SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -38- HAYDİ ORTAYA ÇIKSANIZA!

HAYDİ ORTAYA ÇIKSANIZA!

Neml 27/30

إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

“Mektup, Süleyman’dan gelmiştir. O, ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ diye başlamakta. (DİB meali)

Hemen belirtelim ki bu mealde olan “mektup”, “gelmiştir” ve “diye başlamakta” kelimeleri, ayetin Arapça metninde bulunmamaktadır. “Bismillahirrahmanirrahim” cümlesindeki kelimelerin hepsi ise zaten Türkçe olmayan Arapça kelimelerdir. Geriye kalan Süleyman kelimesi zaten isimdir. İki defa geçen إِنَّهُ (innehu) kelimelerinden biri mealde hiç yoktur, diğerinin ise sadece zamir kısmı “o”diye çevrilmiş, edat çevrilmemiştir. Meal müelliflerinin ayette olmayan ama sanki varmış gibi mealde gösterdikleri kelimeleri atarsak, geriye hem Arapça metinde hem de mealde olan şu kelimeler kalmaktadır. “Süleyman’dan O, Bismillahirrahmanirrahim.” Bu yaklaşım biçimini vicdanlara havale ederek ayetteki kelimeleri anlamaya çalışalım.

Surelerin başında gelenleri saymasak “Bismillahirrahmanirrahim” ifadesi sadece bu ayette geçmektedir. İfade de geçen بِسْمِ (bismi) kelimesi س م و (sin+mim+vav) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 381 kelime bulunmaktadır. Tüm bu kullanımlardan sadece 7 tanesi fiil olarak, geri kalanların hepsi çeşitli formlarda isim olarak geçmektedir. Fiil olarak “yükselmek, yüce olmak, isim yapmak, kabiliyetini yükseltmek, isim vermek” gibi kök manalara sahiptir. İsim olarak ise; “gök, gökler, bir şeyin üst kısmı, isim, ad, nam, yüksek, yüce, makam”anlamları bulunmaktadır.[1]

Bu kelime, tıpkı ayette olduğu gibi بِ (bi) harfi cer’i ile birlikte بِسْمِ (bi ismi) şeklinde geldiğinde “namına, adına, ondan alınan yetkiyle”anlamı vermektedir. Ayette tam da bu anlamda kullanılmaktadır. En başından beri Süleyman’ın yani Zel-karneyn’in kendi hizmetine verilenler üzerindeki tüm yaptırımlarını, direk olarak değil dolaylı yoldan yaptığını söylemiştik. 

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. (DİB meali)

Hem bu ayette hem de Süleyman kıssalarının anlatıldığı diğer yerlerde, Süleyman’ın emrine verilenlerin herhangi bir itaatsizliği durumunda cezasının Süleyman tarafından değil, Yüce Allah tarafından verileceği bildirilmektedir. Çünkü hepsine Süleyman’ın hizmetine girme emrini veren Yüce Allah’tır. Süleyman’ın hepsi üzerindeki hâkimiyeti kendi adına, kendi namına değil, Yüce Allah adına ve namınadır. Süleyman sınırları belli olan bir yetkiyle yetkilendirilmiştir. İşte mektubu alan müennes kişi de bunu ifade etmektedir. Bu çerçeveye göre ayete verilmesi gereken daha isabetli mana aşağıdaki gibi olmalıdır.

Neml 27/30

إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

“Hiç şüphesiz ki o Süleyman’dandır ve hiç şüphesiz o Er-Rahman, Er-Rahim Allah namınadır.

Yani onlara gönderilen ilkelerin kendisini gönderen Süleyman’dır ama o ilkeleri koyma yetkisi Süleyman’a Yüce Allah tarafından verilmiştir. Bu ilkeler karşı çıkıldığı zaman Süleyman’a değil Yüce Allah’a karşı çıkılmış olunacaktır. Aslında bu durum sadece Süleyman ile sınırlı bir durum değildir. İlkelerini tamamen Yüce Allah’ın belirlediği Allah-Resul ilişkisinde, resuller sadece resuldürler. Yalanlanmaları durumunda yalanlanan onlar değil Yüce Allah olmaktadır, itaat edilmeleri durumunda ise onlara değil Yüce Allah’a itaat edilmiş olunmaktadır. Kur’an’da bununla ilgili onlarca ayet bulunmaktadır. Yüce Allah’ın vahiyleri kaynağından insanlığa ulaşana kadar [Allah > Cebrail > Beşer Resul > İnsanlık] şeklinde bir silsile ile gelmektedir. Bu silsile içinde seçme hakkına sahip tek varlık insanlıktır. Cebrail, beşer resule götürmek üzere teslim aldığı vahiyler üzerinde herhangi bir oynama yapma, eksiltme, çoğaltma, düzeltme, değiştirme hakkına asla sahip değildir. Bununla beraber o, bu görevini yerine getirmek için ilkesiz, kendi kafasına göre görev tanımı yapma yetkisine de sahip değildir. O kendi istediği zamanda ve kendi istediği şekilde değil, Yüce Allah’ın istediği şekil ve zamanda ve sadece izinle bu görevi yapmaktadır.

Kadr 97/4

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ

Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner (DİB meali).

Şura 42/51

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir (DİB meali).

Bakara 2/97

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَىٰ قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللَّهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ

De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” (DİB meali)

Yüce Allah’ın vahyinin dahi izinle geldiğini bildiren onlarca ayet vardır. Bir şeye izin verilmişse o iznin kesinlikle neleri kapsadığı ve neleri kapsamadığı da bildirilmek yani o iznin çerçevesi çizilmek zorundadır. Mesela Cebrail Yüce Allah’tan aldığı vahiyleri insanlardan herhangi birine değil, Yüce Allah’ın bildirdiği beşerlerden birine vermek zorundadır. Bu konuda onun seçme hakkı yoktur. Cebrail’e Yüce Allah’ın vahiylerinden hangisini hangi zamanda ve nerede beşer resule ileteceğini Yüce Allah bildirmektedir onun bu konuda da seçme hakkı yoktur. Ona verilen vahiyler üzerinde en ufak bir değişiklik yapma hakkı yoktur. Yani Yüce Allah asla sınırsız bir yetki ve sınırsız bir izin vermemiştir.

Bu durum sadece onun için değil, tıpkı onun gibi beşer resuller için de geçerlidir. Onların insanlığı Yüce Allah’ın dinine çağırması bile izinledir.

Nisa 4/64

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ ۚ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا

Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı. (DİB meali)

İbrahim 14/1

الر ۚ كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ لِتُخْرِجَ النَّاسَ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِ رَبِّهِمْ إِلَىٰ صِرَاطِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ

Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. (DİB meali)

İbrahim 14/11

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِنْ نَحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَىٰ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ ۖ وَمَا كَانَ لَنَا أَنْ نَأْتِيَكُمْ بِسُلْطَانٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ ۚ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

Peygamberleri, onlara dedi ki: “Biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kullarından dilediğine (peygamberlik) nimetini bahşeder. Allah’ın izni olmadıkça, bizim size bir delil getirmemiz haddimize değil. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” (DİB meali)

Yüce Allah’ın hükmünde kullardan bir kul olan beşer resullerin, Yüce Allah’ın diğer kullarını, uyulması gereken ilkelere çağırmaları ancak ve ancak izinledir. Onların Yüce Allah’ın diğer kullarına ilettikleri vahiyler onların izin belgeleridir. Beşer resullerin Yüce Allah’tan aldıkları yetkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğinin çerçevesini çizen de yine o izin belgeleridir. O izin belgesinde belirtilmeyen herhangi bir yetkiye sahip değillerdir zaten Yüce Allah’ın has kulları olan resuller bunun dışında bir yetkiye de tenezzül etmezler. Öte yandan Yüce Allah’ın kendilerine verdiği iznin kapsadığı yetkileri kullanmaktan da asla geri durmazlar. Tüm dünya onlara karşı dursa da asla geri adım atmazlar, atamazlar. Çünkü onlar emperyalist bir otoritenin müstemleke valisi değil, alemlerin tek sahibinin, varlığı yoktan var edenin, Er-Rahman, Er-Rahim, El-Melik, El-Kahhar, El-Kadir, El-Kuddüs olanın resulleridirler. İnsanların tek ilahı, tek sahibi olan Yüce Allah’ın onlara verdiği yetkiyi onlara kısıtlayacak olan herhangi bir kimse, onlara değil Yüce Allah’a savaş açmış olmaktadır. Yüce Allah’a kul olmanın en güzel örnekleri olan resullerin, kendilerine verilen yetkileri kullanmada asla geri adım atmayacaklarına ve atmadıklarına dair Kur’an’da yeteri kadar örnek bulunmaktadır. Asasına dayanmış Musa’nın o günün süper gücüne, hem de sarsılmaz bir özgüvenle karşı çıkışı işte bu izinden dolayıdır. İbrahim’in kendi döneminin süper gücüne hem de tek başına karşı çıkışı işte bu izinden dolayıdır. Fakat Âdem gibi, kendilerine verilen izni, eksiltip çoğalmaları durumunda, resullerin Allah ile ilgili tüm bağları kopacak ve hiçbir yetkileri kalmayacaktır. O izinlerin çerçevesi, insanlığa ulaştırılan vahiylerle çizilmiştir. Çizilmek zorundadır da. Çünkü insanlık, itaat etmekle emrolunduğu beşer resullere göstereceği teslimiyetin nerede başlayıp nerede bittiğini bilmek zorundadır. Üstelik bu sadece vahiyle belirlenen bir çerçeve olmak zorundadır. İznin nerede başlayıp nerede bittiği sadece izin belgesinin üzerinde yazılıdır. Yani Kur’an’da… Başka izin belgeleriyle başka çerçeveler çizmek, Allah’ın izin belgesini yeterli bulmamak hem Yüce Allah’a hem de onun şerefli resullerine yapılan en büyük iftiradır. “Sadece Kur’an demek”işte bunun için de bir tercih değil kesinlikle bir zorunluluktur. “Kur’an yeter” demek bir slogan değil, kesinlikle geçerli ve meşru tek ilkedir!

Yüce Allah’ın divanında beşer-resul olan Süleyman da her ne yapıyorsa, onun meşru ve geçerli olması için Yüce Allah’tan izin almak zorundadır. O Yüce Allah’ın kendisine verdiği izin ile cinlere ve şeytanlara iş buyurmakta, onları hizmetinde tutmaktadır. Onlara nasıl davranması gerektiği de izinle belirlenmek zorundadır. Tekrar edelim ki Süleyman ne emperyalist, astığı astık, kestiği kestik bir kraldır ne de böyle bir kralın müstemleke valisidir. O alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ın resulüdür. Tüm dünyaya hükmeden bir otoritesi olsa bile, o bu otoritesini sadece ve sadece Yüce Allah’ın çizdiği çerçeve doğrultusunda kullanan bir resuldür. Yani resuller asla kral, sultan, padişah, imparator gibi nitelemelerle ni-te-le-ne-mez-ler. Çünkü tüm varlık bir araya gelse dahi “Allah Resulü Süleyman” nitelemesinden daha yüce, daha şerefli, daha onurlu, daha büyük bir niteleme getiremez. Böylesine yüce bir nitelemesi olan birini “kral, padişah, sultan” gibi adi ve süfli nitelemelerle nitelemek, sadece onu indirgemektir. Kral Süleyman nitelemesini yapan Yahudiler bunu bilinçli yapmakta, güya akılları sıra Süleyman’ın Allah ile bağını koparmaya kalkışmaktadırlar. Onların kuyruğuna takılıp keler deliğine girmeyi marifet sayan ulema (!) ise, onların bilinçli kullandığı “Kral Süleyman” nitelemesini kullanmakta bir beis görmemektedir. Oysa Süleyman, Allah’a kul olmanın tek bir anından bile daha değersiz olan bir nitelemeyi asla hak etmemektedir. O Allah resulü Süleyman’dır. 

Allah resulü Süleyman da her resul gibi çerçevesi çizilmiş bir izne sahiptir. Herhangi birine kendiliğinden bir ilke koyması, onları başka bir şeye çağırması, kendi istekleri doğrultusunda yönlendirmesi asla mümkün değildir. 

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

“Nihayet (aracı) o dikbaşlının / ürküp kaçanın saklandığı yere ulaştığında onu akraba bir kadın liderin (gücü) arkasında saklanır buldu ve onun hakimiyeti altında da bir kavim buldu…” “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.

İşte bu ayet Süleyman’ın yani Zel-karneyn’in izin belgesidir. Ayetin kırmızıyla belirtilmiş kısmı üzerinde daha önce durmamıştık. Şimdi sırası geldiği için cümledeki iki fiilin ne anlamlara geldiğini belirtmek gerekmektedir.

Cümlede geçen تُعَذِّبَ (tuazzib) kelimesi tef’il babından gelme muzari bir fiildir. Tef’il babından gelen kelimelerin manasının kesinlikle müteaddi olması gerektiğini defalarca belirttik. Kelimenin kök anlamının “azab etmek”olması durumunda bile anlam yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi “azab edersin”şeklinde değil,“azab ettirirsin”şeklinde olması gerekmektedir. 

Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi Süleyman yani Zel-karneyn kendi hizmetine verilmiş gaybi varlıklar üzerinde direk bir yaptırım gücüne sahip değildir. Emrinden çıkana kendisi ceza verememektedir. Onu Zel-karneyn yapan şeyin bu olduğunu da daha önce belirtmiştik.

Aynı cümlede geçen تَتَّخِذَ (tettehiza) kelimesi ise iftial babından gelme bir fiildir. İftial babından gelme kelimeler tef’il babının tam tersi yönde lazım, yani geçişsiz manalar almak zorundadırlar. Fiil olarak mazi kökünde; “almak, tutmak, yakalamak, edinmek, elde etmek, tesir etmek, engel olmak, kesmek, üstlenmek, takip etmek, üstlenmek” gibi manalara sahip olan bu kelime iftial babına geldiğinde bir yandan geçişsiz bir mana alırken diğer yandan iki tane nesne (mef’ul) almaktadır. İşte bu çerçeve üzerinden Kehf suresindeki ayete şu mananın verilmesi daha isabetlidir.

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا ۗ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِمَّا أَنْ تُعَذِّبَ وَإِمَّا أَنْ تَتَّخِذَ فِيهِمْ حُسْنًا

 “Nihayet (aracı) o dikbaşlının/ürküp kaçanın saklandığı yere ulaştığında onu akraba bir kadın liderin (gücü) arkasında saklanır buldu ve onun hakimiyeti altında da bir kavim buldu.” “Ey Zelkarneyn! İstersen onlara azab ettirirsin ama istersen onları güzellikle de elde edebilirsin.

İşte iznin çerçevesi böyle çizilmiştir. Süleyman, kendisine izin verilen iki şıktan hangisini tercih etmiştir? Elbette ki iyilikle elde etme yolunu seçmiş ve bunu da belirtmiştir.

Kehf 18/87-88

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

(Zülkarneyn) “Amma Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi. (DİB meali)

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَىٰ ۖ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

“Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (DİB meali)

Yukarıdaki 87. ayetin başında gelen أَمَّا (emma) edatı cümleyi daha önceki cümleye bağlayan bağlaçtır. 86. ayette sunulan iki seçenekten hangisinin ve ne şekilde olması gerektiğini bildirmektedir. O ayette Yüce Allah çoğul kelimeler kullanmış “onlara azap ettirirsin” ve“onları iyilikle elde edersin” buyurmuştu. Süleyman’a “onlara” şeklinde çoğul kelime kullanılması, Hüdhüd’ün peşinden gittiği o dikbaşlının, akraba olduğu kendi kavmi tarafından kollanmasından dolayıdır. Hatırlanacağı üzere Hüdhüd ona ve onu kollayan kavmine kızdığını hem de çok kızdığını, onları o dikbaşlıyı kendisine teslim etmeleri için ikna edemediğini belirtmişti. Bu durumda o kavmin hepsi o dikbaşlının işlediği suça ortak olmuş olmaktadırlar. İşte bunun için Yüce Allah çoğul kelime kullanmıştır. İşte 87. ayetin başında gelen أَمَّا (emma) bağlacı Süleyman’a sunulan iki seçenekten hangisini ve ne şekilde tercih ettiğini belirten bir bağlaçtır. Anlam olarak “fakat, velakin, amma” şeklinde anlamlara sahiptir. 

Kehf suresini 87-88 ayetlerinde dört defa geçen “azab” kelimesi hakkında da biraz bilgi vermek yerinde olacaktır. Kelime bu dördünden 3 tanesinde “tef’il” babından muzari fiil, birinde de isim olarak gelmektedir. 87. ayete biraz dikkat edilirse Zel-karneyn’in sözlerinin ortaya söylenmiş genel sözler değil, kimi kast ettiği belli olan sözler olduğu görülecektir. Meal müelliflerinin tamamı, hedefi belli olan sözleri olduğundan farklı bir hale sokup belirsiz hale getirmişlerdir. Mesela, ayette geçen أَمَّا مَنْ ظَلَمَ (emma men zalame) ifadesine yukarıya aldığımız DİB mealinde (ve diğerlerinde) “kim zulmederse”şeklinde mana verilmiştir. Kelime üzerinde yapılan küçücük bir oynama, bu ifadenin geleceğe dönük ve ortaya söylenmiş bir söz olarak algılanmasına neden olmaktadır. Yani henüz zulmetmiş belli birileri yoktur, eğer herhangi biri zulmederse anlamı vermektedir. Oysa ifade de geçen ظَلَمَ (zaleme) fiili gelecekten haber veren muzari fiil değil, geçmişte olmuş bir şeyi haber veren mazi fiildir. 

İki ayette 4 defa geçen “azap” kelimesi ع ذ ب(ayn+zel+ba) harflerinden oluşmuş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 373 kelime bulunmaktadır. Bu kelimenin mazi kök anlamları “terk etmek, vaz geçmek, alıkoymak, engellemek, eziyet etmek, işkence etmek, hoşa gitmek” şeklindedir. Hem Zel-karneyn hem de Süleyman kıssalarında hakkında konuşulan kişi, gelmesi gerekirken gelmeyen, Hüdhüd’ün getirmesi gereken bir kişi olduğu için, bu ayette kelimeye tercih edilecek anlamın “alıkoymak” şeklinde olması bağlama daha uygundur. O halde ayetin ilk cümlesinin قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ “amma biz sadece zulmetmiş o kimseyi çok yakında alıkoydurtacağız…”şeklinde bir anlamda olması gerekmektedir. 

Ayetin devam cümlesinde gelen azap kelimesinin ise yine aynı anlamda olması gerekmektedir. Bu ayette geçen رَبِّهِ (rabbihi) kelimesi de Yüce Allah’a dönen bir sıfat değildir. Bir önceki ayete bakıldığında, Yüce Allah’ın Zel-karneyn’e bir hitabının olduğu, bu ayette ise Zel-karneyn’in bu hitap karşısında söylediklerinin bulunduğu görülecektir. Yani konuşma sen ve ben arasında geçen bir konuşmadır. Bu yüzden رَبِّهِ (rabbihi) kelimesinin Yüce Allah’a değil de başka birine dönmesi gerekmektedir.

Az önce Süleyman’ın kendi emrine verilenlere direk olarak bir ceza vermesinin mümkün olmadığını, cezalandırma işlemenin Yüce Allah tarafından yapıldığını belirtmiştik. Aynı şekilde Süleyman’ın hizmetine verilenlerin emir altında tutulmasının da Yüce Allah tarafından yapıldığını daha önce birkaç kez ifade etmiştik. 

Enbiya 21/82

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ

Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik. (DİB meali)

Bu ve diğer ayetlerde onları alıkoyanın “biz” şeklinde bir kelimeyle Yüce Allah’a atfedildiğini görmekteyiz. Elbette ki bu zapt etme işi bizzat Allah’ın şahsı tarafından değil, onun izni ve emir ile yine onun melekleri tarafından yapılmaktadır. İşte her birinin üzerinde onları zapt etmek için tutan melekler onların rabbi olmaktadır.

Rab kelimesi aynı kök (ra+ba+ba) harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 980 kelime bulunmaktadır. Fiilolarak; “yönetmek, idare etmek, gütmek, egemen olmak, toplamak, bir araya getirmek, sahip olmak, artırmak, belli bir yerde kalıp orada ikamet etmek, ıslah etmek, düzeltmek, terbiye etmek, besleyip büyütmek, babalık yapmak, yetkili olmak”anlamlarında olan bu kelime isimolarak ise; babalık, üvey baba, müennes olarak geldiğinde üvey ana, başkan, yönetici, terbiye eden, besleyen, egemen olan, efendi, rab, tanrı, ilah”anlamlarına sahiptir.

Zaten Yüce Allah’a hitap Zel-karneyn’in üçüncü bir şahsı kast eder şekilde “sonra rabbine döndürülür”demesi göstermektedir ki onun bu kelimeden kast ettiği kişi, o an hitap ettiği Yüce Allah değil, ona egemen olan, onu emir altında tutan melektir. Unutulmamalıdır ki söz konusu kişi dik başlı, Yüce Allah’ın emrini yerine getirmemek için kaçıp giden bir şeytandır. O zaten Yüce Allah’ın rabliğine boyun bükmediği için kaçmıştır.

Ayette geçen يُرَدُّ (yureddu) fiili, meçhul formda gelmiş muzari bir fiildir. Kur’an’da 59 kez geçen bu kelime fiil olarak; reddetmek, olması gereken yere geri çevirmek, karşı çıkmak, direnmek, cevap vermek, uzaklaşmak, yansımak, iade etmek” anlamındadır.[2] Tüm bunlardan sonra ayete verilmesi gereken daha isabetli anlam şu şekilde olmalıdır.

Kehf 18/87-88

قَالَ أَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ إِلَىٰ رَبِّهِ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا

(Zülkarneyn) “Amma biz sadece zulmetmiş kimseye azap ettireceğiz. Sonra o yetkilisine iade edilir o da onu sevimsiz (hoşa gitmeyen) bir alıkoymayla alıkoyar. 

وَأَمَّا مَنْ آمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَاءً الْحُسْنَىٰ ۖ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ أَمْرِنَا يُسْرًا

“Amma güvenmiş ve işini düzgün yapmış o kişiye gelince artık o en güzel karşılık onun içindir ve çok yakında ona işimizin en kolayından buyuracağız.

İşte Süleyman yani Zel-Karneyn Yüce Allah’ın kendisine verdiği izni bu çerçevede kullanacağını bildirmiştir. Süleyman’ın koyduğu bu ilkeler, işte bu yüzden Neml suresindeki müennes kişi tarafından كِتَابٌ كَرِيمٌ (kitabun kerim) yani kişiyi alçaltmayan ilkeler olarak adlandırılmıştır. İşte bu yüzden o kişi şunu demiştir;

Neml 27/30

إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

“Hiç şüphesiz ki o Süleyman’dandır ve hiç şüphesiz o Er-Rahman, Er-Rahim Allah namınadır.

Süleyman’dandır ama o ilkeler gücünü Er-Rahman, Er-Rahim Yüce Allah’ın izin ve yetki vermesinden almaktadır. O emirler Süleyman’ın değil Yüce Allah’ın emirleridir. Baş kaldırılması durumunda Süleyman’ a değil Yüce Allah’a baş kaldırılmış olunmaktadır. 

Neml 27/31

أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

Ve içinde ‘Bana karşı büyüklük taslamayın ve teslimiyet göstererek bana gelin’ denilmektedir.” (DİB meali)

Bu mealin başındaki “ve içinde”kelimesi ile mealin sonundaki “denilmektedir”kelimeleri ayetin metninde bulunmamaktadır. Bunun yanında yukarıdaki mealin müellifleri ve diğer meallerin tamamı, ayetin başında gelen أَلَّا (ella) edatına olumsuzluk bildiren لا(la) anlamı vermiş ve hemen devamında gelen fiille beraber أَلَّا تَعْلُوا (ella ta’lu) ifadesine “baş kaldırmayın”anlamı vermişlerdir. Oysa en başta bu ifadeye “baş kaldırmayın”şeklinde bir anlam verilmesi için fiilin emir fiil olması lazımdır! Ancak ayetteki kelime cemi-müzekker-muhatap siğasında muzaribir fiildir. İkincisi أَلَّا (ella) edatı olumsuzluk bildiren bir edat değil tam tersi teşvik bildiren bir edattır. Arap gramerinde أَلَّا (ella) edatından iki tane bulunmaktadır. Bunlardan biri bu ayette olduğu gibi tek edat halinde gelen teşvik edatıdır, diğeri ise; bir nasp edatı olan اَنْ (en) edatı ile nefi veya nehy (olumsuzluk ve yasaklama) edatı olan لا(la) edatlarının birleşmesi ile oluşmuş أَلَّا (ella) edatıdır. İki edattan oluşmuş أَلَّا (ella) edatında اَنْ(en) edatı ل(lam) harfine kalb edilerek hazf edilmiştir. Bu iki edatın birbirine karıştırılmadan anlaşılması kendinden sonra gelen kelimeye yaptıkları etkilerden anlaşılmaktadır. Her iki edat kendisinden sonraki kelimelere şu şekilde etki etmektedir. 

Teşvik Bildiren أَلَّا (ella) Edatı:

Bu edat muzari fiillerden önce gelir ve kendisinden sonraki fiilin üzerinde hiçbir hareke değişikliği meydana getirmez. Kelimeye kattığı anlam ise o fiilde muhatabı teşvik etmektir. Eğer bu edat mazi fiilden önce gelirse, yine fiilin harekesine bir etkisi olmaz ama cümleye teşvik anlamı değil kınama anlamı verir.

أَلَّا تُصَلِّى……… Haydi namaz kılsana!

 أَلَّا تَسْتَعِدَّ…….. Haydi hazırlansana!

Bileşik أَلَّا (ella) Edatı:

Bir nasp edatı olan اَنْ (en) edatı ile, nefi ve nehi edatı olan لا (la)’nın birleşimi olan أَلَّا (ella) (اَنْ لَا) edatı. Yazılış ve okuyuş olarak her ikisi de aynı olan bu edatların birbirinden ayırt edilmesi kendisinden sonraki muzari fiil üzerindeki etkisinden kolaylıkla anlaşılmaktadır. Çünkü اَنْ (en) edatı kendisinden sonraki muzari fiili nasb ettiği gibi anlamını da mastara çevirmektedir. Oysa diğer أَلَّا (ella) edatının kendisinden sonraki muzari kelimeye hareke etkisi yoktur.

Fakat اَنْ+لَا= أَلَّا (ella) edatının nehi (yasaklama) için gelmesi durumunda ise o takdirde edatın kendisinden sonra gelen muzari kelimeye herhangi bir hareke etkisi olmaz sadece لَا (la) edatı fiili cezm eder ve اَنْ (en)’den dolayı fiilin anlamı mastara dönüşür. Şayet nefi (olumsuzluk) içinse bu edatın fiil üzerinde herhangi bir hareke etkisi olmaz ve sadece fiili olumsuz yapar. Bu durumda اَنْ (en) edatı fiili nasbettiği gibi olumsuz hale gelmiş fiilin anlamını mastara çevirir. İşte bu durumlar her iki edatın birbirinden ayırt edilmesini sağlayan etkilerdir.[3]

  • اُرِيدُ مِنْكَ اَلَّا تُسَاعِدَهُ فِي عَمَلِهِ…………………….. Senden, ona işinde yardım etmemeni istiyorum (fiil olumsuz ve nasb mana ise mastar- yasaklama)
  • يَجِبُ عَلَيْنَا اَلَّا نَيْاَسَ مِنْ رَحْمَةِ اللّه…………………. Allah’ın rahmetinden umut kesmememiz gerekir (fiil nasb mana mastar)
  • يَجِبُ عَليْكمْ اَلَّا تُهَاجِرُوا مِنْ وَطَنِكُمْ الى بِلاَدٍ اُخْرَى… Vatanınızdan başka ülkelere göç etmemeniz gerekir (fiil olumsuz ve mana mastar)
  • قُلْتُ لَهُ اَلَّا تَتَاَخَّرْ…………………………………… Ona geç kalmamasını söyledim (Fiil cezm mana mastar)

Görüldüğü gibi iki edat çok kolay bir şekilde birbirinden ayrılmaktadır. Ayetin başında gelen أَلَّا (ella) edatının kendisinden sonraki fiile hiçbir etkisinin olmadığı görülmektedir. Bunun yanında fiil emir fiil değil, sadece muzari bir fiildir. Ayette geçen أَلَّا تَعْلُوا (ella ta’lu) ifadesine “baş kaldırmayın” anlamı vermenin hiçbir şekilde imkânı yoktur. Muzari olarak gelen تَعْلُوا (ta’lu) kelimesinin anlamlarına gelince; ع ل و(ayn+lam+vav) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 70 kelime bulunmaktadır. Kelime mazi kökünde fiil olarak, “yücelmek, yükselmek, yukarı çıkmak, üste çıkmak, belirmek, aşmak, aşkın olmak, taşkınlık etmek, böbürlenip gururlanmak manaları bulunmaktadır.

  • عَلاَ الدُّخَانُ…………………….Duman yükseldi.
  • يَعْلُو البُحَيْرَةَ الحَبابُ………….Kabarcıklar gölün üstüne çıkar.
  • عَلاَ صَوْتُهُ…………………….. Sesi yükseldi.
  • السُّلَّمَعَلاَ……………………….Merdiveni çıktı.
  • عَلَتْ وَجْهَهُ الابْتِسَامَةُ………….Yüzünde tebessüm belirdi.
  • الرّجلُعَلاَ……………………… Böbürlendi, kibirlendi.[4]

Bir daha belirtelim ki ayette geçen أَلَّا تَعْلُوا (ella ta’lu) ifadesine “baş kaldırmayın” şeklinde bir mana verilebilmesi hem başındaki أَلَّا (ella) edatının olumsuzluk değil teşvik bildiren bir edat olmasından dolayı hem de تَعْلُوا (ta’lu) fiilinin emir değil sadece muzari fiil olmasından dolayı mümkün değildir. Bu fiile verilen “baş kaldırma” manasını doğru kabul etsek bile, verilmesi gereken mana “haydi baş kaldırsanıza” şeklinde bir mana verilmesi gerekmektedir. Cümleye baktığımızda mef’ulünü bir harfi cerle aldığı için anlamının kesinlikle lazım yani geçişsiz olması gerekmektedir. İşte tüm bunları göz önüne aldığımızda ayetin ilk cümlesine أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ “haydi benim huzurumda ortaya çıksanıza” şeklinde bir mananın verilmesi gerekmektedir.

İşte bu söylem, Süleyman’ın kendi hizmetine verilen gaybi varlıklarla olan ilişkisinin çerçevesini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Daha öncede belirttiğimiz gibi Süleyman’ın gaybi varlıklarla ilişkisi, Süleyman’ın gayb boyutuna vakıf olması ile değil, gaybi varlıkların müşahede aleminde insan kılığında görünmesiyle mümkün olmaktadır. Her şeyden önce, gaybi varlıkların hangisi olursa olsun (Cebrail, Melekler, Şeytanlar, Cinler) onların hepsinin gayb aleminden müşahede alemine geçişleri sadece izinle olmaktadır. Meleklerin geçişi yani insanlar tarafından görülebilir hale gelmeleri hem İbrahim hem de Lut kıssaları bağlamında anlatılmaktadır (mesela bkz: 15/51-77). O kıssalarda, İbrahim, kendisine gelen melek elçileri, ta ki onlar kendilerinin kim olduğunu bildirene kadar, tanıyamamış, onların melekler olduğunu anlamamıştır. Üstelik aynı melekleri hemen yanı başında duran eşi de görmüştür. Aynı melekler Lut’a da gelmiş, o da onları tanımamıştır. Hatta o melekleri koca bir şehir halkı da görmüş ama onlar da onların melek olduklarını anlamamıştır. Bunun yanında, bizzat Cebrail’in kendisi Meryem’e tam bir beşer kılığında gelmiştir.

Meryem 19/17

فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü. (DİB meali)

İşte bu yüzden Süleyman, gayb aleminden kendi hizmetine girmesi gerekenlerin peşine yine gayb aleminin varlıklarından biri olan Hüdhüd’ü göndermiştir. Çünkü Süleyman’ın kendisinin o aleme gidebilmesi ve saklanan birini ortaya çıkarıp getirmesi mümkün değildir. Zel-Karneyn kıssasında 3 defa geçen ثُمَّ أَتْبَعَ سَبَبًا “sonra bir aracıya iz sürdürdü”ifadesinde geçen سَبَبًا (sebeben) kelimesi “kendisi aracılığıyla istenilen başka bir şeye ulaşılan aracı” anlamındadır. Evet Süleyman, yani Zel-karneyn, gayb alemine ancak aracılar vasıtasıyla müttali olabilmekte ve ancak aracılar üzerinden onları bulup getirtmektedir. Fakat birini getirsin diye gönderdiği Hüdhüd, ilk gidişinde getirmesi gerekeni getirememiş, kavmi gelmesi gerekeno dikbaşlıya arka çıkmıştır. Bunun üzerine Yüce Allah, o dikbaşlı ve onu kollayan kavmi için Süleyman’a Ey Zülkarneyn! İstersen onlara azab ettirirsin ama istersen onları güzellikle de elde edebilirsin” şeklinde bir yetki vermiştir. Süleyman o yetkiyi sadece güzellikle elde etme yönünde kullanacağını belirtmişti. أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ “haydi benim huzurumda ortaya çıksanıza” diyerek onları buna teşvik etmiş, onlara güzellikle muamele edeceğini bildirmiştir. Hatırlanacağı üzere daha önceki bölümlerde Süleyman kendi hizmetine verilen o maharetlilerin vadisine varmış, orada onlara hükmeden bir kadınınşu konuşmasını işitmişti:

Neml 27/17-18

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

(27/17) Cin’den, İns’den ve Tayr (uçabilen şeytanlar)’dan olan onun askerleri, Süleyman için toplatılmış, ardından onlar (görevlerine) sevk edileceklerdi.

(27/18) En sonunda (Süleyman’ın emrine verilen) o maharetlilerin vadisine vardıklarında bile (liderleri olan) maharetli kişi “Ey (görevlendirilen) maharetli kişiler! Yerleştirildiğiniz görevlerinize dahil olun (başlayın). Süleyman ve askerleri kesinlikle sert davranıp sizi ezmeyecekler ve onlar asla duygusal davranmayacaklar!” diyordu. 

Bu konuşma Süleyman ve onun askerlerinin gayb aleminde olumlu yönde tanındığını bildirmektedir. İşte bu yüzden Süleyman, onlara sert çıkmamış, onları teşvik ederek أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ “haydi benim huzurumda ortaya çıksanıza” demiştir. Bunun için o dişi kişi, Süleyman’ın koyduğu ilkeleri “utandırmayan ilkeler” olarak yani“kitabun kerim”olarak tanımlamıştır. Süleyman onların zor kullanarak değil, kendiliklerinden ortaya çıkmasını istemektedir. Zaten kıssanın devamında bu dişi kişi ve kavminin bu ilkelere Süleyman ile karşılaşmadan önce teslim oldukları bildirilecektir. Buna göre ayete verilmesi gereken daha isabetli meal aşağıdaki gibi olmalıdır:

Neml 27/31

أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ

Haydi benim huzurumda ortaya çıkın da ardından (görevlerinizi) müslimler olarak yerine getirin.

Bu ayette geçen “müslimin” kelimesi üzerinde ilerleyen ayetlerde durulacaktır. Verdiğimiz mealde (görevlerinize) şeklinde yaptığımız açıklamaya gelince; Süleyman kıssalarının tamamında onun emrine verilen gaybi varlıkların hepsi bir görevi yerine getirmek üzere Süleyman’ın emrine verilmişlerdir. Süleyman kendisine verilen hiçbir imkânı ne gaybi ne de müşahede aleminde muhataplarını zorla mü’min yapmak için kullanmamaktadır. Çünkü mü’min olmak asla zorlama ile olabilecek bir şey değildir. Ayetteki “müslimin” kelimesinin de iman ile alakası yoktur. Çünkü resul dahi olsalar hiçbir Allah’ın kulunun bir başkasını zor kullanarak müslim halinde getirmeye yetkisi yoktur. Eğer zor kullanarak birilerini müslim yapmak meşru olsaydı herkesten önce bunu Yüce Allah yapardı. Ama o imanı tercihe ve gönüllü kabüle bırakmıştır.

Yunus 10/99

وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا ۚ أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّىٰ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (DİB meali)

Kullarını mü’min olsunlar diye asla kahredici gücünü kullanmayan Yüce Allah bu yetkiyi kimseye vermemiştir. Çünkü zorla iman olmaz. Bir kişi imana zorlanması durumunda kesinlikle mü’min değil, münafık olacaktır. İşte bu yüzden anlamaya çalıştığımız ayette geçen “müslimin” kelimesi imanla alakalı değildir. Bunun yanında hiçbir resul Allah’ın kullarını kendisine yönelik bir teslimiyete asla çağıramaz.

Al-i İmran 3/79

مَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيَهُ اللَّهُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ثُمَّ يَقُولَ لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُونِ اللَّهِ وَلَٰكِنْ كُونُوا رَبَّانِيِّينَ بِمَا كُنْتُمْ تُعَلِّمُونَ الْكِتَابَ وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ

Allah’ın, kendisine Kitab’ı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir beşerin, “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” demesi düşünülemez. Fakat (şöyle öğüt verir:) “Öğretmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca rabbânîler (Allah’ın istediği örnek ve dindar kullar) olun.” (DİB meali)

Ramazan DEMİR


[1]İsfahani, Müfredat SMV md/ Yrd. Doç. Dr. İlysa Karslı, Yeni Sözlük SMV md.s.1293

[2]İsfahani, Müfredat RDD md. / Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük RDD md.s.1036

[3]Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar s.67

[4]İsfahani, Müfredat ALV md. / Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük ALV md.s.1624

3 yorum

  1. Ramazan Bey Merhaba,

    Yoğun çalışıyorsunuz galiba, Yusuf suresindeki son yorumuma bakacak zamanınız olmadı sanırım, tez zamanda gelmenizi dilerim.

    Bu arada Hz. Süleyman ile ilgili bir atların boyunlarını sevme / kesme konusu var. Bu konuda hiç çalışma yapmış mıydınız?

    Yine doğrudan ilgisi olmasa da Hz Davud ile 2 davacı ve komutanın eşi konularında görüşünüzü merak ediyorum.

    İlgisiz olacak ama Bakara suresindeki öldürülen adama ineğin bir parçası ile vurun konusu anlayamadığım konulardan biri.

    Selamlar Ahmet

  2. İlgisiz olacak ama Bakara suresindeki öldürülen adama ineğin bir parçası ile vurun konusu anlayamadığım konulardan biri.

    bakara şu an faal olarak tapınılmakta olan bir put ve onu kesersek bir ölü diriltecek Rab.o ölü devleti aliyye-i Osmaniyye.sen anla bakara kimmiş?bir ipucu vereyim.Olmasaydı olmazdık!

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*