SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -30- GAYB’I GÖREBİLMEK

GAYB’I GÖREBİLMEK

Neml 27/20

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

(Süleyman) Gözden kaybettiği o tayrı soruşturdu. Ne oldu bana da hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa (o da) gaiblerden (görünmeyenlerden) biri mi oldu.

Böyle bir mealin daha isabetli olduğunu öngördüğümüz bu ayetin işaret ettiği; Süleyman’ın gaybi varlıkları görebilir hale gelmiş olmasının üzerinde biraz durmak gerekmektedir. Sonuçta Süleyman gaybi varlıklar olan cinler ve uçma kabiliyetinde olan bir takım maharetli şeytanlarla konuşmakta, onlara iş gördürmekte, onları görebilmekte ve onları istihdam edebilmektedir. Bu durum, ister istemez bizi çok daha önce sorduğumuz bir soruyu tekrar sormaya mecbur etmektedir. O soru şuydu:

Mealini verdiğimiz yukarıdaki ayet, Süleyman’ın kendi emrine girmiş olan Tayr’ı yani uçma kabiliyetinde olan maharetli şeytanları (ve cinleri) görebildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Fakat müşahede aleminde bir beşer olan Süleyman’ın sahip olduğu gözlere diğer insanlar da sahiptir. Bu durumda diğer insanlar da Süleyman’ın görebildiklerini görmekte midirler? Yine aynı soruyu farklı bir pencereye taşıyarak şöyle de sormuştuk. Süleyman’ın gaybi varlıkları görebilmesi, onun görme kabiliyetindeki birtakım değişiklerle mi olmuştur yoksa gaybi alemin varlıkları mı, onun kendilerini görebilmesi için değişmiştir? Yani Süleyman mı daha önceden göremediği gayb alemini görür olmuştur, yoksa daha önce görülemeyen gayb aleminin varlıkları mı ona görünür olmuştur?

İşte bu soru en azından resuller bağlamında gayb ve müşahede alemi ilişkisinin içeriğinin tespitini zorunlu hale getirmektedir. Çünkü bu soruya, “gayb alemi varlıkları görünür hale gelmiştir” şeklinde bir cevap verilmesi durumunda, görünür hale geldikleri için onları sadece Süleyman değil diğer insanlar da görecektir. Öte yandan apaçık bir düşman olduğu Yüce Allah tarafından bildirilen şeytanların, uysal bir işçi gibi Süleyman’ın emrine girmesi, onun için heykeller, kazanlar, binalar, mihraplar ve dalgıçlık (bu kelimelerin gerçekte bu anlamlara gelip gelmedikleri başka bir yazının konusudur) yapmaları, düşmanlığın bittiği anlamına mı gelmektedir gibi bir başka soru da tekrar sorulmalıdır. Çünkü kendi emrine uymadığı için İblis’i zincirlemeyen, dahası insanı saptıracağını açıkça ilan etmesine rağmen ona mühlet veren Yüce Allah’ın, diğer yandan sırf kazan, heykel, bina gibi çok basit şeyleri yapmaları için onları, bukağılara ve zincirlere vurması, zorla emir altına alması, çelişki gibi durmaktadır. Yüce Allah en başta şeytana “sen mühlet verilenlerdensin” demiştir. Bu sözü söyleyen Yüce Allah’tır ve O asla sözünden caymaz. Öyleyse Süleyman’ın emrine girmeleri için onları zorlayan, zincirlere ve bukağılara vuran Yüce Allah “sen mühlet verilenlerdensin” sözünü en azından Süleyman için askıya mı almıştır? gibi daha başka bir soru da karşımıza çıkmaktadır.

Süleyman kıssaları bağlamında anlatılan olayları dizi film akışı gibi ortaya koymak, belki daha heyecanlı olabilirdi. Fakat Kur’an’ın anlattığı her bir kıssa ve kıssalarda kullanılan her bir kelime, bir masalın veya bir hikâyenin parçaları değil, ilkelerin hayat içindeki karşılığıdır. O kıssalara konu olan kişiler de bir masalın kahramanları ya da bir filmin başrol oyuncuları değil, adım adım izleri takip edilmesi gereken insanlığın imamı, önderi ve örneği olan resullerdir. Onların yaşamış oldukları olayların tamamı, ilkelerin hayat bulmuş halidir. Onların kıssalarının belkemiğini oluşturan bu ilkeleri arka plana iterek, sınırlandırarak, parçalayarak, önemsemeyerek veya hiç dikkate almayarak onları anlamak mümkün değildir. Durmadan araya girerek kıssadaki olayların akışını sekteye uğratmamız ve olaylar zincirini yan konulara girerek durmadan ertelememiz, sabırsız okuyucu için sıkıcı gelebilir. Fakat olayların temelinde olan değişmez ilkeleri görmeden heyecanlı bir masal, sonraki bölümü merak edilen bir dizi film tadında kıssa anlatmaktansa, ilkeleri anlamak için ömür çürütmek daha evladır. Elbette ki kıssalardaki olayların oluş biçimleri yani şekilleri de önemlidir ama unutulmamalıdır ki, bu şekillerin ortaya çıkması ilkeler yüzündendir. Künhüne vakıf olmadığımız bir kıssanın tamamı bir çırpıda anlatılsa dahi ilkeler olmadan olayların nasıl gerçekleşmiş olduğunu anlamamız mümkün değildir. Mesela, Yüce Allah’ın ilkeleri olmamış olsaydı risalet gibi bir kurum ortaya çıkmazdı. O ilkeler anlaşılmadan ne risaletin ne de resullerin anlaşılması mümkün değildir. Resullerin bağlı olduğu ilkeler olmasaydı Süleyman asla “rabbim bana benden sonra kimsenin erişemeyeceği bir mülk ver” diyemezdi. Şimdi bunları ortaya çıkaran ilkeler yok sayılarak “Sonra ne oldu?” şeklinde sorularla sadece olayların akışını merak etmek, ilkelere iman etmiş bir mü’min için doğru bir hareket olmasa gerektir.

Öte yandan Kur’an’da anlatılan tüm kıssalar; efsaneler, hikayeler, rivayetler ve akla hayale gelmeyecek yorumlarla çığırından çıkarılmış, her bir kıssanın müellifin kendi çabasınca elde edeceği hikmet (!) fabrikalarına dönüştürülmüş olması da zaten bu ilkelerin görülmemiş ve hatta yok sayılmış olmasından dolayı değil midir?

“Süleyman, gaybi varlıklarla nasıl iletişim kurdu?” şeklinde özetleyeceğimiz sorulara geri dönecek olursak, bu soruların cevaplanması gayb ile müşahede aleminin ilişkilendirildiği ve başka bölümlerde kısmen de olsa değindiğimiz diğer olayların hatırlanmasını gerekli kılmaktadır.

Gayb alemi varlıklarının müşahede aleminde, hem de gözle görülebilir hale gelmelerini anlatan tek olay, Süleyman kıssaları bağlamında anlatılan olaylar değildir. Bir kere Yüce Allah’tan vahiy almış her resul gayb aleminin en belirgin ve etkin kişisi olan Cebrail’i görmüş ve duymuştur. Hatta sadece resuller değil, beşer kılığında da olsa Meryem’de görmüştür.

Meryem 19/17-21

فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَأَرْسَلْنَا إِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

(19/17) Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde göründü.

قَالَتْ إِنِّي أَعُوذُ بِالرَّحْمَٰنِ مِنْكَ إِنْ كُنْتَ تَقِيًّا

(19/18) Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi

قَالَ إِنَّمَا أَنَا رَسُولُ رَبِّكِ لِأَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا

(19/19) Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak için gönderildim” dedi

قَالَتْ أَنَّىٰ يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا

(19/20) Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.

قَالَ كَذَٰلِكِ قَالَ رَبُّكِ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ ۖ وَلِنَجْعَلَهُ آيَةً لِلنَّاسِ وَرَحْمَةً مِنَّا ۚ وَكَانَ أَمْرًا مَقْضِيًّا

(19/21) Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik. Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi. (DİB meali)

Tıpkı Meryem gibi İbrahim ve karısı, Lut ve onun kavmi insan suretinde gelen melekleri görmüş ve onlar da tıpkı Meryem kıssasında olduğu gibi melekler kendilerinin elçi olduklarını bildirene kadar onların melek olduklarını anlamamışlardır.[1]

Gayb aleminin varlıkları olan meleklerin her ne şekilde olursa olsun müşahede aleminde görünmeleri, sadece Yüce Allah’ın izni ile olmaktadır. Yüce Allah izin vermeden onların müşahede aleminde herhangi bir şekilde görülebilir olmaları ve herhangi bir olayda rol almaları mümkün değildir.

Kadr 97/4

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ

Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. (DİB meali)

Bakara 2/97

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَىٰ قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللَّهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ

De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.” (DİB meali)

Meryem 19/64

وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ ۖ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا

(Cebrail, şöyle dedi:) “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O’nundur. Rabbin unutkan değildir.” (DİB meali)

(NOT: Ayete verilen bu mealin başında parantez içi (Cebrail, şöyle dedi:) şeklindeki müdahalenin ayette karşılığı yoktur. Bu müdahale meali yapan müelliflerin takdiridir.)

Bunlar ve daha birçok ayet, gayb aleminin varlıklarının müşahede alemine görünür veya görünmez şekilde gelebilmelerinin sadece Yüce Allah’ın izni ile olduğunu göstermektedir. Ama bu izin onların eline tutuşturulmuş bir izin kâğıdı ya da elbiselerinin bir yerine iliştirilmiş giriş kartı gibi bir şey değildir. İzin kelimesi bir şeyi yapma imkânı olmayan birine o şeyi yapabilmesi için imkân tanımak, imkân vermek anlamındadır. Bu iznin iki şekilde olması mümkündür.

  1. Yapılacak şeyi o varlık boyutuna indirgemek.
  2. Yapacak varlığı, o boyuta yükseltmek.

Müşahede aleminde insanların insanlara verdiği izin, genellikler yapılacak şeyi kişi boyutuna indirgemek şeklinde gerçekleşmektedir. Girilmemesi gereken bir binaya, o binada yapılan şeyleri yapmaya hatta anlamaya bile kapasitesi olmayan birinin, eline geçirdiği bir yaka kartıyla girmesi pekâla mümkündür. Kapasitesi olmadığı halde o binaya girme iznini alan kişi, aslında orada yapılan şeyleri kendi boyutuna indirgemiş olmaktadır.

Fakat Yüce Allah’ın meleklere ve Cebrail’e verdiği izin tam tersi şekilde işlemektedir. Melekler ve Cebrail hem kapasite olarak hem de konum olarak insan denilen varlık türünden kat be kat daha üstün varlıklardır. Aslında geleneksel anlayış, Âdem kıssaları bağlamında anlatılan meleklerin secde etmesi kıssasından yola çıkarak, insanın meleklerden daha üstün olduğuna inanmaktadır. Fakat bu asla doğru değildir. Geleneksel anlayışın bu şekilde bir inanca sahip olması, Âdem kıssaları bağlamında geçen secde etme olayının tam tersi istikamette anlaşılmasından dolayıdır.

Hicr 15/28-30

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

(15/28) Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım.

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

(15/29) Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.

فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

(15/30) Bunun üzerine bütün melekler saygı ile eğildiler (DİB meali).

Kur’an’ın birkaç yerinde anlatılan meleklerin “Âdem için” secde etme olayını bu ve buna yakın şekilde meallendiren müellifler, devamında Âdem’in yani insan soyunun meleklerden daha üstün olduğunu belirtmişlerdir. İnsan soyu dedik çünkü geleneksel anlayış Âdem’in yaratılan ilk insan olduğunu, eşinin ondan yaratıldığını ve doğan çocukların ensest ilişki ile ürediğini, insan soyunun ise bu şekilde ortaya çıktığını savunmaktadır. Âdem’in ilk insan olmadığı, insan türünün ondan çok önceleri ortaya çıkmış olduğunu, yaratılan ilk insanın bir erkek değil tam tersi kadın/lar olduğunu daha önce birkaç kere ifade etmiştik (Bu konuyla ilgili daha detaylı bir çalışma Allah dilerse yine bu sitede yayınlanacaktır).

Âdem ilk insan değildir ama ilk beşer, ilk nebi ve ilk resuldür ve insanlığın atası değil, resullerin atasıdır. Meleklere secde etme emri veren ayetlerin hepsine bakıldığında, secde emrinin onun önünde eğilme şeklinde değil, onun için emre amade olma şeklinde olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu kıssanın anlatıldığı her yerde secde emri ya yukarıdaki gibi فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ (fekau lehu sacidin) şeklinde ya da وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا (ve iz kulna lil melaiketi’scudu li edeme fesecedu) şeklinde geçtiği görülecektir. Bu cümlelerde geçen لَهُ (lehu) ve لِآدَمَ (li edeme) kelimesindeki ل (li) harfi cer’i cümleye “ona secde edin” şeklinde bir anlam katabileceği gibi “onun için secde edin” anlamı da katabilmektedir. Bu iki anlamdan birini tercih etmek müellife kalmıştır. Geleneksel anlayışa sıkı sıkıya yapışmış müellifler genelde tercihlerini “ademe secde edin” şeklinde kullanmış ve buradan yola çıkarak Âdem soyu dedikleri tüm insanlığın, meleklerden üstün olduğu sonucunu çıkarmışlardır.

Böyle yaparak hem secde kelimesini “bir şeyin önünde eğilerek onun üstünlüğünü kabul etme” şeklinde bir anlama indirgemiş, hem de devamında anlatılan olayları içinden çıkılamaz bir şekle büründürmüş olmaktadırlar. Şimdi bu anlayışa göre insan soyu meleklerden üstündür ve bu anlayış onlara göre güya vahyin verdiği bir anlayıştır.

Araf 7/20

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَٰذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.” (DİB meali)

İnsan soyunun meleklerden üstün olduğunu söyleyen geleneksel anlayışa göre, vahiy alan, kendisine isimlerin öğretildiği, ilk resul ve onlara göre ilk insan olan ve hatta insan soyunun kendisi yüzünden meleklerden daha üstün kılındığı Âdem; insan soyunun meleklerden daha üstün olduğunu bilmemekte ve şeytanın “rabbiniz size bu ağacı iki melek olmayasınız” şeklindeki vesvesesine kanmaktadır. Dahası şeytan o kadar aptaldır ki; Âdem’i kendisinden daha aşağıda olan bir şeyle kandırmaya çalışmaktadır. Yani geleneksel anlayışa göre insan soyunun meleklerden daha üstün kılınma olayının iki baş aktörü olan Âdem ve şeytan; insan soyunun meleklerden daha üstün olduğunu bilmemekte, biri insandan daha aşağıda olan “iki melek olmayasınız” diyerek kandırmakta diğeri ise insandan daha aşağıda olan melek olmak için Yüce Allah’ın açık emirlerini hiçe saymaktadır!..

Oysa Tevhid’i ve yalnızca kendisine kul olmayı varlığın temel ilkesi haline getiren Yüce Allah’ın kendisinden başkasına secde edilmesini emretmesi asla mümkün değildir. Çünkü bu Yüce Allah, şirki emretti anlamına gelmektedir. Yüce Allah meleklere; Âdem’e secde edin dememiş, Âdem için benim emrime amade olun demiştir. Bunun yanında insanlar, asla ve kat’a meleklerden daha üstün değil tam tersi kat be kat daha aşağı varlıklardır. Eğer melekler insandan daha aşağı varlıklar olsaydı, onların bize vahiy getirmesi değil bizim onlara vahiy götürmemiz gerekirdi. Çünkü vahiy gibi eşsiz bir değer daha düşük bir varlıktan daha yüce bir varlığa asla gelemez. Tam tersi Yüce olandan daha aşağıda olana indirilir. Vahyin kaynağından insana ulaşana kadar izlediği rotayı göz önüne aldığımızda bu apaçık ortadadır.

Bunun yanında eğer insan meleklerden daha üstün olsaydı, bizi gözetleyen, yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı veya yaptıklarımızı yazan, kayıt altına alan onlar değil, tam tersi bizim onları gözetliyor olmamız gerekirdi. Çünkü daha yüce bir varlık daha düşük bir varlığın gözetimine bırakılamaz. Dahası eğer insan meleklerden daha üstün olsaydı, meleklerin insanın üstünlüğünü kabul etmeme noktasında bir de sabıkası bulunmaktadır.

Bakara 2/30

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti. (DİB meali)

Bu itiraz sadece İblis tarafından yapılmış bir itiraz değildir. Meleklerin tamamı bu itiraz sırasında İblis ile birlikte hareket etmişlerdir. Şimdi daha en baştan insan soyunun üstünlüğüne (!) itiraz eden meleklerin, (üstelik geleneksel anlayış ayetlerin anlattığı bu olayın daha Âdem yani ilk insan yaratılmadan önce yapıldığını savunduğuna göre) aynı itirazın kan döktükten, bozgunculuk yaptıktan sonra olmayacağının garantisi nedir? Bizim üstünlüğümüze bu şekilde itiraz eden meleklerin amel defterlerimizi düzgün tutacağına dair nasıl bir güvence vardır? Geleneksel anlayış elbette buna da bir kılıf bulmuş, ayette açıkça itiraz etmelerine rağmen meleklerin cinsiyeti olmayan, yemeyen içmeyen, hiçbir şekilde Allah’a itiraz etmeyen varlıklar olduğunu söylemişlerdir. Bir yalan başka bir yalanı, bir tahrif başka bir tahrifi peşinden sürükleyerek sonunun nerede biteceği bilinmeyen bir zincire dönüşmektedir. 

Tüm Kur’an’da kendilerine yukarıdaki ayetteki itiraz dışında (ki bu itirazın sebebi bambaşkadır) hiçbir kötü sıfatla anılmayan meleklerin, kafir, fasık, cahil, müşrik, akılsız, nankör, münafık ve daha bilimum kötü sıfatla anılan insandan daha aşağıda varlıklar olması asla mümkün değildir. Dahası onlar akıllı ama iradesiz, yemeyen, içmeyen, gıdaya ihtiyaç duymayan, cinsiyeti olmayıp üremeyen varlıklar değillerdir. Onlar da Yüce Allah’ın varlığa koyduğu “zevceyn” ilkesine tabidirler. Üremeyen, üretilmeyen, türemeyen, türetilemeyen, yemeyen, yedirilemeyen ve eşi (zevci) olmayan tek varlık vardır O da Alemlerin tek hükümdarı Yüce Allah’tır. Hiçbir varlık onun sıfatlarından bir tanesinin bile bir benzeri ile donatılmamıştır. Ona sonsuzda bir ihtimal kadar bile benzeyen biri yoktur ve olamaz da.

Kur’an’da hem insana hem Allah’a atfen gelen alim, semi, basar gibi kavramlardan yola çıkarak insanın Allah’ın suretinden yaratıldığını ve ona benzer sıfatlarla sıfatlandırıldığını söylemek ise şirkin en dip seviyesinden başka bir şey değildir. Yüce Allah yarattıklarından hiçbirine ne sıfatlarında ne fiillerinde ne zatında ne de akla gelebilecek hiçbir şeyde asla ve asla benzememektedir. O her şeyiyle benzersizdir.

Gayb alemi olan melekleri bu şekilde tasvir etmek devamında gelen olayların da bu tasvire uydurulmasına neden olmuş ve tahrif zinciri uzadıkça uzamıştır. Halâ da bu zincire yeni halkalar eklenmektedir. Gayb bizim herhangi bir şekilde ulaşabileceğimiz bir boyut değildir. Hatta Yüce Allah bize bildirmez ise bilgi olarak bile bilebileceğimiz veya öğrenebileceğimiz bir şey değildir. Yani gayb alemi, bilgilerinin tamamı ancak ve ancak Yüce Allah’ın bildirmesi ile bilinebilen bir şeydir. Yoksa kendi başımıza ölümden sonra yaptıklarımızın ya da yapmadıklarımızın hesabını vereceğimiz bir mahkemenin varlığına ulaşmamız asla mümkün değildir.

İşte Yüce Allah bu gayb aleminden haber vermiş ve o alemin varlıklarının müşahede alemine geçebilmelerin tek şartının kendisinin vereceği izin olduğunu söylemiştir. Fakat bu izin sadece tek yönlüdür. Yani sadece gayb aleminin varlıkları müşahede alemine gelebilmektedirler. Tersi yani müşahede aleminin varlıklarının gayb alemine geçebilmesi yönünde bir izin Kur’an’da bulunmamaktadır (ya da biz bulamadık). Resullerin vahiy alma sırasında Cebrail’i görmeleri, Cebrail’in onlara görünme izni almasından dolayıdır. Yani resuller gayb alemine değil, Cebrail müşahede alemine geçiş yapmıştır. Nitekim Meryem’in onu görebilmesi de bu sayede olmuştur.

Tıpkı bunun gibi Süleyman’ın şeytanları ve cinleri görmesi de Süleyman’ın gayb alemine geçişi ile değil, cinler ve şeytanlara müşahede geçme izninin verilmesi hatta zorla bu hale getirilmeleri ile mümkün olmuştur. Yani Süleyman’ın emrine giren şeytanlar ve cinler tıpkı İbrahim’in misafirleri gibi insan kılığında müşahede alemine geçiş yapmışlardır. Çünkü gayb aleminden müşahede alemine geçiş yapabilmenin ilkesi, yani izni budur. Bu potansiyel gayb alemi varlıklarının hemen hepsinde vardır ama izin olmadan bu potansiyellerini kullanabilmeleri isteseler bile mümkün değildir. Gayb aleminin kötü karakteri olan şeytanlarda da bu izin vardır ve bu izin onlara ta en başta verilmiştir.

Hicr 15/32-42

قَالَ يَا إِبْلِيسُ مَا لَكَ أَلَّا تَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ

(15/32) Allah, “Ey İblis! Saygı ile eğilenlerle beraber olmamandaki maksadın ne?” dedi.

قَالَ لَمْ أَكُنْ لِأَسْجُدَ لِبَشَرٍ خَلَقْتَهُ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

(15/33) İblis dedi ki: “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş balçıktan yarattığın insan için saygı ile eğilemem.”

قَالَ فَاخْرُجْ مِنْهَا فَإِنَّكَ رَجِيمٌ

(15/34) Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun.

وَإِنَّ عَلَيْكَ اللَّعْنَةَ إِلَىٰ يَوْمِ الدِّينِ

(15/35) Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi.

قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ

(15/36) İblis: “Rabbim! Öyle ise onların tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver” dedi.

قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ

إِلَىٰ يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ

(15/37,38) Allah da, “O hâlde, sen vakti (yalnızca benim tarafımdan) bilinen güne (kıyamete) kadar mühlet verilenlerdensin” dedi.

قَالَ رَبِّ بِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأُزَيِّنَنَّ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَلَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ

إِلَّا عِبَادَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ

(15/39,40) İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.

قَالَ هَٰذَا صِرَاطٌ عَلَيَّ مُسْتَقِيمٌ

إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ إِلَّا مَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْغَاوِينَ

(15/41,42) Allah, “İşte bu bana ulaştıran dosdoğru yoldur. Azgınlardan sana uyanlar dışında, kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur” dedi. (DİB meali)

(NOT: Aslında her biri üzerinde uzunca durulması gereken bu ayetleri sadece konumuz bağlamında ele almaktayız.)

İblis’in aldığı bu iznin içeriği her ne olursa olsun, istediği şeyi yapabilmesi ancak gayb aleminden müşahede alemine geçiş yapabilmesi durumunda mümkündür. Yani en başından beri şeytanın da gayb aleminden müşahede alemine geçme izni vardır. Üstelik ona verilen bu iznin en önemli şartı kullar üzerinde zorlayıcı bir güç kullanamayacak olmasıdır. Nitekim birçok ayette şeytanın kimseyi zorlamadığı sadece davet ettiği, insanların da bu davete canla başla koştukları belirtilmiştir.

İbrahim 14/22

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ ۖ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي ۖ فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ ۖ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ ۖ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ ۗ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (DİB meali)

Evet şeytanın davet etmesi, insanlara kendisini adım adım takip ettirebilmesi ancak gayb aleminden müşahede alemine geçiş yapabilmesi durumunda mümkündür ve o bu izne sahiptir. İşte Süleyman kıssaları bağlamında geçen şeytanların ve cinlerin durumu da böyle olmalıdır. Yoksa gayb aleminin varlıkları olarak müşahede aleminde Süleyman için fiziki işler yapmaları asla mümkün değildir. Nitekim o bağlamda incelediğimiz son ayette bu durum açık bir şekilde ifade edilmektedir.

Neml 27/20

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

(Süleyman) Gözden kaybettiği o tayrı soruşturdu. Ne oldu bana da hüdhüd’ü göremiyorum, yoksa (o da) gaiblerden (görünmeyenlerden) biri mi oldu.

Bu ayette Süleyman göremediği Hüdhüd için “yoksa o da gaiblerden biri mi oldu” şeklinde bir cümle sarf etmektedir. İşte bu durum, gördüklerinin gayb aleminde değil müşahede aleminde olduğunu göstermektedir. Cümlede الْغَائِبِينَ (gaibin) kelimesinin çoğul olması ve formunun ismi fail olması, gayb olanlar şeklinde anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu kelimenin “gayb olanlar” şeklinde değil de “kaybolanlar” şeklinde çevrilmesi doğru değildir. Evet, bu kelime hali hazırda olmayan yani kayıp olan kişi için de kullanılmaktadır. Ama Süleyman’ın askerleri kayıp olanlardan değil “gaib olanlardan” oluşmuştur. Zaten göremediği Hüdhüd için “bana ne oldu da Hüdhüd’ü göremiyorum” demesi bunu işaret etmektedir. Normal şartlarda bir kişi kayıp olduğundan dolayı görünmüyorsa “bana ne oldu” denmez “ona ne oldu” denmektedir. Ama Süleyman Hüdhüd’ü göremeyiş sebebini, onun kayıp olmasına değil, kendisinin görememesine ve (onun)“gâiblerden biri” olmasına bağlamıştır.

İşte bu durum, yani gayb aleminin varlıklarının Süleyman’a görünür olması, Süleyman’ın o aleme onlar üzerinden ulaştığını göstermektedir. Hatırlanacağı gibi Zel-Karneyn kıssalarının başında; onun birini takip etmesi için bir aracı gönderdiğini belirtmiştik. Hatırlanması için ayetleri buraya almak daha doğru olacaktır.

(18/85) فَأَتْبَعَ سَبَبًا Bir aracıya iz sürdürdü

(18/86) حَتَّىٰ إِذَا بَلَغَ nihayet (aracı) ulaşacağı zaman…

Bu ayetlerde geçen kelimeler hakkında, Zülkarneyn 7-8-9 dosylarında üzerinde durmuş ve ayette geçen سَبَبًا “sebeben” kelimesine, bir şeye ulaşılması için edinilen aracı manasını vermiştik. İşte Süleyman’ın yani Zel-karneyn’in istediği kişi veya şeylere ulaşabilmesi için aracı edinmesinin sebebi, gayb alemi varlıklarını göremiyor olmasından dolayıdır. O Hüdhüd ve ileride gelecek daha başka gaybi varlıkları, kendi hizmetine verilmiş ama gayb aleminden müşahede alemine geçmeyen ve geçmemekte direnen başka gaybi varlıklara ulaşmaları için “sebeb” (سَبَبًا “sebeben”) yani amacına ulaşması için aracı edinmiştir. Onun edindiği bu aracılık Yüce Allah’ın belirlediği sınırlar çerçevesinde ve asla ilkeleri ihlal edecek şekilde değildir. Kıssa ilerledikçe aracı edinmenin ilkeleri bozmak için değil tam tersi daha sağlam uygulamak için olduğu daha iyi anlaşılacaktır.

Kur’an’da anlatılan tüm Süleyman kıssalarına bakıldığında onun hizmetine verilen gaybi varlıkların müşahede alemine göre olağanüstü kabiliyetleri olan varlıklar olmasına rağmen, onlara yaptırılan işlerin; dalgıçlık yapmak, bina inşa etmek, araç gereç yapmak (buradaki dalgıçlık, heykel, kazan gibi anlamlar verilen kelimelerin gerçekte ne olup ne olmadığı başka bir çalışmanın konusudur) gibi olağan üstü olmayan sıradan işler olduğu rahatlıkla görülecektir. Süleyman’ın hizmetine verilen ve insanlara göre daha maharetli ve kabiliyetli olan cin ve şeytanlar ile müşahede aleminde olağan üstü işler yapması ilkeler bazında doğru olmayacaktır. Çünkü bu durumda insanlar o yapılanları mucize olarak adlandıracak böylelikle şeytanlar ve cinler de mucizenin konusu haline gelecek ve belki de meşrulaşacaklardır. Aslında Süleyman “rabbim bana benden sonra kimseye erişmeyecek bir mülk ver” derken asla olmayan ve olması da mümkün olmayan bir şey istememiştir. Şeytanlar zaten gayb aleminden müşahede alemine geçiş yapabilmekte ve insanların arasına karışabilmektedir. O zaten bunları yapabilen şeytanların hem de çok az bir kısmının, müşahede aleminde mucize olarak adlandırılması mümkün olmayan sıradan işlerde istihdam edilmesini istemiştir. Başka bölümlerde Allah dilerse hem Süleyman’ın “rabbim bana benden sonra kimseye ulaşmayacak bir mülk ver” şeklindeki duasının hem de bu duasına verilen sıra dışı karşılığın üzerinde durulacaktır.

Ramazan DEMİR


[1] Bkz. Kur’an; Hud 11/69-83

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*