SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -41- MAKAM

MAKAM

Neml 27/37

ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Sen onlara dön. Andolsun, biz onlara, karşı koyamayacakları ordularla gelir ve onları oradan aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak çıkarırız” (DİB meali).

Bu ayete tüm meallerde buna benzer şekilde anlamlar verilmiştir. Fakat ayete verilen bu meallerde üç tane zamir kaybolmakta ve isim olan لَا قِبَلَ (la kıbele) kelimesi “karşı koyamayacakları” manası verilerek cemi-müzekker-gaib sigasında fiile dönüştürülmüş olmaktadır. Ayetin Arapça metnine bakıldığında 5 tane müzekker هُمْ (hum) zamiri, bir tane de harfi cerle beraber müennes بِهَا (ha) zamiri olduğu görülecektir. Fakat meallere bakıldığında sadece iki tane هُمْ (hum) zamirinin karşılığının olduğu görülecektir. Türkçe kelimelerdeki çoğul ekleri ise zaten Arapça metindeki kelimelerin çoğul formda gelmiş olmasından dolayıdır.

Meallerin “karşı koyamayacaklar” şeklinde fiil manası verdikleri لَا قِبَلَ (la kıbele) ifadesi isimdir. Çoğunlukla muzari fiilleri olumsuz manaya taşımak için kullanılan bu edat, mazi fiiller ve isimler içinde kullanılmaktadır. Elbette ki her kullanımın kendisine ait kuralları bulunmaktadır. Bu ayette ismin başında geldiği için burada sadece ismin başına geldiklerine nasıl bir anlam katkısında bulundukları üzerinde detaylıca durulacak fiillerin başına gelmesi durumunda hangi anlam katkılarında bulundukları sadece başlıklar halinde verilecektir.

1)-Geniş zaman (muzari) fiilleri olumsuz manaya taşımak için kullanılır genelde fiillerin sonuna “-mez, -maz” ekleri aldırır.

2)-Dua ve beddua لَا (la)’sı. Bu tür kullanım mazi fiillerden önce gelerek fiillere emir anlamı verdirir.

3)-Atıf edatı olan لَا (la). İsimlerin başına da gelen bu kullanımlarda edatın atıf edatı olabilmesi için şu şartların bulunması gerekmektedir.

  1. Kendisinden önceki cümlenin olumlu olması gerekmektedir. جَاءَنِى عَلِىٌّ لاَ خَالِدٌ gibi.
  2. Kendisinden önce و (vav) ve benzeri atıf harflerinden birinin olmaması gerekmektedir. Başka atıf edatlarından birinin gelmesi durumunda atıflık görevi o edata geçer لَا (la) sadece olumsuz mana katar. Mesela; جَاءَنِى عَلِىٌّ  وَلاَ خَالِدٌ مَا bu cümlede atıflık görevi و (vav)’a geçmiş لَا (la) sadece olumusuz mana katkısında bulunmuştur.
  3. لَا (la)’dan öncesi ile sonrasının birbirne zıt olması gerekmektedir. Mesela, جَاءَنِى رَجُلٌ لَا امْرَاَةٌ (bana bir kadın değil, bir erkek geldi). Fakat عَلِىٌّ   جَاءَنِى رَجُلٌ لَا (bana ali değil, bir adam geldi) misalinde رَجُلٌ ve عَلِىٌّ   kelimelerinde bir zıtlık olmadığından (her ikisi de müzekker) bu doğru bir kullanım olmamaktadır.

لَا (la) müfret kelimeleri birbirine atfettiği gibi cümleleri de birbirine atfeder. Bu da بَلْ ve لَكِنْ edatları gibi kelimeleri görünüşte birbirine atfeder, anlamı olumsuz olduğu, kendisinden önceki cümlenin de olumlu olması gerektiği için, öncesi ile sonrası aynı işi yapmazlar. Yalnız hareke yönünden birbirine uyarlar.

Aslında anlamaya çalıştığımız edat tam da bu şekilde atıf olarak kullanılmıştır. Fakat meal müelliflerinin zihninde geleneğin oluşturduğu efsaneler çıkmamacasına kazındığı için, kelimelerin ve edatların doğru kullanımı yerine isim olan kelimeyi muzari fiile çevirmeyi tercih etmişlerdir. Daha en baştan Süleyman kıssalarını bilinen o efsanevi temeller üzerine oturttukları için artık bundan sonrasında isteseler bile kelimelere doğru anlamlar vermeleri mümkün olmamaktadır. Anlamaya çalıştığımız edat bu ayette atıf edatı olarak kullanıldığı halde biz diğer kullanımlarını da vermeyi daha doğru bulmaktayız. Çünkü edatın atıf edatı olması dışında da isimlerin başında kullanımları bulunmaktadır.

4)-Cevap edatı olan لَا (la). Bu edat daha önce geçen bir soruya olumsuz cevap vermek için kullanılır.

5)-Başka bir olumsuzluk edatı olan لَيْسَ (leyse)’ye benzeyen لَا (la).  Fakat cümlede bu şekilde görev yapabilmesi için:

  1. İsminin ve haberinin belirsiz (nekre) olması gerekmektedir. (NOT: anlamaya çalıştığımız ayette isim marife olan “hum” zamiridir.
  2. Olumsuzluğun اِلَّا (illa) ile bozulmaması.
  3. İsmi ile arasında yabancı bir kelimenin bulunmaması.Haberin isminden ve kendisinden önce gelmemesi.
  4. Kendinden sonra zaid bir اِنْ (in) gelmemesi gibi şartlar bulunmaktadır.

6)-Nehi edatı olan Muzari fiiller لا (la). Bu لَا(la) muzari fiillerden önce gelerek, son harflerinin harekesini cezm ettiği gibi, fiilin sonuna “-me, -ma” ekleri de verir.

7)- اِنَّ (inne)’nin benzeri olan لَا (la). Bu لَا(la) yalnız cins isimleri olumsuz yaptığından nefi cins لَا (la)’sı adını almıştır. (Not: anlamaya çalıştığımız ayette isim cins ismi değildi).

Not: لَا (la)’nın haberi özel olmadıkça haber (حَاصِلٌ – كَاءِنٌ – مَوْجُودٌ) şeklinde gizlidir.[1]

Bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız ayete dönecek olursak, ayette geçen لَا (la) edatının tüm şartlarının sadece atıf edatı olarak kullanılması durumunda geçerli olduğu görülmektedir. Bu durumda edattan önceki ve edattan sonraki cümlelerin birbirini tamamlayan değil, zıttı anlamlar ifade etmesi gerekmektedir. İşte bu çerçeveye göre ayetin manası şu şekilde olmak durumundadır.

Neml 27/37

ارْجِعْ إِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَا أَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Onlara dön, artık bundan sonra elbetteki onlara (meydan okuyanlara) askerlerle geleceğiz lakin onlar (askerler) ona (müennes kişiye) yönelik değillerdir. Aslında onlar (meydan okuyanlar) zaten aşağılıktırlar ama kesinlikle biz onları daha zelil bir şekilde oradan çıkaracağız.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Süleyman’a elçi ve hediyye gönderen müennes kişinin, gönderdiği hediyelerle Süleyman’ı ikna edemeyeceğini bilmiyor olması mümkün değildir. O Süleyman’a elçi göndermekle hem Hüdhüd’ün birinci gelişindeki sözlerinin doğru olduğunu hem de ikinci gelişinde söyleyeceklerinin doğru olacağını garantilemiş olmaktadır. Eğer Hüdhüd bu seferde eli boş gelseydi doğru veya yalan konuştuğu yine anlaşılamayacaktı. Hüdhüd gelmiş, durumu tam anlatmış ve müennes kişinin içinde bulunduğu halde Süleyman’ı haberdar etmiştir. Normal şartlarda hediyye’yi gönderen ve o kavme liderlik yapan müennes kişi olduğu için Süleyman’ın sözlerinin ona yönelik olması gerekmekteydi. Üstelik protokol gereği de bu böyledir. Fakat tam tersi Süleyman daima çoğul zamirler kullanmış, müennes kişiyi değil de ona karşı çıkanları, aba altından sopa gösterip “biz güç kuvvet sahibi cesur kişileriz (senin gibi) korkak değiliz, içinde bulunduğun durum seni bağlar, kendin karar ver” diyenleri hedef almıştır. İşte tüm bunlar bir yandan Hüdhüd’ün Süleyman’ı doğru bilgilendirdiğini gösterirken, hediyye göndermedeki asıl amacı içinde bulunduğu durumdan Süleyman’ı haberdar etmek olan müennes kişinin hedefine ulaştığını göstermektedir

Neml 27/38

قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

(Onlar gittikten sonra Süleyman) “Ey ileri gelenler! Hanginiz (onlar) müslimler olarak bana gelmeden önce, onun (müennes kişinin) yönlendirenini bana getirebilir.

Bu ayete verilen bu meal bize aittir. Ayette geçen “arş” kelimesi üzerinde daha önceki bölümlerde işlediğimiz 23.ayette durmuş ve kelimeye verilmesi gereken doğru anlamın “yöneten, yönlendiren, yönetim” şeklinde olması gerektiğini belirtmiştik. Hem bu kelime hem de ayetin sonunda gelen “müslimin” kelimesi üzerinde birkaç ayet sonra daha detaylı durulacaktır.

Neml 27/39

قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ ۖ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ

Cinlerden bir ifrit, “sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim” dedi. (DİB meali)

Tüm meal ve tefsir müellifleri bu ayete gelince ilk yaptıkları şey “İfrit”in kim olduğu hakkında eline geçirdiği her bilgi kırıntısı ile yorum yapmak olmuştur. Hatta öyle ki Kur’an’cı kimliği ile tanınan bir vakfın mealinde İfrit’in, dahiliği ve yeteneği olan bir melek olduğu yorumu bile yapılmıştır. Müelliflerin tüm dikkatlerini ona yöneltmeleri, daha önceki ayetlerde “üzerine oturulacak taht” manasını verdikleri “arş” kelimesine atfedilen zamirlerin akıllı ve iradeli varlıkları gösteren müzekker bir zamir olduğunu gözden kaçırmışlardır. Evet bahse konu olan arş’ın, bilinen manada kralların üzerine oturduğu tahtadan yapılmış “oturak” olmadığı ile ilgili delil olacak ilk zamir bu ayette بِهِ (bi hi) şeklinde gelmektedir. Arapçanın en basit ve en temel kurallarından biri, akılsız ve iradesiz varlıklara atfedilecek zamirlerin, fiillerin ve sıfatların müennes olması gerektiğidir. Hatta öyle ki akılsız varlıklar çok fazla bile olsalar yerine göre onlara tekil zamir kullanmakta bile bir behis olmamaktadır. Fakat hiçbir müellif çok iyi bildiği halde nasıl olurda tahtadan, demirden veya başka bir şeyden yapılmış oturağa müzekker zamir atfedildiğini sorgulamamıştır. Sorgulamadıkları gibi iki ayet sonra gelecek çok daha belirgin bir şekilde akıllı ve iradeli varlıkları gösteren zamirleri, akılsız ve iradesiz olan bir tahta parçasına atfetmekten geri durmamışlardır. Söyleme geldiğinde Kur’an’ın üstünlüğü hususunda mangalda kül bırakmayan müelliflerin, eyleme geldiğinde tam tersi davranış sergilediklerini kendilerinin bilmiyor olmasına imkân yoktur.

İlk olarak arş kelimesine atfedilen بِهِ (bi hi) zamirine dikkat çektiğimiz bu ayet, Süleyman kıssalarının en fantastik yalanının malzemesi olmuş durumdadır. Geleneğe göre bu ayette konuşan cinlerden olan İfrit, daha Süleyman yerinden kalkmadan o kadının pek muhteşem tahtını getireceğini söylemektedir. Bir sonraki ayette bu baş döndürücü hız vites yükseltecek, göz açıp kapamadan daha kısa bir süreye kadar yükselecektir. Ayetteki kelimelere bu yönde manalar vermek beraberinde akıl almaz yorumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İşte bu söylemeden yola çıkan çağdaş müellifler Süleyman’ı bir uzay gemisine bindirip zamanda yolculuğa bile çıkarmışlardır. Her neyse diyerek ayetteki kelimeleri anlamaya çalışalım.

Ayette isim olarak geçen مَقَامِكَ (makamike) kelimesi ile fiil olarak geçen تَقُومَ (tekume) kelimesiق و م  (kaf+vav+mim) kök harflerinden türemişlerdir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 660 kelime bulunmaktadır. Kelime bu yönüyle Kur’an’da en yaygın kullanılan kelimelerden biridir. Fakat bu kadar çok yaygın kullanımı olmasına rağmen ayette isim olarak geçtiği şekliyle مَقَامِ (makam) sadece 12 kelime bulunmaktadır. Bu kullanımlara geçmeden kelimenin anlamları üzerinde durmak gerekmektedir. Mazi kökünde de pek çok yaygın manaya gelen kelimenin daha iyi anlaşılması için biraz daha detaylı durmakta fayda vardır. Mazi fiil olarak: “ayağa kalkmak, ayakta durmak, dikilmek, ortaya çıkıp devam etmek, yapmak, icra etmek, dayanmak, yerine getirmek, ilgilenmek, gözetmek, dayanak almak, başlamak, öfkelenmek” anlamlarında olan bu kelime cümle içinde şu şekillerde kullanılmaktadır.

Ek almamış mazi fiil olarak cümle örnekleri.

  • قَامَ خَالِدٌ…………………………….. Halit ayağa kalktı.
  •  قَامَ الحقُّ ………………………….. Gerçek ortaya çıktı.
  •  تَقُومُ الْاُمُّ بترْبِيةِ ولدها……………… Anne çocuğu terbiye ediyor.
  • يَقُومُ اقْتصادُ البلادِ على الزّراعةِ…….. Ülke ekonomisi tarıma dayanır.
  •  قَامَ رَاْىُ العامُّ و قَعدَ لِهَذا الحادثُ …… Kamuoyu bu olaydan çok etkilendi.
  •  القطارُ قَامَ …………………………. Tren kalktı.
  •  قَامَ بآلاستفتاء ……………………… Referandum yaptı.
  •  قَامَ بِالتزاماته ……………………… Taahhütlerini yerine getirdi.
  •  قَامَ بِتحرّى ………………………… Soruşturma açtı.
  •  بحفرٍ قَامَ ………………………….. Kazı yaptı.
  •  قَامَ بِحيمة …………………………. Kamp / çadır kurdu.
  • بشانه قَامَ …………………………… Himaye etti, korudu, ilgilendi.
  •  بقبول التّهاني قَامَ ………………….. Tebrikleri kabul etti.
  • على الكتاب و السّنّة قَامَ…………….. Kitap ve sünnete dayandı.
  •  عليه قَامَ …………………………… Kontrol etti, gözetti,
  •  في الناسِ خطيبًا قَامَ………………… İnsanlara hitap etti.
  •  مقامهُ قَامَ ………………………….. Yerine geçti.
  • و قعد قَامَ……………………………. Yerinde duramadı, kalkıp oturdu.
  •  قَامَتِ الدّنيا و لم تَقْعدْ ………………. Yer yerinden oynadı.
  •  قامت الحرب على ساقٍ ……………. Savaş kızıştı.
  •  قَامَتْ قِيَامَتُه……………………….. Çok öfkelendi.
  •  قَامُوا بتعديل في النّظام ……………. Sistemde değişiklik yaptılar.[2]

Mazi kökünde bile bu kadar çok yaygın kullanımı olan bu kelime anlamaya çalıştığımız ayette ayrıca مَقَامِكَ (makamike) şeklinde bir izafet terkibinde muzaf olarak geçmektedir. Kelimenin muzaf olması ve Süleyman dönen bir ك (ke) “sen” zamiri ile daha anlaşılır hale getirilmesi onu marife yapmakta ve kast ettiği anlamın bilinen bir anlam olmasını gerekli kılmaktadır. Makam kelimesinin anlamı “rütbe, makam, payda, prestij, statü, yükümlülük, taahhüt, görev, yetki” anlamındadır.

Karşılaştırmalı bir meal taraması yapıldığında ayette her iki kelimenin de içinde bulunduğu bu قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ cümleye genellikle tıpkı yukarıya aldığımız DİB mealinde olduğu gibi “sen yerinden kalkmadan” anlamı vermişlerdir. Buna göre “makam” kelimesi “yer” anlamına gelmektedir. Kelime مَقَامِكَ (makamike) şeklinde bir izafet terkibi olduğu için “senin yerin” anlamı verilmiştir. Fakat böyle anlam verilmiş olmasına rağmen mealdeki cümleyi okuduğumuzda “oturduğun yerden kalkmadan” anlamı vermektedir. Fakat bu kelimenin ne “yer” gibi bir manası vardır ne de ayetteki مَقَامِكَ (makamike) bu izafet terkibine “senin yerin” anlamı vermek mümkündür. Bir kere zaten kelimenin kök anlamları içinde oturmak veya yer gibi bir anlam yoktur. İlla da buna “yer” anlamı üzerinden bir anlam verilecekse kelimeye “oturduğun yer” değil “ayakta durduğun yer” anlamı verilmesi gerekmektedir. Fakat kelimeye “ayakta durduğun yer” anlamı verilmesi durumunda cümle “ayakta durduğun yerden ayağa kalkmadan” gibi çok anlamsız bir hale gelecektir.

Bunun yanında kelimenin Kur’an’da geçtiği tüm ayetlere baktığımızda “oturulan yer” anlamı hiçbir kullanımında ve formunda bulunmamaktadır. Aslında makam kelimesi tam da kast ettiği anlamda Türkçeleşmiş bir kelimedir. Türkçe de makam “sınırları belirlenmiş, tarifi yapılmış bir görevi ve icra etme yetkisi” anlamındadır ve kelimenin Arapça anlamı da budur ve kelime Kur’an’da geçtiği yerlerde de tam bu anlamdadır.

Maide 5/107

فَإِنْ عُثِرَ عَلَىٰ أَنَّهُمَا اسْتَحَقَّا إِثْمًا فَآخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا مِنَ الَّذِينَ اسْتَحَقَّ عَلَيْهِمُ الْأَوْلَيَانِ فَيُقْسِمَانِ بِاللَّهِ لَشَهَادَتُنَا أَحَقُّ مِنْ شَهَادَتِهِمَا وَمَا اعْتَدَيْنَا إِنَّا إِذًا لَمِنَ الظَّالِمِينَ

(Eğer sonradan) o iki kişinin günaha girdikleri (yalan söyledikleri) anlaşılırsa, o zaman, bu öncelikli şahitlerin zarar verdiği kimselerden olan başka iki adam, onların yerine geçer ve “Allah’a yemin ederiz ki, bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden elbette daha gerçektir. Biz hakkı da çiğneyip geçmedik. Çünkü o takdirde, biz elbette zalimlerden oluruz” diye yemin ederler. (DİB meali)

Bu ayette de kelime tıpkı anlamaya çalıştığımız ayette olduğu gibi hem fiil hem de isim olarak geçmektedir. Yukarıdaki mealin müellifleri (ve diğerleri) bu ayette geçen يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا (yekumani makamehuma) ifadesine “iki adam, onların yerine geçer” geçer anlamı vermişlerdir. Aslında böyle bir anlam verilse bile mealin tamamına bakıldığında anlatılmak istenen şeyin, yalancı olduğu anlaşılan iki şahidin yaptığı şahitliğin yerine aynı görevi üstlenecek başka iki şahidin getirilmesi istenmektedir. Yoksa herhangi bir yerden birilerinin kaldırılıp diğerlerin oturtulması istenmemektedir. Mealin müellifleri “iki adam, onların yerine geçer” anlamı vermiş olsalar da onların da kast ettiği mana “onların görevlerini yerine getirecek, temsil ettikleri şahitlik makamına başkalarının getirilmesi” şeklindedir. Buna göre ayetin ilk cümlesine verilmesi gereken doğru anlam şu şekilde olmalıdır:

فَإِنْ عُثِرَ عَلَىٰ أَنَّهُمَا اسْتَحَقَّا إِثْمًا فَآخَرَانِ يَقُومَانِ مَقَامَهُمَا (Şahitlik yapan) O iki kişinin günahla pay almak istedikleri anlaşılırsa o zaman onların yetkili oldukları görevlerini başka iki şahit yerine getirir (icra eder) …

Böyle olmalıdır çünkü; şahitlik yapmak en başta iki tarafın kabul etmesi durumunda geçerlidir. İki tarafın kabul etmesi ise meseleyle hiç alakası olmayan bambaşka iki kişinin, kendilerini ilgilendirmeyen bir meselede yönlendirici ve karar verici yetkisine sahip olmaları demektir. Şahitliğin hangi sınırlarda olması gerektiği ise Kur’an’ın en fazla önem verdiği konuların başında gelmektedir ve birçok ayette bu sınırların ne olduğu belirlenmiştir. Yani ayette geçen “makam” kelimesi “tarifi yapılmış bir görevi icra yetkisi” anlamına gelmektedir.

Rahman 55/46

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

Rabbinin huzurunda (hesap vermek üzere) duracağından korkan kimseye iki cennet vardır. (DİB meali)

Hemen belirtelim ki ayetin metninde “(hesap vermek üzere) duracağından” şeklinde anlam verilecek kelimeler bulunmamaktadır. Üstelik Yüce Allah’ın huzurunda hesap vermekten korkacak olanlar, hayatı boyunca bu hesabı vereceğini bilerek yaşayanlar değil, hesap vereceğini düşünmeden yaşayanlardır. Hesap vermekten korkanlar verilemeyecek bir hesabının olduğunu bilenlerdir. Bunun yanında bu ayette geçen مَقَامَ رَبِّهِ (makame rabbihi) ifadesine “rabbinin huzuru” manası vermek Yüce Allah’a bir mekân belirlemek anlamına gelecektir. Çünkü makam kelimesine “huzur” manası vermek tıpkı “kaymakamın makamı, valinin makamı” gibi bir anlama gelmektedir. Yüce Allah’ın kullarını hesaba çekeceği mahkeme, bir adliye binasının içindeki bir duruşma salonu, Yüce Allah ise (haşa) hâkim koltuğunda -ki o koltuk hakimlik makamıdır- oturan hâkim değildir.

Ayette geçen خَافَ (hâfe) kelimesi mazi bir fiildir ve anlamı şu şekildedir: Havf; varsayılan ya da şüphelenilen ya da bilinen veya hakkında bilgi sahibi olunan bir emareden hareketle nahoş, kötü, fena ya da iğrenç bir şeyin vuku bulacağını beklemek, ummak.[3] Bunun yanında mazi kökünde fiil olarak; korkmak, çekinmek, sakınmak, endişe duymak, kuvvetle tahmin etmek, kesin kanaat getirmek, kesine yakın olarak bilmek” gibi manaları bulunmaktadır. Rahman suresindeki ayete verilmesi gereken daha isabetli mana şu şekilde olmalıdır.

Rahman 55/46

وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ

Rabbinin (vahiyle tanıttığı) sınırsız icra yetkisini kesin olarak bilen (ve bildiği için çekinen) kimse için iki cennet vardır.

Verdiğimiz bu mealde “(vahiyle tanıttığı) sınırsız…” açıklamasının gerekçesi şudur. Yüce Allah gönderdiği vahiylerle kendisinin her şeye gücünün yettiğini, istediği zamanda istediği şeyi yapma kudretinde olduğunu bildirmektedir. Fakat böyle bir gücünün olduğunu bize bildirmesine rağmen kendisinin nerede ne zaman ne yağacağı bilinemeyen bir İlah olmadığını, yaptıklarının veya yapacaklarının, yapmadıklarının veya yapmayacaklarının neler olduğunu da bildirmiştir. İşte bu durum onun makamının yani ilah olarak üstüne düşen şeyleri nasıl icra edeceğinin tanıtıldığı anlamına gelmektedir. Yüce Allah’ın makamı bilinmeyen bir makam değildir ve bu makamın sahibi olan Yüce Allah ilkesiz hareket eden biri de değildir. O ilkelerin kaynağıdır. Kendisi ilkeleri kaynağı olan Rabbimizin ilkesiz davranabileceğini akıldan geçirmek bile büyük haksızlıktır. İşte meale koyduğumuz “(vahiyle tanıttığı) sınırsız…” şeklindeki açıklamanın gerekçesi budur. Kaldı ki hem makam sahibi olmak hem de bu makamın kulları tarafından bilinmiyor olması demek Yüce Allah’ın kendisini tanıtmadığı anlamına gelecektir. Bu yüzden ayete koyduğumuz açıklama kelime ekleme değil, zorunlu bir açıklamadır.

Yine parantez içi (ve bildiği için çekinen) şeklindeki açıklamamız da bir ekleme veya ayetin metnine müdahale değildir. Çünkü خَافَ (hâfe) kelimesinin ifade ettiği korku, bilgi ve bilince dayalı olduğundan dolayı duyulan korkudur. Bir şeyin ne olduğunu bilmemek de insanı korkutan bir durumdur. Fakat bu tür korkuların Yüce Allah’ın dininde yeri yoktur çünkü bizzat Yüce Allah kullarına vahyederek ahirette yaşayacağımız şeylerin ve bu dünyadaki davranışlarımızın hangi temeller üzerine oturtulması gerektiğini bildirmiştir. Bu yüzden parantez içi bu açıklama da bir ekleme değil, zorunlu bir açıklamadır.

Naziat 79/40

وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَىٰ

Kim de Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa. (DİB meali)

Yine Yüce Allah’a atfen ve yine aynı fiil ile gelen bu ayette, duyulan korkunun bilgiye dayalı olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Çünkü korkunun sonucunda nefsini arzulardan alıkoymanın oluşması gerektiği bildirilmektedir. Bu durum ise sadece Yüce Allah’ın sınırsız yetki sahibi olduğunu bilmenin hem de kesin olarak bilmenin sonucunda oluşabilecek bir durumdur. Bu ayete de verilmesi gereken daha isabetli mana şu şekilde olmalıdır.

Naziat 79/40

وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَىٰ

Amma Rabbinin sınırsız icra yetkisini kesin olarak bilen ve (bildiği için korkarak) nefsini arzularından alıkoyan kimseye gelince.

Anlamaya çalıştığımız “makam” kelimesinin tam olarak neyi ifade ettiğine belki de en güzel örnek Allah resulü İbrahim’dir. Çünkü makam kelimesi ona atfedilmiş ve aynı makam kendisinden sonra onun nesline geçmiştir. İbrahim’den sonra onun nesline geçen bu makamın oluşma süreci şu şekilde gelişmiştir.

Kur’an’ın birçok yerine serpiştirilmiş İbrahim kıssalarından anlaşılmaktadır ki, uzun ve zorlu imtihanlara tabi tutulan İbrahim bu imtihanlarından başarıyla geçmiş ve Yüce Allah’ın şu övgüsüne mazhar olmuştur.

Nisa 4/125

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’i dost edindi. (DİB meali)

Bu ayetin sonunda gelen وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا bu cümleye istisnasız tüm meal ve tefsir müellifleri tarafından tıpkı yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi “Allah İbrahim’i dost edindi” şeklinde anlam verilmiştir. İlk bakışta herhangi bir sorun gözükmeyen ve hatta kulağa hoş gelen bu cümle, Kur’an bütünlüğü düşünüldüğünde asla kurulmaması gereken bir cümle olduğu anlaşılacaktır. Herkes tarafından bilinen Kur’an gerçekleri üzerinden meseleye yaklaştığımızda Allah-İbrahim dostluğunun yansımalarının oturacağı hiçbir temel olmadığı görülmektedir.

Bilindiği gibi Yüce Allah’ın (haşa) zevç anlamında bir eşinin ve bildiğimiz evlat manasında (haşa) bir oğlunun olduğunu düşünmek bile şirktir. Bunlarla ilgili bir hayli ayet bulunmaktadır. Fakat bu durumu aklından bile geçirmeyi düşünmeyen müellifler, eş ve evlada göre görece olarak daha uzak bir konumda olan “dost” edinmeyi Allah’a yakıştırabilmektedirler. Aslında ayetteki وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا bu cümleye verilen “Allah İbrahim’i dost edindi” şeklindeki anlamın Kur’an üzerinden bir açıklamasını yapmak mümkün değildir. Cümleye bu yönde mana verdikten sonra yapılan yorumlarla makul hale getirilmeye çalışılan Allah-İbrahim dostluğu hem Yüce Allah’ın aşkın bir varlık olmasından dolayı mümkün değildir hem de İbrahim’in Yüce Allah’a dost olmak gibi bir şeyi istese bile yapabilmesi, buna güç yetirebilmesi mümkün değildir.

Öte yandan bu cümleye “Allah İbrahim’i dost edindi” şeklinde bir mana verilmesi durumunda şöyle bir soru gündeme gelecektir. Yüce Allah’ın İbrahim’i dost edinmesi demek, artık onu şmtihan etmeyeceği, hatalarını ve günahlarını görmeyeceği, ona iltimas geçeceği, hiç kimseye söyleyemediklerini ona söyleyeceği anlamına mı gelmektedir? Oysa Kur’an’ın tamamında o ve diğer resullerin hiçbirinin Yüce Allah’a hesap vermeme gibi bir konumda olduklarına dair delil getirilebilecek tek bir ayet yoktur hatta tam tersi yönde bir hayli deliller bulunmaktadır.

Araf 7/6

فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ وَلَنَسْأَلَنَّ الْمُرْسَلِينَ

Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız. Peygamberlere de elbette soracağız. (DİB meali)

Bu ayet gayet açık bir şekilde ve “dost edindiğim İbrahim hariç” gibi hiçbir istisna getirmeden tüm resullerin herkes gibi hesaba çekileceğini bildirmektedir. Öyleyse Yüce Allah’ın daha ölmeden dost ilan ettiği İbrahim’i hesaba çekmesi hangi dostluk ilkesiyle açıklanacaktır? Cümleye verilen manaya dikkat edilirse dost edinenin daima Yüce Allah’ın her türden rahmetine muhtaç olan İbrahim’in değil, hiçbir şeye muhtaç olmayan Yüce Allah olduğu görülecektir. Bu dostluk Yüce Allah’ın tüm kullarından daha fazla İbrahim’e yakın olması üzerine kurulmuşsa bu yönde de Kur’an’da tek bir anlatım yoktur. Hatta Yüce Allah resulleri ile nasıl iletişime geçtiğinin çerçevesini şu ayette çizmiştir.

Şura 42/51

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir. (DİB meali)

Bu ilkeler hiçbir istisnası olamadan tüm resuller için konulan ilkelerdir. Yüce Allah’ın İbrahim ile bu ilkeler dışında iletişime geçtiğine dair Kur’an’da getirilebilecek tek bir delil bulunmamaktadır (en azından biz bulamadık). Eğer Yüce Allah’ın İbrahim’i dost edinmesi ona daha yakın olmak ise Yüce Allah tüm kullarına kendilerinden daha yakın olduğunu bildirmektedir ve İbrahim bunun istisnası değildir.

Kaf 50/16

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ ۖ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız. (DİB meali)

Tüm yarattıklarına kendilerinden dahi yakın olan Yüce Allah, kendisine kul olsun diye yarattığı İbrahim’den uzak mıdır ki ona daha yakın olmak için dost olsun?Elbette ki İbrahim ve diğer resullerin biz sıradan kullardan bir ayrıcalığı vardır. Fakat bu ayrıcalık çerçevesi çizilmiş ne olduğu ya da ne olmadığı tüm kullara beyan edilmiş risalet makamıdır. Yoksa hangi temeller üzerine oturduğu bilinmeyen bir dostluk ayrıcalık değil ilkesizlik olacaktır.

Bakara 2/257

اللَّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ ۖ وَالَّذِينَ كَفَرُوا أَوْلِيَاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ ۗ أُولَٰئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ ۖ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar. (DİB meali)

Bu ayet her sıradan mü’min velisinin Yüce Allah olduğunu bildirmektedir. Konum olarak Yüce Allah’ın veli olduğu kişiler dost olduğu kişilerden daha yakındırlar. Çünkü veli kelimesi “iki şeyin arasına başka bir şey giremeyecek kadar yakın olması” anlamına gelirken, “Halil” kelimesi ise tam tersi “iki şey arasındaki açıklıkta duran veya iki şey arasındaki mesafeyi açan veya bir şeyin uçlarını bir araya getiren” anlamına gelmektedir. Buna göre Yüce Allah sıradan mü’minlere daha yakın, Allah resulü İbrahim’e ise daha uzak olmaktadır. Yani Yüce Allah, İbrahim’i “halil” edinmekle onu kendine yaklaştırmamış veya kendisi ona yaklaşmamış tam tersi daha uzakta bir konuma yerleştirmiş olmaktadır.

Her ne yorum getirilirse getirilsin Yüce Allah’ın yarattığı kullarından herhangi birini kendisine dost edinmesi olacak şey değildir. Çünkü Yüce Allah’ın dosta ihtiyacı yoktur ki dost edinsin. Eğer dostluktan kasıt İbrahim’in Yüce Allah’a taatinden dolayı ona bir övgü ise Allah’ın kulu olmaktan daha Yüce bir övgü yoktur.

Peki ayet ne demektedir?

وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا “Allah İbrahim’i iki ucu birleştiren kişi olarak belirledi”

Elbette ki verdiğimiz bu anlam hemen beraberinde “İbrahim neyin ucunu bir araya getirdi?” sorusunu getirecektir ve getirmelidir de. Biraz önce Yüce Allah’ın İbrahim’i dost edindiğine ve ona bu yönde davrandığına dair Kur’an’dan getirebilecek tek bir delilin olmadığını belirttik. Buna mukabil İbrahim’in aslında hiç kopmaması gereken bir şeyin iki ucunu bir araya getirdiğine dair göz ardı edilmesi mümkün olmayan çok açık deliller bulunmaktadır. Ki işte bu durum aynı zamanda anlamaya çalıştığımı “makam” kelimesini de yakından ilgilendirmektedir. Halil ve makam kelimelerini İbrahim de birleştiren süreç şu şekildedir.

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir. (DİB meali)

(NOT: Bu mealin müellifleri ayette “Bekke” olarak geçen kelimeyi “Mekke” olarak çevirmişlerdir. Oysa başka ayetlerde “Mekke” ismi zaten geçmektedir. Bunun yanında ayetin metninde “Kâbe” kelimesi olmamasına rağmen mealin müellifleri ayette geçen “beyt” kelimesini Kâbe olarak meale yansıtmışlardır. Bir zorunluluk olarak başka bir bağlamda almak durumunda kaldığımız bu ayetlerin kelimeleri üzerindeki oynamalar kesinlikle bize değil, belirttiğimiz mealin müelliflerine aittir. Konunun bağlamı bambaşka olduğu için örnek getirdiğimiz her ayetteki her kelimenin tamamı ile ilgili bir çalışmayı, anlatmaya çalıştığımız konunun bağlamından koparak yapmamız mümkün değildir. Birkaç kere belirttiğimiz gibi, bu ayetlerdeki kelimeleri Allah dilerse yapacağımız “ikinci kıble meselesi” adlı çalışmada ele alacağız. Okuyucunun bu zorunluluğumuzdan dolayı anlayış göstereceğini umit etmekteyiz.)

Bu ayet insanlık için belirlenen ilk evin Bekke’deki mübarek ev olduğunu bildirmektedir. Ona ilk ev denmesi demek, o evin bu statüye ilk resul olan Âdem ile getirilmiş olması demektir.

Hac 22/26

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik. (DİB meali)

Bu ayet ise insanlık için konulan ilk evin yerinin İbrahim tarafından bilinmiyor olduğunu göstermektedir. Bu şu anlama gelmektedir. Mübarek kılınan ve tüm insanlık için hidayet kaynağı haline getirilen beyt ile insanlığın arası açılmış demektir. İşte bir ucu insanlık diğer ucu hidayet kaynağı olan bu iki tarafın bir araya getirilmesi Yüce Allah’ın belirlemesi ile İbrahim tarafından gerçekleştirilmiştir. İbrahim’i halil yani iki ucu bir araya getiren, toplayan kişi yapan da işte bu olmaktadır. Fakat İbrahim’in halil olabilmesi için sürecin tamamlanmış olması gerekmektedir. Yukarıdaki ayet sadece iki ucun İbrahim’e gösterildiğini bildirmektedir. İki ucun nerede olduğunu bilmek kişiyi halil yapmamaktadır. Halil olunması için uçların bir araya gelmesi gerekmektedir.

İşte bu şekilde beytin yerini Yüce Allah’tan öğrenen İbrahim ailesinden bir kısmını getirip buraya yerleştirmiştir.

İbrahim 14/37

رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَاةَ فَاجْعَلْ أَفْئِدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْوِي إِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ

“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” (DİB meali)

İbrahim’in bu duasındaki “insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir” söyleminden henüz orada insanlığın bulunmadığı veya en azından insanlığın tamamını ilgilendiren bir şeyin henüz ortaya çıkmadığı anlaşılmaktadır. Tüm bu süreçler yaşanırken İbrahim Allah resulüdür. Normal olarak Allah resulleri tüm insanlığa gönderilmişlerdir ve doğal olarak insanların imamı yani insanlığın arkalarından gidecekleri önderleridirler.

Bakara 2/124

وَإِذِ ابْتَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ ۖ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا ۖ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي ۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz.” demişti (DİB meali)

Resuller zaten insanların imamı iken Yüce Allah, resul olan İbrahim’e “seni insanlara imam (önder) yapacağım” demektedir. Kur’an’daki İbrahim kıssalarını kronolojik bir sıralamayla okuduğumuzda bu ayetin, İbrahim’e beytin yeri gösterilmeden önceki bir dönemden bahsettiği görülecektir. Resuldür ama imam değildir çünkü tüm insanlığın gelip toplanacağı meşru bir toplanma yeri ortada yoktur. Belki var olduğu bilinmektedir ama insanlık oraya gelmemekte ve toplanmamaktadır. Bunun sebebi Nuh tufanında yerinin bulunamayacak şekilde kaybolmuş olmasındandır. Belki kılınan namazlarda o yöne yönelinmektedir ama o beytin işlevi sadece namaz kılarken dönülecek yön olmanın çok ötesindedir. Yönlerin kaybolması mümkün değildir çünkü yönlerin alameti güneştir. Güneşe bakarak doğu, batı, kuzey, güney yönlerini tespit etmek mümkündür ama doğunun yönlerin başlangıç noktasını bildiren bir nirengi noktası olmadan bu yönlerin tüm insanlığı bağlayacak şekilde kullanılması, gün başlangıcının yapılması mümkün değildir. Yön bilinse dahi nirengi noktasının bilinmemesi insanlığın üzerinde birleştiği meşru bir toplanma merkezinin olmaması anlamına gelmektedir.

Bakara 2/127

وَإِذْ يَرْفَعُ إِبْرَاهِيمُ الْقَوَاعِدَ مِنَ الْبَيْتِ وَإِسْمَاعِيلُ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Hani İbrahim, İsmail ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, “Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin” diyorlardı. (DİB meali)

Ev bizzat İbrahim eliyle yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Ama evi inşa etmek sadece işin bir kısmıdır. İnşa edilen o ev insanlık içindir ve orada toplanma kurallarının da tüm insanlık tarafından biliniyor olması dahası bu ilkelerin herhangi bir insan tarafından değil Yüce Allah tarafından belirlenmiş olması gerekmektedir.

Bakara 2/128

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (DİB meali)

İbrahim’in “menasiklerimizi bize göster” demesi, olması gereken kuralların İbrahim tarafından da henüz bilinmiyor olduğunu göstermektedir. Menasik kelimesi; belirlenen ilkelerin yapılış şekli, zamanı ve yeri anlamına gelmektedir.

Bakara 2/125

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” (DİB meali)

(Not: Mealde “Kâbe” anlamı verilen kelime ayette “El-Beyt” şeklinde geçmektedir. Eğer bu müelliflerin hiçbir ilke gözetmeden mana verdikleri gibi, El-Beyt kelimesinden kast edilen, yaklaşık 200 metrekare bile olmayan “Kâbe” olsaydı, tüm hacıların toplanma yeri bu 200 metrekare olmalıydı. Çünkü ayet açık bir şekilde “evi toplanma yeri yaptık” demektedir. Bu durumda evin dışında ya da çevresinde toplanmak, ayetin emrini yerine getirmemek olacaktır.)

Artık orası insanlık için toplanma merkezi haline getirildiğine göre İbrahim’e öğretilmesi gereken her şey öğretilmiş demektir. Bundan sonrasında geriye bir tek insanlık arasında bu beytin meşru tek toplanma merkezi olduğunu ilan etmek, onlara duyurmak, onları çağırmak kalmıştır. Fakat insanları buraya çağırmak için de Yüce Allah’ın bir yetki vermesi gerekmektedir.

Hac 22/27

وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَىٰ كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler. (DİB meali)

İşte bu yetki de verilmiştir. Artık insanlığın toplanacağı meşru bir başkenti (ümmü’l kura), o başkentte güven içinde olacağı meşru ve dokunulmaz bir bölgesi (Mescidi’l Haram), o bölgeye insanları çağırma görevi verilmiş meşru bir imamı (İbrahim ve İbrahim soyundan gelme resuller), bu imamın görevlerini icra edeceği meşru bir makamı (Kâbe) bulunmaktadır.

İşte Yüce Allah’ın insanlık ve meşru toplanma uçlarını bir araya getiren kişi olarak (halil) belirlediği İbrahim makamı budur, insanlığı, insanlığın tek toplanma merkezine çağırma görevini yerine getirme yetkisi. İnsanların uydurduğu makamlarda bile, makam denilince anlaşılan şey bir odanın içindeki bir koltuğa oturmak değil, sınırları belirlenmiş bir yetkiyi kullanarak bir görevi yerine getirmektir. Meşru otoriteden alınmış yetki ile herhangi bir göreve atanan kişilerin, mesela kaymakamlık makamı, valilik makamı, başbakanlık makamı gibi tarifi yapılmış görevlere getirilmeleri demek, giriş kapısı üzerinden “kaymakamlık” yazan bir binadan girip, kapısı üzerinde kaymakamlık makamı yazan bir odada süslü bir koltuğa oturmak demek değildir asla. İnsanların uydurduğu makamları bile böyle anlamayan müellifler nasıl olurda İbrahim Makamı denilince, duvar yaparken iskele olarak kullanıldığı söylenen bir taşın veya herhangi bir köşede namaz kılarken durulan yerin makam olduğunu söylerler.

Bakara 2/125

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” (DİB meali)

Aslında sadece söylemekle kalmamış, Yüce Allah’ın kelamını bile kafalarındaki bu hastalıklı anlayışa uydurmaya çalışmışlardır. Şimdi bu mealin müelliflerine göre ayet bize “siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin” buyruğuyla, Mekke’ye gitmemizi, adına İbrahim makamı denilen belli bir yerde durmamızı ve orada namaz kılmamızı emretmektedir. Bu kadar düzeysiz bir seviyeye düşürülen İbrahim makamı, insanlığın toplanma merkezini, İbrahim’in icra ettiği şekliyle benimsemek, kabul etmek, ifa etmek, yerine getirmek demektir.

Bu müelliflere göre insanlığın toplanma merkezi olan o yerin önemi İbrahim’in orada bir yere, taşa ya da toprağa oturmuş olmasından gelmektedir. Oysa İbrahim’in makamı demek İbrahim’le yeniden belirlenen insanlığı ezmeden, sömürmeden, aşağılamadan, horlamadan, dışlamadan, ötekileştirmeden, kotalar veya yasaklar koymadan toplanma görevinin icra edilmesinden başka bir şey değildir. İster üzerinde İbrahim dursun isterse başka biri oradaki hiçbir taşın kutsallığı yoktur ve makam olması mümkün değildir çünkü kutsallık taşlara değil insanlara belirlenen ilkelerdir.  İbrahim’in oturduğu taşın, sandalyenin ya da toprağın insanlık açısından tek bir değeri vardır. Onlar da Yüce Allah’ın yaratıklarından bir yaratıktır. Herhangi bir taşın üstüne İbrahim’in oturması o taşa ekstra bir değer katmayacağı gibi, o taşın üstüne Ebu Cehil Ebu Leheb, Utbe b. Rabia veya küfürde önder olan başka şeytanların oturması, o taşın değerinden hiçbir şey kaybettirmeyecektir.

Buna göre makam kelimesi “sınırları belirlenmiş, tarifi yapılmış bir görevi, yine sınırları belirlenmiş ve tarifi yapılmış bir yetkiyle yerine getirme icra etme yetkisidir. Tüm bunlardan sonra konumuz olan Neml 39.ayete verilmesi gereken daha isabetli meal şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/38-39

قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

(27/38) (Onlar gittikten sonra Süleyman) “Ey ileri gelenler! Hanginiz (onlar) müslimler olarak bana gelmeden önce, onun (müennes kişinin) yönlendirenini bana getirebilir.

قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ ۖ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ

(27/39) Cinlerden bir ifrit, “ben, sen henüz konumundan kaynaklanan yetkilerini uygulamaya başlamadan önce onu sana getirim. Hiç şüphesiz benim onun üzerinde kesinlikle güvenilir bir gücüm (etkinliğim) var” dedi.

Bu ayetle beraber daha önce işlediğimiz 38. ayeti de burada bir daha belirtmemizin sebebi şudur. Süleyman’ın kendisine getirilmesini istediği dikbaşlı kişi ile Hüdhüd’ün peşinden gidip getirmeye çalıştığı kişi aynı kişiler değildir. Daha ilk gelişinde Hüdhüd Süleyman’a şunu söylemişti.

Neml 27/24

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

“Ona ve kavmine çok kızdım (çünkü) Allah’tan önce o dik başlı için emre amade oluyorlar ve o şeytan (bana değil) onlara yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar.

İşte Süleyman’ın kendisine getirilmesini istediği kişi bu ayette bahsi geçen o şeytandır. Bu şeytan onlara Süleyman’a gitmesi gereken o dikbaşlıyı vermemelerini hatta arka çıkmalarını tembihlemiş, hatta karar verdikten sonra onları yollarından geri çevirmiştir. Sonrasında ise işi meydan okumaya vardırmış, Süleyman’ın ilkelerine kerim diyen kendi liderlerine üstü kapalı olarak korkak bile demişlerdir. İşte Süleyman’ın bana getirin dediği “arş” bu şeytandır.

Süleyman’ın henüz uygulamaya başlamadığı yetkileri ise şudur.

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

(27/38) “Nihayet (aracı) o dikbaşlının/ürküp kaçanın saklandığı yere ulaştığında onu akraba bir kadın liderin (gücü) arkasında saklanır buldu ve onun hakimiyeti altında da bir kavim buldu.” “Ey Zülkarneyn! İstersen onlara azab ettirirsin ama istersen onları güzellikle de elde edebilirsin.

İşte bu ayet Süleyman’a gelmeyen o dikbaşlı ile birlikte ona tüm arka çıkanlara azab ettirme yetkisi vermektedir. İşte ifrit Süleyman bu yetkilerini kullanmadan onu getirebileceğini söylemektedir.

Tam burada İfrit kelimesi üzerinde de biraz durmak gerekmektedir. İfrit kelimesi bazı müellifler tarafından isim olarak algılanmış ve ayette geçen عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ bu cümleye “ismi ifrit olan cinlerden biri” şeklinde anlam vermişlerdir. Hemen belirtelim ki ayette geçen İfrit kelimesi bir isim değil, ismi faildir. İsmi fail gramer açısından cümle içinde isim görevi üstlenseler de anlam ve ortaya çıkışları açısından isimlerden çok farklıdırlar. Kişilerin isimleri onlarda bulunan özellikler gözetilerek değil, verilen isme benzesinler diye bir temenniye dayanarak verilirler. Mesela, daha yeni doğan bir çocuğa “Mustafa” (türünün en iyisi olduğu için seçilen) isminin verilmesi, o çocuğun bu özelliğe sahip olduğundan değil, öyle olması istendiğinden dolayı verilmektedir. İnsanlara verilen tüm isimler böyledir. İşte bu yüzden hepsi de köken olarak bir kelimeden türemiş olmasına rağmen çekimsizdirler. Kaya, Toprak, Cemil, Hasan, Hüseyin, Rüzgâr, Cem, Burak kelimeleri birer isimdir ve bu adla isimlendirilen yeni doğmuş kişiler kaya oldukları için kaya, toprak oldukları için toprak, rüzgâr oldukları için rüzgâr ismini almamışlardır. İsim olarak kullanılan kelimelerde isim ile isimlendirilen kişiler arasında en ufak bir benzerlik olmasa dahi o kelimelerin kişilere isim olma durumu vardır. Yani isim ile müsemma arasında bir uyum olması hem beklenen değildir hem de şart değildir. İşte bu yüzden Salih olmadığı halde Salih, güvenilir olmadığı halde emin, yılan yavrusu olmadığı halde Osman, su aygırı olmadığı halde Musab, güneşten bir parça olmadığı halde ramazan, arsız olduğu halde Betül ismini almış insanlara rastlamak mümkündür.

Fakat ismi faillerde durum tam tersidir. Çünkü bir kişinin veya şeyin ismi fail olan kelimelerle nitelenmesi demek, nitelendiği şeyin kesinlikle onda bulunmasından dolayı bu ismi almış olması demektir. Bir kişinin “kâtip” olarak nitelenmesi, o kişinin yazma işi çok yapmasından hatta ona meslek olmasından dolayıdır. Mesela, Kur’an’da ismi fail olarak geçen كَافِرِين (kafirin) kelimesi, bahse konu olan kişilerin Yüce Allah’ın ayetlerini kişilik ve karakter haline getirmeleri, onların genel davranışı olmalarından dolayıdır. Bunun için Yüce Allah hiçbir kafiri kendi ismi ile değil, ismi fail olan kelimelerle anmıştır. Çünkü ismi fail geçici bir nitelemedir. Bir kişiye doğarken konulan isim kendisiyle uyumlu olsun ya da olmasın ölene kadar ona isimdir. Ama bir kişinin ismi fail olan kelimelerle nitelenmesi hem sonradan olmaktadır hem de kişi bu nitelemeden farklı bir nitelemeye geçebilir demektir. Yani kafir ismi faili ilen nitelenen bir kişi çok rahat bir şekilde “emin” gibi başka bir ismi faille niteliğe geçebilir demektir. Mesela, türünün en iyisi olduğundan dolayı seçilmiş olmamasına rağmen bir kişiye konulan Mustafa ismi o kişinin ömür boyu ismi olurken, aynı kişinin çok yazı yazmasından dolayı “kâtip” olarak nitelenmesi ne onda olmayan bir özellikten dolayıdır ne de ömür boyu sürmesi şart olan bir özelliktir. Sıfat veya ismi fail olan kelimelerin birçoğu böyledir.

İşte bundan dolayı ayette geçen عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ bu cümledeki cinlerden olan kişinin “ifrit” olarak nitelenmesi, ondan hiç ayrılmayacak olan isminin “ifrit” olmasından dolayı değil, sonradan kazandığı ve onunla tanındığı bir niteliği olduğundan dolayıdır. Bu özelliğin ne olduğunu anlamak için kelimenin anlamlarına bakmak gerekmektedir.

İfrit (عِفْرِيتٌ) kelimesi (ayn+fa+ra) kök harflerinden gelme bir kelimedir ve Kur’an’da sadece burada geçmektedir.

İfrit (عِفْرِيتٌ) sözcüğü cinlerle ilgili kullanıldığında “kötü ruhlu ve habis; alçak” anlamına gelir. Tıpkı şeytan (شضيْطَانٌ) sözcüğünün bu türden cinlerle ilgili müstear kullanılmasına benzer biçimde İfrit (عِفْرِيتٌ) sözcüğü de insanla ilgili müstear olarak kullanılır ve “habis, alçak, kötü niyetli veya hilekâr biri anlamında عِفْرِيتٌ نِفْرِيتٌ (ifritun nifritun) denir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: İfrit (عِفْرِيتٌ) sözcüğü “sıkı, sağlam bir yapıya sahip olan” demektir. Aslı “toz veya toprak” anlamına gelen عَفَرُ (aferun) sözcüğünden gelir. Onunla güreşip onu toprağın üstüne atan” anlamında رَجُلٌ عِفْرٌ (raculun ifrun) denir.[4]

Bu çerçeveye göre, عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ ifadesine şu şekilde manalar vermek mümkün olmaktadır.

  • عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ “Cinlerden habisliği ile bilinen biri”
  • عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ “Cinlerden sağlam yapılı biri”
  • عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ “Cinlerden rakibini etkisiz hale getiren biri”
  • عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ “Cinlerden hilekâr biri”
  • عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ “Cinlerden kötü niyetli, habis, alçak biri”
  • عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنّ “Cinlerden denkliği (akranlığı) olan biri”

Aslında bu anlamlardan hangisi tercih edilirse edilsin sonuçta hepsi bir “şeytanı” göstermektedir çünkü anlamların tamamı onların özelliklerini ifade etmektedir. Daha önce de belirtmiştik, canlı türü olarak şeytanlar da cin türündendir (Kehf 50). Fakat burada tercih edilmesi gereken en doğru anlamın “Cinlerden (ona) denkliği (akranlığı) olan biri” şeklinde olması daha isabetli gözükmektedir. Çünkü bu kişi cümlenin sonunda وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ Hiç şüphesiz benim onun üzerinde kesinlikle güvenilir bir gücüm (etkinliğim) var” demektedir. İşte bu cümle ifrit olarak tanıtılan kişi ile “arş” olarak tanıtılan kişi arasında bir yakınlığın olduğunu göstermektedir. Çünkü onun üzerinde etkin olması ve bu etkinliğini iki defa (hiç şühesiz – kesinlikle) tekid etmesi ancak onu tanıması ve onu bilmesi durumunda mümkündür. İşte Süleyman tam da bu yüzden bahse konu olan “arşı” ona değil bir sonraki ayette bahsi geçecek kişiye vermiştir.

İfrit kelimesine “rakibini yere serip etkisiz hale getiren” manası verilmesi mümkündür. Fakat ayetin sonunun وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ Hiç şüphesiz benim onun üzerinde kesinlikle güvenilir bir gücüm (etkinliğim) var” şeklinde bitmesi bu manayı tercih etmeyi engellemektedir. Çünkü “rakibini yere serip etkisiz hale getiren” biri olması durumunda onun güvenilir olması mümkün olmadığı gibi bunun bir anlamı da kalmamaktadır. İşte bu yüzden cümleye “Cinlerden (ona) denkliği (akranlığı) olan biri” şeklinde mana vermek daha isabetli gözükmektedir. Buna göre ayetin manası şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/38-39

قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

(27/38) (Onlar gittikten sonra Süleyman) “Ey ileri gelenler! Hanginiz (onlar) müslimler olarak bana gelmeden önce, onun (müennes kişinin) yönlendirenini bana getirebilir.

قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ ۖ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ

(27/39) Cinlerden (ona) akranlığı olan biri, “ben, sen henüz konumundan kaynaklanan yetkilerini uygulamaya başlamadan önce onu sana getirim. Hiç şüphesiz benim onun üzerinde kesinlikle güvenilir bir gücüm (etkinliğim) var” dedi.

Ramazan DEMİR


[1] Hasan Akdağ, Edatlar s..361

[2] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük KVM md.s.1828

[3] İsfahani, Müfredat HVF md.

[4] İsfahani, Müfredat AFR md.

8 yorum

  1. Halil kelimesine verdiğiniz anlamın doğru olabileceğini düşünmekle birlikte; birleştirilen 2 ucun insan ve O Beyt değil; Allah ve insan(kul) olduğunu düşünüyorum.

    Kehf110 a da bahsedilen 2 ucun (ilka) sürecinde furkan28de pişman adamın fulanı(şeytanı) Halil edinmesini düşünürsek?

    İbrahimNebi’nin Halil edinilmesi meselesini ise; o’nun örnekliğinin insanın Allah’a bağlanma aracı olarak gösterilmesi olabilir mi? Ve sonrasında zaten Allah ibrahimNebi’yi seçerek o’nun üzerinden insanlara hitap ediyor. Sonuçta ibrahimNebi de bir Halil/aracı (2 ucun bağlantısı) değil mi?

    Veya kısaca ve basitçe “aracı/bağlantı” olarak düşünebilir miyiz? Hesap gününde hiçbir “aracılığın” olmaması anlamında.

    Hatta başka bir ayette müşriklerin resulü Halil edinmemesi.

    Eyvallah.

    • Diyeceksiniz Allah kuluna şah damarından yakındır.

      Ama ben de şunu sorarım; “ya kul Allah’ını nasıl doğru tanır ve bulur?” Lütfen bu 2 ucun ilka(kavuşma) meselesini kul tarafından düşünerek üstteki soruyu dikkate alın?

  2. Halili iki ucu birleştiren olarak alırsak bu bileştirilecek iki farklı şeyin Allah ve kul olarak düşünülmesi makul değil,direk anlamı ile alırsak Allah ile kul birleştirilecek iki parça değil,birleşirse ya iki tarafta kul ya da iki tarafta Allah olur,bazı hululiyeci tasavvuf ehlinin bu tarz söylemleri var”bir ile biir olmak” siz bunu kastetmediniz zaten farkındayım,ben açık olsun diye bu örneği verdim.
    diğer taraftan dediğiniz gibi “Allah onu insanla arasında aracı kılıyor” bu yüzden halildir den yola çıkarsak bile diğer resullerede halil denmesi lazım,hepsi bunu yapıyor ama sadece ibrahime “halil” deniyor,bu durumda ibrahimin halilliği Allah ile kul arasındaki aracılık v.s olmamalı

    • Cevabınız için teşekkür ederim. Ama cevabınız kendi iddiamı daha da geliştirmeye yaradı diye düşünüyorum. Evet tasavvuf işlerini sevmem ve bu “hululiyet” kavramını da sapık bir inançlarına isim olarak koydukları gözüküyor. Hep yaptıkları gibi.

      Sonuçta Kehf110da görüleceği gibi; iki ucun/tarafın bir ilka süreci var değil mi? Bu ilka sürecinde de bağlantı noktası/aracı/Halil ne olmalı diye bir soru sorarsak; Kuran’da 2 cvp bulabiliyoruz.

      Furkan28-30’a göre “El-zikr” olmalı (fulan şeytan olmamalı) ki bütün resüller zaten El-zikr’i tebliğ etmek için gönderilir.

      Nisa128’e göre de ibrahimnebi daha nebi olmadan önce yaptığı gibi “Akıl ile” olmalı. Sonuçta ibrahimNebi bize “akıl yolu” ile bulunabilen tevhid’in örneği olarak bildirilmiyor mu?

      Şimdi bu 2 cevabı birleştiren de şu ayet akıllara geliyor. “Keşke dinleseydik veya akletseydik…”(mülk10)

  3. Bu “halil” konusu üzerine lafı uzatmamak için başka cevaplarım da var. Ama kısaca ekliyeyim.

    1- sizin söylediğiniz üzere “Halil” olma sıfatı sadece İbrahimNebi’nin değil bütün resullerin ortak sıfatıdır. (El-zile tebliğ görevi nedeni ile)

    2-müşriklerin MuhammedResul’ü Halil edinmemesine dair ayet de bu iddiaya örnektir. İsra73

    3-tamam Allah’ı mekandan münezzeh dersek bile tekrarla vurgulamak istiyorum ama kehf110da ki ilka sürecini nasıl anlayacağız.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*