SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -32- SEBE VE YAKÎN HABER

SEBE VE YAKÎN HABER

Neml 27/22

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman’a: “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim. (DİB meali)

Bu ayetin birinci cümlesinin فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ “Ardından (Süleyman) uzak olmayan bir yerde (onun) gelmesini bekledi” şeklinde mana verilmesi gerektiğini bir önceki bölümde ortaya koymuştuk. Aslında biraz Arapça bilenler, fiil cümlesi olmasına rağmen cümlede açık bir failin olmadığını hemen fark edeceklerdir. Bir fiil cümlesinde failin belirtilmemesinin en birinci şartı, failin artık çok iyi bilinmesi durumunda geçerlidir. Meal müelliflerinin tamamı bu cümlenin faili olarak Hüdhüd’ü göstermişlerdir. Oysa Hüdhüd ismi sadece 20. ayette, o da mef’ul olarak geçmiştir. Yani kıssa içinde çok iyi bilinen bir fail olduğuna dair en ufak bir işaret yoktur. Hüdhüd, bir fiilin faili olmaya yukarıdaki ayetin ikinci cümlesinden itibaren başlayacaktır. O konuştukça kıssa ile ilgili bazı detaylar vereceği gibi, kendisiyle ilgili de birtakım detaylar verecektir. 

Daha önceki bölümlerde, ayette iki defa geçen ف (fa) bağlacı ile ilgili birkaç kez bilgi vermiştik. Bir önceki bölümde üzerinde durduğumuz فَمَكَثَ (femekese) fiilinin başındaki “fe” bu ayetteki ilk cümleyi, önceki ayetteki son cümleye bağlamaktadır. Bir önceki ayette Süleyman Hüdhüd’ü neden göremediğini sorgulamış, ardından onun gelmesini beklemeye başlamıştır. İşte cümlenin başındaki ف (fa) bağlacı, beklemeye başlamasının o sözü sarf ettikten sonra olduğunu bildirmektedir. İkinci ف (fa) bağlacı ise bekleme fiilinin sonucunu bildirmektedir ve onun cümleye kattığı anlam ise beklemesinin sonuç verdiğini yönündedir. Önceki ayetleri ard ardına okuduğumuzda hem o ayetlerdeki hem de bu ayetteki ف (fa) bağlaçlarının konumu daha iyi görülecektir.

Neml 27/20

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

(Süleyman) Gözden kaybettiği o tayrı soruşturduktan sonra dedi ki; “ne oldu bana da hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa (o da) gaiblerden (görünmeyenlerden) biri mi oldu?”

Bu ayetteki ف (fa) bağlacı Süleyman’ın yaptığı konuşmasının aradığını bulamamasının sonunda gerçekleştiğini belirtmektedir. Yani bu ve devamındaki ayette geçen konuşmayı durup dururken, hiçbir sebep yokken yapmamıştır. Görmesi gerekeni görememiş, niye görünmediğini soruşturmuş, bir sonuca ulaşamamış ardından konuşmuştur. İşte bağlaç bunu ifade etmektedir.

Neml 27/21

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

“Kesinlikle ona çetin bir azap ile azap ettireceğim yani onu oldukça zora sokacağım veya kesinlikle bana (gaiblerden olma sebebini açıklayan) beyan edilmiş açık bir yetki getirecek”

İşte bu ayetlerden sonra gelen ف (fa) bağlacı Süleyman’ın Hüdhüd’ü beklemeye başlamasının bu konuşmanın sonucu olduğunu bildirmektedir. Bizim ayette geçen ilk cümleye فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ “Ardından (Süleyman) uzak olmayan bir yerde (onun) gelmesini bekledi” şeklinde bir manayı vermemizin gerekçelerinden biri de budur. Mealde “ardından” şeklinde verdiğimiz anlamın yerine “bundan dolayı” şeklinde bir mananın verilmesi de mümkündür. Fakat her iki durum da beklemeye başlama sebebinin Hüdhüd’ü görememe olduğunu belirtmektedir.

Ayette geçen ikinci ف (fa) bağlacı tıpkı daha önce olduğu gibi فَقَالَ şeklinde geçmektedir. Normal olarak ayetin “nihayet beklediği Hüdhüd geldi ve dedi ki” şeklinde bir açıklama ile gelmesi gerekirdi. İşte ف (fa) bağlacı zimnen bu anlamı vermektedir. Bu bağlacın cümleye kattığı anlam kendinden önceki eylemin sonucunun beklenen doğrultuda gerçekleştiği, eylemin amacının hasıl olduğu yönündedir. Yani beklemek sonuç vermiş, beklenen Hüdhüd gelmiştir.

Beklenen Hüdhüd gelmiş ve gelir gelmez بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِين أَحَطْتُ“Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim (DİB meali) şeklinde bir cümle sarf etmiştir. Hemen belirtelim ki cümlede “öğrendim” anlamını verebileceğimiz bir kelime yoktur. Yukarıdaki mealin müelliflerinin “öğrendim” manasını verdikleri أَحَطْتُ (ehattü) kelimesi, Kur’an’da 28 defa geçmektedir ve manaları arasında “öğrenmek” şeklinde bir anlam bulunmamaktadır. Kaldı ki bu kelime Kur’an’da en fazla Yüce Allah’a atfen gelmektedir. Yukarıdaki mealin müelliflerinin yaptığı gibi kelimenin fiil haline “öğrendim” şeklinde bir mana verilmesi durumunda mesela Bakara 19. ayette geçen وَاللّٰهُ مُح۪يطٌ بِالْكَافِر۪ينَ bu cümleye “Allah kafirleri öğrenendir” şeklinde bir anlam verilmesi gerekmektedir. Çünkü bu cümlede Allah’a atfen gelen مُح۪يطٌ (muhit) kelimesi ح و ط kök harflerinden türemiş bir ismi faildir.  Kelimeye kökünde öğrenmek şeklinde bir mana verilmesi durumunda bu fiili yapan faile “öğrenen” denmesi gerekmektedir. Halbuki Kur’an’da en fazla geçen kavramlardan biri de öğrenmek kelimesidir ama o kelimenin kök harfleri علم (ayn+lam+mim)’dir.  

Biraz önce belirttiğimiz gibi ayette geçen أَحَطْتُ (ehattu) fiili ح و ط (ha+vav+tı) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 28 kelime bulunmaktadır. Hemen belirtelim ki bu kelime if’al babından gelen bir kelimedir. Hakkında birçok kere bilgi verdiğimiz bu bab’dan gelen fiillerin temel özelliği şunlardı:

Üç harfli bir fiilin bu kalıba alınmasından gaye (جَلَسَ خاَلِدٌ) (Hâlit oturdu) gibi lâzım (mef’ûl almayan) bir fiilse, (أَجْلَسَ خاَلِدٌ عاَدِلاً) (Hâlit Adil’i oturttu) şeklinde müteaddî yapmaktır. Şayet söz konusu fiil geçişli ise bu defa onu ikinci kattan müteaddî yapar. Esas manaları bir işin olmasını sağlamak, bir fiilin anlamının bir nesne üzerindeki etkisini belirtmektir:

عَلِمَ مُحَمَّدٌ الْخَبَرَ. Muhammed haberi öğrendi.
أَعْلَمَ مُحَمَّدٌ خاَلِداً الْخَبَرَ. Muhammed Halit’e haberi bildirdi. (İf’al babı)

Örnekler:

                                                                    İf’al bab’ı

نَزَلَ İndi إِنْزاَلاً يُنْزِلُ أَنْزَلَ İndirdi (bir şeyin inmesini sağladı)
خَرَجَ Çıktı إخْرَاجاً يُخْرِجُ أَخْرَجَ Çıkardı (bir şeyin çıkmasını sağladı)
ذَهَبَ Gitti إِذْهاَباً يُذْهِبُ أَذْهَبَ Giderdi (gitmesini sağladı)
عَلِمَ Bildi إِعْلاَماً يُعْلِمُ أَعْلَمَ Bildirdi
كَثُرَ Çoğaldı إِكْثاَراً يُكْثِرُ أَكْثَرَ Çoğalttı
فَهِمَ Anladı إِفْهاَماً يُفْهِمُ أَفْهَمَ Anlattı

Daha önce de hakkında pek çok kere bilgi verdiğimiz if’al babından gelme fiiller işte bu şekilde bir anlam değişikliğine uğramaktadırlar. Neml suresi 22. ayette geçen أَحَطْتُ (ehattu) fiili de bu bab’dan geldiği için sözlüklerden bu kelimeye her ne anlam tercih edilirse edilsin ona geçişsiz bir mana değil geçişli bir mana verilmesi gerekmektedir. Meallerin tamamında bu kelimeye verilen anlam “öğrendim” şeklindedir. Tercih edilen bu mana kesinlikle geçişli değil geçişsiz bir manadır. Eğer bu kelimeye meallerdeki gibi öğrenmek üzerinden (ki böyle bir anlamı yoktur) mana verilecekse bunun “öğrendim” değil “öğrettim” şeklinde olması gerekir. Mealler hem kelimeye lügatlerde ve Kur’an’da olmayan “öğrendim” manasını vermiş, hem de if’al babında olduğu için geçişli olması gereken fiili geçişsiz hale getirmişlerdir.[1]

اَلحَآءِطُ Bir mekanı ihata eden, etrafını çeviren, kuşatan duvar.  اِحَاطَةٌİhata etmek sözcüğü iki şekilde kullanılır.

Birincisi:

  1. Cisimlerle ilgili kullanılır: Örneğin; “bir yerin etrafını şöyle bir şeyle ihata ettim, çevirdim, kuşattım anlamında اَحَطْتُ بِمَكَانٍ كَذَا  denir.
  2. Muhafaza etmek, korumak anlamında kullanılır (41/54).
  3. Men etme engelleme anlamında kullanılır (12/66).

İkincisi: İlimle ilgili kullanılır (65/12 – 3/120). Bir nesneyi ilmen ihata etmek, kuşatmak demek, “onun varlığını, cinsini, miktarını, keyfiyetini/niteliğini, bizatihi kendisinin ve yaratılışının gayesini, kendisiyle olan/kendisinin aracı olduğu ve kendisinden olan/kaynaklanan şeyleri bilmek” demektir ki bu da yalnızca Yüce Allah’a mahsustur.[2]

حَاطَ الشّىء – حَوْطًا – حِيَاطَةً … Korumak, gözetmek, kollamak, kuşatmak, etrafını kuşatmak.

اَحَاطَ به …………………….. Ablukaya almak. İyice bilmek, bütün detaylarıyla bilmek: Engel olmak.

اَحَاطَهُ عِلْمًا بِلْاَمْرِ …………… Durumu ona bildirdi. Ona durum hakkında bilgi verdi. Duruma dikkat çekti.

يُحِيطُ السّورُ بِالمَدينة …………. Sur, şehri kuşatır.

اُحِيطَ بِالرَّجل………………… Ölümü yaklaştı, helak oldu.

حَوَّطَ حَوْلَ الْامر…………….. İşi kavradı, durumu anladı.

حَاوطَ الرّجل فلانًا – مُحَاوَطَةٌ …. Birisinin istemediği bir şeyi ona yaptırmaya çalışmak, tuzağa düşürmek, kandırmaya çalışmak, ikna etmek için uğraşmak, bir kimsenin etrafında dolaşıp istemediği bir şeyi ona empoze etmeye uğraşmak.

اِحْتآطَ على الشّىء……………. Koruyup kollamak, bir şeye nezaret etmek.

اِسْتَحآطَ الرّجل فِى اِسْتِحَاطَةً…… Tedbirli olmak, gerekli tedbirleri almak, dikkatli olup ihmalkar davranmamak.

اِحْتِيَاطيِّ ……………………. Stok, yedek, rezerv.

اِحْتِيَاطِيَّاتٌ وِقَاءِيَّةٌ ……………. Koruyucu tedbirler.[3]

Aslında bu kelime ihtiyat, muhit, ihtiyati gibi anlamlarıyla Türkçeye de geçmiş bir kelimedir. Anlamaya çalıştığımız ayette if’al babında أَحَطْتُ (ehattu) şeklinde gelen fiile bu anlamlardan hangisi tercih edilirse edilsin verilmesi gereken mananın lazım (geçişsiz) değil, müteaddi (geçişli) bir mana olması gerektiğini biraz önce belirtmiştik. Meallerde verilen “öğrendim” şeklindeki anlamın kelimenin lügat anlamları içinde olmadığını, olmamasına rağmen bu anlam verilse bile (tasvip ediyoruz anlamında değil) bunun “öğrettim” şeklinde geçişli bir mana olması gerektiğini de belirtmiştik.

Aslında Hüdhüd’ün söylediği cümlenin tamamı alındığında tercih edilmesi gereken mananın hangisi olduğu kendiliğinden anlaşılacaktır. Hüdhüd; أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ şeklinde bir cümle ile konuşmasına başlamaktadır. Bu cümlede geçen بِمَا kelimesi, bir harf cer ve akılsız varlıklar için kullanılan bir ismi mevsulden oluşmuştur ve anlamı “o şeyi” dir. Bunun yanında, cümlenin sonunda bir harfi cer ve bir zamirden oluşmuş, ona/onu anlamı verilmesi gereken بِهِ (bihi) kelimesi bulunmaktadır. Bu zamir akıllı ve iradeli varlıklar için kullanılan bir zamirdir. Cümlede geçen لَمْ (lem) muzari fiilin başına gelen bir edattır. Bu edatlar geldikleri muzari fiilin anlamını hem olumsuz hem de geçmiş zamana çevirirler. Bir muzari fiilin bu edatla olumsuz ve geçmiş zaman yapılmasının anlamı şudur: Muzari fiiller devam eden fiillerdir. Eğer devam eden fiilin başına لَمْ (lem) olumsuzluk edatı gelirse, başarısız olunmasına rağmen o fiilden vazgeçilmediğini, failin o eylemi yapma isteğinin hala devam ettiğini gösterir. Bu edat fiile zımnen “henüz” anlamını verir. İşte tüm bunlar göz önüne alındığında cümleye verilmesi gereken daha isabetli anlamın أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ “ona iyice bildirmediğin o şeyi ben (ona) iyice kavrattım” şeklinde olmalıdır. Bu cümleyi tüm ögelerini yerinde bırakarak çevirdiğimizde şöyle bir cümle olmaktadır.  Kavrattım (her yönüyle bildirdim) o şeyi ki henüz kavratmamıştın (her yönüyle bildirmemiştin) ona.

Çalışmayı yaparken başvurduğumuz meallerde bu cümleye şu anlamlar verilmiştir:

Senin yeterince bilmediğin bir şeyi tam olarak öğrendim…. Abdulaziz Bayındır Meali

Senin henüz bilmediğin birşeyi öğrendim…………………….. Abdulbaki Gölpınarlı Meali

Ben, senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim …………….. Abdullah Parlıyan Meali

Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim……………………….. Ahmet Tekin Meali

Senin öğrenemediğin bir şeyi ben öğrendim…………………. Ahmet Varol Meali

Senin kuşatamadığın (öğrenemediğin) şeyi, ben kuşattım… Ali Bulaç Meali

Ben senin bilmediğin bir şeyi bildim…………………………… Ali Fikri Yavuz Meali

Senin kuşatmadığın (bilmediğin) bir şeyi bildim…………….. Bahaeddin Sağlam Meali

Senin fark edemediğin bir şeyi fark ettim……………………… Bayraktar Bayraklı Meali

Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ……………………………. Cemal Külünkoğlu Meali

Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim…………………………….. Diyanet İşleri Meali (Eski)

Senin bilmediğin bir şey öğrendim …………………………….. Diyanet İşleri Meali (Yeni)

Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim…………………………….. Diyanet Vakfı Meali

Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim…………………………….. Edip Yüksel Meali

Senin ihata etmediğin bir şey ihata eyledim………………….. Elmalılı Meali (Orjinal)

Senin muttan olmadığın (bir Hakıykat)’a vaakıf ……………. Hasan Basri Çantay Meali

(Ben) senin bilmediğin bir şeyi öğrendim…………………….. Hayrat Neşriyat Meali

Senin (bilgi gücünle) kuşatıp öğrenemediğin şeyi, ben kuşatıp öğrendim Kadri Çelik Meali

Ben senin bilmediğin bir şeyi öğrendim……………………….. Mehmet Türk Meali

Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim ……………… Muhammed Esed Meali

Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim………………. Mustafa İslamoğlu Meali

Ben senin ihata etmediğin bir şeyi ihata ettim……………….. Ömer Nasuhi Bilmen Meali

Ben, dedi, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim……………….. Suat Yıldırım Meali

Ben, dedi, senin görmediğin bir şey gördüm…………………. Süleyman Ateş Meali

Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim…………………………….. Şaban Piriş Meali

Ben senin bilmediğin birşeyi öğrendim………………………… Ümit Şimşek Meali

Senin fark edemeyeceğin bir şeyi fark ettim………………….. Yaşar Nuri Öztürk Meali

Meallerin müelliflerinin anlamaya çalıştığımız cümleye verdikleri bu manaları birbirinden farklı olmasına rağmen hepsini doğru kabul etsek bile (ki asla doğru değildir) şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Bu müellifler Süleyman ile Hüdhüd’ün ilk defa karşılaştıklarını ortaya koymaktadır. Onlara göre olay şöyle gelişmiştir. Süleyman sıra sıra dizilmiş kuşlardan (!) ordusunu teftiş etmiş ve Hüdhüd’ü görememiştir. Bunun üzerinde ona azap edeceğim ya da kafasını koparacağım diye tehditler savurmuştur. Fakat bu söylemin üzerinden çok geçmeden Hüdhüd çıkagelmiş ve ona “senin bilmediğin şeyi ben öğrendim” demiştir. Oysa kendilerinin mana verdikleri bu cümleye bile birazcık dikkat etselerdi “Süleyman ile ilk defa karşılaşan Hühdüd, “nasıl olurda kendi öğrendiği şeyin Süleyman tarafından bilinmediğini bilebilir” şeklinde bir soru sormaları gerekirdi. Tahrif etmiş olsalar bile kendi kurdukları cümleden Hüdhüd’ün Süleyman’ın neyi bilip bilmediğini bilmesi için kesinlikle daha önceden gelen bir olayın olması gerekmektedir. Yoksa Hüdhüd nasıl olacak da “senin bilmediğin” şeklinde bir kelime kullanabilir? Üstelik بِمَا (bima) şeklinde bir ismi mevsul kullanmış, yani adeta adres göstermiştir. O halde nasıl olurda; “Hühhüd haberini getirdiği o şeyin Süleyman tarafından bilinmediğini bu kadar kesin bir ifadeyle belirtir” şeklinde bir soruyu bizzat cümleye o manaları veren müelliflerin sorması gerekirdi.

Bunu yapmak yerine;

  1. İf’al babında olduğu için geçişli mana vermeleri gereken fiile geçişsiz mana vermişlerdir.
  2. Sadece akıllı varlıklar için kullanılması gereken بِهِ (bihi) kelimesini akılsız varlıklara atfetmişlerdir
  3. Sadece bu ikisi bile anlatılan olayın bir geçmişi göstermesi açısından yeterli iken, Kur’an’ın diğer yerlerinde anlatılan Süleyman kıssaları ile kurmaları gereken bağları yok etmişlerdir.

Evet Neml suresinde anlatılan Süleyman ve Hühhüd karşılaşması ilk değildir. Hühhüd Süleyman’ın Zel-karneyn olarak “ürkerek kaçan bir dik başlının” (Kehf 86) ardından gönderdiği aracıdır (Kehf 85). Yüce Allah “bana benden sonra kimseye ulaşmayacak bir mülk ver” şeklinde dua eden Süleyman’ın duasına karşılık olarak cinler ve şeytanların belli konularda maharetli olanlarını Süleyman’ın hizmetine vermiştir. Fakat Süleyman’ın emrine verilenlerin sevk edilmesi, zaptu rapt altına alınması ve emre uymadıklarında cezalandırılmaları Süleyman’ın ukdesinde değildir. Bunları Yüce Allah’ın melekleri yapmaktadır. Müşahede alemine duyurulan bu bilginin gayb aleminde de duyurulması gerekmektedir. Gayb alemi varlıklarının emir altına alınmaları yolda rastlanılan her cinni ve şeytanı hiçbir bildirimde bulunmadan zincirlemek şeklinde değil, duyuru ve bildiri şeklinde olması gerekmektedir. Emir altına alınırken zor kullanılması ancak bundan sonrasında olmalıdır. Çünkü bunlar içinden zor kullanmaya gerek olmadan emir altına girenlerin olmasıda pekâlâ mümkündür. Nitekim Hüdhüd zincirlenmemiş, serbestçe Sebe diyarına kadar gidebilmiş ve yine geri gelebilmiştir. Emir altına alınanlar kaçmakla kurtulamayacaklarını, Allah’ı aciz bırakamayacaklarını çok iyi bilmektedirler. Nitekim Ahkaf suresinde anlatılan cin kıssası tam da bu bildirinin yapıldığı kıssa olup, cinlerden bir kısmının bu bildiriye gönüllü icabet ettiğini göstermektedir.

Ahkaf 46/29-33

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا ۖ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ

(46/29) Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler.

قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَىٰ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَىٰ طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ

(46/30) Dediler ki: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.”

يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُمْ مِنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ

(46/31) “Ey kavmimiz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki, günahlarınızı bağışlasın ve sizi elem dolu bir azaptan kurtarsın.”

وَمَنْ لَا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الْأَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِنْ دُونِهِ أَوْلِيَاءُ ۚ أُولَٰئِكَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

(46/32) Kim Allah’ın davetçisine uymazsa, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah’tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَمْ يَعْيَ بِخَلْقِهِنَّ بِقَادِرٍ عَلَىٰ أَنْ يُحْيِيَ الْمَوْتَىٰ ۚ بَلَىٰ إِنَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

(46/33) Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz O, her şeye hakkıyla gücü yetendir (DİB meali).

Kesinlikle Süleyman kıssaları bağlamında anlaşılması gereken bu ayetler sırf içinde الْقُرْآنَ Kur’an kelimesi geçiyor diye bağlamından koparılarak Muhammed (s) zamanına taşınmıştır.

Bu nasıl yapılmıştır?

Yukarıdaki 29. ayete verilen meale bakıldığında, orada geçen يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ bu cümleye “Kur’an dinlemek üzere” şeklinde bir mana verildiği görülmektedir. Cümlede geçen الْقُرْآنَ (el Kur’an) kelimesi Arapça bir kelimedir. Bu kelimenin karşılığı olarak Türkçede “Kur’an” denmesi demek, kelimenin hiç çeviri yapılmadan Türkçeye aktarılmış olması demektir. Peki الْقُرْآنَ (el Kur’an) kelimesinin anlamı nedir?

Kur’an (الْقُرْآنَ) kelimesi ق ر أ (kaf+ra+hemze) kök harflerinden türemiş Fu’lan vezninde Mü’cel bir mastardır. Her ne olursa olsun bu kelime, türemiş (müştak) bir kelimedir ve her türeyen kelime gibi türediği kökün anlamını üzerinde taşımak zorundadır. Yani kelime قرا (karae) kökünden türediği için, kelimeye kökünde hangi mana veriliyorsa o mananın mastarıdır. Karae (قرا) kelimesi anlam olarak “okumak, öğrenmek, bellemek” gibi manalara sahiptir. Kelimeye okumak manası verilse bile her okumanın amacı öğrenmek olduğu için okumak manasının anlamı bile öğrenmek manasındadır. Bu kökü Kur’an (الْقُرْآنَ) şeklinde mastar haline getirdiğinizde “öğreti” şeklinde bir mana çıkmaktadır. Fakat öğreti kelimesi genel bir anlamdır ve öğretinin, duyma yoluyla, görme yoluyla olduğu gibi daha birçok farklı şekli vardır. İşte قرا (karae) kökünden gelen “öğreti” kelimesinin taşıdığı mana “okuma yoluyla elde edilen öğreti” şeklindedir. Fakat bu anlam eksik bir anlamdır. Çünkü bir şeyin okunarak öğreti haline gelmesi için önce yazılmış olması lazımdır ve kelimenin anlamı okuyan kişi üzerinden değil yazan kişi üzerinden belirlenmelidir. Çünkü Kur’an kelimesi, okuyan kişiye göre “okunarak öğrenilen öğreti” yazan kişiye göre “yazılarak bildirilen bildiri” anlamı taşımaktadır. O halde bu kelimeye yüklenecek anlamın her iki durumu da kapsaması gerekmektedir. Zaten kelimenin sonunda tesniye (ikili) harflerinin olması, verilecek anlamın o yönde olması gerektiğini göstermektedir. O halde Arapça الْقُرْآنَ (el-Kur’an) kelimesine verilecek en isabetli anlam “yazılı bildirildiği için okunarak öğrenilen öğreti” şeklinde olmalıdır.

Evet Yüce Allah’ın vahiyleri her zaman yazılı gelmiş, kullara yazıyla iletilmiştir. Böyle de olmak zorundadır. Tüm vahiylerin tek sahibi olan Yüce Allah, kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye gönderdiği ve her şeyini kendisinin belirlediği vahyin sekreterliğini kullara bırakacak değildir. Kur’an kelimesi, sadece Muhammed (s)’e verilen vahyin adı değildir. Bu ad, en başından beri resullere verilen vahyin adıdır. Resullere verilenlerin kimi yerde İncil kimi yerde Tevrat kimi yerde Zebur diye isimlendirilmesi ise Kur’an’ın (öğretinin) İncil hali, Zebur hali, Tevrat hali veya kitap halidir. Yani öğreti tek bir tanedir ve hangi ad adı altında tasnif edilmiş olursa olsun her zaman Kur’an, yani yazılı bildirildiği için okuma yoluyla öğrenilen öğretidir.

Aslında yukarıya aldığımız Ahkaf suresinin ayetlerine dikkat edildiğinde, o ayetlerin bağlamının Muhammed (s) olamayacağı gün gibi ortadadır.

Ahkaf 46/30

قَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنَا كِتَابًا أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَىٰ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ وَإِلَىٰ طَرِيقٍ مُسْتَقِيمٍ

Dediler ki: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.” (DİB meali)

Bu ayette geçen أُنْزِلَ مِنْ بَعْدِ مُوسَىٰ (Musa’dan sonra indirilen) cümlesi çok açıktır. Eğer cinlerin dinlediği Muhammed (s)’e verilen son vahiy olmuş olsaydı Musa’dan sonra değil, İsa’dan sonra denmesi gerekirdi. Çünkü Muhammed (s)’e verilen son vahiyden önce İsa’ya verilen vahiy vardı. Hatta Musa ile Muhammed (a.s.m) arasında sadece İsa değil onlarca resul vardır. O halde bu cinler, Muhammed (s)’e verilen vahyi dinlemiş olsalardı Muhammed (s)’den asırlarca önce gelmiş ve aralarında onlarca resul bulunan Musa’yı belirtir şekilde “Musa’dan sonra” diyemezlerdi. “Belki de dinleyenler Yahudi olan cinlerdir” şeklinde safça yapılacak itiraz ise dikkate alınmaya bile değer değildir.

Musa’dan sonra Davut ve Süleyman vardır ve bu cinler Musa’dan sonra derken bunu kast etmişlerdir. Unutulmamalıdır ki bu ayetleri bize ulaştıran cinler değil Yüce Allah’tır. Biz bu olayı hiçbir şekilde yanılmayan, şaşırmayan, hata ve kusurlardan münezzeh Yüce Allah’ın kendi şanına yakışan öğretisinden öğrenmekteyiz. Bu öğretide birbirini tutmayan şeylerin olması mümkün değildir.

Süleyman kıssasına geri dönecek olursak, işte Ahkaf suresinin bu ayetleri gayb aleminin varlıklarının Süleyman’ın hizmetine verilmiş olduklarının bildiriminin o şekilde yapılmış olduğunu göstermektedir. Elbette ki bu durum beraberinde “Musa’dan sonra indirilen öğretiyi dinleyip kavimlerine uyarıcı olarak dönen cinler kimlerdir?” sorusunu beraberinde getirecektir. Bu sorunun cevabı ise Hüdhüd’ün söylediklerinde ve kıssanın ilerleyen bölümlerinde gelecektir. Şimdilik acele etmemek ve ayetlerden daha öne geçmemek için kıssanın Kur’an’da anlatılan düzenine uyalım.

Anlamaya çalıştığımız ayetin devamında Hüdhüd وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ şeklinde bir cümle sarf etmektedir. Bu cümle meallerde çoğunlukla “sana sebe’den doğru bir haber getirdim” şeklinde çevrilmektedir. Bu cümle doğal olarak “Sebe neresidir?” sorusunu sordurtmaktadır nitekim tefsir müellifleri de bu soruyu sormuş ve rivayet, İsrailiyat, yorum ve ellerine ne geçirdilerse onunla cevap vermeye çalışmışlardır. Evvela şunun bilinmesi gerekmektedir. Sebe neresidir? sorusu Kur’an’ın sordurduğu bir sorudur ve cevabının da soruyu kim sordurmuşsa onda yani Kur’an’da aranması gerekmektedir. Çünkü Kur’an’ın sordurduğu bir soruyu insanlar ve cinler bir araya gelseler dahi cevaplayamaz, buna güç yetiremezler.

Tefsir müellifleri önce cümlede geçen سَبَإٍ (sebe) kelimesinin okunuşu hususunda ihtilaf etmiş, ardından ihtilaf ettikleri halde bu yerin neresi olduğunu bildirmişlerdir.

Onun, وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Sebe´den sana çok doğru bir haber getirdim” sözüne gelince bil ki, سَبَاَ(Sebe’e) kelimesi hem munsarif olarak مِنْ سَبَإٍ (min sebe’in) hem de gayr-i munsarif olarak مَنْ سَبَاَ  okunmuştur. Kelime, bâ´nın sükûnuyla da   سَبَإٍ مَنْ (men sebe’in) şeklinde de rivayet olunmuştur. Bir rivayette ise İbn Kesir´den, elifle okunuş rivayet edilmiştir مِنْ سَبَا (min seba). Bu onların tıpkı ذَهَبُوا اَيْدِى سَبَاَ (Onlar, Seba’nın huzuruna gittiler) ifadeleri gibidir.

Bu, Sebe İbn Yeşcub İbn Ya´rub İbn Kahtân´dır. Bunu kabilenin adı addeden kimse kelimeyi munsarif okumaz. Bunun mahallenin ya da büyük babanın adı olduğunu söyleyense, munsarif مِنْ سَبَإٍ (min sebe’in) okur. Daha sonra ise, Me´reb kenti, Sebe´ diye isimlendirilmiş olup, onunla Sanâ arasında üç günlük bir mesafe bulunmaktadır. En-Nebe´u kelimesi ise, mühim haber anlamına gelir. Buradaki مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ ifadesi, sözün lafızla alakalı güzelliklerinden olup, güzelliğinin alâmeti de mânanın doğruluğudur. Andolsun ki burada, mananın doğruluğuna ilave olarak gelmiş, böylece de hem lafız hem de mana cihetinden güzel olmuştur. Bir baksana; eğer بِنَبَإٍ yerine بِخَبَرٍ (bi habarin) kelimesi konulmuş olsaydı, mana yine sahîh ve doğru olurdu. Ama نَبَاٌ (nebe´un) kelimesi, kendisinde durumun tasvirine daha uygun olan bir fazlalık ve tekîd bulunduğu için, daha uygun ve evlâdır.[4]

Bu alıntıyı şunun için yaptık! Kelimelerin okunuşu hakkında ihtilaflar ve kıraat farklılıkları vardır, o yere neden Sebe dendiğine dair de ihtilaf vardır ama Sebe denilen yerin Yemen tarafında bir yer olduğuna dair hiçbir ihtilaf yoktur. Eski yeni tüm müellifler Sebe’nin Yemen’de olduğuna dair tam bir ittifak halindedirler. Hepsinin üzerinde ittifak ettiği bu bilginin kaynağı ise Kur’an değil, rivayetlerdir. Dahası, müfessirler bu rivayetler üzerinden Neml suresinde ve diğer Süleyman kıssalarında adından hiç bahsedilmeyen “Sebe kraliçesi” dedikleri kadının da adını tespit etmiş, kimlerden olduğunu belirlemişlerdir. Bir sonraki ayette bunun üzerinde durulacaktır. Biraz önce dediğimiz gibi aslında bunların üzerinde durup zaman harcamaya gerek yoktur ama ne yazık ki bilinen Süleyman kıssası bu rivayetler ve tefsirler üzerinden şekillendirilmiş ve öyle bilinir olmuştur.

Kur’an’da birkaç yer hariç genelde kıssaların bağlamında geçen yerlerin adı verilmemiştir. Mekke, Bekke, Babil, Mısır, Sebe Kur’an’da ender olarak geçen yer isimleridir. Sebe kelimesi Neml suresi haricinde, Sebe suresinin 15. ayetinde bir daha geçer ve zaten o da Kur’an’ın 34. suresinin ismi olmuştur. Müfessirlerimiz Sebe’nin neresi olduğunu elleriyle koymuşçasına tespit etmelerine rağmen, Neml suresinde anlatılan Sebe kıssası ile Sebe suresinde anlatılan Sebe kıssası arasında bir bağ kuramamışlardır. Onlara göre Sebe denilen yer aynı olsa da anlatılan olaylar birbirleriyle bağlantılı değildir. Yani Sebe suresindeki kıssa kendi başına bırakılmıştır.

Müfredatta سَبَإٍ (sebe’in) kelimesiyle ilgili şu açıklama yapılmıştır. سَبَاَ  (Sebe) Halkı dağılmış bir ülkenin ya da şehrin adıdır. Bundan dolayı “Sebe halkı gibi her yana dağıldılar” anlamında ذَهَبُوا اَيَادِي سَبَاَ  denir.[5]

سَبَاَ فُلَانٌ الخَمْرَ – سَبْاً – سِبَاءً – مَسْبَاً … İçmek, içmek için içki satın almak. İçmesi için başkasına içki satmak.

سَبَاَ فُلَانٌ الجلدَ …………………….. Deriyi yüzdü, deriyi yaktı.

فُلَانًا  سَبَاَ …………………………. Dövdü.

سَبَاَ فُلَانٌ على يَمِينٍ ………………… Boş yere yemin etti.

سَبَاَتِ النّارُ الجلدَ …………………… Ateş deride su toplatıp acıtır hale getirdi.

سَبَاَتْهُ الشّمْسُ ……………………… Onu güneş değiştirdi.

فُلَانًا  سَبَاَ………………………….. Musafaha yapmak.

اَسْبَاَ الْاَمرِ اللهِ – اِسْبَاءً ………………. Tevazu ile boyun eğmek.

على الشّيءِ اَسْبَاَ …………………… Gönlü ısınmak, bir şeyle mutlu olmak.

سُبْاَةٌ………………………………. Uzun yolculuk. İnsanın uzun zaman güneşte kalıp değiştiği sefer.

اِنَّكَ تُرِيدُ سُبْاَةً ……………………… Sen uzak bir yolculuğa çıkmak istiyorsun.

مَسْبَاٌ ……………………………… Dağ yolu.[6]

Kelimenin çok değişik kök anlamlarına sahip olması manasını tespit etmede birtakım zorluklar oluştursa da Kur’an’da anlatılan Sebe kavminin özelliklerinden mananın tespit edilmesi mümkündür. Bunun için Sebe suresinin 15-19. ayetleri arasında anlatılan Sebe kıssası üzerinde biraz durmak gerekecektir.

Sebe 34/15-20

لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ ۖ جَنَّتَانِ عَنْ يَمِينٍ وَشِمَالٍ ۖ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُ ۚ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ

(34/15) Andolsun, Sebe’ halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı: Biri sağda biri solda iki bahçe bulunuyordu. Onlara şöyle denilmişti: “Rabbinizin rızkından yiyin ve O’na şükredin. Beldeniz güzel bir belde, Rabbiniz de çok bağışlayıcı bir Rabdir.”

فَأَعْرَضُوا فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ أُكُلٍ خَمْطٍ وَأَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَلِيلٍ

(34/16) Fakat onlar yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine Arim selini gönderdik. Onların bahçelerini ekşi meyveli ağaçlar, acı ılgın ve biraz da sedir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.

ذَٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُوا ۖ وَهَلْ نُجَازِي إِلَّا الْكَفُورَ

(34/17) Nankörlük ettikleri için onları böyle cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız!

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ ۖ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ

(34/18) Sebe’ halkı ile bereketlendirdiğimiz kentler arasına (her biri diğerinden) görülen kentler oluşturduk. Oralarda gidiş-gelişi belirledik (seyahati kolaylaştırdık) ve onlara da şöyle dedik: “Oralarda gece gündüz güvenlik içinde dolaşın.”

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

(34/19) Onlar ise, “Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssalarına çevirdik ve kendilerini darmadağın ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

(34/20) Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İnananlardan bir grup dışında hepsi ona uydular (DİB meali).

Aslında her biri üzerinde çok uzun durulması gereken bu ayetlere sadece konumuz açısından yani Sebe isminin anlamını tespit amacıyla bakacağız. Yukarıdaki ayetlere bakılırsa ilk ayetin (Sebe 15) لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ şeklinde bir cümleyle başladığı görülecektir. Sebe (لِسَبَإٍ) ismi de bu cümle içinde geçmektedir. Cümleye basit bir manayı şu şekilde verebiliriz. “Andolsun ki Sebe için onların meskeni bir ayet oldu”

Cümlede geçen كَانَ (kâne) kelimesi mazi bir fiildir. Gerçi bu kelimeye bütün gramer kitaplarında “nakıs fiiller” başlığı altında bir bölüm ayrılmıştır ama bu daha çok kelimenin gramer açısından cümleye etkileri açısındandır. Her ne olursa olsun kelime cümlede “…oldu, …haline geldi” anlamında mazi bir fiil olarak geçmiştir. Kimi meallerde kelimeye “vardır” şeklinde bir anlam verilse de bu doğru değildir.

Mealler ayette geçen لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ bu cümleyi yukarıdaki DİB mealinde olduğu gibi “Andolsun, Sebe’ halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı” şeklinde anlamışlardır. Cümlenin arapça metnine dikkat edilirse DİB mealinde “yurtlar” manası verilen kelimenin مَسْكَنِهِمْ (meskinihim) olduğu görülecektir. Birkaç bölüm önce bu kelime üzerinde uzunca durmuştuk. Aslına bakılırsa kelimenin hem Kur’an’da hem de sözlük manaları içinde yurt anlamı bulunmamaktadır. Bunun yanında Kur’an’da yurt anlamına gelecek başka kelimeler bol miktarda bulunmaktadır. Bir meal taraması yapıldığında Kur’an’da geçen “dar, karye, belde, karn, ard” kelimelerinin hepsine yurt, memleket, ülke gibi manaların verildiği görülecektir. Meal müellifleri bu ayette geçen مَسْكَنِهِمْ (meskinihim) kelimesine de “yurt, memleket” manası vererek farklı olsa bile aynı anlama gelen kelimeler zincirine hem de öyle bir manası olmamasına rağmen bu kelimeyi de eklemişlerdir. Yine meallerimize göre bu kelimeye birleşmiş (hüm) zamiri, hemen kendisinden önce geçen لِسَبَإٍ (li sebe’in) kelimesine gitmektedir. Zaten yukarıya aldığımız DİB mealine bakılırsa مَسْكَنِهِمْ (meskinihim) kelimesine “kendi yurtları” manası verilmiş olduğu görülecektir. Buna göre (meskinihim) kelimesindeki zamiri kaldırıp onun yerine hangi ismi kast ediyorsa o kelimeyi yani Sebe ismini koyacak olursak kelimenin anlamı “Sebelilerin meskeni” şeklinde olmaktadır. Cümlenin anlamı ise “Sebe’liler için Sebe’lilerin meskeni bir ayet haline geldi (oldu)” şeklinde olmaktadır. Fakat Türkçede bile bir gariplik olduğu rahatlıkla görülen bu cümledeki tek gariplik bu değildir. Normal şartlarda birilerinin bir yere ait olduğunu bildiren kelimelerin hepsinin sonundan Arapçada nispet ya (ى)’sı denilen bir harf olması gerekmektedir. Ayette geçen لِسَبَإٍ (li sebe’in) kelimesine “sebeliler” manası verilebilmesi, ancak kelime سَبَاِىَّ (sebeiyye) şeklinde gelmesi durumunda mümkündür. Arapçada bir insanın ya da bir kavmin nereli olduğunu ya da bir yerin kime/kimlere mensup olduğunu gösteren kelimelere “ismi mensub” denmektedir.

İsmi Mensub: Bir yer, bir varlık veya bir işle ilgiyi ona aidiyeti, nisbeti bildiren isimdir. Bir kelimeyi “İsm-i mensûb” yapmak için o ismin son harfi esre yapılarak, yanına şeddeli bir يّ ilave edilir. Müennesi kelimeler için kelimenin sonuna tâ-i merbûta (ة) getirilir.

شَامُ Şam → شَامِيٌّ Şam’lı
حَلَبُ Haleb → حَلَبِيٌّ Halep’li
إزْمِيرُ İzmir → إزْمِيرِيٌّ İzmir’li

İsmi Mensub’un Müennesi için kelimenin sonuna tâ-i merbûta (ة) getirilir.

هُوَ شاَمِيٌّ ث هِيَ شاَمِيَّةٌ O Şam’lıdır.

İsm-i mensûb şu hususlardan birine aidiyeti belirtmek için kullanılır:

a) Cinsiyet;

تُرْكِيٌّ Türk فَرَنْسِيٌّ Fransız عَرَبِيٌّ Arab

b) Memleket;

إِزْمِيرِيٌّ İzmir’li بَغْداَدِيٌّ Bağdad’lı قاَهِرِيٌّ Kahire’li

c) Din;

مَسِيحِيٌّ Hristiyanlığa ait, Hristiyanlığa mensûb
إِسْلاَمِيٌّ İslâm’a ait, İslâm ile ilgili

d) Kabile, bir sınıf ya da topluluk;

قُرَشِيٌّ Kureyş kabilesine mensûb (Kureyş kabilesinden)
هاَشِمِيٌّ Haşîmi (kabilesine mensûb)
صَحاَبِيٌّ Sahabeye mensûb, sahabi

e) Meslek;

تِجاَرِيٌّ Ticârete ait, ticâretle ilgili زِراَعِيٌّ Ziraate ait, ziraatle ilgili

f) Sanat;

فِضِّيٌّ Gümüşçü ذَهَبِيٌّ Altıncı سُكَّرِيٌّ Şekerci

g) Durum ve keyfiyet, herhangi bir sıfat;

تَجْرِيبِيٌّ Tecrübeye ait

İsm-i Mensûbla İlgili Diğer Özellikler:

*İsmin sonunda ة varsa, mensûbunu yaparken atılır:

مَكَّةُ Mekke مَكِّيٌّ Mekke’li
اَلْبَصْرَةُ Basra اَلْبَصْرِيٌّ Basra’lı
جِدَّةُ Cidde جِدِّيُّ Cidde’li

*İsmin ortasında ي varsa atılır:

مَدِينَةٌ Medine مَدَنِيٌّ Medine’li

*Sonunda elif-i memdûde olanın hemzesinin yerine vâv getirilir:

سَماَءٌ Gök سَماَوِيٌّ Göğe ait, gökle ilgili
بَيْضاَءُ Beyaz بَيْضاَوِيٌّ Beyazla ilgili

*Sonunda elif-i maksûre (-َى..ا) bulunanın elifini vâv’a çevirilir:

دُنْياَ (Dünya) دُنْيَوِيٌّ Dünyevî اَلْمَعْنَى- مَعْنىً (Mana) مَعْنَوِيٌّ Manevi

*(قَرْيَةٌ) (köy) ve (عُرْوَةٌ) (kulp) gibi kelimelerin ism-i mensûbunu yaparken yâ’lı olanı vâv’a çevirir, vâv’lı olanı aynen bırakılır. Ancak ikinci harflerini fethalanır.

عُرْوَةٌ عُرَوِيٌّ kulba ait قَرْيَةٌ قَرَوِيٌّ Köye ait (köylü)

İsmi mensub ile ilgili bu bilgileri verdikten sonra Sebe kelimesine dönecek olursak, biraz önce belirttiğimiz gibi, kelimeye meallerde olduğu gibi “Sebeliler” manası verilebilmesi, ancak sonuna şeddeli bir ya (يٌّ) harfi getirilerek سَبَاِىَّ (sebeiyyun) şekline sokulmasıyla mümkündür. Fakat bu basit kurala rağmen müelliflerimizin tamamı لِسَبَإٍ (li sebe’in) kelimesine “sebeliler” manası verebilmişlerdir. Tekil olmasına rağmen kelimeye Sebeliler şeklinde çoğul bir mana verilmesi ise kelimenin bir topluluk ismi olduğu kabul edilmesinden dolayıdır. Bu açıklamalardan sonra cümleyi tekrar aldığımızda verilmesi gereken daha isabetli mana; لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun ki Sebe için onların meskeni bir ayet olmuştu”

Fakat bu mananın verilmesi durumunda cümledeki فِي (fi) harfi cer’inin anlam katkısı kaybolmaktadır. Başına geldiği isme “-de, -da, içinde, hakkında” gibi anlam katkılarında bulunan bu harfi cer’in cümleye kattığı mananın ortaya çıkması en başta mazi fiil olarak gelen كَانَ (kane) kelimesine yüklenilen anlama bağlıdır. Meal müellifleri bu sorunu كَانَ (kane) fiiline “vardı” anlamı vererek çözmüş ve cümleye harfi cer’in anlamını da yansıtarak “Andolsun, Sebe’ halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı” şeklinde bir manayı uygun görmüşlerdir. Bu çeviride “yurtlarında kelimesinin sonundaki …ında eki, cümledeki فِي (fi) harfi cer’inin olmasından dolayıdır. Evet bu meal فِي (fi) harfi cer’inin manasını yansıtmıştır ama bu yansıma كَانَ (kane) fiiline verilen “vardı” anlamından dolayıdır. İşte bu durumda Arap gramerinde özel bir başlıkla (nakıs fiiller veya كَانَ (kane) ve benzerleri (kardeşleri) başlığı altında) incelenen fiilin, başına geldiği cümleye göre kazandığı anlamların bilinmesi gerekmektedir. Çünkü meal müelliflerinin “vardı” manası vermesi, bu kelimeyi basit bir mazi fiil olmaktan çıkarmaktadır. Bu fiilin mazi fiil olmaktan çıkarılması ise كَانَ (kane)’den önce gelen لَقَدْ (lekad) kelimesinin durumunu bozmaktadır. Çünkü لَقَدْ (lekad) edatı genelde fiillerin başına gelmektedir. Bunların anlaşılması için önce لَقَدْ (lekad) edatının daha sonra ise كَانَ (kane) fiilinin durumuna bakmak gerekmektedir.

قَدْ (KAD) EDATI

Bu edatın üç türlü kullanışı vardır.

1-Devamlı fiillerden önce gelir. Kendisinden sonraki fiiller ise haber (bildirme) kiplerinden olurlar. Yani bu edattan sonra, dilek ifade eden fiiller gelmez.

Mazilerden önce gelişinde fiile kesinlik kazandırır. “-di’li geçmişi, -miş’li geçmişin kesinlik ifade eden şekline dönüştürür. Örnek: قَدْ قِيلَ مَا قِيلَ اِنْ صِدْقًا وَ اِنْ كَذِبًا “doğru da yalan da olsa denen denmiştir.

Muzari fiillerden önce gelişinde, “bazen, -ebilir, belki, olur ki” anlamları ifade ederler.

2- حَسْتُ (Hastu) gibi yeter anlamında isim olarak kullanılır.

3- Kendisinden sonra mansub bir isim gelmesi halinde isim fiili muzari kabul edilir. Anlamı bir önceki gibi “yeter” demektir. Anlamları aynı olduğu halde bu, isim-fiil olarak kendisinden sonraki ismi nasb eder. O ise kendisinden sonraki isme muzaf olur.[7]

Kad (قَدْ) edatı ile ilgili verdiğimiz bu bilgileri göz önüne aldığımızda, anlamaya çalıştığımız لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ bu cümlede başta gelmesinden dolayı kendinden sonra gelen كَانَ (kane) kelimesinin kesinlikle “-miş’li” geçmiş zamanda bir fiil olması gerekmektedir. Yani cümlenin yapısı gereği كَانَ (kane) kelimesine “vardı” şeklinde bir anlam verilmesi mümkün değildir. Aslında tek başına bu açıklama bile cümlede geçen كَانَ (kane) kelimesinin -miş’li geçmiş zamanda bir fiil olduğunu anlamaya yeterlidir ama biz yine de bu fiilin cümle içindeki durumuna göre aldığı anlamların kurallarını verelim.

 كَانَ (KANE) KELİMESİ (Nakıs Fiiller, İsim ve Haberleri)

Arapçada fiiller, tam ve nakıs olmak üzere ikiye ayrılırlar.

  1. Tam Fiil: Lazım (geçişsiz) ise fail, müteaddi (geçişli) ise fail ve mef’ulün bih (nesne) ister. Örnek: اِنْكَسَرَ الْقَلَمُ …Kalem kırıldı. (Bu cümlede “kırıldı” fiili geçişsiz (lazım) bir fiildir ve “kalem” kelimesi faildir). كَسَرْتُ الْقَلَمَ …Kalemi kırdım. (Bu cümlede “kırdım” kelimesi geçişli bir fiildir, fiilin sonundaki تُ (tu) harfi zamir yani faildir ve “kalem” kelimesi mef’ulün bih (nesne)’dir).
  2. Nakıs Fiil: Fail yerine mübteda, mef’ulün bih (nesne) yerine haber ister.

عَلِيٌّ غَنِيٌّ Ali zengindir (mubteda+haber) غَنِيًّا عَلِيٌّ كَانَ  Ali zengin idi (nakıs fiil + mubdeta + haber)

Nakıs fiil ref edebileceği (özne haline getireceği) tek bir isimle anlamlı bir cümle oluşturmaya yetmez. Anlamlı olabilmesi için ayrıca bir tamamlayıcıya ihtiyacı vardır. Mesela: كَانَ الْعآمِلُ “işçi idi” gibi bir örnekte yalnızca iki kelime ile anlamlı bir söz elde etmek mümkün değildir. Bu sözün anlamlı hale gelebilmesi, “işçi ne idi?” sorusunun cevabını karşılayan مُتْعَبًا (yorgun) gibi tamamlayıcı bir kelimenin eklenmesiyle anlamlı olur ve dinleyene bir şey ifade eder.

مُتْعَبًا كَانَ الْعآمِلُ “işçi yorgun idi”

كَانَ (KANE) BABI VE İSMİ (اَلاَفْعَالُ النَّاقِصَةُ)

كَانَ (Kane) ve benzerleri, nakıs fiil dendiğinde ilk akla gelen fiillerdir. Bunlar mübteda ve haberden oluşan isim cümlesinin başına geldiklerinde, mübtedayı (özne olan ismi) ref (son harekesi ötre), haberi ise (nesne olan kelime) nasb (son harekesi fetha) ederler. İsim cümlesinin başına nakıs fiil geldiğinde cümlede şu değişiklikler olur.

  1. İ’rab değişir: Mübtedanın (nakıs fiilden sonraki isim) harekesi aynı kalır. Haber mansub olur.
  2. İsim değişir: Mübtedaya isim, habere bunların (nakıs fiillerin) haberi denir.
  3. Cümlenin türü değişir: İsim cümlesi fiil cümlesine dönüşür.
  NAKIS FİİLLER ANLAMLARI
1 كَانَ Geçmiş zamanda oluş.
2 صَار- عآَدَ – اِرْتَدَّ – تَحَوَّلَ – اِنْقَلَبَ – تَبَدَّلَ -اَضَ – رَجَعَ – حَارَ – اِسْتَحَالَ – غَدَا – رَاحَ Bir halden bir hale geçmek, dönüşmek, olmak.
3 اَصْبَحَ – اَضْحَى – اَمْسَى – بَاتَ صَارَ Anlamında. Bazen fiilden anlaşılan zamanda oluş.
4 ظَلَّ – مَازَالَ – مَابَرِحَ – مَافَتِىءَ – مَااَنْفَكَّ Devamlılık
5 مَادَامَ  مُدّةَ دَوَامَ Devam ettikçe anlamında
6 لَيْسَ Nefy (olumsuzluk)

Nakıs fiiller topluca bunlardır fakat biz sadece konumuzla alakalı olduğu için, geçmiş zamanda oluş anlamı veren كَانَ (Kane) üzerinde duracağız. Bu nakıs fiil bazı özellikleri ile diğer nakıs fiillerden farklıdır. O farklara geçmeden önce tüm nakıs fiillerin genel özellikleri nelerdir onları görelim.

كَانَ (Kane) Babında Fiil-İsim (fiil cümlesi) ve İsim-Haber (isim cümlesi) Arasındaki Uyum.

Sayı Bakımından.

  1. İsim cümlesinin başına geldiğinde isim tesniye (ikili) ve cemi (çoğul) olsa dahi nakıs fiil başta olduğu müddetçe daima müfred (tekil) olur.
  2. Haber, müfred – tesniye – cem’i olmak bakımından isme uyar: Ancak isim akılsız varlık ve cemi ise haber müfred-müennes olur.

Cinsiyet Bakımından.

Cinsiyet bakımından önce isme bakılır: İsim müzekker ise baştaki fiil ve haber müzekker olur, isim müennes ise fiil ve haber müennes olur. Yani cümle müzekker ile başlıyorsa müzekker, müennes ile başlıyorsa müennes biter.

Marife Nekre Bakımından.

Nakıs fiilin ismi ve haberi mübteda ve haber gibidir. İsim genelde marife haber ise nekre olur.

İ’rab Bakımından.

Nakıs fiilin ismi merfu haberi mansub olacağından aralarında uyum olmaz.

كَانَ Kane’nin Özellikleri.

Bu nakıs fiili diğerlerinden ayıran birçok özelliği olmasına rağmen, konuyu teknik anlatımlarla boğmamak için biz buraya sadece konumuzla alakalı özelliğini alacağız.

كَان (Kane), mazi kalıbında olması şartıyla zaid olarak (fazladan) cümleye katılabilir. Bu durumda كَانَ (Kane) yine geçmiş zaman anlamında kullanılır, ancak isim ve haber alamaz. Yani mazi fiil olarak cümlede bulunur.[8]

Bu teknik bilgiler arapça bilmeyenler açısından sıkıcı olsa da vermek zorunda olduğumuz bilgilerdir. Arapça bilmeyenler açısından teknik bilgileri daha basit bir şekilde anlatacak olursak; Meal müellifleri anlamaya çalıştığımız cümledeki كَان (Kane) kelimesine “vardı” gibi bir anlam vermişlerdir. Oysa hemen bu kelime öncesinde bulunan cümlenin başındaki لَقَدْ (lekad) kelimesi kendisinden sonra gelen كَان (Kane) kelimesini kesinlikle fiil yapmaktadır. Bu durumda kelimeye “vardı” şeklinde bir anlam verilmesi mümkün olmamakta, fiil olarak “olmuştu, haline gelmişti” şeklinde bir anlam verilmesi gerekmektedir.

Bunun yanında DİB meali ve diğer mealler, anlamaya çalıştığımız cümleye لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun, Sebe’ halkı için kendi yurtlarında bir ibret vardı” şeklinde bir anlam vererek, cümlede sözlük anlamları arasında “yurt” manası olmayan “meskenihim” kelimesine yurt manası vermişlerdir. Yine “Sebe halkı veya Sebe’liler” şeklinde anlam yükledikleri kelimeye de bu manaların verilmesi mümkün değilken o kelimeyi de olduğundan çok farklı bir hale sokmuşlardır.

مَسْكَنِهِمْ (Meskenihim) kelimesi ise (sin+kef+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 69 kelime bulunmaktadır. Fiil olarak, bir yere yerleşme, bir yerde oturma anlamlarına gelen kelime ayette isim olarak “yerleşme yeri” anlamında geçmektedir. Bu yerleşme, bir yeri mesken edinmek anlamında olabileceği gibi bir göreve yerleşme şeklinde de olabilmektedir. Nitekim kelime ayette, bir görevle görevlendirilme anlamında kullanılmıştır.

Tüm bunlardan sonra cümleye verilmesi gereken daha isabetli anlam: لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun ki Sebe için onların görevinin içeriği bir ayet olmuştu”

Fakat verdiğimiz bu anlam, beraberinde “onlar kim?” sorusunu getirmektedir. Bu soru bizi hemen ayetin öncesinde anlatılan Süleyman kıssasına götürmektedir. Evet bu cümlede geçen “onlar” kelimesi Süleyman’ın emrinde görevlendirilen cinlere ve şeytanlara gitmektedir. Yani Sebe suresinin 15-19 ayetleri arasında anlatılan kıssa kendi başına, öncesi ve sonrası ile bağı olmayan bir kıssa değil, tam tersi öncesinde anlatılan Süleyman kıssası ile kopmaz bağı olan bir kıssadır. Zaten Neml suresinde geçen Sebe kelimesi de bunun en büyük delilidir. Orada Sebe, Hühhüd’ün haber getirdiği yerdir. Yani Sebe, Süleyman kıssaları bağlamında geçen bir kelimedir. Yaniمَسْكَنِهِمْ  (Meskenihim) kelimesindeki “onlar” zamiri hemen öncesinde geçen ve Süleyman’ın emrine verilen cinlere ve şeytanlara, “mesken” kelimesi ise onların istihdam edildikleri görevlerine gitmektedir.

Fakat Sebe suresindeki bu kıssaya müracaat etmemizin sebebi, Sebe kelimesinin anlamını tespit etmek içindi. Bu tespiti kıssanın içinde geçen tanımlamalardan yapmak durumundayız. Sebe suresinde anlatılan kıssaya bakıldığında kıssaya konu olanlar şu şekilde bir dua etmektedirler:

Sebe 34/18-19

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا فِيهَا السَّيْرَ ۖ سِيرُوا فِيهَا لَيَالِيَ وَأَيَّامًا آمِنِينَ

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا وَظَلَمُوا أَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ أَحَادِيثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

Sebe’ halkı ile bereketlendirdiğimiz kentler arasına (her biri diğerinden) görülen kentler oluşturduk. Oralarda gidiş-gelişi belirledik (seyahati kolaylaştırdık) ve onlara da şöyle dedik: “Oralarda gece gündüz güvenlik içinde dolaşın.”

Onlar ise, “Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler. Biz de onları ibret kıssalarına çevirdik ve kendilerini darmadağın ettik. Şüphesiz ki bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. (DİB meali)

Bu dua ve öncesindeki ayette kıssaya konu olanların en büyük özelliğinin yolculuk yapmak, seferlere çıkmak olduğu ön plana çıkmaktadır. Zaten ayete dikkat edilirse bu kavmin helak olma sebebi olarak “Ey Rabbimiz! Yolculuğumuzun konakları arasını uzaklaştır” dediler ve kendilerine zulmettiler şeklinde ettikleri bu dua gösterilmektedir. Olaya anlamak için bakıldığında ortada çok tuhaf bir durum vardır. Bu kavim Allah’a dua etmiştir ve sadece seferlerimizin arasını veya yolculuğumuzun konaklarının arasını uzaklaştır (DİB meali) demişlerdir ve bundan dolayı helak edilmişlerdir. Duayı, “rabbimiz” (رَبَّنَا) diyerek Allah’a (?) yöneltmiş olmalarına ve olaya dıştan bakıldığında helak olmayı hak edecek bir şey de istememelerine rağmen, sırf “yolculuğumuzun konaklarını uzaklaştır” (DİB) dedikleri için bir kavmin helak edilmesi nasıl anlaşılmalıdır?

Aslında bu kıssa Kur’an’ın diğer yerlerinden bağımsız, kendi başına kopuk bir parça haline getirildiği için anlamak mümkün değildir. Burada ulema (!) devreye girmeli ve sadece birkaç ayetlik enstantane, küçük hikmet kesiti haline getirdikleri bu ayetlerden hikmetler çıkarmalı, yorum üstüne yorum yapmalıdırlar ve yapmışlardır da!.. Bu yorumları buraya alarak vakit kaybedecek değiliz.

Yüce Allah İsrailoğulları kıssaları bağlamında, onların Musa’dan Allah’ı açıkça göstermelerini istemiş olmalarına ve dahası zulüm üstüne zulüm yapmış olmalarına rağmen affedildiklerini ve hatta öldürülüp tekrar diriltildiklerinden bahsetmektedir (Bkz 2/40-90 arası ayetler). Böylesine ağır suçları bile affeden ve insan ilişkilerinde daima af yolunu tutmayı tavsiye kullarına tavsiye eden Yüce Allah’ın sadece “yolculuklarımızın arasını aç” dediği için, üstelik bu duayı sahte ilahlara değil, şirk koştukları din adamlarına değil “rabbimiz” diyerek Allah’a yöneltmiş oldukları halde helak edilmiş olmaları kesinlikle üzerinde durulması gereken bir durumdur. Yapılması gereken, bu kıssanın Kur’an’ın diğer yerlerle olan kopmaz bağlarını koparıp yorum yapmak değil, bağlarını tespit ederek anlamaya çalışmaktır. Bu soruyu Allah dilerse daha başka bir bağlamda irdelemek üzere burada bırakıp, konunun sadece Sebe kelimesinin anlamını veren kısımlarını alacağız.

Yukarıya aldığımız Sebe’nin helak sebebi olarak gösterilen duaları ve dualarının doğurduğu sonuçları bildiren iki ayete bakıldığında, bunların yolculuk yapan, uzun seferlere çıkan kişiler olduğu görülmektedir. En başta Sebe kelimesinin lügat manalarını bir daha hatırladığımızda Sebe kelimesinin yolculukla ve yolculuk esnasında güneş altında kalmaktan kaynaklanan deri değişikliği ile alakalı bir kelime olduğu görülecektir.

سَبَاَ فُلَانٌ الخَمْرَ – سَبْاً – سِبَاءً – مَسْبَاً … İçmek, içmek için içki satın almak. İçmesi için başkasına içki satmak.

سَبَاَ فُلَانٌ الجلدَ …………………….. Deriyi yüzdü, deriyi yaktı.

فُلَانًا  سَبَا………………………….. Dövdü.

سَبَاَ فُلَانٌ على يَمِينٍ ………………… Boş yere yemin etti.

سَبَاَتِ النّارُ الجلدَ …………………… Ateş deride su toplatıp acıtır hale getirdi.

سَبَاَتْهُ الشّمْسُ ……………………… Onu güneş değiştirdi.

فُلَانًا  سَبَا………………………….. Musafaha yapmak.

اَسْبَاَ الْاَمرِ اللهِ – اِسْبَاءً……………….. Tevazu ile boyun eğmek.

على الشّيءِ اَسْبَاَ …………………… Gönlü ısınmak, bir şeyle mutlu olmak.

سُبْاَةٌ ……………………………… Uzun yolculuk. İnsanın uzun zaman güneşte kalıp değiştiği sefer.

اِنَّكَ تُرِيدُ سُبْاَةً ……………………… Sen uzak bir yolculuğa çıkmak istiyorsun.

مَسْبَاٌ ……………………………… Dağ yolu.[9]

Bu sözlük manaları göz önüne alındığında kelimenin anlamının “yolculuğa çıkarılan/lar, tevazu ile boyun eğdirilen/ler, yolculuk yaptırıldığı için görünüşünde fiziki değişikliğe uğrayan/lar” anlamı olduğu ön plana çıkmaktadır.

Sebe, Süleyman’ın emrine verilenler değildir. Süleyman’ın emrine verilenlerin kendileri için ayet kılındığı kimselerdir. Zaten Neml suresinde onların Süleyman kıssasına dahil olmaları, Süleyman’ın emrine verilmelerinden dolayı değil, bambaşka bir sebeptendir. Kıssa ilerledikçe bu sebep daha da açığa çıkacaktır.

Sebe suresindeki Sebe kıssasının hemen öncesinde Süleyman’ın hizmetinde bulunan cinlerden ve şeytanlardan bahsedilmiş, onların görev tanımları yapılmış ve hemen arkasından لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun ki Sebe için onların görevinin içeriği bir ayet olmuştu” denmişti. Bilindiği gibi cinler ve şeytanlar gayb aleminin varlıklarıdır. Onların görevlerinin içeriğinin kendileri için ayet olacağı kişiler de ancak ve ancak onlar gibi varlıklar için geçerlidir. Çünkü o görevlerin içeriğinin yansımaları müşahede aleminde değil gayb aleminde olacaktır. Bir kısım cinlerin ve şeytanların Süleyman’ın emrine verilmiş olması, gayb aleminin altını üstüne getirecek bir şeydir. Yani onlar açısından böyle bir olay, oldukça önemli ve çok büyük bir olaydır. Müşahede aleminin varlıkları açısından bu işin sadece görünür tarafı vardır. Çünkü cinlere ve şeytanlara müşahede alemine ancak bir insan kılığında geçiş yapma izni verilmiştir. Bundan dolayı onların yani Süleyman’ın emrine girenlerin görevlerinin ayet halinde geldiği kişiler insanlar değil, gayb aleminin varlıkları olan cinlerdir. Yani Sebe, Yemen tarafında insanların kurduğu bir ülke değil, Süleyman’ın emrinde olmayan bazı özelliklere sahip cinleri ifade eden bir kelimedir. Neml suresindeki Sebe ile Sebe suresindeki Sebe de aynı kişiler ve aynı olaydır. İki kıssanın birbiriyle kopmayan birçok bağı vardır. Neml suresindeki Sebe kıssası, onların Süleyman hayattayken yaşadıklarını, Sebe suresindeki kıssa ise Süleyman öldükten sonra onların yaşadıklarını bildirmektedir.

Hatırlanacağı üzere, Süleyman Neml (maharetli kişilerin) vadisine gelmiş ve orada onların kadın liderinin “Ey (Süleyman’ın emrine verilmiş) maharetli kişiler, yerleştirildiğiniz görevlerinize dahil olun (başlayın), Süleyman ve askerleri sizi, kaba davranıp ezmeyecek ve onlar hissi de davranmayacaklar” (Neml 18) demişti. İşte bunlar Süleyman’ın emrine girenlerdir ve Sebe için bunların görevleri bir ayet haline gelmiştir. لَقَدْ كَانَ لِسَبَإٍ فِي مَسْكَنِهِمْ آيَةٌ “Andolsun ki Sebe için onların görevinin içeriği bir ayet olmuştu.” İşte Hüdhüd’ün söylemi ile başlayan olaylar ayet haline getirilmiş, bu görevin Sebe tarafından nasıl görüldüğünü veya görülemediğini anlatmaktadır. Kıssa ilerledikçe olaylar daha netleşecektir.

İşte Hüdhüd’ün وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Sebe’den sana (beklediğin) yakin bir haberle geldim” dediği kişiler bunlar, yani cinlerdir. Cümleye verdiğimiz manaya dikkat edilirse sıfat tamlaması olarak gelen بِنَبَإٍ يَقِين bu ifadeye “(beklediğin) yakin bir haber” şeklinde mana verdiğimiz görülecektir. Bizim cümleye (beklediğin) şeklinde bir müdahalede bulunmamızın sebebi بِنَبَإٍ (nebe) kelimesinin taşıdığı anlamlardan dolayıdır. Bu müdahalemizin gerekçelerini anlamak için بِنَبَإٍ (nebe) kelimesinin anlamlarına bakmak gerekmektedir.

Kelimenin anlamlarına geçmeden önce meal müelliflerine göre haber anlamını verdikleri bu kelimenin kast ettiği “haberin(!)” nasıl anlaşıldığının belirtilmesi gerekmektedir. Meal müelliflerine göre Hüdhüd’ün “nebe” dediği şey, hemen devamındaki ayetlerde anlatılan şeylerdir. Nebe kelimesinin “çok önemli haber” anlamını göz önünde bulundurarak aşağıdaki ayetlerde Hüdhüd’ün söyledikleri arasında hangi şeyin çok önemli haber niteliği taşıdığını tespit edelim.

Neml 27/23-26

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

(27/23) “Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

(27/24) “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.”

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

(27/25) (Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler.

اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

(27/26) (Halbuki) büyük Arş’ın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur. (DİB meali)

Ayetlere verilen bu meallere bakıldığında, Hüdhüd’ün söyledikleri arasında Nebe yani çok önemli mesaj değerini taşıyan hiçbir şey yoktur. Onun verdiği bu bilgiler, Nebe değil yine Kur’an’da geçen “haber” dir. Haber ile Nebe arasında çok ciddi farklar vardır ve birazdan kelimenin lügat manalarını verdiğimizde bu fark daha iyi anlaşılacaktır ama şu küçük farkı belirtmemiz bile yeterli gelecektir.

Haber: İlla da bir göndericiye ve alıcıya ihtiyaç duymayan, herhangi bir şey hakkında çok çeşitli yollarla elde edilen bilgi demektir.

Nebe ise: Mutlaka bir göndericisi ve mutlaka bir alıcısı olması gereken, hedefi ve içeriği belli bir bilgi demektir.

Yüce Allah’ın bize gönderdiği vahiylerin tamamı haber değil Nebe’dir. O Nebe’nin geçmiş, şimdiki ve gelecek zamandan verdiği bilgilerin tamamı haber değil Nebe’dir. Kıssaları, hükümleri, tavsiyeleri, yasakları, ibadet önermeleri kısaca her şey hakkında verdiği bilgiler haber değil Nebe’dir. Çünkü hepsinin göndericisi bellidir, çünkü hepsinin alıcısı bellidir.

Yukarıdaki ayetlere verilen meallere bakılırsa, Hüdhüd, tesadüfen Sebe denilen bir yere gitmiş, tesadüfen orada büyük bir tahtı (?) ve kendisine her şey verilmiş (?) olan yönetici bir kadın görmüştür. Yine tesadüfen bu kadının ve kavminin Allah’ı bırakıp güneşe taptığını (?) ve hatta şeytanın bu yaptıklarını onlara güzel gösterdiğini görmüş ve bu gördüklerini gelip Süleyman’a bildirmiştir ve işte Nebe olan da budur.

Oysa Allah’ı bırakıp başkasına tapmak Süleyman’ın bilmediği bir şey değildir, bir yöneticinin büyük bir tahtının olması Süleyman için haber bile değildir. Oralarda bir yerlerde Sebe diye bir ülkenin olduğu da tüm insanlığa önder bir resul kılınan Süleyman için bilgi bile değildir. Şeytanın insanlara (!) yaptıklarını güzel göstermesi ise zaten Süleyman’ın resul seçilme gayelerinden biri insanları bundan engellemek, buna karşı uyarmak olduğu için onu Hühhüd’den daha iyi bilmektedir. Ayetlere verilen meallere bakıldığında Hühhüd’ün söyledikleri bırakın, Nebe gibi çok önemli bir bilgi olmasını magazin haberi bile olamayacak değersiz bilgilerdir yani haber bile değildir. Oysa Hühhüd’ün dediklerine dikkat edilirse getirdiklerine sadece Nebe değil بِنَبَإٍ يَقِين (bi nebein yakin) diyerek çok daha önemli bir bilgi olduğunu söylemektedir.

Lügat yazarları nebe kelimesinin türediği kök hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı kelimenin (nun+ba+ya) kökünden türediğini söylerken, diğer bir kısmı (nun+ba+vav) olduğunu söylemişlerdir. Biçimsel olarak kelimelerin farklılığı kesinlikle anlamın farklılığına delalet etmektedir. Kur’an’da her iki kökten türeyen kelimelerin toplam sayısı 160 tanedir. Ama dediğimiz gibi bu, iki kökü tek kök kabul ettiğimizde böyledir.

اَلنَّبَاُ (en-Nebeu): Kendisiyle bir bilginin ya da zannı galibin elde edildiği büyük faydası olan haber. Temelde bir haber (خَبَرٌ) şu üç hususu içermedikçe o habere نَبَاٌ (nebeun) denmez.  Kendisine نَبَاٌ (nebeun) denecek haberin Allah’ın haberi ve Allah Resullerinin haberi gibi, yalandan ari olması gerekir. نَبَاٌ (nebeun)’un haber (خَبَرٌ) anlamı içermesinden dolayı اخْبرْتهُ بكآذا  (ehbartuhu bikeza) denmesi gibi (aynı amlamda) بكآذا  انْباْته  (enbe’tuhu bi keza) denir. Bilgi anlamını içermesinden dolayı اعْلَمته كَذا (ea’lemtuhu keza) denmesi gibi aynı anlamda كَذا انْباْته (enbe’tuhu keza) denir. (Not: Buna göre İsfahanin bahsettiği üç husus 1) Yalandan ari olacak 2) çok önemli haber değeri taşıyacak 3) Kesinlikle daha önce bilinmeyen ve kendisiyle öğrenilen bir şey olacak).

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا Ey iman edenler, eğer size bir fasık bir haberle gelirse (49/6)

Burada şuna dikkat çekilmektedir. Eğer haber büyük ve öneme sahip bir şey olursa, üzerinde durulması mütalaa edilmesi gerekir. Hakkında bilgi sahibi olunsa veya sıhhatiyle ilgili bir zannı galibe sahip olunsa bile, tekrar gözden geçirilmeli ya da kesin bir biçimde açıklığa kavuşacak şekilde tekrar tekrar, inceden inceye düşünülmeli ya da araştırılmalıdır.

Peygamberlere نَبِيٌّ (nebiyyun) adının verilmesinin nedeni ise: Nebilerin, zeki akılların rahatlamak, huzur bulmak ya da sakinleşmek için kendisine dayanacağı, itimat edeceği, güveneceği haber vermeleridir (3/15 – 15/49 – 66/3)[10]

Bu açıklamaları ve özellikle 49/6 da geçen ayet bağlamında söylenenleri göz önüne aldığımızda, Hüdhüd’ün “Nebe” özelliğinde olan haberi aktarmasının ardından Süleyman’ın “yalancılardan mı yoksa doğrulardan mı olduğunu göreceğiz” demesi daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü Hüdhüd’ün bağlı bulunduğu varlık grubu Tayr yani şeytanlardır ve sırf bu yüzden onların getirdiği bir “nebe”nin mutlaka sağlama alınması gerektiği, araştırılması gerektiği ayetle sabittir.[11] Süleyman ayetin gereğini yerine getirmiş “tebyin” yani iyice açığa çıkmasını sağlamıştır.

Cümlenin sonunda “nebe” kelimesinin sıfatı olarak gelen “yakin” (يَقِين) kelimesine gelince: Bu kelime ي ق ن (ya+kaf+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 28 kelime bulunmaktadır.

Bilginin bir sıfatı olan يَقِين (yakin), marifet, dirayet ve bunların kardeşi olan diğer bilgi çeşitlerinin üzerindedir. “İlmun Yakinun” denir ama “ma’rifetun yakinun” denmez. يَقِين (yakin) hükmün sebatıyla birlikte anlayışın sükun bulması demektir. İlmel Yakin, Aynel Yakin ve Hakkal Yakin denir. Fiil olarak kati, kesin, şüphe götürmez bir şekilde bilmekteydi. Onunla ilgili emin, kuşkusuz idi ya da o hale geldi anlamında “eykan” ve “isteykan” ve “yakine” şekillerinde kullanılır.[12]

(Not: bu açıklamalardaki bazı kelimeler, arapça bilmeyenler açısından kasten Türkçe yazılmıştır)

Kelimelerin manaları hakkında diğer lügatları da kullanarak daha fazla bilgi vermek mümkündür ama verdiğimiz bu bilgiler bile meseleyi anlamak için fazlasıyla yeterlidir. Kelimelerin bu anlamlarına göre Hüdhüd’ün وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Sebe’den sana (beklediğin) yakin bir haberle geldim” şeklindeki söyleminden, bahsettiği şeylerin tesadüfen öğrenilmiş bilgiler olamayacağı ortaya çıkmaktadır. En baştan beri söylediklerimizi özetleyecek olursak:

  1. Süleyman ile Hüdhüd’ün karşılaşması ilk değildir.
  2. Hüdhüd, Süleyman’ın Zel-karneyn olarak, ürkerek kaçan dik başlı birini bulmak üzere gönderdiği aracıdır ve Süleyman’ın emrine verilen şeytanlara mensup biridir.
  3. Süleyman Hüdhüd’ün getireceği haberleri beklemektedir çünkü zaten onu bunun için göndermiştir.
  4. Hüdhüd’ün anlattıkları yakin derecesinde beklenen bir Nebe’dir, basit bir haber değildir.
  5. Nebe olmasından dolayı, bir çıkış noktası ve bir hedefi olmalıdır.
  6. Nebe kelimesinin anlamının; yatıştıran, güvenilen, bilgilendiren çok önemli bir haber olması, Süleyman’ın o konuda endişesinin, güvensizliğinin ve bilgi eksikliğinin olduğunu göstermektedir.
  7. Hüdhüd’ün bahsettiği şeyleri “bi nebein yakin” olarak ifade etmesi, söyleyeceği bilgilerin, Süleyman’daki endişenin, güvensizliğin ve bilgi eksikliğinin Hühhüd tarafından bilindiğini ve bunun söyledikleriyle giderileceğini de bildiğini göstermektedir.
  8. Hüdhüd’ün “senin ona kavratamadığın şeyi ben (ona) kavrattım” demesi, Süleyman’ın içinde bulunduğu endişe, güvensizlik ve bilgi eksikliğinin bir üçüncü kişiden yani ürkerek kaçan dik başlıdan kaynaklandığını göstermektedir.

Bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali vererek bir sonraki ayete geçebiliriz.

Neml 27/22

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

“Ardından (Süleyman) uzak olmayan bir yerde (onun) gelmesini bekledi. Hemen sonra da (Hüdhüd geldi ve): Şöyle dedi; “Senin ona kavratamadığın şeyi ben (ona) kavrattım ve Sebe’den endişelerini giderecek (beklediğin), kesinlikle doğru (yalan olmayan) bir haberi sana getirdim.

Ramazan DEMİR


[1] Geçişli fiil (müteaddi fiil): Eylemin etkisinin bir başkası üzerinde görüldüğü fiillerdir. Dövmek, kesmek, öldürmek, satmak, almak, kırmak gibi fiillerin gerçekleşmesi için mutlaka bir nesne (mef’ul) gerekmektedir. Geçişli fiiller nesnelerini harfi cer’e ihtiyaç duymadan alırlar.

Geçişsiz fiil (lazım fiil): Eylemin gerçekleşmesi için bir nesneye ihtiyaç duymayan, fiilin bizzat fail üzerinde görüldüğü fiillerdir. Anlamak, bilmek, görmek, duymak, uyumak, hastalanmak, gelmek, gitmek, oturmak gibi fiillerdir. Lazım fiiller nesnelerini (mef’ullerini) bir harfi cer yardımıyla alırlar.

Bu iki fiil türüne daha basit bir tarif getirecek olursak. Mef’ulünü harfi çersiz alan fiile müteaddi fiil, mef’ulünü harfi cerle alan fiile lazım fiil denir.

[2] İsfahani, Müfredat HVT md.

[3] Yrd. Doç.dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük HVT md.s.655

[4] Razi, Tefsiri Kebir c.17.s.416

[5] İsfahani, Müfredat SBE md.

[6] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük SBE md.s.1234

[7] Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar s.321

[8] Yrd. Doç. Dr. R. Resul Sevinç, Arapçanın Temel Gramer Kuralları s.72

[9] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük SBE md.s.1234

[10] İsfahani, Müfredat NBE md.

[11] Bkz. Kur’an; Hucurat 49/6

[12] İsfahani, Müfredat YKN md.

1 yorum

  1. Merhabalar,
    şte Hüdhüd’ün وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Sebe’den sana (beklediğin) yakin bir haberle geldim” dediği kişiler bunlar, yani cinlerdir. —>> Yazi icerisinde de Sebe’nin tekil mana verilmesi gerektigini cunku oyle oldugunu belirtmisken devam eden aciklamada neden kisiler, bunlar ve cinler cogulunu kullandiniz?

    Saygilar

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*