SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -37- REZİL ETMEYEN KURALLAR

REZİL ETMEYEN KURALLAR

Neml 27/29

قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ

Sebe kraliçesi Belkıs dedi ki: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup atıldı.” (DİB meali)

Geleneğin şekillendirdiği kıssa o kadar kafalara işlemiştir ki, Kur’an’ın herhangi bir yerinde Sebe kraliçesi veya Belkıs şeklinde herhangi bir kelime geçmemesine rağmen neredeyse meallerin tamamı ayete ya “kraliçe dedi”veya parantez içinde (Sebe melikesi Belkıs) veya (Sebe melikesi mektubu alınca) veya tıpkı yukarıdaki DİB meali gibi herhangi bir paranteze dahi ihtiyaç duymadan “Sebe kraliçesi Belkıs dedi”şeklinde başlamaktadırlar. Aslında geleneksel anlayışın şekillendirdiği kıssanın Kur’an’da bir temelinin olmadığına dair onlarca delil olmasına rağmen, inatla uydurulmuş hikâyeye yapışıp kalınmış,hatta o hikâye uğruna kelimelere hiç olmaması gereken manalar bile verilmiştir. Bu durum meal müelliflerinin aslında Kur’an’ı anlamak gibi bir dertlerinin olmadığını, tüm yaptıklarının Kur’an’ı kafalarındaki hikâyeye uydurmak olduğunu göstermektedir. Yani Kur’an’a gelmeden önce kafalarında her şey ile ilgili hazır şablonlar vardır ve meal adı altında yaptıkları şey,o şablonları meşrulaştırma girişimleridir.

Bir önceki ayette de geçen ve tüm meallerde “mektup” anlamı verilen “kitap” kelimesi, bu ayette de geçmektedir. Bir önceki bölümde kelimenin üzerinde bu ayette duracağımızı belirtmiştik. Meal müelliflerinin tamamı tüm Kur’an’da isim ve fiil olarak 319 defa geçen bu kelimeye sadece bu ve bir önceki ayette “mektup”anlamı vermişlerdir. Yani bu kelimeye verilen “mektup”anlamına başka bir yerde rastlanmamaktadır. 

الكَتْبُ (el-Ketbu): İki deriyi ya da sahtiyanı sırımla dikerek birbirine eklemek. Yaygın dilde ise; harfleri, yazarak birbirine ekleme anlamında kullanılmaktadır. Bu itibarla “kitebetün” sözcüğü temelde “yazarak dizme” anlamındadır. Fakat her biri, diğeriyle ilgili kullanılır. Kitap sözcüğü temelde bir mastardır. Sonra içine yazılan nesne “kitabun” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca “kitabün” sözcüğü içine yazılan yazıyla birlikte sahifenin adıdır. 

İspat etme, tespit etme, yazma, kaydetme, takdir etme, vacip gerekli kılma, farz kılma ve azim “kitabetün” sözcüğü ile ifade edilir. Bunun anlamı şudur: Bir şey önce istenir, irade edilir sonra söylenir, sonra da yazılır. Dolayısıyla irade, istek bir başlangıç, yazma da bir sondur. Sonra da başlangıç anlamındaki murad, istek tekid edilmesi, pekiştirilmesi istendiğinde, son anlamındaki yazma ile ifade edilir. (58/21 – 9/51 – 3/154). Ayrıca icra edilmiş, tamamlanmış kaza ve icra edilmiş, tamamlanmış hükmüne giren kaza “kitabetün” sözcüğü ile ifade edilir.[1]

İsfahani’nin bu açıklamalarında; özellikle “kitap” kelimesinin aslında yazının kendisi değil, yazının konusu olduğu” söylemi hatırda tutulmalıdır. Çünkü nasıl ki herhangi bir şeyi okumak demek aslında onu anlamak demekse, herhangi bir şeyi yazmak demek de onu anlatmak demektir. Ayette konuşan kadın kitap kelimesini كِتَابٌ كَرِيمٌ (kitabun kerim) şeklinde bir sıfat tamlaması ile söylediği için كَرِيمٌ (kerim) kelimesi üzerinde de durmak gerekmektedir.

الكَرَمُ (Kerem): Bununla Yüce Allah vasfedilecek olursa, O’nun tezahür eden ihsanının ve nimetlendirmesinin adı olur. İnsan vasfedilecek olursa, bu durumda “insandan zuhur eden övgüye layık, ahlakın, huyların ve fiilerin adı olur. Bunlar bir kimseden zuhur etmeden ona هُوَ كَرِيمٌ “bu kimse kerimdir”denir. الكَرَمُ (Kerem): övgüye layık, kendisiyle Yüce Allah’ın rızasının amaçlandığı fiillerdir.  (İkram): kendisiyle beraber, gözün kısılmasına ya da yere eğilmesine neden olacak bir zilletin kişiye erişemeyeceği bir faydayı ulaştırmak ya da insana ulaştırılacak şeyi “kerim” yani şerefli yüce bir nesne haline getirmek.[2]

Kitapkelimesinin anlamını mektupolarak kabul etsek bile ortaya çok tuhaf bir durum çıkmaktadır. Kerim olan bir şeyin, kişiyi zillete düşürecek bir şey olmaması gerekmektedir. Fakat mektubun “bana başkaldırmayın, teslim olarak gelin”şeklindeki içeriğini göz önüne aldığımızda bu mektubun en azından mektubun muhatapları açısından kerimolması mümkün değildir. Onları, kayıtsız şartsız bir itaate hem de herhangi bir gerekçe göstermeden adeta esarete çağıran bir mektup nasıl olur da kerimolabilir ki? Öyleyse bu müennes kişi neye dayanarak mektubu kerim olarak nitelemektedir? Müennes kişinin mektubu kerim olarak nitelemesi müfessirlerin de dikkatini çekmiş ve şu açıklamayı getirmişlerdir:

Belkıs´a Gönderilen Mektup

“(Belkıs) Dedi ki: “Ey seçkin topluluk, gerçekten bana çok şerefli bir mektup bırakıldı. Hiç şüphesiz o, Süleyman´dandır ve şüphesiz Bismillahirrahmanirrahîm diye başlamaktadır, “Bana karşı baş kaldırmayın, müslümanlar olarak bana gelin” diye (yazmaktadır).” O, “Ey seçkin topluluk, bana bu işim hakkında bir görüş belirtin. Siz, huzurumda bulunmadıkça, hiçbir işte kâfî (bir hüküm) vermem” dedi. Onlar da dediler ki: “Biz, güç, kuvvet sahibi, savaşçı bir milletiz. Emir sana âit, ne emredeceğini düşün” (Nemi, 29-33).
Bil ki ayetteki, “(Belkıs) dedi ki: “Ey seçkin topluluk, gerçekten bana çok şerefli bir mektup bırakıldı” ifadesi, “Ona bu mektubu Hüdhüd attı. O da (adamlarına) böyle dedi” demektir. Binâenaleyh bu hususlar, takdiren vardır. Rivayet olunduğuna göre, o melike, uyurken kapılarını kitler ve anahtarları başucuna kordu. Derken Hüdhüd mazgal deliğinden (penceresinden) girip, Hz. Süleyman (a.s)´ın mektubunu sırtüstü uyumakta olan melikenin göğsüne bıraktı. Hüdhüd´ün Belkıs´ı gagaladığı ve onun da çığlık atarak uyandığı da rivayet edilmiştir.

Ayetteki, كِتَابٌ كَرِيمٌ “kitabun kerim´e şu üç mana verilmiştir:

1) Bu, muhtevası güzel olan bir mektubtur.

2) Belkıs bu mektubu, kerim (kıymetli) olarak nitelemiştir. Çünkü bu, kerim bir hükümdardan gelmektedir.

3) Mektup mühürlü idi. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) “Mektubun şerefi, mührüdür” buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, yabancılara mektub yazarken, “Onlar, ancak mühürlü mektubları kabul ederler” denilince, kendisi de bir mühür edinmişti.

Böylelikle bu müfessirimiz mektubun niçin kerim olduğunu da açıklığa kavuşturmuş olmaktadır! Oysa bu kraliçe madem kısacık bir mektuptan Süleyman’ın kerim bir hükümdar olduğunu anlamıştır, yine aynı müfessir birkaç ayet sonra Süleyman’ın kerim bir hükümdar olduğunu kısacık mektuptan anlayan aynı kadının “O dedi ki: Şüphesiz ki hükümdarlar, bir memlekete girdikleri zaman, orasını perişan ederler; halkından şerefli olanları hor ve hakir kılarlar. Bunlar da böyle yapacaklar” dediğini de aktarmaktadır. Bu sözler onların Süleyman’ın hükümdarlığınınkerimliğinianladıklarını değil anlamadıklarını ortaya koymaktadır. Mektubun kerim olmasını “mektup mühürlü idi”şeklinde açıklamak ise, komik, trajik ve bir o kadar da gayba taş atmaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu söylem Yahudiler tarafından uydurulan “Süleyman’ın mührü”efsanesinin müfessirlerimiz tarafından kesinlikle doğru kabul edilmesinin göstergesinden başka bir şey değildir. Bu müfessirimiz o kadının mektuba (ki mektup değildir) kerimdemesinin nedenlerini Kur’an’dan tespit edeceği yerde, bulabildiği her türlü uydurmayı ayetlerin açıklaması olarak getirerek, imanın konusu olan Süleyman kıssalarını efsanelerin konusuna çevirmiştir. Her türlü uydurmayı tefsir adı altında İslam’a, Allah’ın resullerine yamayan bu anlayış ne yazık ki kabul gören anlayış olmuştur. 

Hem “mektup”hem de “kitap”kelimeleri Türkçe olmayan Arapça kelimelerdir. Aslında bu ve bir önceki ayette geçen “kitap”kelimesine “mektup”anlamı vermek, kelimeyi Türkçeye çevirmek değil, yine Arapça olan başka bir kelimeyle değiştirmek demektir. Her iki kelimenin aynı anlama geldiğini söylemek ve birini diğerinin yerine kullanmak asla doğru değildir. Her iki kelimenin de Türkçeye Arapça’dan hem de kendi anlamlarıyla geçmiş olması bile iki kelimenin aynı şeyi ifade etmediğinin anlaşılması açısından yeterlidir. Fakat şu da var ki, Türkçede kullanılan mektup kelimesi Arapçadaki (مكتوب) “mektub” kelimesinin karşılığı değil, risalekelimesinin karşılığıdır. Türkçede mektup kelimesi, yazılan her yazıya değil, başka birine gönderilme amacıyla yazılan yazıya denmektedir. Oysa Arapçada yazılan her yazı mektup’tur. Çünkü kelimenin anlamı “yazılmış, yazıya geçmiş şey”demektir. Anlam olarak “kitap” kelimesi de “yazılmış şey” demektir. Bu çerçeveden bakıldığında elimizde tuttuğumuz Mushaf da, gazete de, dergi de hatta reklam tabelaları da “mektup” yani yazılı şeydir ama bunlardan sadece Mushaf kitap olarak adlandırılabilir, diğerlerine kitap denmesi doğru değildir. Nitekim Kur’an’da 261 defa isim olarak geçmiş kitapkelimesine hiçbir yerde mektupanlamı vermek asla mümkün değildir. Fakat ne olmuştur da sadece bu ayetlerdeki “kitap” kelimesine “mektup” anlamı verilmiştir. Elbette ki kitap kelimesine mektup anlamı verilmesi kelimenin etimolojisinden değil, arka planındaki efsanenin etkisinden dolayıdır. 

Kitap ve mektup kelimelerinin ikisi de aynı kökten (كَتَبَ) türemiş kelimelerdir ve birinin diğerinin yerine kullanılması asla doğru değildir. Çünkü kitap kelimesi yazılmamış şeyler veya henüz yazma aşamasında olan şeyler içinde kullanılmaktadır.

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ… “Yazıklar olsun elleriyle kitap yazan kimselere…” (Bakara 2/79)

Bu ayette kitap ve kitap kelimesinin türevi olan yazmak kelimesi, aynı cümle içinde kullanılmıştır. Yazma işi henüz tamamlanmamış olsa da yazılması tasarlanan şey kitap olarak adlandırılmıştır. Oysa bir şeyin mektup olması demek, onun artık yazılmış, bitmiş ve hatta gönderilmiş olması demektir. Yazma aşamasında bile olsa tasarlanan şeye kitap denmesi, kitap kelimesinin kast ettiği anlamın yazıyla alakasının sonradan kurulmuş olmasından dolayıdır. Bir kitabın yazılmasından önce, o kitabın konusu olacak şeyin tasarlanmış, sonuca ulaştırılmış olması gerekmektedir. Aslında kitap olan şey de işte o tasarlanan şeydir. Tasarlanan şeylerin yazıya dökülmesinin kitap olarak adlandırılması, yazılmış olmasından değil, tasarlanmış olmasından dolayıdır. 

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ… “Ey iman edenler öldürülenler hakkında size kısas yazıldı.” (2/178 – DİB meali)

Bu ayet gayet açık bir şekilde kitap kelimesinin aslında yazılan şey değil, belirlenen şey olduğunu ortaya koymaktadır. Yoksa “size yazıldı”kelimesi, sizi parşömen olarak kullandık, yazıyla her bir mü’minin üzerine yazdık şeklinde anlaşılması gerekmektedir. Belirtilen şey yazıyla bildirilmiş olsa bile aslında burada kast edilen, bizatihi yazma işlemenin kendisi değil, yazmaya konu olan şeyin kendisidir. Türkçede bile birinin “ben karıncalar üzerine kitap yazıyorum”demesinden kast ettiği şey, yazının karıncaların bedenleri üzerine yazılması değil, karıncalar ile ilgili topladığı malumatın kendisidir.

Tevbe 9/51

قُلْ لَنْ يُصِيبَنَا إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَنَا هُوَ مَوْلَانَا ۚ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

De ki: “Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O, bizim yardımcımızdır. Öyleyse mü’minler, yalnız Allah’a güvensinler.” (DİB meali)

Kader tartışmalarının en önemli enstrümanı haline getirilmiş bu ayette, yazma işi bizatihi Allah’a atfen gelmektedir. Bu ayet üzerinden kıyasıya kader tartışmasına giren taraflardan hiçbiri bu ayette geçen كَتَبَ اللَّهُ“Allah yazdı” ifadesini, (haşa) Allah eline kalemi kâğıdı aldı ve yazdı şeklinde bir anlam olduğunu söylememektedirler. Çünkü burada da Türkçeye yazmak şeklinde aktarılan kelime, bildiğimiz manada bir yazmadan değil, belirlenen hüküm açısından bir yazmayı yani belirlemeyi, vaz etmeyi ifade etmektedir. Bu durum sadece örnek getirdiğimiz bu ayette değil, kelimenin fiil olarak geçtiği yerlerin tamamında böyledir. 

Enam 6/54

وَإِذَا جَاءَكَ الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ سَلَامٌ عَلَيْكُمْ ۖ كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَىٰ نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ ۖ أَنَّهُ مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابَ مِنْ بَعْدِهِ وَأَصْلَحَ فَأَنَّهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman, de ki: “Selâm olsun size! Rabbiniz kendi üzerine rahmeti (merhameti) yazdı. Şöyle ki: Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tövbe eder, kendini düzeltirse (bilmiş olun ki) O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (DİB meali)

Mesela bu ayette yukarıdaki mealde “Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı” şeklinde mana verilen كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَىٰ نَفْسِهِ الرَّحْمَة bu cümlede kast edilen şey, asla Yüce Allah’ın (haşa) kendi üzerine bir yazı yazması değil, rahmeti kendine ilke olarak belirlemesi kast edilmektedir. Yani aslında kelimenin bildiğimiz manada bir yazma anlamı yoktur ya da bu alaka daha sonradan kurulmaktadır. Biraz önce İsfahani, kelimenin anlamı ile ilgili şu açıklamaları getirmişti;

“İspat etme, tespit etme, yazma, kaydetme, takdir etme, vacip gerekli kılma, farz kılma ve azim “kitabetün” sözcüğü ile ifade edilir. Bunun anlamı şudur: Bir şey önce istenir, irade edilir sonra söylenir, sonra da yazılır. Dolayısıyla irade, istek bir başlangıç, yazma da bir sondur. Sonra da başlangıç anlamındaki murad, istek tekid edilmesi, pekiştirilmesi istendiğinde, son anlamındaki yazma ile ifade edilir.”

Evet “kitap” belirlenmiş, vaz edilmiş, sonuca bağlanmış bir şeyin adına denmektedir. Bunun yazılmış olması ya da olmaması hiç önemli değildir. Belirlenmiş, vaz edilmiş, sonuca bağlanmış şey yazıya hiç geçmese bile “kitap” olarak adlandırılmaktadır. Anlamaya çalıştığımız Neml 28 ve 29. ayetlerinde geçen “kitap” kelimesi de bu anlamdadır. Yani vaz edilmiş, belirlenmiş, kural haline getirilmiş şey… 

Hem kitap kelimesi hem mektup kelimesi كَتَبَ (ketebe) kökünden türemiş kelimelerdir. Herhangi bir kökten türeyen kelimelerin, türediği kökle bağını asla koparmaması gerekmektedir. Kök anlamı “bir şeyi ilke olarak belirlemek, vaz etmek, kural haline getirmek” olan كَتَبَ (ketebe) kelimesinden türemiş كِتَابٌ (kitabun) kelimesi de türediği kök ile bağlantısını koparmaması ve “vaz edilen, belirlenen, ilke haline getirilen şey” anlamında olması gerekmektedir.

Bilindiği gibi Arapçada kelimelerin kök anlamları birden çok olmaktadır. Aslında bu sadece Arapçada değil, diğer dünya dillerinde de böyledir. Bu kök anlamlarından hangisinin geçerli olduğu cümledeki kullanımlarından anlaşılmaktadır. Mesela Türkçedeki “yüz” kelimesini tek başına aldığınızda “surat, bir şeyin dışı, yüzmekten emir fiil, sayı olarak 100 rakamı, bir deriyi sıyırmak için verilen deriyi yüz emri” ve daha başka anlamlara gelmektedir. İşte kökünde bu anlamlara sahip kelimenin hangi kök anlamının alındığı cümledeki diğer kelimelerden anlaşılmaktadır. Eğer bu kök anlamlarından “suda yüz”anlamını alıyorsanız ve bu anlam üzerinden kelime türetiyorsanız, o kelimenin köküyle olan bağını koparamazsınız. 

Mesela: “Adama yüz verdik astarını istiyor” cümlesindeki yüz kelimesi ile “adama yüz verdik bir yüz daha istiyor” cümlesindeki yüz kelimesi ile “Adama yüz dedik, o hala bekliyor”cümlesindeki yüz kelimeleri aynı kök harflerinden oluşsa da asla aynı anlama gelmemektedir. İşte Türkçe de “yüz”kelimesinden türetilecek kelimeler, kök olarak hangi yüzkelimesi alınmışsa onun üzerinden olacaktır ve türetilen hiçbir kelime alınan kök anlamla bağını asla koparmamalıdır.

Mesela, suda yüzmek anlamına gelen kelime alındığında ve ondan “yüzmek” şeklinde bir kelime türetildiğinde ona bundan kast edilen deriyi yüzmektirdemek asla doğru değildir. İşte Arapça da tıpkı bunun gibidir. 

كَتَبَ (Ketebe) fiilinin tek başına yani yalın halde şu anlamları vardır: Yazmak, göndermek, kaydetmek, emretmek, farz kılmak, ilke olarak belirlemek, taahhüt etmek. 

İşte bu kökten türetilen kelimelere verilecek anlam, yalın haldeki hangi anlam alınmışsa onun üzerinden olmak zorundadır. Mesela, كَتَبَ (ketebe) fiilinin yalın haldeki anlamlarından “yazma” alınıyor ve bunun üzerinden kelime türetiliyorsa, türemiş kelimelerin hepsinin bu kök anlamla bağını koparmaması ve diğer kök anlamlara geçiş yapmaması gerekmektedir. كَتَبَ (ketebe) fiilinin yazmak anlamı baz alınarak türetilen كِتَابٌ (kitabun) kelimesi kesinlikle “yazılı şey” anlamına gelecektir. Yine كَتَبَ(ketebe) fiilinin yalın haldeki yazma anlamı baz alınarak مكتوب (mektub) kelimesi türetiliyorsa anlamın yine “yazılı hale getirilmiş şey” olması gerekmektedir.

Fakat, كَتَبَ (ketebe) fiilinin yalın haldeki kök anlamlarından “vaz etmek, belirlemek”anlamı alınıyor ve bu anlamdaki kökten كِتَابٌ (kitabun) kelimesi türetiliyorsa bu sefer “vaz edilmiş, belirlenmiş şey” anlamı vermek zorunluluğu vardır. Bu durumda مكتوب (mektub) kelimesi de “vaz edilmiş ve belirlenmiş o şeyi kabul etmek” anlamına gelecektir. Yine bunlar gibi eğer كَتَبَ (ketebe) fiilinin yalın haldeki kök anlamlarından “taahhüt etmek” anlamı alınıyor ve bu kök anlamdan كِتَابٌ (kitabun) kelimesi türetiliyorsa kelimenin anlamının “taahhüt edilen şey” şeklinde olması gerekmektedir. مكتوب (mektub) kelimesi ise“kabul edilmiş taahhütler”anlamına gelecektir.

Dediğimizin daha iyi anlaşılması için başka bir kelimeyle bir örnek daha vermemiz fazladan olmayacaktır.

Kur’an’da en fazla kullanılan kelimelerden biri de çoğunlukla yaratmak anlamında kullanılan خَلَقَ (haleka) fiilidir. Bu kelimenin yalın haldeki anlamları: “ölçmek, oranlamak, takdir etmek, tahmin etmek, yoktan var etmek, şekil vermek, bir şeyi yoktan var etmek, yalan uydurmak, şekillendirmek” şeklindedir.[3]

Bu kelimeden türetilen خَالِق (halikun) kelimesi, kök anlamdan hangisini seçilirse o anlamın ismi faiili olacaktır.

  • خَالِق(halikun)….. Yaratan.
  • خَالِق(halikun)….. Ölçen
  • خَالِق(halikun)….. Takdir eden.
  • خَالِق(halikun)….. Tahmin eden.
  • خَالِق(halikun)….. Yoktan var eden.
  • خَالِق(halikun)….. Şekil veren.
  • خَالِق(halikun)….. Yalan uyduran.

İşte bunun gibi bir kelimenin yalın haldeki kök anlamından hangisinin tercih edildiğinin türemiş kelimeler üzerinde bu şekilde bir etkisi vardır. Bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız kitapkelimesine dönecek olursak. Bir kere كَتَبَ (ketebe) fiilinin hangi kök anlamı tercih edilmiş olursa olsun كِتَابٌ (kitabun) kelimesinin Türkçede kullanılan, bildiğimiz manada birine gönderilmek üzere yazılan “mektup” anlamı asla bulunmamaktadır. كَتَبَ (ketebe) fiilinin kök anlamı “yazmak” olarak alınıp ondan ismi mef’ul olan مكتوب (mektub) kelimesi türetildiğinde, “yazılmış şey” anlamına ulaşılacaktır. Türkçe olarak “ben sana mektup gönderdim” dendiğinde aslında “ben sana yazılı bir şey gönderdim” denilmektedir. İşte Arapçadaki anlam da tam böyledir. Türkçede sadece gönderilen şeye mektup denmektedir ama Arapçada yazılı her şey mektup yani yazılmış şeydir.

Kitap كِتَابٌ (kitabun) kelimesi “filan” vezninde mastar bir kelimedir. Bu kelime mastar kalıbı olarak değişmemesine rağmen tercih edilen kök anlama göre farklı anlamlar kazanmaktadır. Bilindiği gibi Arapçada mastarlar aynı zamanda o fiilin ismi durumundadırlar. Fakat şu da var ki mastarlar konusunda dilciler arasında birbirine taban tabana zıt iki görüş bulunmaktadır. Kimi dilciler fiillerin mastarlardan türediğini söylerken, kimileri ise tam tersi mastarların fiillerden türediklerini söylemektedirler. Fakat her hâlükârda her iki anlayış da mastarlar ile fiillerin anlam olarak birbirleriyle bağının asla kopmaması gerektiğini söylemektedirler. Bu anlamlar ise tercih edilen kök manalar üzerinden belirlenmektedir. Mesela az önce örnek getirdiğimiz iki ayeti ele alalım.

فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْد۪يهِمْ… “Yazıklar olsun elleriyle kitap yazan kimselere…” (Bakara 2/79)

Bu ayette kelime hem muzari fiil olarak hem de mastar olarak geçmektedir. Ayette geçen hem fiilin hem de mastarın hangi kök anlam üzerinden türetildiği cümledeki kullanımından ve diğer kelimelerden anlaşılacaktır. Ayette geçen بِاَيْد۪يهِمْ (bi eydihim) kelimesi, fiilin elle yapıldığını, kitabın (الْكِتَابَ) ise elle yapılan يَكْتُبُونَ (yektubune) eyleminin sonucunda ortaya çıktığını göstermektedir. Fiilin “yazmak, göndermek, kaydetmek, emretmek, farz kılmak, ilke olarak belirlemek, taahhüt etmek” şeklindeki kök manalarına sadece “yazmak” anlamanın verilmesi eylemin elle yapılan bir şey olduğunun göstergesidir. İşte bu durumda ayette geçen يَكْتُبُونَ (yektubune) fiili “yazmak”, bundan türeyen el-kitap (الْكِتَابَ) kelimesi ise “yazılı şey” anlamında mastardır. Aslına bakılırsa bu ayette bile (الْكِتَابَ) kelimesi “yazılı şey” anlamını dolaylı yönden almaktadır. Çünkü ayette kast edilen ve kınanan şey ellerle kitap yazmak değil, elleriyle yazdıkları şeyleri din haline getirmeleridir. Basit olarak cümleyi ele aldığımızda gayet açık bir şekilde “elleriyle kitap yazanlara yazıklar olsun” denmektedir. O halde bu cümleden anlaşılması gereken eliyle kitap yazan herkes midir? Bu durumda ayetin ne dediğinin anlaşılması ancak ayetin tamamı ele alındığında anlaşılacaktır.

Bakara 2/79

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

Vay o kimselere ki, elleriyle Kitab’ı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline! (DİB meali)

Görüldüğü gibi burada kınanan şey, kitap yazmak değil, yazılan kitabın Allah katından olduğunu söylemektir. Bu durum dahi hem ayette geçen el-kitap (الْكِتَابَ) kelimesinin anlamının “yazılı şey”olduğunu göstermeye yetmemektedir. Eğer burada kınanan şey, bir şeyi eliyle yazıp daha sonra bu Allah katındandır demek olsaydı, Kur’an da elle yazılmıştır ve ona Allah katındandır denmektedir ve hatta Kur’an, kitapçılardan parayla satın alınmaktadır. Bu durumda kınananlar arasında sadece elleriyle Kur’an’ı yazıp, daha sonra bunları parayla satanlar değil, satın alanların da girmesi gerekmektedir. Çünkü yeryüzündeki herkes elinde tuttuğu mushaf’ın bir matbaa tarafından elle basıldığını ve parayla satıldığını bilir. Görüldüğü gibi bu ayette bile “kitap”kelimesine yazılı şey anlamını vermek, ancak dolaylı yönden olmaktadır. O halde ayetteki el-kitap (الْكِتَابَ) kelimesi, bildiğimiz manada yazılı şey anlamında olmamalıdır. Fakat ayetteki el-kitap (الْكِتَابَ) kelimesinin türediği kökü, yazmak olarak değil de “ilkeler belirlemek, vaz etmek, kurallar koymak” anlamında aldığımızda, ayetin manası daha anlaşılır hale gelmektedir.  

Bakara 2/79

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِأَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَٰذَا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا ۖ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ أَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ

Vay o kimselere ki, elleriyle ilkeleryazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu (ilkeler) Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların hâline! Vay kazandıklarından dolayı onların hâline! 

(NOT:Bu ayetin diğer kelimelerine verilen anlamlar yine DİB mealinin verdiği anlamlardır. Bizim yaptığımız sadece DİB mealinde geçen “kitap” kelimesinin yerine ilkeler kelimesini koymaktır.)

Görüldüğü gibi bu ayette bile el-kitap (الْكِتَابَ) kelimesinin “yazmak” anlamındaki kök anlamın mastarı değil de ilkekoymakanlamında kök anlamın mastarı olması daha uygundur. Bu örnekten sonra, daha önce verdiğimiz başka bir örneğe bakalım.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِصَاصُ فِي الْقَتْلٰىۜ… “Ey iman edenler öldürülenler hakkında size kısas yazıldı” (2/178 – DİB meali).

Bu ayette kelime meçhul fiil olarak “kutibe”(كُتِبَ) şeklinde geçmektedir ama anlam olarak bilinen manada yazmak değil, kural olarak belirlemek, ilke olarak belirlemek, şart koşmak anlamlarındadır. Bu kök anlamın mastarı da el-kitap (الْكِتَاب)’tır. Kök anlamı, ilke belirlemek olan kelimenin mastarının anlamı, geldiği kök anlamlar ile bağlantılı olmak zorundadır. Buna göre kelimenin anlamı, vaz etmek, ilke koymak, kural koymak şeklinde olmak zorundadır. Kelimenin fiil, isim ve mastar olarak geçtiği her yerde anlam böyle olmalıdır. Buna göre; örnek olsun ve ne dediğimiz daha iyi anlaşılsın diye birkaç ayete meal vermeye çalışalım:

Bakara 2/2

ذَٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ۛ فِيهِ ۛ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

İşte bu, sorumlu davrananlar (muttakiler) için rehber (huden) olduğu hakkında asla şüphe olmayan o ilkelerdir.

Bakara 2/44

أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

İnsanlara birr’i emrediyorsunuz da kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz o ilkeleri tilavet de ediyorsunuz. Hiç (kendinizle) bağlantı kurmayacak mısınız?

Bakara 2/53

وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

Çünkü (lealle) siz doğru istikamette olasınız diye Musa’ya o ilkeleri ve furkanı verdik.

Bakara 2/213

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ ۚ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۖ فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ ۗ وَاللَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

“İnsanlar tek bir ümmetti. Sonra müjde vericiler ve uyarıcılar olarak nebiler (seçilip değerli kılınmışlar) gönderdi ve onlarla beraber vaz edilmiş o ilkeleri, ihtilaf ettikleri şeylerde insanlar arasında hükmetsinler diye hakkıyla (nasıl gerekiyorsa öyle, insanlığa) ulaştırdı. Ama (o ilkeler) açık beyyineler halinde geldikten sonra, sırf aralarındaki çekememezlik yüzünden onun verildiği o kimselerden başkası onda ihtilaf çıkarmadı. Oysa Allah sadece dosdoğru yola gitmek istiyor olan kimselere rehberlik yapar. 

Elbette ki verdiğimiz bu örnek ayetlerdeki diğer kelimeler üzerinde çok daha geniş kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir. Burada bizim verilmek istenen, kitap kelimesinin asıl anlamının kağıtlara yazıldıktan sonra iki kapak arasına sıkıştırılmış şey olmadığını göstermektir. Aslında en başa dönüp İsfahani’nin açıklamalarına tekrar bakıldığında, zaten kitap kelimesinin sözlük anlamının bile iki kapak arasına sıkıştırılmışyazılı şey olmadığı görülecektir. Çünkü hiçbir zaman bir yazı yazmadaki amaç,bir kâğıdın üzerine sesleri sembolize eden harfler yazmak değil, onlarla bir şeyler anlatmaktır ve o belgenin kitap olan kısmı,yazılı olması değil, anlattığı şeylerdir. Aslında Türkçede bile kitap kelimesi, yazılı şey anlamında değildir. Çünkü yazı asıl değil sonuçtur. “Ben kuşlar hakkında kitap okudum” cümlesinde kast edilen şey yazıların kendisini okumak değil, yazıların anlattığı şeyleri okumaktır.[4]

Anlamaya çalıştığımız Neml suresinin 29. ayetine ve o ayetteki kitap kelimesine dönecek olursak; kelime hem o ayette hem de önceki ayette, mektup anlamında değil belirlenmiş ilkeler bağlamında geçmektedir. Buna göre hem bir önceki ayete hem de bu bölümde ele aldığımız ayete verilmesi gereken daha isabetli meal şu şekilde olmalıdır:

Neml 27/28

اذْهَبْ بِكِتَابِي هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

Bu ilkelerim ile (kitabım ile) git ve onu hepsine ilettir. Sonra onlara dostluk göster de bak bakalım ne ricada bulunacaklar. 

Elbette ki bu meal hemen Süleyman’ın بِكِتَابِي (ilkelerim ile) kelimesiyle kast ettiği ilkelerin ne olduğu sorusunu gündeme getirecektir. Çünkü Süleyman, Yüce Allah’ın resulüdür ve onun bu dinde kendiliğinden herhangi bir ilke belirlemesi sonra da kalkıp meşruymuş gibi “benim ilkelerim”demesi asla mümkün değildir. O halde Süleyman benim ilkelerimderken neyi kast etmektedir?

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

“Nihayet (aracı) o dikbaşlının/ürküp kaçanın saklandığı yere ulaştığında onu akraba bir kadın liderin (gücü) arkasında saklanır buldu ve onun hakimiyeti altında da bir kavim buldu…” “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.

(NOT: Verdiğimiz bu mealin siyah olan kısmı bize, italik olan kısmı ise DİB mealine aittir. Böyle yapmamızın sebebi; daha önce yayınladığımız Zel-karneyn kıssasında ayetin buraya kadar olan kısmında geçen kelimelerin üzerinde durmuş ve tam orada Süleyman kıssalarına bağlanmıştık. İşte bu zorunluluktan dolayı böyle yapmak zorunda kaldık. Aşağıdaki ayet mealleri de DİB mealine aittir. İlerleyen bölümlerde bu ayetin tamamı ve aşağıdaki ayetler üzerinde durulacaktır.) 

Kehf 18/87-88

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَىٰ ۖ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.

“Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (DİB meali)

İşte o ilkeler bunlardır. Yüce Allah, onlara ceza verdirme konusunda Süleyman’ı muhayyer bırakmış o da bu ayette belirtilen ilkeleri belirlemiştir. Sadece zulmeden cezalandırılacak, güvenip sadakat gösterenlere ise kolaylık gösterilecektir. İşte bundan dolayı, Müennes (Dişi) kişi Süleyman’ın ilkelerinikerimyani alçaltmayan, rezil etmeyen, yüz kızartmayan ilkelerolarak ifade etmiştir.

Neml 27/29

قَالَتْ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ إِنِّي أُلْقِيَ إِلَيَّ كِتَابٌ كَرِيمٌ

(Müennes kişi) Şöyle dedi; “Ey ileri gelenler! Hiç kuşkusuz bana rezil etmeyen ilkeler ulaştırıldı.”

Ramazan DEMİR


[1]İsfahani, Müfredat KTB md.

[2]İsfahani, Müfredat KRM md.

[3]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı HLK md.s.790 – İsfahani, Müfredat HLK md.

[4]Şurası kesindir ki; Kitap kelimesi başlı başına çok daha kapsamlı bir çalışma gerektirmektedir. Ne yazık ki Kur’an’ın her kavramı gibi bu kavram da geleneğin şekillendirdiği şekilde anlaşılmıştır ve anlaşılmaktadır. İlahiyatçı akademisyenler tarafından kendi bağlamından koparılan ve hiçbir şekilde Kur’an üzerinden anlaşılmayan bu kelime, daha sonra yine akademisyenler tarafından ezeli bir tartışmanın konusu haline de getirilmiştir. Aslında ilkesizliğin paçalardan aktığı bu tartışmalar, ne yazık ki ciddi gündem oluşturmuştur ve oluşturmaktadır. Kelimenin anlamları ile ilgili yaptığımız açıklamalar, son günlerde daha da fazla gündem oluşturan bu tartışmaların eşiğine getirilmiştir. Kısaca; Kur’an kitap mıdır? Hitap mıdır? şeklinde özetlenebilecek bu tartışma kendilerini Tarihselci olarak tanımlayan veya haksız yere kendilerine yapılan bu tanımlamayı kabul etmek zorunda kalan bir takım ilahiyatçı akademisyenler tarafından dile getirilmektedir. Onların iddiaları kısaca şöyle özetlenebilir; “Kur’an Yüce Allah’tan Allah Resulü Muhammed (s)’e yazılı bir kitap olarak değil, sözlü bir hitap olarak vahyedilmiştir. Muhammed (s) ise kendisine yapılan bu hitabı kendi cümleleri ile ifade etmiştir ve yazıya dökmüştür. Yazıya dökerken de; kendisine anlam olarak vahyedilen Kur’an’ı, kendisinin ve muhatap aldığı toplumun kullandığı dil ile yani Arapça cümleler ile ifade etmiştir. Dolayısıyla onlara göre Kur’an’ın anlamları Yüce Allah’a, metni ise Muhammed (s)’e aittir. Yoksa Yüce Allah tomarlar halinde, kağıtlara yazılmış bir kitap göndermemiştir.” 

Pek çok ilahiyatçı akademisyen işte bu şekilde özetleyebileceğimiz bir iddia ile ortaya çıkan tarihselcilere şiddetle karşı çıkmış, onları her yönden mahkûm etmeye çalışmıştır ve çalışmaktadır da. Aslında onlara karşı çıkan akademisyenler her ne kadar her platformda onların asla doğru olmadığı söylemini dillendirseler de yaptıklarına, yazdıklarına ve konuşmalarına bakıldığında onlar da en az onlar kadar ve hatta onlardan daha fazla tarihselci mantıkla Kur’an’a yaklaşmaktadırlar. Aralarındaki tek fark, birinin içindekini daha cesurca ifade etmesidir. Hatta işin bu yönüne bakılacak olursa, söz olarak tarihselcilere karşı çıkıp eylem olarak tarihselciliğin dibini bulanlar, ahlaksızca ikiyüzlülük yapmaktadırlar.

Bu tartışmalara “şu şöyle dedi bu böyle dedi” diyerek dahil olma niyetinde değiliz. Çünkü bu tartışma, temelsiz ve ilkesiz bir tartışmadır. Kur’an’ın metninin Allah’tan olup olmadığının delili, onun divit ile deri parçalarına yazılmış olmasından değil, o metnin muhtevasıdır. Kur’an gibi bir içeriğe sahip kitabın cümlelerini, değil Muhammed (s) cinler ve insanlar bir araya gelseler ve birbirleriyle yardımlaşsalar bile kuramazlar. Sadece kitap kelimesinin anlamının vaz edilmiş ilkeler olması bile Muhammed (s) veya başka bir resulün Yüce Allah’ın vahyinin tek bir noktasına bile müdahale edemeyeceğinin yeterli delilidir. “Kur’an bir hitaptır, anlamı Allah’a metni Muhammed (s)’e aittir” şeklinde gündeme getirilen bu ilkesiz söylem, Allah resullerini Yüce Allah’ın sekreteri veya editörü seviyesine indirgemektedir. Bu söylem hem Allah’a hem Allah resullerine hem de vahye atılmış bir iftiradan başka bir şey değildir. 

Hakka 69/44-47

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ

لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ

Eğer (Muhammed) Bize (kendi uydurduğu) bir takım sözler isnad etseydi, Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık; hiçbiriniz de onu koruyamazdınız.

(NOT: Bu meal “tarihselci” kimlikleriyle tanınan Prof. Dr. Ömer Özsoy ve Prof. Dr. İlhami Güler’in Konularına Göre Kur’an adlı çalışmasından alınmıştır. s.197) 

Hakka suresinin bu ayetleri, tüm meal ve tefsirlerde bu şekilde çevrilmiştir. Bu çevirilere göre yukarıdaki ayetler, Muhammed (s)’in kendi uydurduğu bir sözü Allah’a atfetmesinin şiddetle yasaklandığını ve böyle yapması durumunda hiç kimsenin engel olamayacağı bir cezayla cezalandırılacağını bildirilmektedir. O halde meseleye tersten yaklaştığımızda, uydurduğu bir sözü değil ama uydurmadığı bir sözü Allah’a atfedebilir gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Oysa ayetin mealine konulan parantez içi “(kendi uydurduğu)” açıklamasının ne ayetten ne de tüm Kur’an’dan bir temeli yoktur. Aynı zamanda ayete eklenen parantez içi olsun veya olmasın “(kendi uydurduğu)” şeklindeki bir açıklama hem Allah’a hem de Allah resullerine iftiradan başka bir şey değildir. Çünkü Allah resulleri ne kendi adlarına ne Allah adına ne de insanlar adına söz uyduran yalancılar değillerdir. Onlar tüm Kur’an boyunca Salihler olarak tanıtılmış Yüce Allah’ın has kullarıdır. İşte bundan dolayı onların hepsi insanlığın önderi, imamı, lideri, örneğidirler. Bırakın bir söz uydurup Allah’a isnat etmelerini, bir söz uydurup eşeğe isnat etmeleri durumunda bile onların Allah resulü olmalarının meşruiyeti kaybolmuş olmaktadır. Zaten onların seçilmesi böyle olmalarından dolayıdır. Ayete “(kendi uydurduğu)” şeklinde parantez içi bir açıklama getirmek, Allah resullerini ve Allah-resul ilişkisini ahbap-çavuş ilişkisi olarak görmekten, o seviyesizliğe indirmekten başka bir şey değildir. Oysa ayetin söylediği şey bambaşkadır. Ayet “Eğer o kendi kavlinden bir tanesini bile bize insad etseydi” diyerek Allah’ın vahyetmediği halde, uydurulmamış olduğu kesin olsa bile, bir tek noktayı dahi Allah’ın sözüne karıştırılamayacağını bildirmektedir. Allah şahittir ve şahitliğini de bize bildirmiştir ki; Allah resullerinden hiçbiri kendi sözlerinden tek bir noktayı dahi Yüce Allah’ın kelamına karıştırmamıştır. Eğer karıştırmış olsalardı Yüce Allah onları Kur’an’da vahyin sadık hizmetkarları olarak değil, vahye ihanet edenler olarak anardı.

Kur’an’daki ayetleri kendi bağlamından koparıp asla olmaması gereken manalar verdikten sonra, bir de utanmadan kalkıp “Kur’an hitap mıdır? Kitap mıdır?” tartışmasını sanki dertleri Kur’an’mış gibi insanlara yutturmak, kendi aldanışı içine başkalarını dahil etmekten başka bir anlama gelmemektedir. Onların bu tartışmayı gündeme taşımalarındaki amaç, Kur’an’ın insanların hayatına girmesini sağlamak değil, Kur’an’ın insan müdahalesine açık hale gelmesini sağlamak, zaten yaptıkları alçakça müdahaleler meşruiyet kazandırmaktan başka bir şey değildir. Kur’an asla ve kat’a insan sözü değildir. Ne cümlesi ne harfi ne de noktası resuller tarafından belirlenmemiştir. Resuller Allah’tan nasıl aldılarsa tek bir harfine dahi dokunmadan, kendi sözleriyle karıştırmadan insanlığa olduğu gibi iletmişlerdir. Allah’a saygı göstermede insanlığın numune-i timsali olan resullerin Allah’ın kelamına karşı nokta kadar dahi olsa bir saygısızlık yapmaları asla mümkün değildir. Böyle olduklarından dolayı kendi sözlerini ne Yüce Allah’a ne herhangi bir insana ne de herhangi bir yaratılmışa asla isnat etmezler. Dediğimiz gibi, resullerden herhangi birinin uydurulmuş bir sözü bırakın Allah’a isnat etmelerini, herhangi bir kimseye hatta bir hayvana isnat etmeleri durumunda bile resullüklerinden eser kalmayacaktır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*