SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -35- GİZLENEN

GİZLENEN

Neml 27/25

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

“Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkarmış).” (DİB meali)

Bu ayette iki şey hemen dikkat çekmektedir. Birincisi en başta gelen أَلَّا (ella) edatıdır. Kimi meallerde bu edat yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi açıklama, sebep bildirme edatı olarak görülmüş ve meale “diye (şeytan onları yoldan çıkarmış)” şeklinde yansıtılmışken, kimi meallerde soru edatı olarak görülmüş ve cümle soru cümlesine dönüştürülmüştür. Kimi meallerde ise edat yokmuş gibi hareket edilmiş, edatın cümleye kattığı anlam yok sayılmıştır. Ayette ikinci dikkat çeken şey ise, başlangıç cümlesi ile bitiş cümlesinin muhataplarının, gâib siğasından muhatap sığasına geçerek değişmiş olmasıdır. Kimi mealler (yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi) bu değişikliği görüp meale yansıtmışken, kimileri muhatapları hiç değiştirmeden kelimelere ğaib sığasında mana vermişlerdir.

Abdulaziz Bayındır Meali

Göklerde ve yerdeki bütün gizlileri ortaya çıkaran Allah’a secde etmeleri gerekmez mi? O, gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da.

Suat Yıldırım Meali

Oysa göklerde ve yerde gizli olan her şeyi açığa çıkaran, sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bilen Allah’a secde ve ibadet etmeleri gerekmez mi? 

Mesela, bu iki mealin ikisinde de cümle, bir soru cümlesine dönüştürülmüş olsa da birinde ayetin devamında gelen fiillere “gizlediklerini, açıkladıklarını” şeklinde gâib siğasında mana verilmişken, diğerinde “gizlediklerinizi, açıkladıklarınızı” şeklinde muhatap sığasında mana verilmiştir.

Süleyman Ateş Meali

Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ve gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilen Allah’a secde etmeleri gerekmez mi?

Yaşar Nuri Öztürk Meali

“Göklerde ve yerdeki sırrı açığa çıkaran, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilen Allah’a secde etmemek gayretindeler.”

Bunlardan ikisi de ayetin devamında gelen fiillere ğaib sığasında mana vermiş ama biri cümleyi soru cümlesine getirmişken, diğeri ayetin başında أَلَّا (ella) edatını olumsuzluk edatına çevirerek, kelimeye “secde etmemek gayretindeler” manası vermiştir.

Edip Yüksel Meali

“Halbuki onlar, göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran ALLAH’a secde etmeliydiler. O, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.”

Mustafa İslamoğlu Meali

Allah’a secde etmemeleri!?.. O Allah ki, göklerde ve yerde gizli saklı ne varsa ortaya çıkarır; dahası gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da iyi bilir.

Bu iki mealde ise biri baştaki أَلَّا (ella) edatını şart edatı olarak almış ve kelimeye “secde etmeliydiler” şeklinde mana vermişken, diğeri edatı soru edatı olarak almıştır. Yine biri ayetin devamında gelen fiilleri ğaib sığasında almış ve hatta cümleye bir de zamir ekleyerek “onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da” şeklinde mana vermişken, diğeri aynı kelimelere “gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da” şeklinde muhatap siğasında mana vermiştir. Diğer meallerde de durum bunlardan farklı değildir.

Abdulbaki Gölpınarlı Meali

Ve bunu da göklerde ve yeryüzünde gizli olan şeyleri meydana çıkaran ve neyi gizliyorlar, neyi açığa vuruyorlarsa hepsini bilen Allah’a secde etmemek için yapıyorlar.

Abdullah Parlıyan Meali

Niçin göklerde ve yerde gizli olanları ortaya çıkaran gizlediğimiz ve açıkladığımız herşeyi bilen Allah’a secde etmiyorlar?

Ahmet Tekin Meali

“Göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gönüllerinizde gizlediğinizi de, dillerinizle açığa vurduğunuzu da bilen Allah’a, ne diye secde etmiyorlar?”

Ahmet Varol Meali

Göklerde ve yerde gizli ne varsa ortaya çıkaran, gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilen Allah’a secde etmesinler diye (böyle yapıyorlar).”

Ali Bulaç Meali

‘Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye (yapmaktadırlar).’

Ali Fikri Yavuz Meali

(Şeytan onlara amellerini süslü gösterdi ki), göklerde ve yerde gizli olan yağmur ve nebatı meydana çıkaran, gizledikleri ve açıkladıkları şeylerin hepsini bilen Allah’a secde etmesinler.

Bahaeddin Sağlam Meali

24, 25. Onun ve kavminin, Allah’ın dışında güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, onların yaptıklarını onlara güzel göstermiş, doğru yolun önünde onlara engel olmuştur. Artık onlar, göklerdeki ve yerdeki gizlilikleri çıkaran, gizlediklerini ve açıkladıklarını bilen Allah’a secde etmeye yol bulamaz olmuşlar.

Bayraktar Bayraklı Meali

“Göklerde ve yerdeki sırrı açığa çıkaran, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilen Allah’a secde etmemek gayretindeler.”

Cemal Külünkoğlu Meali

“(Şeytanın amacı) onları, göklerde ve yerde gizli bulunan şeyleri meydana çıkaran, (nefislerinin) gerek saklı tuttukları ve gerekse açığa vurdukları tüm duygularını bilen Allah’a secde etmelerini engellemektir.”

Diyanet İşleri Meali (Yeni)

“Göklerde ve yerde gizli olanı ortaya çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilen Allah’a secde etmesinler diye (şeytan onları yoldan çıkarmış.)”

Diyanet Vakfı Meali

(Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler.

Elmalılı Meali (Orjinal)

Allâha secde etmemeleri için o Allaha ki Göklerde ve Yerde gizliyi çıkarır ve neyi saklıyorlar, neyi açıklıyorlarsa bilir

Hasan Basri Çantay Meali

«(Bunu) göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkaran, (kalblerinde) ne gizliyorlar, (dilleriyle) ne açıklıyorlarsa (hepsini) bilen Allaha secde etmesinler diye (yapıyorlar)».

Hayrat Neşriyat Meali

“(Şeytan böyle vesvese vermiş ki) göklerde ve yerde gizli olanları (ortaya)çıkaran ne gizlerseniz ve ne açıklarsanız bilen Allah’a secde etmesinler!”

Kadri Çelik Meali

“(Şeytan böyle yapmış) Ki onlar, göklerde ve yerde saklı olanı ortaya çıkaran ve sizin gizlediklerinizi de açığa vurduklarınızı da bilmekte olan Allah’a secde etmesinler.”

Mehmet Türk Meali

“(Şeytan bunu) göklerde ve yerde gizlenen her şeyi açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler (diye yapmış.)”. 

Muhammed Esed Meali

Allah’ın huzurunda yere kapanmaktan kaçınmaları gerek [tiğine inanıyorlar]; (oysa, fark etmiş olmaları gerekirdi ki) göklerde ve yerde saklı olan ne varsa ortaya çıkaran; gizli tuttuğunuzu da açığa vurduğunuzu da bütün gerçeğiyle bilen O’dur;

Ömer Nasuhi Bilmen Meali

Allah’a secde etmemeleri için (böyle yapmış). O Allah’a ki, göklerdeki ve yerdeki her gizliyi (meydana) çıkarır ve neyi gizlediğinizi ve neyi de âşikâre yaptığınızı bilir.

Ayetin başındaki أَلَّا (ella) edatı aslında bir soru edatı değil, mazi fiillerin başına geldiğinde kınama, muzari fiilerin başına geldiğinde ise teşvik anlamı veren bir edattır.

  • اَلَّا دَرَسْتَ …………… Bari ders çalışsaydın! / Ders çalışsaydın ya! (Mazi fiil)
  • تَسْتَعِدَّ اَلَّا…………….. Hazırlasana ya! / Haydi hazırlansana! (Muzari fiil)
  • اَلَّا تُصَلِّى ……………. Namaz kılsana ya! / Haydi namaz kılsana (Muzari fiil)

Yukarıdaki meallerin birçoğu, ayetin başında gelen bu edattan dolayı cümleyi soru cümlesine çevirmişlerdir. Oysa bu edat ne Kur’an’da ne de Arap gramerinde soru edatları arasında bulunmamaktadır. Yani bu edattan dolayı cümlenin soru cümlesine dönüşmesinin hiçbir dayanağı yoktur. Bu edattan dolayı ayetin başındaki muzari fiilin soru şeklinde bir kınamaya dönüştürülüp “secde etmeleri gerekmez mi?” şeklinde bir çeviri yapılmasının dayanağı yoktur. Çünkü bu edat, muzari fiillerin değil, mazi fiillerin başına geldiklerinde kınama ifade ederler. Kaldı ki zaten soru şekline getirilmesi doğru değildir. Bu edattan dolayı muzari fiile “secde etmesinler diye” şeklinde olumsuz bir mana yüklemenin de gerekçesi yoktur. Çünkü fiilin bu anlama dönüşmesi ancak başındaki edatın آنْ لا (en la) şeklinde olması durumunda mümkündür. Kaldı ki öyle olması durumunda fiilin cezm edilmesi gerekmektedir.

Meallerin içinde bulunduğu bu durum, onların kıssanın daha öncesini Hüdhüd’ün bir kuş olduğu ve anlattıklarının da uçarken gördüğü şeyler temeli üzerine oturtmalarından kaynaklanmaktadır. Bu edatı, teşvik edatı olarak görmeleri durumunda, birini bir şeye teşvik eden kişinin, onunla onu teşvik edecek kadar bir tanışıklığının olması gerekmektedir. Fakat kıssanın öncesinde, Hüdhüd ile Sebe’lerin bağını kurmadıkları ve onların birbirlerini hiç tanımadıkları şeklinde bir anlatıma girdikleri için, edatı her şekle sokmuş ama asıl olması gereken teşvik edatı olarak almamışlardır. Oysa Hüdhüd ve kendilerinden haber getirdiği Sebe’ler birbirlerini çok iyi tanımaktalar. Hüdhüd’ün bu edatı kullanmasının ana sebebi ise, sadece kendisinin onlar gibi olmadığını göstermek içindir. Yani “ben öyle değilim” demek istemektedir.

Edatla birlikte bir ayet önce üzerinde durduğumuz fiile verilmesi gereken daha isabetli mana أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ “Sadece Allah için emre amade olsalar ya!” şeklinde olmalıdır.

Ayetin devam cümlesinde gelen الْخَبْءَ (el-Hab’e) kelimesinin anlamını vermeden önce, kelimenin başında ال takısı olmasından dolayı kelimenin marife olduğunun görülmesi gerekmektedir. Kelimelerin marife oluş nedenlerini daha önce birkaç kez aktarmıştık. Aslında Hüdhüd zaten kaçıp gizlenen birinin arkasından gittiği ve ondan haber getirdiği için, kast ettiği kişi veya şey bilinmektedir. Yani Hüdhüd, sözü ortaya değil, adrese teslim söylemiştir. Hatırlanacağı üzere Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssasını anlatan 86. ayetteki başlangıç cümlesi üzerinde durmuş ve tüm gerekçeleri belirttikten sonra cümleye şu anlamı vermiştik:

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ “Nihayet (aracı) o dik başlının/ürküp kaçanın saklandığı yere ulaşınca …” (18/86)

İşte Hüdhüd, gizlenen derken bunu kast etmiştir ve kelimenin marife olmasının sebebi de bu olmalıdır. Ayette geçen الْخَبْءَ (el-Hab’e) kelimesi tüm Kur’an’da sadece burada geçmektedir. Yani bu yönüyle kelime, Kur’an’ın ender kelimelerinden biridir.

الْخَبْءَ (el-Hab’e): Bu sözcük “örtülüp, gizlenip, biriktirilen, saklanan ya da depo edilen her türlü şeyle ilgili kullanılır. Evde ya da çadırda durup gözlerden gizlenen ya da perde arkasında veya içinde kendini saklayan kız için جَارِيَةٌ مُخْبَاَةٌ (cariyetun muhbeetün) denir.[1]

  • خَبَاَ – خَبْاً ………………….. Gizlemek, örtmek, görünmesin diye gizlemek, korumak.
  •  نُقُودهُ تَحْتَ الْارض خَبَاَ …… Paralarını toprak altında gizledi.
  •  اِخْتَبَاَ الرّجل ………………. Gizlenmek, saklanmak, bir şeyin arkasına girip kendini gizlemek. Mevcut bir şeyin kapalı bir yerde kalması ve görünmemesi.
  • اِخْتَبَاَ له خَبيءًا …………….. Ona gizli olanı sordu, ona bilmece sordu, ondan sakladığı şeyin ne olduğunu bilmesini istedi.
  • خَبْءٌ ……………………… Saklanan şey, gizlenen şey, gizlide kalan şey.
  •  خُبَاَةٌ ………………………. Devamlı evine saklanıp gizlenen kadın. Evine kapanan kadın.
  • خَبِيءَةٌ – خَبَايًا …………….. Sır, gizlide olan, gizlide kalan, saklı şey.[2]

Görüldüğü gibi kelimenin lügat manaları da bu yöndedir. Ayette geçen الْخَبْءَ (el-Hab’e) kelimesinin marife olduğunu da göz önüne aldığımızda ortaya çıkan anlam “o saklanan” şeklinde olmaktadır. Yani biraz öncede belirttiğimiz gibi Hüdhüd ortaya konuşmamış, kesinlikle Süleyman’ın bildiği o gizlenen hakkında konuşmuştur. Buna göre ayetin ikinci cümlesine şu anlamın verilmesi daha isabetli olmaktadır:

الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ

“Sadece Allah için emre amade olsalar ya!” ki zaten O, göklerde ve yerde de (olsa) o gizleneni (saklandığı yerden) çıkarır.

Ayetin bundan sonrasında hitap birdenbire muhatap siğasına geçmektedir. Meal müelliflerinin hepsi Süleyman kıssasında geçen “Tayr” kelimesine “kuşlar” manası verdikleri ve Süleyman ile konuşan Hüdhüd’ün de bir kuş olduğunu farz ettikleri için bu hitap değişikliğinin sebebini keşfedememiş ve keşfetmek için daha çok çaba sarf etmeleri gerekirken, kendilerini değiştirmek yerine, ayetin kelimelerini değiştirmişlerdir. Burada trajikomik olan şey ise bunu en fazla Kur’an savunuculuğu yapanların yapmış olmasıdır.

Abdulaziz Bayındır Meali

وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ …………… O, gizlediklerini de bilir, açığa vurduklarını da

Süleyman Ateş Meali

وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ………….. Gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilen

Yaşar Nuri Öztürk Meali

وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ………….. Onların gizlediklerini de açıkladıklarını da bilen

Edip Yüksel Meali

وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ ………….. Onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.”

Bu müelliflerin “gizlediklerini de açığa vurduklarını da” anlamını verdikleri kelimelerin (تُخْفُونَ ve تُعْلِنُونَ) her ikisi de fiili muzari-cem’i-müzekker-muhatap sığasında ve if’al babında olan kelimelerdir ve kesinlikle bu vezinden gelen fiillerin zamirleri “siz” şeklinde muhatap zamirdir. Oysa müellifler kelimelerin veznini değiştirmekle kalmamış bir de ayette olmayan “onlar” zamiri ihdas etmişlerdir. Kelimelere asla ve kat’a “gizlediklerini ve açığa vurduklarını” şeklinde anlam vermenin imkânı yoktur. Gizlemek ve açığa vurmak üzerinden anlam verilecekse bunun “gizlediklerinizi ve açığa vurduklarınızı” şeklinde olması gerekmektedir. Aslında kelimelere her ne anlam verirseniz verin kesinlikle vurgunun yani kelimenin zamirinin “siz” olması değişmemektedir.  Kelimeler üzerindeki küçük değişiklik, muhatapların o an orada hazır bulunanlar değil, orada bulunmayanlar, yani Sebe olmasına yol açmaktadır. Oysa Hüdhüd, o an orada bulunan maharetli şeytanlara seslenmektedir. Yani tam bir şovmen gibi davranıp tribünlere oynamaktadır. Böyle yapmasındaki amacı, daha önceki sözlerinde olduğu gibi, kendisinin o saklanan dikbaşlı ile beraber hareket etmediğini göstermek içindir. Çünkü o da bir “tayr” yani uçma kabiliyetinde olan şeytandır.

Cümlede geçen تُخْفُونَ (tuhfune) fiili (ha+fa+ya) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 34 kelime bulunmaktadır.

خَفِيَ Bir nesne gizlendi veya saklandı kendini gizledi veya sakladı. Hıfau: kendisiyle örtünülen, gizlenen veya saklanan nesne. Ehfaytehu: Kendisini örten veya gizleyen nesneyi vermek. İhfaun: Örtmeyi, gizlemeyi veya saklamayı talep etmek, istemek.[3] Ayrıca kelime: Saklamak, gizlemek, örtbas etmek, haberi olmamak, bir şeyi gizlemek için başka bir şeyle kapamak anlamlarına gelmektedir.[4]

Kelimeye, ayette if’al babında olmasından dolayı her şeyden önce geçişli (müteaddi) bir mana verilmesi gerekmektedir. Kelimeye verilecek mananın, kesinlikle geçtiği bağlamla yakın alakası olması gerekmektedir. Bu kelime, zamanında gelmeyen Hüdhüd’ün mazeret beyan etmesi bağlamında kullanılmaktadır. Üstelik konuşma sadece Süleyman ve Hüdhüd’ün olduğu bir ortamda da değildir. Süleyman, askerlerini topladığı zaman onlara: “bana ne oldu da Hüdhüd’ü göremiyorum” demişti. Yine aynı askerlerin önünde geçerli bir mazeret sunmaması durumunda ona azap ettireceğini, zor duruma sokacağını da söylemiştir. İşte Hüdhüd tam da bu konuşma üzerine gelmiş ve mazeretini sunmaya başlamıştır. Yani o an orada ikisinden başkaları da bulunmaktadır. İşte Hüdhüd bu ortamda bu sözleri söylemektedir. Bu cümleye gelene kadar o ortamda Süleyman’ın dışında bulunanlara yönelik herhangi bir söz de sarf etmemişti. Ama tam da konuşmasının sonuna geldiğinde, birden konuşmasına onları da dahil etmiş ve hitabı direk onlara yapmıştır. Orada bulunanlar ise cin, şeytan ve insanlardan oluşan askerlerdir. İşte bu durumda söylediği sözlerin onlara da tesir eden sözler olması gerekmektedir. Konuşulan konu ise kimler hakkında olduğu belli olmayan genel bir konu değil, kaçıp giden bir dik başlı ve onu saklayanlarla alakalıdır. Onu saklayanlar ve Süleyman’ın askerlerinin bir kısmı aynı varlık türüme mensup olan cinler ve şeytanlardır. İşte Hüdhüd’ün konuşmasının sonunda asıl konuyu bırakıp o an orada bulunanlara hitap etmesi de bu yüzdendir. Kelimeye verilecek mananın da bu ortamla alakalı olması gerekmektedir. Bu çerçeve göz önüne alındığında kelimeye “örtbas edersiniz/örtbas ediyorsunuz/edeceksiniz” şeklinde bir mana verilmesi daha isabetli olmaktadır. Kelimenin önündeki ismi mevsulü (مَا) de anlama dahil ettiğimizde مَا تُخْفُونَ (ma tuhfune) “örtbas ettiğinizi/örtbas ediyor olduğunuzu/örtbas edeceğinizi” şeklinde olmalıdır.

Ayetin son kelimesi تُعْلِنُونَ (tu’linune) ع ل ن (ayn+lam+nun) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu köten türemiş 16 kelime bulunmaktadır. Bu kelime de tıpkı bir önceki kelime gibi if’al babından, fiili muzari-cemi-müzekker-muhatap bir kelimedir. Bununda anlamının geçişli olması gerekmektedir. Kelime daha çok maddi konularda değil manevi konularda kullanılmaktadır. “Aşikâr kılmak, açmak, açıkça göstermek, açığa çıkarmak, duyurmak” anlamlarına gelen bir kelimedir.[5] Bu açıklamalardan sonra daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meal şu şekilde olmalıdır:

Neml 27/25

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

“Sadece Allah için emre amade olsalar ya!” ki zaten O, göklerde ve yerde de (olsa) o gizleneni (saklandığı yerden) çıkarır ve (söylemeyerek) örtbas ettiğinizi de (söyleyerek) açığa vuracağınızı da bilir.

Son cümleye (söylemeyerek) ve (söyleyerek) şeklinde parantez içi iki açıklama koyduğumuz fark edilmiştir. Bu açıklamaları koymamızın ana sebebi, başından beri Süleyman’a mazeret beyan eden Hüdhüd’ün üslup değişikliğine giderek o an orada hazır bulunanları muhatap almasıdır. Biraz önce dediğimiz gibi, orada bulunanların bir kısmı ve saklanan o dikbaşlı aynı varlık türündendirler. O an orada hazır bulunanların kendileri ile alakalı saklayacak bir şeyleri kalmadığı için oradadırlar. Hemen bu cümlenin öncesinde gelen الْخَبْءَ (el-Hab’e) kelimesi marife olduğu için o an orada bulunanların tümünün, bu kelimeden, saklanan o dikbaşlının kast edilmiş olduğunu anlamamaları mümkün değildir. Hüdhüd’ün onlara yönelik olarak “örtbas ettiğinizi ve açığa vuracağınızı bilir” demesi, zımnen “onun hakkında bir şey biliyorsanız saklamayın, söyleyin. Siz söylemeseniz de nasıl olsa Allah ortaya çıkaracaktır” manası barındırmaktadır. İşte bundan dolayı verdiğimiz meale (söylemeyerek) ve (söyleyerek) şeklinde bir açıklama getirilmiştir.

Bu ayetten sonra gelen ayetteki kelimeler üzerinde daha önce durduğumuz için, ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali verecek ve bir sonraki ayete geçeceğiz. Zaten mealini vereceğimiz ayet Hühhüd’ün sözünün son cümlesidir.

Neml 27/26

اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

O zorlu yönetenin rabbi de kendisinden başka ilah olmayan Allah’tır.

Ramazan DEMİR


[1] İsfahani, Müfredat HBE md.

[2] Yrd. Doç.dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük HBE md.s.679

[3] İsfahani, Müfredat HFY md.

[4] Yrd. Doç.dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük HFY md.s.773

[5] İsfahani, Müfredat ALN md.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*