SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -29- HÜDHÜD

HÜDHÜD

Neml 27/20

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?” (DİB meali)

Bu mealde ve diğerlerinde kuşlar manası verilen الطَّيْرَ (tayr) kelimesinin üzerinde, daha önce 5 bölüm durmuş ve kelimeye Süleyman kıssaları bağlamında ve diğer pek çok ayette “kuşlar” manasının verilmesinin mümkün olmadığını, verilmesi gereken doğru anlamın “uçanlar” olması gerektiğini ve bunların da Süleyman’ın emrine verilen ve tıpkı bazı melekler gibi uçma kabiliyeti bulunan şeytanlar olduğunu tüm gerekçeleriyle birlikte belirtmiştik. Meal ve tefsir müelliflerinin الطَّيْرَ (tayr) kelimesine “kuşlar” manası vermeleri, sadece akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşan kuşlar efsanesinin doğmasına neden olmamış, bunun yanında ayetlerdeki diğer kelimelere de konuşan kuşlar kurgusu temel alınarak doğru olmayan manalar verilmesinin yolunu açmıştır.

Ayetin başında gelen تَفَقَّدَ (tefakkade) kelimesi tefa’ul babından gelen bir fiildir. Bu kelime Kur’an’da, ikisi Yusuf suresinde, biri burada ve hepsi de fiil olmak kaydıyla 3 defa geçmektedir. Kelimenin anlamını tespit etmeye geçmeden önce, “tefa’ul babının” kelimelere kattığı anlamın tekrar hatırlanması gerekmektedir.

  1. Tefa’ul babı müteaddi (geçişli) fiili, lazım (geçişsiz) fiile çevirir. Mesela: كَسَرَ “kırdı” kelimesi müteaddi bir fiildir. كَسَرَ الْوَلَدُ الزُّجَاجَ cümlesi, “Çocuk camı kırdı.” manasındadır. كَسَرَ fiilini tefa’ul babına sokarak تَكَسَّرَ dediğimizde ise mana, “kırıldı” olur ve müteaddi fiil lazım fiile çevrilmiş olur. تَكَسَّرَ الزُّجَاجُ “Camı kırıldı.” manasına gelir. Gördüğünüz gibi, tefa’ul babı ile müteaddi fiil lazım fiile çevrilmiştir.
  2. Tefa’ul babı, fiile zorla olma ve zorla elde etme manasını verir. Mesela: عَلِمَ kelimesi, “bildi” manasındadır. Bu fiili tefa’ul babına sokarak تَعَلَّمَ dediğimizde ise mana “öğrendi” olur. Bu fiilden şunu anlarız ki: İlim ve bilgi zorla elde edilen bir şeydir. İşte tefa’ul babı, fiile zorla olma ve zorla elde etme manasını vermiştir.

Bu açıklamalar şu anlama gelmektedir. Eğer anlamaya çalıştığımız fiile tercih edilen kök anlam geçişli (müteaddi) bir anlam ise önce bunun geçişsiz (lazım) hale getirilmesi, ardından kelimeye zorluk ifade eder şekilde mana verilmesi gerekmektedir.

Yukarıya aldığımız mealde, kelimeye “göz atıp yokladı” şeklinde bir mana tercih edilmiştir. Kelimeye verilen bu anlam, geçişsiz (lazım) değil geçişlidir (müteaddi). Çünkü göz atıp yoklama yapılabilmesi için mutlaka bir nesne olması gerekmektedir. Hatırlanacağı üzere lazım fiil: nesnesini bir harfi cerle alan ya da nesne gerektirmeyen, yatmak, uyumak, acıkmak, ağlamak, oturmak gibi yapılan fiilin bizzat fail üzerinde görüldüğü fiillerdir. Müteaddi fiil ise: mutlaka bir nesneye ihtiyaç duyan, dövmek, kırmak, yemek, çiğnemek, öldürmek gibi fiilin fail üzerinde değil de başka biri üzerinde görülmesidir. Bir fiilin müteaddi veya lazım olduğunun anlaşılması neyi, kimi sorularına cevap alınmasından kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Mesela lazım (geçişsiz) olan uyudu fiiline neyi ya da kimi sorusunu sorduğunuzda cevap almanız mümkün değildir. Ama “yedi” şeklinde bir fiile, neyi sorusunu sorduğunuzda ekmek, elma, üzüm yedi veya daha başka bir şeyi yedi şeklinde cevap alabilirsiniz. İşte bu fiillerin geçişli ya da geçişsiz olduğunun anlaşılması için basit bir yöntemdir.

Anlamaya çalıştığımız تَفَقَّدَ (tefakkade) kelimesi de tefa’ul babından gelme bir fiil olduğu için ona yüklenilecek anlamın geçişsiz olması gerekmektedir. Yani “neyi veya kimi” şeklinde sorular sorduğumuzda cevap alamayacağımız bir anlamı olmalıdır. Yukarıdaki mealde bu kelimeye “göz atıp yokladı” şeklinde geçişsiz değil geçişli bir mana verilmişti, çünkü; neye ya da kime şeklinde bir soru sorduğumuzda “kuşları” şeklinde bir cevap verilmektedir. Bu durumda kelimeye verilen anlam tefa’ul babının özelliklerini taşımamaktadır. Diğer meallerin birçoğunda, aynı kelimeye “teftiş etti” şeklinde anlam vermişlerdir. Bu anlam da geçişsiz (lazım) değil geçişlidir (müteaddidir). Çünkü aynı şekilde “kimi teftiş etti?” diye bir soru sorduğumuzda, yine “kuşları” şeklinde bir cevap almamız mümkündür. Yani diğer meallerde verilen anlamlar da kelimenin tefa’ul babından gelmesine uymamaktadır.

Kelimelerin tefa’ul babından gelmesiyle kazandığı ikinci özellik ise, o fiilin kolay yapılmadığı, zorlukla yapıldığını belirtmesiydi. Kelimeye “göz atıp yokladı” ya da “teftiş etti” şeklinde bir anlamın verilmesi, herhangi bir zorlanmanın olduğunu ya da fiilin zorlukla gerçekleştiğini bildirmemektedir. Yani meallerdeki hangi anlam tercih edilirse edilsin, sonuçta o anlamlar kelimenin geldiği tefa’ul babının özelliklerine uymamaktadır.

Kelimeye bu anlamın tercih edilmesinin arka planında Süleyman’ın emrine girenlerin kuşlar olduğu ve onların akıllı ve iradeli varlıklar gibi hem konuştukları hem de konuşulanları anladıkları efsanesi yatmaktadır. Yani kelimenin anlamı gramer kuralları üzerinden değil, efsaneler üzerinden belirlenmiştir.

تَفَقَّدَ (tefakkade) kelimesi ف ق د (fe+kaf+dal) kök harflerinden türemiştir ve biraz önce belirttiğimiz gibi Kur’an’da bu kökten türemiş ikisi Yusuf suresinde olmak üzere 3 kelime bulunmaktadır. Yusuf suresinin 71. ayetinde مَاذَا تَفْقِدُونَ (meze tefkidun) şeklinde bir soru edatıyla birlikte gelen bu kelimeye meallerin tamamında “neyi kaybettiniz” anlamı verilmiştir. Yine Yusuf suresinin 72. ayetinde نَفْقِدُ (nefkidu) şeklinde geçen kelimeye yine tüm meallerde “biz kaybettik” anlamı verilmiştir. Yani her iki kelimeye de meal müelliflerinin tercih ettiği kök mana “kaybetmek” şeklindedir.

الفَقْدُ (Fakdu): Bir şeyin var iken yok olması, kaybolması. Bu kelime hiç varlık bulmamış şeyler için kullanılmamaktadır. تَفَقُّدٌ (tefakkudun) sözcüğü hakikatte, bir şeyin kaybedilmesinin ardından, onunla ilgili bir bilgi elde etmek için çaba göstermek, ya da sükûnetle, yavaş yavaş veya tekrar tekrar çaba göstermek demektir.[1]

Kelimenin lügat anlamlarını da vermeden önce, İsfahanin yaptığı bu açıklama üzerinden bu kelimenin Yusuf suresindeki diğer iki kullanımını hatırlamak faydalı olacaktır. Kelime, Yusuf suresinin 71. ayetinde bir soru edatı ile birlikte مَاذَا تَفْقِدُونَ (meze tefkidun) şeklinde geçmişti. Kelimenin kaybolan bir şey hakkında soruşturma anlamını göz önüne aldığımızda مَاذَا تَفْقِدُونَ (meze tefkidun) ifadesine “kaybettiğiniz neyi soruşturuyorsunuz” şeklinde bir mana verilmesi daha doğru olacaktır. Hemen devamında gelen ayette de zaten bu sorunun cevabı verilmektedir. قَالُوا نَفْقِدُ صُوَاعَ الْمَلِكِ “kaybettiğimiz kralın tahıl ölçeğini soruşturuyoruz.” Görüldüğü gibi kaybedilen şeyi soruşturma anlamı, Yusuf suresindeki her iki kullanım için çok daha isabetli olmaktadır. Ama Yusuf suresinde geçen her iki kullanım da basit bir şekilde muzari fiildir. Onun için her iki kelime de geçişli bir manaya sahiptir. Oysa Neml suresinde bu kelime “tefaul babından” geldiği için geçişsiz bir anlama sahip olmalıdır. Bu kelimenin lügat manaları ise şu şekildedir:

فَقَدَ …………………………. Kaybetmek yitirmek.

فَقَدَ قَلَمَهُ……………………… Kalemini yitirdi.

 وَعْيَ فَقَدَ …………………… Şuurunu kaybetti.

فَقَدَ اَعْصَابه …………………. Tepki gösterdi, sinirlendi.

فَقَدَ من قِيْمَته ………………… Değer kaybetti.

اَفْقَدَه صَوَابَه ………………… Delirtti, deli etti.

تَفَقَّدَ ………………………… Yoklamak, araştırmak, incelemek, göz gezdirmek, denetlemek, kontrol etmek, aramak.

 القَاءِدُ وَحْدَاتِ الجَيْشِ تَفَقَّدَ ……. Komutan ordu birliklerini denetledi.

 الشُّرْطِيُّ مَنَازِلَنَا تَفَقَّدَ…………. Polis evlerimizi yokladı.

 تَفَقُّدٌ ……………………….. Yoklama, arama, teftiş.

 بَدَلَ فَاقِدٍ ……………………. Kaybolan nüshanın yerine kullanılan nüsha

 فَاقِدُ الضَّمِير ……………….. Vicdansız.[2]

Görüldüğü gibi kelimenin lügat manaları arasında meal müelliflerinin tercih ettiği “teftiş etti, yokladı” gibi bir mana vardır. Ama daha öncede belirttiğimiz gibi bu mananın tercih edilmesi durumunda tefa’ul babından gelen fiilin manası hem geçişli (müteaddi) olmakta hem de zorluk belirten anlamı ortadan kalkmaktadır. Çünkü “teftiş etmek” demek yapılan fiilin etkisinin başkası üzerinde görülmesi yani fiilin geçişli (müteaddi) olması demektir.

Bunun yanında ayetin başında gelen وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ (ve tefakkadet’tayr) bu iki kelimeye “kuşları teftiş etti” ya da “kuşlara bir göz attı” manası verilmesi demek, ayette tekil olarak geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesine “cins” belirten bir anlam vermek anlamına gelmektedir. Bu durumda وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ (ve tefakkadet’tayr) ifadesinde herhangi bir sınırlama olmadığı için الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi yeryüzündeki tüm kuşlar anlamına gelecektir. Yani kuş olarak ne varsa hepsi manasında olacaktır ki böyle bir şeyin olabilmesi mümkün değildir.

Ayette geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi marife ve tekil bir kelimedir ve tayr cinsinin tamamını değil onlardan sadece bir tanesini kast etmektedir. Daha önce üzerinde durduğumuz 17. ayetteki مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْر bu ibare üzerinde uzunca durmuş ve sayılan isimlerin başında مِنَ (min) harfi cer’i olmasından dolayı Süleyman’ın emrine sayılan varlık türlerinin tamamının değil sadece belli bir kısmının verildiğini belirtmiştik. İşte bundan dolayı bu ayette herhangi bir sınırlama olmadan gelen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi, uçan varlık olarak Süleyman’ın emrine verilenlerin tamamını değil, onların içinden sadece bir tanesini kast etmektedir. Nitekim ayetin devamı Süleyman’ın tüm tayr ile değil sadece bir tanesi ile ilgilenmiş olduğunu göstermektedir.

Tam burada Kurtubi’nin الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi hakkında söylediklerini aktarmanın gereği vardır. Müfessir, ayette geçen وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ (ve tefakkadet’tayr) ifadesindeki kelimeler için şunları söylemiştir:

  • التفقد Kelimesi: “Araştırmak, gözünün önünden kaybolan bir şeyi arayıp, bulmak istemek” demektir. الطَّيْرَ (et’tayr) ise çoğul bir isimdir, bunun da tekili (طَاءرٌ) Tair’dir. Burada kuşlardan kasıt, kuşların cinsi ve kuşların topluluğudur. Kuşlar yolculuğu esnasında onunla birlikte bulunur kanatlarıyla ona gölge yaparlardı.[3]

Şimdi bu müfessirimiz, bu ayette geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesine çoğul demiş ve bunun tekilinin ise Tair olduğunu söylemiştir. Aynı müfessirimizin Ali İmran suresinde hem de iki defa geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesine ne anlam verdiğine bakalım:

Al-i İmran 3/49

وَرَسُولًا إِلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنِّي قَدْ جِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ ۖ أَنِّي أَخْلُقُ لَكُمْ مِنَ الطِّينِ كَهَيْئَةِ الطَّيْرِ فَأَنْفُخُ فِيهِ فَيَكُونُ طَيْرًا بِإِذْنِ اللَّهِ ۖ

Onu İsrailoğullarına peygamber olarak gönderecek ve (onlara şöyle diyecektir): “Ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Ben size çamurdan kuş gibi bir şey yapıp ona üfleyeceğim ve Allah’ın izniyle hemen kuş olacak…” ( Kurtubi; El Camiu li Ahkami’l Kur’an, c.4.s.215)

Bu ayetin bir benzeri Maide suresi 110. ayettir ve müfessirimiz Neml suresinde çoğul dediği الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesine orada da tekil mana vermiştir. الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi asla çoğul değildir. Bu kelimeye çoğul anlamı verilmesi, onun cins ismi olarak görülmesindendir. Doğrudur, kelime tekil olarak gelse de çoğul mana olarak “kuş” türünü belirtebilir ama bu, her yerde bu anlamdadır şeklinde bir sonuca asla çıkamaz. Nitekim Kurtubi de hem Ali İmran 49, hem de Maide 110. ayetlerde toplam dört defa geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesine tekil mana vermiş, orada kelimelerin bir cinsi değil, o cinse mensup tek bir şeyi kast ettiği şeklinde anlamıştır.

İşte tıpkı bunun gibi anlamaya çalıştığımız ayette de kelime tüm cinsi değil, o cinsten tek bir tanesini kast etmiştir. Bu açıklamalardan sonra daha isabetli olduğunu öngördüğümüz ayetin meali şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/20

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

(Süleyman) Kaybettiği o tayrı soruşturdu. Ne oldu bana da hüdhüdü göremiyorum, yoksa (o da) gaiblerden biri mi oldu.

Hatırlanacağı üzere daha önce “Konuşan Kuşlar” adıyla 5 dosya yayınlamıştık.[4] İşte o dosyaların konusu olan konuşan kuş Hüdhüd الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) bu ayette geçmektedir. Bu kelime, tüm Kur’an’da sadece burada geçmektedir. Süleyman’ın kuşlarla konuştuğu efsanesini ilmek ilmek işleyen müfessirlerimizin dayanağı da işte bu kelimedir. Akılsız ve iradesiz olan bir kuşun nasıl olurda Süleyman ile konuşabildiğini hiç sorgulamayan, kelimenin الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) şeklinde marife geldiğini ise hiç görmeyen müfessirlerimiz, kuş olduğundan emin oldukları Hüdhüd’ün neden kaybolduğu ve Süleyman’ın onu neden soruşturduğu hakkında ise şunları söylemişlerdir:

Bil ki Süleyman (a.s), kuşları teftiş edince Hüdhüd´ü hususi bir işi için aradığı zannını uyandırmaktadır. Alimler, Hz. Süleyman´ın Hüdhüd´ü neden araştırdığı hususunda şu değişik izahları yapmışlardır:

  1. Vehb b. Münebbih´e göre, Hüdhüd nöbetini ihlâl ettiği için, Süleyman (a.s) onu araştırmıştır.
  2. Süleyman (a.s) onu, su ölçekleri ve bulma aletleri onda olduğu için, aramıştır. Çünkü Hüdhüd, yakında olan su ile, uzakta olanı bilebiliyordu. Süleyman (a.s) buna ihtiyaç duyduğundan dolayı, onu sordu ve araştırdı.
  3. Hüdhüd, güneşe karşı, Süleyman (a.s)’a gölge yapardı. Ortalıktan kaybolunca, Süleyman (a.s) onu araştırdı.[5]

Dinlerini böylesi tefsirler üzerinden edinen kardeşlerimiz için hemen belirtelim ki, müfessirimizin aktardığı bu bilgiler ne ayetlerden çıkarılmış bilgilerdir ne hadistir ne rivayettir ne sahabe sözüdür hatta ne de İsrailiyat’tır. Bu müfessirlerin ve görüşlerine başvurdukları alimlerin (!)Yüce Allah’ın haber vermediği bu bilgeleri nereden aldıklarına dair herhangi bir eleştiri ve yorum yapmayacak, olduğu gibi Allah’a ve vicdanlara havale edeceğiz. 

Sadece bu ayette geçen الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) kelimesinin marife olması oldukça dikkat çekicidir. Birkaç bölüm önce Arap dili gramer kurallarında kelimelerin marife olmalarının dört sebebi olduğunu aktarmıştık. Önemine binaen aynı bilgilerin burada tekrarlanmasında fayda vardır.

Arapçada (ال) takısı (harf-i tarif), marife (belirli) isimlerle, bu marife (belirli) isimleri nitelendiren sıfatların başına gelir. (ال) takısı her zaman aynı anlamı ifade etmez. Bu tarif harfinin cins, istiğrak, ahd-i harici ve ahd-i zihni olmak üzere dört çeşit anlamı bulunmaktadır. Şimdi bu kavramları biraz açıklayalım:

a. Cins:(ال) takısı (harf-i tarif), bir şeyin cinsini ifade etmek için getirilebilir. Örneğin: (الرجلُ قَوِيٌّ) “Erkek güçlüdür” dediğimiz zaman (الرجلُ) kelimesinin başındaki (ال) takısı belirli bir erkeği ifade etmek için değil erkek cinsi anlamını belirtmek için getirilmiştir yani teknik terim olarak “cins” manasındadır. Anlatılmak istenen erkek cinsinin özelliğinin güçlü olmak olduğudur. Bu cümlede, belirli herhangi bir erkekten söz edilmediği gibi bütün erkekler de kastedilmemektedir. Yani cümle “Bütün erkekler güçlüdür” diye tercüme edilemez.

b. İstiğrak:(ال) takısı (harf-i tarif), kelimenin kapsamının tümünü ifade etmek için de getirilir. Bu durumda “bütün hepsi” manasına gelir. Teknik terimle “istiğrak” manası ifade ettiği söylenir. Örneğin: (للناسِ رِجْلانِ) “(Bütün) insanların iki ayağı vardır” dediğimiz zaman (الناسِ) kelimesinin başındaki ال takısı, “bütün” anlamına gelmektedir.

c. Ahd-i Harici:(ال) takısı (harf-i tarif), daha önce bahsi geçtiğinden dolayı bilinen, belirli bir varlığı ifade etmek için de kullanılır. Harf-i tarifin ifade ettiği bu anlama teknik terim olarak “ahd-i haricî” denir. 

Örneğin: (جاءني رجلٌ فأكرمتُ الرجُلَ) “Bana bir adam geldi ben de (o gelen) adama ikramda bulundum” ifadesi birbirine (ف) atıf harfiyle bağlanmış iki cümleden oluşmaktadır. (جاءني رجلٌ) cümlesindeki (رجلٌ) kelimesi nekredir. Zira bu söz söylendiği anda söz konusu olan herhangi bir adamdır. Oysa ikinci cümledeki (الرجُلَ) kelimesi marifedir. Zira artık belirli bir adamdan yani bu sözü söyleyene gelmiş bulunan adamdan söz edilmektedir.

d. Ahd-i Zihni:(ال) takısı (harf-i tarif), konuşmada önceden bahsi geçmemiş olsa da sözü söyleyen ve muhatap tarafından zihinlerinde mevcut olduğu için.

Örneğin: (ذهبْتُ إلى السوق واشتريتُ اللحمَ) “Çarşıya gittim ve et satın aldım” ifadesinde (اللحمَ) kelimesi (ال) takılı olarak getirilmiştir. Zira et denildiğinde gerek sözü söyleyenin ve gerekse de muhatabın zihnindeki ön bilgi bunun “kırmızı et” olduğu şeklindedir. Her ne kadar tavuk ve balık etleri de et olsa da mutlak olarak et denildiği zaman akla gelen kırmızı ettir. Dolayısıyla örneğimizdeki (اللحمَ) kelimesi zihnimizdeki bu ön bilgiler dikkate alınarak (ال) takılı olarak söylenmiştir. Bu lâm-ı tarife teknik terim olarak zihinlerde bulunan bilgileri yansıttığı için ahd-i zihnî lam’ı denmiştir.

Bir kelimenin marife olmasıyla ilgili belirtilen bu dört maddeye göre الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) kelimesinin marife oluş sebebini sorguladığımızda, belirtilen hususlardan hiçbiri bu kelimede bulunmamaktadır.

  • CİNS: Bilinen bir türün bilinen bir cinsinin ismi olduğundan dolayı marife olmuş olsaydı kelime tekil değil “Hüdhüdler” şeklinde çoğul anlam taşımalıydı.
  • İSTİĞRAK: Bilinen bir türün tamamını kast etmiş olsaydı yine kelime, hüdhüdler şeklinde çoğul anlam taşımalıydı.
  • AHD-İ HARİCİ: Bu kelime sadece burada geçtiği için bir kelimenin daha önceki metin içerisinde geçmesinden dolayı da marife değildir.
  • AHD-İ ZİHNİ: El Hüdhüd kelimesi zihinlerde daha önceden bilinen bir anlama da sahip değildir. Müfessirlerimiz hüdhüd’ün konuşan bir kuş olduğunu söylemektedirler. Konuşan bir kuşla ilgili ne şimdi ne önce ne de sonra, kimsenin zihninde daha önceden bilinen bir anlama sahip değildir.

O halde bu kelime neden marifedir?

İsfahani, kelimenin kök harflerinin هدد (he+dal+dal) olduğunu söyledikten sonra şu açıklamayı yapmıştır. 

الهَدْهَدَةُ Uyuması için küçük çocuğu sallamak. الْهُدْهُدَ İyi bilinen bir kuştur (çavuş kuşu ve ibibik).[6]

İsfahani’ye göre bu kuş çok iyi bilinen çavuş kuşu ve ibibiktir. Yani ona göre Süleyman bir çavuş kuşu ile konuşmuştur. Peki bu, o kelimeyi marife yapmaya yeterli midir?

Elbette ki yeterli değildir. Çünkü bu kelime eğer ibibik cinsinden kuşları ifade etmiş olsaydı tüm çavuş kuşlarının ve ibibiklerin hala konuşuyor olması gerekirdi. Belki çavuş kuşları ve ibibikler çok iyi bilinmektedir ama konuşan bir çavuş kuşu ve ibibik hiçbir şekilde bilinen değildir. İsfahani’nin الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) kelimesinin mensubiyetini bildiği çavuş kuşlarından birini kast ettiğini söylemesi çok tuhaftır. Çünkü onun bahsettiği ibibik kuşları asla konuşan bir tür değildir, üstelik akıllı ve iradeli de değillerdir. Ayette geçen hüdhüd eğer bir kuşsa, ona ister kartal ister serçe ister ibibik ister çavuş kuşu deyin, artık bu bilinen bir kartal bilinen bir serçe değildir demektir. Çünkü akıllı ve iradelidir, Süleyman ile konuşmaktadır ve onun konuşmalarını anlamaktadır. O halde nasıl olurda bu bilinen bir tür olur?

Bu açıklamaların arka planında, Süleyman’ın emrine verilmiş çeşit çeşit kuşlar olduğu efsanesi yatmaktadır. Biraz önce Kurtubi’nin tekil olmasına rağmen kelimeye tüm kuşları kapsayan bir mana tercih ettiğini ama bir başka ayette söylediğinin tam tersine kelimeye tekil mana verdiğini aktarmıştık. Müfessirlerin tamamı onun gibi düşünmüş olacak ki الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesinin tüm kuş türlerini kapsayan manası olduğunu söylemişlerdir. Oysa bu kelimenin tüm kuş türlerini kapsaması halinde, onların tek ortak noktası olan uçmanın ön plana çıkması gerekmektedir. Yani uçma açısından hepsine الطَّيْرَ (et’tayr) denmesinin bir mahsuru yoktur. Ama o zaman bu kelime sadece uçan kuşları değil, uçabilen her türlü varlığı yani böcekleri, kelebekleri, sinekleri de kapsaması gerekmektedir. Çünkü tek başına الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi “o uçan” anlamındadır. Meseleye bu yönden baktığımızda Süleyman’ın emrine sadece kuşların değil uçabilen her tür varlığın girmiş olması gerekmektedir. Bunun yanında Arapçada الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesinin çoğulu  طُيُورٌ(tuyur) şeklindedir. Mesela:

طُيُورٌ رَحَّالَةٌ ….. Göçmen kuşlar.

طُيُورٌ دَاجِنَةٌ …… Evcil kuşlar.

جَارِحَةٌ طُيُورٌ …. Yırtıcı   kuşlar.

طُيُورٌ غِرِّيَدٌ …… Ötücü kuşlar.

Tüm bu kullanımlarda kelime, kuşları kast etmesine rağmen طُيُورٌ (tuyurun) şeklinde çoğul gelmiştir. Çünkü göçmen, evcil, ötücü veya yırtıcı kuş türleri tek bir tane değil, onlarcadır. Eğer verdiğimiz bu örneklerin başındaki kelimeler طُيُورٌ (tuyurun) şeklinde çoğul değil de الطَّيْرَ (et’tayr) şeklinde tekil gelmiş olsaydı, o zaman hepsinin manası, kuşların tamamı göçmendir, kuşların tamamı evcildir, kuşların tamamı yırtıcıdır, kuşların tamamı ötücüdür şeklinde olacaktı. Çünkü müfessir ve meal müelliflerimize göre الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi; tekil kullanımlarında tek bir kuş türünü değil, kuş türlerinin tamamını kapsamaktadır. Biraz önce de belirttiğimiz gibi eğer onların dediği gibi olsaydı, Süleyman’ın emrine bazı kuşların değil tüm kuş türlerinin ve hatta uçma kabiliyetine sahip varlıkların hepsinin girmesi gerekirdi. Neresinden bakılırsa bakılsın tutarsız anlayışları burada bırakıyoruz. Zaten daha önce yayınladığımız ve tek başına kuşları konu edindiğimiz beş dosyada Süleyman kıssaları bağlamında geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesinin hiçbir şekilde, konumuz olan ayetlerde “kuşlar” manasına gelemeyeceğini belirtmiştik.

Tayr’dan biri olduğu anlaşılan الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) kelimesinin neden marife olduğu sorusuna tekrar dönecek olursak, ileri derecedeki gramer kitaplarında, bir kelimenin marife oluş sebepleri ile ilgili yaklaşık 15 sebep sayılmaktadır. Bu sebepleri buraya tek tek almanın imkânı yoktur. Ama en bilineni, bir kelimenin önce herhangi bir varlığa ال (el) takısı ile sıfat olması, daha sonra o sıfatın ona isim olmasıdır. Mesela Kur’an’da 2 defa (6/86 – 38/48) geçen الْيَسَعَ (el-yesaa) kelimesi bunlardan biridir ki bunun gibi başka kelimeler de bulunmaktadır. الْهُدْهُدَ (el-Hüdhüd) kelimesinin marife oluş sebeplerinden biri de onun daha önce birkaç defa marife olarak geçen الطَّيْرَ (et’tayr) türü geçen varlıklardan biri olmasıdır. Bunun yanında anlamaya çalıştığımız ayetin başında geçen الطَّيْرَ (et’tayr) kelimesi onun mensup olduğu türün hepsini değil sadece onu kast etmektedir. Aslında tek başına bu bile, onu tanımlayan kelimenin marife olmasına yeterli sebeptir. Yani onun isminin başındaki ال (el) takısı الطَّيْرَ (et’tayr) olmasından dolayıdır. Çünkü marife olarak tanımlanmış bir türün bir tanesi de on tanesi de milyon tanesi de marifedir.

Bu açıklamalara göre, Hüdhüd Süleyman’ın emrine verilen Tayr’dan birisidir ve onun da diğerleri gibi bazı özel meziyetleri vardır ve Süleyman onu gayet iyi bilmektedir, çünkü ona kendi adıyla hitap etmiştir.

Ayetin sonunda gelen أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ “yoksa o da ğaiplerden biri mi oldu?” ibaresine gelince; bu ibare Süleyman’ın gaybi varlıklarla nasıl bir ilişki kurduğunu göstermektedir. Hatırlanacağı üzere, ilk bölümlerde Süleyman’ın gayb aleminin varlıklarını görüp görmediğini bir soru olarak ortaya koymuştuk. İşte bu ayet, Süleyman’ın sadece kendi hizmetine verilenleri gördüğünü ama diğerlerini görmediğini ortaya koymaktadır.

Ayette ilk önce مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ “ne oldu bana da hüdhüdü göremiyorum” şeklinde bir sorunun gelmesi, ardından onu göremeyiş sebebini أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِين “Yoksa ğaiblerden biri mi oldu?” şeklinde açıklaması onun göremedikleri olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayetin sonundaki الْغَائِبِين (ğaibin) kelimesinin çoğul gelmesi, Süleyman’ın emrine verilmiş olduğu halde ona görünmeyen başka birilerinin daha olduğunu göstermektedir. Zaten devamında gelen ayetler hem bunun böyle olduğunu hem de bu kıssanın Kehf suresindeki Zel-karneyn kıssaları ile bağını iyice ortaya koymaktadır. Birkaç ayet sonra bu bağların üzerinde durulacaktır. Anlamaya çalıştığımız ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali vererek kıssayı anlama çabamıza devam edelim.

Neml 27/20

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

(Süleyman) Gözden kaybettiği o tayrı soruşturdu. Ne oldu bana da hüdhüdü göremiyorum, yoksa (o da) gaiblerden (görünmeyenlerden) biri mi oldu.

Ramazan DEMİR


[1] İsfahani, Müfredat FKD md.

[2] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük FKD md.s.1743

[3] Kurtubi, El Camiu li Ahkami’l Kur’an, c.13.s.149

[4] Bkz; www.tuvavadisi.org

[5] Razi, Tefsiri Kebir, c.17.s.415

[6] İsfahani, Müfredat HDD md.

8 yorum

  1. kıssalarda özellikle o zaman toplumda kullanılan(günümüzdede kullanılıyor gerçi her toplumda) dil sanatları kullanılarak toplumun daha kolay anlayabileceği şekliyle mesajı kafada kalıcı,anlaşılır yapmak hususundaki yorumlara ne diyorsunuz.Kuranın geneline bakınca normal olarak bu sanatların zaten kullanıldığını görüyoruz.Bunlar intak sanatı teşbih sanatı v.s gibi bilinen yöntemler.Misal yunus kıssasına ve tarihden geçtiği yere baktığımız zaman balık şeklinde bir asur-babil haritası çıkıyor karşımıza. ha keza süleymanın emrinde sayılanlara baktığımız zaman aynı şekilde emrindeki ülkelerin simgeleri çıkıyor,cin ve şeytan babil,kuş sembolu hititler,karıncalar sebeliler ,rüzgar ise gemi yani fenieliler.Şimdi kurana üstün belagat eseri diyoruz ki öyledir,bir kitap indiği topluma en kolay onların tarzıyla yanaşabilir,bu açıdan bakınca bu benzetim,teşbihi anlatım metodu çok daha anlamlı duruyor ve hiç zorlamadan taşlar yerine oturuyor.Bu teşbihi anlatımı birçok başka ayettede görüyoruz sen ölülere duyuramazsın vs gibi,Kaldı ki bu sadece kuran için değil,incilede göz atınca aynı sisteme oradada rastlıyoruz,özllikle isanın dilinden anlatımlar hep meselli. misal yeşaya26:19 yeşaya 35:5 matta 11:5 matta 8:21 22 luka 7:22 matta10:7 matta 13:34 markos 4:2 33 34 ,meselle anlatmak bir vahiy geleneği gibi mezmur 78:2 buralarda yoğun bir şelide meselli,teşbihi anlatım var.hatta bir iki yerde aynı kurannın mucize taleplerini geri çevirmesi gibi isanın mucize isteyenlere bunun mümkn olmadığını,olmayacağını anlattığı yerler var markos 8:11 12 matta 16:1-4 ve makulda görünüyor düşününce,Allah resullerine mucize kabiliyeti veriyorsa,tebliğde reddedilemeyecek mucizler gösterilmesine cevaz varsa bu niye muhammed peygambere verilmesin,o niye diğerlerinden daha zor bir yöntemle bunu gerçekleştirmek zorunda kalsın.yani kısacası kurandaki kıssaları doğru anlamak için tabiiki kuranan faydalanacağız yine,Allahın buyurduğu gibi birbirini açıklayan ayetler kümesi fakat detaylar için kurandan sapmamak şartıyla yine Allahın buyurduğu,gezme görme inceleme yöntemlerine bakınca bu kıssalarla ilgili tarihi gerçeklerde karşımıza çıkıyor.yine kuranı kuranla açıkladığımızda bir tarafta kuranın anlattığı belkıs ile diğer tarafta anlatılan karıncanın aynı kişiler,oplumlarının aynı toplumlar olduğuda aşikar

  2. Mehmet

    Aslına bakılırsa bu söylediklerinizin bir temele oturması için, dil sanatlarından önce “dillerin ortaya çıkışı, gelişimi, değişimi ve insanlık açısından vahyin dili” konularında Kur’an’ın çizdiği çerçevenin ortaya konulması gerekmektedir. Dillerle ilgili bir “çerçeve” anlayışa sahip olmadan, dil sanatlarının ve bu sanatların vahyin dilinde nasıl bir anlama sahip olduğunun tartışılması kanaatimce çok doğru olmayacaktır.
    Bu konuda çok yakın bir zamanda yaptığımız çalışma bize şunu göstermiştir ki, Kur’an’ın dili üzerine yapılan çalışmaların temelinde peşin kabuller çok büyük rol oynamaktadır. Aslında bu durum sadece vahyin dili ile alakalı değil, dillerin tamamı ile alakalı bir şeydir. Diller üzerine yaptığımız çalışmalarda gördük ki “dillerin oluşumu” ile ilgili ortaya atılan şeylerin “tamamı” hiçbir somut delile dayanmayan yorumlardan başka bir şey değildir. Bu konuda üretilen teoriler içinde ciddi manada temel alınabilecek tek bir kırıntı bile olmadığını, sadece “bilimsel” maskesi adı altında pazarlanmaya çalışıldığını gördük.
    Bu durum sadece seküler dil bilimcilerle sınırlı değildir. Aynı zamanda ulema denilen büyük dilciler bile “diller ve vahyin” dili hakkında hezeyanlarından başka bir şey ortaya koyamamışlardır. Takdir edersiniz ki bir dili çok iyi bilmek ile dillerin oluşumu hakkında çerçeve bir anlayışa sahip olmak aynı şeyler değildir. Böyle bir çalışmada diller sadece o çalışmanın enstrümanıdır.
    Diller konusunda çalışma yapan seküler ve dini anlayışta olan dilbilimciler tuhaf bir şekilde aynı noktada birleşmişlerdir. Her iki kesime göre de diller insanlar tarafından tarihsel tecrübelerle geliştirilmişlerdir. Dini anlayışta olanlar, insanın konuşma, kafasında beliren anlamları aktarma, etrafındaki varlığı ve olayları anlatma kabiliyetinin Allah tarafından insana bahşedildiğini söylemektedirler ama bahşedilen şeyin sadece kabiliyet olduğunu, işte o kabiliyeti kullanan insanın dilleri ürettiğini de söylemektedirler. Yani onlara göre de konuşma kabiliyeti Allah’ın bahşidir ama diller insan ürünüdür. Dillerin insan ürünü olduğu anlayışı (konuşma kabiliyetinin Allah’tan olduğu kısmı hariç) eski-yeni, dinli-dinsiz tüm dilbilginlerini aynı göze de birleştirmiştir. Bundan sonrasında başlayan ayrılıklar dilleri insan üretti tamam ama nasıl? Sorusuna verilen cevaplarla alakalıdır. Bizler açısından tam burada basit bir soru çıkmaktadır. DİLLER İNSAN ÜRÜNÜ MÜ?
    Yine tuhaf olan şey şudur ki; bu soru ulema tarafından Kur’an’a sorulmuş ama “bununla ilgili Kur’an’da bir açıklama yok” denilerek Kur’an’ın bu konuda kaynak olma ihtimali tamamen devre dışı bırakılmıştır. Bir yandan böyle diyen diğer yandan Kur’an’da kullanılan dile ŞAHASER diyen ulema böyle bir çelişki ile günümüze kadar gelmiş ve dillerin oluşumu hakkında doğru dürüst bir çalışma ortaya koyamamıştır. Geleneksel muktesabata baktığınızda lügat veya sözlük açısından gerçekten büyük emek ürünü çalışmalar bulmak mümkündür. Fakat daha önce de belirttiğim gibi bu anlatmak istediğimiz konu bağlamında bunlar sadece enstrümanlardır. Çünkü bir kelimenin anlamının tarih içindeki değişim ve gelişim seyrini tespit etmek başka bir şey, o kelimenin ilk defa ortaya nasıl çıktığını tespit etmek başka bir şeydir.
    Daha en baştan dillerin insan ürünü olduğu anlayışını kabul eden dil ve gramer bilginleri Vahiy dili ile Allah ilişkisini şu temele oturtmuşlardır. Allah insana konuşma kabiliyeti verdi, bu kabiliyeti kullanan insan dilleri üretti, insana doğru yolu göstermek isteyen Yüce Allah anlasınlar diye işte insan ürünü bu dilleri kullandı. Dolayısıyla Vahyin diline egemen olan kurallar, kelime anlamları, söz sanatları da insan ürünüdür ve Allah işte bu insan ürünlerini kullanarak insanla konuştu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu yüzde vahyin dili için MANASI ALLAH’A LAFZI RESULLERE ait denmektedir.
    Vahyin dili bu temel üzerine yerleştirilince onun kelimelerine müdahale etmek, söz sanatlarının ne olduğunun tespitini yapmak, hatta söz sanatlarının tarifini yapmak kişilerin beğenisine kalmaktadır. Hatta öyle ki söz sanatlarının tarifleri ile alakalı onlarca değişik tanım bile bulmak mümkündür. Mesela özellikle Süleymaniye vakfının mealinde çok sıklıkla geçen İLTİFAT sanatı hakkında en az 5 farklı tanım bulunmaktadır. İstiare ile ilgili (benim tespitime göre) en az 3 farklı tanım bulunmaktadır. Çok sıklıkla Kur’an’da iltifat sanatı olduğunu söyleyen Süleymaniye vakfının iltifat sanatını kullanım biçimine baktığımızda onlarınkisi altıncı iltifat tanımı, dördüncü istiare tanımı olmaktadır.
    (Bakara 2/7)
    خَتَمَ اللَّهُ عَلَىٰ قُلُوبِهِمْ وَعَلَىٰ سَمْعِهِمْ ۖ وَعَلَىٰ أَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
    Sanki kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemiş, gözleri de perdelidir [*]. Onların hak ettiği büyük bir azaptır.

    [*] Kâfirlerin ön yargıları, istiare-i temsiliyye (alegori) ile canlandırılmıştır. İstiarede benzetme edatı gizlenir. Buradaki mecaz gerçek sanıldığı için benzetme edatı, tarafımızdan “sanki” sözüyle açığa çıkarılmıştır. Yasin 36/8-10. âyetler bunun örneklerindendir. Şu ayetlerde de böyle bir durum, mecaza gidilmeden, benzetme edatı kullanılarak anlatılmıştır: “Kimi insanlar, birilerinin, bilmeden Allah’ın yolundan sapmasını ve o yolu hafife almasını sağlamak için (cehenneme gitme pahasına) boş sözler satın alırlar. İşte alçaltıcı azap onların hakkıdır! Karşısında ayetlerimiz okunduğu zaman büyüklenir, sanki hiç duymamış, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi sırt çevirip gider. Ona acıklı bir azabın müjdesini ver.” (Lokman 31/6-7)
    “Gerçek dışı sözler üreterek günaha dalan herkese yazıklar olsun! Böyle birine, Allah’ın âyetleri bağlantıları ile birlikte okunduğunda onları dinler sonra dinlememiş gibi davranıp büyüklük taslayarak yoluna devam eder. Ona acıklı bir azabın müjdesini ver.” (Casiye 45/6-7)
    Mesela bu ayete baktığımızda bir meal ve bir de dipnot görmekteyiz. Ayetin orijinal metnine baktığımızda mealin en başında gelen “sanki” kelimesinin ayette olmadığını görmekteyiz. Dipnot ise o “sanki” kelimesinin hangi gerekçeyle meale konulduğunu açıklamaktadır. Açıklamaya göre ayetin orijinal metninde olmadığı halde meale konulan “sanki” kelimesi, ayette bir söz sanatı olan “istiare-i temsiliye” olmasından dolayıdır. Oysa bir cümlenin istiare-i temsiliye haline getirilmesi başka bir şeydir kendisinin istiare-i temsiliye olması başka bir şeydir. SV mealini hazırlayanlar ayetteki İstiarenin ne olduğunu göstermek yerine, ayete kelimeler ekleyerek ayeti istiare-i temsiliye haline getirmişlerdir. Peki ayetin meali istiare-i temsiliye haline gelmiş midir? Elbette ki gelmemiştir. Ama buna rağmen meali hazırlayanlar hem istiareye başka bir tanım getirmiş hem de ayete kelime eklemenin gerekçesini bulmuşlardır.
    Bunun gibi onlarca örnek vermek mümkündür. Fakat konu başkadır. SV mealini hazırlayanların bu davranışı sadece onlarla sınırlı değildir. Kur’an’a bir şey söyletilmek istendiğinde önce kendilerine göre bir tanım üretiyorlar daha sonra ise o tanım ilahi bir buyrukmuş gibi ayetlere istediklerini söyletiyorlar.
    Buraya kadar anlattıklarımızı sizin söylediklerinizle bağlayacak olursak, yazınızın en başında kısa bir açıklamanın ardından sonunda soru gelen şu cümleyi sarf etmişsiniz.
    Kıssalarda özellikle o zaman toplumda kullanılan (günümüzdede kullanılıyor gerçi her toplumda) dil sanatları kullanılarak toplumun daha kolay anlayabileceği şekliyle mesajı kafada kalıcı,anlaşılır yapmak hususundaki yorumlara ne diyorsunuz? Kuranın geneline bakınca normal olarak bu sanatların zaten kullanıldığını görüyoruz. Bunlar intak sanatı teşbih sanatı v.s gibi bilinen yöntemler.
    Bu paragrafınızın devamında gelen açıklama sorunun sorulma gerekçelerini belirtmektedir. Buradan sonrasında söyleyeceğimiz şeyler ASLA Kur’an’da dil sanatları yoktur anlamına gelmemektedir.
    Şimdi dillerin oluşumu, gelişimi ve değişimi hakkında ulemanın söylediklerini doğru kabul ettiğimizde ve vahyin dilini de o dillerden herhangi biri olarak gördüğümüzde Kur’an’daki söz sanatlarını tespit ederken kimin tanımını doğru kabul edeceğiz? Diyelim ki herhangi birini doğru kabul ettik. Doğru olarak gördüğümüz şeyin doğruluğunu nasıl ispatlayacağız. Şu andaki mevcut anlayışa bakıldığında bu söz sanatlarına getirilen tanımlamalar tamamen insanlara ait ve biri diğerinden çok farklıdır. Mesela: Kur’an’da iltifat sanatı olduğunu ilk defa söyleyen Asma’i (ö 216/831)’ye göre Kur’an’da sadece bir tane iltifat sanatı vardır o da Fatiha suresinin ilk 4 ayetindeki O zamirinden SEN zamirine geçiştir. Ama Zamahşeri’ye göre bu sayı onlarcadır. Bir başkasına göre daha fazladır. Her birine göre sayının değişme sebebinin her birinin temel aldığı tanımdan kaynaklandığını anlamışsınızdır sanırım.
    Bu durum sadece iltifat ile sınırlı değildir. Diğer tüm söz sanatları hususunda aynı farklı tanımlamalar bulunmakta ve bu farklı tanımlamalara göre Kur’an kelimelerine anlamlar verilmektedir.
    İşte bu yüzden Kur’an’da şu şu kelimeler veya olaylar teşbihtir, iltifattır vs vs demeden önce dillerin oluşumu ve gelişimi hakkında kesinlikle İLAHİ BİR ÖLÇÜYE ihtiyaç duymaktayız. Çünkü dillerin insan ürünü olduğunu peşin olarak kabul ettiğimizde ortada ölçü diye bir şey kalmayacak, her kes istediği kelimeye istediği anlamı yükleyecek, istediği şeyden istediği sembolü elde edecektir.
    Yunus kelimesinden (veya kıssasından) balığa oradan asur-babil’e ulaşmak, bu sembolleri ancak ve ancak doğru kabul etmemiz durumunda mümkündür ki diller ile ilgili söylediklerimiz semboller içinde geçerli hale gelmektedir. Allah insana sembol üretme kabiliyeti verdir, insan o kabliyetle sembol üretti, Allah da o sembolleri kullanarak vahiy gönderdi.
    Kanaatimce bu tür yaklaşımlar bizi bir ölçü sahibi olmaya değil, ölçüsüzlüğü ölçü edinmeye götürecektir.
    Selametle

  3. uzun cevabınız için teşekkürler,özellikle dil sanatları konusunda bu sanatların varlığını kabul edip mellaerinde kullananların bunu keyfi yaptığı,orada var burada yok dediği kısımlara katılıyorum,misal iltifat sanatı konusu,dediğniz gibi s.vakfı bunu çok fazla kullanmış ama bana göre en kullanılacak yerde es geçmiş,o yer ashabı kehf kıssası,ben o kıssayı okuduğumda şunu düşünüyorum belki doğru belki yanlış, 300 artı 9 yılı ehli kitab veriyor eğer bir iltifat sanatının kullanımından bahsediyorsak,kaldı ki bağlam ısrarla sayı ve rakam verenlere kulak asılmaması,bunlara dikkat edilmemesi üzerine ve onların sayısını yanlız Allah ve birkaç kişi bilir denirken peşinden o rakamın iki farklı takvimle verilmesi bana o rakamı ehli kitabın verdiğiintibasını veriyor.O iki rakamıda sizin bir yazınızda gördüğüm yahudiler her x yılda 1 ay ekliyorlar yıla denkleminizden çıkardım o denkleme göre 300 e o eklemeler yapılınca tam 9 ekleniyor.bimiyorum yanlışmı düşünüyorum,ayrıca o kıssanın isa ve havarileri ile ilgili olduğu kanısı oluştu bende,havarilerle ilgili ayetlerle falan karşılaştırınca.
    Asıl mevzuya gelince,Allah dil sanatlarını kullanmışmıdır,Allah topluma kendilerinin oluşturduğu dille mesaj iletmişmidir yoksa bunu tercih etmemişmidir konusunda anladığım kadarıyla siz dilide toplumun değil ilahi sistemin oluşturduğunu söylüyorsunuz ki bu mantıklı,bu resuller topluma sadece din anlatma amçlı gelmiş olamamlı,entellektüel tekamulünü vahy ile paralel şekilde kemale erdirip dinin tamamlanması,toplumun buna her anlamda hazırlanmasıyla mümkün.Bu durumda yine dil sanatları açısından bu soru tekrar sorulur,dillerde ilahi ise bu durumda bahsettiğimiz dil sanatlarıda yine ilahi takdirin bir sonucu,insanın sınırlı tahyyülü ile anlamlandıramayacağı gaybi kavramları onlara en iyi şekilde anlatabilmek için mevcut bilinen sanatlarıda yine toplum değil bizzat eğitici resuller aracılığıyla Allahın topluma kanıksattığını düşünebiliriz.Hani ben incilden örnekler vermiştim,orada bir detay var isa hiç meselsiz konuşmazdı diye,bu dil ondan öncesinde pek kullanılmıyorsa belki isa nın bunu topluma öğretmişte olabilir.Tabi en nihayetinde benimkilerin tamamı eldeki verilerden tahmin yürütme ama bu kıssalarda neden olmasın dediğim teşbihi anlatım onları tarih bilgisiyle hemen anlaşılabilir kılsada bir taraftan bakınca o şekilde alayanda gelenekte pek olmamış,bu da paradoks oluşturuyor benim iddiam açısından. bu arad ashabı kehf ile ilgili düşüncenzi merak ediyorum benim çıkarımım hakkında,isa ile bağlantılımı bunlar,ashabı kehf ve rakim in doğru çevirisi mağara ashabı ve levhalar mı yoksa ashabı kehf ve (ashabı) rakim -mağara ashabı ve rakamcılar,şekilcilermi(tarihten bilinen ferisiler) bu iki grup arasındaki mucadelemidir,birde o yılları veren Allah mı,soruyu soranlar mı? teşekkür ederim

    • MEHMET
      Bir önceki cevapta da söylediğim gibi “dillerin oluşumu, gelişimi, değişimi” hakkında seküler veya dini alanda yapılmış çalışmaların tamamı “hezeyan ve teorilerden” öteye geçememiş durumda. Hele hem elimizdeki son vahyin hem de insanlık tarihi boyunca gönderilmiş diğer vahiylerin dilleri ile ilgili hezeyan üretmekten, peşin kabullere yapışmaktan, İsrailiyat ve efsaneleri ilim gibi sunmaktan başka bir şey yapılmamıştır. Size çok garip gelebilir ama Kur’an üzerine yapılan onca “İ‘CÂZÜ’l-KUR’ÂN “ (إعجاز القرآن ) çalışmalarına rağmen dillerle ilgili Kur’an dikkate alınmamıştır.

      Daha önceki yazıda da belirttiğim gibi herhangi bir İlahi metindeki dil sanatlarını tespit etmeden önce o metinde kullanılan dilin nasıl ortaya çıktığı sorusunun cevaplanması olmazsa olmaz şarttır. Çünkü bu sorunun cevabı o metne bakış açısını yüzde yüz değiştireceği gibi metnin içeriğindeki kelimeleri, konuşmaları, hitabı, muhatapları da yüzde yüz değiştirecektir.

      Mesela siz hem burada hem de diğer yerde elimizde bulunan İncil’den örnek cümleler getirerek dil sanatları ile ilgili düşünce geliştiriyor, Kur’an ile karşılaştırıyor ve soru soruyorsunuz. Geliştirdiğiniz düşüncenin, yaptığınız karşılaştırmanın ve sorduğunuz sorunun doğru olabilmesi kesinlikle ve kesinlikle şu sorunun cevabına bağlıdır.

      İNCİL HANGİ DİLDE İNZAL OLDU?
      Bu soru ulema tarafından da sorulmuş ve şu ayet temel alınarak cevap verilmiştir.

      (İbrahim 14/4)
      وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ ۖ فَيُضِلُّ اللَّهُ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ ۚ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
      Biz, her resulü/âyetlerimizi tebliğ eden elçiyi kendi halkının dili ile göndeririz ki her şeyi onlara açık açık anlatsın. Bundan sonra Allah, (sapıklığın) gereğini yapanı sapık sayar, (doğru yolda olmanın) gereğini yapanı da yoluna kabul eder. Daima üstün ve bütün kararları doğru olan O’dur (S.V).

      Önce bu ayete bu veya buna benzer şekilde mana veriliyor, ardından resullerin kavimleri şu şekilde tespit edildikten sonra o resullere verilen vahyin dili ile ilgili sonuçlar çıkarılıyor. Bu sonuçlara göre İsa bir Arami, İsa ile Musa arasındaki resuller İbrani ve haliyle onlara verilen vahiyler de o dillerdedir. Çünkü başka dilde olsa kavimleri onları anlamazdı.

      Şimdi hem bu sonuca varmak için kullanılan yöntem, hem de sonuçların bizzat kendisi üzerinde çok derin olmayan küçük bir Kur’an okuması yapalım ve olayı Kur’an üzerinden anlamaya çalışalım. İlk önce yukarıdaki ayetin ilk cümlesine verilen meallerin doğru olup olmadığına bakalım (Kusura bakmazsanız uzun teknik anlatımları geçiyor ve ayetin ilk cümlesi ile ilgili sonucu söylüyorum). Baktığımızda kelimelere verilen manalar doğru olmakla birlikte söz dizilişiyle mananın değiştiği görülmektedir.

      Biz, her resulü/âyetlerimizi tebliğ eden elçiyi kendi halkının dili ile göndeririz ki her şeyi onlara açık açık anlatsın (S.V meali).
      KENDİ KAVMİNİN LİSANI DIŞINDA BİZ HERHANGİ BİR RESUL GÖNDERMEDİK (R.D).
      (NOT: Burada sadece bizim verdiğimiz mealde geçen “herhangi” kelimesi ile ilgili teknik bir bilgi vermek zorundayız. Bu anlam ayette geçen MİN harfi cer’inden dolayıdır. Genel olarak …-de, …-den, …da, …dan anlamı veren bu harfi cer, bundan başka önüne geldiği isimlere “herhangi bir” anlamı da vermektedir. Allah dilerse diller üzerine yaptığımız çalışma yayınlandığında verdiğimiz mealin tüm gerekçeleri sizinle de bölüşülecektir).

      Şimdi bu ayeti temel alan ulema, resullerin kavimlerinin muhatap oldukları kavimler olduğunu söylemektedir. KAVİM kelimesine “soy sop” anlamı verildiğini sanırım belirtmeme gerek yoktur.

      Oysa eğer resullere verilen vahiylerin dillerini onların bağlı bulunduğu soy sop üzerinden alacaksak İNSANLIK TARİHİNDE SOYU SOPU EN BELLİ OLAN KİŞİLERİN RESULLER OLDUĞUNU GÖRMEKTEYİZ. Çünkü onların “soy ağacı” Kur’an ile belirtilmiştir. Lütfen herhangi bir mealden 3/34 – 19/58 – 6/83-90 ayetlerini okuyunuz. Bu ayetler resullerin hepsinin birbirinin akrabası olduğunu aralarında kesinlikle kan bağı olduğunu göstermektedir.

      Şimdi 7 göbek öncesinde Arnavut olan biri yüzyıllarca Türkiye de yaşamış olmasına rağmen ben Arnavutum diyor, binlerce yıl önce göçüp gelmelerine rağmen Türkler biz orta Asyalıyız diyor, kendilerini Türk olarak adlandırmamalarına rağmen Kazakları, Kırgızları Türk olarak görüyor ve onları o kavme mensup sayıyor (Turan). Ama İlk ataları (Adem) bile belli olan ve soylarının nasıl Muhammed’e kadar uzandığı en belli olan resullerden kimisi Arami, kimisi Arap, kimisi İbrani mi oluyor. İsa niçin İbrani veya Arami olsun ki. Dedesi İbrahim değil mi? İbrahim niye Asurlu olsun ki, Dedesi Nuh değil mi? Muhammed neden Arap olsun dedesi İbrahim değil mi? Nuh neden soyu sopu belli olmayan biri olsun ki dedesi Adem değil mi? Kur’an’ın bir çok yerinde özellikle İbrahim’den sonra gelen resullerin kendilerini İbrahim’den başkasına nispet etmemeleri hem de ATAMIZ kelimesi üzerinden emredilmektedir. İbrahim’e ve İsmail’e ATAM (babam) diyen Yakup nasıl olacak da kendisinden yüzyıllarca sonra ortaya çıktığı İbraniler tarafından bile bağıra bağıra söylenen İbrani kavmine mensup olacak.

      Aslında bu konudaki itirazlarımızı çok daha uzatabiliriz ama burası bunun için uygun değildir. Bu yüzden verdiğimiz bu örnekleri yeterli sayıp asıl konumuza dönüyorum.

      Resullerin soyları ve konuştukları dil ve tabi ki onlara verilen vahiylerin dilleri ile ilgili elimizde peşin kabullerden başka bir şey yoktur. Küçük bir Kur’an araştırması bile bu peşin kabullerin ne kadar temelsiz olduğunu göstermeye yeterlidir. Bu peşin kabuller üzerinden ne elimizdeki İncil’in hangi dilde vahyedildiğini anlayabiliriz ne de Kur’an’daki dil sanatlarına doğru bir tanım getirebiliriz. Mesele sadece bununla da sınırlı değildir. . Genelde “İ‘CÂZÜ’l-KUR’ÂN “ (إعجاز القرآن ) başlığı altında toplanan ve Kur’an’daki anlatım üstünlüğünü, ondaki söz sanatlarını anlatan ilim (!) dalı da kuru bir övgünün ötesine asla geçememekte hatta öveyim derken Kur’an’ın dilini temelsiz ve ölçüsüz bir konuma çekmektedir. Öyle ki her “icazul Kur’an” yazarı dil sanatlarına kendisine göre bir tanım getirmekte ve o tanıma göre tasnif yapmaktadır.

      Ne yazık ki siz de işte bu ön kabulleri doğru kabul ediyor ve o ön kabuller üzerinden düşünce geliştirip soru soruyorsunuz.

      AZİZ KARDEŞİM

      Bildiğiniz gibi resuller arasındaki risalet ilişkisi kesinlikle TASDİK temeli üzerine bina edilmiştir. Tasdik denilen olguya yüklenen oldukça dar anlam resuller arasında olmazsa olmaz şart olan tasdik ölçüsünün yok olmasına neden olmuştur. Elindeki vahyi, kıblesi, şeriatının bazı kuralları, ırkı, dili farklı olan bir İSA’yı Muhammed’in tasdik etmesi asla mümkün değildir. Hatta tüm insanlar ve cinler ona yardım etse bile bu mümkün değildir. Tasdik edileni Proje, Tasdik edeni ise ona göre projeyi hayata geçiren biri olarak ele aldığınızda Proje ile Hayata geçirilenin YÜZDE YÜZ uyumu İlahi bir kural olarak ortada durmaktadır. Ne yazık ki parçacı yaklaşım “İsa da, Musa da, diğerleri de İslam’ın resulüdür ama…” şeklinde cümleler kurarak tasdik denilen ilkeyi adı var kendisi yok hükmüne indirgemiştir.

      Konunun “tahrifi” sadece vahyin dilleri ve o vahiylerdeki söz sanatları bağlamıyla sınırlı değildir. Bunun yanında bize resmedilen tarih anlayışı da bir illüzyondan başka bir şey değildir. İlk insanla günümüz arasındaki bağı Kur’an geçmiş anlayışlarımız Kur’an tarafından değil, adeta gaipten haber veren sahtekar tarihçiler tarafından kurulmuştur. Bilerek ya da bilmeyerek biz de bu bakış açıları üzerinden olaylara bakmaktayız.

      Tarih boyunca Kur’an ile meşgul olan ve güya Kur’an’ın daha iyi anlaşılması için “değerli ömürlerini harcayan” ulemanın Kur’an’ı manevi dünyayı düzenleyen RUH kitabı olarak görmeleri ve o yönde davranmaları Kur’an’ı herşeyin kitabı olmaktan çıkarıp, hiçbir şeyin kitabı haline getirmiştir. Onlara göre Kur’an insanlığın oluşumundan gelişimine, dillerin ortaya çıkmasından değişimine, tarhin başlangıcından günümüze uzanan çizgide çok sınırlı ve sembolik bilgiler vermektedir. Onlarda değerli (!) ömürlerini harcayarak bu sembolik ve sınırlı olan bilgileri çoğaltmaktadırlar.

      Sonuç olarak; Eğer biz Kur’an’ı her şeyin kitabı olarak görmez, tüm bakış açılarımızı onun düzenlemesine göre şekillendirmez isek Allah’a yemin ediyorum ki hiçbir zaman gerçeği göremeyeceğiz. Gördüklerimiz sadece gerçek sandığımız yalanlar olacaktır. Diller ve o dillerdeki söz sanatları da bundan ari değildir. Bir dilin nasıl ortaya çıktığını ve geliştiğini bilmeden o dildeki söz sanatlarını konuşmak, suya yazı yazmaktan farksızdır. Özellikle vahyin dili ve ondaki söz sanatları ile ilgili bize sunulan şabloncu peşin kabulleri doğru kabul ederek olayı anlamaya çalışmamız beyhude bir çabadan öteye geçmeyecektir.
      Bu peşin kabuller arasında bizim Yakup İbrani, İsa Arami ve Muhammed Arap değildir ve olamazlar da şeklindeki söylemimize “amma da uçtunuz” denileceğini elbette biliyoruz.

      Selametle

  4. abi,bu soruları sorduğumda sayfanızı yeni keşfetmiş,henüz ne anlattığınızı,neden anlattığınızı,neden böyle bir yol izlediğinizi ne okumuş nede anlayabilmiş,direk aklımdaki bilgilerle “neden böylede olmasın ” diye bazı sorular sormuşum.Kuran yazılarınızı okudum,nirnegi videolarınızı izliyorum,zülkarneynde baştan başlayarak ancak buraya geldim ve sorumla karşılaştım 🙂 sorumu ve cevaplarınızı bunlar üzerine tekrar okudum,şu an çok daha iyi anlıyorum neden bahsettiğinizi ve ne kadar haklı olduğunuzu.Allah razı olsun,Kurana bakışımı değiştirmemde çok etkiniz oldu.

  5. ama kehf suresindeki o verilen süre hala kafamı karıştırıyor,tabii mevcut meallerden anladığım kadarıyla.Kıssada üstüne basa basa bu konu hakkında anlatılanları dinleme,kimseye sorma,üçdür beştir derler,bunlar gaybı taşlamaktır,bilgileri olmadığı konuda sallıyorlar gibi şeyler söylenirken ve o süreyi bir Allah birde birkaç kişi bilir derken o sürenin peşinden”üçyüz kaldılar dokuz eklediler”şeklinde verilmesi kafamda soru işareti bırakıyor.Allah nasip ederse onları işleyeceğiniz bir konuda bunlara cevap buluruz elbet.

  6. Ramazan Demir bey..!
    “Hüdhüd” meselesinde, kuşlar, karıncalar vs ile Peygamberin konuşmasını, illa da “şuurlu bir varlıkla” olmasını, yoksa iş; efsanelerden öte gitmeyeceğini savunmanız; Mucizenin inkârını akla getiriyor..! Ne dersiniz..??!!

    Okur/düşünür/yazar..
    Rivâyetsiz dirayetten el Hazar..!

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*