SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -31- SÜLEYMAN’DAN ZEL-KARNEYN’E

SÜLEYMAN’DAN ZEL-KARNEYN’E

Neml 27/21

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

“Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim.” (DİB meali)

Kur’an’ın farklı yerlerinde anlatılan Süleyman kıssalarının birbirinden kopuk parçalar olarak görülmesi ve kelimelerin bağlamlarından kopuk olarak anlamlandırılması sonucunda, sanki Süleyman’ın; gayb alemi varlıkları üzerinde kendinden bir yaptırımı varmış gibi anlaşılmasına neden olmuştur. Oysa birazcık gramer kurallarına riayet edilse, böyle bir mealin verilmesinin imkânsız olduğu rahatlıkla görülecektir. Daha önce birkaç defa Süleyman’ın kendi emrine verilen gaybi varlıklar üzerinde tasarruf etme yetkisinde olmadığını, emirlere uymamaları halinde ona ceza verecek olanın o değil, Yüce Allah olduğunu belirtmiştik.

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay (lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. (DİB meali)

Bu ayetin son cümlesi çok açık bir şekilde وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ (içlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız) şeklinde bitmektedir. Onların Süleyman’ın emrine girmeleri Yüce Allah’ın bir emridir. Onları bu çerçevede tutmak zaten Süleyman’ın asla güç yetiremeyeceği bir şeydir. Dahası onlara ceza vermek hiçbir şekilde onun kendi ukdesinde olan bir şey değildir. Zaten Neml 21. ayetin başında gelen tef’il babındaki fiile, yukarıdaki mealde olduğu gibi “cezalandıracağım” şeklinde bir mana verilmesi de mümkün değildir. Çünkü tef’il babında gelen fiillerin en birinci özellikleri; lazım olan kök anlamlarını, müteaddi hale getirmeleridir. Bu babla ilgili birkaç kere gerekli bilgileri vermiştik ama tekrar da olsa bir iki tane örnek vermek fazladan olmayacaktır.

(فَرِحَ أَخِي) (Kardeşim sevindi) gibi lâzım bir fiili (فَرَّحْتُ أَخِي) (Kardeşimi sevindirdim) gibi müteaddî yapar. Eğer (عَلِمْتُ دَرْسِي) (Dersimi bildim) gibi müteaddî ise (عَلَّمْتُكَ دَرْسَكَ) (Sana dersini öğrettim) gibi bir kat daha müteaddî yapar. Bir işin mübâlağalı olarak çok yapıldığını gösterir.

“Azab etmek” kelimesinin kök olarak anlamı zaten müteaddi (geçişli)’dir. O halde bu fiil tef’il babına geçtiği zaman müteaddiliği artmalı, azap edeceğim şeklindeki kök anlamı “azap ettireceğim” şekline dönüşmelidir.

Süleyman Yüce Allah tarafından Zül-Karneyn veya Zil-Karneyn değil, Zel-Karneyn kılınmıştır. Yani ona verilen imkânın üzerinde bir tasarruf ve ceza verme yetkisi yoktur. O, sadece bu durumun getirdiği çerçeve ve bu çerçeveye belirlenen ilkeler doğrultusunda faydalanmalıdır. Ötesi yoktur. Aslında bu gerçeğin altı sadece biraz önce verdiğimiz Seb’e suresinin 12. ayetinde değil, diğer yerlerde anlatılan Süleyman kıssalarında da çizilmektedir.

Enbiya 21/82

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ

Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik. (DİB meali)

Süleyman’ın emrine verilenlerin Süleyman tarafından zapt edilebilmesi mümkün değildir. Onun için ayette “onları zapt edenler biz olmuştuk” buyurulmuştur. İşte Süleyman’ın gayb alemi varlıkları ile ilişkisi bu çerçevede değerlendirilmeli ve olaylar bu pencereden bakılarak anlaşılmalı, dahası kelimelere bu çerçeve unutulmadan mana tercihinde bulunulmalıdır. Daha en baştan bu çerçeve bilinirse, ayetin devamında gelen لَأَذْبَحَنَّهُ (le ezbahennehu) fiiline de mana tercihinde bulunurken “onu keseceğim” şeklinde bir mana tercihinde bulunulması imkânsız hale gelecektir.

Ama daha baştan Hüdhüd’ü konuşan bir kuşa çeviren geleneksel anlayış, Süleyman’ın da ona kuş gibi davranması gerektiği sonucuna ulaşmış ve mana tercihlerini bu yönde yapmıştır. Oysa madem Hüdhüd konuşan bir kuştur ve konuşmalarına bakıldığında gayet akıllı ve iradeli bir varlıktır hatta eğriyi doğrudan ayıracak mümeyyiz bir akla sahiptir, sadece geç kaldığı için Süleyman gibi bir Allah resulünün ona ceza olarak ölüm cezasını uygun görmesi hangi adalete sığacaktır? Geç kalmanın cezası ölüm müdür, şiddetli azaba uğratmak mıdır? Bir insanı öldüren katili bile affetmeyi tavsiye eden bir dinin resulü olan Süleyman, sırf geç kaldı diye konuşan bir kuşun kafasını mı kesecektir? Bu hem ona verilecek ceza açısından haksızlıktır hem de (geleneksel anlayışa göre) konuşma kabiliyeti verilerek mucize haline getirilen bir kuşa alelade bir tavuk muamelesi yapmak açısından da haksızlıktır. Hepi topu birkaç kelimeyi hem de anlamlarını bilmeden telaffuz eden bir papağana bile reva görülmesi mümkün olmayan bir davranış, meal müellifleri tarafından Süleyman’a atfedilmiştir.

Evet ذ ب ح (zel+ba+ha) kök harflerinden türemiş ve Kur’an da 9 defa geçmiş لَأَذْبَحَنَّهُ (le ezbahennehu) kelimesinin “boğazlamak, boğazını keserek öldürmek” gibi manaları bulunmaktadır ama kelimenin tek manası bu değildir. Kavramın “Delmek, kesmek, çenesi altında sakalı çıkmak, rükû halindeyken başı aşağıya doğru eğmek, yormak, zor duruma sokmak” gibi kök anlamları da bulunmaktadır. Bu anlamlardan birini tercih etmek, müellifini kıssayı hangi temel üzerinden anladığına göre değişmektedir. Hiçbir şekilde Kur’an’ın anlattığı kıssayı Kur’an’ın anlattığı şekilde anlama zahmetine katlanmayıp, Süleyman’ı kudretli bir İsrail oğlu kralı gibi gören geleneksel anlayış elbette ki konuşan bir kuş olarak takdim ettiği Hüdhüd’e hiçbir ilke gözetmeden ve sadece geç kaldığı için “kafasını keserek öldürme” cezasını uygun görecek ve ayetteki لَأَذْبَحَنَّهُ (le ezbahennehu) fiiline bu yönde mana tercihinde bulunacaktır ve bulunmuştur da. Bu tercihi yapmakla kalmamış, koskoca halk yığınlarını buna inandırmayı başarmışlardır.

Aynı meal, ayetin sonunda geçen أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ cümlesine, “Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe” şeklinde mana vererek, yetki anlamına gelen بِسُلْطَانٍ (bi sultanin) kelimesini “delil” anlamına çevirmiştir. Oysa cümle bambaşka bir gerçeğe işaret etmektedir.

Süleyman’ın emrine girenlerin tamamının kontrolü Yüce Allah’ın melekleri tarafından yapılmaktadır. Daha önceki bölümlerde melekler, şeytanlar ve cinlerin aynı varlık türünden oldukları detaylarıyla ortaya konulmuştu. İşte melekler tarafından kontrol edilen Süleyman’ın emrine verilmiş cinler ve şeytanların gelmek zorunda oldukları müşahede aleminden, kendi dünyaları olan gayb alemine geçiş yapmaları ancak ve ancak izne tabidir ve bu izni onlara verecek olan da onları gözetim altında tutanlardır. Bir ayet önce Süleyman bu Hüdhüd için “ne oldu bana da Hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa o da gâib (görünmeyen)’lerden biri mi oldu” şeklinde bir soru sormuştu. Ona bu soruyu sorduran şey, emrine girmiş olan gaybi varlıkların izinsiz hareket edemeyeceğini bilmesidir. İşte bu ayette, Süleyman onun gözden kaybolmasının ancak bir sultan, yani bir izinle bir yetki ile olabileceğini söylemektedir.

Sultan kelimesi س ل ط (sin+tı+lam) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 39 kelime bulunmaktadır. Kelime, Kur’an’da geçtiği yerlerin bir kısmında yetki, güç, bir şeye erişim imkânı, kendisiyle bir şeye yetkili kılınan şey anlamlarında geçmiştir.

Nisa 4/91

سَتَجِدُونَ آخَرِينَ يُرِيدُونَ أَنْ يَأْمَنُوكُمْ وَيَأْمَنُوا قَوْمَهُمْ كُلَّ مَا رُدُّوا إِلَى الْفِتْنَةِ أُرْكِسُوا فِيهَا ۚ فَإِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُوا إِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّوا أَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ ۚ وَأُولَٰئِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُبِينًا

Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik. (DİB meali)

Ayetin sonundaki جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُبِينًا bu cümle çalışmayı yaparken başvurduğumuz meallerin hemen hepsinde tıpkı yukarıdaki mealde olduğu gibi “işte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik” şeklinde çevrilmiştir. Evet burada, kelimenin kast ettiği anlam da zaten budur. Ama mealler, kelimenin geçtiği diğer yerlerde, daha çok yine arapça olan “delil” manasını tercih etmişlerdir. Oysa delil kelimesi de Kur’an’da geçmektedir (25/45). Mealler tarafından çoğunlukla “güç, hakimiyet” olarak çevrilen bu kelime birçok yerde “yetki” anlamında geçmektedir. Mesela;

Hicr 15/42

إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ

Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur” dedi. (DİB meali)

Yukarıdaki ayette geçen kelimeye “hakimiyet” anlamı veren DİB meali, verdiği bu mana ile bu ayetin anlattığı birçok gerçeğin anlaşılmamasına ya da yanlış anlaşılmasına neden olmuştur. Birçok meal müellifi ayette geçen “sultan” kelimesine “yetki” manası vermiştir.

Bu açıklamalardan sonra ayetin daha isabetli anlamı aşağıdaki gibi olmalıdır.

Neml 27/21

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

“Kesinlikle ona çetin bir azap ile azap ettireceğim yani onu oldukça zora sokacağım veya kesinlikle bana (gaiblerden olma sebebini açıklayan) beyan edilmiş açık bir yetki getirecek.

Bu ayette üç tane أَوْ (ev) atıf edatı gelmektedir. Bu edat çoğunlukla cümleleri birbirine atfetme görevini üstlenmektedir. Bu atıf “yahut, yoksa, veya” şeklinde olduğu gibi “yani” şeklinde de olmaktadır. Biz bunlardan ikisini yahut anlamında birini ise yani anlamında aldık. Bunu tercih etmemizin sebebi ise biraz önce açıkladığımız gibi Süleyman’ın onlara ceza verme durumunun olmamasıdır. Süleyman’ın kendisi onlara ceza veremez ama ceza verdirterek onları zor duruma sokabilir.

Neml 27/22-26

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

(27/22,23,24,25,26) Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman’a: “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her şeyden kendisine bolca verilen ve büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum; onun ve milletinin Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğiniz ve açıkladığınız şeyleri bilen Allah’a secde etmemeleri için şeytan, kendilerine, yaptıklarını güzel göstermiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bunun için, doğru yolu bulamazlar. O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur” dedi. (DİB meali)

Allah dilerse birazdan bu ayetlerin üstünde tek tek durulacaktır. Ondan önce bu ayetleri topluca buraya almamızın sebebi, üzerinden onlarca efsane üretilen ve geleneğe göre konuşan kuştan başka bir şey olmayan Hüdhüd’ün sarf ettiği sözlerindeki derinliğin görülmesini istememizdir. Böylesi derin içeriği olan bir konuşmayı daha önce akılsız ve iradesiz bir varlıkken, birdenbire akıllı ve iradeli varlık haline gelen bir kuşun yapması demek, sadece onun konuşmaya başlamış olması demek değildir. Aynı zamanda edinilmesi yıllar alacak bilgilerin de ona verilmiş olması, dahası her zaman bir süreç içinde gelen vahyin de tastamam ona verilmiş olması demektir. Mesela bu kuş (!) “O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur” (DİB meali-27/26) demektedir. Bu sözleri söylemek konuşmaya henüz başlamış, farkında olabilme kabiliyetini yeni kazanmış, sarf ettiği kelimelerin kast ettiği anlamlarını çok kısa bir zaman önce bilmiş birinin harcı değildir. Bu sözleri sarf etmek için her şeyden önce hem varlığın hem de varlığı var edenin sözde değil özde farkına varılması gerekmektedir. Eğer bu sözler farkına varılmadan söyleniyorsa -ki asla öyle değil – o takdirde içi boş, karşılığı olmayan hatta belki de yalan olan sözler olacaktır. Bu sözleri sarf etmeyi bilmek demek aynı zamanda kast ettiği anlamları bilmek demektir. Daha önce Allah’ı, O’nun arşını, O’ndan başka ilahın olmadığını bilmeyen, aklı olmayan, iradesi bulunmayan, seçme, farkında olma gibi kabiliyetleri de olmayan bir varlığın aniden bunları söylemesi, tıpkı bir bilgisayar diskine bu bilgilerin download edilmesi (indirilmesi) gibi bir şey olacaktır. Farz edelim ki olay geleneğin dediği gibi olmuş, Yüce Allah önce bu kuşu akıllı ve iradeli bir varlık haline getirmiş, ona mümeyyiz bir akıl vermiş, ardından o akla yukarıya aldığımız beş ayetteki konuşmaları yapabilecek bilgileri indirmiştir. Bu durumda o bilgilerin varlık içindeki karşılığını bilmek, her birini diğerinden ayırmak, neyin nerede durması gerektiğini anlamak gibi şeyleri nasıl yapacaktır. Hadi diyelim ki bunları da anında yapmıştır, bu durumda Allah resulü olan Süleyman’ın sırf geç kaldığı için “onun kafasını keseceğim” demesi nereye konulacaktır. Geleneğin ısrarla mucize temeline oturtmaya çalıştığı bu müthiş olay, Süleyman’ı zerre kadar etkilememiştir. Dahası Hüdhüd’ün bu müthiş konuşmalarından etkilenmesi gereken Süleyman, hiç etkilenmediği gibi (Hüdhüd’e şöyle dedi: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz. DİB meali -27/27) onun yalan söyleyebileceğini bile söylemiştir. Eğer bu kuş birdenbire konuşmaya başladıysa ve mucize ise, Süleyman mucize olan bir kuşun yalan söylemeyeceğini bilmemekte midir? Dahası hiç Allah’ın oluşturduğu bir mucizede, yalan olur mu? Hepsinden daha vahimi, bu kuş konuşmayı, bilmeyi ve söylediği şeyleri eğer mucizevi bir şekilde Yüce Allah’tan edinmişse yalan söylemeyi de mi ondan edinmiştir? Haşa ona yalan söylemeyi Allah mı öğretmiştir? Ya da Süleyman bunu bilmemekte midir? Neresinden tutulsa elde kalan geleneğin bu safsatası hakkında daha önce 5 dosya yayınlamış ve bu konuşmayı yapanın bir kuş değil, gayb aleminin akıllı ve iradeli bir varlığı olduğunu belirtmiştik. Süleyman’ın her bir kelimesi Yüce Allah’ın dinini anlatan o varlığın konuşmasına tepki olarak “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz” (DİB meali -27/27) demesi, işte o varlığın yalan söyleme kabiliyetinde olan, hatta yalancılığı ve aldatıcılığı olan bir şeytan olduğunun altını bir kez daha çizmektedir. Yoksa Hüdhüd’ün “O çok büyük arşın sahibi olan Allah’tan başka tanrı yoktur” (DİB meali-27/26) gibi sözünün karşılığında bir Allah resulü olan Süleyman’ın “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancılardan mısın, göreceğiz” gibi bir tepki vermesinin hiçbir anlamı kalmazdı. Bu açıklamayı yaptıktan sonra kıssaya dönebiliriz.

Neml 27/22

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

Çok geçmeden Hüdhüd gelip Süleyman’a: “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim. (DİB meali)

Ayetin başında gelen مَكَثَ (mekese) fiili aynı kök harflerinden (mim+kef+se) türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da 3 tanesi isim geri kalanları fiil olmak üzere 7 defa geçmektedir. Yukarıdaki meal, fiille beraber geçen فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ bu ifadeye “çok geçmeden” manası vermiştir. Bu çalışmayı yaparken başvurduğumuz kırka yakın mealde bu ifade genelde “çok geçmeden geldi” şeklinde çevrilmiştir. Yani genelde فَمَكَثَ kelimesine yüklenilen anlam “geldi” şeklindedir. Diğerlerinden biraz farklı olarak Elmalılı “Derken bekledi çok geçmeden geldi” şeklinde bir anlamla kelimeye hem “bekledi” hem de “geldi” anlamı yüklemiştir. Meal müelliflerinin hemen hepsi geçtiği diğer yerlerde kelimeye şu anlamları uygun görmüşlerdir.

  1. Rad 17; فَيَمْكُثُ (fiili Muzari) “kalır”
  2. Isra 106; مُكْثٍ (isim) “dura dura, ağır ağır, yavaş yavaş, sindire sindire, beklenti” / A. Bayındır; “uzun zaman dilimi” / E. Yüksel; “vakit vakit” / Ö. N. Bilmen.
  3. Kehf 3;  مَاكِث۪ينَ(İsim) “kalacaklardır, kalıcıdırlar, kalacakları, süreli bulunacaklar” B. Bayraklı; aram edekler / Elmalılı.
  4. Ta-Ha 10 ve Kasas 29; امْكُثُٓوا (emir fiil) “(siz burada) durun, bekleyin”
  5. Zuhruf 77; مَاكِثُونَ (İsim) “duracaksınız, kalacaksınız, kalıcılarsınız, kalıp bekleyicisiniz, bekleyeceksiniz”

Aralarında farklılıklar olsa da meallerin hepsi kelimeye geçtiği diğer 6 yerin hepsinde “kalmak, durmak, beklemek” gibi bir kök mana üzerinden mana vermişlerdir. Fakat Neml suresinin 22. ayetindeki kelimeye ise tam tersi yönde “gelmek” kök manası üzerinden mana vermişlerdir. Yani meallerimize göre bu kelime hem “durmak, beklemek” hem de “gelmek” gibi (iki zıt) bir anlama sahiptir. Acaba gerçekten öyle midir?

المُكْثُ Bir yerde bir şeyin gelmesini beklemek ya da mutlak anlamda bekleyip, gözleyip sabit kalma. Fiil olarak “orada onun gelmesini ya da mutlak anlamda, bekleyip, gözleyip sabit kaldı” anlamında birinci bab’tan مَكَثَ -يَمْكُثُ şeklinde kullanılır.[1]

مَكَثَ فُلاَنٌ بِالْمَكَان – مَكْثًا – مُكْثًا – مُكُوثًا…… Kalmak, ikamet etmek, durmak, beklemek, durup beklemek.

مَكَثْتُ في الخَارِجِ سَنَواتٍ بَعِيدَةً…………….. Uzun yıllar dışarıda kaldım.

مَكَثَ  يَتَرَقَّبُه  مُنْذ سَاعَاتٍ…………………. Saatlerdir durup onu bekliyor.

اَمْكَثَ فُلاَنًا – اِمْكَاثًا……………………….. Bekletmek, durdurmak.

تَمَكَّثَ……………………………………. Beklemek, acele etmemek.[2]

Kelimenin sözlüklerde “gelmek” gibi bir manası olmamasına ve Kur’an’da geçtiği diğer yerlerin hepsinde “durup beklemek” üzerinden mana vermiş olmalarına rağmen; meal müelliflerine, bu ayette kelimeye, olmayan ve kast ettiği anlamın tam tersi yönünde mana verdirten şey, başından beri kıssayı kuşlar temeline oturtmuş olmalarından dolayıdır. Yaptıkları hayali kurgular onları kelimelerin manalarını tam tersine çevirmeye kadar getirmiş, ama burada durmaları gerekirken durmamış, nerede yanlış yaptıklarını sorgulamaları gerekirken sorgulamamış, Yüce Allah’ın gönderdiği kelimeleri tersine çevirmeyi tercih etmişlerdir. Gözlerini kör etmiş olan efsanelerden kurtulmaları için Yüce Allah’ın sunduğu fırsat olan kelimelere tutunmak yerine o kelimenin kendi anlamıyla bağını kesmiş ve kendi uydurdukları anlama bağlanmışlardır. Sadece bu da değildir. Bu fiilin faili Süleyman iken, tam tersine çevirerek fiilin failini Hüdhüd olarak göstermişlerdir. Oysa bir ayet önce, Süleyman görmesi gerekirken Hüdhüd’ü göremediğini söylemiştir! Bu demektir ki Süleyman onu beklemektedir. Yani, فَمَكَثَ fiili gelen Hüdhüd’ü değil, bekleyen Süleyman’ı göstermektedir. Kıssayı başından beri okuduğumuzda zaten bu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Bundan dört ayet önce; 18. ayette Süleyman ve askerleri, maharetli kişilerin vadisinin karşısına gelmişti. Süleyman’ın o vadiye geliş sebebi, Yüce Allah tarafından hizmetine verilen maharetli kişilerin askerleri arasına katılmasını sağlamaktı… Süleyman’ın emrine verilenlerin kontrolü, zaptu rapt altında tutulması melekler tarafından yapılmaktadır. Ancak şeytanlar ile melekler arasında ezelden beri süren bir düşmanlık söz konusudur. Çünkü her ikisi de cin türünden varlıklar olmasına rağmen melekler Yüce Allah’ın, şeytanlar ise İblis’in askerleri olmayı tercih etmişlerdir. Süleyman’ın emrine verilen şeytanların işte bundan dolayı korkmaları, çekinmeleri, bu düşmanlıktan dolayı meleklerin kendilerine kötü davranacaklarından endişe etmeleri son derece normaldir. Fakat Yüce Allah onları Süleyman’ın emrine verirken ilkeleri belirlemiş ve meleklerin onlara bundan dolayı düşmanlık yapmamalarını sağlamıştır ve bunu da şeytanlara duyurmuştur. İşte bunu duyan dişi lider, Süleyman’ın emrine verilen kendi türünden maharetli kişileri yatıştırmak için konuşmuştur.

Neml 27/17-19

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

(27/17) Cin’den, İns’den ve Tayr (uçabilen şeytanlar)’dan olan onun askerleri, Süleyman için toplatılmış, ardından onlar (görevlerine) sevk edileceklerdi.

(27/18) En sonunda (Süleyman’ın emrine verilen) o maharetlilerin vadisine vardıklarında bile (liderleri olan) maharetli kişi “Ey (görevlendirilen) maharetli kişiler! Yerleştirildiğiniz görevlerinize dahil olun (başlayın). Süleyman ve askerleri kesinlikle sert davranıp sizi ezmeyecekler ve onlar asla duygusal davranmayacaklar!” diyordu. 

(27/19) Onun (maharetli dişi liderin) inancından dolayı çok şaşıran Süleyman, güçlükle sevinebildi ve “Rabbim senin o tahsisatının gereğini yerine getirmem için – ki bana ve iki validime tahsis ettiğin (tahsisat)’da işte oydu – ve ondan razı olacağın bir Salih olarak çalışmam için beni yönlendir, böylece sende rahmetinle o Salih kullarının arasına beni de dahil et.

İşte böyle gelişen olayların sonucunda maharetli kişilerden biri olan Hüdhüd’ü göremeyen Süleyman, bunun sebebini sorgulamış ve onun kendi hizmetine girmemek için direttiğini ifade etmiştir.

Neml 27/20-21

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

(27/20) (Süleyman) Gözden kaybettiği o tayrı soruşturdu. Ne oldu bana da hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa (o da) gaiblerden (görünmeyenlerden) biri mi oldu.

(27/21) “Kesinlikle ona çetin bir azap ile azap ettireceğim yani onu oldukça zora sokacağım veya kesinlikle bana (gaiblerden olma sebebini açıklayan) beyan edilmiş açık bir yetki getirecek.

İşte bunlardan sonra gelen 22. ayet, bekleyenin ve hatta beklemesi gerekenin Süleyman olduğunu bildirmektedir. Çünkü Süleyman, zaten bu söylemle onu görme beklentisi içinde olduğunu ifade etmektedir. Buna göre 22. ayetin başında gelen فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ bu ifadeye verilmesi gereken daha isabetli mana “Ardından (Süleyman) uzak olmayan bir yerde (onun) gelmesini bekledi” şeklinde olmalıdır. Çünkü bundan sonraki ifadelerde zaten Hüdhüd’ün neden beklendiği zamanda gelmediğini belirtmesinden, onun neden geç geldiği rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Olayların birbirinden kopuk ve kelimelerin olması gerekenden farklı şekilde manalandırılması, çok daha başka bir gerçeğin görülmemesine sebep olmuştur. Geleneksel anlayış, bu ayetlerde anlatılan Süleyman ve Hüdhüd karşılaşmasının ilk karşılaşma olduğunu ortaya koymuştur. Oysa ilerleyen ayetlerde daha net olarak ortaya çıkacaktır ki, bu onların ilk karşılaşması değildir. Ayetin devamında Hüdhüd, geç gelme sebebi olarak şunu söylemektedir: أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ “Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’den doğru bir haber getirdim (DİB meali 22.ayet). Aslında ayetin kelimelerine verilen manalar doğru değildir. Birazdan bunların üzerinde duracağımız için biz bu söylemin başka bir yönüne dikkat çekmek istiyoruz.

Maharetli kişilerin vadisine gelen Süleyman, eğer Hüdhüd kendi askerleri içine ilk defa katılıyor olsaydı, o “ben sana sebe’den yakin bir haber getirdim” dediğinde vermesi gereken tepki “bakalım yalan mı söylüyorsun, doğru mu söylüyorsun göreceğiz” (27/27) şeklinde değil, “sana sebe’den haber getirme emri vermedim, neden üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşıp yapman gerekeni yapmıyorsun” şeklinde olmalıydı. Ama Süleyman bunun bahsini bile yapmamış, sadece getirdiği haberin doğru mu yoksa yalan mı olduğunu sorgulamıştır. Üstelik kıssanın devamında yalancı olma ihtimalini aklına getirdiği aynı Hüdhüd’ü, mektubunu götürmesi için başka bir görevle görevlendirmiştir. İleride de göreceğimiz gibi, verdiği mektup son derece önemli ve asla içine yalan karıştırılmaması gereken bir mektuptur ama buna rağmen yalancı olma ihtimalini düşündüğü Hüdhüd’e o mektubu teslim edebilmiştir.

Bu durum, Süleyman ile Hüdhüd’ün daha öncesinden gelen bir geçmişlerinin olduğunu göstermektedir. İlerleyen ayetlerde çok daha net anlaşılacaktır ki, işte bu ayet ve sonrasında anlatılan olaylar bizi Zel-Karneyn kıssasına bağlayacaktır.

(18/85) فَأَتْبَعَ سَبَبًا Bir aracıya iz sürdürdü

(18/86) حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ nihayet (aracı) ulaşacağı zaman…

Bu ayetlerde Zel-Karneyn yani Süleyman’ın iz sürdürdüğü aracı işte bu Hüdhüd’tür. Hüdhüd, Süleyman’ın emrine girmesi gerekirken girmeyen bir dik başlının ya da Süleyman’ın emrine giren cinleri ve şeytanları kontrol altında tutan meleklerin kendilerine kötü muamelede bulunacağından korkup kaçan birinin peşinden gitmiş ve işte oradan haber getirmiştir. Hatırlanacağı üzere Kehf suresinde anlatılan Zel-Karneyn kıssanın ilk üç ayetini işlemiş ve 18/86. ayetin bizi Süleyman kıssalarına bağladığını söylemiştik. O ayette geçen ve tüm meallerin “nihayet güneşin battığı yere ulaşınca” manasını verdikleri حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ bu cümleye nihayet (aracı) dik başlının/ürküp kaçanın saklandığı o yere ulaşınca” manasını vermiş, cümlede geçen الشَّمْسِ (eş-Şems) kelimesinin anlamının güneş değil dik başlı ya da ürküp kaçan olduğunu tüm gerekçeleriyle beraber belirtmiştik.[3] İşte o ayette Zel-karneyn yani Süleyman’ın görevlendirdiği o aracının, emir altına girmesi gerekirken girmeyen dik başlının ya da ürküp kaçanın saklandığı yere ulaştığını, onu orada bir kavme liderlik yapan ve akrabası olan dişi bir liderin gücü altına sığınarak saklanırken bulduğunu belirtmiştik. Kehf suresindeki kıssada belirtilen ve iz sürdürülen bu aracı Hüdhüd’tür. (Allah dilerse) Kelimeler üzerinde durduğumuzda her iki kıssa arasında koparılması mümkün olmayan bağların olduğu, daha da net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Hüdhüd’ün “sana sebe’den yakin bir haber getirdim” dediğinde, Süleyman’ın zaten olması gereken buymuş gibi tepki göstermesi de işte bundandır. Zaten Hüdhüd’ün kullandığı ve meallerde haber manası verilen nebe kelimesi, haber değil “beklenen haber” manasındadır.  Süleyman ve Zel-karneyn kıssaları arasındaki bu kopmaz bağların ortaya çıkması her zaman olduğu gibi sadece ve sadece Yüce Allah’ın kelimelerine tutunmakla mümkündür.

Ramazan DEMİR


[1] İsfahani, Müfredat MKS md.

[2] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük MKS md.s.1960

[3] Bkz. www.tuvavadisi.org Zülkarneyn 8, 9, 10, 11 dosyaları

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*