SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -40- ŞIMARIK KILAVUZLAR!

Red ribbon bow on white background. studio shot

ŞIMARIK KILAVUZLAR

Neml 27/36

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

(Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince, Süleyman ona şöyle dedi: “Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Fakat hediyenizle ancak siz sevinirsiniz.” (DİB meali)

Sebe’lerden bu elçi veya elçilerin gelmesi, Süleyman için doğru söyleyip söylemediği hususunda daha önce tereddüdünü bildirdiği Hüdhüd’ün, en başta “nebein azim” (beklenen çok önemli haber) olarak tanımladığı haberlerde tamamen doğruyu söylediğinin anlaşılmasına sebep olmuştur. Yani Hüdhüd Süleyman’ı aldatmamış doğruyu konuşmuştur. Eğer bu elçiler gelmemiş olsaydı onun doğru söyleyip söylemediği Süleyman açısından anlaşılamayacaktı. Kendisinden bahsedilmemiş olmasına rağmen, bu elçilerle birlikte ya da onlardan önce onun da Süleyman’a gelmiş olması gerekmektedir. Süleyman, ikinci defa onu gönderdiğinde “onlara dostça davran da bak bakalım ne rica edecekler”demişti. Orada olup bitenler Süleyman’a doğru aktarılmış olacak ki, kendisine elçi gönderen kadın olmasına rağmen, tekil olarak kadını değil de çoğul olarak diğerlerini hedef alan konuşmalar yapmaktadır. Bir önceki ayette kadın özellikle elçi gönderenin ve elçilerin ne ile döneceklerini bekleyenin sadece kendisi olacağını yani bu kararının sadece kendisine ait olduğunu hem de tekid ederek belirtmişti. İşte Süleyman da bunu anlamış olacak ki hem bu ayette hem de sonraki ayette kadından ziyade diğerlerini hedef alan konuşmalar yapmaktadır. Bu elçiler gelmeseydi ve Hüdhüd yine istediğini elde edemeden tek başına dönseydi ne Hüdhüd’ün doğru söylediği ne de kadının içinde bulunduğu bu durumun Süleyman tarafından anlaşılması mümkün olmayacaktı. 

Hatırlanacağı üzere bu kadın daha en baştan Süleyman’ın ilkelerine “kerim bir kitap”diyerek olumlu bir yaklaşım sergilemişti. Aynı zaman da o ilkeleri koyma yetkisinin “er-Rahman, er-Rahim Allah namına”olduğunu belirtmiş yani durumun farkına varmıştı. İşte olaya böyle bakan bu kadının Yüce Allah’tan alınma bir yetkiyle hareket eden Süleyman’ın her ne olursa olsun herhangi bir hediye ile kandırılamayacağını bilmiyor olması mümkün değildir. Öte yandan Yüce Allah’tan verilen bu yetkinin başkası üzerinde kullanılmasının mümkün olamayacağını da bilmemiş olması mümkün değildir. O halde bu kadın sadece gelinen son durumda kendisinin de etkisiz kaldığının Süleyman’a ulaştırılmasını istemektedir ve istediğinde de başarılı olmuştur. Başarılı olmuştur çünkü Süleyman hem bu ayette hem de kıssanın devamında bu kadına karşı hep olumlu yaklaşmaktadır. Artık Süleyman için durum son derece net olarak ortaya çıkmıştır. 

Bu bölümde ele alacağımız ayet, فَلَمَّا (felemma) şeklinde birleşik iki edatla başlamaktadır. Bu edatla ilgili şimdi vereceğimiz bilgilerin özellikle hatırda tutulması gerekmektedir. Çünkü bu edatın olduğundan çok farklı bir konumda kullanılması, apaçık olan anlamların kaybolmasına neden olduğu gibi belki de insanlık tarihinin en fantastik yalanlarındanbirinin de bir Allah resulü üzerinden söylenmesine neden olmuştur. Üstelik bu yalan bizzat müfessir ve meal müellifleri tarafından Kur’an’ın içine sokulmuş ve insanlar buna inandırılmıştır.Bahsettiğimiz olay geleneğe göre ileride 40. ayette gelecek olan kadının tahtının göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede bir yerden bir yere getirilmesidir. İşte o olayın daha doğru bir şekilde anlaşılması bu ayetin başında gelen bileşik edatın anlaşılmasına bağlıdır. Vereceğimiz bilgiler bu açıdan önem taşımaktadır.

Ayetin baştaki ف (fa) harfi bağlaçtır. Daha önce üzerinde bir hayli durduğumuz bu bağlacın Arap dilinde oldukça yaygın alanlarda kullanımı bulunmaktadır. Bu yaygın kullanımlardan biri de sebep-sonuç ilişkisi kurma görevinde gelen kullanımlardır. Bu yönde kullanımla ilgili, Kur’an’da bir hayli kullanım bulunmaktadır. Örnek vermeden önce bu bağlacın hangi durumlarda ve hangi şekillerde sebep-sonuç ilişkisi kurduğunun üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü bu bağlacın kurduğu sebep-sonuç ilişkisi kendisinden önceki cümlenin ve kendisinden sonraki cümlenin durumuna göre farklılık arz etmektedir. 

Arapçada ف (fa) bağlacı bağlantılarda çoğu zaman sıra ve ardışıklıkla birlikte sebebiyet (السببية) de ifade eder. Bağlacın cümleye sebebiyet anlamı katması için bağlanan, bağlanılanın sebebi olduğu bir eylemi gerçekleştirmiş olması gerekmektedir. Sebep-sonuç ilişkili bağlantıda sebebiyet ف (fa)’sı bağlacının işlevi, bağlaçtan sonraki ifade önceki ifadenin bir sebebi veya ona dayalı bir sonuç olarak ortaya çıkardığını belirten bir bağlantı kurar. Sebep-sonuç ilişkisine dayalı bağlantı kuran ف (fa) bağlacı, cümleye bağlantının sıralı olduğu anlamını da katar. Sebep-sonuç ilişkisi kuran ف (fa) bağlacı sonuç cümlesini sebep cümlesine bağlar. Böyle bir bağlantıda sebep cümlesinde gerçekleşen eylem sonuç cümlesini oluşturur.

  1. Sebep cümlesi emir cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  2. Sebep cümlesi dua cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  3. Sebep cümlesi yasaklama ifade eden bir cümle olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlamak için getirilir.
  4. Sebep cümlesi soru cümlesi olarak gelirse ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  5. Sebep cümlesi istek ifade eden bir cümle olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  6. Sebep cümlesi teşvik ifade eden bir cümle olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  7. Sebep cümlesi dilek, temenni cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  8. Sebep cümlesi ümit cümlesi olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.
  9. Sebep cümlesi olumsuz olursa ف (fa) bağlacı sonuç cümlesine bağlar.[1]

Bağlacın nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi kurduğunun anlaşılması için ayetlerdeki kullanımına bakalım.

Araf 7/160

وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ أَسْبَاطًا أُمَمًا ۚ وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ ۖ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا ۖ قَدْ عَلِمَ كُلُّ أُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ ۚ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَأَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَىٰ ۖ كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ ۚ وَمَا ظَلَمُونَا وَلَٰكِنْ كَانُوا أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ

Biz onları on iki kabile hâlinde topluluklara ayırdık. (Tîh sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Mûsâ’dan su istediğinde biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. “Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin” (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı. (DİB meali)

Bu ayette sebep sonuç ilişkisi kuran ف(fa) bağlacı şu cümle içinde geçmektedir. وَأَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ ۖ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا  “Kavmi Mûsâ’dan su istediğinde biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. 

Buna göre ayetin; مُوسَىٰ إِذِ اسْتَسْقَاهُ قَوْمُهُ أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ “Kavmi Mûsâ’dan su istediğinde biz ona, “Asânı taşa vur” diye vahyettik” Bu cümlesi sebep cümlesiolmaktadır. 

Sonuç cümlesi ise فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا “(Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı”işte bu cümle olmaktadır. Fakat her iki cümleye bakıldığında Musa’nın taşa vurduğuna dair tek bir kelime dahi yoktur. Normal olarak anlatımın “Musa’ta taşa vur diye vahyettik, o da vurdu ve taştan on iki pınar fışkırdı” şeklinde olması gerekmektedir. İşte ف (fa) bağlacı taştan pınar fışkırmasının bahsedilmese bile Musa’ya verilen emrin Musa tarafından yapılmış olduğunu göstermektedir. Kur’an’da bu yönde yüzlerce örnek bulunmaktadır. 

Anlamaya çalıştığımız Neml 36. ayetteki bileşik şekilde gelen فَلَمَّا(felemma) kelimesine gelince, ilk önce bu kelimenin başındaki ف (fa) bağlacının kendisinden önce gelen ayetle nasıl bir sebep-sonuç ilişkisi kurduğuna bakılması gerekmektedir. Bu bağlaçtan önce gelen 35. ayet sebep, bağlaçtan sonra gelen 36. ayet ise sonuçolmaktadır. O halde bu iki ayete birlikte bakmak gerekecektir. Bir bölüm önce 35. ayete meal vermiş olmamıza rağmen, kendi verdiğimiz meali değil de DİB mealini kullanacağız.   

Neml 27/35-36

وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ

“Ben onlara bir hediye gönderip, elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım.”

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

(Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince, Süleyman ona şöyle dedi: “Siz beni mal ile desteklemek (ve böylece etkilemek) mi istiyorsunuz? Oysa Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Fakat hediyenizle ancak siz sevinirsiniz.” (DİB meali)

35. ayete bakıldığında elçilerin gönderildiğine dair tek bir kelime dahi yoktur. Sadece kadının “hediye gönderip elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım” şeklindeki bir söylemi vardır. Evet kadın söylemiştir ama söylediğini yaptığına dair tek bir kelime dahi yoktur. 36. ayete bakıldığında sadece فَلَمَّا جَاءَ (felemma cae) şeklinde gelen bir fiil bulunmaktadır. Hatta öyle ki cümlede “cae” fiilinin kendisine döndüğü fail olan elçilerkelimesi dahi bulunmamaktadır. Başlangıç cümlesinden bahsedilmediği gibi devam cümlesinde de bahsedilmemektedir. 36. ayet kendinden önceki ayetten bağımsız okunduğunda Süleyman’ın kimden bahsettiğini anlamak bile mümkün değildir. İşte bu durum hemen bir önceki ayette kadının “yapacağım”dediği şeylerin hespinini onun dediği doğrultuda gerçekleştiğini bildiren baştaki ف(fa) bağlacından anlaşılmaktadır. Her iki ayette geçen konuşmalara baktığımızda arada anlatılmayan şu olayların olduğu anlaşılmaktadır. 

Anlatılan“Ben onlara hediye gönderip ne haber ile döneceklerine bakacağım”diyen kadın.

AnlatılmayanKadın elçileri seçti, hediyeleri onlara verdi, onlara ne söyleyeceklerini tembihledi, elçiler hediyelerle birlikte yola çıktı, yolculuktan sonra Süleyman’ın bulunduğu yere gelindi, Süleyman’a haber verildi, Süleyman’a geldiler ve hediyeleri kadının isteği doğrultusunda ona verdiler hatta kadının ne haber gönderdiğini de bildirdiler işte bunun üzerine “Süleyman dedi ki…”

İşte arada anlatılmayan bu kadar olayın, kadının en başta yapacağım dediği şeylerin onun planladığı şekilde gerçekleştiğini bildiren şey cümlenin başında gelen ف(fa) bağlacıdır. Nitekim tek bir istisnası olmadan tüm meal ve tefsir müellifleri bunu böyle anlamış ve ne önceki ne sonraki ayette geçmemesine rağmen فَلَمَّا جَاءَ(felemma cae) ifadesine tıpkı yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi “(Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince”şeklinde anlam vermişlerdir ki doğru da yapmışlardır. Yani her ne kadar ayetlerde her iki ayet arasındaki olaylar peş peşe anlatılıyorsa da bu elçiler kadın söyler söylemez aniden Süleyman’ın huzurunda belirmemiştir. Oradaki bağlaç işte bu süreçleri ifade etmek için bulunmaktadır.

Ayetin başında gelen فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَbu cümle yalın olarak çevrildiğinde “Süleyman’a geldiğinde”şeklindedir. Ne gelenin kim olduğu, ne getirdikleri, ne söyledikleri, ne zaman yola çıktıkları, kimin onları gönderdiği belirtilmemiştir ama tüm meal ve tefsir müellifleri ayetin başındaki ف(fa) bağlacının bunların hepsini ifade etmiş ve meallerinde bu yönde mana vermişlerdir.

Abdulaziz Bayındır Meali:Elçi gelince Süleyman dedi ki:

Abdulbaki Gölpınarlı Meali:Elçiler, Süleyman’a gelince 

Abdullah Parlıyan Meali:Sebe’ melikesinin elçileri, Süleyman’a geldiklerinde,

Ahmet Tekin Meali:Elçiler hediyelerle Süleyman’a gelince, 

Ahmet Varol Meali:(Elçi) Süleyman’a geldiğinde 

Ali Bulaç Meali:(Elçi hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman:

Ali Fikri Yavuz Meali:Bunun üzerine gönderilen hediye Süleyman’a vardığı zaman

Bahaeddin Sağlam Meali:Elçi, Süleyman’a gelince

Bayraktar Bayraklı Meali:Elçiler hediyelerle Süleyman’a gelince

Cemal Külünkoğlu Meali:(Kraliçenin elçisi hediyelerle) gelince 

Diyanet İşleri Meali (Yeni):(Elçilerin sözcüsü) Süleyman’ın huzuruna gelince, 

Diyanet Vakfı Meali:(Elçiler, hediyelerle) Süleyman’a gelince şöyle dedi: 

Edip Yüksel Meali:(Elçi) geldiğinde 

Elmalılı Hamdi Yazır Meali:(Elçiler, hediyelerle) gelince 

Elmalılı Meali (Orjinal):Bunun üzerine gönderilen Süleymana vardığı vakıt 

Hasan Basri Çantay Meali:Bunun üzerine vaktaki (o gönderilen hey’et) Süleymana geldi

Hayrat Neşriyat Meali:Nihâyet (elçiler hediyelerle) Süleymân’a gelince

Kadri Çelik Meali:(Elçi hediyelerle) Süleyman’a geldiği zaman

Mehmet Türk Meali:(Elçiler) Süleyman’a gelince 

Muhammed Esed Meali:[Sebe Melikesi’nin elçileri] Süleyman’a geldiklerinde 

Mustafa İslamoğlu Meali:(Sebe kraliçesinin elçisi) Süleyman’a gelince, 

Ömer Nasuhi Bilmen Meali:Vaktâ ki (hediyeyi getirenler) Süleyman’a geldi. 

Suat Yıldırım Meali:Elçi Süleyman’a gelince 

Süleyman Ateş Meali:(Elçi, hediyelerle) Süleyman’a gelince 

Şaban Piriş Meali:Elçi Süleyman’a geldiği zaman

Ümit Şimşek Meali:Elçiler geldiklerinde, Süleyman 

Yaşar Nuri Öztürk Meali:Elçi, Süleyman’a geldiğinde

Burada tekrar bir hatırlamada bulunma zorunluluğu vardır. Ayetin Arapça metninde فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ geçen bu cümledeki جَاءَ (cae -geldi) fiilin failinin kimler olduğu ne önceki ayette ne bu ayette bulunmamaktadır. Bu fiilin failinin bir önceki ayette kadının “elçi gönderen benim”demesinden sonra hiçbir şekilde bahisleri geçmemiş olmasına rağmen onun gönderdiği elçiler olduğunun anlaşılması, olayın tam da onun istediği doğrultuda gelişmiş olduğunun anlaşılması, arada anlatılmayan birçok olayın olduğunun anlaşılması sadece baştaki bileşik edattan anlaşılmaktadır. Ayetin başında bağlaç olmasaydı bu ayette bahsedilenlerin kadının gönderdiği elçiler olduğunun anlaşılmasına imkân yoktu. Buna göre ilk cümleye açıklayıcı bir mana verilmesi durumunda şu şekilde parantez içi cümle konulması gerekmektedir.

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ…. (Kadın elçileri belirledi, hediyeleri onlara verdi, onlar yola çıktılar ve Süleyman’ın bulunduğu yere vardılar) “Nihayet Süleyman’ın yanına geldiklerinde (hediyeyi verdiler, ulaştırılması gereken mesajı ilettiler, bunun üzerine Süleyman) dedi ki…”

İşte sadece üç kelimelik bir cümlenin arkasına ve önüne bu uzun açıklamayı koydurtan, koyulmasa bile bu şekilde anlaşılmasını sağlayan şey sadece baştaki ف (fa) bağlacıdır.Doğrusu da budur ve böyle olmalıdır. Nitekim az önce verdiğimiz gibi tek bir istisnası dahi olmadan tüm meal ve tefsir müellifleri bunu böyle anlamış bu yönde meal vermişlerdir. 

İşte bunun hatırda tutulması gerekmektedir. Bu bağlamda doğru kullanılmış bağlaç üzerinde uzun açıklamalar yapmamızın sebebi, birkaç ayet sonra gelecek kullanımına örnek teşkil etmesinden dolayıdır. O ayete geldiğimizde bu konuya tekrar dönüş yapılacaktır.

Ayette geçen أَتُمِدُّونَنِ (etumidduneni) kelimesi ifal babında م د د(mim+dal+dal) kök harflerinden türemiş muzari bir fiildir ve Kur’an’da bu kök harflerinden türemiş 32 kelime bulunmaktadır. Temelde “bir nesneyi veya şeyi çekip uzatmak” manalarına gelen bu fiilin mazikök anlamları “uzatmak, yardım etmek, artırmak, eklemek, ilave etmek, kabarmak, zaman tanımak, yaymak, genleşmek” şeklindedir.[2]Arapçadaki kullanıldığı şekliyle zaman tanıma anlamına gelen “müddet” kelimesi Türkçeye de geçmiştir. Yukarıdaki DİB meali ve diğerleri kelimeye “yardım etmek”manası vermişlerdir. Fakat mazi kökünde zaten yardım etmek anlamı bulunan bu kelimenin if’al babındaki anlamı yardım etmek değil “yardım ettirmek”şeklindedir. Bu kelimeye “yardım etmek”manasının verilmesi arka plandaki uydurulmuş efsaneden dolayıdır. Kelime ayette “zaman uzattırmak”manasına gelmektedir. 

Hemen devamında gelen بِمَالٍ (bi malin) kelimesi م و ل (mim+vav+lam) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 86 kelime bulunmaktadır ve bunların hepsi de isim olarak geçmektedir. İsfahani bu kökten türeyen kelimelerle (mim+ya+lam) kök harflerinden türeyen kelimeleri aynı kategoride incelemiş ve şu tarifi getirmiştir. Malın (المالُ) şeklinde adlandırılmasının nedeni, “her zaman başka bir tarafa meyyal, eğimli olması ve ayrıca zail olucu, zeval bulucu bir şey olmasıdır.”[3]Kelime sözlüklerde; mal sahibi olmak, malı çoğalmak, bir yere dönmek, birini veya bir şeyi sevmek, tarafını tutmak, bir şeyden sapmak, onu terk etmek, haksızlık etmek, direk duvar gibi şeylerin bir tarafa eğilmesi, yatar duruma getirmek, müsibetlerini göstermek, üstün gelmek, sermaye, mal, yardım, destek” gibi anlamlarda geçmektedir.[4]Buna göre ayete verilmesi gereken daha isabetli anlam şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/36

فَلَمَّا جَاءَ سُلَيْمَانَ قَالَ أَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍ فَمَا آتَانِيَ اللَّهُ خَيْرٌ مِمَّا آتَاكُمْ بَلْ أَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

Nihayet (elçiler hediye ile) Süleyman’a geldiğinde, (Süleyman) şöyle dedi: “Siz sevdiğiniz birine zaman mı (uzattırıyorsunuz) kazandırıyorsunuz. Lakin Allah’ın bana verdirdiği sizin bana getirdiğiniz şeyden daha iyidir. Hayır öyle olmaz, sizler iyi kılavuzlarsınız diye çok şımarıyorsunuz.

Ayette geçen بِهَدِيَّتِكُمْ (bi hediyyetikum) kelimesinin düz çevirisi “kılavuzluğa mensubiyetiniz ile”olması gerekmektedir. Bir önceki ayette de geçen “hediyye” kelimesinin sonundaki ي (ya) harfinin mensubiyet bildiren bir harf olduğunu belirtmiştik. Bu kelimeye kendi anlamı olan “kılavuzluk yapmak”manası üzerinden mana verilmesi durumunda kelime “çok iyi kılavuz” anlamına gelmektedir. Armağananlamında kullanılan “hediye”kelimesi de ulaştırılmak istenen şeye, çok iyi bir kılavuzluk yaptığı için bu adı almış olmalıdır. Verilen hediyeler arkasından gelecek bir isteğin, bir kutlamanın veya iyi dilekler sunmanın önünde kılavuz gibi olmaktadır. 

Daha önce de belirtmiştik, aslında hediyeyi gönderen sadece kadın olmasına rağmen, Süleyman’ın muhatabı olan kadını değil de çoğul kullanarak sizdemesinin nedeni, hem Hüdhüd’ün oradaki durumu ona iletmiş olmasından hem de Süleyman’ın kadının içinde bulunduğu çıkmazı anlamış olmasından dolayıdır. İlerleyen ayetlerde kadının aslında Süleyman’a itaat etmeye dünden razı olduğu daha net açığa çıkacaktır.

Ramazan DEMİR


[1]Doç. Dr. Candemir Doğan, Bağlaçlar s.235

[2]İsfahani, Müfredat MDD md. / Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük MDD md.s.1941 / Arif Erkan, El-Beyan MDD md.s.2100

[3]İsfahani, Müfredat MVL md.

[4]Arif Erkan, El-Beyan MVL md.s.2060

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!
error

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*