SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -39- ARADA KALMAK!

ARADA KALMAK

Neml 27/32

قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّىٰ تَشْهَدُونِ

“Ey ileri gelenler! Durumum hakkında bana görüş bildirin. Sizler yanımda bulunmadıkça hiçbir işe kesin olarak karar vermem.” (DİB meali)

Arapça metinde geçen kelimelerin mealdeki karşılıkları şunlardır.

  • مَا كُنْتُ قَاطِعَةً (Ma kuntu katiaten)….. Kesin olarak karar vermem.
  • حَتَّىٰ تَشْهَدُونِ (Hatta teşhedun)………. Sizler yanımda olmadıkça.

Artık şu kesindir ki müellifler meallerini yazarken önlerindeki Kur’an’a bakarak değil, kafalarındaki hikayelere göre kelimelere anlam vermişlerdir. Çünkü Kur’an’a bakıldığı halde kelimelere bu anlamların verilmesi asla mümkün değildir.

Fiil olarak bir bütünden herhangi bir parçayı kesip koparmak anlamlarına gelen قَاطِعَةً (katiaten) kelimesi ق ط ع (kaf+tı+ayn) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 36 kelime bulunmaktadır. Mazi fiil olarak; “kesmek, alıkoymak, boykot etmek, men etmek, katetmek, uzak kalmak” manalarına sahiptir. Kelime bilinen fiziki manada bir şeyi kesmeyi ifade ettiği gibi “ilişki kesmek, yolu kesmek, sözü kesmek, irtibatı kesmek, yardımı kesmek, destek vermeyi kesmek” gibi soyut manada kesmeleri de ifade etmektedir. Kelime ayette “ismi fail” olarak geçmektedir. Bu kökten isim olarak; “feodal, derebeyi, feodalizm, kopukluk, kesen, kesici, kıta, sektör, mutlak, kesin, boykotçu, bir şeye karşı çıkan” gibi kelimeler türemiştir.[1]

Ayette isim olarak ve iki defa geçen أَمْرِي (emr) kelimesi aynı kök (elif+mim+ra) harlerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 248 kelime bulunmaktadır. Fiil olarak; “emretmek, emir vermek, buyurmak, bir şeyle mükellef kılmak, bir işle görevlendirmek, görev vermek, çoğaltmak, bilemek, keskinleştirmek, önlem almak” anlamlarına gelen bu kökten isim olarak; “emir, başkan, komplo, pusu, karşılıklı istişare, emir, buyruk, iş, durum, emreden, emredici, komplocu” anlamlarına gelen kelimeler türemiştir.

Yukarıdaki DİB mealinde “siz yanımda olmadan” manası verilen تَشْهَدُونِ (teşhedun) kelimesi ش ه د (şın+he+del) kök harflerinden türetilmiş muzari bir fiildir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 160 kelime bulunmaktadır. Kelime yalın olarak “şahitlik yapmak, tanık olmak, olay veya iş esnasında orada olmak, hazır bulunmak, müşahede etmek, temaşa etmek, görmek” anlamlarına gelmektedir.

Bu kadının ne dediğinin anlaşılması için geride olan olayların biraz hatırlanması gerekmektedir.

Neml 27/22-26

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

(27/22) “Ardından (Süleyman) uzak olmayan bir yerde (onun) gelmesini bekledi. Hemen sonra da (Hüdhüd geldi ve): Şöyle dedi; “Senin ona kavratamadığın şeyi ben (ona) kavrattım ve Sebe’den endişelerini giderecek (beklediğin) kesinlikle doğru (yalan olmayan) bir haberi sana getirdim.

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

(27/23) Kesinlikle ben (uzak yolculuk yapanlara) çok kızdım, (müennes) bir kişi onları yönlendiriyor. (İstediğin) şeylerin hepsinden (ona) verdirtilmiş ama onun da zorlu bir yöneteni var”

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

(27/24) “Ona ve kavmine çok kızdım (çünkü) Allah’tan önce o dik başlı için emre amade oluyorlar ve şeytan (bana değil) onlara yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar.

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

(27/25) “Sadece Allah için emre amade olsalar ya!” ki zaten O, göklerde ve yerde de (olsa) o gizleneni (saklandığı yerden) çıkarır ve (söylemeyerek) örtbas ettiğinizi de (söyleyerek) açığa vuracağınızı da bilir.

اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

(27/26) O zorlu yönetenin rabbi de kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır.

İşte kadının söyleminden öncesinde geçen bu olayların hepsinde kendi kavmini haberdar ettiği, hatta bu olaylara onların istekleri doğrultusunda karar vermiş olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi aynı kişileri karşısına almış, bir yandan olayların buraya gelmesinde karşısındakilerin payının ne olduğunu, geçmişte aldığı kararları nasıl aldığını ve yine gelinen son durumda ne yapması gerektiğini onlara sormaktadır. Buna göre ayete verilmesi gereken meal şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/32

قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَفْتُونِي فِي أَمْرِي مَا كُنْتُ قَاطِعَةً أَمْرًا حَتَّىٰ تَشْهَدُونِ

“Ey ileri gelenler! Siz şahit oluncaya kadar hiçbir işe karşı çıkan olmadım, şimdi içinde bulunduğum durumum hakkında bana bağlayıcı görüşlerinizi bildirin.

(Verdiğimiz bu mealde “şimdi içinde bulunduğum” kelimelerinin gerekçesi, fiilin, emri hazır olması ve hemen devamında gelen فِي (fi) harfi ceridir.)

İşte bu söylemden anlaşılmaktadır ki, kadının daha önce verdiği kararların hepsinde halihazırda kendilerinden görüş istediği danışma kurulunun etkisi olmuştur. Ayette geçen مَا كُنْتُ قَاطِعَةً “karşı çıkan olmadım” ifadesinden kadının daha önceki kararlarda da onların tersini düşündüğü ama buna rağmen kestirip atmadığı, onların kararlarına uyduğu anlaşılmaktadır. Kıssanın ilerleyen bölümünde kadının bu yönde tavır sergilediği daha netleşecektir.

Neml 27/33

قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ

Dediler ki: “Biz güçlü kimseleriz ve çetin savaşçılarız. Emir senin. Ne emredeceğini düşün.” (DİB meali)

Kadını bir nevi çaresiz durumda bırakan işte bu söylemdir. Kadın onlara içinde bulunduğu durumdan çıkmanın yolunu sormaktadır ama onlar söze “biz kuvvet sahibi ve çok etkili cesaret sahibi kimseleriz” yani korkak değiliz, gerekirse savaşırız demektedirler. Onların bu tavrı korudukları o dikbaşlıyı vermeyecekleri daha doğrusu ikinci defa gelen Hüdhüd’e yine vermeyecekleri anlamına gelmektedir. Bu kadın kavmi ile Süleyman arasına sıkışıp kalmıştır. Ayette geçen وَالْأَمْرُ (ve’l emru) ifadesinin marife olması ve hemen devamında إِلَيْكِ (ileyke) ifadesinin gelmesi anlamı “o (bahsettiğin) durum seni bağlar” anlamına gelmektedir. Devamında gelen فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ “artık ne önlem alacağını kendin düşün” ifadesinde ise herhangi bir çıkış yolu bildirmeyeceklerini, alacağı her kararda yalnız kalacağını ve hatta gerekirse ona bile karşı çıkacaklarını söylemiş olmaktadırlar. Bu kadın onlara “bana bağlayıcı görüşünüzü bildirin” diyerek içine düştüğü duruma bir çıkış yolu önermelerini istemiş ama onlar “çok cesaret ve kuvvet sahibi kimseleriz (korkak değiliz)” diyerek kestirip atmışlardır. Kendilerini tanıyan, onlardan biri olan ve onlara liderlik yapan birine “biz cesaret ve kuvvet sahibiyiz” denmesinin başka bir anlamı yoktur. Yani onlar içinde bulunduğu durumda tereddüt gösteren kendi liderlerine üstü kapalı olarak “korkak” demiş olmaktadırlar.

Neml 27/33

قَالُوا نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ وَالْأَمْرُ إِلَيْكِ فَانْظُرِي مَاذَا تَأْمُرِينَ

Dediler ki: “Biz kuvvet sahiyiz dahası çok şiddetli cesaret sahibi kimseleriz” ve (bahsettiğin) durum seni bağlar, bundan sonrasında ne önlem alacağını kendin düşün.”

Ayetin en sonunda gelen تَأْمُرِينَ (te’murin) kelimesine “önlem almak” manasını vermemizin gerekçesi, kelimenin anlamları hakkında az önce yaptığımız açıklamalardır. Bunlar emir almaya niyeti olmuş olsaydı, söze meydan okuyucu bir şekilde başlamaz, durumu çözülemez hale getirecek ifadeler kullanmazlardı. Onların amacı herhangi bir emir almak değil, kendi liderlerinin istedikleri yönde karar almalarını sağlamaktır. Zaten kadın daha önceki kararları da onların tanıklığı ile aldığını kendisi ifade etmişti. İşte bu yüzden kelimeye kök manaları içinde bulunan “önlem alma” manası tercih edilmiştir.

Neml 27/34

قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً ۖ وَكَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

(Kraliçe Belkıs) şöyle dedi: “Krallar bir memlekete girdi mi, orayı harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler. İşte onlar böyle yaparlar.” (DİB meali)

Ayetin metninde ve Kur’an’ın hiçbir yerinde kadının isminin Belkıs olmadığını belirtmiştik. Israrla bu ismin kullanılması sadece efsanelerin müelliflerin kafasına çıkmamak üzere kazınmış olmasından kaynaklanmaktadır. Oysa bu müennes kişi insan değil, Şeytanlarla aynı türden gaybi bir varlıktır.

Ayette geçen الْمُلُوكَ (el-muluk) kelimesinin anlamları içinde “krallar” manası bulunmaktadır. Fakat kelimenin hem çoğul hem de marife olması kast edilen anlamın krallar olmasını geçersiz kılmaktadır. Üstelik Süleyman bir kral değil Allah resulüdür ve yaşanan bu olayların tamamı Süleyman’ın otorite sahibi olmasından dolayı değil, resul olmasından dolayıdır. Dahası onlara o ilkeleri koyan sadece Süleyman’dır yani bir kişidir. Hepsinden de önemlisi Süleyman’ın gayb alemine geçip onların memleketlerini ifsad etmesinin imkânı yoktur.

Bu kelimenin kast ettiği yalın anlam “egemenler” şeklindedir ve kadının bu kelimeden kast ettiği kişiler Süleyman’ın emrine verilenleri zaptu-rapt altında tutan meleklerdir. Olaya henüz onlar karışmamış, Süleyman konumunun gerektiği duruma göre hareket ederek onlara kendi türlerinden Hüdhüd’ü elçi olarak göndermiş, zor kullanmamış, emri altına gelmesi gerekeni isteyerek kendisine göndermelerini, onu korumamalarını bildirmiştir. Ama onlar ısrarla onu korumaya devam etmiş üstelik “biz güçlü kuvvetli ve çok cesaretli yani korkak olmayan kimseleriz” diyerek meydan okumuşlardır.

Zel-karneyn kıssasında Yüce Allah işte bu durumda olan mesele karşısında Süleyman’ı muhayyer bırakmıştı. Süleyman ise o muhayyerliği olumlu yönde kullanacağını bildirerek şöyle demişti.

Kehf 18/87

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

(Zülkarneyn) “Amma biz sadece zulmetmiş kimseye azap ettireceğiz. Sonra o yetkilisine iade edilir o da onu sevimsiz (hoşa gitmeyen) bir alıkoymayla alıkoyar.

İşte Süleyman’ın bahsettiği yetkililer ile kadının bahsettiği egemenler aynı kişilerdir. Yani kadın bu işin güzellikle halledilmemesi durumunda en sonda onların geleceğini bilmektedir. Evet henüz onlar gelmemektedir çünkü buna Süleyman engel olmaktadır. Yüce Allah ona “ister ceza verdirirsin ister onları güzellikle elde edersin” demiş, o da güzellikle elde edeceğini bildirmiş, sertliği sadece o dikbaşlıya göstereceğini bildirmiştir. Ayette geçen الْمُلُوكَ (el-muluk) kelimesine “o egemenler, o yetkililer” manası vermenin önünde hiçbir engel yoktur. Çünkü kral manası verilen “melik” kelimesi “gücüyle egemen olan kişi” anlamındadır. Başka bir cemi mükesser olan “Melaike” kelimesi de güçlü ve egemen hale getirilmiş kişileri kast eden bir kelimedir ve hiçbir Melek Yüce Allah’ın kendisine vermediği bir yetkiyi kullanamaz. Meleklerin izin verilmemiş bir yetkiyi kullanmaları durumunda tıpkı İblis örneğinde olduğu gibi melek olmayla ilgili tüm yetkileri ellerinden alınıp İblis haline getirilmeleri gerekir.

Ayette geçen أَفْسَدُوهَا (efseduha) kelimesi ف س د (fa+sin+dal) kök harflerinden türemiş if’al babında mazi bir fiildir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 50 kelime bulunmaktadır. Kelime mazi kökünde; “bozulmak, berbat olmak, telef olmak, perişan olmak, kokmak, batıl olmak, hükümsüz olmak, arası açılmak, geçersiz olmak” anlamlarına sahiptir. Kelime ayette if’al babında geçtiği için tüm manalar geçişli olmak zorundadır. Yani bozmak, telef etmek, perişan etmek, kokutmak, batıl hale getirmek, arasını açmak, geçersiz hale getirmek” gibi.

Ayette geçen قَرْيَةً (karyeten) kelimesi esasında çok geniş bir çalışma gerektirmektedir. Çünkü karşılaştırmalı bir meal taraması yapıldığında birçok yerde “belde, karye, medine, ard” kelimelerine birbirine mukabil anlamlar verilmiş, bu kelimeler arasındaki fark gözetilmemiştir. Mesela, yukarıya aldığımız DİB meali bu ayette kelimeye memleket manası vermiştir. Aynı meal müellifleri aşağıdaki ayette geçen “belde” kelimesine de memleket anlamına gelecek ülke anlamı vermişlerdir.

Kaf 50/36

وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَشَدُّ مِنْهُمْ بَطْشًا فَنَقَّبُوا فِي الْبِلَادِ هَلْ مِنْ مَحِيصٍ

Biz onlardan önce, kendilerinden daha zorlu nice nesilleri helâk ettik de ülke ülke dolaşıp kaçacak delik aradılar. Kaçacak bir yer mi var? (DİB meali)

Aynı müellifler anlamaya çalıştığımız ayette “karye” kelimesine memleket manası vermişlerken mesela, 2/58 de kasaba, 2/259 da şehir manası vermişlerdir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi karşılaştırmalı bir meal taraması yapıldığında kelimelere yüklenen bu farklı anlamların sadece DİB meali ile sınırlı olmadığı, meal ve tefsirlerin tamamında durumun böyle olduğu rahatlıkla görülecektir.

Kelime ق ر ي (kaf+ra+ya) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 57 kelime bulunmaktadır. Kelimenin fiil olarak kök anlamları: misafir etmek, ağırlamak, ikramda bulunmak, bedel istemek, ikram istemek, araştırıp incelemek, parçadan yola çıkarak tüme varmak, tek tek ziyaret etmek” şeklindedir. İsim olarak ise “havuz ya da gölde biriken su, misafire ikram edilen yiyecekler, köy, köylü, şehir” anlamlarındadır.[2] Görüldüğü gibi sözlüklerde bile kelimenin ayrımı yapılmamış, alt alta hem şehir hem de köy manası verilmiştir. İsfahani kelimenin genel anlama sahip olduğunu, kast edilen anlamın “insanların toplandığı yer” şeklinde olduğunu belirtikten sonra hem toplanılan yere hem de tek tek toplanan kişilere “karyetun” denilebileceğini ifade etmiştir.[3] Bu yaklaşım bir nebze de olsa kelimenin üzerindeki kapalılığı giderse de insanların toplandığı her yere karye denmemektedir.

Enam 6/123

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا فِي كُلِّ قَرْيَةٍ أَكَابِرَ مُجْرِمِيهَا لِيَمْكُرُوا فِيهَا ۖ وَمَا يَمْكُرُونَ إِلَّا بِأَنْفُسِهِمْ وَمَا يَشْعُرُونَ

İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar. (DİB meali)

Mesela bu ayette geçen karye kelimesine memleket manası verilmesi durumunda şöyle bir ikilem ortaya çıkmaktadır. Memleket dendiğinde genelde kişinin üzerinde yaşadığı, kendisine vatan edindiği topraklar kast edilmektedir. Orada hiçbir şehir olmasa bile hatta herhangi bir insan kalmasa bile orası, orada yaşayan biri için memlekettir. Fakat bu memleketin ekabiri, mücrimi olmaz. Çünkü bu kavramlar sadece insanlar için geçerli kelimelerdir. Memleketin ileri gelenleri dendiğinde kast edilen anlam bir topluluk halinde yaşayan insanların ekabirleri, mücrimleri şeklindedir. O halde bu ayette geçen قَرْيَةٍ (karyetun) kelimesinin anlamı, üzerinde yaşanılan toprak parçası değil, o toprak parçasında insanların oluşturduğu topluluktur. Nitekim herhangi birinin “memleket” dediğinde anladığı şey o toprak parçası üzerinde yaşayan insanların hepsinin kabul ettiği sınırlar içerisinde kalan bölgedir. Herhangi bir ülkenin sınırına gittiğinizde Türkiye memleketi ile Yunanistan memleketini birbirinden ayıran şeyin gerilmiş dikenli teller olduğunu görürsünüz. Herhangi bir toprak parçası üzerinde orasının falanlara ya da filanlara ait bir memleket olduğunu belirten doğal hiçbir işareti hem de yeryüzünün hiçbir yerinde göremezsiniz. Yüce Allah yeryüzünün hiçbir bölgesini filanlara ya da falanlara taksim etmemiştir. Şurası Fransızların, burası Arapların, diğer yer Kürtlerin, işte burası da Türklerin şeklinde yapılan taksimlerin hiçbiri Yüce Allah’ın taksimi değildir. İnsanlar kendi kafalarından bir yerin kendilerine ait olduğunu belirten sınırlar çizebilirler ama Yüce Allah bu sınırları asla tanımamaktadır. Çünkü yeryüzü içindekilerle ve dışındakilerle birlikte sadece Allah’ın mülküdür ve bu mülkünden birilerine pay ayırdığına dair tek bir delil yoktur. Kaldı ki yeryüzünün hangi bölgesine bakarsanız bakın bugün bir memleketi belirtir şekilde “Tayland, Çin, Amerika, Brezilya vs” denilen yerlerin hepsinin bir zamanlar hem sınırlarının hem sahiplerinin hem de adlarının farklı olduğunu tespit edersiniz. Muhtemeldir ki yarınlarda bu adlar ve memleketler sahipleri ile birlikte değişecektir. İşte karye denilince akla gelen şeyin bir zamanlar üzerinde başka birilerinin yaşadığı toprak parçaları değil, bizzat o insanların kendilerinin olması gerekmektedir. Çünkü toprak hiçbir zaman değişmemektedir. Aynı toprak parçasına bir zamanlar Osmanlı, daha öncesinde Bizans, daha öncesinde Roma, daha öncesinde Eti denmesi toprağın aldığı şekillerden değil, insanların ona verdiği adlardan dolayıdır. Yoksa Osmanlı zamanındaki toprak başka, Bizans zamanındaki toprak başka değildir. Kur’an’da geçen karye kelimeleri de hep insanları kast etmektedir. Mesela, aşağıdaki ayete bakalım.

Araf 7/94

وَمَا أَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا أَخَذْنَا أَهْلَهَا بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ لَعَلَّهُمْ يَضَّرَّعُونَ

Biz hiçbir memlekete bir peygamber göndermedik ki (karşı çıkmaktan vazgeçip) yalvarıp yakarsınlar diye ora halkını yoksulluk ve sıkıntıya uğratmış olmayalım. (DİB Meali)

Yine aynı meal müellifleri kelimeye bu ayette de “memleket” manası vermişlerdir. Oysa memleket eğer bir toprak parçası ise ayetin bahsettiği resul insanlara değil o toprak parçasına gelmiş olmaktadır. Dahası resule karşı çıkan da yine o toprak parçası olmaktadır. Oysa kelimenin kast ettiği anlam memleket değil, belli bir inanç çerçevesinde topluluk oluşturan ve hepsini tek bir “karye” yapan ilkelere göre yaşayan insanlardır.

Yine aynı meal müellifleri üç ayette ard arda geçen “ehli kur’a” tamlamasına bakın ne anlam vermişlerdir.

Araf 7/96-98

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَىٰ آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَٰكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler’(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.

أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَىٰ أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَائِمُونَ

Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

أَوَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَىٰ أَنْ يَأْتِيَهُمْ بَأْسُنَا ضُحًى وَهُمْ يَلْعَبُونَ

Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular? (DİB meali)

Bu mealin müellifleri üç ayette geçen أَهْلُ الْقُرَىٰ (ehlu’l kur’a) tamlamasına “memleketlerin halkları” anlamı vermişlerdir (aslında diğer meallerde de durum aynıdır). Buna göre yine anlamaya çalıştığımız “karye” kelimesi memleket “ehl” kelimesi ise halk anlamına gelmektedir. Oysa bu ayette “ehl” kelimesine “halk” manası verilmesi durumunda bu sefer “ehl” kelimesinin başka konular bağlamında geçtiği ayetler farklılaşacaktır. Mesela ehl kelimesinin en fazla kullanıldığı أَهْلَ الْكِتَابِ (ehle’l kitap) tamlamasın anlamı “o kitabın halkı” anlamına gelecektir ki bundan anlaşılması gereken “kitap” diye bir memleket vardır, ehil de onun halkıdır şeklinde bir şey olması gerekmektedir. Oysa ne ehl kelimesi halk anlamındadır ne de “karyetün” kelimesi memleket. Ehl kelimesi, inanılan ve kabul edilen bir şeyde yardımlaşma amacıyla bir araya gelme anlamındadır. Yani ön plana çıkan şey hedef birlikteliğidir. O hedefe inanmayan veya o hedef doğrultusunda yardımlaşmayan kişiye ehil denmemektedir. Mesela Hud suresinde kendi oğlu için ehil kelimesini kullanan Nuh’a Yüce Allah o senin ehlin değildir demektedir. Yine Lut kıssaları bağlamında, gelen misafirleri kendilerine verilmeyen karye, Lut’a şunu demektedir.

Neml 27/56

فَمَا كَانَ جَوَابَ قَوْمِهِ إِلَّا أَنْ قَالُوا أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُمْ ۖ إِنَّهُمْ أُنَاسٌ يَتَطَهَّرُونَ

Bunun üzerine kavminin cevabı ancak şöyle demek oldu: “Lût’un ailesini memleketinizden çıkarın. Çünkü onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış(!)” (DİB meali)

Ayette geçen أَخْرِجُوا آلَ لُوطٍ مِنْ قَرْيَتِكُم (uhricu ele lut’in min karyetikum) cümlesine verilen “Lut’un ailesini memleketinizden çıkarın” anlamı genelde onu sınırdışı edin şeklinde anlaşılmıştır. Oysa dikkat edilirse ayette Lut ve ailesi değil sadece Lut âli denmektedir. Gerçi âl kelimesine verilen aile anlamı da doğru değildir ama doğru olmasa bile kast edilenin sadece onlar olduğu gayet açıktır. Bu durumda onlar Lut kalabilir ama ailesini sınırdışı edin mi demek istemektedirler. Elbette öyle değildir. Lut hiçbir zaman onların oluşturduğu karye’den biri olmamıştır. Çünkü karye kelimesi bir toprak parçası ya da bir şehir anlamında değil, bir toprak parçası üzerinde kendilerine sınır çizen ve bu sınırı kabul eden, aynı zamanda bu sınırlar içinde yaşamanın genel kurallarını kabul eden insanlar demektir. Karye kelimesine şehir anlamı verilmesi de zaten bu anlamından dolayıdır. Çünkü bir şehirde yaşayanların hepsi önce kendilerini o şehrin bir ferdi sayacak daha sonra o şehirde yaşamanın kurallarına uyacaktır. İşte şehiri şehir yapan şey de budur. Yoksa yalın olarak insanların toplandığı her yere şehir denmemektedir. Şehirde aslolan şey yükümlülüklerin ve hakların tarif edilmiş olması, bu tariflerin kabul edilerek meşru hale getirilmiş olması, insanların sorumluluklarını ve haklarını bu tarifler üzerinden biliyor olmalarıdır. Meselâ; ister seçimle ister başka bir yolla gelmiş olsun şehrin bir yöneticisi bulunmaktadır. O yönetici meşruluğunu insanların onu yönetici olarak kabul etmiş olmalarından almaktadır. O şehrin, anlaşmazlıkları çözen kabul edildiği için insanların başvurup meşru hale getirdikleri bir mahkemesi ve mahkemelerin belirlenmiş ve kabul edilmiş kurallara göre hak belirlediği kanunları vardır. Orada yaşayan insanların güvenliklerini sağlayacak, genel kabul görmüş meşru kurallara uymayanları gerekirse zor kullanarak veya cezalandırarak genel sınırlar içinde tutan kolluk kuvvetleri de meşruluğunu insanlardan almaktadırlar. İşte bunların bulunduğu insan topluluklarına karye denmektedir.

Anlamaya çalıştığımız ayette de kelime tam da bu anlamda kullanılmıştır.

Neml 27/34

قَالَتْ إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا وَجَعَلُوا أَعِزَّةَ أَهْلِهَا أَذِلَّةً ۖ وَكَذَٰلِكَ يَفْعَلُونَ

(Müennes kişi) Şöyle dedi: “Hiç şüpheniz olmasın ki; o egemenler bir karyeye müdahale ettikleri zaman, (bilin ki) o karyeyi (topluluğu bağlayan değerler sistemini) hükümsüz kılmışlardır ve en değerli kural belirleyicilerini en rezil hale sokmuşlardır (demektir). Ve (onlar da) kesinlikle böyle yapacaklardır.

Çünkü kural böyle işlemektedir. Eğer iş meleklerin müdahalesine kadar vardırılmışsa artık orada yaşayanlar kendilerine tanınan tüm olanakları tüketmişlerdir demektir. Nihayetinde Hüdhüd ikinci defa gelmiş yine eli boş dönecektir. Aslında müennes kişi kavminin kendisini tehdit edişine bir nevi karşı tehdit geliştirmektedir. Sizin varacağınız yer burasıdır demek istemektedir.

Neml 27/35

وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ

“Ben onlara bir hediye gönderip, elçilerin ne haber ile döneceklerine bakacağım.” (DİB meali)

Müennes kişinin bu söyleminde en dikkat çeken şey “ben onlara hediye göndereceğim” cümlesinde “onlar” kelimesini kullanmasıdır. Oysa daha en başta muhatabının sadece Süleyman olduğunu bizzat kendisi ifade etmişti. Dahası o kerim ilkelerin de göndericisinin Süleyman olduğunu bildirmişti. Öyleyse neden çoğul olarak onlar demektedir?

Ayette geçen بِهَدِيَّةٍ (bi hediyyetin) kelimesi ه د ي (he+dal+ya) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 316 kelime bulunmaktadır. Kelime fiil olarak: “yol göstermek, doğru istikamete iletmek, kılavuzluk yapmak, tanıtıp açıklamak, göstermek” kök anlamlarına sahiptir. İsim olarak ise: hediye, doğru yolu gösteren, kılavuz, rehber, gidişat, metot, yol, adet” anlamlarında kelimeler türemiştir.

Bu kelimenin anlamaya çalıştığımız ayetteki kullanıldığı şekliyle isim olarak kast ettiği anlamı en iyi şekilde veren ayet aşağıdaki şu ayettir.

Maide 5/95

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ ۚ وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَاءٌ مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ يَحْكُمُ بِهِ ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ هَدْيًا بَالِغَ الْكَعْبَةِ أَوْ كَفَّارَةٌ طَعَامُ مَسَاكِينَ أَوْ عَدْلُ ذَٰلِكَ صِيَامًا لِيَذُوقَ وَبَالَ أَمْرِهِ ۗ عَفَا اللَّهُ عَمَّا سَلَفَ ۚ وَمَنْ عَادَ فَيَنْتَقِمُ اللَّهُ مِنْهُ ۗ وَاللَّهُ عَزِيزٌ ذُو انْتِقَامٍ

Ey iman edenler! İhramlı iken (karada) av hayvanı öldürmeyin. Kim (ihramlı iken) onu kasten öldürürse (kendisine) bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâ’be’ye ulaştırılmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan; veya yoksulları yedirmek suretiyle keffaret; yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah, geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir. (DİB meali)

Bu ayette kelime هَدْيًا (hedyen) şeklinde geçmiştir. Kelime ayette “ihramlı iken öldürülen bir hayvanın yerine Kâbe’de kesilmek üzere belirlenen hayvan” anlamında kullanılmıştır. Daha anlaşılır bir ifade ile anlatacak olursak, “olması gerekenin yerine bedel olsun diye belirlenen başka bir şey” demektir.

Hatırlanacağı gibi daha önceki bölümlerde üzerinde durduğumuz Sebe kelimesinin anlamının “uzun yolculuklar yapanlar” şeklinde olduğunu tespit etmiştik. Hediyye kelimesi ise köken olarak “kılavuz, rehber, yol gösteren” anlamındadır. Süleyman ile Sebe’ler arasında yaşanan durum, onların Süleyman’ın emrine verilen o dikbaşlının etkisi altında kalmaları ve onu Süleyman’a karşı korumalarıdır. Peki Süleyman o dikbaşlıyı neden ısrarla istemektedir? İşte bu sorunun cevabı kadının kullandığı بِهَدِيَّةٍ (bi hediyyetin) kelimesinin “başka bir yol göstericiye karşılık bedel olsun diye gönderilen yol gösterici” şeklindeki anlamında yatmaktadır. Kadın herhangi bir hediye değil, istenilen o dikbaşlı ile benzer özelliklere sahip bir yol gösterici göndermiştir. Kadının böyle bir yola başvurması Süleyman tarafından iki şeyin anlaşılmasını sağlayacaktır. Birincisi: Hüdhüd’ün doğru söylemiş olduğunu anlayacaktır. Hatırlanacağı üzere ilk gidişinden eli boş dönen Hüdhüd geç kalma mazereti olarak, o dikbaşlıyı kadının ve kavminin vermediğini, ona arka çıktıklarını söylemiş ve onları ikna etme çabalarından dolayı geç kaldığını belirtmişti. Uzun söyleminin sonunda Süleyman ona “doğrumu söylüyorsun yoksa yalancılardan biri misin göreceğiz” demiş yani onun yalan söylemiş olma ihtimalini açıkça ifade etmişti. Eğer bu kadın hiçbir şekilde Süleyman’a cevap vermeseydi o takdir de Hüdhüd’ün doğru mu yoksa yalancı mı olduğu Süleyman tarafından anlaşılamayacaktı. Ama kadının ona istediğini değil de başka birini göndermesi, Hüdhüd’ün gerçekten o dikbaşlı ile bir ittifak içinde olmadığının anlaşılmasını sağlayacaktır. İkincisi ise: kadının aslında Süleyman’ın istediklerini yerine getirmek istediğini ama kavminin buna engel olduğunu anlamasını sağlayacaktır. Nitekim kıssanın ilerleyen bölümlerinde Süleyman’ın olayları tam da bu yönde anlamış olduğu açığa çıkacaktır.

Fakat neden kadının Süleyman değil de onlara şeklinde çoğul kelime kullandığı sorusu hala açıkta durmaktadır. Aslında bu sorunun cevabı kısmen de olsa verilmişti. Biraz önce bu kadının marife ve çoğul olarak kullandığı “muluk” kelimesinin “o egemenler” anlamında olması gerektiğini, bundan da Süleyman emrine verilenleri disiplin altında tutan melekler anlaşılması gerektiğini belirtmiştik. Süleyman kendi hizmetine verilen gayb alemi varlıklarının hiçbirini tanımamaktadır. Hatta Hüdhüd’ü peşinden gönderdiği o dikbaşlıyı bile tanımamaktadır. Kaldı ki ulaşmak istediklerine hep aracılar üzerinden ulaşmaktadır. Sebe’ler Süleyman’ın gayb alemine vakıf olamayacağını, onun gayb alemi varlıklarına melekler üzerinden hükmedeceğini gayet iyi bilmektedirler. Herhangi bir itaatsizlik durumunda ise kendilerini cezalandırmaya gelecek olanların da melekler olacağını bilmektedirler. Süleyman için ise aslolan şey kendi isteklerinin yerine getirilmesidir. Gayb alemi varlıklarından hangisinin kendi hizmetine verildiğinin ayrımını ise o değil melekler yapmaktadır. Birkaç ayet sonra bu daha da açığa çıkacaktır. Bu yüzden kadın açısından asıl olan şey Süleyman değil, meleklerin gönderilen kişiyi, asıl gelmesi gereken o dikbaşlının yerine bedel saymalarıdır. Aslında kadın bu girişiminden herhangi bir sonuç alamayacağını pekâlâ bilmektedir. Ama bir şekilde içinde bulunduğu durumun Süleyman’a ulaştırılması gerekmektedir. İşte kadın bu yüzden protokol gereği asıl gelmesi gerekenin yerine başkasını göndermiştir. Yoksa kavmi ne o dikbaşlıyı verme niyetindedir ne de herhangi bir itaate yanaşmamaktadır.

Neml 27/35

وَإِنِّي مُرْسِلَةٌ إِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ

“Hiç şüpheniz olmasın ki; (size rağmen) sadece ben onlara (onun yerine başka) kılavuzluğa mensup birinin göndericisi ardından gönderilenlerin ne ile döneceklerinin bekleyicisiyim.”

Verdiğimiz mealde “hediyye” kelimesine “başka bir kılavuz” manası vermemizin ana sebebi kelimenin taşıdığı “yol gösterme, kılavuzluk yapma” anlamıdır. Bu kelimenin sonundaki şeddeli ya (يَّ) harfi, mensubiyet bildiren bir harftir. Bu harf kelimeye hediyye anlamı vermektedir. Fakat Türkçedeki hediye kelimesi de zaten Arapça bir kelimedir. Ayetteki بِهَدِيَّةٍ (bi hediyyetin) kelimesini Türkçeye hediye diye aktarmak aslında kelimeyi hiç çevirmemek demektir. Aslına bakılırsa kişilerin hediyeleşmesi bile “kılavuzluk” anlamı üzerine oturtulmuştur. Çünkü verilen her ne ise onun gerisinden ya bir duyguyu ya bir sevinci bölüşme ya birinin gönlünü alma ya da başka bir şey gelecektir. İstenilen şeye ulaşmadan önce hediye verilmesi, sanki o hediyenin ulaşılmak istenen şeye kılavuzluk yapması gibi bir şey olmaktadır. İşte bu yüzden kelimeye kılavuz anlamı tercih edilmiştir.

Fakat burada şöyle bir detayın da gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Dikkat edilirse بِهَدِيَّةٍ (bi hediyyetin) kelimesinin sonunda müenneslik alameti olan bir ة (ta) harfi bulunmaktadır. İşte bu harf bizim ayetin metnine (onun yerine başka) şeklindeki açıklamamızın gerekçesidir. Çünkü en başından beri hem Neml suresinde anlatılan bu kıssada hem de Kehf suresinde anlatılan Zel-Karneyn kıssasında ardından gidilen, ele geçirilmeye çalışılan o dikbaşlı hep semai müennes olan الشَّمْسِ (eş-Şems) kelimesi ile tanımlanmaktadır. Ona mukabil olması için gönderilecek şeyin de aynı evsafta olması gerekmektedir. İşte bu yüzden hediyye kelimesi de müennes olarak gelmiştir. Çünkü bu kılavuz da ele geçirilmek istenen diğer kılavuz gibi müennestir.

Bir sonraki ayette bahsedilecek olan konuların daha iyi anlaşılması için kadının bu söylemiyle ilgili şuna dikkat edilmesi gerekmektedir. Başından beri hepsini ilgilendiren bir mevzu konuşulmaktadır ama en sonunda kadın sadece kendisinin “mursiletün” (elçi gönderen) ve “naziretün” (bekleyen) olacağını hem de tekid ederek söylemektedir. Oysa madem bu konu hepsini ilgilendirmektedir ve madem bu bir danışma kuruludur, söylemin “gönderelim, bekleyelim” şeklinde çoğul olması gerekmektedir. Fakat kadın altını çize çize hediye ve elçi gönderme kararının sadece kendisine ait olduğunu söylemektedir. Bir sonraki ayetin daha iyi anlaşılması için bu detayın hatırda tutulması gerekmektedir.

Ramazan DEMİR


[1] İsfahani, Müfredat KTA md. / Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük KTA md.s.1805

[2] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük KRY md.s.1789

[3] İsfahani, Müfredat KRY md.

Beğendiyseniz başkalarına da ulaştırın!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*