SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -36- NE RİCA EDECEKLER?

NE RİCA EDECEKLER?

Neml 27/27

قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

Süleyman, Hüdhüd’e şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz.” (DİB meali)

En başından beri Hüdhüd’ün konuşmasının sonunda, Süleyman’ın gösterdiği işte bu tavrın göz önünde tutulması gerektiğini söyledik. Geleneksel anlayış, Hüdhüd’ün bir kuş olduğunu söylemiş ve “Allah’ın gücü herşeye yeter, kuşları da konuşturur taşları da” şeklinde bir savunma ile ulaştıkları bu anlayışı meşru hale getirmeye çalışmıştır. Süleyman, konuşmasını bitiren Allah’ın konuşturduğu bir kuşa “doğru mu söylüyorsun yoksa yalancılardan mısın göreceğiz?” demektedir. O zaman Yüce Allah bu kuşa sadece konuşmayı değil aynı zamanda yalan söylemeyi de mi öğretmiş olmaktadır ki Süleyman ona “yalancılardan biri misin?” diye şüpheyle yaklaşmaktadır. Bu nasıl bir mucizedir ki yalan da söyleyebilmektedir. Yüce Allah’ın gücünü göstersin diye mucizevi bir şekilde konuşturduğu kuş yalan söylerse, o mucize, Yüce Allah’ın gücünün her şeye yettiğini gösteren ve göreni O’na daha saygılı hale getiren bir mucize olmaktan çıkıp, ona inananı Allah’tan uzaklaştıran bir saptırıcıya dönüşmez mi?

Hüdhüd, mucizevi şekilde konuşan bir ibibik veya çavuş kuşu değil, yalancı ve aldatıcı olmaları ile tanınmış Tayr yani şeytanlardan biridir. Bu artık iyice ortaya çıkmıştır. Başından beri Hüdhüd’ün tüm konuşmalarını kendini aklamak ve mazeret ileri sürmek için yaptığını belirttik. Süleyman onun ileri sürdüğü mazeretleri tam inandırıcı bulmamıştır ve verdiği haberlere inanmamıştır. Fakat Süleyman’ın ona “yalancılardan biri misin yoksa doğru mu söyledin” demesi, onun Sebe’lerden getirdiği haberlerle alakalı değil, Süleyman’ın ona verdiği görevi yerine getirip getirmediği ile alakalıdır. 

Bir önceki bölümde de değindiğimiz gibi Hüdhüd, Zel-karneyn’in yani Süleyman’ın o dikbaşlının ardından gönderdiği bir aracıdır. Yani onun görev tanımı Sebe’lerden haber getirmek değil, haber götürmek ve o dikbaşlıyı getirmek şeklindedir. Zaten Hüdhüd konuşmasına “senin ona kavratamadığın şeyi ben ona kavrattım” şeklinde başlamış ardından neden başarısız olduğunun gerekçelerini anlatmıştı. Burada Süleyman’ı ilgilendiren şey, Hüdhüd’ün ulaştırması gereken haberi doğru iletip iletmediğidir ya da iletip iletmediğidir.

Zel-karneyn kıssasında Hüdhüd’e “sebeben” tanımlaması getirilmişti. Bu kelime “kendisiyle başka bir şeye ulaşılan aracı” anlamındadır. Kelime üzerinde Zülkarneyn 8 dosyasını işlerken uzunca durulmuştu. Süleyman, Hüdhüd’ü o dikbaşlıya ulaşsın ve tebliğini yapsın diye göndermiştir. İşte Hüdhüd bunu yapmışsa karşı tarafın buna olumsuz cevap vermesi Hüdhüd’ün sorumluluğunda değildir. Ama eğer bu tebliğ sonucunda Hüdhüd, o dikbaşlı ile beraber gelmiş olsaydı, bu onun görevini yerine getirmiş olduğunun göstergesi olurdu. Oysa Hüdhüd tek başına gelmiş, dikbaşlının ve arkasına saklandığı kişilerin, tüm ikna çabalarına rağmen olumsuz cevap verdiklerini bildirmiştir. İşte bu, onun görevini yapıp yapmadığının yani tebliği ulaştırıp ulaştırmadığının bilinmemesi demektir. Hüdhüd, başından beri kendini aklamak için uğraşmaktadır. Tayr’dan olan Hüdhüd’ün yine tayr’dan olan o dikbaşlı ile işbirliği yapıp yapmadığının anlaşılması ancak ve ancak Süleyman’ın tebliğinin doğru bir şekilde ulaşıp ulaşmadığının anlaşılması ile ortaya çıkacaktır. İşte Süleyman ona bunun için güvenmemektedir. 

Neml 27/27

قَالَ سَنَنْظُرُ أَصَدَقْتَ أَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِبِينَ

(Süleyman) Şöyle dedi: “(Gönderdiğim haberi) Doğru mu aktardın yoksa (sende) o yalancılardan biri mi oldun göreceğiz.

(Ayetin mealinde koyduğumuz parantez içi (gönderdiğim haberi) açıklamasının gerekçesi ayetten hemen önceki paragraftır.)

Neml 27/28

اذْهَبْ بِكِتَابِي هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

“Benim şu mektubumu götür onlara at, sonra da yanlarından ayrıl ve ne sonuca varacaklarına bak.” (DİB meali)

Meal müellifleri, kıssanın başında Hüdhüd’ü bir kuş olarak tanımladıkları için, artık ondan sonrasında kelimelere mana tercihlerini hep onun bir kuş olduğunu varsayarak yapmak zorunda kalmışlardır. Hatta sırf hikâye bozulmasın diye,eğer Yüce Allah’ın kelimelerinde kafalarındaki hikâyeye uymayan bir mana varsa, onu da olduğundan farklı şekillerde yansıtmaktan çekinmemişlerdir. Süleyman kıssasının arka planına yerleştirilen, rivayet, İsrailiyat, uydurma ve yorumlar üzerinden oluşturulan uyduruk efsaneler o kadar zihinlere işlemiştir ki, değme Kur’an savunucuları bile bundan kurtulmayı becerememiş, Kur’an kelimelerine sadece Kur’an’ı önceleyerek mana tercihlerinde bulunmak yerine, geleneğin dayattığı efsane üzerinden kelimelere mana tercihlerinde bulunmuşlardır. İşte bu ayet,geleneğin oluşmasında baş rolü oynayan ulema’nın (!), kendi elleriyle oluşturdukları ama sonra da kalkıp yakındıkları geleneksel söylemi, bozmamak adına neleri göze alabileceklerini gösteren en tipik örneklerden biridir. 

Yukarıdaki DİB meali ve diğer meal müelliflerine göre (haşa) yukarıdaki ayette Allah resulü Süleyman, eli ayağı olmayan, kanatlarıyla kavrama imkânı da bulunmayan bir kuşa, Sebe ülkesindeki herkesi ilgilendiren çok önemli içeriğe sahip bir mektubu onlara iletme görevi vermektedir. Aslında Süleyman’ın ona bu çok önemli görevi verirken kullandığı kullandığı kelimeler, Hüdhüd’ün bir kuş olmasının mümkün olamayacağını çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Fakat müellifler bu netliğe rağmen en baştan kuş olarak gördükleri Hüdhüd’ün kuş kalması, yani hikâyenin bozulmaması için, kelimeleri olduğundan farklı şekle sokmaktan çekinmemişlerdir.

Mesela, başından beri Hüdhüd’ün kuş olduğunu söyleyen müellifler, nasıl olur da Süleyman’ın bir kuşa asla söylenmemesi gereken اذْهَبْ (izheb) fiili üzerinden emir verdiğini sorgulamak yerine, manası “git” olan kelimeyi “götür” şekline çevirmeyi daha uygun bulmuşlardır? Oysa sadece uçma kabiliyeti olan bir kuşa اذْهَبْ (izheb) şeklinde bir emir verilmesi asla doğru değildir. Madem Hüdhüd’e kuş yakıştırması yapılıyor, kuş olduğu için ona “yürüyüp git” anlamına gelecek اذْهَبْ (izheb) kelimesi ile değil de “uçarak git” anlamına gelen طِرْ (tir) kelimesi ile emir verilmesi gerekmez miydi? Çünkü kuşların bir yerden bir yere gitmeleri sadece uçma yoluyla olmaktadır. Ama müelliflerimiz bunu sorgulamak yerine “git” anlamı verilmesi gereken fiile “götür” anlamı vermeyi tercih etmişlerdir. Çünkü bu fiile kendi anlamı olan “git” manası vermeleri durumunda, bir yerden bir yere sadece uçarak gidebilen bir kuşa bu fiil üzerinden “git” denmeyeceğini, hatta kendi verdikleri “götür” manasının bile verilemeyeceğini, dolayısıyla en başta kuş olarak tanıttıkları Hüdhüd’ün bir kuş olamayacağını söylemeleri gerekirdi. Aslında tek başına bu fiil bile, Hüdhüd’ün bir kuş olamayacağına yeter de artar bir delildir ama buna rağmen biz yine de anlama çabamıza devam edelim.

Bu fiil ذ ه ب (zel+he+ba) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 56 kelime bulunmaktadır. Bu kullanımlardan 12 tanesi tıpkı bu ayette olduğu gibi tekil, ikili ve çoğul formlarda emir fiil olarak geçmektedir. Kök anlamı itibariyle kelime, “yürüyüp gitmek, geçip gitmek, gitmek, yolcuğa çıkmak, yok olup gitmek, ölmek, görüşünde olmak, görüşünü benimsemek, unutmak, ihmal etmek, görmezden gelmek, bırakmak, terk etmek” anlamlarına sahiptir.[1]

Biraz önce bu fiile “götür” şeklinde bir anlamın verilmesinin doğru olamayacağını söyledik. Fakat bu söylemimize şu şekilde bir itirazın yapılması mümkündür:Arapçada fiillerin önüne gelen harfi cerler fiilin anlamında birtakım değişikliklere sebep olabilirler. Ayetteki fiilin hemen sonrasında ب (bi) harfi ceri gelmektedir. Bu harfi cer,fiilin “git” manasını “götür” şekline çevirebilir mi?

Aslında bu itiraz yersiz ve delilsiz bir itirazdır. Çünkü bu harfi cer,fiile götür manası değil “…ile git” manası vermektedir. O kişinin bir şey ile gitmesi zaten onu götürmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla harfi cerden dolayı fiile “götür” manası verilmesi asla doğru değildir. Kaldı ki aşağıdaki ayette fiil,emir olarak ve yine aynı harfi cer ile gelmiş ama meal müelliflerinin hiçbiri kelimeye “götür” manası vermemişlerdir.

Şuara 26/15

قَالَ كَلَّا ۖ فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا ۖ إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ

Allah dedi ki, “Hayır, korkma! Mucizelerimizle gidin. Çünkü biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.” (DİB meali)

(NOT: Ayetin mealinde “mucizelerimizle” şeklinden mana verilen kelime “bi ayatina” kelimesidir ve anlamı kesinlikle “ayetlerimizle”dir. Ayetin Arapça metninde yine Arapça olan mucize kelimesi bulunmamaktadır.)

İşte bu ayette kelime, tıpkı Neml 28.  ayette olduğu gibi emir fiil olarak geçmiş ve hemen sonrasında da yine o ayette olduğu gibi ب(bi) harfi ceri bulunmaktadır. Ama Neml 28. ayetteki kelimeye tek bir istisnası olmadan tüm meal müellifleri “götür” manası vermişken, Şuara 15.ayetteki fiile ise yine tek bir istisnası olmadan tüm müellifler “…ile gidin” manası vermişlerdir. Yani Neml suresindeki 28. ayetin başında gelen اذْهَبْ (izheb) emir fiili “götür” anlamında değil “…ile git” anlamındadır.

İşte asıl sorun bundan sonrasında başlamaktadır. Çünkü bir yerden bir yere gitmeyi sadece uçarak yapan bir kuşa, yürüyüp gitme anlamına gelen bu fiil ile “git” denir mi? sorusu gündeme gelecektir ve cevabı “kesinlikle denmez” olacaktır. Bir insana gitme vasıtalarının her biri ile “git” demek mümkündür çünkü o gitmeyi yüzerek, koşarak, bir şeyle uçarak, otomobil ile yani her türlü şekilde yapma imkanına sahiptir. Kaldı ki yüzerek gitmek, otomobil ile gitmek, koşarak gitmek, uçarak gitmek fiillerinin hepsi ayrı ayrı kelimelerle ifade edilirler ki Kur’an’da da bunlar bol miktarda bulunmaktadır. Mesela Kur’an’da geçen يَسْعَى(yes’a) kelimesi koşarak gitmek veya gelmek, تَجْرِي(tecri) kelimesi akıp gitmek, يَسْبَحُونَ(yesbahun) kelimesi ise yüzüp gitmek, فَرَّتْbir şeyden ürkerek kaçmak, يَطِيرُ(yetiru) kelimesi ise hem koşturmak hem de uçmak anlamlarına gelen kelimelerdir.

Bu fiillerin hepsini yapabilen insan için nasıl gideceği (uçarak, yüzerek, otomobil ile vs) belirtilmeden genel anlamda ona اذْهَبْ (izheb) fiili üzerinden git denmesi mümkündür. Ama bir yerden bir yere sadece uçma kabiliyeti olan bir kuşa genel anlamda اذْهَبْ (izheb) üzerinden git denmesi ise doğru değildir. Ona genel anlamda bir kelime kullanılması yanlıştır, çünkü o sadece uçabilmektedir ve başka şekilde bir yerden bir yere gitmesi mümkün değildir. Zaten müellifler kelimeye “git” manası değil, kelimeinin anlamları içinde olmayan “götür” manası vermişlerdir. 

Ayetin devamında gelen kelimeler de hep Hüdhüd’ün bir kuş olduğu kabulü üzerinden anlamlandırılmışlardır. Mesela, ayette geçen فَأَلْقِهْ (fe elkih) kelimesine “at” manası tercih edilmiştir. Bu kelimenin sözlük manaları içinde ve Kur’an’da kullanıldığı birçok yerde bir şeyi atmak anlamı bulunmaktadır. Fakat bu mananın tercih edilmesi durumunda ortaya şöyle bir durum çıkmaktadır: Müelliflerimize göre Hüdhüd konuşan ve mektubu götürmekle görevlendirilen bir kuş olduğu için, bu mektubu götürüp elden teslim etmemiş, Belkıs adını uygun gördükleri kraliçenin odasına atmıştır.

Rivayet olunduğuna göre, o melike uyurken kapılarını kitler ve anahtarları başucuna kordu. Derken Hüdhüd mazgal deliğinden (penceresinden) girip, Hz. Süleyman (a.s)´ın mektubunu sırtüstü uyumakta olan melikenin göğsüne bıraktı. Hüdhüd´ün Belkıs´ı gagaladığı ve onun da çığlık atarak uyandığı da rivayet edilmiştir.[2]

Peki bu şekilde ulaştırılan bir mektup hukuk açısından ne değer taşır?

Getireni belli olmayan bir mektubun hukuksal açıdan hiçbir değeri yoktur ve olamaz da. Çünkü o mektubun herhangi biri tarafından Süleyman adına yazılıp kadının odasına bırakılması mümkündür. Hatta kötü niyetli kişiler tarafından yapılmış olma ihtimali bile mümkündür. 

Bizzat kendisi Allah’ın elçisi olan Süleyman’ın o mektubun hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendisinden gelmiş olduğunu belirtmeden, mazgal deliğinden giren bir kuş ile göndermiş olması demek, gerçek dahi olsa o mektubun meşru olmayan bir mektup olması demektir. Aslında müfessirler şahane (!) açıklamaları ile buna da bir çözüm bulmuşlardır!

Mektub mühürlü idi. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) “Mektubun şerefi, mührüdür” buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.s) de, yabancılara mektub yazarken, “Onlar, ancak mühürlü mektupları kabul ederler” denilince, kendisi de bir mühür edinmişti.

Allah resulü Muhammed (s)’in uygulamalarını da dediklerine ekleyen müellifler böylelikle mektubun hukuka uygun bir mektup olduğunu söylemektedirler. Oysa bir mektubun üzerindeki mühür,mektubun kendisi için değil, mektubu götürenler yani elçiler açısından değer taşımaktadır. Yani bir mektubun mühürlü olması demek, onu taşıyan kişinin yetkili olması demektir. Mektubun alıcıları,o mektubu getiren kişinin meşru bir elçi olduğunu, mektubun mühürlü olmasından anlayacaklardır. Fakat müelliflerimize göre mektubun elçisi yani Hüdhüd, bir hırsız yahut bir casus gibi gizlice pencereden girmiş, mektubu uyuyan kadının üzerine bırakmış ve gizlice pencereye tüneyerek sonucu beklemeye başlamıştır. O mektup mühürlü olsa bile alıcıları açısından kesinlikle şüpheyle karşılanması gereken bir durumdur. Kaldı ki Hüdhüd mucizevi bir şekilde akıllı ve iradeli hale gelmiş konuşan bir kuş ise, böylesine mucizevi bir elçi neden kendini gizlesin ki? Tam tersi Yüce Allah’ın Süleyman’a nasıl bir kudret verdiğinin görülmesi ve ona karşı çıkmamaları açsısından, bu konuşan kuş bizzat mektubu elden sahibine teslim etseydi daha doğru olmaz mıydı? Mucizevi bir şekilde akıllı ve iradeli hale gelmiş konuşan bir kuştan Süleyman’ın mektubunu almak,kesinlikle daha etkili olacaktır. Üstelik o zaman mektup da hukuka uygun bir mektup haline gelmiş olurdu. Mektubun içeriğine bakıldığında ise durum tamamen hukuka aykırı ve ilkesiz bir hal almaktadır. “Bana baş kaldırmayın ve teslim olarak gelin”(dib meali neml 31). Meal müelliflerine göre Sebe bir ülkeydi ve mektubu okuyan kadın ise adı Belkıs olan kraliçeydi. Mektupta “baş kaldırmayın, teslim olarak bana gelin” şeklinde bir emir olduğuna göre, kraliçe ne yapmalıdır? Emir “gelin” şeklinde çoğul bir emir olduğu için, ülkenin tüm insanlarıyla beraber Süleyman’a mı gitmelidir? Hadi diyelim ki onlar geldiler, bir Allah resulü olan Süleyman’ın koca bir ülkenin insanlarını (!) kafir olsalar bile yerinden etmeye hakkı var mıdır? Ya da Yüce Allah’ın dininde böyle bir şey var mıdır? Süleyman’a savaş açmamış, ona zarar vermemiş, hiçbir şekilde karşı karşıya gelmemiş üstelik herhangi bir dini tebliğe de muhatap olmamış bir toplumu yerinden yurdundan etmek bir Allah resulünün yapacağı bir iş midir? Üstelik Süleyman’ın böylesi ağır bir yaptırımı mazgal deliğinden gizlice giren bir kuşla ve herhangi bir yere attığı bir mektupla bildirmesi nasıl mümkün olabilir ki?

Bu şekilde biçimlendirilen kıssa öyle bir hale gelmektedir ki; yorum yapmadan, birilerinin çıkıp Hüdhüd’ün mazgal deliğinden girdiğini söyleyerek Allah’ın vermediği bir haberi sanki o an oradaymış gibi uydurmadan, hepi topu birkaç kelimelik mektubun içeriğine ciltler dolusu tefsir (!) yapmadan anlaşılması mümkün olamamaktadır. Yani Yüce Allah’ın kelimeleri ile şekillenmiş kıssa (haşa) kesinlikle yetmemekte, beraberinde tefsir adı atında, insanların kurduğu binlerce cümleden oluşmuş ciltler dolusu kelimeler okunması gerekmektedir. İşin hazin tarafı ise bu müfessirler ve meal müellifleri açıklama yaptıkça Yüce Allah’ın kelimeleri daha anlaşılmaz hale gelmekte, bir tane olan sorular çığ gibi artarak çoğalmaktadır. Onlar kıssadan hikmetler (!) çıkardıkça Yüce Allah’ın bir Allah resulü hakkında anlattığı kıssa daha efsanevi bir hal almakta ve sonuçta Süleyman kıssası (ve diğerleri) imanın konusu olmaktan çıkıp masala dönüşmektedir. Zaten öyle olduğu için Süleyman insanlığa gönderilen bir resul olarak değil, İsrailoğulları’na,yani bize değil “onlara, ötekilerine” gönderilmiş bir resul hatta bir resul de değil,bir kral olarak görülmektedir. Öyle bir kral ki sebepsiz yere koca bir ülkeye “teslim olarak bana gelin” diyecek kadar astığı astık kestiği kestik bir kraldır. Süleyman kıssasını böyle şekillendiren müelliflerin, her adımı “ilkesizlik” olan yanlış bir kıssa mealinden hangi hikmetleri çıkardıkları ise işin başka bir trajik boyutudur. Pencereden gizlice giren bir kuşun ortalığa bıraktığı ve tesadüfen bulunan bir mektubun -içeriği ne olursa olsun- neresinde ne hikmet vardır acaba? Kendisiyle savaşmadıkları, hiçbir şekilde zarar vermedikleri, herhangi bir işine engel olmadıkları halde, (meal ve tefsir müelliflerine göre) sırf güneşe tapıyorlar diye, kendisinden epey uzakta (meal ve tefsir müelliflerine göre bu olaylar olurken Süleyman Şam’da, Sebe ise Yemen’de) olan bir ülkenin insanlarına “bana başkaldırmayın, teslim olarak gelin” şeklinde ültimatom gibi bir mektubu, pencereden gizlice giren bir kuş eliyle attıran Süleyman kıssasının neresinden ne hikmet çıkacaktır? Olayın ana temellerini böylesine bir ilkesizliğin üzerine oturttuktan sonra kıssanın her tarafından hikmet fışkırsa bile ne ifade edecektir ki?

Ayetin ilk cümlesine اذْهَبْ بِكِتَابِي هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ Yukarıdaki DİB mealinde “Benim şu mektubumu götür onlara at” şeklinde bir mana verilmişti. Ayetteki اذْهَبْ (izheb) fiii üzerinde biraz önce durmuştuk. Cümlede geçen ve “mektubumu” manası verilen بِكِتَابِي (bi kitabi) kelimesi üzerinde sonraki ayette durulacaktır. Meallerin “at, bırak” şeklinde mana verdikleri فَأَلْقِهْ (feelkih) kelimesine gelince, evet kelimenin böyle bir anlamı vardır ama biraz önce de belirttiğimiz gibi, bu mananın verilmesi sadece hikâyeye uysun diyedir. Yoksa bir Allah rasulünün mektubunun ortalığa atılması olacak iş değildir.

Kelime ل ق ي (lam+kaf+ya) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 146 kelime bulunmaktadır. 

Bir nesneyle aynı zamanda hem yüz yüze karşı karşıya gelmek, hem de tesadüf etmek. Ayrıca bununla bazen her ikisinden her biri de ayrı ayrı ifade edilir. Fiil olarak dördüncü bab’dan “lekiyahu” – “yelkahu” şeklinde kullanılır. Duyuyla, gözle, basiretle idrak anlamında kullanılır. Mü’min 15. ayette يَوْمَ التَّلَاقِ şeklinde gelen kullanımda ahiret gününe bu adın verilmesinin nedeni; önce gelenlerle sonra gelenlerin karşılaşacak olması, gök ehliyle yer ehlinin karşılaşacak olması ve her bir ferdin geçmişte işlediği ameliyle yüz yüze, karşı karşıya gelecek olmasıdır. Filan kişi bir hayırla ve şerle karşı karşıya geldi, bir hayra ve şerre tesadüf etti anlamında “lakiya fulanun hayran ve şerran” denir. Onu şöyle bir şeyle karşıladım anlamında “lekaytuhu bi keza” denir. İlkau, bir nesneyi, daha sonra onunla karşı karşıya gelinebilecek ve onu tesadüf edilebilecek (tekrar bulunabileceği) bir yere atmak ya da bırakmak. Daha sonradan yaygın kullanımda her türlü “atmanın” ya da “bırakmanın” adı haline gelmiştir.[3]

Kelime ayette if’al babından emir fiil olarak gelmektedir ve kök anlamlarından hangisi tercih edilirse edilsin kelime if’al babında olmasından dolayı, verilecek mananın geçişli (müteaddi) bir mana olması gerekmektedir. İf’al babına sokulan kelimelerin mana olarak geçişli hale getirilmeleri ise mazi kökündeki anlam üzerinden olmak zorundadır. Buna göre cümlenin manası şöyle olmalıdır.

اذْهَبْ بِكِتَابِي هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ…Bu mektubum ile (kitabım ile) git ve onu onlara ilettir.

Bu cümleye dikkat edilirse iki tane emir fiil vardır. Fakat ikinci emir fiilin (فَأَلْقِهْ) başında daha önce cümledeki işlevlerine değindiğimiz bir ف(fe) bağlacı bulunmaktadır. Bu bağlaç cümlede ikinci emir fiilin birinci emir fiilin gerçekleştirilmesi durumunda yapılması gerektiğini bildirir. Aslına bakılırsa kısa bir cümlenin içinde iki tane emir fiilin verilmesi kesinlikle üzerinde durulması gereken bir durumdur. Normal şartlarda “bu mektubu onlara götür” demesi yeterliydi. Ama Süleyman öyle dememiş iki tane emir fiil kullanmıştır. Bizim “yüzleştir” şeklinde mana verdiğimiz kelime “mektubu onlara ver” anlamında değil, tam tersi mektubun içeriğini tam anlamalarını sağla demektir. Yani müfessirlerimizin dediği gibi Süleyman Hüdhüd’e mazgal deliğinden gizlice girmesini, uyumakta olan Belkıs’ın (!) üzerine mektubu atmasını değil, tam tersi o mektubu onlara bizzat kendisinin ulaştırmasını ve içeriğini kesinlikle onlara bildirmesini, tam olarak anlamalarını sağlamasını emretmiştir. Ayette mektup anlamı olan “risale” kelimesinin yerine بِكِتَابِي (bi kitabi) kelimesinin kullanılması da bundan dolayıdır (ilerleyen kısımlarda bu kelime üzerinde durulacaktır).

Kelime yalın haliyle Kur’an’da birçok yerde geçmektedir. Mesela, 2/14, 76 – 3/119 – 6/31, 130, 154. Bunlar ve daha birçok yalın kullanımda kelime kavuşmak, iletmek, karşılaşmak, yüzleşmek, ulaşmak manalarında geçmektedir. Kelimenin if’al babına getirilmesi bu anlamların geçişli hale getirilmesi demektir. Yani kavuşturmak, ulaştırmak, ilettirmek, yüzleştirmek, karşılaştırmak gibi. 

Tuhaf olan şey sadece, if’al babından gelen فَأَلْقِهْ (fe elkih) kelimesine “at” manasının verilmesi değildir. Cümleye biraz dikkat edilirse, kelimeye yanlış olmasına rağmen “at” manası verilse bile, فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ “onlara at” şeklinde bir emir bulunmaktadır. Yani “onlara” denilerek çoğul kişiler kast edilmiştir. Yani bu yanlış manaya göre bile, Hüdhüd’ün o mektubu gizlice götürüp uyumakta olan kadının üzerine değil, birçok kişinin bulunduğu bir ortama atması gerekmektedir. Müfessirlerin dediği gibi Hüdhüd’ün mazgal deliğinden gizlice girerek mektubu uyumakta olan kadının üzerine bırakması durumunda Hüdhüd aslında verilen görevi yapmamış olmaktadır. Çünkü Süleyman mektubu o kadına götür dememiş, onlara götür demiştir. 

Müfessirlerin aktardıklarına önem verenler tam burada şöyle bir itiraz getirebilirler: Mektubun onların yöneticisi olan kadına ulaştırılması demek, aslında orada bulunan herkese iletilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü o kadın, o kavmi temsil etmektedir.

Aslında müfessirlerin aktardıkları üzerinden kıssayı şekillendirenlerin böyle bir itirazda bulunmaya hiç hakları yoktur. Çünkü; daha öncesinde Hüdhüd mazgal deliğinden girmiş, mektubu gizlice bırakmış ve kavmin temsilcisini adeta hiçe saymıştı. Madem bu kadın o kavmin temsilcisi olarak görülmektedir, yapılması gereken o mektubun gizlice getirilip üzerine atılması değil, herkesin göreceği şekilde gönderen kişi adına başkasına değil ona teslim edilerek, onun kavmin temsilcisi olduğunun mektubu gönderen kişi tarafından da kabul edildiğinin gösterilmesi gerekmekteydi. Onun kavmi o mektubun uydurma bir mektup olmadığını, kraliçenin bunu kendisinin yazmadığını kavminin anlaması gerekmekteydi. Yani, hem kıssanın öncesinde tüm ilke ve kuralları yıkarak, kıssayı uydurma bir temel üzerine oturtmak, ardından “o kadın kavmin temsilcisidir, mektubun ona atılması”demek aslında tüm kavme ulaştırılması demektir” şeklinde bir savunmaya geçmek tam bir çelişkidir. Bu yüzden bu itiraz yersiz ve hatta gereksizdir.

ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ “…. Sonra da yanlarından ayrıl ve ne sonuca varacaklarına bak” (DİB meali).

Ayetin devam cümlesine tüm meal ve tefsirlerde, yukarıdaki DİB mealine yakın bir şekilde meal verilmiştir. Fakat cümleye bakıldığında, bir yandan “onlardan ayrıl” denilirken diğer yandan “ne sonuca varacaklarına bir bak” denilmektedir. Oysa onlardan ayrılıp gitmesi durumunda onların ne sonuca varacaklarından haberinin olması mümkün değildir. Hepsinden önemlisi onlardan ayrılması için önce onların içine karışmış olması gerekmektedir. Onların içine hiç karışmamış hatta onlar tarafından hiç görülmemiş birinin onlardan ayrılması zaten mümkün değildir. Yukarıdaki meale dikkat edilirse, ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ cümlesine “sonra yanlarından ayrıl”şeklinde bir anlam verildiği görülecektir. Türkçe üzerinden düşünülse bile Hüdhüd’ün onların yanından ayrılması için önce onların yanında olması gerektiği çok rahat bir şekilde anlaşılacaktır. Oysa bu müelliflerin hepsi Hüdhüd’ün mazgal deliğinden girdiğini, mektubu gizlice uyumakta olan Belkıs’ın üzerine bıraktığını, ardından pencereye tüneyip onları gözlemeye başladığını söylemişlerdi. Yani onlara göre Hüdhüd,hiç o kavmin yanına gitmemiş hatta hiç kimse onu görmemiştir. Yani aslında meal müellifleri yanlış da olsa kendi yaptıkları meale biraz dikkat etselerdi belki Süleyman kıssası hakkında efsanelere bu kadar sarılmazlardı. Bu cümlenin sonunun فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ ve ne sonuca varacaklarına bak” (DİB meali) şeklinde bitmesi hemen öncesindeki ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ bu cümlenin anlamının Sonra da yanlarından ayrıl (DİB meali) şeklinde olmaması gerektiğini göstermektedir.

Ayette geçen تَوَلَّ (tevella) kelimesi, tefa’ul babından gelme emir fiildir. Bu kelime و ل ي (vav+lam+ya) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 232 kelime bulunmaktadır. Bunlardan 111 tanesi fiildir ve bu fiillerin 30 tanesi tef’il babından, 81 tanesi ise tefa’ul babından gelmedir. Kelimenin Kur’an’da bu iki bab dışında fiil olarak kullanımı bulunmamaktadır. Bablar üzerinden karşılaştırmalı bir meal taraması yapıldığında tef’il babından gelen fiillere birkaç tanesi hariç genelde yönelmek, yöneltmek, dost olmak, sevgi göstermek, yakınlık göstermek” gibi olumlu anlam verilmişken, tefa’ul babından gelenlerden birkaç tanesi hariç diğerlerine “sırt dönmek, uzaklaşmak” manası verilmiştir. Yani meallere göre kelimenin tef’il babındaki anlamı ile tefa’ul babındaki anlamı birbirine taban tabana zıt yöndedir. Kelimenin anlamının bu şekilde değişmesinin anlaşılması için ilk önce kelimenin yalın haline yani Sülasi mücerred haline bakmak ve anlamlarını tespit etmek gerekmektedir.

 الوَلاَءُ – التَّوَالِي Sözcükleri, iki ya da daha fazla şeyin, aralarına kendilerinden olmayan herhangi bir şeyin bulunmayacağı şekilde husule gelmesi: meydana gelmesi ya da ortaya çıkması anlamındadır. Müstear olarak mekân bakımından, hısımlık bakımından, din bakımından ve sadakat bakımından, dostluk, nusret; yardım ve inanç bakımından yakınlıkla ilgili kullanılır. “Velayet”: yardım etmek, nusret. Vilayet: Bir işi deruhte etmek, üstlenmek.

تَوَلّٰى(tevella) fiili tek başına geçişli yapıldığında “yakın olmak” ve “bir şeyin yakın yerde husule gelmesi; olması anlamını taşır.

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ۚ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ …Haydi yüzünü Mescidi Harama doğru çevir, siz de -ey mü’minler- nerede bulunsanız yüzünüzü ona doğru çevirin (Bakara 2/144).

(NOT: İsfahani burada çok tuhaf bir şey yapmaktadır. Açıklama yaptığı تَوَلّٰى (tevalla) kelimesi tefa’ul babından gelme bir fiildir. Ama örnek getirdiği ayette kelime tefa’ul babından değil, tef’il babındandır)

Lafzen ya da takdiren عَنْ(an) harfi ceri ile geçişli yapıldığında ise “yüz çevirmek, yaklaşmayı ve yakınlaşmayı terk etmek, bırakmak anlamına gelir.

وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ …Sizden kim onları kendisine veli yaparsa o onlardandır (Maide 5/51).

Şu ayet ise ikincisinin kapsamındadır.

 فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ …Yine yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah müfsidleri bilir (Ali İmran 3/63).[4]

(NOT: İsfahani yine çok tuhaf bir açıklama yapmaktadır. Örnek getirdiği her iki ayette de kelime tefa’ul babında geçmiştir ve her iki ayette de anlamı “kendisine veli yaparsa” ve “yüz çevirirlerse” şeklinde geçişli değil, geçişsizdir. Eylemin yapan üzerinde görüldüğü fiillere geçişsiz (lazım), eylemin bir başkası üzerinde görüldüğü fiillere ise geçişli (müteaddi) fiiller denmektedir. Her iki ayette de eylem başkası üzerinde değil, bizzat yapan üzerinde kalmaktadır. Yani kelimeler İsfahaninin dediği gibi geçişli değil, geçişsizdir. Zaten kendisi de geçişsiz mana vermiştir. Üstelik her iki ayette de عَنْ (an) harfi ceri bulunmamaktadır. Bahsettiği konular ile verdiği örnekler birbirleriyle uyuşmayan bambaşka şeylerdir.)

Ayette geçen تَوَلَّ(tevella) kelimesinin tefa’ul babına getirildiğinde herhangi bir sebep yokken sulasi mücerred halindeki anlamının tam tersi bir anlam ifade etmesi oldukça dikkat çekicidir. Çünkü kelimeler hangi baba gelirlerse gelsinler sulasi mücerred halindeki anlamlarla bağını koparmazlar veya tersine çeviremezler. Fakat buna rağmen meal taraması yapıldığında yalın halinde “yönelmek, dost olmak, sevgi göstermek” manasında olan kelimeye tefa’ul babından geldiği yerlerin büyük çoğunluğunda “sırt dönmek” manası verilmiştir. Mesela yukarıda İsfahani’nin açıklamalarında örnek getirdiği iki kullanıma yeniden göz atalım. 

وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ …Sizden kim onları kendisine veli yaparsa o onlardandır. (Maide 5/51)

Kelime bu ayette tefa’ul babında muzari bir fiil (يَتَوَلَّهُمْ) olarak geçmiş ve tüm meallerde kelimeye genelde “onları veli yaparsa – onları dost edinirse” manası verilmiştir. Birkaç mealde kelimeye “onları kefil edinirse” (B. Bayraklı), “onları müttefik edinirse” (M. İslamoğlu) şeklinde farklı bir anlam verilmiştir. 

 فَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِالْمُفْسِدِينَ …Yine yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah müfsidleri bilir. (Ali İmran 3/63)

Bu ayette ise kelime yine tefa’ul babından mazi bir fiil (تَوَلَّوْا) olarak gelmiştir ve bu sefer tüm meallerde tek bir istisna dahi olmadan “yüz çevirirlerse” manası verilmiştir. Doğrusu kelime aynı bab’tan olmasına rağmen taban tabana zıt iki manayı birden nasıl verir biz anlayamadık. Kelimenin aynı bab’tan olmasına rağmen birbirine zıt iki anlamı verebilmesi için ancak kelimenib farklı şekillere sokulması veya önüne arkasına bir takım yardımcı kelimeler alması ile mümkündür. Mesela yukarıda İsfahan’in belirttiği gibi kelimenin önüne عَنْ (an) harfi ceri gelmesi kelimenin anlamında bir takım değişikliğe sebep olabilir. Ama örnek getirilen her iki ayette de عَنْ (an) harfi ceri bulunmamasına rağmen birbirine iki zıt mana verilmiştir. Kaldı ki kelimenin önüne عَنْ (an) harfi ceri de gelse, bu harfi cer anlamı tam tersine çevirmez, sadece fiilin yönünü tersine çevirir. 

Kelimenin anlamını vermeden önce Kur’an’da 465 kez geçen عَنْ (an) harfi cer’inin cümlelere ne yönde katkısında bulunduğu hakkında biraz malumat vermek fazladan olmayacaktır. İsimlerin başına gelen bu harfi cer öncesinde geldiği isme; “-den, -dan, -den biraz, yerine, adına, -e, ile, -den dolayı, için, hakkında, (-e dair), taraf, -de, -da” gibi anlam katkılarında bulunur.[5] Bu katkılardan hangisinde bulunacağı ise cümlenin bağlamıyla belirlenir. 

فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْءٍ مِنْهُ نَفْسًا فَكُلُوهُ …Eğer ondan birazını kendiliğinden size bağışlamışsa (4/4)

Mesela bu ayette harfi cer cümleye “-dan biraz” manası katmıştır.

وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْزِي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئًا …Öyle bir günden korkun ki, hiçbir kimse hiçbir kimse adına bir şeyödeyemez. (2/48)

Bu ayette ise harfi cer cümleye “adına” manasını katmıştır.

وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتِنَا عَنْ قَوْلِكَ…Biz senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz.(11/53)

Bu ayette “ile” anlam katkısında bulunmuştur.

وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ…İbrahim’in, babası için af dilemesi ancak ona ettiği bir vaatten dolayıidi (9/114)

Bu ayette “-den dolayı” anlam katkısında bulunmuştur.

إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ…Onun sağında ve solunda oturan iki alıcı (melek, yaptıklarını) kaydetmektedir. (50/17)

Bu ayette ise “-da” anlam katkısında bulunmuştur.

(NOT: Bu ayetlerin mealleri, alıntınınyapıldığı gramer kitabının yazarlarına aittir)

Görüldüğü gibi عَنْ (an) harfi cer’i cümlelere bu çeşitlilikte manalar katmıştır. Biraz önce de belirttiğimiz gibi harfi cerin hangi yönde anlam katkısında bulunduğu, tamamen cümlenin bağlamı ile alakalı bir durumdur. Anlamaya çalıştığımız kelimeye tüm meallerde “onlardan uzaklaş” manası verilmiştir. Fakat meal müelliflerinin kelimeye bu anlamı vermeleri sadece arka planda yatan rivayetten dolayıdır. Onlara göre Hüdhüd, mazgal deliğinden giren ve mektubu gizlice bıraktıktan sonra, sarayın penceresine tüneyip ne yapacaklarını gözetleyen, konuşan bir kuş olduğu için hem kelimeye hem de harfi cer’e o yönde mana vermişlerdir. Oysa Süleyman bir Allah resulüdür, dolayısıyla bir yere elçi göndermeyi ondan daha iyi kimse bilemez çünkü kendisi elçidir. Resmi bir elçi vasıtasıyla gönderilmeyen ve gizlice pencereden bırakılan bir mektup, hangi maksatla yazılmış ve içeriği ne olursa olsun bağlayıcılığı olmayan, hangi hukuk olursa olsun bir değer de taşımayan mektup olmaktan daha öte bir anlam taşıyamazlar. Söylediği ve yaptığı şeylerin meşruluğunu Yüce Allah’a elçi olma üzerinden kazanan bir Allah resulünün, herhangi bir kavme ya da kişiye mazgal deliğinden gizlice giren bir kuşun, gizlice bıraktığı mektup üzerinden ağır yaptırımlar belirlediğini söylemek akla ziyan bir durumdur ve Yüce Allah’ın kelamından böyle bir arka plan elde etmek asla mümkün değildir. Süleyman kıssasının arka planına yerleştirilen o uyduruk hikâye, Yüce Allah’ın kelamından elde edilen arka planlar değil, Yüce Allah’ın apaçık kelamına rağmen arka plana zorla yerleştirilen uydurmalardır. Yani önce bir hikâyeye inanılmış, ardından Yüce Allah’ın kelamı o hikâyeye uygun olsun diye her türlü ilkesizlik uygulanarak kelimelere o hikâyeye uyacak şekilde mana verilmiştir. Ayetin kendi metnini bir kenara bıraksak bile hangi dilde olursa olsun cümleye verilen mana da çok ciddi bir çelişki zaten gözükmektedir. Önce birine “götür şu mektubumu onlara gözükmeden at” şeklinde bir emir verilmesi, ardından “onların yanından ayrıl” denmesi çelişkidir. Çünkü yanlarına hiç gitmemiştir ki onlardan ayrılınsın. Bu da yetmezmiş gibi “onlardan ayrıl” dediği kişiye “bak bakalım onlar neye başvuracaklar” şeklinde bir çelişkili emir daha verilecektir. Onlardan ayrılmış kişi onların ne yaptığını nereden bilecektir? Onların neye başvuracaklarını görmek için onların uzağında değil, onların içinde olmak gerekmektedir.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı ayette geçen ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ (fetevella anhum) ifadesine bağlamıyla, kelimelerin geldikleri bab’la ve asıl kast ettikleri anlamlarla verilecek daha isabetli anlam “onlara dostluk göster”şeklinde olmalıdır. 

Ayetin sonunda gelen ve meal müelliflerinin “ne yapacaklar, neye varacaklar, neye başvuracaklar” şeklinde anlam verdikleri مَاذَا يَرْجِعُونَ (me ze yerciun) ifadesine gelince: مَاذَا (meze) kelimesi “ne, neyi, neye” anlamında bir soru edatıdır. يَرْجِعُونَ (yerciun) kelimesi ise (ra+cim+ayn) kök harflerinden türemiş muzari bir fiildir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 104 kelime bulunmaktadır.

الرُّجُوعُ (Rucu): Kendisinden başlangıç yapılan veya kendisinden başlangıç yapıldığı varsayılan şeye geri dönmek. Bu şey ya bir mekân ya bir fiil ya da bir söz olur. Onun bu geri dönüşü de ya zatıyla ya herhangi bir cüzüyle ya da herhangi bir fiiliyle olur.

الرَّجْعُ (Rec’u): geri döndürmek. 

رِجْعَةٌ – رَجْعَةٌ (Ric’atün ve rec’atün) Sözcükleri “boşanmayla” ve “öldükten sonra dünyaya geri dönmeyle” ilgili kullanılır (falan kişi öldükten sonra dünyaya geri dönmeye inanıyor anlamında). 

رِجاعٌ (Ricaun) sözcüğü ise, sadece kuşların sıcak bir ülkeye göç ettikten sonra tekrar geri dönmeleri anlamında kullanılır.

Ayrıca fiil olarak “onu şöyle bir şeyden geri döndürdüm” anlamında رَجَعْتُهُ kullanılır. Yine fiil olarak “ona cevabı iade ettim veya geri döndüm” anlamında رَجَعْتُ اِلِيْهِ الْجَوَابَ şeklinde kullanılır.

مَاذَا يَرْجِعُونَ (Neml 28) Bu ayetteki يَرْجِعُونَ(yerciun) fiili ise sadece رَجْعُ الْجَوَاب(rac’u’l cevab) kökünden gelir.[6]

Görüldüğü gibi İsfahani anlamaya çalıştığımız ayette geçen مَاذَا يَرْجِعُونَ(meze yerciun) ifadesinin “ne cevap verecekler” anlamında olduğunu belirtmiştir. Sözlüklerde kelimenin fiil olarak: “Dönmek, vazgeçmek, bırakmak, terk etmek, caymak, fayda vermek, birisine müracaat edip bir şey istemek, kavuşmak, ayrıldığı yere dönmek” anlamları bulunmaktadır.[7]

Kıssanın devamı göz önüne alındığında, ayette geçen مَاذَا يَرْجِعُونَ (meze yerciun) ifadesine verilmesi gereken daha isabetli anlam “ne ricada bulunacaklar” şeklinde olması gerekmektedir. Çünkü kıssanın devamında bu kavim Süleyman’a hediyeler ve elçiler gönderecektir. Tüm bu açıklamalardan sonra ayete verilmesi gereken daha isabetli anlam şu şekilde olmalıdır:

Neml 27/28

اذْهَبْ بِكِتَابِي هَٰذَا فَأَلْقِهْ إِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

Bu mektubum ile (kitabım ile) git ve onu onlara ilettir. Sonra onlara dostluk gösterisinde bulun da bak bakalım ne ricada bulunacaklar. 

Ramazan DEMİR


[1]Yrd. Doç.dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük ZHB md.s.970

[2]Razi, Tefsiri Kebir.c.17.s.422

[3]İsfahani, Müfredat LKY md.

[4]İsfahani, Müfredat VLY md.

[5]Prof. Dr. Selami Bakırcı, Prof. Dr. M. Sadi Çöğenli, Arapça Edatlar Sözlüğü s.122

[6]İsfahani, Müfredat RCA md.

[7]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük RCA md.s.1017

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*