SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -27- KARINCA VADİSİ

Digital visualization of an ant

KARINCA VADİSİ

Neml 27/18-19

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

(27/18) Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi.

(27/19) Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (DİB meali)

Varlık düzeni içinde hayvanların ses çıkarması ve bu seslerin kendi türleri açısından anlamlar taşıyor olması gayet normaldir ve olması gerekendir. Üstelik her bir hayvanın çıkardığı sesin aynı türden olmayan diğer hayvanlar tarafından ne anlama geldiğinin bilinmesi de anlaşılabilir bir durumdur. Akıllı ve iradeli varlık olan insan türünün, her bir hayvanın farklı şekil ve tonda çıkardığı seslerin ne anlamlara geldiğini bilmesi de gayet normaldir ve hatta olması gerekendir. Ama hem bir karıncanın basbayağı akıllı ve iradeli varlık olarak konuşması ve bu konuşmayı diğer karıncaların anlaması hem de farklı bir kulak yapısı gerektiren insanoğlunun, bir karıncanın konuşmasını duyması normal ve olması gereken değildir.

Yukarıdaki ayetlere verilen meallerde olağan olmayan sadece karıncanın konuşması ve Süleyman’ın bunu duyması değildir. En başta karıncanın konuşurken kurduğu 11 kelime ve 5 zamirden oluşan cümlesinin içeriğinin arka planında öğrenmesi yılları alacak bir bilgi birikiminin olması gerekmektedir. Mesela; karınca olmasına rağmen, Süleyman’ı diğerlerinden ayırmakta onu ismiyle anmaktadır. Bu beraberinde o karıncada varlıkların tamamına isim koyma ve bu isimle onu diğer varlıklardan ayırt etme kabiliyetinin olduğu anlamını getirmektedir. Üstelik bu isim koyma sadece onu tanımlama açısından değil, bağlı bulunduğu varlık türünü ve o varlıkların özelliklerini bilmeyi de gerektirmektedir. Bu konuşmayı ister insanların konuştuğu herhangi bir dilde isterse karınca dilinde yapması da durumu değiştirmemektedir. Sonuçta Süleyman’ı ismiyle anması, arka planında edinmesi yıllar alacak bir bilgi birikimini zorunlu kılmaktadır. Üstelik bu birikim bir karıncanın kısacık hayatının çok üzerinde bir ömür gerektirmektedir. Unutulmamalıdır ki konuşan bir karıncadır! Ama bu karınca, diğer karıncalara hitap ettiği için onu dinleyen karıncaların tamamı da en az onun kadar bu bilgi birikimine sahip olmalıdır. Konuşan karıncayı dinleyen diğer karıncaların ömür süreleri göz önüne alındığında ortaya çok daha acayip bir durum çıkmaktadır. Karıncaların akıllı ve iradeli varlıklar olarak konuşmuş olmalarını görmezden gelsek bile, ortaya çıkan durum karıncaların karınca hallerine bile aykırıdır. Bunun anlaşılması için az da olsa karıncaların toplum düzenlerinden bahsetmek gerekmektedir.

Yapılan çalışmalara göre karıncalar, dünya üzerinde en yaygın olarak yaşayan türlerin en başında gelmektedir. Buzullardan hariç yeryüzünün her türlü coğrafyasında yaşayabilme kabiliyetine sahip olan karıncaların tahminen 9500 türü olduğu tespit edilmiştir. Türlerin tamamında tek başına sürüden ayrı olarak yaşayan bir karınca türü bulunmamaktadır. Yine türlerin tamamında bir karınca kolonisinin oluşumu şu şekildedir.

  1. Üreme yeteneğine sahip kraliçe.
  2. Erkekler
  3. İşçiler ve askerler.

Kraliçe

Kraliçe, eşeysel organları tamamen gelişmiş bir karıncadır. İşçilerden çok daha uzun yaşarlar. Kraliçe karınca, diğer karıncaların 8-10 katı büyüklüğünde olup; türlere göre 10-20 yıl yaşayabilir. Örneğin, kırmızı karıncaların işçisi; 3, kraliçesi; 15-20 yıl yaşar.

Kraliçeler, çiftleşmeden önce kanat taşımaları ile işçilerden ayrılırlar. Kanat taşımaları, doğal olarak göğsün daha kuvvetli, daha geniş oluşmasına neden olmuştur. Kraliçenin, mandibulu (çenesi), güçlü değildir. İşçilerde olmayan nokta gözler, bunlarda vardır. 

Bazı türlerde çiftleşmemiş dişiler büyüklük bakımından işçiler kadar iken, bazılarında 1,5-3 misli büyüktür. Kraliçe, yuvanın alt katlarında inşa edilen kendi odasına yerleşir ve orada yaşamaya başlar. Bol miktarda yumurta bırakmaya başlayınca, vücudu irileşir. Kraliçenin her türlü ihtiyacı, işçiler tarafından sağlanır. Beslenme sırasında, işçi karıncalar, feromenler (türiçi sinyaller) sayesinde, yuvadaki durumla ilgili bilgileri, kraliçeye iletirler. Kraliçe, bu bilgilere dayanarak; örneğin savaş sırasında çok sayıda asker kaybı olduysa, yeni yavruların, daha çok asker karınca olmalarını sağlayacak bir kimyasal yayınlar. Böylece çoğalma, ihtiyaca göre şekillenir.

İşçi Karıncalar

İşçiler, yuvanın, her türlü ihtiyacıyla ilgilenen kraliçenin, kısır kız yavrularıdır. Karınca türleri içinde en kalabalık sınıfı, işçi karıncalar oluşturmaktadır. İşçiler, eşeysel organları, özellikle ovaryumları körelmiş; yuvanın büyütülmesi, yeni odalar açılışı, yiyecek temin edilmesi, yavruların bakımı, yuvanın korunması gibi, tüm işleri yüklenmiş bir sınıftır. Büyüklükleri, türden türe, hatta tür içinde bile değişir (2-15 mm). Çoğunlukla, kraliçeden daha küçüktürler. Göğüsleri çıplak, dar ve küçüktür. Kanatları yoktur.  Bileşik göz hepsinde vardır, nokta göz, nadiren bulunur. 

Özel kuluçka odalarında saklanan yumurtaların bakımları, işçi karıncalardan oluşan bakıcılar sayesinde, kreş tipi özel odalarda yapılır. Genç ve deneyimsiz olanlar, yavru bakımı ve yuva işleriyle ilgilenirken; daha yaşlı ve tecrübeli olanlar, yiyecek arama, savunma gibi işleri üstlenmektedirler. Bakıcılar tarafından, özenle bakılan yumurta ve larvalar, karıncaların en önemli hazineleridir ve bir tehlike sezinlediklerinde, derhal daha güvenli alanlara taşınmaktadırlar.

Yumurta ve larvalar, uygun sıcaklık ve nem içeren odalarda saklanırlar. Kraliçe, bazen, sadece yavruların beslenmesine yönelik yumurtalar da bırakır. Bakıcılar, yavruları, bu yumurtalarla besler. İşçilerde mide(kursak), sadece kendi ihtiyaçlarını karşılamaz, tüm topluluğun ihtiyacı için, “sosyal bir mide” görevi yapar.

İşçi karıncalar, kraliçesi olmayan bazı türlerde, üreme işlevini de yüklenirler. Bazen işçiler, döllenmemiş yumurta yaparlar. Bazı işçi karıncaların görevi, koloninin hijyenini sağlamak, cenaze kaldırılıcılığı ve ölüleri taşımaktır

Askerler

Asker karıncalar, işçi karıncaların daha geniş bir versiyonudur. Askerler, koloninin korunması, avlanma, yeni yuva yerleri bulunması gibi görevleri üstlenirler. Askerler, savaş taktik ve stratejisinin uzmanıdırlar. Bazıları saldırganken, diğerleri savunmada dikkate değer teknikler kullanmaktadır.

Erkekler

İşçilerden ve kraliçeden belirgin olarak daha ince yapılıdır. Erkekler, genellikle küçük baş, geniş göz, geniş göğüs ve midesinin sonunda dişiyi tutmaya yarayan bir çift uzva sahiptir. Gözleri iyi gelişmiştir. Kanatlarını atmazlar. Çiftleşmeden hemen sonra, yuvadan uzaklaştırılan erkekler, birkaç gün içerisinde ölürler.

Tefsircilerimizin büyük çoğunluğu, ayetteki karıncaya atfen gelen قَالَتْ (kalet) kelimesinin müennes bir fiil olmasından yola çıkarak onun dişi yani kraliçe karınca olduğunu söylemişlerdir. Bu kraliçe karınca “evlerinize girin, Süleyman’ın ordusu sizi ezmesin” dediğine göre kendisi yuvanın dışındadır. Oysa bir kolonide tüm karıncalara hükmeden kraliçe karınca yuvadan dışarı hiç çıkmamaktadır. Akıllı ve iradeli olsa bile tüm ömrü neredeyse sadece yumurtlamakla ve kolonin içinde geçen kraliçe karıncanın 11 kelime ve 5 zamirlik bu cümleyi kurması, kullandığı kelimelerin ne anlama geldiğini bilebilmesi nasıl mümkün olmaktadır? Tüm ömürleri en fazla 2 yıl olan diğer karıncalar akıllı ve iradeli varlıklar bile olsalar kraliçe karıncanın kullandığı kelimelerin ne anlama geldiğini bilmeleri nasıl mümkün olmaktadır? Yani olaya bakıldığında karıncaların bu durumu; karınca olarak akıllı ve iradeli varlıklar bile olsalar, karınca olmalarına aykırı bir durumdur. Aslında meseleyi uzatmaya gerek yoktur. Bu mealleri okuyan akıllı hiçbir varlığın, karıncaların akıllı ve iradeli varlıklar olarak konuşabilmelerini kolayca kabul edebileceği ve hemen ardından iman edebileceği söylenemez. İman etmede gösterilen bu tereddüt asla Yüce Allah’ın gücünün her şeye yetmesi ile alakalı değildir.

Ayette geçen وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) ifadesi, marife bir isim tamlamasıdır. Bu ibarede geçen النَّمْلِ (en-neml) kelimesi hem tekil hem de marife olduğu için karınca türünün tamamını ifade etmekte olan bir kelimedir. Kelimenin türün tamamını kast etmemesi, karınca türünün belli bir kısmını ifade etmesi durumunda وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) ifadesinin anlamının, “o bilinen karıncaların bilinen vadisi” şeklinde bir anlama sahip olması gerekmektedir. Yani o vadinin hangi karıncalara ait olduğunun bilinmesi gerekmektedir. İsim tamlamaları ile ilgili önceki dosyalarda birçok kere açıklamalarda bulunuldu. Arapçada ve hatta tüm dillerde üzerinde kapalılık bulunan bir ismin daha iyi anlaşılması için, çok bilinen başka bir isme atfedilmesi ile oluşturulan isim tamlamalarında; birinci isim, üzerinde kapalılık bulunan muzaf, birinci ismin üzerindeki kapalılığı gideren ve cümle içinde bundan başka bir işlevi olmayan ikinci isme ise muzafun ileyh denmektedir. Eğer ayette sadece “vadiye geldiklerinde” şeklinde bir cümle geçseydi hangi vadi şeklinde bir soru kendiliğinden çıkacaktı. İşte böyle bir soru çıkmasın diye anlamı herkes tarafından bilinen vadi kelimesi diğer bir isme atfedilerek وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) “karıncaların vadisi” şeklindeki isim tamlaması oluşturulmuştur.

Fakat nedense daha çok anlaşılsın, üzerinde kapalılık olmasın diye oluşturulan isim tamlaması, tam tersi daha çok kafa karıştırmış ve olayı gizemli hale gelmiştir. Çünkü ne böyle bir vadinin varlığı bilinmektedir ne de Kur’an’ın başka yerinde karıncalarla ilgili başka bir anlatım geçmemektedir. Bunun yanında ayetin başında gelen ( حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ ) cümlede kullanılan عَلَى (alâ) harfi cer’i de dikkat çekmektedir. Müfessirlerden bazıları, hem vadinin yeri hem de cümlede geçen harfi cer için şu açıklamayı yapmışlardır:

Hak Teâlâ´nın حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ “Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman…” ifadesine gelince, bu yerin, Şam´da karıncası çok bir vadi olduğu söylenmiştir. Eğer buradaki fiilin niçin alâ harf-i cerri ile müteaddî olduğu sorulursa, şu iki şekilde cevap verilir:

a) Onların gelişleri, vadinin üst tarafından olmuştur. Bundan dolayı bu fiil, isti´la (üstten oluşu) ifade eden bu edat ile kullanılmıştır.

b) Bununla, vadinin geçilip, sonuna ulaşıldığı manası kastedilmiştir. Bu, birisi bir şeyin sonuna ulaştığında Arapların kullandığı deyimindendir. Buna göre Hz. Süleyman (a.s)’ın ordusu, vadinin bitiminde konaklamayı murad etmişlerdir. “Neml” (karınca) kelimesi, mim´in ve nûn´un zammesi ile, nümûl şeklinde okunduğu gibi, racûl vezni üzere nemül şeklinde de okunmuştur. Neml (النَّمْلِ) şekli ise, bunların tahfif ile okunan şeklidir.[1]

Böylelikle müfessirlerimiz hem vadinin yerini hem de bu vadiye gelen Süleyman ve ordusunun ne taraftan vadiye girdiğini ve hatta nerede konaklayacaklarını bile tespit etmiş, cümle üzerindeki tüm kapalılıkları gidermişlerdir. Değerli (!) müfessirimize, Yüce Allah’ın bildirmediği bu bilgileri nereden aldıklarını sormanın gereği yoktur!

Aynı müfessir karıncaların akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşmalarına ise şu açıklamayı getirmiştir.

Ayetteki, قَالَتْ (kalet) ifadesi, “Bir karınca dedi ki” demektir ki karıncanın konuşması akıldan uzak görülecek bir şey değildir. Çünkü Allah Teâlâ, karıncada hem aklı hem konuşma kabiliyetini yaratmaya kadirdir.

Katâde´nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O, birgün Kûfe´ye gelmiş ve etrafına insanlar toplanmış. Bunun üzerine o, “İstediğinizi sorun” demiş. Ebu Hanife (r.h) de, o zaman henüz bir delikanlı olarak, onların arasında imiş ve “Süleyman (a.s)’ın karıncasının, erkek mi dişi mi olduğunu sorun” demiş. İnsanlar, Katâde´ye bunu sorunca, o cevap verememiş. Ebu Hanife (r.h), o karıncanın dişi olduğunu söylemiş. Ebu Hanife´ye “Nereden biliyorsun?” denildiğinde, “Allah´ın kitabından… Çünkü Allah, kitabı Kur´ân´da قَالَتْ (kalet) demiştir. Eğer o karınca erkek olsaydı  قَالَ(kale) derdi” cevabını vermiştir. Bu böyledir. Çünkü “nemle” kelimesi, müzekker ve müennesi aynı olma bakımından, “hamâme” (güvercin), “şât” (koyun) kelimeleri gibidir. Binâenaleyh bunlardan dişisi erkeğinden verilen sıfat ile (erkek güvercin) “ve” diyerek veya “gibi” zamirler kullanılarak ayırd edilirler.

Ayetteki, ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ “Yuvalarınıza girin” ifadesine gelince, bil ki, karınca akıllı bir varlık olunca, şüphe yok ki, onlara, akıllı varlıklara hitap edildiği gibi hitap ederek, (cemi müzekker salim siğası kullanmıştır.) Bundan Ötürü, böyle söylemiştir. Eğer, “Ayetteki, “Sizi kırmasın” ifadesinin iğrabtaki yeri nedir?” dersen, ben derim ki: Bunun, emrin cevabı olması muhtemel olduğu gibi, emirden bedel bir nehiy olması da mümkündür. Buna göre mana, “Yerinizde durmayın, yoksa onlar sizi yol üzerinde ezer, kırıp geçerler. Sizi, burada görmeyeyim” şeklinde olur.[2]

Aslında günümüz meal ve tefsir yazarlarının tamamı bu ayetlere geldiklerinde “Karıncalar konuşur mu?” sorusunu sormuşlardır. Bu soruya az önceki alıntıda olduğu gibi verilen cevaplar onları tatmin etmiş olmalı ki meallerinde bu müfessirimizin ayetlere verdiği manayı tekrar etmişlerdir. Tuhaf olan şudur ki müfessirimizin yaptığı açıklamaların, gramer kurallarını yerle bir ettiği hiç sorgulanmamıştır. Mesela müfessirimiz, ayette geçen ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ “Yuvalarınıza girin” cümlesinde geçen emir fiilin ve sondaki كُم (kum) zamirinin müzekker gelmesini şu şekilde açıklamıştı. Ayetteki, ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ “Yuvalarınıza girin” ifadesine gelince, bil ki, karınca akıllı bir varlık olunca, şüphe yok ki, onlara, akıllı varlıklara hitap edildiği gibi hitap ederek, cemi müzekker salim siğası kullanmıştır. Fakat aynı müellif yine akılsız ve iradesiz varlıkların akıllı ve iradeli varlıklar olarak konuştuğu aşağıdaki ayette neden müennes kelimeler kullanıldığını hiç ama hiç sorgulamamıştır.

Fussilet 41/11

ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler. (DİB meali)

Madem değerli müfessirimiz “akılsız varlıklar, akıllı varlıklar haline geldiklerinde onlara müzekker sığası atfedilmelidir” demiştir! O halde bu ayette de sema ve ard kelimelerine atfen gelen قَالَتَا (kaleta) fiilinin müennes değil müzekker olması gerekirdi demeli değilmiydi? Kaldı ki akılsız varlıkların birdenbire akıllı varlıklar haline gelmeleri durumunda, bağlı bulundukları müennes siğanın müzekkere dönüşeceğine dair herhangi bir kural da bulunmamaktadır. Çünkü müzekker-müennes ayrımı sadece akıl üzerinden yapılmış bir ayrım değildir. Akılsız varlıklar birdenbire akıllı varlıklara dönüşseler bile kullanılması gereken siğa, müennes olmak zorundadır çünkü akıllı ve iradeli olsalar dahi hala karınca olarak kalmaya devam etmektedirler. Onların müzekker ve müennes şeklinde bir ayrıma tabi tutulmaları ancak ve ancak insan olmaları durumunda geçerlidir.

Ayette bahsi geçen varlıkların akıllı ve iradeli varlıklar olduğuna ve karıncalar olmadığına dair daha birçok delil olmasına rağmen, onlara gözlerini kapatarak ve gramer kurallarını da hiçe sayarak ısrarla bunların, akıllı ve iradeli hale getirilmiş karıncalar olduğunu söylemek, Süleyman kıssaları bağlamında uydurulan efsanelerin müfessirlerin kafasında ne kadar sağlam bir yer ettiğini göstermektedir.

Aslında yöntem olarak bunları makalemizden uzak tutmayı, onlardan tek bir satır bile almamayı şiddetle özlemekteyiz. Ama ne yazık ki Arapça bilmeyen ve İslam’ı bunlar üzerinden benimseyen insanların kafasında onların verdiği manalar yer etmiştir. Meseleyi alıntı yaptığımız müfessir gibi; “Ayetteki, قَالَتْ (kalet) ifadesi, “Bir karınca dedi ki” demektir ki karıncanın konuşması akıldan uzak görülecek bir şey değildir. Çünkü Allah Teâlâ, karıncada hem aklı hem konuşma kabiliyetini yaratmaya kadirdir” şeklinde açıklamaya çalışanlar bilsinler ki Allah’ın gücünün her şeye yettiğini anlamak için karıncaların ve kuşların, dağların ve taşların konuşması gerekmemektedir. Karıncaların karınca olarak, kuşların kuş olarak, taşların taş olarak varlıkları, Allah’ın gücünün her şeye yettiğinin kanıtı olmaya fazlasıyla yetmektedir. Yüce Allah mübarek vahyinde kendisinin her şeye gücünün yettiğini görmemiz için konuşan kuşlara veya karıncalara değil, etrafımızı saran sayısız varlığa bakmamızı emretmektedir.

Kehf 18/45

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا كَمَاءٍ أَنْزَلْنَاهُ مِنَ السَّمَاءِ فَاخْتَلَطَ بِهِ نَبَاتُ الْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ الرِّيَاحُ ۗ وَكَانَ اللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا

Onlara dünya hayatının örneğini ver: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz yağmur gibidir ki, onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer çöpe döner. Allah, her şey üzerinde kudret sahibidir. (DİB meali)

Hac 22/5

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَإِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْ ۚ وَنُقِرُّ فِي الْأَرْحَامِ مَا نَشَاءُ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلًا ثُمَّ لِتَبْلُغُوا أَشُدَّكُمْ ۖ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفَّىٰ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ إِلَىٰ أَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْئًا ۚ وَتَرَى الْأَرْضَ هَامِدَةً فَإِذَا أَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَأَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ

Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir. (DİB meali)

Hac 22/6

ذَٰلِكَ بِأَنَّ اللَّهَ هُوَ الْحَقُّ وَأَنَّهُ يُحْيِي الْمَوْتَىٰ وَأَنَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Bu böyle. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Şüphesiz O, ölüleri diriltir ve O, her şeye hakkıyla kadirdir. (DİB meali)

Müminun 23/18

وَأَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَأَسْكَنَّاهُ فِي الْأَرْضِ ۖ وَإِنَّا عَلَىٰ ذَهَابٍ بِهِ لَقَادِرُونَ

Biz, gökten belli bir ölçüde su indirdik de (faydalanmanız için) onu yeryüzünde tuttuk. Bizim onu tamamen gidermeye de muhakkak gücümüz yeter. (DİB meali)

Etrafımızda her an görebileceğimiz sayısız delil bulunurken, dünya var olduğundan beri tek bir kere konuşan ve sonrasında yine akılsız ve iradesiz varlığa dönüşen karıncalar Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğinin delili asla olamaz! Çünkü eğer Yüce Allah karıncaların konuşması üzerinden kendisinin her şeye gücünün yettiğini görmemizi isteseydi karıncalar hala konuşuyor olurdu. Ama bir kere yapmış ve ondan sonrasında yapmamışsa bu görmemiz gereken bir şey değil tam tersi görmememiz gereken bir şey olmaktadır. O halde karıncaların konuşmasını “Allah’ın gücü her şeye yeter karıncaları da konuşturur kuşları da” şeklinde açıklamak, bir açıklama değildir. Böyle bir yaklaşım biçimi Yüce Allah’ın gücünün her şeye yettiğini öne sürerek, saçma sapan manaları Allah’ın kelimelerine yüklemekten başka bir anlama gelmemektedir. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini, konuşan karıncalar üzerinden göstermeye çalışan meal ve tefsir müellifleri: İş Yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an’a gelince Yüce Allah’ın gücünün her şeye yettiğini hiç umursamamakta, sanki Yüce Allah eksiksiz bir vahiy göndermeye güç yetiremezmiş gibi vahyin ibarelerini maziyi muzariye (ya da tersi), müennesi müzekkere (ya da tersi), ismi fiile (ya da tersi), tekili çoğula (ya da tersi) çevirerek, Yüce Allah’ın kelimelerini konuldukları yerden kaydırmaktan çekinmemektedirler! Hatta olmayan kelimeleri varmış gibi eklemekte, var olan kelimeleri de yokmuş gibi görmezden gelmekte bir beis görmemekteler! Aslında Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiği umurlarında bile değildir… Öyle söyleyerek gerçeği perdelemekte ve kendi küflenmiş kafalarındaki hikayeleri ve efsaneleri Kur’an’ın kelimelerine giydirmektedirler. Kendilerini Kur’an’ın üzerinde bir editör gibi görerek ona şekil verirken ya da akademik kariyerlerini sağlamlaştırmak için Yüce Allah’ın kitabını mesleki bir enstrüman haline çevirirken, Yüce Allah’ın gücünün kelimeleri kusursuz göndermeye gücünün yettiğini hiç akıllarına getirmeyen bu şahıslar, iş kitleleri; karıncaların, kuşların, dağların, taşların konuşabileceğine inandırmaya gelince hemen Allah’ın gücü her şeye yeter demeye başlamaktadırlar…

Kur’an’ı böylesi tefsirler üzerinden anlamaya çalışanlar sanırlar ki müfessirlerimiz şahane Arapçaları ile Kur’an’ın inceliklerine inip oradan saf gerçeği çıkarmaktadırlar. Onların şahane Arapçaları olduğu doğrudur ama konu Kur’an olunca Kur’an’ın bir gramer ilkesi yokmuş gibi davranmakta, tüm kuralları görmezden gelmekte, yorum ve efsanelerle gramer kurallarını değiştirmektedirler. Tefsir ve meal adı altında yaptıkları şeylerin tamamı, her ayetin arkasına rivayet, İsrailiyat ve yorumlarını ekleyerek nesilden nesile aktarılan hazır şablonları, tüm ilkeleri yerle bir ederek ayetlerin anlamlarıymış gibi göstermektir!..

Gerçekten sadece Allah’a kul olmak isteyen samimi Mü’minler şunu bilmelidir ki kim tarafından yazılırsa yazılsın hiçbir meal ve tefsir, Kur’an değildir. O sadece müellifin Kur’an’dan anladığıdır. Müelliflerin yazdıklarını Kur’an olarak görmek, onlar üzerinden sahih bir inanca sahip olunacağını zannetmek çok büyük bir yanılgıdır. Hele yüzyıllardır rivayet, İsrailiyat, yorum, menkıbelerle ilmek ilmek işlenmiş tefsir müktesebatını Kur’an’ın daha iyi anlaşılması için araçlar olarak görmek yanılgıların en büyüğüdür. Daha en baştan Kur’an’ın tek kaynak oluşunu dışlayan geleneksel anlayış, yetersiz gördüğü Kur’an’ın anlaşılması (!) için her türlü saçmalığı Kur’an’ın üzerinde hakem olarak görmüş ve Kur’an kelimelerinin bunlar üzerinden anlam kazanmasını sağlamıştır.

Az önce alıntı yaptığımız müfessir tefsir geleneğinin en büyük otoritelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu büyük otorite, Yüce Allah’ın vermediği bir haberi vermiş, ayette bahsedilen vadinin Şam civarlarında olduğunu söylemiştir. Bu uyduruk bilgiyi Kur’an’ın ayetlerine yamayan müfessirimiz, hikayelerin, ayetler üzerinde belirleyici bir gücünün olduğunu bizlere göstermiştir!.. Aslında ne bu müelliflerden bir alıntı yapmayı ne de onları eleştirerek zaman kaybetmeyi asla istemesek de ne yazık ki tüm Müslüman dünyanın kafasında, onların ayetlere verdiği manalar yer etmiş ve onların söyledikleri gerçek kabul edilmiştir. İşte bu durum mecburen bunlara değinmeyi zorunlu hale getirmektedir.

Öte yandan müfessirlerin içinde bulunduğu bu durumun görülmesi ta en başından beri “Kur’an sadece Kur’an ile anlaşılmalıdır, bu bir seçim değil zorunluluktur” şeklinde özetlediğimiz metodun ne kadar doğru bir metot olduğunu göstermesi açısından faydalı olmaktadır.

Neml 27/18

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi. (DİB meali)

Ayetin başında geçen حَتَّىٰ إِذَا (hatta iza) kelimeleri ile ilgili daha önce çok uzun bilgiler verilmişti. Fakat önemine binaen bu bilgilerin tekrar edilmesi fazladan olmayacaktır.

1.    Eylem sınırını belirleyen حَتَّىٰ hatta bağlacı:

Bu bağlacın bağlantıya kattığı anlamların başında; hedef belirleme, hedefe ulaşma veya arzu edileni elde edebilmek için ulaşılacak son noktayı ifade etmesi gelir. Bu anlamlar “…e kadar, …e dek, …ta ki” gibi sonuç ifadeleriyle Türkçeye aktarılabilir. (جاء الخبر حتى الينا) “Haber bize kadar ulaştı.” Bu cümlede حَتَّىٰ hatta bağlacı, haberin son noktaya ulaştığı anlamını cümleye katar. (اتابع المحاضر حتى تنتهي محاضرته) “Konferansı bitinceye kadar konferans vereni takip ediyorum.” Bu örnekte eylemin son bitim anına kadar, takip etme eyleminin sürdüğü ifade edilmektedir.

Sadece isimleri bağlama görevi yüklendiğinde, eylemle bağlantılı ismin en sonuna kadar eylemin devam ettiğini ifade eder. (اكلت السمكة حتى راسها) “Balığı başına varıncaya kadar yedim” cümlesinde (حَتَّىٰ) hatta bağlacı, önünde bulunduğu (راس) ismi ile ilgili eylemin sonuna kadar sürdüğünü ifade etmektedir. Yine (سرت النهار حتى الليل) “Gündüz boyunca hatta geceye kadar yürüdüm.” cümlesinde de yürüme eyleminin, حَتَّىٰ hatta bağlacından sonra gelen isme kadar devam ettiği anlamı verir. Bağlacın “eylemin bitimi” anlamında kullanımında, mutlaka eylemin en son noktasına varıldığı ifadesinin olması gerektiği kabul edilir. Çünkü eylem zamanının bitimi veya sınırının en son noktasına vardığı ifade edilmeden bağlacın kullanılması durumunda, anlamın tam ve doğru olarak anlaşılması kuşkulu olabilir.

Eylemin son noktaya vardığını ifade etmeyen cümlelerde حَتَّىٰ hatta bağlacının kullanımı doğru bulunmaz. Arapçada حَتَّى hatta bağlacının eylemin son sınırını belirtmek için kullanımı oldukça yaygındır. Bu bağlacın Kur’an kullanımlarının birçoğu bu yöndedir.

2.    Cümle başı, başlama belirten (حَتَّىٰ) hatta bağlacı:

Bu bağlaç, başlama cümlesinin başında geldiğinde, cümleye ek bir açıklama getirir. Çoğunlukla anlamı farklı bir açıdan genişletir ve açıklamayı “üstelik” anlamında cümleye bağlar. Bağlacın kullanımının gerekçesi; (حَتَّىٰ) hatta bağlacından önceki cümlenin durum veya olayın ifade edilmesinde yetersiz kalmasıdır. Yetersizliği gidermek için hemen arkasından daha fazla aydınlatma ve açıklama yapmak amacıyla (حَتَّىٰ) hatta bağlacıyla bağlantı yapılır. Bağlanılan cümleye bir ek açıklama anlamı kazanması için (حَتَّىٰ) hatta bağlacı “bile, de/da, öyle ki” bağlaçlarıyla da bağlaç grubu oluşturarak birlikte kullanılabilir. Bu kullanımda (حَتَّىٰ) hatta bağlacı tekid (pekiştirme) ifade eder.

Arapçada (حَتَّىٰ) hatta bağlacı, biri diğerinden bağımsız cümleleri cümle başına bağlar. Cümle başı bağlama bağlacı işlevi yüklenen (حَتَّىٰ) hatta bağlacı hem isim cümlelerinin hem de fiil cümlelerinin başına gelir. İsim cümlesinin başına geldiğinde (حَتَّىٰ) hatta bağlacından sonra yeni bir cümle başlar. (فواءد الكتاب لا تنتهي حتى اقتناوءه زينة في البيت) “Kitabın faydaları sınırsızdır, hatta onun evde bulunması bile bir süstür.” Burada bağımsız iki isim cümlesi (حَتَّى) hatta bağlacı ile birbirine bağlanmıştır. Aradaki bağlaç kaldırıldığında her iki cümle bağımsız cümleler haline gelirler. Aynı şekilde (حَتَّىٰ) hatta bağlacı fiil cümlelerini de birbirine bağlayabilir. (عمّ استعْمال الحاسوب حتى دخل كل ميدان) “Bilgisayar kullanımı yaygınlaştı, hatta öyle ki her alana girdi.”

Fakat (حَتَّىٰ) hatta bağlacının fiil cümlelerini bağlaması için, başına geldiği cümle içeriğinin (حَتَّىٰ) hatta bağlacından önce gelen cümlenin sonucunu gösteren bir anlam içermesi gerekmektedir. Fiil cümlesinin başında geldiğinde (حَتَّىٰ) hatta bağlacından önce başka merfu bir fiili muzarinin (geniş/şimdiki/gelecek zaman belirten fiiller) gelme şartı aranır. Ancak zayıf bir görüş olsa da bu fiilin mazi olabileceği de kabul edilir.

Arapçada cümle başı başlama ifade eden (حَتَّىٰ) hatta bağlacı Türkçeye çoğunlukla “hatta, nihayet, sonunda, kadar, bile, de/da, öyle ki” bağlaç veya bağlaç gruplarıyla tercüme edilir.

3.    Cümleler arası bağlantı kuran (حَتَّىٰ) hatta bağlacı:

Türkçede iki cümle arasında yer alan حَتَّىٰ hatta bağlacı, cümle başında kullanılan (حَتَّىٰ) hatta bağlacı ile aynı anlamdadır. Aralarındaki fark sadece bazen cümleye “üstelik” anlamı katması olarak gösterilebilir. Yine bir önceki başlıkta incelediğimiz cümle başı (حَتَّىٰ) hatta bağlacında görülen özelliklerin aynısı, iki cümle arası bağlama ifade eden bağlaçlarda da görülür. İki cümle arası bağlama, ifade eden bağlaçların anlamlandırılmasında “bile, de/da” gibi kullanılan diğer unsurların da anlamın oluşumuna katkısı vardır. “Üstelik” ifadesi veren iki cümle arasındaki (حَتَّىٰ) hatta bağlaçlı cümlelerde abartma anlamı daha çok sezilebilir. Yine bu anlamı kazanmasında “ki, dahi” ile birlikte kullanımının da anlama katkısı vardır.

Arapçada diğer bağlaçlara göre (حَتَّىٰ) hatta bağlacının cümle başında kullanımı daha az görülür. Bundan dolayı (حَتَّىٰ) hatta bağlacı, çoğunlukla isimler arasında bağlantı yapar. Bağlantı kurduğu isimler arasında hem anlam hem de yapı olarak etki gösterir. (حَتَّىٰ) hatta bağlacı, bağlantı koşulları sağlandığında bağlantı yapabilir. Bağlantı yapılabilmesi için bağlananın isim olması gerekir. Çünkü (حَتَّى) hatta bağlacı harf, fiil veya cümleleri bağlama görevi yüklenemezler. (استخدمت وسآءل للتنقل حتى الطيارة) “Taşınması için araçlar kullanıldı, hatta uçaklar bile.” Örnekte olduğu gibi cümle bağlacı olmadığı durumlarda, sadece kelimeleri cümlelere veya kelimeler arası bağlantı yapabilir.

Cümleler arasında (حَتَّىٰ) hatta bağlacının kurduğu bağlantılara (و) bağlacıyla kurulanlar gibi genel bir bağlantı özelliği gösterebilir. Şayet bağlanan kelimenin cümlede yüklendiği işlevi değişirse bağlanan da aynı işlevi yüklenir.

  • Kelimeler arasındaki (حَتَّىٰ) hatta bağlacının bağlaç görevini yüklenebilmesi için bağlanan, bağlanılanın bir parçası veya bunu anımsatan bir durumda olması gerekir. (قدم الحجاج حتى المشاة) “Yayalara kadar tüm hacılar geldiler.”
  • Çeşitli yapılar arasında (حَتَّىٰ) hatta bağlacının bağlantı kurabilmesi için bağlanan, bağlanılanın çoğul anlamları arasından biri kast edildiğinde bağlantı kurulabilir.
  • Çeşitli yapılar arasında (حَتَّىٰ) hatta bağlacının bağlantı kurulabilmesi için bağlanan ile bağlanılan arasında üstünlük veya aşağılık gibi bir anlam ilişkisinin söz konusu olmaması gerekir. Çünkü (حَتَّىٰ) hatta bağlacı ile yapılan bağlantılarda üstünlük değil eşitlik unsuru aranır. Bağlanan ile bağlanılan arasında eşitlik değil, üstünlük söz konusu olduğunda, kurulan bağlantı doğru olmayacaktır. Arapçada iki cümle arasında bağlama ifade eden (حَتَّىٰ) hatta bağlacı Türkçede çoğunlukla “hatta, nihayet, sonunda, kadar, bile” bağlaç veya bağlaç gruplarıyla ifade edilir.

4.    Eylem sebebini açıklayan (حَتَّىٰ) hatta bağlacı:

Neden ifade eden ve fiil cümlesinin başına gelen (حَتَّى) hatta bağlacı hem yapısal hem de anlamsal işlevi olan bir bağlaçtır. Anlam olarak (حَتَّى) hatta bağlacı, (ف) bağlacı gibi cümleye sebeplilik anlamı katarak bağlantı kurar. Bunun için (حَتَّىٰ) hatta yerine sebeplilik ifade eden (ف) konulduğunda bağlantıda pek anlam farkı olmaz. Eylem sebebini açıklayan (حَتَّىٰ) hatta bağlacının işlevini yerine getirebilmesi için sebeplilik ifade eden cümlenin başında gelmesi gerekir. Sebeplilik ifade eden (حَتَّىٰ) hatta bağlacı, genellikle bağlantıda şu eşanlamları ifade etmek için kullanılır.

  • Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) fiilden sonra gelen (حَتَّىٰ) hatta bağlacı “bitim” ifade eden (الى) harfi cer’i ile eşanlamlı kullanılır.
  • Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) fiilden sonra gelen (حَتَّىٰ) hatta bağlacı sebep ifade eden (كى) edatına yakın bir anlam ifade eder.
  • Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) fiilden sonra gelen (حَتَّى) hatta bağlacı istisna ifade eden (الا – ان) ile eşanlamlı olarak kullanılır.
  • Başına (حَتَّىٰ) hatta bağlacının gelmesiyle yapısal etkisini gösteren fiili muzarinin gelecek ifadeli veya geleceğe yorumlanabilecek özellikte olması gerekir.

Arapçada eylem sebebini açıklayan (حَتَّىٰ) hatta bağlacı, Türkçeye “hatta, nihayet, sonunda, kadar, değin, bile, ne var ki” bağlaç ve bağlaç gruplarıyla tercüme edilir.

Anlamaya çalıştığımız ayetin başında gelen حَتَّىٰ (hatta) bağlacı ile ilgili verilen bu bilgiler göz önüne alındığında, her dört durum için de bağlacın konumunu bağlaçtan önce gelen cümle ya da kelimenin belirlediği anlaşılmaktadır. Bu durumda bağlacın hangi amaçla kullanıldığının anlaşılması için hemen öncesindeki ayete bakmak gerekmektedir.

Neml 27/17

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Cin’den, İns’den ve Tayr (uçabilen şeytanlar)’dan olan onun askerleri, Süleyman için toplatıldıktan sonra onlar (görevlerine) sevk ediliyorlardı.

İşte bu ayetten sonra gelen bağlacının yukarıya aldığımız dört kullanımdan hangisi olduğunu, bu ayetin son kelimesi belirlemektedir. Ayetin son kelimesi (يُوزَعُونَ) meçhul formda gelmiş muzari bir fiildir. حَتَّىٰ  Hatta bağlacının 18. ayette fiil cümlesinin başında olması ve bağlaçtan önceki fiilin de muzari olmasından dolayı, 2 nolu başlık altında verdiğimiz “Cümle Başı Başlama Belirten (حَتَّىٰ) Hatta Bağlacı” olması gerekmektedir. Bu başlık altında gelen حَتَّىٰ hatta bağlacı şu şekilde bir işleve sahiptir.

Fakat (حَتَّىٰ) hatta bağlacının fiil cümlelerini bağlaması için başına geldiği cümle içeriğinin, (حَتَّىٰ) hatta bağlacından önce gelen cümlenin sonucunu gösteren bir anlam içermesi gerekmektedir. Fiil cümlesinin başında geldiğinde (حَتَّىٰ) hatta bağlacından önce başka merfu bir fiili muzarinin (geniş/şimdiki/gelecek zaman belirten fiiller) gelme şartı aranır. Ancak zayıf bir görüş olsa da, bu fiilin mazi olabileceği de kabul edilir.

Hülasa; 18. ayetin başında gelen حَتَّىٰ (hatta) bağlacı, bir önceki ayette başlanan fiilin sonuna gelindiğini belirtmektedir. İşte bu durum Süleyman ve ordusunun “karıncaların vadisine (!)” geçerken uğradıklarını değil tam tersi planlanmış hedeflerinin orası olduğunu göstermektedir. Ayetin başında gelen حَتَّىٰ (hatta) bağlacı, Kur’an’da 47 defa kullanılmıştır ve bunların beşi hariç tamamında tıpkı bu ayette olduğu gibi حَتَّىٰ إِذَا hatta iza şeklinde إِذَا iza edatıyla birlikte geçmektedir. Ayetin diğer kelimelerine geçmeden önce bu edatla alakalı olarak da biraz bilgi vermek gerekmektedir. Arap dilinde (iza) edatının üç şekilde kullanımı bulunmaktadır.

  • 1) Gelecek Zaman Zarfı Olan إِذَا (iza) Edatı:

Ancak bu amaçla kullanılan إِذَا (iza) edatının anlamında şart da bulunduğundan, gelecek zaman zarfı denmesinin yanı sıra “şart edatı” da denir. Bu şekilde kullanılan edatın cümleye herhangi bir hareke etkisi olmadığı için buna aynı zamanda “cezm etmeyen şart edatı” da denir.

Diğer şart edatlarında olduğu gibi bu edattan sonra da iki fiil gelmektedir. Bu fiillerden birincisi edatın şartı, ikincisi de cevabıdır. Şart fiil genellikle mazi bir fiildir ve إِذَا (iza) edatı daima bu fiilin muzafıdır. Cevap olarak gelen ikinci fiil de kendisini zaman zarfı yani mef’ulün fihi olarak naspeder. Sukun üzerine mebni olduğundan mahallen mansup denir. Anlamı, “zaman, vakit, …-de, …-ince, …-mi ve ise” şeklindedir.

اِذَا جَاءَ الرَّبِيعُ تَفَتَّحَتِ الْاَزْهَارُ… Bahar geldiği zaman çiçekler açar. / Bahar geldiğinde çiçekler açar. / Bahar gelince çiçekler açar. / Bahar geldimi çiçekler açar/Bahar gelirse çiçekler açar.

إِذاَ صاَدَفْتَ صَدِيقَكَ فَسَلِّمْ عَلَيْهِ …  Arkadaşına rastlarsan ona selam ver. / Arkadaşına rastladığın zaman ona selam ver. / Arkadaşına rastladığında ona selam ver/Arkadaşına rastlayınca ona selam ver. / Arkadaşına rastladınmı ona selam ver.

Bu örneklerde olduğu gibi إِذَا (iza) edatından sonraki şart fiiller şekil olarak mazi olmasına rağmen, anlam yönünden gelecek zaman (muzari) ifade etmektedirler. Aynı şekilde cevap fiili mazi de olsa muzari anlam verilmelidir. Onun için bu edata gelecek zaman zarfı denmiştir.

Bu edat diğer bazı edatlarla birlikte kullanıldığı gibi حَتَّىٰ (hatta) bağlacı ile birlikte de kullanılmaktadır. Edat إِذَا حَتَّىٰ (hatta iza) şeklinde geldiğinde her ikisinin cümleye kattığı anlam, “…inde bile, …ince bile, …se bile, …da bile, zaman bile” şeklindedir.

سَوْفَ اُسَاعِدُكُمْ حَتَّي اِذَا لَمْ تُسَاعِدُنِى… Siz bana yardım etmezseniz de ben size yardım edeceğim. / Siz bana yardım etmezseniz bile ben size yardım edeceğim.

  • 2) Şart ifade etmeyip sadece zaman anlamı ifade eden إِذَا (iza) edatı:

Bu durumda إِذَا (iza) edatı şart edatı olmaktan çıktığı için kendisinden sonra iki fiil değil bir fiil gelir. Bu da genellikle yemin (kasem)’den sonra gelişindedir.

وَاللَّيْلِ إِذَا يَغْشَىٰ … Kapladığı zaman geceye yemin olsun (92/1)

وَالنَّهَارِ إِذَا تَجَلَّىٰ … Aydınlandığı zaman gündüze yemin olsun (92/2)

  • 3) Müfacee (sürpriz) edatı olarak kullanılan إِذَا (iza) edatı:

Bir işin ansızın olduğunu bildirmek için kullanılır ve cümle içinde yerine göre “aniden, ansızın, birdenbire, bir de baktım ki, bir de ne görelim, derken” anlamlarına gelir.

خَرَجْتُ مِنَ الْبَيْتِ فَاِذَا حَيَّةٌ بِالْبَابِ … Evden çıktım bir de ne göreyim, kapıda bir yılan.

Bunun yanında daha önce bilinen veya öyle olduğu sanılan bir durumun tam tersi bir durumla karşılaşıldığında kullanılan إِذَا (iza) edatı vardır. Bu durumda edatın anlamı “meğer” şeklinde olmaktadır.

كُنْتُ اَظُنُّكَ رَجُلًآ غَنِيًّآ فَاِذَا اَنْتَ رَجُلٌ بَخِيلٌ… Ben seni zengin bir adam sanıyordum meğer sen de fakirin biriymişsin.[3]

Neml suresindeki 18. ayetin başında gelen حَتَّىٰ إِذَا (hatta iza) bağlaç ve edat ile ilgili belirtilen bu kuralları göz önüne alıp meal ve tefsirlerde ayete verilen manalara bakıldığında birçok mealde حَتَّىٰ (hatta) bağlacının yok sayılıp hiç çevrilmediği görülecektir. Örnek olsun diye özellikle, “Kur’an açık ve anlaşılır kitaptır!” söylemleriyle tanınan birkaç müellifin meallerini vermek istiyoruz.

  • Karınca vadisine vardılar …………………………………. (Abdulaziz Bayındır Meali).

(Bu müellif, ayetin başında geçen hem حَتَّىٰ (hatta) bağlacını hem de إِذَا (iza) edatını hiç görmemiş, ayete bu kelimeler yokmuş gibi mana vermiştir.)

  • Karınca vadisine geldiklerinde……………………………. (Bayraktar Bayraklı Meali).

(Bu müellif إِذَا (iza) edatına “geldiklerinde” manası vermiş ama حَتَّىٰ (hatta) bağlacını yok sayarak mana vermemiştir.)

  • Karınca vadisine varınca…………………………………… (Edip Yüksel Meali).

(Kur’an kelimelerin matematiksel değerini bulmak için kılı kırk yaran, her bir harfi tek tek sayan bu müellif, iş matematiksel değer bulmak için saydığı kelimelere anlam vermeye gelince, حَتَّىٰ (hatta) bağlacını hiç görmemiş ve bu bağlaç yokmuş gibi ayete mana vermiştir.)

  • (Nitekim) karınca [larla dolu bir] vadiye geldiklerinde .. (Muhammed Esed Meali).

(Bu müellif tuhaf bir şekilde حَتَّىٰ (hatta) bağlacının karşılığı olan (Nitekim) kelimesini parantez içi bir açıklama olarak belirtmiş ama ayetin önceki ayetle bağını hiç görmemiştir. Bunun aynında isim tamlaması olan “vadi’n neml” ifadesini birbirinden koparmış ve hangi asla dayandığı belli olmayan bir şekilde “karınca (larla dolu) vadiye” şeklinde tuhaf bir mana vermiştir)

  • Derken karıncalar (ın olduğu) vadiye gelince ………….. (Mustafa İslamoğlu Meali).

(Bu müellif ise حَتَّىٰ (hatta) bağlacına “derken” şeklinde bir mana vererek hem bağlacın işlevini yok etmiş hem de verilmesi mümkün olmayan bir mana vermiştir.)

  • Karınca vadisine geldiklerinde……………………………. (Yaşar Nuri Öztürk Meali).

(Bu müellif حَتَّىٰ (hatta) bağlacını hiç görmemiş, yok saymıştır.)

  • Karınca vadisine geldikleri zaman………………………… (Süleyman Ateş Meali)

(Bu müellif حَتَّىٰ (hatta) bağlacını hiç görmemiş, yok saymıştır.)

Bu edatı ve bağlacı görüp meal verenler bile ayetin önceki ayetle olması zorunlu bağını hiç kurmamış, her iki ayeti birbirinden ayırarak mana vermişlerdir. Oysa 18. ayetin başında حَتَّىٰ (hatta) bağlacının olması, ayetin kendisinden önceki 17. ayetle kopmaz bağının olduğunun göstergesidir.

Bağlaç ve edatın cümleye nasıl bir anlam kattığı ve önceki ayetle bağının anlaşılması cümlede geçen diğer kelimelerin anlaşılması ile mümkün olacaktır.

Neml 27/18

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi. (DİB meali)

Ayetin başındaki حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ bu cümlede bağlaç ve edattan hemen sonra geçen أَتَوْا (etav) kelimesi (elif+ta+ya) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 549 kelime bulunmaktadır. Maddi ve manevi her türlü “gelme” ile ilgili kullanılan bu kelime aynı zamanda; kolaylıkla gelmek, bizzat gelmek, planlayarak gelmek anlamlarına gelmektedir.[4] Bu kök anlamdan ayrıca; varmak, işlemek, ihsan etmek, vermek, icat etmek, bir yerde olmak, bitirmek, yapmak, işlemek, uğramak, eda etmek, yerine getirmek gibi fiiller türemiştir.[5]

Cümlede geçen عَلَى kelimesi harfi cerdir. Arap dilinin yardımcı kelimelerinden olan harfi cerler tek başlarına herhangi bir anlam ifade etmemelerine rağmen, kelimelerin dolayısıyla cümlelerin üzerinde çok büyük anlam katkısında bulunurlar. Bir cümledeki harfi cerin değişmesi kast ettiği anlamın tam tersine dönmesine bile sebep olabilir. Yapı itibariyle sadece isimlerin önüne gelseler bile etkileri sadece isimler üzerinde değil, tüm cümle üzerindedir. Anlamaya çalıştığımız cümlede geçen عَلَى (alâ) harfi cer’i tüm Kur’an’da 1445 defa geçmektedir. Bu harfi cer genel olarak cümleye; üstünde, üzerinde manası vermektedir. Fakat bu maddi bir şeyin üzerini kast ettiği gibi; hâl üzerine ya da bir durum üzerine anlamlarını da kast edebilmektedir. Kimi zaman ise; rağmen, karşı, karşısında manaları vermektedir.

Ayetteki وَادِ (vadi) kelimesine gelince, bu kelime و د ي (vav+dal+ya) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 12 kelime bulunmaktadır.

وَادِ “Vadi” sözcüğü temelde içinde su akan yer demektir. Buradan hareketle iki dağ arasında kalan düzlüğe de وَادِ vadi denmiştir. Müstear olarak; tarikat, yol, davranış veya hareket tarzı ya da uslübu anlamında kullanılıp, “filan kimse seninkinden başka bir vadide” anlamında فُلَانٌ فِي وَادٍ غَيْرِ وَادِيكَ denmiştir.

 أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ “Baksana onlar, her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar.” (26/225) Burada Yüce Allah, övgü, hiciv, cedel, gazel vb. türden söz üsluplarını kast etmektedir. Kan bedeli olarak verilen şeye دِيَةٌ (diyet) denir.[6] Ayrıca bu kökten; gidilen yol, akmak, akarsu, helak olmak, feci şekilde ölmek, ihtilaf gibi kelimeler türemiştir.[7]

Ayette geçen النَّمْلِ (neml) kelimesi aynı kök harflerinden (nun+mim+lam) türemiş bir kelimedir ve üç tanesi bu ayette olmak kaydıyla tüm Kur’an’da sadece 4 kez geçmektedir. Kelimenin ayetteki kullanımı da oldukça dikkat çekicidir. Ayetin Arapça metnine dikkat edilirse kelime ilk önce وَادِ النَّمْل (vadi’n neml) şeklinde bir isim tamlamasında, marife ve muzafun ileyh olarak geçmiştir. Daha önce isim tamlamasında ikinci isim olan muzafun ileyh’in cümle içindeki görevinin üzerinde kapalılık bulunan birinci ismin daha anlaşılır olmasını sağlamak olduğunu, bunun dışında cümlede herhangi bir görevinin bulunmadığını, anlamca daha kuvvetli olduğu için birinci ismin kendisine atfedildiğini belirtmiştik. Kelimenin ayetteki ilk kullanımı marife, ikinci kullanımı نَمْلَةٌ (nemletün) şeklinde nekira, üçüncü kullanımı ise yine marifedir. İşte kelimenin bu şekilde (marife-nekira-marife) kullanımı oldukça dikkat çekicidir. Kelimenin bir marife bir nekira şeklindeki kullanımı dikkat çektiği gibi kelimenin daha önce bahsi geçmediği halde marife kullanımı da dikkat çekmektedir. Dikkat çekici bu durumun daha iyi anlaşılması için kelimelerin marife ve nekira oluşlarının ne anlama geldikleri üzerinde biraz durmak gerekecektir.

Arapçada isimler değişik açılardan ayırıma tabi tutularak incelenebilir. Cinsiyet bakımından yapılan müennes-müzekker ayırımı, sayı bakımından yapılan müfred-tesniye-cemi ayırımı, vb. ayırımların temel amacı isimleri daha iyi tanıyabilmek içindir. İsimlerin tabi olduğu önemli ayırımlardan birisi de belirlilik bakımından yapılan marife-nekre ayırımdır. Öncelikle bu terimleri tanımlayalım:

  • Marife: Belirli bir nesneyi gösteren isimlere marife denir. Belirli bir şey için konulmuş isimdir şeklinde de tanımlanabilir.
  • Nekre: Belirsiz bir nesneyi gösteren isimlere nekre denir. Belirsiz bir şey için konulmuş isimdir şeklinde de tanımlanabilir.

Marife ve nekre terimlerinin Türkçede doğrudan karşılıkları olmadığından Arapça bilmeyenler tarafından anlaşılmalarında zorluklar tabii olarak yaşanabilmektedir. Terimlerin daha iyi kavranabilmesi açısından örnekler üzerinden açıklamakta yarar vardır.

Örneğin: شجرةٌ “Şecere” kelimesi nekre (belirsiz) bir isimdir ve “bir ağaç” şeklinde Türkçeye çevrilebilir. Belirli, bilinen bir ağaç değil herhangi bir ağaç kastedilmektedir. Başına ال takısı ekleyerek الشّجَرَةُ eşşecere dendiğinde ise bilinen, belirli bir ağacı kastedilmiş olur. Buna göre; (في الحديقةِ شجرةٌ) “Bahçede bir ağaç var” dediğimizde belirli bir ağaçtan değil sadece bahçede bir adet ağaç bulunduğundan söz etmekteyiz. Konuyla ilgili ikinci bir cümle söyleyip الشجرةُ جميلةٌ “Ağaç güzel” dediğimizde ise artık herhangi bir ağaçtan değil, bahçedeki o tek ağaçtan bahsedilmiş olmaktadır. Yani artık söz konusu olan sıradan bir ağaç değil, bir önceki cümlemizde bahsi geçen (marife/belirli bir) ağaçtır. 

Bir başka örnek de şöyle olabilir: Birbirlerine (ف) atıf harfiyle bağlanmış iki cümleden oluşan (رأيْتُ في الطَرِيقِ رَجُلا فسَلّمْتُ على الرّجُلِ) “Yolda bir adam gördüm ve (gördüğüm o) adama selam verdim.” ifadesinde birinci cümle olan (رأيْتُ في الطَرِيقِ رَجُلا) cümlesinde geçen (رَجُلا) kelimesi nekredir. Zira daha öncesi itibariyle bilinmeyen herhangi bir adamdan söz edilmektedir. İkinci cümledeki (الرّجُلِ) kelimesi ise marifedir. Zira artık bahsettiğimiz herhangi bir adam değil de konuşan kişinin az önce görüp de kendisine selam verdiği belirli (marife) bir adamdır. Yukarıda da temas ettiğimiz üzere marife ve nekre terimlerinin Türkçede birebir karşılıkları yoktur. Türkçede isimler yalın halde söylendiklerinde belirli sayılmaktadırlar. “Öğrenci geldi” denildiğinde “öğrenci” belirli bir isimdir. Türkçede Arapçadaki ال takısı veya İngilizcedeki “The” gibi isimleri belirli hale getirmek için kullanılan bir ek yoktur. “Bir öğrenci” dediğimizde ise “öğrenci” kelimesini belirsiz isim yapmış oluruz zira kastettiğimiz herhangi bir öğrencidir.

Arapçada ال takısı (harf-i tarif), marife (belirli) isimlerle, bu marife (belirli) isimleri nitelendiren sıfatların başına gelir. ال “El” takısı her zaman aynı anlamı ifade etmez. Bu tarif harfinin cins, istiğrak, ahd-i harici ve ahd-i zihni olmak üzere dört çeşit anlamı bulunmaktadır. Şimdi bu kavramları biraz açıklayalım:

  • a.) Cins: ال “El” takısı (harf-i tarif), bir şeyin cinsini ifade etmek için getirilebilir. Örneğin: (الرجلُ قَوِيٌّ) “Erkek güçlüdür” dediğimiz zaman الرجلُ kelimesinin başındaki ال takısı belirli bir erkeği ifade etmek için değil erkek cinsi anlamını belirtmek için getirilmiştir yani teknik terim olarak “cins” manasındadır. Anlatılmak istenen erkek cinsinin özelliğinin güçlü olmasıdır. Bu cümlede belirli herhangi bir erkekten söz edilmediği gibi bütün erkekler de kastedilmemektedir. Yani cümle “Bütün erkekler güçlüdür” diye tercüme edilemez.
  • b.) İstiğrak: ال “El” takısı (harf-i tarif), kelimenin kapsamının tümünü ifade etmek için de getirilir. Bu durumda “bütün hepsi” manasına gelir. Teknik terimle “istiğrak” manası ifade ettiği söylenir. Örneğin: (للناسِ رِجْلانِ) “(Bütün) insanların iki ayağı vardır” dediğimiz zaman (الناسِ) kelimesinin başındaki ال takısı, “bütün” anlamına gelmektedir.
  • c.) Ahd-i Harici: ال “El” takısı (harf-i tarif), daha önce bahsi geçtiğinden dolayı bilinen, belirli bir varlığı ifade etmek için de kullanılır. Harf-i tarifin ifade ettiği bu anlama teknik terim olarak “ahd-i haricî” denir. 
  • Örneğin: (جاءني رجلٌ فأكرمتُ الرجُلَ) “Bana bir adam geldi ben de (o gelen) adama ikramda bulundum” ifadesi birbirine (ف) atıf harfiyle bağlanmış iki cümleden oluşmaktadır. (جاءني رجلٌ) cümlesindeki (رجلٌ) kelimesi nekredir. Zira bu söz söylendiği anda söz konusu olan herhangi bir adamdır. Oysa ikinci cümledeki الرجُلَ kelimesi marifedir. Zira artık belirli bir adamdan yani bu sözü söyleyene gelmiş bulunan adamdan söz edilmektedir.
  • d.) Ahd-i Zihni: ال “El” takısı (harf-i tarif), konuşmada önceden bahsi geçmemiş olsa da sözü söyleyen ve muhatap tarafından zihinlerinde mevcut olduğu içindir.
  • Örneğin: (ذهبْتُ إلى السوق واشتريتُ اللحمَ) “Çarşıya gittim ve et satın aldım” ifadesinde (اللحمَ) kelimesi ال takılı olarak getirilmiştir. Zira et denildiğinde gerek sözü söyleyenin ve gerekse de muhatabın zihnindeki ön bilgi bunun “kırmızı et” olduğu şeklindedir. Her ne kadar tavuk ve balık etleri de et olsa da mutlak olarak et denildiği zaman akla gelen kırmızı ettir. Dolayısıyla örneğimizdeki (اللحمَ) kelimesi zihnimizdeki bu ön bilgiler dikkate alınarak ال takılı olarak söylenmiştir. Bu lâm-ı tarife, teknik terim olarak zihinlerde bulunan bilgileri yansıttığı için “ahd-i zihnî lam’ı” denmiştir.

Bu gramer kuralları ışığında ayette 3 defa geçen النَّمْلِ (neml) kelimesine geri döndüğümüzde şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır: Kelime ilk defa وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) isim tamlamasında marife ve muzafun ileyh olarak geçmiştir. Bir kelimenin bir metin içinde marife olması şu sebeplerden dolayı idi 1) Bilinen bir cinsi belirttiği için 2) Bilinen bir türün tamamını ifade ettiği için 3) Metin içinde daha önce ondan bahsedildiği için 4) Daha önce bahsi geçmemiş olsa bile marife gelen isimle ilgili zihinlerde bilgi bulunduğu için…

Tüm meal ve tefsir müelliflerinin birinci defa وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) tamlaması içinde gelen النَّمْلِ (neml) kelimesine “karıncalar” manası vermeleri demek, onların bu ismin marife oluşunun bilinen bir cinsi belirtmesinden kaynaklandığını kabul etmiş olmaları anlamına gelmektedir. Yani herkesin bildiği karınca türü. İşte sorun tam da bundan sonrasında başlamaktadır. Çünkü madem bu kelimenin marife oluşu bir türü kast etmiş olmasına bağlanmaktadır, o halde bu türe mensup tüm bireylerin de marife olması gerekmektedir. Ama ayete bakıldığında marife olarak tanımı yapılmış bu türe mensup olan tek bir karınca konuşmaktadır. Fakat bilinen bir türün bilinen bir üyesi olmasına rağmen onu tanımlayan kelime نَمْلَةٌ (nemletün) şeklinde nekiradır!..

Üstelik birinci defa وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) tamlaması içinde marife olarak geçen النَّمْلِ (neml) kelimesinin marife oluş sebebinin cins belirtmesinden dolayı olduğu kabul edilmiş ise o halde bu kelimenin, karıncalar içinden bir grubu değil yeryüzündeki tüm karıncaları kapsaması gerekmektedir. Böyle olması durumunda ise وَادِ النَّمْلِ (vadi’n neml) tamlamasının anlamı “yeryüzündeki tüm karıncaların vadisi” olmak zorundadır. Dolayısıyla yeryüzündeki tüm karıncaların bahsi geçen vadide yaşıyor olması, bu bölgenin dışında yaşamıyor olmaları gibi tuhaf bir durumu gerektirmektedir. Dahası ayetin devamında konuşan karıncanın يَا أَيُّهَا النَّمْلُ (ya eyyuhe’n neml) şeklinde seslendiği karıncaların, karınca türünün bir kısmına değil yeryüzündeki karıncaların tamamına yapılmış bir hitap olması gerekmektedir. Bir an yeryüzündeki tüm karıncaların o vadiye gelmiş olduklarını ve o karıncanın da tüm karınca türüne seslenmiş olduğunu farz etsek bile, konuşan karıncayı tanımlayan kelimenin نَمْلَةٌ (nemletün) şeklinde nekira olarak gelmesinin bir açıklaması olmayacaktır. Çünkü konuşan karınca da bağlı bulunduğu türü üzerinden tanıtılmış, ayrıca ona bir isim, sıfat veya zamir atfedilmemiş, onun tanımlaması daha önce marife olarak bildirilmiş aynı kelime üzerinden yapılmıştır. Marife olan bir türün tamamı da bin tanesi de bir tanesi de marifedir. Ayetteki النَّمْلِ (neml) kelimesinin marife olmasının sebebinin cins bildirmesinden dolayı olduğunun kabul edilmesi durumunda aynı cinsten olan bir tek ferdin de marife olması gerekirdi. Çünkü kural gereği marifenin bir parçası da marifedir.

Tüm bu sebepleri göz önüne aldığımızda ayette geçen النَّمْلِ (neml) kelimesinin marife oluşunun sebebinin cins, tür belirtmesinden dolayı olmadığı ortaya çıkmaktadır. Kelimenin marife oluşunun cins bildirmesinden dolayı olduğunun kabul edilmesi durumunda; buradaki hitap “ey karıncalar” şeklinde belirsiz bir sesleniş değil, “ey yeryüzündeki karıncaların tamamı” şeklinde belirli bir hitap olması gerekmektedir. Hatta bu durum da bile konuşan karıncanın نَمْلَةٌ (nemletün) şeklinde nekira olarak tanımlanmasının hiçbir geçerli açıklaması olmayacaktır. Kendi türüne يَا أَيُّهَا النَّمْلُ (ya eyyuhe’n neml) şeklinde hitap eden birinin, bizzat kendisinin nekira olması asla mümkün değildir.

Bu aşamada kelimenin anlamı da ikinci planda kalmaktadır. Çünkü kelimenin anlamı ne olursa olsun her şeyden önce; neden ilk önce marife, sonra nekira, sonra yine marife olarak geldiğinin tespitinin yapılması gerekmektedir. Bu tespitin yapılabilmesi ise ilk önce kelimenin neden marife olduğunun bilinmesine bağlıdır. Bir kelimenin marife olmasının sebeplerini bir kez daha hatırlayalım.

  1. Bilinen bir cinsi belirttiği için
  2. Bilinen bir türün tamamını ifade ettiği için.
  3. Metin içinde daha önce ondan bahsedildiği için.
  4. Daha önce bahsi geçmemiş olsa bile marife gelen isimle ilgili zihinlerde bilgi bulunduğu için.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan النَّمْلِ (neml) kelimesinin marife oluş sebebinin 1 ve 2. şıklardan dolayı olmasının mümkün olmadığını gördük. Bu durumda kelimenin marife oluş sebebi ya “metin içinde daha önce geçtiği için” ya da “kelimenin kast ettiği anlamla ilgili zihinlerde bilgi bulunduğu için” olmak durumundadır. Bunlardan “kelimenin kast ettiği anlamla ilgili zihinlerde bilgi bulunması” şıkkını hemen elememiz gerekecektir çünkü madem zihinlerde bilgi vardır o halde konuşan karınca olduğu için onun da marife olması gerekmektedir. Eğer konuşan karınca nekira gelmişse -ki gelmiş- o halde bu onun hakkında zihinlerde bilgi olduğunun değil olmadığının delilidir. Bu durumda النَّمْلِ (neml) kelimesinin marife oluş sebebiyle ilgili geriye tek bir şık kalmaktadır. Kelime; “Daha önce metin içinde geçmiş olduğundan dolayı marifedir.”

Fakat tüm Kur’an’da sadece 4 defa geçen النَّمْلِ (neml) kelimesinin 3 tanesi bu ayette bir tanesi ise 3/119 ayette ve bambaşka bir anlamda geçmiştir. Yani ne Neml suresindeki ne de diğer surelerdeki Süleyman kıssalarında bu kelime hiç geçmemektedir. O halde bu kelimenin marife oluş sebebi bu da değildir. Bir ismin marife oluş sebeplerinden hiçbiri kelimenin önce marife sonra nekira sonra marife oluşunu açıklamaya yetmemektedir. İşte bu durum zoraki olarak النَّمْلِ (neml) kelimesinin bir isim mi yoksa bir sıfat mı olduğunu sorgulamamızı zorunlu kılmaktadır. Çünkü gramer kurallarından hiçbiri bu kelimenin isim olması durumunda marife-nekira-marife şeklindeki kullanımına bir açıklama getirememektedir.

İşte bu noktada artık النَّمْلِ (neml) kelimesinin manalarının bilinmesi zorunlu hale gelmektedir. Çünkü kelimeye “karınca” şeklinde mana vermek, gramer kuralları gereği mümkün gözükmemektedir. Bu kelimeye geçtiği ayette meal ve tefsir müelliflerinin yaptığı gibi bir türün ismi olarak “karınca” manası vermek, kelimelerin marife ve nekira oluş sebepleri ile ilgili kuralları hiçe saymak anlamına gelecektir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi aynı kök harflerinden (nun+mim+lam) türeyen النَّمْلِ (neml) kelimesi, üç tanesi anlamaya çalıştığımız bu ayette olmak üzere tüm Kur’an’da sadece 4 defa geçmektedir.

  • نَمِلَ الْمَكَانُ – نَمَلًا……Karıncalanmak, karıncalı olmak, uyuşmak.
  • نُمِلَ الْمَطْعَمُ …………. Mutfak karıncalandı/mutfakta karınca türedi.
  • نَمِلَ رِجْلَاى …………. Ayaklarım karıncalandı.
  • لَمْ يَتَقَدَّمْ قَيْدَ اَنْمَلَةٍ……Olduğu gibi duruyor/hiç ilerlememiş.
  • اَضْبَطَ مِنَ النَّمْلَةِ …….İnce, hassas, dikkatli, titiz.
  • نَمِلَ فِي الشَّجَرِ ……..Ağaca çıkmak
  • اَلنَّمِلُ………………….Maharetli usta kişi
  • فَرَسٌ ذُو نُمْلَةٍ…………Çok hareketli at.
  • اَلنَّمْلَةُ………………… Yalan, koğuculuk, bozgunculuk.
  • اَلنَّمْلَةُ………………… Bazı hayvanların tırnaklarındaki yarık, çatlak.
  • اَلنَّمْلَةُ………………… Sivilce. İnsanın yanlarında çıkan bir çeşit yara.[8]

Az önce Arapçada bir kelimenin marife oluş sebepleri üzerinde uzun uzun durmuş ve kelimeye bir cinsi belirtir şekilde “karıncalar” anlamının verilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştik. Bu kelimenin marife-nekira-marife şeklinde kullanımı ancak ve ancak anlamının isim değil daha önce metinde geçmiş bilinen kişilerin sıfatı olması durumunda mümkün olabileceğini de belirtmiştik.

Tüm Kur’an’da Süleyman kıssaları bağlamında onun emrine verilenlerden sadece şeytanlar, onlara sıfat olabilecek bazı özellikleri ile anılmıştır.

Sad 38/35-38

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

(38/35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ

(38/36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

(38/37) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı.

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

(38/38) Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik. (DİB meali)

Enbiya 21/81-82

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا ۚ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ

(21/81) Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

(21/82) Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapt eden bizdik. (DİB meali)

Sebe 34/12-13

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ ۚ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا ۚ وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

(34/12) Süleyman’ın emrine de sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay (lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.

(34/13) Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır. (DİB meali)

Süleyman’ın emrine verilen tayr ile şeytanların aynı şeyi ifade ettiğini daha önce ortaya koymuştuk. Bu ayetlere bakıldığında Süleyman’ın emrine cinlerin ve şeytanların tamamının değil sadece dalgıçlık yapabilen, bina kurabilen, kale, heykel, çanak, kazan ve daha başka işler yapabilenlerin verildiği görülecektir. (Geleneksel Meallerdeki kelimelere verilen kale, kazan, çanak, heykel kavramlarının anlamlarının doğruluğu, yanlışlığı, başka bir yazının konusudur) Yani cinlerin ve şeytanların maharetli olanları Süleyman’ın emrine verilmiştir. İşte bu durum 18. ayette geçen النَّمْلِ (neml) kelimesinin anlamının bir isim değil, maharetli kişiler anlamına gelen bir sıfat olduğunu göstermektedir. Kelimenin ayette önce marife, sonra nekira, ardından tekrar marife olarak geçmesine gelince. Marife olarak geçenler daha önceki metinlerde Süleyman’ın emrine verilen ve dalgıçlık yapabilen, bina kurabilen şeklinde maharetleri sayılan maharetli kişileri kast etmesinden dolayıdır.

Ayette daha önce Süleyman’ın emrine verilen maharetli kişilere seslendiği halde kendisi نَمْلَةٌ (nemletün) şeklinde nekira olarak tanımlanan kişiye gelince, bu kişi maharetli olmasına hatta tür olarak onlar ile aynı türe mensup olmasına rağmen Süleyman’ın emrine verilmeyen biri olmasından dolayı nekira olarak anılmıştır. Onlara يَا أَيُّهَا النَّمْلُ (ya eyyuhe’n neml) “Ey maharetli kişiler!” şeklinde seslendiği ve devamında bir emir de verdiği için muhtemeldir ki onların lideridir ve dişidir.

Meal ve tefsir müellifleri daha baştan gramer kurallarını hiçe sayarak ayetin ilk cümlelerini karıncalar üzerine kurguladıkları için ayetin devamında gelen cümle de gramer kuralları hiçe sayılarak bu kurguya göre düzenlenmiştir. Mesela ayetin devamı meal ve tefsirlerin tamamında şu şekilde geçmektedir. يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler”

Bu cümlede “sizi ezmesinler” şeklinde mana verilen لَا يَحْطِمَنَّكُمْ “la yahtimennekum” fiili, muzari bir fiildir. Muzari fiiller cümledeki konumlarına ve cümlenin yapısına göre üç zamanı birden görürler. Geniş zaman-şimdiki zaman-gelecek zaman. Bu fiile her üç zamana göre başındaki olumsuzluk (لَا) edatından dolayı olumsuz mana verilmesi durumunda şu manalardan birinin verilmesi gerekmektedir.

  • لَا يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimennekum)……… Sizi ezmezler (geniş zaman).
  • لَا يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimennekum)……… Sizi ezmiyorlar (şimdiki zaman).
  • لَا يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimennekum)……… Sizi ezmeyecekler (gelecek zaman).

Bu kelimeye tüm meal ve tefsirlerimizde olduğu gibi “sizi ezmesinler” şeklinde bir anlam verilebilmesi ancak kelimenin emir fiil olması durumunda mümkündür. Oysa kelime emir fiil değil muzari bir fiildir. Kelimeye bu mananın verilmesinin gramer kuralları açısından hiçbir açıklaması yoktur. Üstelik لَا يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimennekum) şeklinde gelen fiilin sonunda, işin kesinliğini bildiren bir de tekid nun’u vardır. Bu harf, kelimeye “ezmesinler” şeklinde mana verilmesine müsaade etmemektedir. Çünkü bu harf, fiilin kast ettiği anlamının ortaya söylenmiş bir söz olduğunu değil, kesin bir söz olduğunu bildirmektedir.

لَا يَحْطِمَنَّكُمْ “La yahtimennekum” kelimesi ح ط م (ha+tı+mim) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 6 kelime bulunmaktadır. Temelde bir şeye aşırı sert davranarak kırıp geçirmek, onu yerle bir etmek, paramparça etmek anlamalarına sahiptir[9] ve ayette de tam da bu anlamda kullanılmıştır. لَا يَحْطِمَنَّكُمْ (la yahtimennekum): kesinlikle size aşırı sert davranarak kırıp geçirmeyecekler.

  • Ayette emir fiil olarak geçen ادْخُلُوا (udhulu) kelimesi د خ ل (dal+hı+lam) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 126 kelime bulunmaktadır. Fiil olarak: girmek, saplanmak, dahil olmak, yörüngesinde olmak, görev almak gibi manalara sahip bu kelime, ayette “dahil olmak, başlamak, görev almak” anlamlarında kullanılmıştır.
  • مَسَاكِنَكُمْ (Mesakinekum) kelimesi ise (sin+kef+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 69 kelime bulunmaktadır. Fiil olarak, bir yere yerleşme, bir yerde oturma anlamlarına gelen kelime ayette isim olarak “yerleşme yeri” anlamında geçmektedir. Bu yerleşme, bir yeri mesken edinmek anlamında olabileceği gibi bir göreve yerleştirme şeklinde de olabilir. Nitekim kelime ayette, bir göreve yerleştirme anlamında kullanılmıştır.

Tüm bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız 27/17-18 ayetlerinin daha isabetli olduğuna kanaat getirdiğimiz meali aşağıdaki gibi olmalıdır.

Neml 27/17-18

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

(27/17) Cin’den, İns’den ve Tayr (uçabilen şeytanlar)’dan olan onun askerleri, Süleyman için toplatılmış, ardından onlar (görevlerine) sevk edileceklerdi.

(27/18) En sonunda (Süleyman’ın emrine verilen) o maharetlilerin vadisine vardıklarında bile (liderleri olan*) maharetli kişi “Ey (görevlendirilen) maharetli kişiler! Yerleştirildiğiniz görevlerinize dahil olun (başlayın). Süleyman ve askerleri kesinlikle sert davranıp sizi ezmeyecekler ve onlar asla duygusal davranmayacaklar!” diyordu. 

(*) Bu not Türkçede müennes/müzekker ayrımı olmadığı içindir. (نَمْلَةٌ) “Nemletün” kelimesi hem nekira hem de müennes bir kelimedir. Kelimenin müennes olması konuşanın dişi bir lider olduğunu, nekira olması ise onun hizmete alınanlar arasında bulunmadığını gösterir. Diğer iki kelimenin, (النَّمْلُ) “En Neml” şeklinde marife ve müzekker gelmesi ise bir yandan hizmete alınanların sadece erkekler olduğunu bildirirken diğer yandan kendi toplumları tarafından, hizmete alınanların kimler olduğunun bilindiğini de göstermektedir.

Ramazan DEMİR


[1] Razi, Tefsiri Kebir c.17

[2] Razi, Tefsiri Kebir c.17

[3] Hasan Akdağ, Arap Dilinde Edatlar s.45

[4] İsfahani, Müfredat ETY md.

[5] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük ETY md.s.30

[6] İsfahani, Müfredat VDY md.

[7] Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük VDY md.s.2084

[8] Arif Erkan, El Beyan, NML md.s.2337 / Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük NML md.s.2050  / İsfahani, El Müfredat NML md.

[9] İsfahani, El Müfredat HTM md.

8 yorum

  1. Vadi

    Ramazan abi, neml kelimesinin karınca olamayacağına dair en inatçı kişileri de hesaba katarak ve üşenmeyip yazdığınız doyurucu bilgiler icin Allah razı olsun.

    “O maharetlilerin vadisine” maharetlilerin, bir takım kabiliyetlere sahip şeytanlardan bir kısmının olduğunu anlıyoruz. Nitekim güvenilir olmasa da DİB meallerinde de bir takım özel işler için görevlendirilenlerin şeytanlar olduğu belli…

    Ancak Vadinin üzerindeki kapalılık halen duruyor gibi, buranın bir vadi olmasının özel bir anlamı var mı, yani bu kelime bildiğimiz manada iki dağ arasındaki bir vadi midir yoksa makalede de geçen başka bazı anlamlardan biri midir?

    (Bugüne kadar karıncalar sadece vadilerde mi yaşıyordu da Allah vadi kelimesini kullanmış, mekan, dağ, tepe değil de neden vadi diye sormadık soramadık, sorsaydık bile eminim karıncayı, kuşu böceği konuşturmaktan inatla vazgeçemeyen müfessirlerimiz, burada da orduların dağdan, tepeden, dereden değil sefere vadilerden geçerek ilerlemesi gerektiğine dair askeri, stratejik, savaş ve harp sanatlarının inceliklerine dair Sun Tzu ya taş çıkartacak yorumları bilhakkın yaparlardı:))

  2. Sad 38/35-38
    قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ
    (38/35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi. (DİB meali)

    Abi bu ayetin çevirisini sen daha yapmadın, belki konuyla alakasız olacak ancak aklıma bir soru takıldı. Süleyman aleyhisselam benden sonra kimseye layık olmayacak bir mülk istiyor, eğer kendisi için iyi bir şey istiyorsa neden bunun kendinden sonrakilere ulaşmasını istemiyor?
    (Haşa) burada bencillik duygusu uyandırdı bende? Kendisi için istediği iyiliği başkasına ulaşmamasını istemek. Ve ardından Allah’ın çok bahşedici olduğunu vurguluyor. Eğer Allah çok bahşediciyse (ki öyle) Süleyman aleyhisselamın duasında istediğini neden sadece onunla sınırlandırsın ki? Çok bahşeden onada bahşeder ondan öncekinede bahşetmiştir, ondan sonrakinede bahşedecektir, yani öyle olması gerekmiyor mu abi?

    • Sayın Tarık,
      Yukarıdaki ayetin açıklaması aşağıdaki”et Tahrir vet Tenvir’’ adlı tefsirde şöyle geçiyor.
      1.Hz.Süleyman,benden sonra böyle mülkü/hükümdarlığı genel bir anlamda hiçbir kimseye verme dememiştir.
      2. Bu ifadeyle, ölünceye kadar bu mülkün elinde kalmasını ve elinden almaya çalışan hiçbir kimsenin,hiçbir düşman gücünün karşısına çıkılmamasını istemiştir.
      3. Hz.Süleyman’ın korktuğu bazı düşmanları vardı. Bunlar; 1. Jeroboam 2. EDOM kabilesinin kralı Hadad ve Rezon. Bunlarla ilgili bir kısa bilgi de aşağıdadır. İşte hz.Sülman mülkünün bunların eline geçmemesi için böyle bir dua yapmıştır.

      صورة في موقع الأنبا تكلا: هدد الأدومي، رزون بن أليداع أعداء سليمان (ملوك الأول 11: 14-25)

      لم يقل : لا تعطه أحداً من بعدي .
      وسأل الله أن لا يقيم له منازعاً في ملكه وأن يبقى له ذلك الملكُ إلى موته ، فاستجاب فكان سليمان يخشى ظهور عبده ( يربعام بن نباط ) من سبط أفرايم عليه إذ كان أظهر الكيد لسليمان فطلبه سليمان ليقتله فهرب إلى ( شيشق ) فرعون مصر وبقي في مصر إلى وفاة سليمان . فهذا أيضاً مما حمل سليمان أن يسأل الله تثبيت ملكه وأن لا يعطيه أحداً غيره . وكان لسليمان عدوَّان آخران هما ( هدد ) الأدومي و ( رزون ) من أهل صرفة مقيمين في تخوم مملكة إسرائيل فخشي أن يكون الله هيأهما لإِزالة ملكه .
      واستعمل { مِن بعدي } في معنى : من دوني ، كقوله تعالى : { فمن يهديه من بعد الله } [ الجاثية : 23 ] ، فيكون معنى { لا ينبغِي } أنه لا ينبغي لأحد غيري ، أي في وقت حياتي فهذا دعاء بأن لا يُسلط أحد على ملكه مدة حياته (التحرير والتنوير)

      Jeroboam, riyb ve `am kelimelerinin birleşmesiyle oluşmuş “insanlar için uğraşan” veya “halkın haklarını savunan” anlamına gelen bir isimdir. Kuzeydeki on kabilenin Rehoboam’a karşı ayaklanıp İsrail Krallığı’ndan ayrılarak kurdukları Kuzey İsrail Krallığı’nın ilk kralıydı. Hükümdarlığı 22 yıl sürdü. Vikipedi

      i.ö. xııı. yy.’dan başlayarak ölü deniz’in g.-d.’suria yerleşen sami kabileleri. davut bunları egemenliği altına aldı. şelomo, ei-lat madenleri ve limanına açılan araba vadisini ele geçirmek için bu kabilelerin krallı hadad ile savaştı. uzun süre yahuda krallarının vasalları olan edomlular yoram döneminde bir süre için bağımsızlıklarını elde ettiler (850’ye doğr.). 587’den sonra filistin’in güneyini işgal ettiler; bu topraklar hellenistik dönemde idumea adını aldı. büyük herodes idumea’da doğmuştur
      St-Takla.org Image: Hadad the Edomite and Rezon the son of Eliadah, the enemies of Solomon (1 Kings 11:14-25)

      İşte yukarıdaki açıklama ve detaylı bilgiden sonra ayetin doğru meali şöyle olmalıdır.

      قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَّا يَنبَغِي لِأَحَدٍ مِّنْ بَعْدِي إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ ﴿٣٥

      Sad-35:(Süleyman,)“Ey Rabbim, beni bağışla ve bana (Senin yolunda hizmet için) öyle bir hükümdarlık lütfet ki, benden sonra (düşmanlarımdan) bir kimse onu tevarüs edemesin. Şüphesiz ki Sen, Vehhâb (bol ve hiç karşılıksız veren)sin.

      Yani hz.Süleyman, böyle bir hükümdarlığın düşmanlarının eline geçmesini istememiştir, çünkü biliyordu ki,böyle bir hükümdarlık söz konusu düşmanlarının eline geçerse, onlar yeryüzünde her türlü zulüm ve kötülüklüğü yapar,ülkeleri işgal ederek insanları öldürürler. Bu yüzden hz.Süleyman bu duayı yapmıştır. haşa bir bencillik söz konusu değil. (الله اعلم)
      Selam ve dua ile.

  3. övgü, hiciv, cedel, gazel vb. türden söz üsluplarını kast etmektedir diyorsunuz,doğrudur kuranda muhataba anlatmak istediğini en kolay yol ile anlatabilmek için muhatapın oluşturduğu ve günlük hayatta kullanılan bütün edebi sanatlar kullanılmış fakat bu saydıklarınız dışında intak sanatı diye bir sanat var,hayvanları ve eşyaları insanmış gibi konuşturup onlar üzerindenmecaz vermek,misal la fonten masallar ki bunu kullanan sadece o değil,çok eskiden bilinen bir snat,arap dilinde çok örnekleri var el cehiz in hayvanlar kitabı var mesela.Bunları şunun için yazdım,jerussalem ülkesi biliniyor,emrindekiler biliniyor,yunusun asurunun haritasının balığa benzediği biliniyor.Allah insanların kendi kullandıkları simgeler üzerinden zaten düz anlatımınıda bağlantılı olarak verdiği kıssayı birde bu yöntemleri kullanarak vermiş neden olmasın. hititler(simgeleri kuş),babil(sin peri denilince ilk akla gelen) rüzgarı emrine vermek(fenikeliler) bunlar hep süleymanın emri altındaymış zaten süleymanın ölümüyle kısa süre sonra jerusalemi yıkan yine babilliler.Bir insanın emrinde oanların cisimsiz cinler şeytanlar olması yerine bu tabirle tanınan insanların olması daha mantıklı değilmi,cin peri şeytan neden inşaat işçilği yapsın, süleymanın sizin değindiğiniz zülkarneyn kıssasında peşinde olduğu ve boyunduruğu altına aldığı toplum babil imparatorluğu olabilir mi,süleyman sonrası onlar yıktığına göre jerusselamı öncesindede büyük tehlike olmalılar.Karınca tabiri yine aynı şekilde adları zaten kuranda anılan sebeliler olmalı bu durumda,ayetler arası dediğiniz gibi bağlantıyı kurarsak süleymanın iki farklı kıssasında çıkan sonuç direk bu oluyor.

  4. eyvallah abi,sorduğumuz soru ve cevapları direk göremediğimiz için sitede aynı soruyu iki kere sormuşum,bu soruyu sorduğum zaman konuyu an baştan okumaya başlamamış sadece belli başlıklardan okumuştum,o yüzden “şöyle olsa daha mantıklı değil mi” diye sorular sormuşum 🙂 sizin açıklamalarınız ve okuduğum incelemelerinizden sonra sadece mantıkla hareket etmenin hiçbirşeyi çözemeyeceğinide görmüş oldum.Bizim çıkarımlarımız elbette mevcut mealler üzerinden,onlarda verilen manalar üzerinden akıl yürütmekten öte değil,sizin yönteminiz ise harf harf,kelime kelime incelemeye dayalı ve böylesi elbette olması gereken,saygılarımla

  5. Merhabalar. Sizin mantik temelinize gore degerlendirecek olursak, Suleyman gayb alemine direk mudahelede bulunamiyorsa ve daha onceki yazilarda belirtmis oldugunuz uzere gayb alemi ile dolayli yoldan temas kuruyorsa; kendisinin goremedigi bilmedigi gayb alemindeki seytanlari cinleri, onun hangi askerleri sert davranip da ezecektir? Zaten Zelkarneyn icin de mulkun hizmetine sahip olan fakat otoritesine sahip olmayan diye aciklamistiniz. Velev ki Suleyman gayb alemine bir mudahelede bulunacaksa bunu dolayli yoldan yapiyorsa bu mudahelesini yerine getiren askerleri olmus olmamamaktadir. He Kaldi ki eklemek istedigim kucuk bir nokta son iki yazinizda sizin de parentez iclerine bariz ihtiuac duydugunuz goze carpmaktadir. Bir de Suleyman’in o vadide ne isi vardi? Belki ileriki yazilarda aciklamissinizdir. Saygilarimla

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*