SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -28- SALİH DEĞİL MİYDİ?

SALİH DEĞİL MİYDİ?

Neml 27/19

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın Salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle Salih kullarının arasına kat!” (DİB meali).

Önceki ayetin kurgusunu, karıncaların akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşması üzerine yapan ve ayete bu yönde mana veren meal ve tefsir müellifleri, bu ayeti de o kurgunun devamı olarak algılamış ve o yönde mana vermişlerdir. Buna göre, karınca vadisine gelen Süleyman, bir kenarda duran dişi bir karıncanın “yuvalarınıza girin! Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin” şeklindeki konuşmasını duymuş ve anlamış, bunun üzerine (فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا) gülerek tebessüm etmiştir.

Hiç olmayacak bir şekilde kurguyu karıncaların konuşması üzerine yapan müellifler, yine hiç olmayacak bir şey yapmış, bir insanın ikisini aynı anda yapması asla mümkün olamayacak olan iki fiili Süleyman’a atfetmişlerdir. Bir insanın; ağlarken tebessüm etmesi, acıyla tebessüm etmesi, alay ederek tebessüm etmesi, sevinçle tebessüm etmesi veya başka bir fiille tebessüm etmesi mümkündür ama gülerken tebessüm etmesi asla mümkün değildir. Çünkü ضَحِكَ (dahika) kökünden ismi fail olarak türemiş ضَاحِكًا (dahikan) kelimesine “gülmek” üzerinden mana verilmesi durumunda, bu anlamın “kahkaha ile güldü” veya “dişleri gözükecek şekilde güldü” olması gerekmektedir. Bir insanın aynı anda hem dişleri gözükecek şekilde gülmesi hem de tebessüm etmesi ise en az karıncaların konuşması kadar imkânsız bir şeydir. Bunun aynı anda yapılması imkânsız iki fiil olduğunu anlamak için sular seller gibi Arapça bilmeye de gerek yoktur. Her insanın ayna karşısına geçip bir yandan gülüp diğer yandan tebessüm etmeye çalışması yeterlidir. Tebessüm ve gülmek insanın iç dünyasında gerçeklesen iki farklı duygunun dışa yansımasıdır ve ikisinin aynı anda yapılması mümkün değildir. Kaldı ki فَتَبَسَّمَ (fetebesseme) kelimesi tefa’ul babında bir fiil, ضَاحِكًا (dahikan) kelimesi ise fiil değil ismi faildir. Daha önce de birkaç kere üzerinde durup bilgi verdiğimiz tefa’ul babı; yapılan fiilde bir zorluğun, aşamanın, kolay elde etmemenin olduğunu bildiren bir babtır. Eğer bu kelimeye tebessüm üzerinden mana verilecekse bunun “zorlukla tebessüm etti” şeklinde olması gerekmektedir. İsmi fail olan ضَاحِكًا (dahikan) kelimesine ise “gülmek” kök anlamı üzerinden mana verilmesi, bunun “gülen, gülücü” şeklinde olmasını gerekmektedir. Buna göre فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا (fe tebesseme dahikan) kelimelerin manasının, “bir gülen zorlukla tebessüm etti” şeklinde olması gerekmektedir ki bu mana verilse bile yine doğru olmayacaktır. Çünkü gülmek fiili üzerinden gülen, gülücü şeklinde ismi fail olarak tanıtılan birinin, gülücü olarak tebessüm etmesi, yani yine aynı anda hem gülmesi hem de tebessüm etmesi gerekmektedir ki bunu yapması mümkün değildir.

Ayette geçen فَتَبَسَّمَ (fe tebesseme) kelimesi ب س م (ba+sin+mim) harflerinden türemiş bir fiildir ve Kur’an’da sadece bu ayette geçmektedir. Bu kelime olduğu gibi Türkçe’ye de geçmiş olan bildiğimiz tebessüm etme manasındadır. Fakat biraz önce de belirttiğimiz gibi kelime, tefa’ul babında olduğu için anlamının “zorlukla tebessüm etti” şeklinde olması gerekmektedir.

Ayette geçen ضَاحِكًا (dahikan) kelimesi ise ض ح ك (dad+ha+kef) harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş iki tanesi isim geri kalanları fiil olmak üzere toplam 10 kelime bulunmaktadır. Bu kelime Kur’an’da gülmek (9/82; 11/71), alay etmek (43/47; 53/60), gülen, gülücü (80/39) manalarında kullanılmıştır. Bu kelimenin bu ayette gülmek anlamında olmadığı, hemen öncesinde gelen فَتَبَسَّمَ (fe tebesseme) kelimesinden anlaşılmaktadır. Çünkü gülmek ve tebessüm etmek ikisi aynı anda yapılacak fiiller değillerdir. Kaldı ki kelime zaten fiil değil isimdir.

  • ضَحِكَ …………………….. Gülmek.
  • مِنْه ضَحِكَ …………………. Alay etmek.
  • الطَّريقُ ضَحِكَ …………….. Yol açık, belli olmak.
  • ضَحِكَتِ الْارْضُ …………… Yerin bitkisi ve çiçeğinin çıkması.
  • ضَحِكَتِ السَّحَاب……………Bulutta şimşek parıldaması.
  • ضَحِكَتِ الشَّيْبُ بِالرَّاْس…….Başta ak saç belirmesi.
  • ضَحِكَ ……………………… Şaşırmak, heyecanlanmak.
  • ضَحِكَتِ طلْعُ النَّخْلةِ…………Hurma ağacının tomurcuğunun çıkması.
  • ضَحِكَتِ ……………………. Hayız görmek.
  • ضَحِكَ …………………….. Şaşmak, hayret etmek.
  • الضَّحْكُ ……………………. Şaşkınlık hayret.[1]

Kelime ayette ismi fail olarak geçtiği için ona verilecek anlamın da bu yönde olması gerekmektedir. Az önce gülmek kök anlamı üzerinden mana verilmesinin mümkün olmadığını belirttiğimiz kelimeye “şaşkınlık, hayret eden, şaşıran, şaşkın, heyecanlı” kök manalarından biri üzerinden mana verilmesi daha isabetli gözükmektedir. فَتَبَسَّمَ (fe tebesseme) kelimesinin müfred, müzekker, gâib olması; ضَاحِكًا (dahikan) kelimesinin ise nekira olması, her iki kelimeye verilecek anlamın da bu yönde olmasını, yani failinin belirsiz olmasını gerekli kılmaktadır. Bu kelimelerin kimi kast ettiği ayetin devamından anlaşılmaktadır.

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا Bir şaşkın/bir alaycı/bir heyecanlı/bir hayret eden/ zorlukla gülümsedi.

ضَاحِكًا (dahikan) kelimesinin ismi fail olmasından dolayı ismi faiiler hakkında kısa da olsa biraz bilgi vermek yerinde olacaktır. Çünkü kimi durumlarda ismi failler, cümle içerisinde fiil görevi de alabilmektedirler.

İsmi failler, bir işin nitelenen kişi de kalıcı değil geçici olduğunu belirtmek için her zaman fiillerden türetilirler. Mesela bir kişinin ضَارِبٌ “döven” şeklinde bir ismi fail ile isimlendirilmesi, onun her zaman için döven olduğunu değil, geçici olarak döven olduğunu belirtmektedir. İsmi failler hem nitelenen kişinin, o niteliği sonradan aldığını hem de o fiilin bitmesi ile o nitelemenin de biteceğini belirtirler. İsmi failler bazı durumlarda, cümle içinde türetildiği fiilin manasını alabilirler. Fakat bu durum, türetildiği fiilin lazım (geçişsiz) ve müteaddi (geçişli) oluşuna göre farklılık kazanır. Bir ismi failin, türetildiği fiilin manasını alabilmesi şu şartlara bağlıdır:

  1. İsim cümlesinde bir mübtedanın haberi olarak gelirlerse.
  2. İsmi fail bir mevsufa (nitelenene) sıfat olarak gelirse. İsmi failin belirttiği bu sıfat, failde kalıcı değil geçici olduğunu belirtir.
  3. İsmi fail olan kelime başına ismi mevsul olan harfi tarif (ال) alırsa.
  4. İsmi fail cümle içinde nekira olan bir isimden sonra, hal olarak gelirse.
  5. İsmi failin önüne bir soru edatı gelirse.
  6. İsmi failin önüne olumsuzluk bildiren edatlardan biri gelirse.

Tüm gramer kitaplarında belirtilen bu şartlara baktığımızda, anlamaya çalıştığımız ضَاحِكًا (dahikan) kelimesinin cümle içinde fiil gibi görev alabilmesi durumunun, ancak 2. maddede geçerli olduğu görülmektedir. Çünkü ضَاحِكًا (dahikan) kelimesi فَتَبَسَّمَ (fe tebesseme) fiilinden sonra gelmiştir. Bu durumda ضَاحِكًا (dahikan) kelimesi Süleyman’ın içine düştüğü geçici bir durumu ifade eden sıfattır ve cümle içinde kıyasi olarak fiil manası verilebilir demektir. İşte bu yöntemle hareket eden meal müellifleri, ضَاحِكًا (dahikan) kelimesine “gülerek” manası vermişlerdir. Oysa biraz önce de belirttiğimiz gibi, bu yöntemle hareket edilse bile kelimenin şu durumu belirtmesi gerekmektedir: Eğer kelimeye gülmek üzerinden fiil manası verilecekse, “kahkahayla gülerek zorlukla tebessüm etti” şeklinde hiçbir şey anlatmayan bir mananın verilmesi gerekmektedir. Çünkü bir yandan kahkahayla gülünüp diğer yandan zorlukla tebessüm edilmesi mümkün değildir.

Bu açıklamalara göre, anlamaya çalıştığımız cümlede bulunmamasına rağmen sıfatla, nitelenen kişinin yani Süleyman’ın parantez içi olarak belirtilmesinde bir mahsur gözükmemektedir. Buna göre cümlenin anlamının şu şekilde olması daha isabetlidir.

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا (Süleyman) Şaşkın bir vaziyette zorlukla tebessüm edebildi.

Bu ayetlerin daha iyi anlaşılması için (!) açıklama getiren müfessirlerimiz, gülerek tebessüm edenin Süleyman olduğunu söyledikten sonra cümlenin devamında gelen مِنْ قَوْلِهَا “onun (dişi) sözünden dolayı” kelimesini ise gülerek tebessüm etmenin gerekçesi olarak görmüş ve o gerekçeyi şu şekilde açıklamışlardır.

Ayetteki, فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ “(Süleyman) onun bu sözüne gülercesine tebessüm etti”, “tebessüm sınırını gülmeye vardırdı”, “gülmeye başlayarak tebessüm etti” demektir. Hz. Süleyman (a.s) şu iki sebepten ötürü gülmüştür:

  1. Karıncanın sözünün, kendisinin ve ordusunun merhametine, hallerinin şöhretine ve ordusunun takva konusundaki şöhretine delâlet edişinden hoşlandığı için. Karıncanın buna delâlet eden sözü, “bilmeyerek” şeklindeki sözüdür.
  2. Allah Teâlâ´nın, karıncanın sözünü duyma ve onu anlama gibi bir nimeti kendisine verip, başka kimseye vermemiş olmasından ötürü duyduğu sevinçten.[2]

Müfessirimizin gülme ve tebessüm etme gerekçesi olarak belirttiği her iki durum da bir önceki ayetten çıkarılmaktadır. Bunun anlaşılması için müfessirimizin bir önceki ayete verdiği meale bakalım.

18)“Hatta karınca vadisine geldikleri zaman (dişi) bir karınca dedi ki: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Sakın Süleyman ve ordusu, bilmeyerek sizi kırmasın” dedi. 19) (Süleyman) onun bu sözünden gülercesine tebessüm etti… (Razi-Mefatihul Gayb-c.17.s.408)

Gülmenin ve tebessüm etmenin gerekçelerinden birinin “karıncanın sözünün Süleyman’ın ve ordusunun merhametine, hallerinin şöhretine, takva konusundaki şöhretine delalet edişinden hoşlandığı için” olduğunu söyleyen müfessirimiz, bir önceki ayete verdiği mealin neresinden karıncanın Süleyman’ın ordusunun takva ve merhametini çıkardığını anlamak mümkün değildir. Kendi verdiği mealde, Süleyman ve ordusunun takvasından ve merhametinden değil tam tersi şuursuzluğundan bahsedilmektedir. Kaldı ki Süleyman’ın ordusunun cinler ve şeytanlardan oluşmuş olduğunu, bunların merhametli değil dik başlı olduklarını, zincirlenerek Süleyman’ın emrine verildiklerini de hiç hesaba katmamıştır. Dahası büyük çoğunluğu gaybi varlıklardan olan bir ordunun karıncalar tarafından görülmesi, onlar gibi gaybi varlıkların müşahede alemindeki fiziki varlıkları ayaklarıyla ezecek olması ayrı bir soru işaretidir.

Müfessirimiz, gülmenin ve tebessüm etmenin ikinci gerekçesi olarak ise Süleyman’ın sadece kendisine verilen karıncaların konuşmasını duyma ve anlama nimeti olduğunu belirtmiştir. Kur’an’ın hiçbir yerinde Süleyman’a karıncaların konuşmasını duyma ve anlama gibi bir nimetin (!) verildiğine dair tek bir ayet yoktur. Daha önce kuşları da konuşturan müfessirlerimizin, kuşların konuşmuş olduklarına dair yanlış da olsa bir dayanakları vardır. Ancak karıncaların konuşmasını duymanın ve anlamanın nimet olarak Süleyman’a verildiğine dair tek bir dayanakları yoktur.

Kaldı ki cümlenin devamında gelen مِنْ قَوْلِهَا “onun (dişi) kavlinden dolayı” kelimesi tebessüm etmenin gerekçesi olarak hem de apaçık bir şekilde durmaktadır. Bu kelime çok açık bir şekilde Süleyman’ın tebessüm ettiği şeyin “karıncaların konuşması” değil, konuşmanın içeriği olduğunu ortaya koymaktadır. Yani şaşırılan, hayret edilen, şaşkınlık uyandıran şey bir karıncanın (!) konuşması değil, bir önceki ayette söylemiş olduğu sözlerinin içeriğidir. Eğer şaşırılan şey karıncaların konuşabilmesi olmuş olsaydı, gelmesi gereken kelime مِنْ قَوْلِهَا (min kavliha) değil مِنْ كَلَامِهَا (min kelâmiha) olması gerekirdi. Oysa açık bir şekilde مِنْ قَوْلِهَا (min kavliha) yani “onun dediklerinden” kelimesi gelmiş, konuşmaya değil, sözlerin içeriğine dikkat çekilmiştir.

مِنْ قَوْلِهَا (min kavliha) kelimesi ق و ل (kaf+vav+lam) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 1722 kelime bulunmaktadır. Bu yönüyle kelime, Kur’an’da en fazla geçen kelimelerden biridir. Fakat ayette geçtiği şekliyle (قَوْل) 93 kelime bulunmaktadır. Türkçe de lafız, söz, kelam, konuşmak, demek, söylemek, laf kelimeleri günlük konuşma dilinde biri diğerinin yerine kullanılabilmektedir ama Kur’an’da geçen lafız, kelam, kavl, demek kelimeleri, biri diğerinin yerine kullanılmamış her biri ayrı anlamlar ifade eder şekilde kullanılmıştır. Aslında “kelimelerin farklılığı anlamın farklılığına delalet eder” kuralı sadece Arapça için değil tüm diller için geçerli bir kural olmasına rağmen, bu inceliğe dikkat etmeyen müellifler, içinden çıkamadıkları durumlarda bu kavramları birini diğerinin yerine kullanarak anlam kargaşasına yol açmışlardır. Bu durum sadece kelimeler arasındaki farkı gözetmemekten değil aynı zamanda aynı kelimenin farklı geliş şekillerine dikkat etmemekten de kaynaklanmaktadır. Mesela ayette geçen مِنْ قَوْلِهَا (min kavliha) kelimesi tek bir istisnası olmadan tüm müellifler tarafından “onun sözünden” şeklinde çevrilmiştir. Oysa قَوْل (kavl) kelimesi hem lügatlerde hem Kur’an’da basitçe “söz” anlamından daha öte anlamlar taşımaktadır.

قَوْل (kavl) sözcüğü çeşitli anlamlarda kullanılır. Bunların en açık olanı; tek bir sözcük olsun ya da bir cümle olsun, konuşmayla açığa çıkarılan, harflerden mürekkep olan şeye denmesidir. Ayrıca kelimenin üç türünden (isim-fiil-edat) birine de “kavl” denilebilmektedir. Aynı şekilde bazen, kaside, hutbe vb. şeyler de “kavl” diye adlandırılabilmektedir.

  • Lafızla açığa çıkarılmazdan önce nefiste/akılda tasavvur edilen şeye de “kavl” denir (örnek bkz. 58/8)
  • İnanılan, itikad edilen şey de “kavl” olarak adlandırılır.
  • Bir şeye delalet eden şey de “kavl” olarak adlandırılır.
  • Bir şeye sadıkane bir şekilde ilgi/ihtimam gösterme ya da bir şeyle ilgili, sadıkane bir endişe/huzursuzluk duyma da “kavl” olarak adlandırılır.
  • Sadece mantıkçılar “kavl” kelimesini bir şeyin özünün tanımını yapan söz olarak kullanmışlardır.
  • Her ne kadar sesle ifade edilmese de ilham edilen şey de “kavl” olarak adlandırılır.
  • Dile/lisana مِقْوَلُ (mikval) denir. Beliğ ve fasih konuşan adama رَجُلٌ بِقْوَالَةٌ denir.[3]

Bir önceki bölümde incelediğimiz ayete aşağıdaki gibi mana vermiştik.

Neml 27/18

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

En sonunda (Süleyman’ın emrine verilen) o maharetlilerin vadisine vardıklarında bile (liderleri olan) maharetli kişi “Ey (görevlendirilen) maharetli kişiler! yerleştirildiğiniz görevlerinize dahil olun (başlayın), Süleyman ve askerleri kesinlikle sert davranıp sizi ezmeyecekler ve onlar asla duygusal davranmayacaklar” diyordu.

Bu ayette hem يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimannekum) fiilinin hem de لَا يَشْعُرُونَ (la yeş’urun) fiilin başında gelen لَا (la) olumsuzluk edatları hem de يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimannekum) fiilinin sonundakiن  (nun) tekid harfi, bahse konu olan şeylerin kesinlik ifade ettiğini belirtmektedir. Böyle kesin konuşmak, ancak ve ancak inanılan kesin bir bilginin sonucunda olur. Yani bunlar bir durumu basitçe ifade etmek için söylenmiş sözler değil, arkasında kesin bir bilginin olduğunu gösteren inançlardır. Bu inancı taşıyan kişileri özellikle Süleyman ve askerleri hakkında konuşan şeytanlar olduğu düşünüldüğünde, onların böyle kesin konuşabilmeleri hakikaten hayret ve şaşkınlık uyandıran sözlerdir. Bu sözleri onlara söyleten inanç ise daha hayret vericidir. İşte bir sonraki ayette geçen فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا bu cümle kendi hizmetine cinlerin ve şeytanların maharetlilerinin verildiği, Süleyman tarafından bir inancı belirttiği için şaşkınlıkla karşılanmış ve bu inancı taşımalarından dolayı zorlukla da olsa tebessüm edebilmiştir. Bu açıklamalara göre ayetin ilk cümlesinin anlamı şu şekilde olmalıdır.

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا Onun (maharetli dişi liderin) inancından dolayı çok şaşıran Süleyman, güçlükle sevinebildi.

Daha önce de belirttiğimiz gibi; ayette geçen فَتَبَسَّمَ (fetebesseme) kelimesi zorluk, aşama, güçlük, tekellüf bildiren tefa’ul babından gelen bir fiil olduğu için, bu anlamın meale yansıması gerekmektedir. Bunun yanında فَتَبَسَّمَ (fetebesseme) kelimesi asıl itibariyle sevinç duymak anlamındadır. Kelimeye tebessüm manasının verilmesi, içte duyulan sevincin yüzde görülmüş olmasındandır ve her zaman için asıl olan şey tebessümün kendisi değil, tebessüm ettiren sevinçtir. Bu yüzden kelimeye “güçlükle sevindi” manasının verilmesi daha isabetlidir. Çünkü bu durumda dikkatler yüzdeki gülümsemeye değil, gülümsemeyi getiren fiile yani asıl olana yönelecektir. En nihayetinde bu varlıklar Süleyman’ın emrine verilmiş şeytanlar ve cinlerdir. Onların Süleyman ve ordusu hakkında kötü davranarak sizi ezmeyecekler, hissi davranmayacaklar şeklinde kesin bir inanca sahip olmasının onu şaşırtması ve sevindirmesi gayet doğaldır. Bunun yanında bir önceki ayete dikkat edildiğinde, Süleyman’ın hizmetine verilmemiş olduğunu, onun nekira نَمْلَةٌ (nemletün) şeklinde tanımlanmasından anladığımız, konuşan maharetli kişinin hem Süleyman’dan hem onun askerlerinden hem de onun ve askerlerinin neleri yapıp neleri yapmayacağından haberdar olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanında kendi türü içerisinde kimlerin Süleyman’ın emrine verildiğini de bilmektedir. İşte bu durum, Süleyman açısından hayret ve şaşkınlıkla karşılanmıştır. Çünkü Süleyman’ın karşılaştığı bu durum, Kur’an’da adı geçen resuller arasında sadece onun tecrübe ettiği bir durumdur.

Hatırlanacağı üzere daha önce Yüce Allah’tan kendisinden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk isteyen Süleyman’ın emrine dalgıçlık yapmak, bina kurmak gibi bazı özel becerileri olan şeytanların ve cinlerin verildiğinin hem Süleyman’a hem cinlere hem şeytanlara hem de bunları sevk eden görevli meleklere bildirilmiş olması gerektiğini belirtmiştik. Bir önceki ayette konuşan maharetli kişinin sözlerinden, bu bildirimin en ince detayına kadar yapılmış olduğu da anlaşılmaktadır.

Biraz önce yaptığımız alıntıda, müfessirimiz karıncaların konuşmasını duymanın ve onu anlamanın nimet olduğunu söylemiş ve Süleyman’ın bu nimetten dolayı sevinç içinde tebessüm ettiğini bildirmişti. Oysa hemen ayetin devamında gelen Süleyman’ın sözlerine bakıldığında, onun karıncaların konuşmasından dolayı sevinç duymadığı, hatta bunu bir nimet olarak görmediği, tam tersi bir endişe içinde olduğu, bundan dolayı Yüce Allah’tan yardım istediği görülecektir.

Neml 27/19

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın Salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle Salih kullarının arasına kat!” (DİB meali)

Onun (maharetli dişi liderin) inancından dolayı çok şaşıran Süleyman, güçlükle sevinebildi.

Üstelik eğer bu nimet karıncaların konuşmasını duymak ve anlamak olsaydı, anne babasının da karıncaların konuşmasını duyan ve anlayan kişiler olması gerekirdi. Çünkü ayette الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ “beni ve anne-babamı nimetlendirdiğin (nimet) de oydu” şeklinde bir cümle geçmektedir. Bu durum hem bu nimetin karıncaları duymak ve onları anlamak olmadığını hem de وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesinin anlamının anne-baba olmadığını göstermektedir. Hem Süleyman’ın hangi nimetten bahsettiği hem de وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesinin neden anne-baba anlamında olamayacağının anlaşılması için öncelikle kelimelerin anlamlarına bakmak gerekmektedir. Ayrıca bahse konu olan nimetin hem نِعْمَتَكَ (ni’meteke) “senin nimetin” şeklinde marife bir isim tamlaması ile gelmesi hem de ardından bu nimete الَّتِي (elleti) şeklinde bir ismi mevsul atfedilmesi, bahse konu olan nimetin bilinen ve daha önce bahsi geçen bir nimet olduğunu göstermektedir. Yani Süleyman’ın sözleri ortaya söylenmiş genel sözler değil, hedefi ve neyi kast ettiği belli olan özel sözlerdir.

Arap dilinde (ve diğer dillerde) zamirler bilinen bir ismin yerine kullanıldıkları için her zaman marifedirler. Ayette geçen نِعْمَتَكَ (ni’meteke) ifadesindeki ك (ke) harfi de “sen” anlamına gelen muttasıl (bitişik) bir zamirdir. Bu zamirlerin herhangi bir isme birleşmeleri o zamirin ismin kast ettiği şeyin sahibi olduğu anlamına gelmektedir ki bu da tıpkı نِعْمَتَكَ (ni’meteke) ifadesinde olduğu gibi kelimeyi zamir ve isimden oluşan marife bir isim tamlaması haline getirmektedir. Marife olmasından dolayı نِعْمَتَكَ (ni’meteke) ifadesinin anlamının “senin o nimetin” şeklinde anlaşılması gerekmektedir. Nimet kelimesi çoğul değil tekil geldiği için bahse konu olan nimet, nimetlerden herhangi bir nimet değil bilinen ve hatta diğerleriyle karıştırılması mümkün olmayan “o nimet” olmak zorundadır. Aslında sadece bu bile o nimetin özel bir nimet olduğunu anlamaya yeterliyken cümlede نِعْمَتَكَ (ni’meteke) ifadesinden hemen sonra, bir ismi mevsulle beraber gelen الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ bu cümle, bahse konu olan nimeti daha da açıklamış ve adeta diğerleriyle karıştırılmaması için altını çizip, daha belirgin hale getirmiştir. Bu cümle olduğu gibi نِعْمَتَكَ (ni’meteke) ifadesinde geçen nimet kelimesinin açıklaması yani sıla cümlesi olduğu için نِعْمَتَكَ (ni’meteke) ifadesindeki nimetin ne olduğu الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ bu cümle ile anlaşılacaktır.

Bize o nimetin ne olduğunu açıklayan الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ bu cümle, tek bir istisnası dahi olmadan tüm meal ve tefsirler tarafından yukarıya aldığımız DİB mealinde olduğu gibi “bana ve ana-babama verdiğin nimetlere” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviriye dikkat edilirse ayetin Arapça metninde geçen الَّتِي (elleti) ismi mevsulünün karşılığı olarak “nimetlere” kelimesinin konulduğu görülecektir. Aslında teknik olarak bir ismi mevsul kendisinden önceki metinde geçmiş marife ismin yerine kullanıldığı için ismi mevsul yerine direk kast ettiği ismin konulmasında bir sakınca yoktur. Güya bu meali yapan müellifler de bunu yapmış, ismi mevsul yerine o ismin mevsulün kast ettiği ismi koymuşlardır ama küçük (!) bir değişiklikle; ayette geçen ismi mevsul tekil, onların verdiği “nimetler” şeklindeki anlam çoğuldur. İşte hep olduğu gibi bu ilkesiz yaklaşımlarla hazırlanan mealler, Süleyman’ın sözlerindeki o nimetin özel bir anlamdan genel bir anlama kaymasına neden olmuştur.

Ayetin metnine dikkat edildiğinde, cümlenin kurgusunun şu şekilde olduğu rahatlıkla görülecektir. Süleyman’ın sözleri ilk önce رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ “rabbim senin o nimetine şükretmem için beni yönlendir” şeklinde başlamaktadır. Bu başlangıç, haliyle cümlede geçen نِعْمَتَكَ “senin o nimetin” kelimesindeki “o nimetin” hangi nimet olduğu sorusunu beraberinde getirecektir. İşte hemen bu cümlenin devamında gelen الَّتِي (elleti) ifadesi, işlev olarak “o nimetin” karşılığıdır. İsmi mevsulün devamında gelen kelimeler ise “o nimetin” ne olduğunu bildiren açıklamalardır. Arapça bilmeyenler için daha basit bir şekilde anlatacak olursak, ayetteki cümlenin kurgusu şu şekildedir.

رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ “rabbim senin o nimetine şükretmem için beni yönlendir” (o nimet nedir?)

الَّتِي (elleti): O nimet şudur ki: أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ beni de anne-babamı da (onunla) nimetlendirdiğin (nimettir).

İşte cümlenin bu kurgusu göz önüne alındığında bahse konu olan o nimetin anlaşılması şu şekilde olacaktır. En başta bu nimet hem Süleyman’a hem de ayetteki وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesine anne-baba anlamı verilmesinden dolayı Süleyman’ın anne babasına verilen belli bir nimettir. Cümlenin bu yapısı “o nimetin” anlaşılması için zoraki olarak bizi Süleyman’ın anne-babasına yöneltmektedir. Çünkü bu nimet sadece Süleyman’a değil aynı zamanda anne-babasına da verilmiştir. Öyleyse Süleyman kıssalarında daha önce geçmiş hem kendisine hem de anne-babasına verilmiş belli bir nimeti tespit etme zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Fakat ortada anlaşılması mümkün olmayan bir durum vardır. Süleyman’ın babasının Davut olduğu bellidir ama tüm Kur’an’da Süleyman’ın annesinden bahseden tek bir kelime dahi yoktur. Bu durumda üçünün de ortak olduğu o nimeti tespit etmemiz imkânsız hale gelmektedir. Süleyman o nimeti tanımlarken “bana ve anne-babama” dediği için o nimeti tanımlayan en belirgin özellik de üçüne birden verilmiş olması olmaktadır.

Nimet kelimesi, Türkçede çoğunlukla yenilecek şeyler için kullanılmasına rağmen yeri geldiğinde hemen her şey için de kullanılan bir kelimedir. Fakat Yüce Allah’ın kitabındaki “nimet” kelimesinin daha özel bir anlamı vardır. Birazdan kelime üzerinde durulacaktır ama nimet kelimesinin Türkçedeki bu kullanımları üzerinden Kur’an’daki nimet kelimelerine anlam vermenin çok yanıltıcı olduğunun bilinmesi gerekmektedir.

Biraz önce müfessirlerden birinden şu alıntıyı yapmıştık.

Ayetteki, فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ “(Süleyman) onun bu sözüne gülercesine tebessüm etti”, “tebessüm sınırını gülmeye vardırdı”, “gülmeye başlayarak tebessüm etti” demektir. Hz. Süleyman (a.s) şu iki sebepten ötürü gülmüştür:

  1. Karıncanın sözünün, kendisinin ve ordusunun merhametine, hallerinin şöhretine ve ordusunun takva konusundaki şöhretine delâlet edişinden hoşlandığı için. Karıncanın buna delâlet eden sözü, “bilmeyerek” şeklindeki sözüdür.
  2. Allah Teâlâ´nın, karıncanın sözünü duyma ve onu anlama gibi bir nimeti kendisine verip, başka kimseye vermemiş olmasından ötürü duyduğu sevinçten.[4]

Bu müfessirimiz, Süleyman’a verilen nimetin karıncaları duyma ve onları anlama olduğunu söylemekte ve bunun Süleyman’dan başka kimseye verilmemiş olduğunu ifade etmektedir. Oysa ayetin devamı bu müfessirimizi yalanlamaktadır. Eğer bu nimet karıncaları duyma ve anlama nimetiyse Süleyman’ın hem annesi hem babası karıncaların konuşmalarını duyma ve anlama nimetine eriştirilmişlerdir. Çünkü ayetin devamında “bana ve anne-babama verdiğin o nimet” buyurulmaktadır. Öte yandan müfessirimiz bu açıklamasıyla “nimet” kelimesine yeni bir boyut kazandırmış, karıncaların konuşmalarını duymanın ve anlamının da nimet kapsamında olduğunu belirtmiştir.

Nimet kelimesinin Türkçede her şey için kullanılması işte bu müfessirlerin nimet kelimesine yüklediği anlamlar ve bu anlamların Türkçe konuşan din adamları eliyle dile yerleştirilmesi sebebiyle olmuştur.

Anlamaya çalıştığımız ayette kelime, ilk önce نِعْمَتَكَ “senin o nimetin” denilerek özel bir anlama büründürülmüş, daha sonra الَّتِي (elleti) ismi mevsulü ile bu özel anlamın altı çizilerek anlam daha da özelleştirilmiş, adeta biz kullar yanılmayalım, şaşırmayalım özel anlamı genel zannetmeyelim diye açıklaması yapılmıştır. Ama bu özel anlam tefsir ve meal müellifleri eliyle genele çevrilmiş, nimet kelimesinin kast ettiği anlam, belirsiz bir hale büründürülmüştür. Eleştirmenin bile bıkkınlık seviyesinin çok ötesine geçtiği bu yaklaşımları meraklısına bırakıp ayetteki kelimelere Kur’an’ın verdiği anlamları keşfetmeye çabalamaktan başka yolumuz yoktur. Ayette en belirgin rol oynayan kelime, ismi mevsul (الَّتِي elleti) olduğu için onunla başlamamız daha doğru olacaktır.

İsmi Mevsul: İki cümle arasında bağ kuran, anlamı kendisinden sonra gelen ve “sıla cümlesi” adı verilen bir cümle ile tamamlanan kelimelerdir. Türkçede “ilgi zamiri” terimi ile karşılanan ismi mevsullerin, tek başlarına anlamları olmadığı halde cümlede ilişki içiresinde bulunduğu isimlerin dilbilgisel rollerine (fail-meful) uygun olarak -en, -an, -dığı, -deki, -anı, -eni, -ona, -ene, -dekini, -dakini, -andan, -enden gibi değişik anlamsal katkıda bulunurlar. İki çeşit ismi mevsul vardır.

Çekimsiz (müşterek) İsmi mevsuller.

  • مَنْ Tekil-ikili-çoğul, eril-dişil tüm şahıslara özgü ismi mevsuldur.
  • مَا Tekil-ikili-çoğul, eril-dişil tüm nesnelere özgü ismi mevsuldur.

Çekimli (Has) İsmi Mevsuller:

  • Nicelik ve cinsiyet yönünden çekimlenebilen İsm-i Mevsullerdir.
Çoğul (Cem’i) İkili (Tesniye) Tekil (Müfred) Cinsiyet
اَلَّذين اَللَّذَان – اَللَّذَيْنِ اَلَّذِي Eril (Müzekker)
اَللَّاتِي – اَللَّوَاتِي – اَللَّاتِي اللَّتَانِ – اَللَّتَيْنِ اَلَّتِي. Dişil (Müennes)
-ki onlar, -ki onları -ki o ikisi -ki o, ki onu Anlam

Çekimli olan Has İsm-i Mevsuller’in iki türlü kullanımı söz konusudur.

  1. İsm-i Mevsuller marife kabul edildikleri için; bir cümlede marife durumunda olan mübteda, haber, fail, mef’ulun bih, mecrur isim gibi temel öğelerin sıfatı görevini üstlenirler.
  2. İsm-i Mevsuller mübteda, haber, fail, mef’ulun bih, mecrur isim gibi öğelerden birinin sıfatı durumunda olmadan, doğrudan doğruya cümlenin temel öğelerinden biri olarak da görev yapabilirler.

NOT: Her ism-i mevsul’dan sonra mutlaka açıklayıcı bir cümle gelmek zorundadır. Sıla cümlesi adı verilen bu cümle de ya bir isim veya bir fiil, veyahut da bir şibih cümle (harfi cerli veya zarflı bir cümlecik) olmak durumundadır.

Sıla cümlesinin, bir isim veya fiil cümlesi olması durumunda, bu cümlelerde ism-i mevsule dönen ve “Aid Zamir” adı verilen bir zamir bulunur. Bu zamir ya fiil bünyesinde var olan açık ya da gizli bir zamir veya fiile bitişen mansup bir zamir, veyahut da bir harfi cer ya da isme bitişen mecrur bir zamir olmak zorundadır. Sıla cümlesi ile İsm-i Mevsul arasında bir bağ kuran aid zamirin, tekillik-ikilik-çoğulluk ve erillik-dişillik yönlerinden ismi mevsul ile tam bir uyum içinde olması gerekir. Şibih cümlesi biçimindeki sıla cümlelerinde İsm-i Mevsule dönen aid zamir bulunmaz.

Bir cümleyi tam ve doğru analiz edebilmek için; İsm-i Mevsulden sonra gelen ve sıla cümlesi adını verdiğimiz cümledeki öğelerle, ana cümlede yer alan temel öğeler birbirine kesinlikle karıştırılmamalıdır.

İsm-i Mevsuller her zaman marife yani bilinirlilik durumundadır.

NOT: İsm-i Mevsul’den sonra gelen sıla cümlesinin iraptan mahalli yoktur. Yani – her ne kadar bir sıla cümlesi kendi içinde irap edilebilirse de- ne sıla cümlesi içindeki öğelerin ne de bir bütün halindeki sıla cümlesinin, ana cümlenin temel öğelerinden biri olması düşünülemez.

İsm-i işaretlerde olduğu gibi İsm-i Mevsuller de akılsız bir çoğulun sıfatı durumundaysa, bu takdirde, ism-i mevsul olan sözcük müfred-müeennes olarak اَلَّتِي şeklinde gelir.

Kur’an’da tüm formlarıyla beraber 1464 tane çekimli (has) ism-i mevsul bulunmaktadır. Bunlardan 78 tanesi incelediğimiz ayetteki gibi اَلَّتِي “elleti” şeklinde müfred (tekil)-müennes (dişil) formda gelmiştir.

İsmi mevsullerle ilgili bu gerekli açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız ayete döndüğümüzde, şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Ayette geçen الَّتِي (elleti) ismi mevsulünden sonra gelen ve meallerde “bana ve ana-babama verdiğin nimetlere” şeklinde mana verilen الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ bu cümle “senin nimetin” kelimesine açıklık getiren sıla cümlesi olmaktadır. İsmi mevsullerle ilgili yaptığımız açıklamalara dikkat edilirse bir cümle içinde ismi mevsulden sonra gelen ve ismi mevsulün kast ettiği kelimeyi açıklayan sıla cümlelerinin, cümlenin asli unsurlarından olmadığı görülecektir. Peki Süleyman’ın sözlerinde asli unsur/lar nedir?

Aslında Arapça bilenler açısından Süleyman’ın sözlerindeki asli unsurların ne olduğu gayet açıktır. Fakat hepsi de çok iyi Arapça bilen meal ve tefsir müelliflerinin ilkesiz yaklaşımlarla ayete verdikleri manalar, cümlenin asli unsurlarının da farklılaşmasına neden olmuştur.

Ayete bakıldığında iki defa أَنْ (en) edatının geçtiği görülecektir. Bu edat hem mazi hem de muzari fiillerin başına gelmektedir ve cümlede şu işlevlere sahiptir:

Muzari fiilin başına geldiğinde onu nasb ederek anlamını mastara çevirir. Kelimenin “mak-mek” şeklinde ekler almasını sağlar.

Muzari fiilin başına gelir ve açıklama, sebep bildirme anlamı verir. Bu kullanım gramer kitaplarında tefsir bildiren أَنْ (en) edatı başlığı altında ele alınır. Bu şekilde geldiğinde cümleye “diye, için” manası verir.

Mesela;

Kehf 18/94

قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ إِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلَىٰ أَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا

Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cûc ve Me’cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi? (TDV meali)

Kur’an’da 564 kere geçen أَنْ (en) edatının tıpkı bu ayette olduğu gibi fiilin sebebini, hedefini bildirir şekilde pek çok kullanımı vardır. Anlamaya çalıştığımız Neml 19. ayette iki defa bu işlevde kullanılmıştır. Edatın bu işlevini göz önünde bulundurup ayete baktığımızda ve cümleyi bağlaçlarından ayırarak okuduğumuzda, Süleyman’ın sözlerinin asli unsurları da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ “Rabbim, senin o nimetine şükretmem için beni yönlendir.” Bu cümlede en başta رَبِّ أَوْزِعْنِي “rabbim beni yönlendir” şeklinde istek bildiren bir emir fiil gelmektedir. Hemen bu kelimeden sonra أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ “senin o nimetine şükretmem için” şeklinde gelen bu cümle ise öncesinde talep edilen yönlendirmenin ne için talep edildiğini açıklamaktadır. İşte bu cümleden hemen sonra gelen ismi mevsul ve sıla cümlesi, şükretmek için yönlendirilme isteğinde bulunulan نِعْمَتَكَ “senin o nimetine” isim tamlamasındaki “o nimetin” açıklamasını yapan ve cümlenin asli unsuru olmayan bir cümledir.

الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ “O nimet ki: Beni de ve anne-babamı da (o nimetle) sen nimetlendirmiştin.” Bu cümle işlev olarak hemen öncesinde geçen نِعْمَتَكَ “senin o nimetine” ifadesindeki “o nimet” kelimesini açıklayan parantez içi bir açıklama gibidir. Bu açıklamanın yapılma sebebi ise “nimet” kelimesinin genel değil özel bir anlama sahip olduğunun altını çizmek içindir. Yani Süleyman, Yüce Allah’ın kendisine ve anne babasına verdiği bir nimete şükretmek için rabbinin kendisini yönlendirmesini istemektedir. Peki o nimete şükretmek için talep ettiği o yönlendirme ne içindir? İşte bu sorunun cevabı da yine أَنْ (en) edatıyla başlayan ikinci cümledir.

وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ (Bana ve anne babama verdiğin o nimete şükretmem için beni yönlendirmeni isteyiş sebebim de şudur): Ondan razı olacağın Salih bir işi yapayım diye

وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ: Ardından sen de beni rahmetinle o Salih kullarının arasına dahil et (diye).

Bu son cümle ise en sonunda ulaşılmak istenen hedefi belirtmektedir. Yani Yüce Allah’tan o nimete şükretmek için istenilen yönlendirmenin amacı, Yüce Allah’ın razı olacağı Salih bir iş yapmak, Salih bir iş yapmanın amacı ise Yüce Allah’ın Süleyman’ı o bilinen Salih kullarının arasına dahil etmesidir. İşte tam burada şu soru kendiliğinden çıkmaktadır. Süleyman o Salih kulların arasında değil midir ki Yüce Allah’tan kendisini o Salih kulların arasına dahil etmesini istemektedir?

Tefsir ve meal müelliflerinin Süleyman’ın bu sözlerini bağlamlarından koparıp ortaya söylenmiş hedefi olmayan sözler haline sokmaları, ayetteki çok önemli detayların kaybolmasına neden olmaktadır.

Genelde bu sözler; “Süleyman Salih kullar arasındadır ama dua adabı gereği böyle bir dil kullanmıştır” şeklinde anlaşılmıştır. Bu yaklaşımla anlaşılan sözler şu manaya büründürülmüştür. Aslında Süleyman zaten Yüce Allah’ın anne-babasına ve kendisine verdiği o nimete şükredendir, zaten Salih amel işleyen biridir ve zaten o Salih kullar arasındadır” ama (haşa) işte laf olsun torba dolsun diye bu şekilde dua etmiştir. Yani meal ve tefsir müelliflerine göre; kendisi yapamıyor muydu ki anne-babasına ve kendisine verilen o nimete şükretmek için Yüce Allah’tan yönlendirme talep etti? Salih amel işlemiyor muydu ki Salih amel işlemek için Yüce Allah’tan yardım istedi, O bilinen Salih kulların arasında değil miydi ki Yüce Allah’tan kendisini o Salih kulların arasına katmasını diledi? Şeklinde sorular sormanın, Süleyman’a böyle bir duayı yaptıran şeyin ne olduğunu anlamak için peşine düşmenin hiç gereği yoktur. (!) Sonuçta Süleyman zaten bunlara sahiptir…

İşte bu yaklaşım biçimleri her bir kelimesi denizlerin mürekkep ağaçların kalem olması ve yazılması durumunda bile bitiremeyeceği anlam derinliğine sahip olan Yüce Allah’ın kelamını, (haşa) öylesine söylenmiş, hedefi, amacı ve hatta özelliği olmayan boş sözlere çevrilmiştir.

Oysa Süleyman’ın duasında derin bir kaygının, içini kemiren bir iç yangının, başarısız olmaktan korkan sorumluluk almış bir kulun, geçmişte yapılan bir şeyden duyulan pişmanlığın, resul olmasına rağmen kendisini Salih saymamanın derin endişesi vardır. O bir Allah resulüdür, kendisini resul olarak seçen Rabbine karşı hangi duayı yapacağını, hangi sözü söyleyeceğini, neleri talep edeceğini, duada kullanılması gereken dili, tevazu, umut ve korkuyu herkesten çok daha iyi bilen biridir. Bu dua rabbini tanımayan, neyi, ne zaman, nasıl ve niçin isteyeceğini bilmeyen, Yüce Allah’ın ilkelerinden haberi olmayan, hangi sözlerin boş hangisinin bir amaca mebni olduğunun ayrımını yapamayan birinin duası değildir. Bu dua insanlığın önderi, örneği, imamı, Yüce Allah’ın vahyini taşımaya layık görülmüş bir Allah resulünün duasıdır.

Yüce Allah’ın mübarek Kur’an’ında anlattığı önceki resullere ait kıssalar, ne yazık ki, hep o resuller bize değil onlara geldi mantığıyla okunmaktadır. Yüce Allah bize hiçbir resulü diğerinden ayırmadan hepsine iman etmemizi emretmiştir. Ama bu emri tüm Mü’minler söz olarak bilmesine rağmen ne yazık ki imanlarında yer ettirmemiş ve hep önceki resuller, Yahudilere gönderilmiş resuller olarak algılanmıştır. Kendisini Mü’min sayan her kul şunu bilmeli ve asla şüphe etmeden inanmalıdır ki, Yüce Allah’ın hiçbir resulü bölgesel değil EVRENSELDİR. Yüce Allah her resulünü; tüm insanlık peşinden gitsin, getirdikleri vahiylere insanlar inansın ve (resuller) insanlığa imam olsunlar diye göndermiştir. Yüce Allah’ın gönderdiği herhangi bir resule iman etmeyen, onlardan herhangi birini diğerinden ayırıp ötekileştiren her insan, bu yaptığından dolayı Yüce Allah’a hesap verecektir! Biz Rabbimize sığınarak anlama çabamıza devam edelim.

Biraz önce belirttiğimiz gibi ayette geçen الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ  ((“O nimet ki: Beni de ve anne-babamı da (o nimetle) sen nimetlendirmiştin”) bu cümle ve başındaki ismi mevsul kendisinden önceki cümlede geçen نِعْمَتَكَ “senin o nimetin” ifadesindeki “o nimet” kelimesinin parantez içi açıklaması gibidir. Yani o nimetin ne olduğunun anlaşılması, ismi mevsulden sonraki açıklamalar üzerinden olacaktır. Açıklamaya baktığımızda o nimetin en belirgin özelliğinin hem Süleyman’a hem de anne-babasına verilmiş olması olduğu görülecektir. O halde Süleyman kıssalarında ya da Kur’an’da hem Süleyman’ın hem de anne-babasının ortak olduğu o nimetin tespit edilmesi gerekmektedir. Fakat biraz önce de belirttiğimiz gibi Kur’an’ın tamamında Süleyman’ın annesi ile ilgili tek bir söz dahi geçmemektedir (ya da biz bulamadık). Bu durumda o nimetin açıklaması olan cümlenin kendisi bir kapalılığa bürünmekte, açıklama sadedinde kurulan cümlenin kendisi anlaşılamamaktadır. Nitekim ayetteki kelimeler mealler eliyle bağlamından koparılıp bambaşka mecralara sürüklendiği için Süleyman’ın kendi durumunu yansıtan bu sözler hiç anlaşılmamış ya da olduğundan bambaşka bir şekilde anlaşılmıştır.

Bu duruma yol açan şey ise ayette geçenوَالِدَيَّ  (valideyye) kelimesine “anne-baba” şeklinde anlam verilmesidir. Tekrar olacak ama belirtme zorunluluğu vardır. Bu ayette kelimeye “anne-baba” anlamı verilmesi durumunda daha öncesinde geçen “nimet” kelimesi hem نِعْمَتَكَ “senin o nimetin” şeklinde bir isim tamlamasında muzaf olarak geldiği için, hem bu nimeti gösteren (الَّتِي elleti) marife bir ismi mevsul geldiği için, hem de bu ismi mevsulden sonra الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ  ((“O nimet ki: Beni de ve anne-babamı da (o nimetle) sen nimetlendirmiştin!”) şeklinde bir sıla cümlesi (açıklama cümlesi) geldiği için bahse konu olan o nimetin mutlaka bilinen özel bir nimet olması gerekmektedir. Ayete bunlar göz ardı edilip, kelimeleri bağlamından kopararak anlam vermek asla doğru değildir.

Tüm bunlaraوَالِدَيَّ  (valideyye) kelimesine “anne-baba” şeklinde anlam verilmesi yol açmaktadır. وَالِدَيَّ “Valideyye” kelimesi و ل د (vav+lam+dal) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 102 kelime bulunmaktadır. Aslına bakılırsa bu kelime de bir isim tamlamasıdır. Kelimenin sonundaki ي (ya) harfi bir zamirdir. Bir ismin bir zamire atfedilmesi de marife bir isim tamlamasıdır.

الوَلَدُ Doğrulmuş olan (مَوْلُودٌ). Tekil, çoğul, küçük ve büyük için bu lafız kullanılır. الوَلَدُ Oğul ve kız evlat. Babayaوَالِدٌ  (validun), anneye  وَالِدَةٌ(validetün) denir. Her ikisine ise وَالِدَانِ (validani) denir.تَوَلُّدُ الشَّيء مِن الشَّيء  Herhangi bir nesnenin bir sebeple başka bir nesneden husule gelmesi varlık kazanması ya da ortaya çıkması.[5]

Bu kelimenin doğmak, doğan, evlat, çocuk, doğuran, doğmuş, anne, baba gibi kullanımları dışında şu anlamları da bulunmaktadır.

  • وَلَدَتِ الْارْضُ ………………………………….. Yer bitki çıkardı.
  • وَلَّدَ الْكَلاَمَ ……………………………………….Söz uydurdu.
  • الشَّيْء من الشَّيْء وَلَّدَ………………………….Ortaya koydu, meydana getirdi, ihdas etti.
  • اِنَّ كَثْرَة الْاَغْذِيةِ تُوَلَّدُ فِي الجِسْمِ فَضْلَاتِ رَدِيءةً … Aşırı beslenme vücutta istenmeyen fazlalıklar meydana getirdi.
  • تَوَلَّدَ الشَّيء مِن الشَّيء ………………………….. Doğmak, meydana gelmek, ortaya çıkmak, …den meydana gelmek, …den kaynaklanmak.
  • تَوَالَدَ النَّاسُ – تَوَالُدًا ……………………………..Çoğalmak, üremek, artmak.
  • تَوْلِيد ……………………………………………. Üretme, meydana getirme, çoğaltma.
  • تَوْلِيد الطَّاقَةِ …………………………………….. Enerji üretimi.
  • تَوْلِيد الْكَلِمَاتِ الجَدِيدَة …………………………..Yeni kelimeler üretme.
  • تَوْليدُ فَكِهَة ………………………………………. Meyve suyunu sıkma.
  • مُوءلِّفٌ وَلُودٌ…………………………………….. Üretken yazar.
  • وَلِيدٌ – وِلْدَانٌ – وِلْدَةٌ …………………………….. Ürün, netice, sonuç.
  • مُوَلَّدٌ…………………………………………….. Sonradan ortaya konan, icat edilen. Uydurma, türedi. Melez, sonradan uydurulan kelime, aslı Arapça olmasına rağmen değişikliğe uğrayan kelime.
  • مُوَلَّدَةٌ……………………………………………. Bayan doğum doktoru, ebe. Enerji üreten makine.
  • مُوَلِّدٌ كَهْرَبَاءِيّ…………………………………… Jenaratör, dinamo, elektrik üretici.
  • المُوَلِّدُ الذّرَّيَّ…………………………………….. Atom jenaratörü.[6]

Bu kelime Nisa suresinin 75, 98 ve 127 ve Müzzemmil 17. ayetlerinde الْوِلْدَانِ (el vildani) şeklinde geçmiş ve tüm mealler tarafından çocuklar şeklinde çevrilmiştir. Yine ahiretle alakalı olarak Vakıa 17 ve İnsan 19. ayetlerinde aynı şekilde ama başında ال (el) takısı olmadan nekira olarak gelen وِلْدَانٌ (vildanun) kelimesi ise “gençler” anlamında çevrilmiştir. 4/7, 33; ayetlerdeالْوَالِدَانِ  (el validani) ve 2/83 180, 215; 4/36, 135; 6/151; 17/ 23; 19/14; 29/8; 31/14; 46/15, 17; ayetlerde الْوَالِدَيْنِ (el valideyni) şeklindeki tesniye kullanımlar hep anne-baba şeklinde çevrilmiştir. Aynı kelime وَالِدَةٌ validetun şeklinde müennes geldiği 2/233; 5/110; 19/32 ayetlerinde ise sadece “anne” anlamında kullanılmıştır. Sadece bir yerde (2/233) الْوَالِدَاتُ şeklinde çoğul ve müennes gelen kelime ise yeni doğum yapmış emzikli çocuğu olan anneler olarak çevrilmiştir.

Anlamaya çalıştığımız kelimenin en bilinen kullanımı İhlas suresindedir. Hemen herkesin bildiği bu surede kelime iki defa geçmektedir. Genelde meallerde “doğurmamıştır ve doğurulmamıştır” şeklinde mana verilen (لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ) bu ayetteki kelimeler başka ayetlerde de geçmektedir. Mesela İhlas suresinde geçen ve genelde meallerin “doğurmamıştır” manasını verdikleri لَمْ يَلِدْ lem yelid kelimesi yine olumsuz ama çoğul olarak Nuh suresinde geçmektedir.

Nuh 71/27

إِنَّكَ إِنْ تَذَرْهُمْ يُضِلُّوا عِبَادَكَ وَلَا يَلِدُوا إِلَّا فَاجِرًا كَفَّارًا

“Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” (DİB meali)

Bu ayette çoğul olarak gelen يَلِدُوا yelidu kelimesine yetiştirmek manası veren bu meal, İhlas suresindeki aynı kelimenin tekil olarak geçtiği ayete ise şu manayı vermiştir.

لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ …. O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır. (Kimsenin çocuğu değildir.)” (DİB meali)

Aynı kelimeye bir yerde yetiştirmek, diğer yerde çocuğu olmak manası verilmesi elbette tutarsızlıktır. Oysa Nuh suresindeki kullanımda; üretmek, türetmek anlamındadır. İhlas suresindeki kullanımlar ise “o türememiştir ve türetmemiştir” manasındadır. Yani onun kendisi üreme yoluyla başkasından türemediği gibi, kendisi de üreme yoluyla başkasını türetmemiştir anlamındadır. Yani ne annesi-babası vardır ne de kendisi herhangi birinin babası değildir anlamındadır. Kendisinin herhangi birine baba olamaması ise şu ayette açıklığa kavuşmuştur.

Enam 6/101

بَدِيعُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ ۖ أَنَّىٰ يَكُونُ لَهُ وَلَدٌ وَلَمْ تَكُنْ لَهُ صَاحِبَةٌ ۖ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ ۖ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

O, gökleri ve yeri örnekleri yokken yaratandır. O’nun bir eşi olmadığı hâlde, nasıl bir çocuğu olabilir? Hâlbuki her şeyi O yarattı. O, her şeyi hakkıyla bilendir (DİB meali).

Anlamaya çalıştığımız ayet bağlamında وَالِدَيَّ valideyye şeklinde geçen bu kelimeye anne-baba anlamı verilmesi durumunda, ayetteki diğer kelimelerin kast ettikleri anlamların belirli olmaktan belirsizliğe, özel olmaktan genele dönüşeceğini az önce belirtmiştik. Sonuçta ayette marife olan bir nimet vardır ve bu nimetin ne olduğunun anlaşılması üç kişinin o nimette ortak olması üzerinden olacaktır. Bu nimet sadece Süleyman’a veya Süleyman ile babası Davut’a verilen nimetlerden biri değildir. Bu nimetin anlaşılması kast edilen üç kişinin tespiti ile mümkündür. Süleyman’ın annesinden hiç bahsedilmediğine göre وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesinin kast ettiği iki kişinin Süleyman’ın anne babası olması mümkün değildir. Daha doğrusu وَالِدَيَّ (valideyye) ifadesi anne-baba anlamında değildir. Kelimenin müzekker olması, sonunda da iyelik (sahiplik) bildiren ي (ya) zamirinin olması kimleri kast ettiğini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Aslına bakılırsa وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesinin asıl anlamı, bir şeyden bir şeyin türemesi şeklindedir. Bu kelimenin anne-babaya isim olması, kendilerinden neslin türemesinden dolayıdır. Toprağın bitki üretmesi, yazarın kelime üretmesi, vücudun fazla yağ üretmesi gibi anlamlara baktığımızda, üretimin o şeyin kendisinden olduğu anlaşılmaktadır. Ayette geçen وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesine anne-baba şeklinde bir anlamın verilemeyeceğini belirttiğimize göre bu kelimenin en uygun anlamı “benim iki türeticim” şeklinde olmalıdır. Elbette ki bu şekilde verilecek bir anlam haklı olarak “eğer Süleyman’ın iki türeticisi anne-babası değilse kimlerdir?” sorusunun ortaya çıkmasına neden olacaktır.

Kısmen de olsa bu sorunun cevaplanması Kur’an’da yine anne-baba anlamında kullanılan اَبَوَيْن (ebeveyn) kelimesinin anlaşılmasına bağlıdır. اَبَوَيْن Ebeveyn kelimesi ile وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesi arasında şu temel fark vardır. ابو (elif+ba+vav) kök harflerinden türeyen bu kelime her zaman anne-baba anlamını vermemektedir. Birinin diğerine ebu olması için illa da onu doğurtan olması gerekmemektedir. Mesela Tebbet suresinde geçen Ebu Leheb, ateşin bir anneden doğmasına sebep olan bir baba olmamasına rağmen “ateşin babası” şeklinde kullanılmıştır. Yine birçok ayette kişiler doğmadıkları halde izinden gittikleri liderlerini “ebu” şeklinde tanımlamışlardır. Yine Hac suresinin 78. ayetinde İbrahim tüm mü’minlerin babası olarak nitelendirilmiştir. Yusuf suresinin 6. ayetinde geçen “ebevey” kelimesi anne-baba değil, iki baba anlamında kullanılmıştır. Yine Yusuf suresinin 100. ayetinde geçen اَبَوَيْن (ebeveyn) kelimesi iki anne-baba anlamında değil iki baba, iki önder, iki lider anlamında kullanılmıştır. Yani ebu kelimesinden türeyen ebeveyn kelimesi, her zaman ve hatta çoğunlukla anne-baba anlamına gelmemektedir.

وَالِدَيَّ Valideyye kelimesi de her zaman anne-baba anlamına gelmese de kast edilen iki kişi ile kast eden kişi arasında organik bir bağın olması zorunludur. Hiçbir benzerliği ve organik bağı olmayan bir kişiyi “Ebu Leheb” şeklinde adlandırılarak ateşin babası olarak tanımlamak mümkündür ama “valide leheb” şeklinde adlandırılması mümkün değildir. Çünkü “valid” kelimesi iki şey arasında birinin diğerinden türemiş olma bağını zorunlu hale getirmektedir.

(Not: وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesinin anne-baba anlamına gelmesinin mümkün olmayacağını belirtmemiz sadece anlamaya çalıştığımız ayet bağlamındadır. Yoksa bu kelime hiçbir zaman anne-baba anlamına gelmez dememekteyiz)

İşte bu durumda Süleyman’ın iki kişiyi وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesi ile tanıtması, onlar ile Süleyman arasında, türeme açısından organik bir bağın olmasını zorunlu kılmaktadır. Yani bu iki kişi; soy bağı olmayan, manevi anlamda iki kişi değil, tam tersi kesinlikle soy bağı olan iki kişidir. Süleyman bir Allah resulü olduğuna göre, onun kendisinden türediği bu iki kişi de Allah resulleridir. Çünkü İbrahim’den sonra resullerin tamamı İbrahim soyundandır. Bu durumda Süleyman وَالِدَيَّ (valideyye) derken işte bu soydan olan iki kişi ile organik bağını kast etmiş olmaktadır. Eğer Süleyman burada وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesi yerine اَبَوَيَّ ebeveyye kelimesini kullanmış olsaydı, organik bağı olmasa da kast ettiği iki kişinin İbrahim ve İsmail olduğunu anlamamızda hiçbir sakınca olmazdı. Çünkü bu kelime iki atam, iki babam, peşlerinden gittiğim iki liderim anlamlarına da gelmektedir.

Bakara 2/133

أَمْ كُنْتُمْ شُهَدَاءَ إِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُ إِذْ قَالَ لِبَنِيهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْدِي قَالُوا نَعْبُدُ إِلَٰهَكَ وَإِلَٰهَ آبَائِكَ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ إِلَٰهًا وَاحِدًا وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da “Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmiş Müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz? (DİB meali)

Nitekim bu ayette, babalarından biri olmamasına rağmen İsmail de Yakup’un ataları (babaları) arasında sayılmıştır. Fakat atalarından ya da önderlerinden biri olmasına rağmen İsmail hiçbir zaman Yakup için وَالِد (valid) değildir. Çünkü bu kelime kesinlikle organik bir bağ gerekmektedir. Yani ondan türemiş olması gerekmektedir. Nasıl ki İsmail hiçbir zaman Yakup için وَالِد (valid) değilse tam tersi olarak İbrahim her zaman Yakup için وَالِد (valid)’tir. Çünkü Yakup organik olarak ondan türemiştir. İşte bu iki kelime arasında böylesine bariz bir fark vardır.

Bu durumda Süleyman وَالِدَيَّ valideyye derken, kendisinden önce izinden gittiği tüm resulleri değil, kendisinden organik olarak türediği iki resulü kast etmiş olmaktadır. Süleyman’dan öncesine baktığımızda, ona kadar gelen risalet soyunun şu şekilde olduğu görülecektir. İbrahim > İshak > Yakup > Yusuf > Esbat > Musa > Harun > Davut > Süleyman. İşte Süleyman kendisine kadar gelen bu silsile içindeki resullerin hepsini değil sadece ikisini kast etmektedir. O halde burada cevaplanması gereken “Süleyman’ın bahsettiği, kendisiyle beraber ikisine de o nimetin verildiği iki soy atası kimlerdir?” şeklinde bir soru gündeme gelmektedir.

Nasıl ki Süleyman’a verilen o nimetin anlaşılması, Süleyman ile وَالِدَيَّ valideyye kelimesinin kast ettiği iki kişinin anlaşılmasına bağlı ise; kast edilen iki resulün anlaşılması da, ayette geçen ve hem isim tamlaması (نِعْمَتَكَ) ile hem ismi mevsul (الَّتِي) ile hem de ismi mevsulden sonra gelen sıla cümlesi (أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ) ile marife haline getirilmiş “o nimetin” anlaşılmasına bağlıdır. Hemen akla bu nimetin risalet, nübüvvet veya verilen kitap olduğu gelecektir ama bu doğru değildir. Çünkü bunların hepsi sadece Süleyman ve iki soy atasına değil tüm resullere verilmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi Süleyman’ın bu duası ortaya söylenmiş, karşılığı olmayan, hedefsiz, onun yaşamında yeri olmayan, ihtiyaç duymadığı genel sözler değil, birebir ihtiyaç duyduğu, hedefi belli özel sözlerdir. Bu sözlerin hedefi belli olan sözler olduğunun anlaşılması her şeyden önce Süleyman’ın bu dua da ne söylediğinin anlaşılmasına bağlıdır.

Ayette geçen أَوْزِعْنِي kelimesi و ز ع (vav+ze+ayn) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş toplam 5 kelime bulunmaktadır ve bunların hepsi de fiil olarak geçmektedir. Kelimenin lügat manaları: sakındırmak, uzak tutmak, engellemek, sevk etmek, yönlendirmek şeklindedir.[7]

Ayette geçen أَشْكُرَ eşkura kelimesi ش ك ر (şın+kef+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 75 kelime bulunmaktadır. Türkçeye de geçmiş olan bu kelimenin kast ettiği anlam genelde dil ile teşekkür etmek şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa kelimenin kast ettiği anlam, bir iyiliğe karşılık layık olduğu karşılığı vermek, kadrini kıymetini bilmek, hakkını vermek ve onu yapılış amacına uygun kullanmaktır. Mesela Nisa suresinin 147. ayeti, Fatır suresinin 30 ve 34. ayetleri, Şuara 23. ile Teğabun 17. ayetlerinde; kelime, Yüce Allah’a atfen ve yapılanlara tam karşılık verme anlamında kullanılmıştır. Lokman suresinin 14. ayetinde ise; insanın hem Allah’a hem de anne-babasına karşı şükretmesi yani onların yaptığı iyiliklerin karşılığının verilmesi istenmiştir.

Ayette hem fiil (أَنْعَمْتَ) hem de isim (نِعْمَتَكَ) olarak geçen nimet kelimesiن ع م  (nun+ayn+mim) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 140 kelime bulunmaktadır. Aslında tek başına nimet kelimesi çok daha detaylı incelenmesi gereken bir kavramdır. Çünkü Türkçede bu kelime genelde ekmek başta olmak üzere yiyecekler için kullanılmasına rağmen yeri geldiğinde her şey için kullanılmaktadır. Elbette ki bu, doğru bir kullanım değildir.

Yüce Allah insana verdiği şeylerle ilgili Kur’an’da rızık, meta, nimet, fadl, ihsan gibi kavramları kullanmıştır ve bunların hiçbiri diğerinin yerine kullanılması mümkün olmayan kelimelerdir.

Al-i İmran 3/14

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ۗ ذَٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır. (DİB meali)

Mesela bu ayette sayılan kadınlar, oğullar, altın, gümüş, atlar, davarlar, ekinler, nefsin arzuladığı şeylere ذَٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “işte bunlar dünya hayatının metasıdır” şeklinde bir tanımlamayla, bu sayılanlara “meta” denmiştir. Meta kelimesi fiil olarak bir şeyden geçici bir süre faydalanmak, isim olarak ise kendisinden geçici süre faydalanılan şey anlamındadır. Kur’an’ın tamamına bakıldığında, meta kelimesinin hep fiziki maddi ve geçici şeyleri kast ettiği görülecektir.

Nimet kelimesi ise meta kelimesinin tam tersi olarak fiziki bir anlamdan ziyade soyut anlamda bir kavramdır. Kur’an’ın tamamında pek çok şey nimet olarak adlandırılmış ve hatta Yüce Allah’ın nimetlerinin sayılmakla bitirilemeyeceği belirtilmiştir.

Nahl 16/18

وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللَّهِ لَا تُحْصُوهَا ۗ إِنَّ اللَّهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ

Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (DİB meali)

Bunun yanında nimet olarak insana ulaşan her şeyin Yüce Allah’tan başka bir kaynağının olamayacağı da belirtilmiştir.

Nahl 16/53

وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللَّهِ ۖ ثُمَّ إِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فَإِلَيْهِ تَجْأَرُونَ

Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman yalnız O’na yalvarır yakarırsınız. (DİB meali)

Kur’an’ın tamamında çok farklı bağlamlarda geçen nimet kelimesi ile ilgili en dikkat çekici kullanım, onun değişebileceği, eksik olabileceği, tamamlanabileceği şeklinde olanlardır. Birçok yerde muhataplara kitap verilmesine, resul gönderilmesine rağmen nimetin tamamlanmadığı, onun tamamlanmasının, teklif edilenlerin yapılması durumunda gerçekleşeceği söylenmektedir.

Fetih 48/1-2

إِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبِينًا

لِيَغْفِرَ لَكَ اللَّهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَأَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا

(48/1) Şüphesiz biz sana apaçık bir fetih verdik.

(48/2) Ta ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni doğru yola iletsin. (DİB meali)

Bu ayetleri buraya alma sebebimiz anlamaya çalıştığımız nimet kelimesinin Kur’an’da hangi bağlamlarda geçtiğini tespit etmek içindir. Burada dikkat çekilen şeyin üzerinde durup tüm yönlerini ortaya koymamızın imkânı yoktur. Fakat özellikle bu iki ayetle ilgili başka bir şeye de dikkat çekmek istiyoruz.

Eski-yeni ulemanın (!) tamamı, bu ayetlerin Mekke’nin fethi bağlamında indiğini söylemektedir. Onların bu ayetlerin arkasına sıraladıkları rivayetlere göre, Hudeybiye barış anlaşmasından hemen sonra, yani Mekke’nin fethinden yaklaşık iki sene önce inen bu ayetler, Muhammed (s)’e mucizevi bir şekilde gelecekten haber vermekte ve onun Mekke’yi feth edeceğini bildirmektedir. Ulemanın bu ayetlerin arkasına rivayetleri sıralayarak, bahsedilen konuları “tarihsel” bir yapıya büründürmeleri, ayetteki çok daha önemli ve üstelik apaçık olan vurguların kaybolmasına neden olmuştur. İkinci ayetin son cümlesine bakıldığında وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا “sana olan nimetini tamamlayacak ve seni doğru yola iletecek” şeklinde olduğu görülecektir. Ayetlerin arkasına dizilen rivayetlere ve verilen meallere göre bu ayetlerin muhatabı olarak kabul edilen Muhammed (s), yıllar önce resul olmasına rağmen ona verilen nimet tamamlanmamış ve daha da kötüsü henüz doğru yola iletilmemiştir!.. Ayetteki fiillerin tamamı muzaridir yani hem nimetin tamamlanmasının hem de doğru yola iletmenin gelecekte yapılacağını bildiren bir kalıptadır. Eğer yaklaşık 20 sene önce resul kılınmış, kendisine verilen Kur’an’ın büyük bir kısmının nüzulü de tamamlanmış Muhammed (s), henüz doğru yolda değilse ve ileride iletilecekse daha kim kendisinin doğru yola iletilmiş olduğunu söyleyebilir ki? Elbette ulemanın (!) özellikle “seni doğru yola iletecek” şeklindeki cümleye getirdikleri yüzlerce yorum vardır. Zaten arkasına onlarca rivayet sıralanan, Kur’an’ın kelimelerine o rivayetler üzerinden anlam verilen bu ayetler, ulemanın her biri diğerinden hikmetli (!) yorumları olmasa anlaşılamayacak durumdadır. Ulemanın hep yaptığı; önce ayetleri tarihsel bağlama sokmak, sonra arkasına rivayetleri sıralamak, daha sonra da sıradan insanların anlamayacağı hale getirdikleri ayetleri derin bilgi birikimleriyle tefsir etmektir…

Konumuz nimet kelimesi olduğu için ayetin bu yönüne sadece dikkat çekmiş olmakla yetiniyoruz.

Ayette nimetin henüz tamamlanmamış olduğunun belirtilmesi, bize nimetin yarım kalabilen ya da en azından bir kısmı daha sonra verilebilen bir şey olduğunu göstermektedir.

Bakara 2/150

وَمِنْ حَيْثُ خَرَجْتَ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ ۚ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَيْكُمْ حُجَّةٌ إِلَّا الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي وَلِأُتِمَّ نِعْمَتِي عَلَيْكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

(Ey Muhammed!) Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. (Ey mü’minler!) Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram’a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde (size karşı) bir koz olmasın. Zalimlerden korkmayın, benden korkun. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım ve doğru yolu bulasınız. (DİB meali)

Not: Hemen belirtelim ki bu ayete verilen mealde (Ey Muhammed) ve (Ey Mü’minler) şeklinde yapılan parantez içi müdahalenin ayette hiçbir karşılığı yoktur. Ayrıca “nimetler” olarak çevrilen kelimenin arapçası ( نِعْمَتِي ) tekildir.

Mescidi’l Haram bağlamında geçen bu ayetteki nimetin de henüz tamamlanmamış olduğu ancak teklif edilenlerin yapılması durumunda tamamlanacağı bildirilmektedir. Yani bu ayete göre de nimet, bir kısmı verilen diğer kısmı ise daha sonradan verilerek tamamlanabilen bir şeydir. Tam burada yine nimet kelimesinin Türkçede ki yanlış kullanımına bir daha dikkat çekmek gerekmektedir. Görüldüğü gibi Türkçedeki kullanımın tersine nimet kelimesinin ekmek, yemek ya da herhangi bir gıda ile alakası yoktur. Nimetin tamamlanan bir şey olduğuyla alakalı olarak en dikkat çekici kullanımlar Maide suresinde geçmektedir.

Maide 5/3

حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ۚ ذَٰلِكُمْ فِسْقٌ ۗ الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ ۚ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ ۙ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, (henüz canı çıkmamış iken) kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bütün bunlar fısk (Allah’a itaatten kopmak)tır. Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.

İçinde birçok hükmün de bulunduğu bu uzun ayetin sonuna doğru الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim şeklinde bir cümle gelmektedir. Bu cümleye göre din olarak İslam seçilmiş, kemale erdirilmiş ve nimet de tamamlanmıştır.

 Maide 5/6

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ ۚ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا ۚ وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَىٰ أَوْ عَلَىٰ سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ ۚ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَٰكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz, iyice yıkanarak temizlenin. Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin. Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah, size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat O, sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz.

Bir önceki ayetten sadece üç ayet sonra gelen bu ayette ise nimetin tamamlanmamış olduğu söylenmektedir. Yüce Allah’ın ayetlerinin hangi olaya binaen indiğini tespit etmede bir hayli maharetli olan ulema bunu fark etmiş ve önceki ayetin bu ayetten sonra indirildiğini hatta “dininizi kemale erdirdim” ibaresinden yola çıkarak o ayetin Kur’an’dan indirilen son ayet olduğunu söylemişlerdir. Fakat kendilerince meseleyi ayetlerin nuzül zamanları üzerinden çözdüğünü zanneden ulemanın bu söylemi bambaşka çelişkileri doğurmaktadır. Eğer bu ayetler Kur’an’dan indirilen son ayetlerse, ayette belirtilen şeylerin haramlığı da bu ayetin inmesi ile başlamış olmaktadır. Yani daha önce leş, kan, domuz eti, başkası adına kesilen hayvanlar haram değil midir? Daha da kötüsü, İlk Resul olan Âdem’den beri sadece tek bir din gönderen Yüce Allah, daha önceki gönderdiği resullere verdiği vahiylerde bunları yasaklamamış olmaktadır. Ayetlerin nuzül zamanlarını ve muhatabın kimler olduğunu rivayetler üzerinden belirleyen ulema, elbette ki bununla ilgili de onlarca yorum yapmıştır. Aslında her biri bitmez tükenmez bir tartışmanın temelini oluşturan bu yorumlar, hiçbir şekilde ve hiçbir zaman ayetlerin açıklaması haline gelmemiş, tam tersi daha da anlaşılmaz olmasını sağlamıştır. Sanki ta en başından beri Yüce Allah’ın gönderdiği dinin adı İslam değilmiş gibi, sanki Yüce Allah’ın birçok dini varmış da o dinler arasından seçim yapmış gibi; ayette geçen وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا bu ibareye tıpkı yukarıdaki mealde olduğu şekilde “din olarak size İslam’ı seçtim” anlamı verilmiştir. Kurgu gerçekten de burada kalmamış, Muhammed (s)’den önceki resuller hedefi, kıblesi, haccı, haram ve helalleri, ibadetleri, ritüelleri farklı dinlerin resulleri olarak takdim edilmiştir. Bu çarpık anlayışın ördüğü din algısı bugün kendisini İslam’a nispet edenlerin büyük çoğunluğu tarafından gerçek din diye kabul edilmiş ve hala da edilmektedir.

Bu ayetlerdeki konulara da sadece dikkat çekmiş olmakla yetinerek konumuza devam edelim. Kur’an’ın tamamında nimetin tamamlanacağına dair pek çok ayet varken, nimetin tamamlanmış olduğunu bildiren tek ayet az önce verdiğimiz Maide 3. ayetidir. Tüm bu ayetlere göre nimet, eksik bırakılabilen, bir kısmı sonradan verilebilen bir şeydir.

Enfal 8/53-54

ذَٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَىٰ قَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ ۙ وَأَنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

كَدَأْبِ آلِ فِرْعَوْنَ ۙ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ ۚ كَذَّبُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ وَأَغْرَقْنَا آلَ فِرْعَوْنَ ۚ وَكُلٌّ كَانُوا ظَالِمِينَ

(8/53) Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

(8/54) Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar Rablerinin âyetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helâk etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi.

Bu iki ayette ise nimetin değiştirilebilen bir şey olduğu, bu değişimin toplumların kendi nefislerinde olanı değiştirmeleri ile bağlantılı olduğu, firavun toplumu üzerinden ifade edilmektedir. Buraya kadar anlattıklarımızdan nimetin; yiyecek, içecek, giyecek gibi şeyler olmadığı, eksik bırakılabilir, tamamlanabilir, bir kısmı önceden diğer kısmı sonradan verilebilir, değiştirilebilir bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Fakat her durumda nimetin tek kaynağı Yüce Allah’tır.

Bakara 2/211

سَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ كَمْ آتَيْنَاهُمْ مِنْ آيَةٍ بَيِّنَةٍ ۗ وَمَنْ يُبَدِّلْ نِعْمَةَ اللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُ فَإِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ

İsrailoğullarına sor; biz onlara nice açık mucizeler verdik. Kendisine geldikten sonra kim Allah’ın nimetini değiştirirse, (bilsin ki) şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır. (DİB meali)

Bu ayette ise Yüce Allah’ın kullarına verdiği nimetinin yerine hem de insanlar tarafından başkasının konulabileceği ifade edilmiştir. Ayette geçen يُبَدِّلْ (yübeddil) kelimesi ب د ل  (ba+dal+lam) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 44 kelime bulunmaktadır. Bedel, tebdil anlamında Türkçeye de geçmiş olan bu kelime esas itibariyle; bilinen bir şeyi onun yerini alacak başka bir şeyle değiştirmek veya onu başkalaştırarak asıl anlamından tamamen farklılaştırmak anlamındadır.

Bunlara dikkat çektikten sonra nimet kelimesinin lügat manalarını vermek yerinde olacaktır. Daha öncede belirttiğimiz gibi nimet kelimesi ن ع م (nun+ayn+mim) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 140 kelime bulunmaktadır.

اَلنِّعْمَةُ Güzel, hoş hal, durum.  نِعْمَةٌ Kelimesi insanın üzerinde bulunduğu hali, durumu ifade eden bir yapıdadır. Yaşamın hoşluğu, kolaylığı, tatlılığı ve nefisliğini تَنَعَّمٌ ifade eden.  نِعْمَةٌ Niğmet sözcüğünün yapısı ise bir fiilin bir defa yapıldığını ifade eder yapıdadır. نِعْمَةٌ Kelimesi cins içindir az ve çok olanla ilgili kullanılır. الاِنْعَامُ İhsanı bir başkasına ulaştırmak. Kendisine ihsanın ulaştırıldığı şey akıllılar cinsinden olursa ancak bu sözcük kullanılır.[8]

  • نَعِمَ – نَعَمًا – نَعَيمًا – ….Taze olmak. Yumuşak olmak. Rahat olmak, memnun olmak, sevinmek.
  • اَنْعَم فُلَانٌ – اِنْعَامًا …….Bolluk ve refah içeresinde olmak.
  • اَنْعَمَ على………………. İkram etmek, birisine fazla miktarda iyilik etmek, peşkeş çekmek.
  • اَنْعَمَ خَزِينَةَ الدَّوْلَةِ على اَقْرَبَاءهِ فَاُعْدِمَ    Devlet hazinesini birine peşkeş çekti ve idam edildi.
  • اَنْعَمَ فُلَانًا ……………… Refah sunmak.
  • اَنْعَمَ له ………………… Evet dedi.
  • اللهُ بِكَ عَيْنًا اَنْعَمَ ………..Allah senin sayende sevenlerini sevindirdi.
  • اِنْعَامٌ ………………….. Bahşiş, ihsan, ikram.
  • رَكِبَ جَنَاحَى النَّعَامَةِ ……İşine koyuldu, canla başla işine koyuldu.
  • نَعِيمٌ …………………… Refah, huzur, kendisinden faydalanılan şey, gönül rahatlığı, sakinlik.[9]

Nimet kelimesinin anlamının yiyecek, içecek gibi şeylere indirgenmesi Allah resulü Süleyman’ın söylediklerinin de o düzeyde anlaşılmasına neden olmuştur. Sanki Süleyman: (رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ) “Rabbim, senin o nimetine şükretmem için beni yönlendir.” (الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ)“O nimet ki: Beni de ve anne-babamı da (o nimetle) sen nimetlendirmiştin.” şeklinde dua ederken, kendisine ve anne babasına verilen yiyeceklere, mala, mülke, krallığa ya da faydalanılan başka bir şeye şükrünü eda etmek için Yüce Allah’a yalvarmaktadır… Biraz önce verdiğimiz ve buraya almadığımız birçok ayette, nimetin kendisinden faydalanılan şey olmadığını, kendisinden faydalanılan şeylerin “meta” olarak adlandırıldığını görmüştük. Nimet kelimesinin düzeysiz bir şekilde yemek içmek gibi şeylere indirgenmesi, sadece bu ayetin değil birçok ayetin anlaşılmamasına ve hatta yanlış anlaşılmasına neden olmuştur.

Meryem 19/58

أُولَٰئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا ۚ إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا

İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan, İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. (DİB meali)

Bu ayet Meryem suresinin en başından beri anlatılan; Zekeriyya > Yahya > Meryem > İsa > İbrahim > İshak > Yakup > Musa > Harun > İsmail > İdris (a.s.m) kıssalarının ardından gelmiştir. Nimet kelimesine geleneksel anlayışın yüklediği anlama göre ayette geçen أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ (enâme’llahu alayhim) “Allah’ın onlara nimet verdiği” ifadesi Allah’ın kendilerine yemek, içmek verdiği kişiler şekline dönüşmektedir. Oysa Yüce Allah yeryüzündeki en küçük canlıyı bile doyurmakta, kendisine boyun büküp kulluk yapmayan kafirlere bile yiyecek ve faydalanılacak daha birçok şey vermektedir. Ayette geçen أَنْعَمَ en’ame kelimesi “if’al” babında gelen bir fiildir. Bu kelimeye, “nimet vermek” anlamının verilmesi de mümkün değildir. Çünkü kelimenin fiil olarak anlamları içinde, vermek, bolca vermek, refaha kavuşturmak anlamları vardır. Ancak zaten “nimet” kelimesi bu kökten türediği için hem “nimet” hem de “vermek” anlamını vermek sırf bu yüzden bile mümkün değildir. Dahası “nimet vermek” şeklinde bir anlam verilmesi durumunda ortaya bir isim bir de fiil çıkmaktadır. Bu durumda kelimeye hem isim hem de fiil manası yüklenmiş olmaktadır. Bu kelimenin nimet vermek anlamı kazanabilmesi için نِعْمَةٌ أَنْعَمَ (en’ame ni’metun) şeklinde olması gerekmektedir. Kaldı ki bu durumda bile “nimet verdim” şeklinde bir anlam verilmesi yine doğru olamaz. Az önce kelimenin lügat manaları içinde kelimenin “tahsis etmek, has kılmak, görevlendirmek, iş edinmek” şeklinde anlamlarının olduğunu görmüştük. Ayetin ilk cümlesine; أُولَٰئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ “işte bunlar o nebilerden Allah’ın görevlendirdiği kimselerdi” şeklinde bir anlam verilmesi daha doğru olacaktır.

Bakara 2/40

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti hatırlayın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki ben de size verdiğim sözü yerine getireyim. Yalnız benden korkun (DİB meali).

Mesela bu ayette kelime hem isim hem de fiil olarak geçmektedir. Aynı meal müellifleri, Meryem suresinde fiil olarak geçen kelimeye “nimet vermek” anlamı yüklemişlerdi ama bu ayette yine aynı babtan fiil olarak geçen أَنْعَمْتُ (en’amte) kelimesine sadece “verdiğim” şeklinde bir anlam yüklemişlerdir. Ayete dikkat edilirse, anlamaya çalıştığımız kelime biraz önce belirttiğimiz gibi hem isim hem de fiil olarak geçmektedir. Meal müellifleri ayette geçen نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ (ni’meti’lleti en’amte aleykum) ifadesini “size verdiğim nimetimi” şeklinde çevirmişlerdir. Oysa bu kelimenin fiil olarak “vermek” şeklinde bir anlamı yoktur. Biraz öncede belirttiğimiz gibi bu kelimenin fiil olarak anlamı; “yumuşatmak, refaha kavuşturmak, tahsis etmek, görevlendirmek, has kılmak, pay ayırmak, peşkeş çekmek” şeklindedir. Bu ayette de Yüce Allah İsrailoğullarına, “size verdiğim ekmeği suyu, yemeği eti, zenginliği ve bolluğu hatırlayın” dememektedir. Meal müelliflerinin hem isim olarak hem de fiil olarak nimet kelimesinin anlamını olması gerekenden çok farklı şekillere sokmaları, ayetlerdeki vurguların düzeysiz bir şekilde yeme, içme ya da kendisinden faydalanılan ve Yüce Allah’ın “meta” dediği şeylere indirgenmesine sebep olmuştur.

Bakara 2/40

يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اذْكُرُوا نِعْمَتِيَ الَّتِي أَنْعَمْتُ عَلَيْكُمْ وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ

Ey İsrailoğulları! Tahsisatımı unutmayın ki işte odur sizi görevlendirdiğim. Ahdimi tam yerine getirin ki bende ahdimi tam yerine getireyim ve tüm benliğinizle sadece bana yönelin.

Ayetin sonunda gelen فَارْهَبُونِ (ferhebun) kelimesi çok sık olarak kullandığımız ve din adamı anlamı verilen “rahib” kelimesinin de kendisinden türediği fiildir. Kelimenin korkmak anlamı vardır ama kelimenin korkmak anlamı, güvensizlikten dolayı oluşan bir korkudur. Terör estirerek korkutmak da bu kelimeden türemektedir. Aynı zamanda bu kelimenin her şeyden tamamen uzaklaşıp bir şeye yönelmek anlamı da vardır ki nitekim “rahib” kelimesi tam da bu anlamdan türemiştir. İşte bundan dolayı ayette geçen فَارْهَبُونِ (ferhebun) kelimesine “tüm benliğinizle sadece bana yönelin” anlamının verilmesi daha doğru olmaktadır. Çünkü Yüce Allah kendisinden güvensiz olunmasını değil güven içinde olunmasını dilemektedir ki zaten “iman” kelimesi “güven duymak” anlamındadır.

Bu açıklamalarla nimet kelimesinin tek anlamı vardır o da budur dememekteyiz. Fakat bir kelimeye anlam verirken o anlamın Kur’an’ın içinden ve ilkelerle belirlenmesi gerektiğini söylemekteyiz. Buraya kadar belirttiğimiz birçok ayetin mealinde “nimet” kelimesine yüklenen düzeysiz anlamlandırmalar, kelimenin kast ettiği şeylerin kaybolmasına ve nimet kelimesinin yiyecek, gıda veya kendisinden faydalanılan şeyler gibi anlamlara bürünmesine neden olmaktadır. Kur’an’da “meta” olarak adlandırılan şeylerin tamamı, baştan sona imtihan olan hayatın içinde imtihan soruları mesabesindedir. Nitekim Yüce Allah ölüm ve hayatın bile imtihan için olduğunu belirtmektedir. (67/2)

İşte bu anlayışlar üzerinden önümüze konulan mealler ve kavram çalışmaları Kur’an’ı nesneleştirmiş ve O’nu anlamanın önüne set çekmiştir.[10]

Tüm bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız Neml 19. ayete daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meal aşağıdaki gibi olmalıdır.

Neml 27/19

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

Onun (maharetli dişi liderin) inancından dolayı çok şaşıran Süleyman, güçlükle sevinebildi ve “Rabbim senin o tahsisatının gereğini yerine getirmem için – ki bana ve iki validime tahsis ettiğin (tahsisat)’da işte oydu – ve ondan razı olacağın bir Salih olarak çalışmam için beni yönlendir, böylece sende rahmetinle o Salih kullarının arasına beni de dahil et.

Verdiğimiz bu meale dikkat edilirse Süleyman’ın duasının en başında gelen أَوْزِعْنِي (evzi’ni) fiilini (ki bu fiil istek bildiren emir kipindedir), sondan bir önceki cümlenin sonuna aldığımız görülecektir. Bunun sebebi, istek cümlesi içinde başka fiillerin başında gelen أَنْ (en) edatından dolayıdır. Bu edatların en başta gelen “beni yönlendir” isteğinden sonra başka fiillerin başında gelmesi, yönlendirme isteğinin cümlenin tamamında belirtilen şeylerle alakalı olduğunu göstermektedir.

Daha önce bu ayette geçen “sende beni rahmetinle senin o Salih kullarının arasına dahil et” cümlesinden yola çıkarak Süleyman Salih kullar arasında değil miydi? Şeklinde bir soru sormuştuk. Eğer Süleyman Salih kullar arasında olduğu halde “beni Salih kullar arasına kat” diyorsa bu, Süleyman’ın kendi salihliğinden emin olmadığı anlamına gelir ki bu, Salih kulların arasında olmamaktan daha beter bir durumdur. Bu duayı “Süleyman Salih kullar arasındaydı ama mütevaziliğinden böyle dedi” şeklinde açıklamak asla mümkün değildir. Çünkü Salih olduğu halde Salih değilmiş gibi Salih kullar arasına girmeyi istemek, mütevazilik değil konumunu bilmemektir.

Hatırlanacağı üzere daha önceki bölümlerde 16. ayette geçen وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” cümlesi üzerinde uzunca durmuş ve bir resulün diğer resule mirasçı olacağı tek şeyin “baba toprakları” olan Mescidi’l Haram yani Mukaddes Yer, Mukaddes Vadi, Arz’ı Mev’ud olduğunu belirtmiştik. Çünkü tüm yeryüzünde ve tüm zamanlarda tek meşru sınırları olan yer orasıdır. Bu sınırlar Yüce Allah tarafından İbrahim’e bildirilmiş ve İbrahim de bu sınırları belirlemiştir.

Hac 22/26

وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik. (DİB meali)

Hemen belirtelim ki mealde “Kâbe” anlamı verilen kelime, ayette الْبَيْتِ (el-beyt) şeklinde geçmektedir. Hiçbir ilke gözetmeyen bu meallere göre; Yüce Allah’ın kimi yerde “Kâbe” kimi yerde “El Beyt” şeklinde iki farklı kelimeyle belirttiği şeyin anlamları aynıdır!.. Sanki Yüce Allah belirtemezmiş gibi, Onun kelimelerine editörlük yapmak anlamına gelen bu yaklaşımları şiddetle te’lin ediyoruz. El Beyt ve Kâbe kelimeleri arasındaki farkı, daha sonra yayınlayacağımız “Kıble Meselesi” adlı çalışmaya bırakarak konumuzla ilgili başka bir kelimeye dikkat çekmek istiyoruz.

Ayette geçen بَوَّأْنَا (bevve’ne) kelimesi tef’il babından gelen bir fiildir. Basit anlamıyla “bir şey için yer hazırlatmak” anlamına gelen bu kelime, hazırlanan yerin kesinlikle sınırları belli olan bir yer olmasını gerektirmektedir. Yani Yüce Allah bu ayette “temeli atılacak bir binayı” değil, o binanın içine yerleşeceği arazinin sınırlarını göstermiştir. İşte bu kelime Mescidi’l Haram kelimesinin anlamını da vermektedir. Mescidi’l Haram kelimesi genelde “haram mescid veya yasak mescid” şeklinde anlamlandırılmaktadır. Oysa bir şeyin haram olması ile; aynı zamanda onun nerede başlayıp nerede bittiğinin de açıklanmış olması yani hudutlarının belirlenmiş olması gerekir. Haram kılmak demek zaten bir şeyin sınırlarını belirlemek demektir. Mesela, domuz eti yemenin haram olması demek, onunla ilgili bir sınırlamanın olduğunu belirtmek demektir. Yoksa bir yandan “haram kılınmış, yasaklanmış mescid” şeklinde isim vermek diğer yandan tüm insanlığı oraya çağırmak tam bir çelişki olacaktır. Yani Mescidi’l Haram demek aynı zamanda “sınırları belirlenmiş mescid” demektir.

Bu durumda yeryüzünde her zaman için meşru sınırlara sahip tek yer Mescidi’l Haram olmaktadır. Bunun dışında kalan ve insanları birbirinden ayıran tüm sınırlar her ne gerekçe ile olursa olsun gayri meşrudur. Yeryüzünün hiçbir bölgesi; burası Amerikalılarındır, burası Ruslarındır, burası Türklerindir, burası Araplarındır gibi ayrımlarla parsellenip ipotek edilemez. Çünkü yeryüzü Allah’ındır. İnsanlığın ortak olarak benimdir diyerek sahip çıkacağı tek bir yer  Mescidi’l Haram’dır. Tabiri caizse Yüce Allah kendi mülkünden insanlara sadece orayı vermiş, sadece orasını onların yapmıştır.

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir. (DİB meali)

Yine hemen belirtelim ki bu meal müelliflerinin ilkesiz davranışları hemen hemen tüm ayetlerde kendini göstermektedir. Mealde “Mekke” şeklinde mana verilen kelime, ayette “Bekke” olarak geçmektedir. Bunun yanında, ayetin Arapça metninde olmayan “ibadet evi” kelimesi metinde varmış gibi meale eklenmiştir. Yine bu kelimelerle ilgili detaylı bir çalışmayı Allah dilerse “Kıble Meselesi” adlı çalışmamızda yapacağımızı söyleyerek ayette geçen لِلنَّاسِ (lin nas) “insanlık için” kelimesine dikkat çekmek istiyoruz. Tüm Kur’an’da insanlığa atfedilen tek mekân burasıdır.

Hatırlanacağı üzere daha önceki bölümlerde الْأَرْضِ (el ard) kelimesi üzerinde durmuş ve her zaman ve her dönemde marife olarak الْأَرْضِ (el ard) şeklinde anılacak sadece iki yerin olduğunu belirtmiştik. Mescidi’l Haram ve Yeryüzü. Bunlar dışında الْأَرْضِ (el ard) şeklinde marife olarak anılan yerlerin tamamının marife olarak الْأَرْضِ (el ard) oluşlarının Kur’an’da anlatılan kıssa içinde yani dönemsel olduğunu da belirtmiştik. Şimdi bu bilgileri göz önüne alarak Süleyman kıssasına geri dönelim.

Enbiya 21/105

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık. (DİB meali)

Zebur kelimesinin Davut’a verilen vahyin adı olduğunu belirtmemiz sanırız fazladan olmayacaktır. Ayetin “Zikir’den sonra Zebur’da da” şeklinde gelmesi Zikir şeklinde anılan kitabın Musa’ya verilen kitap olduğunu kendiliğinden ortaya koymaktadır. Ayette geçen الْأَرْضِ (el ard) kelimesinin tüm yeryüzünü kapsamadığını daha önce belirtmiştik. Çünkü bu kelimenin yeryüzü şeklinde anlaşılması durumunda ilk resulden son resule kadar hiç kimse yeryüzünü ele geçirememiş hiç kimse yeryüzünün tamamına mirasçı olmamıştır ve olmayacaktır da. Salihlerin mirasçı olabilecekleri tek toprak parçası, sınırları belli olan Mescidi’l Haram’dır. Burası insanlığın merkezi, toplanma yeri, emin olduğu yerdir. Yüce Allah, gönderdiği tüm resulleri buraya mirasçı kılmıştır. Çünkü İbrahim hepsinin babasıdır ve hiç kimse yokken oraya gelmiş, sınırlarını belirlemiş ve yerleşmiş, o yer de makam sahibi olmuştur. Mescidi’l Haram, resuller için baba toprağı gibidir. Musa, Davut, Süleyman ve diğerleri İbrahim torunudurlar. İnsanlığın imamı olan İbrahim’in, İnsanlığın imamı olan Resulün torunlarıdır. Onların başka bir yere mirasçı olması söz konusu bile değildir.

Yukarıdaki ayet “Zikir’den sonra Zebur’da da o yere Salih kullarımın mirasçı olacağını yazmıştık” buyurmakla bu mirasın resullerde olduğunu açıkça belirtmektedir. Ayetin sonunun “benim o Salih kullarım” şeklinde olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir. Çünkü Süleyman وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ “sende rahmetinle o Salih kullarının arasına beni de dahil et” şeklinde dua ederken, işte bu Mescidi’l Haram’a mirasçı olacak Salih kulların arasına girmeyi dilemektedir. Çünkü;

Sad 38/26

يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.” (DİB meali)

Babası o topraklarda halife, yani tüm insanlığa imam olmuş ve Süleyman da babasına mirasçı olmuştur. Mirasçı olduğu topraklar sadece Salihlerin mirasçı olabileceği topraklardır. İşte bu görev şimdi onun omuzlarındadır. Tıpkı ataları İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Esbat, Musa ve Davut’ta olduğu gibi. İşte Süleyman bunun için rabbine dua etmekte ve rabbinden kendisini, Mescidi’l Haram’a mirasçı olacak O Salih kulların arasına almasını dilemektedir, ki O Salih kulların hepsi onun atasıdır.

Bu duayı yaptığı sırada Süleyman artık resul olmuş, hatta Zel-karneyn haline gelmiştir. Beni O Salih kullarının arasına kat derken yaşadığı çağda birtakım Salihler vardır da onları kast ederek rabbinden kendisini onların arasına katmasını dilemesi de olacak şey değildir. Çünkü o gün için insanlığın önderi kılınmış kendisinin Salih olamaması durumunda başka birilerinin Salih olabilmesi mümkün değildir.

Süleyman bilmediği ve bilinmeyen Salih kulların arasına dahil olmayı değil, hepsi de şerefli bir babanın şerefli evlatları olan resullerin arasına, hem de görevini tam yerine getirmiş olarak dahil olmayı istemektedir. O bu duayı yaparken ben Salih değilim dememekte, tam tersi Salih olduğunu çok iyi bilmektedir. Zaten duasının bir yerinde “ben de bir Salih olarak çalışayım” demektedir. O tıpkı kendisinden önce görevini tam yapıp rabbine kavuşan ataları gibi, görevini tam yapmak için rabbini kendisini yönlendirmesini dilemektedir. Çünkü onun kendileriyle beraber anılacağı tek ailesi budur.

Enam 6/83-90

وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَىٰ قَوْمِهِ ۚ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ ۗ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ

(6/83) İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ ۚ كُلًّا هَدَيْنَا ۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ۖ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَىٰ وَهَارُونَ ۚ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَىٰ وَعِيسَىٰ وَإِلْيَاسَ ۖ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِين

وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا ۚ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ

(6/84, 85, 86) Ona İshak’ı, Yakub’u bağışladık, her birini doğru yola eriştirdik. Daha önce Nuh’u ve soyundan Davud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yusuf’u, Musa’yı ve Harun’u -ki işlerini iyi yapanlara böylece karşılık veririz-, Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı ve İlyas’ı -ki hepsi iyilerdendir-, İsmail’i, Elyesa’ı, Yunus’u, Lut’u -ki hepsini dünyalara üstün kıldık- doğru yola eriştirdik.

وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَإِخْوَانِهِمْ ۖ وَاجْتَبَيْنَاهُمْ وَهَدَيْنَاهُمْ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

(6/87) Babalarından, soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve doğru yola eriştirdik.

ذَٰلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ ۚ وَلَوْ أَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(6/88) İşte bu, Allah’ın hidayetidir ki, kullarından dilediğini buna iletip yöneltir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı, bütün yaptıkları boşa gitmişti.

أُولَٰئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ وَالْحُكْمَ وَالنُّبُوَّةَ ۚ فَإِنْ يَكْفُرْ بِهَا هَٰؤُلَاءِ فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ

(6/89) Onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer şunlar (inanmayanlar) bunları tanımayıp inkâr ederlerse, biz onları inkâr etmeyecek olan bir kavmi, onlara vekil kılmışızdır.

أُولَٰئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ ۖ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ ۗ قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا ۖ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرَىٰ لِلْعَالَمِينَ

(6/90) İşte, o peygamberler, Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. (Ey Muhammed!) Sen de onların tuttuğu yola uy. De ki: “Bu tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum. O (Kur’an), bütün âlemler için ancak bir uyarıdır.” (DİB meali)

Süleyman’ın yaptığı duayı tekrar buraya aldığımızda Süleyman’ın hangi Salih kulların arasına girmek istediği kendiliğinden anlaşılmış olacaktır.

Neml 27/19

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

Onun (maharetli dişi liderin) inancından dolayı çok şaşıran Süleyman, güçlükle sevinebildi ve “Rabbim senin o tahsisatının gereğini yerine getirmem için – ki bana ve iki validime tahsis ettiğin (tahsisat)’da işte oydu – ve ondan razı olacağın bir Salih olarak çalışmam için beni yönlendir, böylece sende rahmetinle o Salih kullarının arasına beni de dahil et.

Ama bu ayetlerin inmesinden çok kısa bir süre sonra Süleyman’ı “bize değil onlara geldi mantığından yola çıkarak ötekileştirip diğer resullerden ayıranlar, onun eliyle yapılmış ikinci bir kıbleyi, insanlığın toplanma merkezi ilan edecek, üstüne utanmadan bu sahtekârlıklarını Muhammed (s)’e doğrulatmak için onun da o kıbleye döndüğünü söyleyeceklerdir. Herhangi bir kişinin, “Allah yeryüzünde ikinci bir kıble ve insanlık için ikinci bir toplanma merkezi ilan etti” demesi için en başta elimizdeki mübarek Kur’an’dan kimin zamanında, hangi sebeple ve neden ikinci kıble tayin etti sorularının cevabını bulması gerekmektedir.

Son zamanlarda bilinçli olarak Mü’minlerin gündemine sokulan “Yüce Allah’ın Kur’an’da bahsettiği Mescidi’l Haram, bugün bilinen Mescidi’l Haram değildir, Mekke de bugün Mekke olarak bildiğimiz Arabistan’daki Mekke değildir hatta Muhammed (s) orada hiç yaşamamıştır. Asıl kutsal belde Petra’dır, Yaru-Şalayim’dir, yok yok hiçbiri değildir bambaşka bir yerdir” gibi söylemlere sarılanlar da Yüce Allah’ın vahyinden kendilerine delil bulmaları gerekmektedir. Kendilerine arkeoloji ya da bilmem hangi tarihçinin görüşlerini dayanak olarak alanlar bilmelidir ki, EL KUDDÜS olan sadece Yüce Allah’tır. Bir yerin, şeyin, eşyanın, kişinin ya da herhangi bir şeyin kutsal olup olmadığını belirleyecek tek merci O’dur. Eğer birilerini kutsal belde tayin etmede meşru otorite, etkin ve yetkin görüyorlarsa bilsinler ki bu en hafif tabirle şirktir. Her durum ve şartta tek sığınak ve tek kılavuz Yüce Allah’tır.

Süleyman’ın رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ “Rabbim senin o tahsisatının gereğini yerine getirmem için – ki bana ve iki validime tahsis ettiğin (tahsisat)’da işte oydu”şeklindeki duasında geçen وَالِدَيَّ (valideyye) kelimesinin daha önce ifade ettiğimiz sebeplerden dolayı anne-baba anlamına gelemeyeceğini belirtmiştik.

Enbiya 21/105

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık. (DİB meali)

Bu ayette Zikir ve Zebur’un belirtilmesi, bunların da Davut’a ve Musa’ya verilen vahiyler olması, bu vahiylerde “o topraklara Salih kullar mirasçı olacaktır” şeklinde bir ibarenin olması, Süleyman’ın da o Salihlerin arasına katılmayı dilemesi, وَالِدَيَّ “valideyye” kelimesinin belirttiği anlamın Musa ve Davut olduğunu göstermektedir. Yani “kendilerinden türediğim iki babam.” Bunun Musa ve Harun olması da mümkündür. Ancak iki babam kelimesinin Musa ve Harun’u kast etmiş olması, Davut’un Musa ve Harun’un çocuklarının evliliğinden doğması sonucunda mümkündür. Belki bu tarihsel süreci anlamak için önemli bir detaydır ama sonuçta Süleyman onlardan biri olmak istemektedir. Bu detayları irdelemeyi Allah izin verirse yine Kıble Meselesi adlı çalışmamıza bırakıp Süleyman kıssasını anlamaya devam ediyoruz.

Allah’tan başka, kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkaracak yoktur!

Ramazan DEMİR


[1] Arif Erkan, El-Beyan DHK md.s.1547

[2] Razi, Tefsiri Kebir, c.17.s.

[3] İsfahani, Müfredat KVL md.

[4] Razi, Tefsiri Kebir, c.17.s.

[5] İsfahani, Müfredat VLD md.

[6] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük VLD md.s.2125

[7] İsfahani, Müfredat VZA md: Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük VZA md.s.2087

[8] İsfahani, Müfredat NAM md.

[9] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük NAM md.s.2025

[10] YAZARIN NOTU: Daha önce tek başına nimet kelimesinin bile çok kapsamlı bir çalışma gerektirdiğini belirtmiştik. Çünkü kavramlar ne yazık ki Kur’an üzerinden anlaşılmamaktadır. Özellikle son zamanlar Kur’an kavramları üzerine yapılmış çalışmalar çoğalmaktadır ama ne yazık ki bu çalışmalar bile Kur’an kavramlarını Kur’an üzerinden anlama metodu yerine, Kur’an kavramlarını yine eskilerin anlayışı üzerinden anlamlandırma metodunu benimsemişlerdir. Çalışmaların “Kur’an’a göre…” şeklinde isimlendirilmesinden başka bir içeriğe sahip olmayan kavram çalışmaları, ayetleri öncelemek yerine filozof, ulema, tarihçi, dilci bilumum eskilere başvurmaktadırlar. Hatta bazen bu başvuru mü’min dahi olmayan kişilere kadar uzanmaktadır. Zaten İlahiyat camiasında çalışmalarının arasına meşhur olmuş filozoflardan yapılmış alıntıları serpiştirmek “entelektüellik” göstergesi gibi olmuştur. Konuşmalarının arasına yine o filozofların ürettiği kelimeleri sıkıştırmak ise vazgeçilemez bir adet haline gelmiştir. Hiçbir orijinallikleri olmayan ilahiyatçılar, toplumda yer bulabilmek ve kendilerini önemli, aynı zamanda bilgili göstermek için batılı filozoflar üzerinden konuşmalar yapmayı marifet saymaktadırlar. İşte bu anlayış üzerinden yapılan Kur’an kavramları çalışmaları da Kur’an’ı anlamak yerine müellifini parlatmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

İlahiyatçı çevrelerin daha en baştan Kur’an’ı; şekil verilebilen, sündürülüp istenilen mananın elde edilebileceği eski bir metin olarak görmeleri, yaptıkları her çalışmanın belirleyici ögesi olarak kendilerinin ön plana çıkmasına neden olmaktadır. Yani onlara göre Kur’an çalışmalarında özne olan kendileri, nesne olan ise Kur’an’dır. Bu anlayışla Kur’an meali telif edenler, birbirini tutmayan mealler kaleme almakta bir beis görmemektedirler. Hatta bunu bir ilimmiş gibi insanlara yutturmaktadırlar. Belki biraz acımasız olacak ama, hiçbiri Kur’an’ı umursamamaktadır. Asıl umursadıkları şey, üniversite kurullarından alınacak notlar üzerinden edindikleri kariyerleridir. Bu kariyerler onlara entelektüellik, aydın olmak, ilim adamı olmak gibi payeler ve önemli mevkiler verecektir. Elbette ki mevkilerle birlikte zavallı milletin sırtından alınan maaşlar da yükselecektir. Şu ülkede ve hatta tüm dünyada din üzerinden verilen maaşların kesilmesi durumunda, acaba kaç tane dinle uğraşan, meal yazan ya da tefsir telif eden adam kalır? Bunlara göre din denilen şey, onların mesleki enstrümanından başka bir şey değildir. Yani din bir meslek haline dönüşmüştür. Nasıl ki mobilyacı, ham tahtalardan insanların kullanacağı ev eşyaları, bir sadekâr (kuyumculuk mesleklerinden) elindeki ham altından takıları, bir heykeltraş ham taştan her biri bir anlamı sembolize eden heykelleri üretiyorsa, din adamları da (haşa) Allah’ın ham halde gönderdiği din ve onun kelimeler ile olan karşılığı vahiyden, insanların kullanacağı davranış ve düşünce biçimleri üretmektedirler. Benimsedikleri ekoller ve mezhepler ise üretim yaparken kullandıkları modeller gibidir.

Tuhaf değil midir?.. Mesela günümüzde; Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo vs gibilerin yazdığı kitaplar neredeyse dünyanın tüm dillerine çevrilmiştir ve hiçbir çeviride başka çeviriyi tutmayan yanlar yoktur. Varsa bile bunlar asıl olanı bozmayacak derecede küçük şeylerdir. Çeviri dünyasında yazıldığı dilden başka dillere çevrilmiş tüm ilim, bilim, teknoloji, tıp, coğrafya, astronomi vs kitapların hepsinde çevirilerin hepsi birbirini tutmaktadır. Eisntein’i İngilizceden okuyanla, herhangi bir dünya diliyle okuyanların hepsi aynı şeyleri anlamaktadırlar. Ama iş Kur’an’a gelince; bırakın diğer dillerdeki çevirisi ile Türkçe çevirisi arasındaki farkları, Türkçe çevirileri bile birbirine taban tabana zıt şeylerle doludur. Bu durumun Yüce Allah’ın gönderdiği kitaptan kaynaklanıyor olması mümkün değildir. Bunun tek bir açıklaması vardır. Kur’an meali yapanların Kur’an kelimelerine Kur’an’a rağmen yüklenmiş oldukları anlamlardır. Yani aslında Kur’an çevirisi falan yapıldığı yoktur. Yapılan, eskilerin ya da yenilerin zaten ulaşmış oldukları anlamları Kur’an’a giydirme çabasıdır. (2/42)

Bir romancının yazdığı romanla meşhur olup para kazanması, bir bilim adamının herhangi bir konu üzerine buluş yapması ve bu buluşunu kitaplaştırarak ondan para kazanması, bir çevirmenin kitap çevirisi yaparak para kazanması ya da meslek sahibi olması gayet anlaşılır bir şeydir ama din adamlığı, ilahiyatçılık veya din üzerinden payeler alınması asla anlaşılır bir şey değildir. Hele bunu meslek haline getirip ondan çoluk çocuğunun geçimini sağlaması ruhban sınıfına karşı olunan bir mahallede asla anlaşılır bir şey değildir. (9/31)

Herhangi bir üniversitede ilahiyatçı kimliği adı altında görev alan ya da devletin herhangi bir kademesinde “din adamlığı mesleği” üzerinden mevkii olanların, eğer Yüce Allah’a imanları varsa bir an önce görevlerini terk etmeleri, bugüne kadar aldıkları maaşların tamamını sırtından geçindikleri insanlara yani şu millete geri vermeleri ya da Yüce Allah’ın diniyle olan uğraşlarını sadece onun rızasını kazanma temeline oturtmaları, maaş, ikramiye, yol harcırahı, telif ücreti, veya başka bir isim adı altında kendilerine gelen, zorla verilen, teklif edilen tüm ücretleri reddetmeleri gerekmektedir. Geçim derdine düşerlerse ayakkabı boyamaları, ırgatlık yapmaları, sırtlarında tuğla taşıyarak inşaatlarda amelelik yapmaları şu an yaptıkları işten daha temiz ve daha şereflidir.

وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَيُوَفِّيهِمْ أُجُورَهُمْ ۗ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “İman edip Salih ameller işleyenlere gelince, Allah onların ücretlerini tastamam verecektir. Allah, zalimleri sevmez.” (Al-i İmran 3/57 DİB meali)

Cami kürsülerinden, üniversite amfilerinden, medrese mahfillerinden, konferans salonlarından, tv programlarından, devletin makam koltuklarından, vakıfların yönetim kurullarından, tüm köşe başlarından, insanlara, Allah’a iman etmeyi yani Allah’a güvenmeyi öğreten din adamlarının(!) önce kendileri; sadece ücretini Allah’tan bekleyerek şu millete, Allah’a güvenmenin ne olduğunu göstermelidir. Milletin sırtından inip “Ben yaptıklarımın karşılığını Allah’tan bekliyorum, ben bu dini ücret almak, paye kazanmak, mevki sahibi olmak veya başka bir karşılık için öğrenmiyor ve öğretmiyorum. Yaptığım her şeyi inandığım ve şeksiz şüphesiz Allah’a güvendiğim için yapıyorum!” diyerek, hatta aldıklarını iade ederek sözlerine güvenirlilik kazandırmalıdır. Firavunun meleleri gibi yaşayıp insanlara din öğreteceğini sananların öğrettikleri Yüce Allah’ın gönderdiği tertemiz din değildir! Allah’ın dini olmadıktan sonra öğretilen dinin kimin dini olduğunun artık hiçbir önemi de kalmamaktadır. Yüce Allah’a iman eden, düzgün bir insan olma adına el yordamıyla yolunu bulmak için meallere, yazılan kitaplara, önderliğe soyunanların söyledikleri görüşlere din diye sarılan insanların, bu taifenin yol kesiciliğini anlama zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

Hem ayetin kelimelerine; “İman edip Salih amel işleyenlerin ücretini Allah tastamam verecektir” şeklinde meal verecekler, hem yaptıklarını Salih amel olarak gösterecekler, hem devletin verdiği din adamlığı payeleri üzerinden ücretler alacaklar, hem de bu topluma yol gösteren efendiler olacaklar öyle mi? Çalışan biri hiç ücret aldığı patronunun benimsemediği bir kelimeyi doğru çevirir mi? Devletin açtığı yaklaşık 200.000 kişilik din adamları kadrosunu boş bırakmayanlar, asırlardır siyasetin şekillendirdiği uyduruk dinin aleyhine tek bir söz söylerler mi?  Hepsinden önemlisi, “Hak olan tek kaynak vardır o da Yüce Allah’ın vahyidir!” diyebilirler mi?

Bu anlayışlar üzerinden önümüze konulan mealler ve kavram çalışmalarının amacı, anlama çabası olmaktan ziyade anlamlandırma yani Kur’an’ı nesneleştirmenin ürünüdürler. Bununla beraber asla onların ki yalan, biz gerçeği söylüyoruz da demiyoruz, demiyeceğiz. Yüce Allah’ın kitabını yine Yüce Allah’ın kelamı ile anlamaya çalışıyoruz. Her kul gibi hatalı ve hatta günahkârız. Asla yetkin ve etkin de değiliz. Allah’ın kitabı hususunda bize de güvenilmesin! Bizim söylediklerimiz de peşinen doğru kabul edilmesin! Dediğimiz tek şey, “ALLAH’IN KİTABI HUSUSUNDA GÜVENİLECEK TEK KAYNAK YİNE ALLAH’IN KİTABIDIR” düsturuna sadık kalınsın! Bunun dışında kalan her şey kişilerin kendi çabası ile elde ettikleridir ve bundan öte bir anlam taşıması da asla mümkün değildir.

4 yorum

  1. kesinlikle var.
    Ne yazık ki bir ayetin tüm bağlantılarını işlediğimiz konu bağlamında ele almamız teknik olarak mümkün olmuyor. Bu yüzden bazı şeyleri başka dosyalara bırakmak zorunda kalıyoruz. O ayetin kalıbı ile bu ayetin kalıbı aynı ama orada fazladan geçen özellikle 40 sene ifadesi, Süleyman kıssalarını kendisinden daha önce yaşanmış başka olaylara ve başka resullere bağlıyor. Ahkaf 15 de de sözler ortaya söylenmiş, kimden bahsettiği belli olmayan sözler değildir. Kesinlikle adresi belli, bağlamı belli sözlerdir. Ama dediğimiz gibi geleneğin yüzlerce yıldır ilmek ilmek ördüğü örtüler o kadar kalın ki, hepsini bir çırpıda yırtıp atmak mümkün olmuyor. Dikkatli bir okuyucu olmanız çok sevindirici. Allah’a emanet olun

  2. “Son zamanlarda bilinçli olarak Mü’minlerin gündemine sokulan “Yüce Allah’ın Kur’an’da bahsettiği Mescidi’l Haram, bugün bilinen Mescidi’l Haram değildir, Mekke de bugün Mekke olarak bildiğimiz Arabistan’daki Mekke değildir hatta Muhammed (s) orada hiç yaşamamıştır. Asıl kutsal belde Petra’dır, Yaru-Şalayim’dir, yok yok hiçbiri değildir bambaşka bir yerdir” gibi söylemlere sarılanlar da Yüce Allah’ın vahyinden kendilerine delil bulmaları gerekmektedir. Kendilerine arkeoloji ya da bilmem hangi tarihçinin görüşlerini dayanak olarak alanlar bilmelidir ki, EL KUDDÜS olan sadece Yüce Allah’tır. Bir yerin, şeyin, eşyanın, kişinin ya da herhangi bir şeyin kutsal olup olmadığını belirleyecek tek merci O’dur. Eğer birilerini kutsal belde tayin etmede meşru otorite, etkin ve yetkin görüyorlarsa bilsinler ki bu en hafif tabirle şirktir. Her durum ve şartta tek sığınak ve tek kılavuz Yüce Allah’tır.”

    Yüce Allah’ın biz kulları üzerinde yaşayalım diye, üzerindeki şu an bilebildiğimiz bu macera sona erip de Yüce Allah’ın karşısında toplanmadan belki de ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğimiz; bir sebebe, bir amaca dayanarak yarattığı bu dünyada herhangi bir yerin kutsallığını, mukaddesliğini tayin edici merci olarak Yüce Allah’tan bir başkasını yetkili tayin etme cüretinden ancak ve ancak Yüce Allah’a sığınırım. Allah mümin olma gayretinde olan hiç kimseyi bu denli şaşırtmasın.

    Mescid-i Haram’ın tekliğine, Yüce Allah’ın yönelmemizi istediği kıblenin orası olduğuna, tüm resullerinin mirasçısı olduğu El-Ard’ın Mescid-i Haram olduğuna çok şükür bizim inancımız tam. Ve yine çok şükür ki Yüce Allah bize, güya Hz. Süleyman’ın inşa ettirdiği ikinci bir kıblenin olamayacağını, Hz. Muhammed’in hayatının herhangi bir döneminde kıble olarak buraya yönelmiş olamayacağını, bunun tevhide nasıl ters düşeceğini idrak edebilmemiz için en büyük lütfu olan akletme meziyetini vermiş.

    Ama tüm bunların hiçbiri Mekke Yüce Allah tarafından neden kutsal kılındı, Mekke’yi insanlığın toplama yeri yapan nedir sorularını sormamıza engel değil.

    Diyorsanız ki, her şeye kadir Yüce Allah, kendi yarattığı yeryüzünde istediği yeri kutsal tayin eder; o zaman ben de diyorum ki, bunun her şeye kadir Yüce Allah karıncayı da konuşturur, demekten ne farkı var?

    Her şeyi bir kadere, bir ölçüye göre yaratan Yüce Rabbim, insanın bu dünyadaki macerasını da o ölçüye ve kadere göre yarattı. Nasıl ki, Rabbim her şeye kadir olmasına rağmen, bu dünyayı üzerine inşa ettiği ölçü ve kadere göre karınca dile gelip konuş(a)mazsa, Mekke Yüce Rabbim tarafından kutsal, güvenli yer ve insanlığın toplanma yeri tayin edildiyse eğer, işte biz de bunun arkasındaki ölçüyü merak ediyoruz. Yüce Rabbimin bize bu dünya üzerinde nasip ettiği süre içerisinde, bize verdiği olanaklar dahilinde bu ölçüyü anlama şerefine nail olur muyuz? Ancak Yüce Rabbim bilir. Ancak biz bu ölçüyü merak etmez ve kafamızdaki soruları dile getirmezsek, Yüce Rabbim’in bize lütfettiği ve Kuran’da ısrarla kullanmamızı istediği akletme yetisini kullanmamış ve asıl o zaman O’na nankörlük etmiş oluruz.

    Sizin o arkeolog, bu tarihçi dediğiniz insanların pek çoğu da işte, sadece ve sadece bu akletme meziyetini kullanma derdinde olan kişiler olup,tam da bu yüzden, benim gözümde, günümüzde kendine Müslüman diyen pek çok insandan çok daha imanlı kişilerdir. Ve pek çoğunun çalışmaları “Müminlerin gündemine bilinçli olarak sokulmak istenen” safsata tabiri ile yabana atılamayacak kadar değerli çalışmalardır.

    Bu tabii ki, bu çalışmalar Kuran’ı onaylar; Kuran bu çalışmalar olmadan anlaşılamaz anlamına gelmez. Bu çalışmaların kati geçerliliği her zaman ama her zaman ancak Kuran’ın onayına sunularak tespit edilebilir. Çünkü asıl gerçek Kuran’da Yüce Allah’ın bize ifşa ettiğidir. Aksini düşünmek, hiç itibar etmemeyi tercih ettiğimiz hadis, rivayet toplayıcıları ve sözüm ona İslam tarihçileri aynı tuzağa düşmek olur ki, bundan da yine ancak ve ancak Yüce Allah’a sığınırım.

    Fetih Suresi’nde adı geçen Mekke’nin; 106. Sure kendilerine ithaf edilen Kureyş adlı topluluğun bir önemi olduğunu kendine Kuran’a iman etmiş bir Müslüman yakıştırması yapan hiç kimse inkar edemez. Ama şu da bir gerçek ki, ben şu ana kadar yaptığım Kuran MEALİ okumalarımda Mekke’nin Mescid-i Haram, Kureyş’in de Hz. Muhammed’in bir parçası olduğu kabile olduğuna dair hiçbir emare göremedim. Mekke’nin Mescid-i Haram olduğuna dair en büyük kanıt olan oradaki Kabe adını verdiğimiz bina ve o binadaki Makam-ı İbrahim olduğu iddia edilen sembol ise, benim açımdan hiç ikna edici değil.

    Sizin çalışmalarınıza rastlayana kadar, Kuran-ı Kerim’in meal ve tefsirinin olmuş bitmiş bir iş olduğunu sanırdım. Sizin çalışmalarınızı okuyunca anladım ki, gerek anadilleri Arapça olup Kuran’ı tefsir edenler, gerekse Kuran’ın başka dillere mealini yapanlar; Kuran’ı layığınca anlamaktan çok uzakta ve mevcut tefsir ve meallerin büyük bir çoğunluğu gerçek Kuran’ı yansıtmaktan çok uzak.

    Ramazan Bey’in çalışmalarının Kuran’ın tam gerçeğini yansıtıp yansıtmadığını ancak Rabbim bilir ama O’nun bana bahşettiği akletme meziyeti sayesinde görebiliyorum ki, en azından benim okuduğum meal ve tefsirler arasında gerçeğe en yakın olanı Ramazan Bey’in çalışmaları. Bunun tek nedeni de kendisinin kullandığı metod. Sizin de hep altını çizdiğiniz gibi, Kuran elimizde başka hiçbir kaynak yokmuşçasına okunmalı; siz de bunu yapma gayretindesiniz ve önemlisi tek derdi Müslüman olmak olan bizlerle paylaşıyorsunuz, Allah sizden razı olsun.

    Ama ben de, bilimselliğine güvendiklerim de dahil, her türlü kaynağı bir kenara koyunca da Mekke neden Mescid-i Haram sorusuna, an itibari ile, mevcut mealler çerçevesinde cevap veremiyorum. Meal Kuran’ın kendisidir; beni yanıltanın meallerin Kuran’ı tercüme ediş şekilleri olma ihtimali Mekke’nin Mescid-i Haram olmama ihtimalinden çok daha yüksek; tüm bunların da farkındayım.

    Siz ya da sizin kadar güvenilir bir metod takip eden bir başkası bu konuyla alakalı, Allah’ın benden istediği şekilde kendi akıl süzgeçimden geçirdikten sonra, bence en ikna edici açıklamayı yapana kadar ben

    Mekke Mescid-i Haram mı?
    Hz Muhammed burada mı yaşadı?
    Hz Muhammed bir Kureyş mi idi?

    Sorularını sormaya, gündem yaratma değil akletme derdinde olduğunu bilebildiğim insanların çalışmalarını okumaya devam edeceğim.

    Bundan ötesi Yüce Allah’a kalmış. Asıl gerçeğin, bu dünyanın her şeyin sahibi O. Tüm bu çabalar neticesinde bize ne kadarını bildirirse o kadarıyla yetinmek zorundayız.

    • NİHAN Y

      Böyle bir içerikle yazılan bir yazıya cevap versek, siz bunu şahsiyetinize yapılmış bir saldırı olarak anlayacak ve onun değerlendirme yapacaksınız…Yazınızın içereğinde cevap yazmamızı gerektirecek bilimsel (arkeolojik de olabilir) herhangi bir sunum ya da ilimsel herhangi bir tahlil de bulunmamaktadır. Bizim yazımızdan yaptığınız bir paragraflık alıntının arka planında neredeyse binlerce sayfa tahlil, araştırma, ayet ve daha bir çok şey bulunmaktadır (BKZ: Tuva Vadisi ve kutsal topraklar, millet kavramı, Yusuf kitabı, Zel-karneyn kıssaları giriş, Süleyman kıssaları). Yazınızda bunlara da bir eleştiri getirmemişsiniz. Bununla beraber biz neredeyse her yazımızda “söylediğimiz her şeyin bir metod çerçevesinde bizim Kur’an’dan anladıklarımızdan öte bir anlam taşımadığını” sürekli tekrarladık ve tekrarlıyacağız. Yani söylediklerimizin nihai gerçekler olduğunu da asla iddia etmedik. Fakat buna rağmen söylediğimiz her şeyiı yüzlerce delille delillendirmeye çalıştık ve çalışıyoruz. Eleştirilemez olduğumuzu değil, tam tersi eleştirilmemiz gerektiğini her fırsatta vurguladık. Ama bu eleştirinin bir değer taşıması için, getirilen eleştirilerin “Kur’an’ı sadece Kur’an’la anlama” çerçevesi üzerinden olması gerektiğini de belirttik.
      Bundan sonrasında yukarıdaki içerikle ve sadece kendi şüphenizi ölçü alarak yazdığınız yazıya nasıl bir cevap verebilirim de sizi kırmamış olurum gerçekten bilemiyorum. Bu yüzden affınıza sığınarak size, belirttiğiniz konularla ilgili herhangi bir cevap vermemeyi tercih ediyorum. Esen kalın.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*