SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -34- DİK BAŞLI

DİK BAŞLI

Neml 27/24

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.” (DİB meali)

Hem bu ayette hem daha önceki ayette geçen وَجَدْتُهَا (vecedtüha) kelimesi için yine aynı şey yapılmış, kelimeye Ef’ali kulub manası verilmiştir. Bu kelime asıl anlamı itibariyle fiziki manada bir şeyi bulmak, sevmek, kızmak anlamlarına gelmektedir. Yukarıdaki mealde olduğu gibi kelimeye “bir şeyin farkına varmak, bir şeyi görmek, bir şeyi anlamak” manalarının verilmesi ancak kelime Ef’ali kulüp fiillerden biri olması durumunda mümkündür. Fakat kelime, görmek anlamında Ef’ali kulub fiilllerinden biri yapıldığında ikisi de aynı şeyi veya kişiyi gösteren iki tane mef’ul alması gerekmektedir.

Tüm gramer kitaplarında “Bilgi, Zan ve Değiştirme Fiilleri” veya “Ef’alul Kulûb” (اَفْعاَلُ الْقُلُوب)” veya “Zanne (ظَنَّ) ve Benzerleri” başlıkları altında incelenen fiiller; fiziki olmayan, bilinen organlarla gerçekleştirilmeyen, iç dünyada gerçekleşen, bilmek, zannetmek, edinmek gibi fiiller oldukları için bu adı (Ef’alul Kulub) almışlardır.

Ef’alu’l Kulub olan fiiller kendi içinde de 3 kategoriye ayrılmıştır.

  • Bilmek manasına gelen fiiller (اَفْعاَلُ الْيَقِينِ):
تَعَلَّمْ Bil ki دَرَى عَلِمَ – Bildi رَأَى Gördü أَلْفَى وَجَدَ – Buldu
  •  Zan manasına gelen fiiller (اَفْعاَلُ الظَّنِّ):
هَبْ Farzet زَعَمَ خاَلَ عَدَّ ظَنَّ حَسِبَ Zannetti, sandı, kendisine öyle geldi
  • Değiştirme Fiilleri (اَفْعاَلُ التَّحْوِيلِ): Dönüşme, etme, edinme, kılma ve çevirme anlamına gelen fiillerdir.
  إِتَّخَذَ Edindi رَدَّ Çevirdi      
  صَيَّرَ جَعَلَ– حَوَّلَ– Kıldı, bir halden bir hale çevirdi, etti, yaptı.

Bu şekilde 3 gruba ayrılan ef’alu’l kulub fiillerin hepsinin ortak özelliği ise başına geldikleri isim cümlesinde ikisi de aynı kişiyi veya şeyi gösteren iki nesne almalarıdır. Bu bölümde ele aldığımız ayet وَجَدْتُهَا (vecedtüha) fiiliyle başlamaktadır. Meal ve tefsirler kelimeye sanki ef’alu’l kulub fiilmiş gibi “gördüm” manası vermişlerdir. O halde cümlede ikisi de aynı şeyi veya kişiyi gösteren iki mef’ul (nesne) olması gerekmektedir. Ayete baktığımızda iki tane mef’ul vardır ama bunların ikisi aynı kişiler değil farklı farklı kişilerdir.

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا Bu cümlede birinci mef’ul fiile bitişmiş müennes هَا (ha – o) zamiri, ikinci mef’ul ise وَقَوْمَهَا (kavmeha – onun kavmi) kelimeleridir ve ikisi de farklı kişilerdir. Bu durum fiilin ef’ali kulub olmadığını göstermektedir. İşte bundan dolayı kelimeye tıpkı bir önceki ayette olduğu gibi “gördüm” manası verilmesini imkânsız hale getirmektedir. Dediğimizin tam anlaşılması için birkaç ayeti örnek vermek istiyoruz.

Nisa 4/64

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ ۚ وَلَوْ أَنَّهُمْ إِذْ ظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ جَاءُوكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللَّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا

Biz her peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tövbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı. (DİB meali)

Mesela, bu ayetin sonundaki لَوَجَدُوا اللَّهَ تَوَّابًا رَحِيمًا bu cümlede vecede” fiili “ef’alu’l kulub” olarak geçmiş ve üçü de aynı kişiyi gösteren üç tane mef’ul almıştır. Cümlede geçen Allah, Tevvab ve Rahim kelimelerinin üçü de Allah’ı tanımlayan kelimelerdir. Yani üç kelimenin kast ettiği kişi de aynı kişidir.

Araf 7/102

وَمَا وَجَدْنَا لِأَكْثَرِهِمْ مِنْ عَهْدٍ ۖ وَإِنْ وَجَدْنَا أَكْثَرَهُمْ لَفَاسِقِينَ

Biz onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulmadık. Ama gerçekten onların çoklarını yoldan çıkmış kimseler bulduk. (DİB meali)

Bu ayette de kelime “ef’alu’l kulub” olarak geçmiş ve ikisi de aynı kişiyi gösteren iki nesne (mef’ul) almıştır. Ayette geçen أَكْثَرَهُم (ekseruhum) ve لَفَاسِقِينَ (fasikun) kelimeleri aynı kişileri ifade etmektedir.

İşte kelime bu şekilde “görmek, bilmek” anlamında kullanıldığında “ef’alu’l kulub” olmakta ve en az iki tane nesne almaktadır. Neml suresinin 24. ayetindeki kelimenin kullanıma baktığımızda ise iki tane mef’ul olmasına rağmen, mef’uller aynı kişileri değil başka başka kişileri göstermektedir. İşte bu durum kelimenin ayette “görmek, bilmek” anlamında olmadığını göstermektedir. Yani kelime ayette “ef’alu’l kulub” değildir.

Böyle olmamasına rağmen kelimeye fiziki manada birilerini bulmak anlamı verilemez mi?

Başka bir olay bağlamında bu anlam elbette verilebilirdi. Ama öncesinde Hüdhüd: وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Uzun yolculuklar yapanlardan endişelerini giderecek (beklediğin) kesinlikle doğru bir haberi sana getirdim” dediği ve özellikle بِنَبَإٍ يَقِين (bi nebein yakin) kullandığı için, kelimeye bulmak manası da vermek mümkün değildir. Çünkü bulunan, birilerinden getirilen habere “nebe” değil “haber” (خَبَرٌ) denmektedir. Zaten Hüdhüd’ün onları tesadüfen bulmadığını, geçerken görmediğini, özellikle o görevle görevlendirilmiş olarak onların yanına gittiğini daha önce ortaya koymuştuk. Şu hâlde zaten yanlarına gittiği kişileri bulmuş olması mümkün değildir. İşte tüm bu sebeplerden dolayı, ayetin başında geçen وَجَدْتُهَا (vecedtüha) fiiline önceki ayette olduğu gibi “çok kızmak” manası vermek daha uygun gözükmektedir. Buna göre ayetin ilk cümlesine وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا “Ona (müennes kişiye) ve onun kavmine çok kızdım” anlamının verilmesi daha isabetli olmaktadır.

Cümlenin devamına ve hatta sonraki ayetlere bakıldığında Hüdhüd’ün bu kızgınlığının sebebinin ne olduğu anlaşılmaktadır.

Cümlenin devamında geçen يَسْجُدُونَ (yescudune) kelimesi çok bilinen ama en anlaşılmayan kelimelerin başında gelmektedir. Çünkü genelde bu kelimeye “secde ediyorlar” manası verilmekte ve kast edilen anlamın bir şeyin önünde yerlere kapanma gibi anlaşılmasına neden olmaktadır. Aslında kelimenin yerlere kapanma anlamı da vardır ama “secde” sadece yerlere kapanmayla sınırlandırılacak bir şey değildir. Ne yazık ki secde kelimesi, sadece namaz sırasında yapılan bir hareketin adı olarak anlaşılmaktadır. Oysa namazda yapılan yerlere kapanma hareketi secdenin kendisi değil, sadece yansımadır. Üstelik secdenin tek bir yansıması da yoktur. Mesela, Rahman suresinin 6. ayetinde bitkiler ve ağaçların secde ettiklerinden bahsedilmektedir. Takdir edilmelidir ki ne bitkiler ne de ağaçlar yerlere kapanmamakta, insanların namazda yaptıkları gibi secde yapmamakta tam tersi yerden semaya doğru yükselmektedirler. Semaya doğru yükselmiş olmalarına rağmen onların o halleri de secdedir çünkü secde sadece yerlere kapanmak değildir.

سُجُود (Sucud) kelimesi; temelde “öne eğilme, aşağıya bükülme ve tezellül gösterme, kendini alçaltma, alçak tutma veya kendi kibrini, gururunu kırma anlamına gelir. Yüce Allah’a karşı kendini alçaltma, alçak tutma veya kibrini, gururunu kırmayı ve ibadet etmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. İnsanları, hayvanları ve cansızları kapsayan genel bir sözcüktür ve iki kısma ayrılır.

  1. İhtiyari olarak secde etme. Bu anlamda yalnızca insan için kullanılır.
  2. Teshir yoluyla secde etme: Yüce Allah’ın belirli bir amaca ya da amaçlara doğru zorla boyun eğdirip sevk etmesi sonucunda gerçekleşen secde etme.

İslam hukukunda سُجُود (sucud) sözcüğü namazın iyi bilinen rüknüne (secdeye) ve buna benzer olarak Kur’an secdelerine ve şükür secdelerine tahsis edilerek kullanılmıştır. Ayrıca bununla namaz da ifade edilir. Araplar kuşluk namazını “sucudu’d duha” diye adlandırırlar. Namaz kılınan yere secdeleri göz önünde bulundurularak “mescid”denmiştir.[1]

Akıllı ve iradeli varlıklar için hangi ibadet olursa olsun ve hangi şekilde gözükürse gözüksün asıl olan şey, inanılmadığı halde birtakım ritüelleri yerine getirmek değildir. Aslında sadece İslam’da değil, sahih olmasa bile tüm dinlerde ritüeller amaç değil, araçtır. Bir kimsenin inanmadığı halde secde etmesi asla secde sayılmamaktadır. Secde bir inancı benimsemenin, kendini o inanca nispet etmenin, herhangi bir şekilde kişinin kendisinin inancında belirleyici olmayacağının göstergesidir. Yani kendini her türlü gurur ve kibirden arındırarak, inancın gereğini isteyerek ve bilerek yerine getirmenin, kısacası Yüce Allah’ın emrine amade olmanın adıdır. Secde, inanılan şeyin belirleyiciliğini kabul etmek ve o belirleyicilik doğrultusunda itiraz etmeden hareket etmenin adıdır. Bu anlamda gemilerin rüzgâra göre hareket etmelerine “tescudu’s sefinetü li’r riyahi” denmiştir. Rüzgârla hareket eden yelkenli gemilerin hareket kabiliyetleri sadece rüzgâra göre olduğu için böyle denmiştir. Yoksa ne gemi yerlere kapanma anlamında secde edebilen varlıktır ne de rüzgâr önünde yerlere kapanılıp secde edilen varlık değildir.

Bakara 2/58

وَإِذْ قُلْنَا ادْخُلُوا هَٰذِهِ الْقَرْيَةَ فَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ رَغَدًا وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُولُوا حِطَّةٌ نَغْفِرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ ۚ وَسَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ

Hani, “Şu memlekete girin. Orada dilediğiniz gibi, bol bol yiyin. Kapısından eğilerek tevazu ile girin ve “hıtta!” (Ya Rabbi, bizi affet) deyin ki, biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere ise daha da fazlasını vereceğiz” demiştik. (DİB meali)

Mesela bu ayette وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدً “kapısından secde ederek girin” şeklinde gelen emir, kişilerin alınlarını ve burunlarını yere koymuş halde kapıdan girmeleri değil, itirazsız, emre amade olarak girmeleridir. Yoksa hem o şekilde secde etmek hem de kapıdan girmek mümkün değildir. Nitekim DİB meali ifadeyi “tevazu ve eğilerek girin” şeklinde çevirmiştir. Yani secde kelimesi ifade de yerlere kapanma anlamında değil, emre amade olma, büyüklenmeme, inanılan şey doğrultusunda hareket etme anlamında kullanılmıştır. Zaten secdenin bir sefere mahsus olması mümkün değildir çünkü secde sürekli üzerinde olunması gereken bir haldir.

Bakara 2/125

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” (DİB meali)

Mesela bu ayette “rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun” (DİB meali)” cümlesinde geçen السُّجُودِ (es’sucud) kelimesi, bir defa yerlere kapananlar değil, tüm hayatı boyunca Yüce Allah’ın dini doğrultusunda hareket edenler, O’nun emrine amade olanlar anlamındadır.

Bu açıklamalardan sonra konumuza dönecek olursak; anlamaya çalıştığımız Neml 24. ayetindeki وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ   bu ilk cümle genelde DİB mealinde olduğu gibi “onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm” şeklinde çevrilmiştir. Fakat bu tür çevirilerde يَسْجُدُونَ (yescudune) kelimesine “taptıklarını” şeklinde bir anlam verilmesi, fiil olan bir kelimeyi isme çevirmek anlamına gelmektedir. Bazı mealler ise kelimeye “secde ettiklerini” şeklinde fiil anlamı vermişlerdir ama bu sefer de muzari olan fiili maziye çevirmiş olmaktadırlar. Daha fazla meallere dalıp lafı uzatmaya hiç gerek yoktur. Kelime gayet açıktır. Her şeyden önce يَسْجُدُونَ (yescudune) kelimesi mazi değil muzaridir (devam eden fiil), anlamı ise bir şeyin önünde yerlere kapanmak değil, emre amade olmak, bir inancın doğrultusunda itiraz etmeden hareket etmektir. Muzari oluşundan dolayı üç zamanı birden görür şekilde mana verilmesi gerektiğinde bile anlamı şu şekilde olmaktadır.

  • Emre amade olurlar…………… Geniş zaman.
  • Emre amade oluyorlar……….. Şimdiki zaman
  • Emre amade olacaklar……….. Gelecek zaman

Bu basit yaklaşım bile kelimenin kast ettiği anlamın zamanına bağlı kalması için yeterlidir. Ama kıssanın arka planına Süleyman hakkındaki efsaneler yerleştirildiği için meal müellifleri isteseler bile bu basit yaklaşımı gösterememektedirler.

Bu cümlede geçen لِلشَّمْسِ (li’ş şemsi) kelimesinin bildiğimiz güneş anlamında değil, dik başlı/ürküp kaçan anlamında olduğunu daha önce ortaya koymuştuk. Meallerde, cümlede geçen مِنْ دُونِ اللَّهِ (min duni’l lah) ifadesine tıpkı yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi “Allah’ı bırakıp” şeklinde mana verilmesi ise başka bir garabettir. Sadece kıssanın öncesine ve sonrasına bakılsa bile, o müennes kişinin ve kavminin Allah’ı bırakmamış olduğu anlaşılacaktır. Mesela, 29 ve 30. ayetlerde Süleyman’ın kendisine gönderdiği mektubu okuyan müennes kişi ve kavmi, mektupta geçen “Bismillahirrahmanirrahim” kelimelerine hiç takılmamış hatta hiçbir şekilde soru bile sormamışladır. Yani besmelede geçen Allah-Rahman-Rahim kelimelerinden kimin kast edildiğini gayet açık bir şekilde anlamışlardır ve biz böyle bir İlahı tanımıyoruz ya da bıraktık dememişlerdir. Yine 36. Ayette, kendisine hediyelerle gelen elçilere kızan Süleyman, Allah kelimesini kullanmış ama yine karşıdan bir itiraz gelmemiştir.

Şu bilinmelidir ki, مِنْ دُونِ اللَّهِ (min duni’l lah) ifadesi tüm Kur’an’da 74 defa geçmektedir ve hepsinde de mana Allah’ı bırakıp değil, “Allah’ın berisinde, Allah’tan önce, Allah’ın altında” şeklindedir.

Bakara 2/165

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللَّهِ أَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ ۖ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُبًّا لِلَّهِ ۗ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُوا إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعًا وَأَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ

İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler. Mü’minlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi! (DİB meali)

Bir an bile düşünmeden ayetlere böyle manalar veren müelliflerin oluşturduğu garabet sadece bir ayetle sınırlı değildir. Bırakın ayetin Arapça metnini, Türkçe metinde bile mantık hatasını fark etmeyen müelliflerin, kelimelere verdiği manalarla Kur’an’ın gerçek anlamlarına ulaşmak mümkün değildir. Yukarıdaki mealde ayetin ilk cümlesine “insanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır” şeklinde verilen Türkçe anlama bakıldığında hem Allah bırakılmış hem de bırakılan Allah’a ortak koşulmuş olduğu görülecektir. Oysa şirk, Allah’ı bırakıp yapılan bir şey değil, onun yanına, altına, berisine başka ortaklar koyarak yapılan bir şeydir. Bir yandan Allah’ı bırakmak diğer yandan bırakılmış olan Allah’a ortak koşmak nasıl mümkündür? İşte bu mealler üzerinden böyle tarif edilen şirk, anlaşılmamıştır. Onların şekillendirdiği şirk anlayışına göre müşrik, Allah’ı bırakan kimsedir. Oysa Kur’an’ın başından sonuna bakıldığında müşriğin Allah’ı bırakan değil, Allah’ı en üst ilah kabul etmekle beraber onun yanında, altında veya berisinde başka otoritelerin de olacağını kabul etmek olduğu rahatlıkla görülecektir. Hem Kur’an’a meal yapıp hem de Kur’an’ı dikkate almamak nasıl bir garabettir?

Nisa 4/48

إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَنْ يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَٰلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ ۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرَىٰ إِثْمًا عَظِيمًا

Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. (DİB meali)

En kıt akıllının bile anlayacağı bu ayeti çevirenler de yine aynı müelliflerdir. Ama kendi çevirdikleri meallere bile bakmaktan aciz veya baksalar bile anlamaktan aciz olan müellifler, bir önceki ayetin mealinde şirki Allah’ı bırakmak olarak tarif ettiklerini, bu ayette ise Allah’a ortak koşmak olarak tarif ettiklerini nasıl olurda göremezler. İnsanı çıldırtacak derecede Kur’an’a duyarsız olan bu müellifler, bırakın şirk kelimesinin Arapçasını, ortak koşmak kelimesinin Türkçesini bile düşünseler, kelimenin birinin yanına diğerini eklemek anlamında olduğunu görmemeleri mümkün değildir.

Zaten Kur’an’da 144 defa geçen دُونَ (dun) kelimesinin anlamı; yakın, beri, alt, yaklaşmak, adi, hor, düşük şeklindedir. Dünya hayatı dediğimiz ifade de bu kelimeden türemiştir ve anlamı “beri hayat, öndeki hayat, ilk hayat” anlamındadır ve asıl yurt olan ahirete göre dünya hayatı, asıl hayatın berisindeki hayattır. Bu kelimenin asla “bırakmak veya dışında” şeklinde bir anlamı bulunmamaktadır.

Kelimenin kendi anlamı üzerinden tekrar konumuz olan Neml suresinin 24. ayetinin ilk cümlesine dönecek olursak; cümleye Allah’ı bırakıp güneşe secde ediyorlar şeklinde bir anlamın verilmesi imkânsız hale gelmektedir. Bu açıklamalardan ayetin ilk cümlesine verilmesi gereken daha isabetli anlam şu şekilde olmalıdır:

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ …Ona ve kavmine çok kızdım, Allah’ın berisinde o dikbaşlı için emre amade oluyorlar… 

Evet Hüdhüd, önce zaten onlar için geldiği Sebe’lere yani uzun yolculuk yapanlara Süleyman’ın emrine girmedikleri için kızmış, ardından Süleyman’ın emri altına girmesi gereken o dik başlıyı korumak için seferber olan o müennes kişiye ve onun kavmine kızmıştır. İşte o bunları, geç gelmesinin gerekçesi olarak ileri sürmektedir. Bir şeye kızmak ancak sonuç alınamaması durumunda mümkündür. Hüdhüd’ün “kızdım” kelimesini kullanması, onları ikna etme çabası içinde olduğunu ama bundan sonuç alamadığını gösterir. Yani o onları ikna etmek için uğraştığından dolayı geç kaldığını söylemektedir. Hüdhüd’ün sözünü bitirmesinin ardından Süleyman’ın ona “bakalım doğru mu söylüyorsun yoksa yalan mı” demesi hep göz önüne alınmalıdır. Yoksa Hüdhüd’ün bu cümleden sonra söylediklerinin hepsi, “yalan mı yoksa doğru mu söylüyorsun bakacağız” şeklinde bir tepkiyle karşılanacak şeyler değildir. 

Ayetin devamında gelen cümleye verilen (وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ) “Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.” (DİB meali) mealine bile bakıldığında, söz konusu müennes kişinin ve etrafındakilerin aslında önceden doğru yolda oldukları ama sonradan şeytan tarafından saptırıldıkları anlaşılmaktadır. Çünkü bir kişinin yoldan çıkması için önce o yolda olması gerekmektedir. Hiç yola gelmemiş ve hatta yolu dahi bilmeyenlerin yoldan sapması asla mümkün değildir.

Normal fiil cümlelerinin yapısı fiil+fail+mef’ul+2.mef’ul şeklindedir. Fakat cümleye dikkat edildiğinde, cümlenin yapısının fiil+mef’ul+fail+2.mef’ul şeklinde olduğu görülecektir. Bir fiil cümlesinde mef’ulün failden önce getirilmesinin amaçlarının başında, dikkatlerin işi yapandan daha çok, işten etkilenen mef’ul’e çekilmek istenmesinden dolayıdır. Bu durum zımnen: “şeytanın amelleri süslemesi zaten bilinen bir iştir, diğerleri bu işten etkilenmemeleri gerekirken etkilendiler” anlamını taşımaktadır. Bunun yanında bizzat sözü söyleyen açısından “şeytan amelleri süsledi ama ben etkilenmedim, onlar etkilendi” şeklinde zımni bir anlama sahiptir. Yoksa fiili, faili, mef’ulü belli olan bir cümlenin yapısını değiştirerek sonra gelmesi gereken mef’ul’ün hiçbir anlamı kalmayacaktır. Evet, Arap edebiyatında sözü güzelleştirmek için bu şekildeki takdim-tahir yapılmaktadır. Fakat cümlede takdim-tehir olmasa bile Yüce Allah’ın sözlerinin tamamı güzeldir. Yani Yüce Allah’ın kendi sözünün bir kısmını güzelleştirmek için edebiyat yapmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü tüm güzelliklerin kaynağı olan Yüce Allah’tan güzel olmayan bir fiil veya sözün sadır olmasına imkânı yoktur. Yüce Allah’ın takdim-tehir yaparak bu sözleri vahyetmesi kesinlikle anlama dönüktür. Evet, ayetteki sözleri sarf eden Yüce Allah değil Hüdhüd’dür ama o sözleri bu şekilde bildiren, vahyeden Hüdhüd değil Yüce Allah’tır. Bu yüzden Yüce Allah’ın şeklini belirlediği bu cümledeki takdim-tehir bize, dikkatleriniz amelleri süsleyen şeytan üzerinde değil, sözü aktaranda ve o fiilden etkilenende olsun demektedir. Anlatılanların hepsini Hüdhüd aktardığı için dikkatlerin fiilden etkilenenlere değil, onların o fiilden etkilendiğini söyleyen Hüdhüd’e dönmesi gerekmektedir. Ve öyle de olmuş, Hüdhüd konuşmasını bitirdikten sonra Süleyman tüm dikkatini Hüdhüd’e yöneltmiş ve “yalan mı yoksa doğru mu söylediğini göreceğiz” şeklinde tepkisini ortaya koymuştur. Nitekim cümlenin başında gelen وَزَيَّنَ (zeyyene) kelimesi tef’il babından gelen bir fiildir. Bu babtan gelmesinden dolayı fiilin şiddetli bir geçişliliğinin olması gerekmektedir. Yani kelime basit manada “süsledi” değil, “çok süsledi”, “aşırı süsledi” anlamına gelmektedir. Hüdhüd’ün hem onlara şeytanın etki ettiğini bilmesi, hem bu etkiyi tef’il babından gelen bir fiille ifade etmesi, onları şeytanı ve şeytanın tüm süslemelerini hangi aşamalarla ve yollarla gerçekleştirdiğini de bilmesini zorunlu kılmaktadır. Yoksa zaten kök anlamı süsledi (زَيَنَ) olan bir fiilin tef’il babında gelmesinin hiçbir anlamı kalmamakta, hatta anlamsız bir abartı olmaktadır. Evet Hüdhüd’ün cümlesinin yapısının takdim-tehir şeklinde olması, fiilin tef’il babında gelmesi de göstermektedir ki, Hüdhüd ve haber getirdikleri arasında öteden beri bir ilişki bulunmaktadır.

Cümlenin devamında gelen kelimeler bunu daha da açığa çıkarmaktadır. Mesala, Hüdhüd, فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ “(şeytan) onları yoldan çevirdi” şeklinde bir cümle daha sarf etmektedir. Onun böyle bir cümle sarf etmesi, ancak daha öncelerini bilmesi durumunda mümkündür. Yoksa daha önce yolda olup olmadıklarını bilmediği kişilere “yoldan çevirdi” denmesinin ne anlamı vardır ki? Devamında söylediği فَهُمْ لَا يَهْتَدُون bu cümle her ne kadar DİB meali tarafından “Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar” şeklinde olmaması gereken bir şekilde çevrilmiş olsa bile, Hüdhüd, onların yolu bulamadıklarını bilmektedir. Onların doğru yolu bulamıyor olmalarını bilmesi bile onlarla ilişkisinin mealler tarafından resmedildiği şekilde “geçerken uğradı” şeklinde olmadığını göstermektedir. Hepsinden öte, o tüm bu fiilleri şeytana atfetmektedir. Oysa bu haberleri aktardığı kişi Süleyman’dır yani bir Allah resulüdür. Yüce Allah’ın dininde şeytan bile olsa hiç kimse yaptığı kesin olarak bilinmeyen bir suçla nitelemezler. Şeytan bile olsa bu iftiradır. Kaldı ki şeytan figürü, insanların her türlü eksikliklerini kendisine yükledikleri bir “günah keçisi” değildir. Evet Allah’a isyan etmiştir, evet insanı saptırmak için and içmiştir, evet vahye düşman olmuştur ama bu demek değildir ki faili olsun ya da olmasın her pisliğin sahibi odur! Kaldı ki birçok yerde şeytan, şeytanlıkta kendisini bile sollayıp geçenlerden kaçmakta, onlardan uzak olduğunu ifade etmektedir.

Enfal 8/48

وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ وَقَالَ لَا غَالِبَ لَكُمُ الْيَوْمَ مِنَ النَّاسِ وَإِنِّي جَارٌ لَكُمْ ۖ فَلَمَّا تَرَاءَتِ الْفِئَتَانِ نَكَصَ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ وَقَالَ إِنِّي بَرِيءٌ مِنْكُمْ إِنِّي أَرَىٰ مَا لَا تَرَوْنَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ ۚ وَاللَّهُ شَدِيدُ الْعِقَابِ

Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bugün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti. (DİB meali)

(NOT: Ayetin sonlarına doğru şeytan “inni era ma la teravne” (ben sizin göremediğiniz şeyi görüyorum) şeklinde bir cümle sarf etmektedir. Bu cümleden yola çıkan yukarıdaki mealin müellifleri ayete (melekler) şeklinde parantez içi bir kelime eklemişlerdir. Onlara göre cümlede geçen مَا (ma) ismi mevsulü melekleri gösteren bir ismi mevsuldür. Oysa bu ismi mevsul sadece akılsız ve iradesiz varlıklar için kullanılan bir ismi mevsuldür. Yani melekleri göstermesi mümkün değildir. Kaldı ki ne ayetin kendisinde ne öncesinde ne de sonrasında cümleye (melekler) şeklinde bir kelime eklemeye dayanak olacak tek bir delil dahi yoktur.)

Bu ayet her ne kötülük olursa olsun kafadan şeytana atfedilmemesi gerektiğini gayet açık bir şekilde bildirmektedir. Ama meallerin ve tefsirlerin ortaya koyuş biçimine göre Hüdhüd bir kuştur, uçarken bir kavim görmüştür, bakmıştır ki onlar güneşe tapmaktadırlar o halde onları bu hale şeytanlar sokmuştur şeklinde bir sonuca varmıştır ve gelip bunu Süleyman’a anlatmıştır. Bir Allah resulü olan Süleyman ise kuşa “sen onları şeytanın saptırdığını nereden biliyorsun, belki onların kendisi sapıtmıştır” dememiş, herhangi bir soru sormamıştır. Çocukların bile inanmayacağı bu masal ne yazık ki yüzyıllardır insanlara empoze edilmiş ve insanlar da buna inanmıştır.

Ayetin sonunda gelen فَهُمْ لَا يَهْتَدُون bu cümledeki لَا يَهْتَدُون (la yehtedun) fiiline gelince: Bu fiilin başında olumsuzluk edatı olduğu için hangi bab ve hangi anlamda olursa olsun taşıdığı anlamın olumsuz bir anlam olması gerekmektedir. Bu kelime ه د ي (he+dal+ya) kök harflerinden türemiştir Kur’an’da bu kökten türemiş 316 kelime bulunmaktadır. Bu yönüyle kelime, Kur’an’da en fazla kullanılan kelimelerden biridir. Kelimenin iftial babından gelme bir fiil olmasından dolayı yine ilk önce bu babtan gelmekle nasıl bir anlamda olması gerektiğini yani fiilin üzerindeki değişikliği anlamaya çalışalım.

İftiâl babının özellikleri:

1- İftiâl babı müteaddi fiili lazım fiile çevirir. Mesela: جَمَعَ “topladı” manasındadır. جَمَعَ الْمُعَلِّمُ  التَّلاَمِيذَ dediğimizde mana “Öğretmen öğrencileri topladı”  şeklinde olur. جَمَعَ Cemea fiilini İftiâl babına sokarak اِجْتَمَعَ dediğimizde mana “toplandı” olur. اِجْتَمَعَ التَّلاَمِيذُ “Öğrenciler toplandı” manasındadır. Bu cümlede اِجْتَمَعَ fiili lâzım bir fiildir. Gördüğünüz gibi iftial babı, müteaddi fiili lazım fiile çevirmiştir.

2- İftiâl babı, failin gayretini gösterir. Mesela; جَهَدَ “çalıştı” manasındadır. Bu fiili İftial babına sokarak اِجْتَهَدَ  dersek, mana “Çokça çalıştı, çabaladı çalıştı” şeklinde olur ve failin gayretini gösterir.

Yine bir örnek verecek olursak; كَسَبَ “kazandı” manasındadır. Bu fiili İftial babınına sokarak اِكْتَسَبَ dersek, mana “çalışmakla kazandı” şeklinde olur ve yine failin gayretini gösterir. Buna göre; كَسَبْتُ الْمَالَ “malı kazandım” manasında iken, اِكْتَسَبْتُ الْمَالَ “malı çalışmakla kazandım” manasına gelir.

İşte ifti’al babında gelen fiiller bu yönde anlam kazanmaktadırlar. Kelimenin bu baba gelmesinden dolayı uğradığı bu anlam değişikliği veya derinliği, Kur’an kelimelerine anlam veren meal müellifleri tarafından görülüp anlama yansıtılmadığında, kelimenin iftial babında olmasının ya da olmamasının bir önemi kalmamaktadır. Anlamaya çalıştığımız ayetteki يَهْتَدُون (yehtedun) kelimesi de iftial babından gelme bir fiildir ve bu babın ona kazandırdığı özelliklerin kelimenin anlamında gözükmesi gerekmektedir. Kelimenin başında olumsuzluk bildiren bir edat olmasından dolayı ise bu anlamın olumsuz olarak çeviriye yansıması gerekmektedir. Meallerin birçoğunda, ayetin bu son cümlesine “doğru şeyler yapmıyorlar, doğru yolu bulamıyorlar, doğru yola giremiyorlar, doğruyu bulamazlar, doğruyu görmüyorlar, bir daha da doğru yolu bulamamışlar”[2] şeklinde anlamlar vermişlerdir. Yani hiçbir şekilde bu babın kelimeye kazandırdığı failin yaptığı işte çok gayretli olduğu anlamı tercümeye yansıtılmamıştır. Yansıtılmamıştır çünkü yansıtılsaydı, Hüdhüd’ün bunları geçerken gördüğü değil ta öncesinden bildiği anlaşılırdı. Oysa bu müellifler başından beri Hüdhüd’ün bir kuş olduğunu ve anlattığı şeylerin geçerken uğradığında gördüğü şeyler olduğunu ortaya koymuşlardır.

Biraz önce يَهْتَدُون (yehtedun) kelimesinin ه د ي (he+dal+ya) kök harflerinden türediğini ve Kur’an’da bu kökten türemiş 316 kelime bulunduğunu belirtmiştik. Kelimenin asıl anlamı; “yol göstermek, kılavuzluk etmek, yönü ya da istikameti tutmaya ya da takip etmeye vesile olmak” şeklindedir. Hidayet; bir kimseye, rıfkla, nazik bir şekilde yolu göstermek, kılavuzluk etmek ya da doğru yönü, doğru yolu, doğru istikameti tutmasına ya da takip etmesine vesile olmak. Hadi: Yabani hayvanların, diğerlerine kılavuzluk eden, diğerlerinin yol tutmasına vesile olan, önden gidenleri.[3]

Kur’an’da 316 defa geçen bu kelime çoğunlukla olumlu yönde, doğru istikameti göstermek, kılavuzluk etmek anlamında kullanılmıştır ama tam tersi olarak kötü yönde, kötü istikameti göstermek olarak da kullanılmıştır.

Saffat 37/23

مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَىٰ صِرَاطِ الْجَحِيمِ

Allah’ı bırakıp da taptıklarını derleyin. Onları cehennem yoluna koyun.

Hac 22/4

كُتِبَ عَلَيْهِ أَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَأَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْدِيهِ إِلَىٰ عَذَابِ السَّعِيرِ

Şeytan hakkında, “Her kim onu dost edinirse, mutlaka o kimseyi saptırır ve onu cehennem azabına sürükler” diye yazılmıştır.

Kelime Kur’an’da sadece doğruya iletme anlamında değil, yanlışa iletme anlamında da kullanılmıştır. İşte bu tür kullanımları göz önüne aldığımızda kelimenin anlamının “kılavuzluk etmek, istikamet göstermek” şeklinde olması gerekmektedir. Fakat bu kelimenin geleneksel anlayış tarafından “doğru yolu göstermek” şeklinde çevrilmesi taşıdığı anlamın sadece iyi yönde olduğu şeklinde anlaşılmasına neden olmuştur. Oysa kelime “doğru yolu göstermek” anlamında değil “yolu göstermek” anlamındadır. Kelimeye doğru yolu göstermek şeklinde anlam verilebilmesi ancak yanına “doğru yol” kelimesini almasıyla mümkündür. Nitekim her namazda günde yaklaşık 40 defa okunan Fatiha suresinde kelime, tam da bu şekilde kullanılmıştır,

اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ (ihdina’s sırate’l müstakim) “bizi dosdoğru yola ilet” (Fatiha 1/5)

Evet kelimenin “doğru yola iletmek” manasını kazanması için mutlaka bu şekilde gelmesi lazımdır. Dediğimiz gibi bu kelime tek başına geldiği için “yolu göstermek, kılavuzluk etmek” şeklinde anlam verilmesi gerekmektedir. Bu yüzden, hâdi kelimesi kılavuz, rehber manasındadır. Bu rehberliğin doğru ya da yanlış yönde olması mümkündür. Yani her “Hadi” doğru yolu gösteren kılavuz değildir. Nitekim az önce verdiğimiz Hac 4. ayette şeytanın “azabe’s sair”e kılavuzluk yaptığından bahsedilmişti.

Al-i İmran 3/101

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَأَنْتُمْ تُتْلَىٰ عَلَيْكُمْ آيَاتُ اللَّهِ وَفِيكُمْ رَسُولُهُ ۗ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللَّهِ فَقَدْ هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir. (DİB meali)

Aslında kelimenin “kılavuzluk etmek” manasının anlaşılamaması, meallerin kelimeye tek başına geçtiği yerlerde de yukarıdaki ayette olduğu gibi هُدِيَ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ (hudiya ile sıratin müstakim) hep aynı manayı vermiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu ayette kelime “sıratin müstakim” tamlamasıyla birlikte geldiği halde “doğru yola iletilmiştir” manası veren aynı mealin müellifleri, kelime tek başına “sıratin müstakim” tamlaması ile gelmediği yerlerde de aynı manayı vermişlerdir.

Enam 6/71

قُلْ أَنَدْعُو مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَىٰ أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللَّهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الْأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا ۗ قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَىٰ ۖ وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ

De ki: “Allah’ı bırakıp da bize faydası olmayan, zararı da dokunmayan şeylere mi tapalım? Allah, bizi hidayete kavuşturduktan sonra gerisingeri (şirke) mi döndürülelim? Arkadaşları ‘bize gel!’ diye doğru yola çağırdıkları hâlde, yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşıp şeytanların ayarttığı kimse gibi mi (olalım)?” De ki: “Hiç şüphesiz asıl doğru yol Allah’ın yoludur. Bize âlemlerin Rabbine boyun eğmek emrolundu.” (DİB meali)

Aynı müellifler bu ayette isim olarak, hem de peş peşe 3 defa geçen الْهُدَى (el-Huda) kelimesine tuhaf bir şekilde (üstelik üçüne birden) “doğru yol” manası vermişlerdir. Oysa kelimenin böyle bir anlamı bulunmamaktadır. Ayette geçen ve yukarıdaki mealin müellifleri tarafından “hiç şüphesiz ki asıl doğru yol Allah’ın yoludur” şeklinde mana verdikleri قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَى bu cümle “Hiç şüphesiz ki Allah’ın rehberliği, gerçek rehberliğin ta kendisidir” şeklinde bir manaya sahiptir. Rehberi Yüce Allah olan birinin endişesi, gittiği istikametin doğru ya da eğriliği hususunda değil, kendisinin rehbere uyup uymadığı hususunda olmalıdır.

Maide 5/67

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ ۖ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ ۚ وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ۗ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ

Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez. (DİB meali)

Yine aynı müellifler bu sefer yukarıdaki ayette fiil olarak gelen kelimeye “rehberlik etmek, yol göstermek” manası vermişlerdir. Yani müellifler kafalarına göre takılmış, kimi yerde kelimeye “doğru yol” kimi yerde “doğru yolu göstermek” kimi yerde ise sadece “yol göstermek, kılavuzluk yapmak” manaları vermişlerdir. Yukarıdaki ayetin son cümlesine verdikleri “Doğrusu Allah kafirlere yol göstermez” meali ise tam bir faciadır. Çünkü Yüce Allah kafire de müşriğe de Hıristiyana da Yahudiye de tüm insanlığa da yol göstermiş, Kur’an göndermiştir. Oysa cümle belli bir zümreden bahsetmektedir. Çünkü ayetin sonunda gelen الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ kelimelerinin her ikisi de marifedir. Cümlenin anlamı ise “Allah o kafirler kavmine kılavuzluk etmez” şeklindedir.

Maide 5/16

يَهْدِي بِهِ اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ بِإِذْنِهِ وَيَهْدِيهِمْ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

Allah, onunla rızası peşinde olanları selâmet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir. (DİB meali)

Yine aynı müellifler ayette iki defa fiil olarak geçen kelimeye sadece “iletmek” manası vermişlerdir. Yine yukarıdaki ayetin sonunda kelime tıpkı Fatiha suresinde olduğu gibi “sıratin müstakim” kelimeleri ile birlikte gelmiş ve yukarıdaki meal müellifleri ayetin وَيَهْدِيهِمْ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ bu cümlesine “kendilerini dosdoğru yola iletir” manası vermişlerdir.

Evet kelimenin fiil olarak tek başına geldiği yerlerde anlamı “kılavuzluk etmek, rehberlik etmek, iletmek, yol göstermek” isim olarak geldiği yerlerde ise “rehberlik, kılavuzluk” şeklindedir. Bu anlamlar üzerinden anlamaya çalıştığımız Neml suresinin 24. ayetinin son cümlesinde فَهُمْ لَا يَهْتَدُون bu şekilde geçen fiil yine “iletmek, yolu göstermek, kılavuzluk etmek” manasındadır. Cümlenin anlamı ise “artık onlar kılavuzluk yapamazlar” şeklindedir. Fakat bu anlam bile cümlenin anlamını tam olarak vermemektedir. Çünkü biraz önce değindiğimiz gibi kelime iftial babında olmasından dolayı failin gayretini göstermesi, yapılan işteki zorluğun gösterilmesi gerekmektedir. Buna göre cümlenin anlamı “artık onlar zorla kılavuzuk yapamazlar” şeklinde olmalıdır.

İşte kelimenin bu anlamı Hüdhüd’ün neden Sebe’lerin peşinden geldiğini, Zel-karneyn’in yani Süleyman’ın onu neden ürküp kaçan o dik başlının peşinden gönderdiğini ortaya koymaktadır. Süleyman, o dikbaşlıyı kendisine kılavuzluk yapsın yani yol göstersin diye istemektedir. Zel karneyn kıssasına bakıldığında, üç defa şu ayet gelmektedir. فَأَتْبَعَ سَبَبًا Bir aracıya iz sürdürdü (18/85, 89, 92). Evet Süleyman yani Zel-karneyn gayb aleminde istediklerine, hizmetine verilmiş iz sürücüler yoluyla ulaşabilmektedir. İz sürmek ancak yolu çok iyi bilenlerin işidir. Yolu çok iyi bilmek ise uzun yolculuklar yapmayı yani Sebe olmayı gerekli kılmaktadır. İşte ilk iz sürücü olan Hüdhüd, Süleyman’ın emrine girmesi gerekirken girmeyen başka bir iz sürücünün peşinden gelmiş, ona Yüce Allah’ın emrini ulaştırmış, o dik başlıyı koruyanlara durumu anlatmış ama onları ikna edememiştir. İkna edememiştir, çünkü Süleyman’ın istediği iz sürücü, akrabası olduğu kadın liderin ardına saklanmış, şeytan ise onların bu yaptıklarını onlara doğru göstermiş, daha doğrusu yapılabilir bir şey olarak göstermiştir. Hüdhüd, o dişiye ve kavmine ikna olmadıkları için kızmış ama öte yandan onların ikna olmama nedenlerini de belirtmiştir. İşte bundan sonra onların artık zorlansalar dahi kılavuzluk yapmayacaklarını yani Sebe olmayacaklarını belirtmiştir. Tüm bunlardan sonra daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali vererek bir sonraki ayete geçebiliriz.

Neml 27/24

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

“Ona ve kavmine çok kızdım (çünkü) Allah’tan önce o dikbaşlı için emre amade oluyorlar ve şeytan (bana değil) onlara, yaptıklarını aşırı güzel gösterdikten sonra onları yoldan çevirdi. Artık onlar zorla kılavuzluk yapmazlar.

Ramazan DEMİR


[1] İsfahani, Müfredat SCD md.

[2] Muzari bir kelimeye hem de -miş’li geçmiş zaman olarak mazi fiil anlamının verildiği bu meal Mustafa İslamoğlu’na aittir.

[3] İsfahani, Müfredat HDY md

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*