SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -33- BÜYÜK TAHT

BÜYÜK TAHT

Neml 27/23

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

“Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.” (DİB meali)

Hatırlanacağı üzere bir önceki bölümde ismi mensuplar üzerinde durmuş ve birilerinin ya da bir şeyin, bir işe ya da bir şeye mensup olduğunu belirtmek için kelimelerin sonuna mensubiyet belirten şeddeli bir يّ (ya) harfinin gelmesi gerektiğini uzunca belirtmiş, ardından ayette geçen سَبَإٍ (Sebe) kelimesine “Sebeliler” anlamının verilmesinin doğru olamayacağını birçok önek vererek göstermiştik. 

جِدَّةُ Cidde……… جِدِّيُّ Cidde’li

مَدِينَةٌ Medine….. مَدِينَةٌ Medine’li

Bunun ardından kelimenin anlamını tespit etmek için Sebe suresinde geçen Sebe kıssasına müracaat etmiş, kelimenin bağlantılarını takip etmiş ve kelimenin anlamının bir ülke veya bir yerin ismi olmaması gerektiğini de belirtmiştik.

İşte bu bölümde inceleyeceğimiz yukarıdaki ayette geçen تَمْلِكُهُمْ (temlikuhum) kelimesine bitişmiş, sadece akıllı ve iradeli varlıklar için kullanılan هم (hum) zamiri, سَبَإٍ (Sebe) kelimesinin bir ülke, şehir veya yer ismi olmadığını artık kesin bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü eğer سَبَإٍ (Sebe) kelimesi bir ülkenin ya da şehrin adı olmuş olsaydı, gelmesi gereken zamir, akıllı ve iradeli varlıkları gösteren هم (hum) değil, akılsız ve iradesiz varlıkları ya da yeri gösteren ها (ha) zamiri olmalıydı.

Bilindiği gibi zamirler, daha önceki metin içerisinde geçmiş isimlerin yerine kullanılan kelimelerdir. تَمْلِكُهُمْ (temlikuhum) kelimesindeki هم (hum) zamiri, hemen bir önceki ayette geçmiş سَبَإٍ (Sebe) kelimesini gösteren bir zamirdir. Kullanılan zamirin akıllı ve iradeli varlıkları gösteren bir zamir olmasından dolayı سَبَإٍ (Sebe) kelimesine yüklenecek anlamın da bu yönde olması gerekmektedir. Sebe kelimesine, bir yere mensup kişiler anlamının verilmesinin doğru olmadığını belirttiğimize göre, kelimenin anlamının “sebe’liler” şeklinde değil “sebe’ler” şeklinde olması gerekmektedir. İşte bu; kelimenin anlamının bir isim değil, bir sıfat olduğunu göstermektedir. Kelimeye “sebe’ler” şeklinde çoğul bir anlamın verilmesi ise hemen sonrasında geçen تَمْلِكُهُمْ (temlikuhum) kelimesine bitişmiş, çoğul olan هم (hum) zamirinden dolayıdır.

Buna, bir önceki ayetin son cümlesi ile bu ayetin ilk cümlesini beraber okuduğumuzda şöyle bir anlamın verilmesi gerekmektedir.

وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Sebe’lerden endişelerini giderecek (beklediğin) kesinlikle doğru bir haberi sana getirdim.  

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ “Ben, onlara (Sebe’lere) hükümdarlık eden bir kadın gördüm”

Yukarıdaki DİB meali ve diğer meallerde, bu cümleye “Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden” şeklinde parantez içine alınan (Sebe halkına) açıklamasıyla birlikte mana verilmiştir. Oysa bir önceki ayette, Sebe kelimesini önünde ya da arkasında “halk, kavim” anlamı verebileceğimiz bir kelime bulunmamaktadır. Eğer bir önceki ayette kelime مِنْ قَوْمِ سَبَاٍ (min kavmi sebe’in) şeklinde geçseydi veya سَبَاِيٌّ مِنْ (min Sebe’iyyun) şeklinde geçseydi, “(Sebe halkına)” şeklinde parantez içi bir açıklamanın dayanağı olurdu. Ama kelime her iki şekilde de geçmemiş, sadece مِنْ سَبَإٍ (min Sebe’in) şeklinde geçmiştir.

Bu durumu fark eden bazı müfessirler, kendi elleriyle oluşturdukları bu çıkmazı açıklığa kavuşturmak ya da durumu kurtarmak adına kişiye özrü kabahatinden büyük dedirten şu açıklamayı yapmışlardır:

Hüdhüd’ün, إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ “Hakikaten orada, bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum…” ifadesine gelince, buradaki kadından murad, Belkis Binti Şurahil´dir. Onun babası, Yemen topraklarının hükümdarı olup, o ve kavmi, güneşe tapan Mecusilerdendi. تَمْلِكُهُمْ (temlikuhum) ifadesindeki zamir (هُمْ), Sebe (kavmine) racidir. Eğer bununla kavm murad edilmişse, durum gayet açıktır; ama bununla kent kast edilmişse, o zaman mana, “Ora halkına hükümdarlık eden” şeklinde olur.[1]

Bu müfessirimize göre (haşa) Yüce Allah’ın kimi veya neyi kast ettiği açık olmadığı için “Eğer bununla kavm murad edilmişse, durum gayet açıktır; ama bununla kent kast edilmişse…” şeklinde, o da olabilir bu da olabilir şeklinde bir yaklaşım sergilemiştir. Oysa insaftan biraz nasibini almış olanlar bile هم (hum) zamirinin bir “kenti” göstermesinin mümkün olamayacağını bilir. Bu zamirin bir yeri göstermesi asla mümkün değildir. Ama müfessirimiz “eğer bu kelime kenti göstermişse” şeklinde bir cümle kurmuş, ardından ayette olmayan halk kelimesini ihdas ederek cümlesini “ama bununla kent kast edilmişse, o zaman mana, “Ora halkına hükümdarlık eden” şeklinde olur açıklamasıyla bitirmiştir. Yani bu müellife göre هم (hum) zamiri bir kenti gösterebilir gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım biçimi sadece bu müellifle sınırlı değildir.

Biraz önce belirttiğimiz gibi, hemen öncesindeki ayette geçen مِنْ سَبَإٍ kelimesinin anlamı “Sebe halkı” veya “Sebeliler” değil, “Sebe’ler” olmak zorundadır. Bir önceki bölümde Sebe suresinin 15-20 ayetleri arasında anlatılan Sebe kıssası üzerinde durmuş ve kelimenin anlamının “uzun yolculuk yapanlar” anlamında olması gerektiğini belirtmiştik. Sebe kelimesine bu anlamı vererek bir önceki ayete mana vermemiz gerekirse, mana şu şekilde olmalıdır:

وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Uzun yolculuklar yapanlardan endişelerini giderecek (beklediğin) kesinlikle doğru bir haberi sana getirdim.  

Zaten bir önceki bölümde Sebe’lerin helak edilme sebebi olarak “seferlerimizin arasına aç” şeklindeki duaları olduğu belirtilmişti (Allah dilerse başka ayetler bağlamında Sebe suresindeki kıssaya yeniden dönülecek ve neden bu duaları yüzünden helak edildiler sorusunun cevabı bulunmaya çalışılacaktır).

Hatırlanacağı üzere daha önceki bölümlerde Ahkaf suresinin 29-33 ayetleri arasında anlatılan cin kıssasının, Süleyman kıssaları bağlamında anlaşılması gerektiğini belirtmiştik. O ayetlere yeniden döndüğümüzde şöyle bir cümle geçmektedir:

Ahkaf 46/29

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا ۖ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ

Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler. (DİB meali)

Bu ayete dikkat edildiğinde söz konusu cinlerin kavimlerinden uzakta yani yolculuk halinde oldukları anlaşılmaktadır. İşte bu onların Sebe, yani yolculuk yapanlar olduğunu göstermektedir. Bu cinler, Süleyman kıssasında Hüdhüd’ün haber getirdiği Sebe’lerdir. Neml suresindeki kıssa ilerledikçe bu durum, çok daha net ortaya çıkacaktır. Şimdilik kıssanın önüne geçmeden bu bölümde inceleyeceğimiz ayetteki kelimeleri anlamaya çalışalım.

Ayetin başında geçen وَجَدْتُ (vecedtü) kelimesi tüm mealler tarafından “gördüm” şeklinde çevrilmiştir. Aslında basit manada “bulmak” anlamına gelen bu fiile “görmek” şeklinde bir mana verilmesi, ancak kelimenin “ef’ali kulub” (kalb fiilleri) kategorisine sokulmasıyla mümkündür. Hatırlanacağı üzere Kehf suresinin 86. ayetini incelerken “ef’ali kulub” üzerinde epey durmuş ve kelimenin bu kategoriye sokulması durumunda, ikisi de aynı şeyi veya kişiyi gösteren iki mef’ul alması gerektiği kuralını belirtmiştik. Ayetin ilk cümlesine baktığımızda, iki tane mef’ul bulunmamaktadır. Bu durumda kelime görmek, bilmek, farkına varmak, anlamak, tespit etmek gibi iki mef’ul isteyen bir anlamda değil, tek mef’ul alan geçişli bir manadadır. Hatırlanacağı üzere geçişli fiiller mef’ullerini harfi cer’siz almaktaydı. Yani kelime ef’ali kulub’tan bir fiil değildir. 

Zel-karneyn kıssası bağlamında incelediğimiz Kehf suresinin 85 ve 86. ayetlerine şu mealin verilmesinin daha isabetli olacağını tespit etmiştik:

(18/85) فَأَتْبَعَ سَبَبًا Bir aracıya iz sürdürdü

Kehf 18/86

حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا

“Nihayet (aracı) o dikbaşlının/ürküp kaçanın saklandığı yere ulaştığında onu akraba bir kadın liderin (gücü) arkasında saklanır buldu ve onun hakimiyeti altında da bir kavim buldu…”

Tam burada Zel-karneyn kıssasından Süleyman kıssasına geçiş yapmış ve Süleyman kıssalarının ilerleyen bölümlerinde hem aracının hem peşinden gittiği kişinin hem de Süleyman’ın emrine girmesi gerekirken girmeyip kaçan veya dik başlılık yapan kişinin, gücünün ve akrabalığının arkasına saklandığı kadın liderin açığa çıkacağını belirtmiştik.

Evet, Zel-karneyn Yüce Allah’ın hizmetine verdiği kesinlikle gaybi bir varlık olan Hüdhüd’ü, hizmetine girmesi gerekirken girmeyerek dikbaşlılık gösteren veya Süleyman ve askerlerinin kendisine kötü davranacağından korktuğu için ürküp kaçan birinin peşinden göndermiştir. Hüdhüd, onu bir kadın liderin gücü arkasına saklanırken bulmuştur ve Süleyman’a da işte bunu haber vermektedir. 

Fakat Hüdhüd’ün haberini vermeye başlarken “gördüm” anlamına gelen رَاَيْتُ (raeytu) fiilini değil de وَجَدْتُ (vecedtü) fiilini kullanması, üstelik fiilin efa’li kulub fiillerden biri olarak gelmemesi çok dikkat çekmektedir. Hatırlanacağı üzere birkaç ayet önce Hühhüd’ü göremediği zaman, Süleyman şunu söylemişti:

Neml 27/21

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

“Kesinlikle ona çetin bir azap ile azap ettireceğim yani onu oldukça zora sokacağım veya kesinlikle bana (gaiblerden olma sebebini açıklayan) beyan edilmiş açık bir yetki getirecek”

Süleyman bunu söylediğine göre, Hüdhüd’ün konuşmasının, neden geç kaldığını veya özrünü ifade eden bir yapıda olması gerekmektedir. Aslında Hühhüd’ün cümlesine وَجَدْتُ (vecedtü) fiiliyle başlaması tam da bunu ifade etmektedir. Ama bunun anlaşılması için daha önce de üzerinde durduğumuz وَجَدْتُ (vecedtü) fiilinin anlamlarını bir kez daha hatırlamak gerekmektedir.

وجد بفلان – وجدًا……………. Çok sevmek, aşırı derecede sevmek.

وجد على فلان – موجدةً………. Kızmak öfkelenmek.

وَجَدَ الشَّىءَ …………………. Bilmek, bulmak, öğrenmek (Ef’ali kulub’tan olup, iki mef’ul alır).

وجد فلانٌ …………………… Mal sahibi olmak, zenginliğe sahip olmak.

وَجَدْتُ اُنَاسًا كَثِيرينَ …………. Çok insanlar tanıdım.

اَوْجدَ الشَّىء – اِيجادًا…………. Bulmak, temin etmek, sağlamak, keşfetmek, var etmek, zengin kılmak.

تَوَاجدَ فلانٌ – تَوَاجُدًا…………. Vecde kapılmak, cezbeye dalmak, bulunmak, aşık olma belirtisi göstermek.

تَوَجَّدَ فلانٌ لِ ………………… Üzülmek, kederlenmek.

تَوَجَّدَ فلانًا…………………… “…dan dert yandı, …den şikayet etti.”

وَاجِدٌ………………………… Bulan, çok seven, bilip tanıyan, anlayan.[2]

Bu kelimeye anlam tercihinde bulunurken mutlaka kelimeye verilecek anlamın, kıssa içinde bir bütünlük sağlaması gerekmektedir. Bir ayet önce, Süleyman onun geç kalmasına kızmış ve hatta eğer geçerli bir mazeret sunmaz ise ona azab ettireceğini yani zor duruma sokacağını bile söylemiştir. İşte kelimeye yapılacak anlam tercihinin bunu karşılayacak şekilde olması gerekmektedir. Bu durumu göz önüne aldığımızda ayette geçen وَجَدْتُ (vecedtü) fiiline en uygun anlamın “kızdım” şeklinde olması gerekmektedir. Tercih ettiğimiz bu anlamın, cümlenin öncesi ve sonrası ile tam bir uyum içinde olduğunun anlaşılması için ayetteki diğer kelimelerin anlamları üzerinde de durmak gerekmektedir.

Ayetin ilk cümlesinde geçen ve tüm meallerin kadın anlamını verdikleri امْرَأَةً imraeten kelimesi, م ر أ (mim+ra+elif) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 38 kelime bulunmaktadır. Meal ve tefsir müellifleri, Kur’an’da geçen النِّسَٓاءِ (Nisa-59 defa), امْرَأَةً (imraeten-38 defa), اُنْثٰى (ünsa-30 defa) kelimelerinin hepsine “kadın” anlamı vermişlerdir. Bu kelimelerin hepsinin tıpatıp aynı anlama gelmesi mümkün değildir. Aslında her dildeki kelimelerin anlamları ile ilgili en başat ilke “kelimelerin farklılığı, anlamın farklılığına delalet eder” kuralıdır.

Mesela, Kur’an’da 59 defa geçen النِّسَٓاءِ (Nisa) kelimesi hep çoğul ve sadece kadınlar için kullanılmışken ve müzekker kullanımı (ne lügatlerde ne de Kur’an’da) hiç yokken, م ر أ (mim+ra+elif) kökünden türeyen kelimeler Kur’an’da ve lügatlerde hem müzekker hem de müennes için kullanılmaktadır. Kur’an’da müennes olarak امْرَاَتُ ve امْرَاَةٌ şeklinde geçen kelimeler meal müellifleri tarafından kimi yerde “karı” kimi yerde “kadın” olarak çevrilirken, müzekker olarak geçtiği yerlerde sadece “kişi” anlamı verilmiştir ve hatta müzekker olmasına rağmen hem kadını hem de erkeği kapsayacak şekilde gösterilmiştir.

Enfal 8/24

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ ۖ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

Ey inananlar! Allah ve Peygamberi, hayat veren şeye sizi çağırdığında icabet edin. Bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer ve sonunda hepiniz O’nun huzurunda toplanacaksınız. (DİB meali)

Mesela, bu ayette geçen ve yukarıdaki mealde “Allah kişi ile kalbi arasına girer” manası verilen cümlede الْمَرْءِ kelimesi müzekker olarak geçmiştir ama anlam “kişi” şeklinde hem müzekkeri hem de müennesi kapsayacak şekildedir.

Aslına bu kelimenin ister müzekker ister müennes kullanılsın, anlamı “kişi” olmalıdır. Kelimenin Türkçeye “kadın” veya “kadın kişi” olarak çevrilmesi Türkçenin gramer yapısında kelimelerin müzekker-müennes gibi bir ayrımının olmamasından dolayıdır. Fakat Türkçede bu ayrım olmasa bile, Kur’an kelimelerine mana verenlerin bu kelimeyi Türkçeye aktarırken “kadın” şeklinde değil “(kadın) kişi” şeklinde çevirmeleri gerekmektedir. Yani Türkçedeki kelimelerin müzekker-müennes kullanımlarının bulunmamasından kaynaklanan, kişinin kadın mı erkek mi olduğunu belirtme zorunluluğu direk anlama yansıtılmamalı, parantez içinde olmalıdır. Aslında kelimenin kadın vurgusu parantez içinde olması gerekirken tam tersi yapılarak asıl anlamı yok edilmiş ve parantez içinde olması gereken anlam asıl anlamın yerini almıştır. Kelimede ön plana çıkması gereken anlam “dişilik” değil “kişilik” olmak zorundadır. Nasıl ki kelimenin müzekker kullanımlarına “erkek” şeklinde bir çeviri yapılmıyorsa, müennes kullanımlarına da “kadın” şeklinde bir çeviri yapılmaması gerekmektedir.

Meryem 19/28

يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيًّا

“Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.” (DİB meali)

Mesela, kelimeye امْرَاَتُ veya امْرَاَةٌ (imraetün) şeklinde geçtiği her yerde “karı veya kadın” anlamı veren meal müellifleri, bu ayette müzekker olarak امْرَأَ (imrae) şeklinde geçen kelimeye “kişi veya kimse” anlamı vermişlerdir. Yani meal müelliflerine göre kelime müzekker olarak kullanıldığında kişiliği ve şahsiyeti ön plana çıkaracak şekilde “kişi veya kimse” anlamında, ama aynı kelime müennes olarak kullanıldığında kişilik ve şahsiyetin hiç olmadığı veya ön plana çıkmadığı “karı veya kadın” anlamındadır. Oysa bu kelimenin müennesi de müzekkeri de cinsiyeti değil, şahsiyeti ön plana çıkarmalıdır. Türkçede müzekker ve müennes ayrımı olmadığı için kelimeye karşılık vermede zorlanan müelliflerin kesinlikle bunu ya “(müennes) kişi” ya da “(bayan) kişi” şeklinde karşılamaları gerekmekte ve kelimenin kast ettiği birincil anlamın erkeklikle veya dişilikle alakalı değil, kesinlikle kişilikle alakalı olduğunun altını çizmeleri gerekmektedir. Aslında üzerinde çok daha geniş çalışmaların yapılması gereken bu kavramların özensiz kullanımı ne yazık ki altı çizilmesi gereken anlamların değil, hiç olmaması gereken anlamların ön plana çıkmasına neden olmuştur. Aynı şey, anlamaya çalıştığımız Neml suresi 23. ayet için de böyle olmuştur. Kelimelerin Kur’an ile tüm bağları koparılınca, kelimeler Kur’an’ın kelimeleri olmaktan çıkıp bir masalın kelimeleri haline gelmiştir.

Neml 27/23

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

“Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.” (DİB meali)

Yukarıdaki mealde (ve diğerlerinde) ayette geçen امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ (imraeten temlikuhum) ifadesine “onlara hükümdarlık eden bir kadın” anlamı verilmiştir. Oysa “hükümdarlık eden” şeklinde ismi fail anlamı verilen تَمْلِكُ (temliku) kelimesi muzari bir fiildir. Kelimenin kökü “melek” kelimesinin de türediği köktür. Aslına bakılırsa bu kelimeye “hükümdarlık eden” anlamı vermek asla mümkün değildir. Fakat bazı özel durumlarda muzari fiiller cümle içinde “ismi fail” olarak da anlam kazanabilmektedirler. Kelimenin fiil iken ismi fail haline getirilmesini bir şekilde göz ardı etsek bile bu manayı vermek mümkün değildir. Çünkü hükümdar, melik, kral, yönetici anlamına gelen مَلِك (melik) kelimesinin bizatihi kendisi, bu kökten türeyen bir kelimedir. Aynı kelimeye hem “hükümdarlık” hem de “eden” anlamı vermek yani hem isim hem de fiil anlamı vermek asla doğru değildir. تَمْلِكُهُمْ (temlikuhum) kelimesi fiil+zamir’den oluşan bir kelime olduğu için anlamının da “onları yönetir” veya “onları yönetiyor” şeklinde olması gerekmektedir. Zaten bu kökten türeyen مَلِك (melik) kelimesine “kral, hükümdar, sultan gibi anlamların verilmesi, bu unvanları alan kişilerin “yönetme” fiilini uhdelerinde bulundurmalarından dolayıdır. Ülkeye ya da insanlara melik olmanın en geçerli şartı, onların yönetiminde tek söz sahibi olmaktır. Yönetme işini kendi uhdesinde bulundurmayan kişiye melik denmesi mümkün değildir.

Anlamaya çalıştığımız cümlenin mazi bir fiille başlamasına rağmen, muzari bir fiille devam etmesi, muzari fiilin hükmünün geçmişte başlamış olmasına rağmen hala geçerli olduğunu, yani hâla devam ettiğini göstermektedir. Zaten muzari fiiller, devam eden eylemleri belirten fiillerdir. Meallerde kelimeye verilen “hükümdarlık eden” şeklindeki anlam, aslında Türkçe açısından da yanlış bir anlamdır. Çünkü hükümdarlık, edilen bir şey değil olunan bir şeydir.

المُلْكُ (Mulk): Cumhur içinde, emrederek, buyurarak, nehy ederek, yasaklayarak tasarrufta bulunmak. Özellikle akıl sahiplerinin yönetilmesiyle, idare edilmesiyle ilgili kullanılır. Mülk sözcüğü idare etmeye, muktedir olmayı sağlayan kuvvet anlamındadır. Melik sözcüğü yönetme idare etme gücüne, erkine sahip kimse demekti. المُلْكٌ (Mulkun): kendisinde, tasarrufta bulunan bir nesneyi, hüküm yoluyla, ihtiyatlı ve basiretli bir biçimde ya da yerinde kararlarla, korumak, muhafaza etmek ya da onun bakımıyla meşgul olmak demektir.

 المِلْكٌ (Milkun) sözcüğü المُلْكٌ (Mulkun) sözcüğünün cinsi gibidir. Bu bakımdan her المُلْكٌ (mulkun)’un bir المِلْكٌ (milk)’dir fakat her المِلْكٌ (milk) bir المُلْكٌ (mulkun)’un değildir. المِلْكٌ (Milkun) iki çeşittir.

  1. Bir şeye zorla, cebren ya da mutlak anlamda sahip olmak ve deruhte etmek, üstlenmek demek olan milk.
  2. Deruhte etmiş olsun ya da olmasın buna gücü kuvveti olmak demek olan milk. 

(el-Memleketü): Hükümdarın tebası içindeki gücü, erki ve zorla/cebren sahip olduğu arazi parçası.

(el-Memluk): Sözcüğü ise yaygın dilde, mülkler arasında köleye mahsus kullanılır. (16/75)

(Meleketün): Sözcüğü ise hassaten kölelere sahip olmayla ilgili kullanılır.[3]

Kelime, lügatlerde “sahip olmak, hükmetmek, yenmek, güç yetirmek, idaresi altına almak” gibi anlamlarda geçmektedir. Kelimeyle ilgili bu açıklamaları verdikten sonra anlamaya çalıştığımız ayetin ilk cümlesine daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meal şu şekilde olmalıdır.

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ … Kesinlikle ben (sebe’lere) çok kızdım, (müennes) bir kişi onları yönlendiriyor.

Sebe kelimesine Sebe’liler veya Sebe halkı anlamını vermenin mümkün olmadığını belirtmiş ve verilmesi gereken anlamın da “uzak yolculuk yapanlar” olması gerektiğini belirtmiştik. Hüdhüd bu ayetten önce Süleyman’a “uzun yolculuklara çıkanlardan sana yalan olmayan doğru bir haber getirdim” demişti. Hüdhüd’ün getirdiği bu yakin haberi tesadüfen elde etmediğini, Süleyman’ın daha önce onu özellikle Sebe’lerin izini sürmek üzere gönderdiğini belirtmiştik. Yani Hüdhüd aslında peşinden gittiği Sebe’leri bulmuş ama istediğini elde edememiş, eli boş dönmüştür. O Sebe, aslında Süleyman’ın emrine girmesi gerekirken girmemiş, üstelik bir kadın liderin gücü arkasına saklanmıştır. Hüdhüd’ün kızgınlığı ona ulaşmış olmasına rağmen eli boş dönmesindendir.

أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ “Senin ona kavratamadığın şeyi ben (ona) kavrattım…”

Hüdhüd, Süleyman’ın emrine girmesi gerekirken kaçıp gidene ulaşmış ve ona durumu tüm detaylarıyla kavratmıştır ama buna rağmen yalnız gelmiş, o gelmesi gereken gelmemiştir. İşte bundan dolayı kızgındır. Ama bu durum aynı zamanda onun neden geç geldiğini de açıklamaktadır. Yani her türlü çabasına rağmen onu kendisiyle gelmeye ikna edememiş ve ikna çabaları onun geç kalmasına neden olmuş olmalıdır. Hüdhüd’ün konuşmaları bittiğinde Süleyman’ın gösterdiği güvensizlik de geç kalma nedeni olarak açıkladığı şeyin doğru olup olmadığını bilmemesinden kaynaklanmaktadır.

Fakat burada şöyle bir soru çıkmaktadır: Madem Hüdhüd bir kişinin peşindedir, o halde neden تَمْلِكُهُمْ (temlikuhum) şeklinde çoğul olan هم (hum) zamirini kullanmıştır? Son derece haklı olan bu soru, kıssa ilerledikçe kendiliğinden cevabını bulacaktır.

Ayetin devamında gelen yukarıya aldığımız DİB mealini hazırlayan müellifler tarafından “kendine her şeyden bolca verilmiş” manasını verdikleri وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ kelimesi üzerinde daha önce de durmuştuk. Hatırlatma olarak orada söylediklerimizin bir kısmını buraya da almamız fazlalık olmayacaktır. (Daha geniş bir açıklama için bkz. Zülkarneyn 5 dosyası)

Cümlede geçen كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in “her şey” ifadesini oluşturan كُلِّ külli kelimesi tek başına Kur’an’da 377 defa, شَيْءٍ şey’in kelimesi ise 519 defa geçmektedir. Her iki kelimenin ayette olduğu gibi كُلِّ شَيْءٍ külli şey’in şeklinde beraberce geçtiği yer sayısı ise 119 dur.

Bu kullanımlardan 96 tanesinde her iki kelime de Allah’a atfen gelmektedir.

  • وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ “Allah her şeye kadirdir.”[4]
  • وَهُوَبِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟ “Allah her şeyi bilendir.”[5]
  • اِنَّاللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدًا۟ “Şüphesiz ki Allah her şeye şahittir.”[6]
  • وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتًا “Allah her şeyin karşılığını verendir.”[7]
  • اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَس۪يبًا “Allah her şeyi hesaplayandır.”[8]
  • وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ مُح۪يطًا۟ “Allah her şeyi kuşatmıştır.”[9]
  • وَسِعَ رَبّ۪ي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ “Rabbim her şeyi bir ilimle kapsamıştır.”[10]
  • وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍۚ “Her şeyi O yarattı.”[11]
  • وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ “Her şeyin vekili Allah’tır.”[12]
  • وَرَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍۜ “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”[13]
  • نَّ رَبّ۪ي عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ“Şüphesiz ki rabbim her şeyi muhafaza edendir.”[14]
  • وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ “Her şeyin rabbi O’dur.”[15]
  • وَكُلُّ شَيْءٍ عِنْدَهُ بِمِقْدَارٍ “Onun yanında her şey bir ölçüyledir.”[16]
  • صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍۜ “Her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.”[17]
  • وَلَهُ كُلُّ شَيْءٍۘ “Her şey O’nundur.”[18]
  • وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ رَق۪يبًا۟ “Allah her şeyi gözetleyendir.”[19]
  • اِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَص۪يرٌ “Şüphesiz ki O her şeyi görendir.”[20]
  • الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ “Her şeyin mülkü O’nun elindedir.”[21]

Allah’a atfen gelen bu kullanımların dışında kalanlar ise şu şekillerde gelmiştir:

  • وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا “Her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır.”[22]
  • وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَيْءٍ عَدَدًا “(Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır (kaydetmiştir).”[23]
  • وَكُلُّ شَيْءٍ فَعَلُوهُ فِي الزُّبُرِ “Ona yaptıkları her şey o zuburdadır.”[24]
  • تُدَمِّرُ كُلَّ شَيْءٍ بِاَمْرِ رَبِّهَا “O (rüzgar) Rabbinin emriyle her şeyi yıkar.”[25]
  • قَالُٓوا اَنْطَقَنَا اللّٰهُ الَّذ۪ٓي اَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ “Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu.”[26]
  • وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ۟ “Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) sayıp yazmışızdır.”[27]
  • هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ “O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.”[28]
  • يُجْبٰٓى اِلَيْهِثَمَرَاتُ كُلِّ شَيْءٍ رِزْقًا مِنْ لَدُنَّا “Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği.”[29]
  • وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّۜ “Her canlıyı sudan oluşturduk”[30]
  • وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلًا “Her şeyi tafsilatlı olarak açıkladık”[31]
  • وَنَزَّلْنَاعَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟ “Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.”[32]
  • اَنْبَتْنَا ف۪يهَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْزُونٍ“Orada her şeyi bir ölçüye göre bitirdik.”[33]
  • وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ي بَيْنَيَدَيْهِ وَتَفْص۪يلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ “Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”[34]
  • وَكَتَبْنَا لَهُ فِي الْاَلْوَاحِ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَوْعِظَةً وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍۚ “Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini levhalarda yazdık.”[35]
  • ثُمَّ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ تَمَامًا عَلَى الَّذ۪ٓي اَحْسَنَ وَتَفْص۪يلًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً “Sonra iyilik edenlere nimetimizi tamamlamak, her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve rahmet etmek maksadıyla Musa’ya da Kitab’ı verdik.”[36]
  • وَلَوْ اَنَّنَا نَزَّلْنَٓا اِلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتٰى وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُٓوااِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi.”[37]
  • وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ نَبَاتَ كُلِّ شَيْءٍ “O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik.”[38]

İçinde كُلِّ شَيْء külli şey’in “her şey” geçen ayetlerin hepsi işte bunlardır. Tüm bunların dışında bu ibarenin insanlara atfedildiği 3 kullanım daha vardır. Bunlardan biri daha önce işlediğimiz Neml suresi 16. ayette Süleyman için, biri yine daha önce işlediğimiz Kehf 84. ayette Zel-karneyn için, diğeri ise işte bu bölümde ele aldığımız Neml suresi 23. ayette Hüdhüd’ün bahsettiği (kadın) kişi için kullanılmaktadır. Fakat bu kullanımlara bakıldığında Kehf suresi 86. ayetteki kullanımla, Neml suresi 16 ve 23. ayetlerde geçen kullanımların birbirinden farklı olduğu görülecektir.

  • Kehf suresi 84. ayette Zel-karneyn için… وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا (ve etaynehu min külli şey’in sebebe)
  • Neml suresi 16. ayette Süleyman için… وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ (ve utina min külli şey’in)
  • Neml suresi 23. ayette (müennes) bir kimse için…وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  (ve utiyat min külli şey’in)

Bu her üç kullanıma dikkat edildiğinde, hepsinde de kullanılan fiil aynı kökten (أ ت ي elif+te+ya) türemiş olan bir fiil olmasına rağmen Neml suresinde geçen her iki kullanım meçhul fiil olarak, Kehf suresindeki fiil ise malum fiil olarak geçmektedir. Bu farklılığa rağmen her üçü de aynı bab’tan yani İf’al babından gelmektedir. Kelimelerin ne anlama geldiğine geçmeden önce malum fiil ve meçhul fiil arasındaki farkın, ardından ise defalarca bilgi verdiğimiz “if’al” babının kelimelere kazandırdığı anlamın üzerinde durmak gerekmektedir.

  • Malum fiil: İşi yapanın, failin, yani öznenin bilindiği fiillerdir. Fiile, “Kim?” “Ne?” sorusunu sorduğumuzda cevap alabiliyorsak bu fiil malum fiildir.
  • Meçhul fiil: faili ve öznesi bilinmeyen fiile denir.
  • İf’al Babı’nın Gayesi: Üç harfli bir fiilin bu kalıba alınmasından gaye (جَلَسَ خاَلِدٌ) (Hâlit oturdu) gibi lâzım (mef’ûl almayan) bir fiilse, (أَجْلَسَ خاَلِدٌ عاَدِلاً) (Hâlit Adil’i oturttu) şeklinde müteaddî yapmaktır. Şayet söz konusu fiil geçişli ise bu defa onu ikinci kattan müteaddî yapar. Esas manaları bir işin olmasını sağlamak, bir fiilin anlamının bir nesne üzerindeki etkisini belirtmektir.

Bu açıklamalar çerçevesinde if’al babında malum bir fiil olduğu için Kehf suresinde Zelkarneyn kıssası bağlamında geçen cümleye mana verecek olursak şu şekilde bir anlam oluşmaktadır:

  • Kehf suresi 84. ayette Zel-karneyn için… وَآتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا (ve etaynehu min külli şey’in sebebe). “Ona (istediği) şeylerin hepsinden bir aracıyı verdirdik”

(NOT: Dikkatli okuyucu burada verdiğimiz bu mananın Zülkarneyn 5 dosyasında verdiğimiz manadan biraz değişik olduğunu hemen fark edecektir. Ama bunun yanında farklılığın sebebinin konunun çok ağır ve üzerinde yüzyılların enkazının bulunmasından kaynaklandığını da fark edecektir. O dosyada henüz Süleyman ve Zel-karneyn’in aynı kişi olduğu bile ortaya konmamış, kıssanın Süleyman kıssaları ile alakası tespit edilmemişti. Orada cümlenin özellikle مِنْ كُلِّ شَيْء (min külli şey’in) kısmına değinmiş ama وَآتَيْنَاهُ (etaynahu) fiilini ertelemiştik. Rabbimize Hamdolsun ki şimdi konu çok daha açığa kavuşmuştur.)

Kehf suresinde fiil malum olduğu ve fiilin sonuna da “biz” zamiri bitiştiği için anlam vermek diğerlerine göre göreceli olarak biraz daha kolaydır. Bunun yanında Kehf suresinde cümleyi sarf eden Yüce Allah olduğu için cümlenin anlamı sözü söylene göre belirlenmektedir. Fakat Neml suresindeki her iki kullanım hem meçhuldür hem de söyleyenlerden biri Süleyman, diğeri Hühdüd’tür. Özellikle sözü söyleyenler üzerinden cümleye mana verildiğinde, şu şekilde anlamlar oluşmaktadır:

  • Neml suresi 16. ayette söyleyen kişi Süleyman: … وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ(ve utina min külli şey’in) … “(istediğimiz) şeylerin hepsinden bize verdirtildi…”
  • Neml suresi 23. ayette söyleyen kişi Hüdhüd: …وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ  (ve utiyat min külli şey’in) … (istediğin) şeylerin hepsinden (ona) verdirtilmiş…”

Bu iki kullanımda cümlenin birine parantez içi “istediğimiz”, diğerine ise “istediğin” şeklinde iki farklı açıklamayı düştüğümüz gözden kaçmamıştır. Bunun sebebi, tüm bu olayların temelinde daha önce birkaç kere aktardığımız Sad suresi 35-40 ayetleri arasında anlatılan “rabbim bana benden sonra kimseye ulaşmayacak bir mülk ver” şeklindeki Süleyman’ın duası ve devamında bu duasına karşılık cinlerin ve şeytanların maharetli olanlarının emrine verilmiş olması yatmaktadır.

Tüm meal ve tefsirlerde Neml suresi 23. ayette Hüdhüd’ün söylediği وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ (ve utiyat min külli şey’in) cümlesi tıpkı yukarıya aldığımız DİB mealinde olduğu gibi “kendisine her şeyden bolca verilmiş” şeklinde, ya da buna yakın anlamlarda çevrilmiştir. Takdir edilmedir ki “her şeyden verilmiş” dendiğinde, varlığın tamamı “her şeyin” kapsamına girmektedir. Çünkü her şey kelimesi bir sınırlı sahip olmayı değil, tam tersi, sınırsız bir sahip olmayı çağrıştırmaktadır. Oysa Kur’an’ın birçok yerinde her şeyin sahibi olan tek varlığın Yüce Allah olduğu defalarca belirtilmektedir. Bunun yanında hem Zel-karneyn’e hem Süleyman’a hem de Hüdhüd’ün bahsettiği (müennes) kimseye her şeyin verilmiş olması mümkün değildir. Çünkü birine bile her şey verildiğinde, o her şeyin kapsamına bizzat kendileri de girmektedir. Mesela, Neml suresi 16. ayette Süleyman “bize her şey verildi” (DİB meali) demişse bu, artık her şeyin onun olmasını gerekli kılmaktadır. Oysa aynı her şey, Neml 23. ayette “kendisine her şeyden bolca verilmiş” (DİB meali) denilerek bir başkasına verilmiş olmaktadır. Eğer Süleyman’a her şey verilmişse, geride başkasına verecek bir şey kalmamış demek olmaktadır. Hüdhüd’ün bahsettiği (müennes) kimseye her şeyin verilmiş olması, ancak ve ancak Süleyman’ın elindekilerin alınıp ve üstelik bizzat Süleyman’ın kendisinin de o kimseye verilmiş olmasını gerektirmektedir. “Şey” kelimesini, sadece akılsız ve iradesiz varlıklar için kullansak bile kaos oluşmaktadır. İki kişinin (Süleyman ve müennes kişi) aynı anda her şeye sahip olması mümkün değildir. Çünkü her şey ya onundur ya da diğerinin. Kaldı ki belirttiğimiz gibi, her şeyin tek sahibi vardır, o da Yüce Allah’tır. İşte tüm bu sebeplerden dolayı Süleyman’ın kurduğu cümleye (istediğimiz), Hüdhüd’ün kurduğu cümleye ise (istediğin) şeklinde iki farklı açıklama getirilmiştir.

Ayetin devamında gelen ve yukarıya aldığımız DİB mealinde “onun büyük bir tahtı var” şeklinde mana verilen وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ (ve leha arşun azim) cümlesine gelince, her şeyden önce, hakkında bir hayli spekülatif bilginin bulunduğu bu cümleye meallerde verilen anlamlara bir göz atmamızda fayda vardır.

  • Abdulaziz Bayındır Meali : Orada bir kadına rastladım; onları egemenliği altına almış ve ona her şeyden verilmiş; büyük bir arşı da var.
  • Abdulbaki Gölpınarlı Meali : Orada, onlara bir kadının hükümdar olduğunu gördüm ve kendisine her şey verilmiş ve bir de çok büyük tahtı var.
  • Abdullah Parlıyan Meali : Sebe’ halkına bir kadının hükümdar olduğunu gördüm. Öyle bir kadın ki, kendisine herşey verilmiş, güçlü bir yönetimi ve büyük bir tahtı var.
  • Ahmet Tekin Meali : “Sebe’ halkına kraliçe sıfatıyla hükümdarlık eden liyâkatli, yiğit bir kadınla karşılaştım. Kendisine her şey verilmiş. Muazzam bir tahtı var.”
  • Ahmet Varol Meali : Ben, onlara hükmeden, kendisine her şeyden (bolca) verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın buldum.
  • Ali Bulaç Meali : ‘Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum ki, ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük bir tahtı var.’
  • Ali Fikri Yavuz Meali : Gerçekten ben bir kadın buldum, Sebe’ halkına padişahlık yapıyor, kendisine (padişahların muhtaç olduğu) her şey verilmiş. Muhteşem bir tahtı da var.
  • Bahaeddin Sağlam Meali : “Şüphesiz ben, onlara hükümdarlık eden bir kadın gördüm. Bütün imkânlara sahipti. Büyük bir tahtı vardı.
  • Bayraktar Bayraklı Meali : “Sebe’lilere hükmeden bir kadın buldum. Kendisine her şeyden bir pay verilmiş, kocaman bir tahtı var.”
  • Cemal Külünkoğlu Meali : “Ben, o yörenin halkını yöneten bir kadınla karşılaştım. Kendisine her şey bolca verilmiş, görkemli bir tahtı var.”
  • Diyanet İşleri Meali (Eski) :  Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum;
  • Diyanet İşleri Meali (Yeni) : “Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.”
  • Diyanet Vakfı Meali : Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım.
  • Edip Yüksel Meali : “Onları yöneten bir kadın buldum. Kendisine her şeyden verilmiş ve büyük bir sarayı var.”
  • Elmalılı Hamdi Yazır Meali : “Gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkan verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım.”
  • Elmalılı Meali (Orjinal) : Çünkü ben bir kadın buldum, onlara meliklik ediyor, kendisine her şeyden verilmiş, azametli bir tahtı da var
  • Hasan Basri Çantay Meali : «Hakıykat, orada bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine her şey verilmişdir. Onun bir de çok büyük bir tahtı var».
  • Hayrat Neşriyat Meali : “Gerçekten ben, onlara (Sebe’lilere) hükümdârlık eden ve kendisine herşeyden (bir nasib) verilmiş ve kendisi için büyük bir taht bulunan (Belkıs adında) bir kadın buldum!”
  • Kadri Çelik Meali : “Gerçekten ben, onlara hükmetmekte olan bir kadın buldum. Ona her şeyden (bolca) verilmiştir ve büyük de bir tahtı var.”
  • Mehmet Türk Meali : “Gerçekten ben o (Sebe’lileri) yöneten, kendisine her türlü imkân verilmiş ve büyük bir de tahtı olan bir kadın buldum.”
  • Muhammed Esed Meali : “Oranın halkına bir kadının hükmettiğini gördüm; (öyle bir kadın ki,) kendisine [iyi ve güzel] şeylerin hepsinden

[cömertçe]

verilmiş; güçlü de bir yönetimi var.

  • Mustafa İslamoğlu Meali : Evet ben orada bir kadın buldum ki, o ora halkına yöneticilik yapıyor; (bir iktidara gerekli olan) her şeyden ona da verilmiş; üstelik onun pek muhteşem bir tahtı da var.
  • Ömer Nasuhi Bilmen Meali : «Muhakkak ki ben, bir kadın buldum ki onları hükümdarlık ediyor ve kendisine her şeyden verilmiş ve onun için pek büyük bir taht da var.»
  • Suat Yıldırım Meali : Sebe halkını bir kadın hükümdarın yönettiğini gördüm. Kendisine her türlü imkân verilmiş. Onun güçlü bir yönetimi olduğu gibi pek büyük bir tahtı da var. 
  • Süleyman Ateş Meali : Ben onlara hükümdarlık eden bir kadın buldum, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı var.
  • Şaban Piriş Meali : -Ben, orada hükümdarlık eden bir kadın buldum. Bu kadına her şey verilmiş, onun bir de kocaman tahtı var.
  • Ümit Şimşek Meali : “Orada, onları yöneten bir kadın hükümdar buldum ki, her türlü imkâna sahip; pek büyük bir de tahtı var.
  • Yaşar Nuri Öztürk Meali : “Sabâlılara hükmeden bir kadın buldum. Kendisine her şeyden bir pay verilmiş, kocaman bir tahtı var.”

Görüldüğü gibi bu meallerde, ayette geçen عَرْشٌ عَظِيمٌ (arşun azim) tamlamasına “kocaman taht, pek büyük bir taht, görkemli taht, muhteşem taht, büyük bir arş” şeklinde manalar verilmiştir. Bunlardan farklı olarak bir müellif (Muhammed Esed) “güçlü de bir yönetimi var”şeklinde diğerlerinden farklı bir mana vermiştir. Yine diğerlerinden oldukça farklı bir mana veren başka bir müellif (Edip Yüksel) tarafından “büyük bir sarayı var” şeklinde verilmiştir. İlginç olan şudur ki, arş kelimesinin “saray” anlamı ne lügatlerde ne Kur’an’da bulunmamaktadır. Kur’ancı kimliği ile ön plana çıkan, her fırsatta Kur’an kelimelerinin matematiksel (ebced) değerini gündeme getiren bu müellifin kelimeye, anlamları içinde olmamasına rağmen “saray” manasını ihdas etmesi ironik ve oldukça düşündürücüdür. Anlaşılan Kur’an’ın kelimeleri onun için sadece matematiksel birer rakamdan ibarettir. Kur’an’ın kelimelerinin matematiksel olarak birbirine bağlı ve ilişkili olduğunu söyleyen bu müellif, aynı zamanda anlam olarak da kelimelerin birbiriyle kopmaz bağının olduğunu galiba gözden kaçırmıştır! Daha da tuhafı, bu müellif, 38, 41 ve 42. ayetlerde geçen aynı kelimeye bu sefer “taht” manasını vermiştir. Umuyoruz ki aynı kıssa bağlamında geçen kelimeye 3 yerde taht, bir yerde lügat manaları arasında bulunmayan saray manası vermesi onun da gözünden kaçmış teknik bir hatadır.

Bahse konu olan bu taht, belki de tüm insanlık tarihinin en meşhur ve en fantastik olayına konu olmuş bir taht’tır. Çünkü kıssanın ilerleyen bölümlerinde bu taht, göz açıp kapayıncaya hatta ondan daha kısa bir sürede bir yerden bir yere getirtilecektir. Bir cismin göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede bir yerden bir yere nakledilmesi olayına sadece iki yerde rastlayabilirsiniz. Birincisi, teknik imkanları bir hayli gelişmiş, efektlerle en zor konuları bile beyaz perdeye aktaran holywood fantastik filmlerinde, ikincisi ise Yüce Allah’ın kelimeleri (güya) daha iyi anlaşılsın diye yazılan Kur’an meallerinde ve tefsirlerinde. İşte bu taht böylesine fantastik bir olayın baş kahramanı haline getirilmiş bir taht’tır. Allah dilerse yeri geldiğinde bu fantastik olaya değineceğiz.

الْعَرْشِ Arş kelimesi ع ر ش (ayn+ra+şın) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 30 tanesi isim, 1 tanesi sıfat,[39] 2 tanesi fiil[40] olmak üzere 33 kelime bulunmaktadır.

عَرْش Kelimesinin kök anlamı, tavanı olan şeydir. وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلَىٰ عُرُوشِهَا “evlerinin duvarları, çatıları üzerine çökmüş” (2 Bakara 259). Bu anlamdan yola çıkarak عَرِيش kelimesine çardak denmiştir.  Yüksekliği dikkate alınarak sultanın oturduğu yere/tahta عَرْش denmiştir ve bu kelime izzet, güç ve devletten kinaye yapılmıştır. Hükümranlık demektir. “Allah’ın arşı”: İnsanın isminden başka hakikatini bilmediği şeylerdendir, avamın sandığı gibi değildir. Eğer arş onların düşündüğü gibi olsaydı, Allah’ı taşıyor olması gerekirdi ki O, bundan münezzehtir. Yüce Allah bir şeyin üzerinde taşınamaz. Yüce Allah’ın arşı, O’nun bir mekanının olduğuna değil, O’nun hükümranlığına ve gücüne işarettir. Zira Allah mekândan münezzehtir.[41]

عَرَشَ فُلَانٌ – عَرْشًا…………..             Taht yapmak, gölgelik yapmak, çardak yapmak, üzüm asmalığı yapmak, asmadan içinde oturmak için çadır yüksekliğinde yer yapmak.

عَرَشَ بِالمَكَان……………….. İkamet etmek.

عَرَّشَ البيْتَ ………………… Eve çatı yaptı.

تَعْريشَةٌ – تَعْرِشَات …………… Çardak, gölgelik.

عَرْشٌ (ج) عُرُوشٌ – اَعْرَاش …. Hakimiyet, egemenlik, kuş yuvası, taht, çardak, tavan, gölgelik.

عَرْشُ القَوْمِ………………….. Kavmin lideri.

ثُلَّ عَرْشُهُ …………………… Tahtı sarsıldı, zayıfladı.

اِسْتَوَى الْمَلِكُ عَلَى عَرْشِهِ …….. Kral tahtına oturdu.[42]

Kelimenin Kur’an’daki kullanımlarının 21 tanesi Allah’a atfen geçmektedir.[43] Allah’a atfen gelen tüm yerlerde kelime, Yüce Allah’ın varlıklar üzerindeki yönetimini ifade etmektedir. Zaten kelimenin asıl anlamı da budur. Fakat kelimenin asıl anlamı bu şekilde biliniyor olmasına rağmen, meal ve tefsir müelliflerini ayette geçen عَرْشٌ عَظِيمٌ (arşun azim) tamlamasına “büyük taht” manası vermeye iten sebep, ilerleyen ayetlerde bu tahtın bir yerden bir yere göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede getirilmiş olmasıdır. İşte bu tahtın arka planında böylesine fantastik bir hikâye olduğu için mecburen ifadeye “büyük, kocaman, muhteşem taht” manası vermişlerdir.

Aslında taht kelimesi, her zaman için bir ülkenin yönetimi ile alakalı kullanılmıştır. Mesela, Fatih Sultan Mehmet tahta çıktı dendiğinde, anlatılmak istenen şey Fatih’in tahtadan yapılmış bir oturağın üstüne tırmanması değil, ülkenin yönetimine geçmiş olmasıdır. Yine tersinden bir örnek verecek olursak, 2. Selim taht’tan indirildi denildiğinde, anlatılmak istenen Selim’in tahta bir oturaktan aşağıya indirilmesi değil, ülkenin yönetiminden alaşağı edilmesidir. Az önce de belirttiğimiz gibi aslında tüm meal müellifleri tarafından bilinen bu basit bilgiye rağmen, ayette geçen عَرْشٌ عَظِيمٌ (arşun azim) tamlamasına büyük taht, kocaman taht, muhteşem taht manalarını tercih etmelerinin arka planında, kıssanın ilerleyen ayetlerinde bu tahtın göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir zaman sürecinde bir yerden bir yere taşınmış olduğu hikayesi yatmaktadır. Fakat biz bu hikayeye rağmen ayetin son cümlesine وَلَهَاعَرْشٌ عَظِيمٌ (ve leha arşun azim) “onun (sebeleri yönlendiren müennes kişinin) zorlu bir yöneteni var anlamını tercih edeceğiz. Eğer ayetlerin devamında bir şey bir yerden bir yere göz açıp kapayıncaya kadar ve hatta daha kısa bir zamanda gelecekse bunun “taht” değil, “yöneten” olması, bağlama daha uygundur. Çünkü “arş” kelimesine bu ayette taht manasının verilmesi durumunda, ilerleyen ayetlerde birçok tahrifin hem de göz göre göre yapılacağı anlamına gelecektir. Yeri geldiği zaman daha detaylı değinilecektir ama ne demek istediğimizin anlaşılması için bir örnek vermek istiyoruz.

Bu ayette عَرْشٌ عَظِيمٌ (arşun azim) tamlamasına büyük taht manası verilmesi demek, ona atfedilecek zamirlerin de akılsız ve iradesiz varlıkları gösteren ها (ha) zamiri olması gereklidir demektir. Çünkü hangi maddeden yapılırsa yapılsın üzerine oturulan taht, akılsız ve iradesiz bir eşyadır ve Arapça da akılsız ve iradesiz varlıklara atfedilecek zamir de bellidir (ها).

Bu ayetin devamında, kıssadaki olaylar meallerimize göre şöyle cereyan etmektedir: Süleyman emrinde olanlara bu tahtı getirmelerini emretmekte, emrinde olanlardan biri de göz açıp kapamaktan daha kısa bir zamanda tahtı getirmektedir. Tahtı değiştirmelerini söyleyen Süleyman, kendisine gelen Sebe (!) kraliçesi (!) Belkıs’a (!) “Bu senin tahtın mı?” diye sormaktadır. Kadın ise akıllara durgunluk verecek şekilde قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ ke enne hu hüve (41. ayet) demektedir. Meal müelliflerinin neredeyse tamamı bu kelimeyi “sanki o ta kendisidir” diye karşılamakta ama hiçbiri nasıl olurda akılsız ve iradesiz varlığa hem de biri munfasıl diğeri muttasıl iki tane (هُوَ ve ه) akıllı ve iradeli varlıkları gösteren zamir kullanır diye sorgulamamaktadırlar. Çünkü kıssa içinde ilk defa عَرْشٌ عَظِيمٌ (arşun azim) şeklinde gelen bu tamlamaya “büyük taht” manası vermişler, çünkü bu tahtın arka planında fantastik bir teleport hikayesi olduğuna inanmış ve herkesi inandırmışlardır. İşte bu yaklaşım, onları akılsız varlıklara akıllı varlıklar zamiri atfetme tahrifine hem de göz göre göre sessiz kalmalarına sebep olacaktır. Allah dilerse o ayete geldiğimizde daha detaylı duracağımız bu konuyu bağlamına bırakarak anlamaya çalıştığımız Neml 23. ayetine daha isabetli olduğunu öngördüğümüz manayı vererek bir sonraki ayete geçelim. 

Neml 27/23

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

Kesinlikle ben (uzak yolculuk yapanlara) çok kızdım, (müennes) bir kişi onları yönlendiriyor. (İstediğin) Şeylerin hepsinden (ona) verdirtilmiş ama onun da zorlu bir yöneteni var”

Ramazan DEMİR


[1] Razi, Tefsiri Kebir c.17.s.416

[2] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük Vcd md.s.2073

[3] İsfahani, Müfredat MLK kelimesi.

[4] Bkz. Kur’an; 2/20, 106, 109, 148, 259, 284 – 3/26, 29, 165, 189 – 5/17, 19, 40, 120 – 8/41 – 9/39 – 11/4 – 16/76, 77 – 22/6 – 24/45 – 29/20 – 30/50 – 33/27 – 35/1 – 41/39 – 42/9 – 46/33 – 48/21 – 57/2 – 59/6 – 64/1 – 65/3, 12 – 66/8 – 67/1 – 18/45

[5] Bkz. Kur’an; 2/29, 231, 282 – 4/32, 176 – 5/97 – 6/101 – 8/75 – 9/115 – 21/81 – 24/64 – 29/62 – 33/40, 54 – 42/12 – 48/26 – 49/16 – 57/3 – 58/7 – 64/11

[6] Bkz. Kur’an; 4/33 – 22/17 – 33/55 – 34/47 – 41/53 – 55/6 – 85/9

[7] Bkz. Kur’an; 4/85

[8] Bkz. Kur’an; 4/86

[9] Bkz. Kur’an; 4/126 – 41/54 – 65/12

[10] Bkz. Kur’an; 6/80 – 7/89 – 20/98

[11] Bkz. Kur’an; 6/101, 102 – 51/49 – 54/49 – 13/16 – 20/50 – 25/2 – 32/7 – 39/62 – 40/62

[12] Bkz. Kur’an; 6/102 – 11/12 – 39/62

[13] Bkz. Kur’an; 7/156 – 40/7

[14] Bkz. Kur’an; 11/57 – 34/21

[15] Bkz. Kur’an; 6/164

[16] Bkz. Kur’an; 13/8

[17] Bkz. Kur’an; 27/88

[18] Bkz. Kur’an; 27/91

[19] Bkz. Kur’an; 33/52

[20] Bkz. Kur’an; 67/19

[21] Bkz. Kur’an; 36/83 – 23/88

[22] Bkz. Kur’an; 78/29

[23] Bkz. Kur’an; 72/28

[24] Bkz. Kur’an; 54/52

[25] Bkz. Kur’an; 46/25

[26] Bkz. Kur’an; 41/21

[27] Bkz. Kur’an; 36/12

[28] Bkz. Kur’an; 28/88

[29] Bkz. Kur’an; 28/57

[30] Bkz. Kur’an; 21/30

[31] Bkz. Kur’an; 17/12

[32] Bkz. Kur’an; 16/89

[33] Bkz. Kur’an; 15/19

[34] Bkz. Kur’an; 12/111

[35] Bkz. Kur’an; 7/145

[36] Bkz. Kur’an; 6/154

[37] Bkz. Kur’an; 6/111

[38] Bkz. Kur’an; 6/99

[39] Sıfat olarak; 6 En’am 141

[40] Fiil olarak; 7 Araf 137 – 16 Nahl 68

[41] R. El İsfahani, El Müfredat ARŞ md.

[42] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük ARŞ md.s.1562

[43] Bkz. Kur’an; 85/15 – 81/20 – 69/17 – 57/4 – 43/82 – 40/7, 15 – 39/75 – 32/4 – 27/26 – 25/59 – 23/86, 116 – 21/22 – 20/5 – 17/42 – 13/2 – 11/7 – 10/3 – 9/129 – 7/54 –

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*