirmemiştir. Oradaki bağlaç işte bu süreçleri ifade etmek için bulunmaktadır.

Ayetin başında gelen فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ bu cümle yalın olarak çevrildiğinde “Süleyman’a geldiğinde” şeklindedir. Ne gelenin kim olduğu ne getirdikleri ne söyledikleri ne zaman yola çıktıkları, kimin onları gönderdiği belirtilmemiştir ama tüm meal ve tefsir müellifleri ayetin başındaki ف (fa) bağlacının bunların hepsini ifade etmiş ve meallerinde bu yönde mana vermişlerdir.

Abdulaziz Bayındır Meali …. Elçi gelince Süleyman dedi ki:

Abdulbaki Gölpınarlı Meali.. Elçiler, Süleyman’a gelince

Abdullah Parlıyan Meali…… Sebe’ melikesinin elçileri, Süleyman’a geldiklerinde,

Ahmet Tekin Meali…………… Elçiler hediyelerle Süleyman’a gelince,

Ahmet Varol Meali…………… (Elçi) Süleyman’a geldiğinde

Ali Bulaç Meali……………….. (Elçi hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman:

Ali Fikri Yavuz Meali……….. Bunun üzerine gönderilen hediye Süleyman’a vardığı zaman

Bahaeddin Sağlam Meali….. Elçi, Süleyman’a gelince

Bayraktar Bayraklı Meali….. Elçiler hediyelerle Süleyman’a gelince

Cemal Külünkoğlu Meali….. (Kraliçenin elçisi hediyelerle) gelince

Diyanet İşleri Meali (Yeni)… (Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince,

Diyanet Vakfı Meali…………. (Elçiler, hediyelerle) Süleyman’a gelince şöyle dedi:

Edip Yüksel Meali……………. (Elçi) geldiğinde

Elmalılı Hamdi Yazır Meali.. (Elçiler, hediyelerle) gelince

Elmalılı Meali (Orjinal)…….. Bunun üzerine gönderilen Süleymana vardığı vakıt

Hasan Basri Çantay Meali… Bunun üzerine vaktaki (o gönderilen hey’et) Süleymana geldi

Hayrat Neşriyat Meali………. Nihâyet (elçiler hediyelerle) Süleymân’a gelince

Kadri Çelik Meali…………….. (Elçi hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman

Mehmet Türk Meali…………. (Elçiler) Süleyman’a gelince

Muhammed Esed Meali…….. [Sebe Melikesi’nin elçileri] Süleyman’a geldiklerinde

Mustafa İslamoğlu Meali….. (Sebe kraliçesinin elçisi) Süleyman’a gelince,

Ömer Nasuhi Bilmen Meali.. Vaktâ ki (hediyeyi getirenler) Süleyman’a geldi.

Suat Yıldırım Meali………….. Elçi Süleyman’a gelince

Süleyman Ateş Meali………… (Elçi, hediyelerle) Süleyman’a gelince

Şaban Piriş Meali…………….. Elçi Süleyman’a geldiği zaman

Ümit Şimşek Meali…………… Elçiler geldiklerinde, Süleyman

Yaşar Nuri Öztürk Meali…… Elçi, Süleyman’a geldiğinde

Burada tekrar bir hatırlamada bulunma zorunluluğu vardır. Ayetin Arapça metninde فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ geçen bu cümledeki جَاءَ (cae -geldi) fiilin failinin kimler olduğu ne önceki ayette ne bu ayette bulunmamaktadır. Bu fiilin failinin bir önceki ayette kadının “elçi gönderen benim” demesinden sonra hiçbir şekilde bahisleri geçmemiş olmasına rağmen onun gönderdiği elçiler olduğunun anlaşılması, olayın tam da onun istediği doğrultuda gelişmiş olduğunun anlaşılması, arada anlatılmayan birçok olayın olduğunun anlaşılması sadece baştaki bileşik edattan anlaşılmaktadır. Ayetin başında bağlaç olmasaydı bu ayette bahsedilenlerin kadının gönderdiği elçiler olduğunun anlaşılmasına imkân yoktu. Buna göre ilk cümleye açıklayıcı bir mana verilmesi durumunda şu şekilde parantez içi cümle konulması gerekmektedir.

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ… (Kadın elçileri belirledi, hediyeleri onlara verdi, onlar yola çıktılar ve Süleyman’ın bulunduğu yere vardılar) “Nihayet Süleyman’ın yanına geldiklerinde (hediyeyi verdiler, ulaştırılması gereken mesajı ilettiler, bunun üzerine Süleyman) dedi ki…”

İşte sadece üç kelimelik bir cümlenin arkasına ve önüne bu uzun açıklamayı koydurtan, koyulmasa bile bu şekilde anlaşılmasını sağlayan şey sadece baştaki ف (fa) bağlacıdır. Doğrusu da budur ve böyle olmalıdır. Nitekim az önce verdiğimiz gibi tek bir istisnası dahi olmadan tüm meal ve tefsir müellifleri bunu böyle anlamış bu yönde meal vermişlerdir.

İşte bunun hatırda tutulması gerekmektedir. Bu bağlamda doğru kullanılmış bağlaç üzerinde uzun açıklamalar yapmamızın sebebi, birkaç ayet sonra gelecek kullanımına örnek teşkil etmesinden dolayıdır. O ayete geldiğimizde bu konuya tekrar dönüş yapılacaktır.

İşte bu şekilde verdiğimiz bilgilere yeniden dönmüş olduk. Daha önce işlediğimiz 35 ve 36. ayetteki bağlantıyı bir tek فَلَمَّا (felamma) edatı ile kurarak kadının sadece yapacağım dediği şeylerin onun yapacağım dediği doğrultuda gerçekleştiğini ve iki şey arasında uzunca bir zaman geçtiğini anlayan müellifler, her nedense bu ayete gelince فَلَمَّا (felamma) kelimesinin “aniden” anlamına geldiğine hükmetmişlerdir. Aslında sadece bu kelime bile önceki cümle ile bu kelimeden sonraki cümle arasında uzunca bir sürecin geçtiğini anlamaya yeterlidir.

Bu açıklamalar çerçevesinde daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meal şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/40

قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ يَرْتَدَّ إِلَيْكَ طَرْفُكَ ۚ فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ ۖ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

Onun (Süleyman’ın) huzurunda o ilkelerden dolayı bir bilinci olan o (maharetli) kişi de şunu dedi. “Ben onu (arşı) tarafının (senin yandaşının) sana gittiği gibi (yine eli boş) geri dönmesinden önce getiririm. Ne zaman ki (her şey onun dediği doğrultuda gerçekleşti) onu hükmünün altında gördü. “Bu, karşılığını verecek miyim veya görmezden gelecek miyim diye beni sınaması için Rabbimin tercihindendir. Kim karşılığını tam verirse sadece kendisi için karşılık verir ama kim de görmezden gelirse şurası kesindir ki benim Rabbim Ğaniyyun ve Kerimun’dur.

Bu ayetin sonunda Yüce Allah’a atfen gelen sıfatları çevirmeden olduğu gibi yazmamızın sebebi kesinlikle vereceğimiz hiçbir anlamın ona yeterli gelmeyeceğinden dolayıdır. Muhtaç olan biziz, o ise muhtaç olan kullarına ikram ederken asla başa kakmayandır. Kusurlarımızdan ve hatalarımızdan dolayı kaçıp sığınacağımız yegâne sığınak O’dur ve bizi bağışlaması için mağfiret dileneceğimiz yegâne merci de O’dur.

Ramazan DEMİR


[1] Razi, Tefsiri Kebir c.17.s.427

[2] Doç. Dr. Hüseyin Günay – Doç. Dr. Şener Şahin Arapça Dilbilgisi s.193

[3] Doç. Dr. Hüseyin Günay – Doç. Dr. Şener Şahin Arapça Dilbilgisi s.31

[4] Yrd. Doç. Dr. Resul Sevinç, Arapçanın Temel Gramer Kuralları s.46

[5] Yrd. Doç. Dr. Resul Sevinç, Arapçanın Temel Gramer Kuralları s.49

[6] Yrd. Doç. Dr. Resul Sevinç, Arapçanın Temel Gramer Kuralları s.193

[7] İsfahani, Müfredat AND md.

[8] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük s.1619

[9] İsfahani, Müfredat TRF md.

[10] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük s.1488

[11] Doç. Dr. Candemir Doğan, Bağlaçlar s.235

5 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*