SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -26- SÜLEYMAN’IN ORDULARI

SÜLEYMAN’IN ORDULARI

Neml 27/16

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi. (DİB meali)

Bundan önceki beş bölümde, bu ayette geçen الطَّيْرِ (tayr) kelimesi üzerinde durmuş ve kelimenin bilinen “kuşlar” manası dışında, kimi yerde “öfkeli olanlar”şeklinde bir insan topluluğunu kimi yerde ise “melekler ve şeytanlar”gibi uçma kabiliyetine sahip başka varlıkları da gösterebileceğini belirtmiştik. Aslında bu kelime zaten, sadece kuşların ismi değil uçabilen her varlığı kast eden genel bir anlama sahiptir. Nasıl ki balık kelimesi suda yüzen her varlığı kast eden genel bir kelime ise الطَّيْرِ tayrkelimesi de havada uçabilen her varlığı kast eden genel anlamlı bir kelimedir. Kelimenin Kur’an’da geçtiği yerlerde bunlardan hangisini kast ettiği, belirtilen özellikler üzerinden anlaşılmalıdır. Uçabilen varlıklar içinde akıllı ve iradeli olanlar sadece “melekler ve şeytanlar”olduğu için, eğer herhangi bir yerde bu kelimeye akıllı ve iradeli varlıklara ait fiil, zamir veya sıfatlar atfediliyorsa; bu ya insanlardan olan öfkelileriya da uçabilen gaybi varlıklardan bahsedildiğini göstermektedir. Bunun tam tersi olarak; ayetdeki ilgili zamirler akılsız varlıklardan bahsediyor ve onlara işaret ediyorsa, bu durumda bahse konu olanların atmosfer altı diğer varlıklar olduğu anlaşılmalıdır. 

Kur’an’da tayr kelimesinin akıllı ve iradeli varlıkları gösterir şekildeki kullanımlarının tamamına ve meleklerle ilgili ayetlerin tamamına bakıldığında, meleklerin bu kelimeyle (tayr) ifade edildiğine dair bir işaret bulunmamaktadır. Kabiliyetleri açısından melekler ve şeytanlar uçma potansiyeline sahiptirler ve her iki varlık türü de akıllı ve iradeli varlıklardır. Geleneksel anlayışa göre; “melekler akıllı ama iradesiz, cinsiyete sahip olmayan, verilen görevlere asla itiraz etmeyen varlıklardır.” Bu asla doğru değildir! Nitekim Bakara suresinin 30-39 ayetleri arasında anlatılan olaylarda meleklerin yeryüzüne halife atanmasına bir itirazları olduğu anlaşılmaktadır. Bunun yanında bizzat meleklerden biri olan İblis, Yüce Allah’ın emrine karşı gelmiş ve isyan etmiştir. Eğer meleklerin iradeleri olmasaydı, meleklerden biri olan İblis’in itiraz etmesi söz konusu bile olamazdı. Daha önceki bölümlerde bu konu üzerinde durulmuştu.

Uçma potansiyeli açısından melekler ve şeytanlar benzer özelliklere sahip olsalar da bu onların her ikisinin de “tayr” olarak adlandırılmasına yetmemektedir. Kur’an’ın tamamında meleklerin hiçbir şekilde “tayr” olarak adlandırılmamalarının sebebi, onların ön plana çıkan özelliklerinin uçmaları değil, resullük ve daha farklı birçok görevlerle görevlendirilmiş olmalarıdır. Önceleri meleklerin içinde olan İblis, kendisini melek yapan tüm özelliklerden soyutlanmış, kovulmuş ve lanetlenmiştir. Yüce Allah’ın varlık tanımlaması içinde İblis türü diyebileceğimiz bir varlık türü yoktur. İblis’in bildiğimiz manada kötülük saçan bir varlık olması onun yaratılışından gelen bir nitelik değil, sonradan kazandığı bir sıfattır. Yani Yüce Allah İblis’i iblis olarak değil cin olarak yaratmış, onu meleklerden biri yapmış, melek olduğu için uçabilmek de dahil ona çeşitli kabiliyetler vermiştir. Meleklerle beraber onun da uçma kabiliyetinde olması işte bundan dolayıdır. 

Meleklerin melek olmaları, sadece onların yaratılıştan gelen veya sonradan kazandıkları özelliklerle olmamaktadır. Melekler, Yüce Allah onları cin iken melek kılmasından dolayı melek olmuşlardır. Meleklik özelliklerine tümüyle sahip olsalar bile, eğer Yüce Allah onları seçmemiş olsaydı asla melek olamazlardı. Yani melekler uçabildikleri için melek olmamış, tam tersi melek oldukları için uçma kabiliyeti elde etmişlerdir. Dolayısıyla tek başına uçabilmek onlar açısından hiçbir şey ifade etmemektedir. Bu yüzden Kur’an’ın tamamında onların uçma kabiliyetlerini ön plana çıkaracak hiçbir kullanım bulunmamaktadır. 

İblis soyu olan şeytanlarda ise durum tam tersidir. Meleklerin içinde olduğu müddetçe uçma kabiliyeti ön planda olmayan İblis, Yüce Allah’a isyan ettikten sonra sadece uçma kabiliyeti ön planda olan bir varlığa dönüşmüş, anılmaya değer başka bir özelliği kalmamıştır. Çünkü Yüce Allah’ın emrine isyan ettikten sonra, meleklerin içinden çıkarılmıştır. Fakat meleklik yapması ona yasaklanmasına rağmen, melek olduğunda kazandığı özellikler ondan alınmamıştır. İşte bu özelliklerin başında uçabilme kabiliyeti gelmektedir. Öte yandan Kur’an boyunca insanlığın açık düşmanı olduğu defalarca tekrarlanan şeytanlardan korunabilmek için, onların kabiliyetlerinin ve yapabileceklerinin belirtilmesi gayet normaldir. İşte tüm bu nedenler gaybi varlıklardan sadece şeytanların “tayr” sınıfında olduğunu göstermektedir. 

Tayr olarak tanımlanan şeytanlardan özel kabiliyetlere sahip bazıları, Süleyman için birtakım işleri yapsınlar diye emir altına alınmıştır. Fakat bu emir altına alınmanın yolda bulunan her şeytanı yakalayıp zincirleme şeklinde değil, bir bildirimle olması gerekmektedir. Yukarıdaki ayette geçen عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ (ullimna mantika’t tayr) “tayr’ın mıntıkasına bildirilmiştik”cümleciği bu bildirimin gerçekleşmiş olduğunu delilidir. Cümlede geçen “mantık” kelimesinin; tanımı yapılmış, sınırları belli olan bölgeanlamına geldiğini daha önce açıklamıştık. Burada bahse konu olan mıntıka, gaybalemidir. Zira cinler ve şeytanların bağlı oldukları gayb bölgesi ne olduğu belli olmayan, nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, tanımı yapılmamış bir alem değildir. Yüce Allah hem müşahede aleminin hem de gayb aleminin tanımını yapmış, ikisi arasında olması gereken ilişkinin boyutlarını ve ilkelerini belirlemiştir. Mesela, hiçbir cin, bağlı bulunduğu gayb mıntıkasından çıkıp müşahede aleminde dolaşamamaktadır. Tek başına bu cümlecik bile meleklerin tayr olarak adlandırılmadıklarının delili olmaya yeterlidir. Çünkü eğer bunlar melekler olsaydı, haberleri ve bildirimleri getiren zaten onlar olduğu için Süleyman’ın onlara bildirilmesi değil, onların Süleyman’a bildirmesi gerekirdi. 

Fakat ayetteki kelimelerin doğru olarak anlamlandırılması, bahse konu olan olayların tamamını açıklamak için yeterli değildir. Süleyman’ın emrine verilen tayr’ın şeytanlar olduğu tespitini yapmak da meselenin her yönüyle anlaşıldığı anlamına gelmemektedir. Hatta bu tespit daha büyük soruların oluşmasına neden olmaktadır. Mesela, müşahede aleminin bir varlığı olan beşer bir resulün, gaybi varlıklara resullük yapması mümkün müdür? 

Enam 6/130

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَٰذَا ۚ قَالُوا شَهِدْنَا عَلَىٰ أَنْفُسِنَا ۖ وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُوا كَافِرِينَ

(O gün Allah, şöyle diyecektir:) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar şöyle diyecekler: “Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. (DİB meali)

Bu ayette cinlere ve insanlara seslenilmekte ve açıkça أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ “Size sizden olan resuller gelmedi mi?” buyurularak, her akıllı ve iradeli varlık türüne gelen resullerin kendi türlerinden olduğu belirtilmektedir. İşte bu durum Süleyman’ın gayb aleminin varlıkları olan cinler ve şeytanlarla münasebetinin Risalet eksenli bir ilişki olmadığını ve olamayacağını göstermektedir. Yani Süleyman cinlere ve şeytanlara resullük yapmamıştır.

O halde şeytanlar ve cinlere kendilerinin Süleyman’ın emri altına alındıklarını bildiren mesajı getirenlerin de kendi cinslerinden yani cin türü varlık olması gerekmektedir. Hatırlanacağı üzere varlık türü olarak meleklerin de cin türü varlıklardan olduklarını, akıllı oldukları gibi iradeli olduklarını, bir haberi birden fazla tarafa ileterek iki, üç ve dört boyutlu resuller olabildiklerini daha önceki bölümlerde ortaya koymuştuk. 

Hac 22/75

اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ ۚ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

Allah, meleklerden de resûller seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir. (DİB meali)

Bu ayet, gayb aleminin resullerinin meleklerden seçildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Akıllı ve iradeli olan cinlere kendi türlerinden resuller gitmemiş olması mümkün değildir. Çünkü ahirette onlar da hesap verecek, onlar da seçimlerinden dolayı ceza ya da mükafat alacaklardır. O halde mutlaka onların ellerinde de her şeyin doğru tanımlamasını yapabilecekleri bir kıstaslarının yani ilahi vahiylerin olması gerekmektedir. Üstelik bu ilahi vahyin onlara kendi türlerinden olan resuller tarafından getirilmiş olması gerekmektedir. Zira kendi türlerinden olmayan bir resule tabi olmaları, itaat etmeleri asla mümkün değildir. 

Neml 27/16

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi. (DİB meali)

Bu ayette özellikle عُلِّمْنَا (ullimna) “bildirildik” ve وَأُوتِينَا (utina) “bize verildi” fiillerinin meçhul formda gelmiş olması, mevcut durumu taraflara bildirmenin Süleyman dışında, yetkisi olan birileri tarafından yapılmış olduğunu göstermektedir. Yukarıdaki mealde, “bize her şey verildi”şeklinde anlam verilen وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ (ve utina min külli şey’in) bu cümle üzerinde daha önce (Zel-Karneyn 5 dosyasında) uzunca durmuş ve مِنْ كُلِّ شَيْء (min külli şey’in) izafet terkibinin (isim tamlaması) Türkçeye “dilenmişlerin tamamından bir kısmı”şeklinde çevrilmesi gerektiğini belirtmiştik.

Yukarıdaki mealde “şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur”şeklinde mana verilen (إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ) bu cümleye gelince: Kimi mealler cümlede geçen الْفَضْلُ (el Fadl) kelimesine üstünlükmanası vermiş olsa da; cümle her haliyle Süleyman’a öğretilen kuş dilinin ve her şeyden verilmesinin üstünlük ya da lütuf olduğu anlamını vermektedir. Yani meal ve tefsirlerimize göre kuş dili bilmek ve her şeye sahip olmak lütuf ya da üstünlüktür. 

Şu bilinmelidir ki Yüce Allah’ın üstünlük ölçüsü, asla sahip olunan şeylerle alakalı değildir. Çünkü sahip olunan şeyler ne kadar büyük ve çok olursa sorumluluk ve imtihan da ona paralel olarak zor olmaktadır. Kendilerine vahiy emanet edilen resullerin hepsinin imtihanlarının, yaşayan herkesten daha zor ve ağır olmasının sebebi de budur. Risalet bir piyangoda isabet eden büyük ikramiye değildir. Süleyman bir Allah resulüdür ve bu dünya hayatında kendisine verilenlerin üstünlük değil, imtihan olduğunu herkesten daha iyi bilen ve buna yakinen iman eden mütevazi bir kuldur. O, bu dünyada hiçbir şeyin kalıcı olmadığını, kalıcı olan her şeyin Yüce Allah’ın katında olduğunu herkesten daha iyi bilen bir resuldür. Her resul gibi onun da tek hedefi, kendisini resul olarak seçmeye layık gören ve bu yönde kendisine görevler yükleyen Yüce Allah’ı razı etmekten başka bir şey değildir.

Hem bu ayette hem de önceki ayette geçen الْفَضْلُ (el Fadl) kelimesi ف ض ل (fa+dad+lam) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 104 kelime bulunmaktadır. Fiil olarak; fazla olmak, ihtiyaçtan fazla olmak, artmak, kalmak, artakalmak, faziletli olmak, erdemli olmak, üstün olmak, iyilik yapmak, tercih etmek, yeğlemek, mukayese yapmak, aralarından tercih etmek anlamlarında kelimeler türeyen bu kelimeden, isim olarak ise; üstünlük, tercih, tercih edilen şey, öncelik, öncelik verilen şey, fazilet, erdem, artık şey, ihtiyaç fazlası gibi kelimeler türemiştir.[1]

Kelimenin üstünlük, lutüf gibi anlamları bulunmaktadır. Ama bu anlamları tercih etmemenin arka planında risalet kurumuna bakış açısı yatmaktadır. Risalet bir üstünlük aracı değildir. Risalet kurumunu üstünlük olarak görmek, en sonunda resulleri olağanüstü kişilikler olarak görmeye götürecektir. Oysa resuller diğerlerinden daha üstün olanlar değil, diğerlerinden daha ağır sorumlulukları olan, imtihanları diğerlerine göre daha zor olan beşerlerdir. İşte bu yüzden;

Ahzab 33/56

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ ۚ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

Hiç kuşkusuz Allah ve melekleri bu nebîye destek olurlar. Ey inanmış kimseler! Sizde gönülden bir teslimiyetle ona destek olun.

Onları risalet ile görevlendiren Yüce Allah ve melekler görevini layıkıyla yerine getirmesi, başarılı olması için desteklerler. Mü’min olduğunu iddia edenlerin de Yüce Allah’a tam bir teslimiyet göstererek ona destek olmaları gerekmektedir. Çünkü resullerin tamamı diğerlerinden üstün olsun diye değil, kendileriyle beraber diğer kullar da Allah’a tam teslimiyet göstersinler diye gönderilmişlerdir. İman ettiğini iddia edenleri Yüce Allah’ın vahyine teslim olmaları için ikna etmeye çalışmak her resul için zorların en zorudur. İman etmemiş insanları ikna etmek anlaşılır bir şeydir ama iman ettiğini iddia edenleri Yüce Allah’ın vahyine teslim olmaya ikna etmek, gerçekten çok büyük bir iştir. Ne gariptir ki bugün Mü’min olduğunu iddia eden kulları, Yüce Allah’ın vahyine teslim olmaya ikna etmek gibi bir çelişkiyi yaşamaktayız. 

Acaba Muhammed (as)’e iman ettiğini söyleyen sahabeler, Muhammed (as)’e verilen Kur’an için, “onda her şey yok, kelimeleri kapalı, anlaşılmaz, kıssaları gerçekliği olmayan masallardır. Çağ değişti artık bu vahiy insanlığa yetersiz” diyen kişiler olsaydı, Allah’ın Resulü ne kadar başarılı olurdu? Hele o sahabeler; Kur’an’ın kelimelerini değiştirseydi, kendi kafalarından sanki varmış gibi kelimeler ekleselerdi, mazisini muzari, ismini fiil, tekilini çoğul, müennesini müzekker ya da tersini yapsalardı Muhammed (as) ne kadar başarılı olurdu? Dahası bu Kur’an günümüze kadar gelir miydi?

İman etmeyeni Kur’an ile ikna etmek mümkündür ama Yüce Allah’ın vahyine yetersiz, kapalı, anlaşılmaz, gramer kuralları bulunmayan, kıssaları gerçek olmayan meseller dediği halde; iman ettiğini, Mü’min olduğunu iddia edeni, Kur’an ile ikna etmek asla mümkün değildir. 

Resullere verilecek en büyük destek; getirdiği vahye tam bir teslimiyetle, teslim olarak ikna olan insanlar sınıfından çıkmaktır. Çünkü Mü’min olmak demek Allah’ın vahyinin her şeye yeterli olduğuna inanmış, ikna olmuş olmak demektir. Hem inanmış ve ikna olmuş bir Mü’min olduğunu söylemek hem de Yüce Allah’ın vahyini yetersiz görmek asla yan yana olması mümkün olmayan şeylerdir. Ama şu geldiğimiz çağda Kur’an’ın her şeye yeterli olduğuna inanmayanlar Mü’minlerdir!.. Kur’an’ın kendisine yetmediği kimseye, artık hiçbir şey yeterli gelemez…

Evet Risalet bir üstünlük değil, büyük bir sorumluluktur ve bu sorumluluk kişilerin tercihleri üzerinden değil Yüce Allah’ın tercihleri üzerinden kullara yüklenmektedir. Risaleti piyangoda kazanılmış ikramiye olarak görüp onları olağanüstü şanslı (!) kimseler olarak görmek, müşrik ve kafirlerin resüllükten anladıklarıdır. Onun için onlar çarşı pazar dolaşan, yanında meleklerle gezmeyen, gökten kendisine hazine indirilmeyen bir resulü asla resul olarak görememektedirler.

Furkan 25/7-8

وَقَالُوا مَالِ هَٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ ۙ لَوْلَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا

أَوْ يُلْقَىٰ إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا ۚ وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا

Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!”

“Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler. (DİB meali)

Bu ayetleri ölçü alıp, yaşadığımız şu çağdaki Mü’min olduğunu iddia edenlerin içinde bulunduğu duruma bakıldığında hayret etmemek mümkün değildir. Çünkü bizzat Mü’minler, kendileri gibi olan resullere razı olamamaktadırlar. Günümüz Mü’minlerini(!) çarşı pazar dolaşan, Yüce Allah’ın vahyi karşısında herkes gibi aynı konumda olan bir resul kesmemekte, ikna etmemektedir. İşte bu anlayışa sahip kafalar elbette ki Risaleti bir imtihan değil bir üstünlük yani büyük ikramiye olarak göreceklerdir ve Kur’an’daki kelimelere anlam tercihlerini bu yönde yapacaklardır.

Ayette geçen الْمُبِينُ (el-mubin) kelimesi ب ي ن (ba+hemze+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 523 kelime bulunmaktadır. Bu yönüyle kelime Kur’an’da en fazla geçen kelimelerden biridir. “Bir nesne, iş ya da mesele sanki diğerlerinden ayrılmış gibi, ayrı ve böylece açık, belli, net, aşikâr, vazıh ya da anlaşılır idi veya o hale getirildi”[2] anlamına sahip bu kök anlamdan türeyen الْمُبِينُ (el-mubin) kelimesi açıklanmış, bildirilmiş, duyurulmuşanlamlarına sahiptir.

Yüce Allah’ın affına sığınarak çalışmalarımız sonucunda daha isabetli olduğuna kanaat getirdiğimiz ayetlerin mealleri aşağıdaki gibi olmalıdır.

Neml 27/15-16

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا ۖ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

Andolsun ki Davud’a ve Süleyman’a bir ilim vermiştik. (İkisi de) “O hamd sadece, çok olmasına rağmen Mü’min kullarından bizi tercih eden Allah içindir” dedi.

Ardından Süleyman Davut’a mirasçı oldu. “Ey insanlar Tayr’ların/kuşlarınmıntıkasına bildirildik ve bize şeylerin tamamından sadece bir kısmı verildi. Hiç kuşkusuz buydu O’nun (daha önceden) beyan edilmiş (duyurulmuş) o tercihi. 

Evet Süleyman’a verilenlerin hepsi Yüce Allah’ın bir tercihinden dolayıdır ve bu tercih Süleyman’ın üstünlüğü değil, imtihanıdır. Nitekim o bunu anlamış ve şöyle demiştir.

Neml 27/40

قَالَ هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ ۖ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ ۖ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ

Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin tercihindendir. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.”

Resuller kendilerine her ne imkân verilirse verilsin onları bir üstünlük olarak değil, tıpkı kendilerinden ne alınırsa alınsın imtihan olarak gördükleri gibi onu da imtihan olarak görürler. Zaten onların misyonlarının başında tüm insanlığa dünya hayatının bir imtihan olduğunu bildirmek gelmektedir. 

Tam burada sırası gelmişken bir şeye dikkat çekmek istiyoruz. Burada kendisine verilenlerin tamamının bir imtihan olduğunu belirten Süleyman; tüm sahip olduklarını, üstelik de çok da başarılı olmadığı bir imtihanın ardından kendisi istemiştir. Sad suresinde anlatılan Süleyman kıssasına bakıldığında Süleyman’ın burada söyledikleri ile orada söylediklerinin birbiriyle örtüşmediği görülecektir.

Sad 38/31-38

إِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُ

(38/31) Hani ona akşamüstü bir ayağını tırnağı üstüne dikip üç ayağının üzerinde duran çalımlı ve soylu atlar sunulmuştu.

فَقَالَ إِنِّي أَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبِّي حَتَّىٰ تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ

(38/32) Süleyman, “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim” dedi. Nihayet gözden kaybolup gittikleri zaman.

رُدُّوهَا عَلَيَّ ۖ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْأَعْنَاقِ

(38/33) “Onları bana geri getirin” dedi. (Atlar gelince de) bacaklarını ve boyunlarını okşamaya başladı.

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمَانَ وَأَلْقَيْنَا عَلَىٰ كُرْسِيِّهِ جَسَدًا ثُمَّ أَنَابَ

(38/34) Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

(38/35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ

(38/36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

(38/37) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı.

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

(38/38) Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik. (DİB meali)

Bu ayetlerle Süleyman’ın Neml 40. ayetinde söylediklerini karşılaştırdığımızda şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır. Atlar gibi herkesin sahip olması mümkün olan bir şeye sahip olduğu halde başarılı bir imtihan veremeyen ve Allah’tan bağışlanma dileyen Süleyman, tuhaf bir şekilde çok daha büyük şeyler istemekte, içinde bulunduğu imtihanı kendi aleyhine çoğaltmakta ve zorlaştırmaktadır. Zaten Süleyman’ın Zel-Karneyn unvanını alması bu duadan sonra olmuştur. İlk bakışta birbiriyle örtüşmüyor gibi gözüken bu durumu akılda tutarak kıssaya devam edelim.

Atlar karşısında zaafa düşmesine rağmen Süleyman’ın kendi aleyhine yaptığı dua Yüce Allah tarafından kabul edilmiş ve ona, ondan sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk verilmiştir. Bu duayı yaptığında zaten resul olan Süleyman’ın istediği mülkün onun Risalet’iyle direk bir ilgisinin olmadığını daha önce belirtmiştik. Çünkü Risalet bir mülk değildir. Resuller de risaletin maliki değildir. Risalet tüm insanlığın ortak değeridir. Çünkü resulleri resul yapan şey, insanlığa Yüce Allah’ın mesajlarını iletmeleridir. İletmekle yükümlü olduğu mesajlar üzerinden mülk sahibi olması mümkün değildir. O mesajlar karşısında resullerin tamamı tıpkı diğer insanlar gibidirler. Onlara verilen birtakım olanaklar, risalet görevlerini başarıyla yapmaları içindir. Yoksa mesaj üzerinde ne onların ne de gayb alemindeki resullerin en ufak bir tasarruf yetkisi yoktur. Tasarruf yetkileri olmadığı gibi mesajlar üzerinden bir çıkar sağlamaları da mümkün değildir. Zaten tüm resuller mütemadiyen şunu söylemişlerdir.

Hud 11/51

يَا قَوْمِ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا ۖ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ

“Ey kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak beni yaratana âittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (DİB meali)

Her ne dilemişse sadece Yüce Allah’tan dileyen Süleyman’a istedikleri verilmiş ve kendisinden sonra hiç kimsenin erişemeyeceği bir mülke sahip olmuş ve bu mülk onun bir daha hiç kimsenin bu şekilde sınanmayacağı imtihanı olmuştur. Bu mülk Süleyman’dan sonra hiç kimseye verilmemiştir. Peki ya ondan öncesinde?… Tarih boyunca hiç sorulmamış bu soruyu bir soru olarak burada bırakarak kıssaya devam edelim.

Neml 27/17

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı. (DİB meali)

Bundan önceki beş bölümde وَالطَّيْرِ (tayr) kelimesi üzerinde durmuş ve bu kelimenin Kur’an’da geçtiği yerlerde anlamının sadece “kuşlar” manasına gelemeyeceğini, aynı zamanda özellikle sema altı uçma kabiliyeti olan melekler ve şeytanlar anlamına geleceğini de ortaya koymaya çalışmıştık. Fakat özellikle Süleyman’ın emrine verilenlerin melekler mi yoksa şeytanlar mı olduğunu belirtmemiştik. İşte bu ayet Süleyman’ın tüm ordularının içeriğini açıkça göstermektedir. Aslında tekil gelse bile içerik olarak çoğul anlama sahip ordu kelimesi ayette özellikle çoğul olarak جُنُودُهُ (cunuduhu) “onun orduları” şeklinde gelmiştir. Bu kelimenin çoğul gelmesi farklı içeriklere sahip en az üç ordunun olmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü ayette orduları oluşturan varlıklar ayrı ayrı sayılmıştır. Cin, ins ve tayr. Bu kelimelerin hepsi tekildir ve hepsi de maarifedir. Kelimelerin tekil gelmesi, kast ettikleri anlamın tekil olduğunu değil tür, cins belirttiğini göstermektedir. Ayetteki vurgu; ins türünden, cin türünden ve tayr türünden ordular demektir. 

Hatırlanacağı üzere bu orduların oluşması ve Süleyman’ın emrine verilmesi onun Sad suresinde yaptığı dua üzerine olmuştu. Sad suresindeki duası karşılığında Süleyman’a verilenlere dikkat edilirse; bunların “rüzgâr, dalgıçlık ve bina yapabilen şeytanlar ile bukağılarla birbirine bağlı diğerleri” şeklinde olduğu görülecektir. İşte bu durum bize “bukağılarla birbirine bağlı diğerleri kimlerdir?” sorusunu sormayı gerekli kılmaktadır. Süleyman’ın emrine verilenlerin sayıldığı diğer ayetlere baktığımızda ise şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır.

Enbiya 21/81-82

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا ۚ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ

Süleyman’ın hizmetine de güçlü esen rüzgârı verdik. Rüzgâr, onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere eser giderdi. Biz, her şeyi hakkıyla bileniz.

Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapt eden bizdik. (DİB meali)

Bu iki ayette yine rüzgâr ile dalgıçlık ve başka işler yapan şeytanlar sayılmış cinler ve insanlar sayılmamıştır.

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay (lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. (DİB meali)

Bu ayette ise bu sefer şeytanlar sayılmamış rüzgâr ile birlikte cinler sayılmıştır. Tüm Süleyman kıssalarına bakıldığında onun emrine verilenlerin toplu halde sayıldığı tek ayetin Neml suresinin 17. ayeti olduğu görülecektir. 

Neml 27/17

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı. (DİB meali)

İşte bu ayete baktığımızda Süleyman’ın ordularının cin, ins ve tayr’dan oluştuğu anlaşılmaktadır. Daha önceki bölümlerde tayr kelimesinin uçma kabiliyetinde olan şeytanlar olduğunu belirtmiştik. İşte bu ayette belirtilen “tayr” kelimesi Süleyman’ın dalgıçlık, bina ve diğer işler yapan şeytanlardan oluşmuş ordusunu ifade etmektedir. Zaten yukarıya aldığımız ayetlere dikkat edilirse özellikle şeytanların hem zincirlendiği hem de üzerlerinde gözetleyiciler olduğu görülecektir. 

Neml suresindeki ayete biraz dikkat edildiğinde cin, ins ve tayr’dan oluşmuş orduların جُنُودُهُ (cunuduhu) “onun orduları” şeklinde Süleyman’a atfedildiği ama buna rağmen orduları sevk edenin ve toplayanın Süleyman olmadığı görülecektir. Hem ayetin başında gelen ve yukarıdaki mealin “toplandı” manasını verdiği وَحُشِرَ (huşira) kelimesi hem de ayetin sonunda gelen ve yine yukarıdaki mealde “sevk ediliyorlardı” manası verilen يُوزَعُونَ (yuzaun) kelimesi faili belli olmayan meçhul formda gelmiş fiillerdir. Oysa madem cin, ins ve tayr’dan oluşan ordular جُنُودُهُ (cunuduhu) “onun orduları” şeklinde bir kelimeyle Süleyman’a atfedilmiştir, onları toplayanın ve sevk edenin de o olması gerekmektedir. Fakat ne burada ne de diğer yerlerin hiçbirinde bu orduları sevk etmek, yöneltmek, emir altında tutmak, emirlere itaatsizlik ettiklerinde onlara ceza vermek hiçbir şekilde Süleyman’a atfedilmemiştir. Her türlü meşru faydalanma hakkı ondadır ama ordusuna mensup olanlar üzerlerindeki hakimiyeti hep başkaları üzerindendir. İşte Süleyman’ı Zel-Karneyn (Zil-Karneyn veya Zül-Karneyn değil) yapan şey tam da budur. Daha önceki bölümlerde bir isim tamlaması olan Zel-Karneyn kelimesinin başındaki “ze” kelimesinin ne anlama geldiğini uzun uzun açıklamıştık. Kısaca “sahip” anlamına gelen bu kelimenin “zi, ze, zu” şekillerinde gelmesinin sebebi, her birinin başka bir vurguya sahip olmasından dolayıdır. “Ze” şeklindeki kullanımın sahip olunan şeye kişinin kendi gücü, isteği ve çabasıyla sahip olmadığını, bunu başkasına devretme hakkına da sahip olmadığını, bu sahipliğin sadece sahip olunan şeyin imkanlarından yararlanma şeklinde olduğu daha önce belirtilmişti. Kur’an’da yüzden fazla kullanılan “ze, zi, zu” kelimelerinden “zi ve zu” birçok yerde Allah’a atfen gelmişken “ze” kelimesi hiçbir şekilde Allah’a atfen gelmemiştir. Bu kelimelerle ilgili daha önce yayınladığımız “Neden Zil-Karneyn ve Zülkarneyn 3” dosyalarında çok daha geniş bilgiler verilmişti.

Evet Süleyman, hem gayb aleminin hem de müşahede aleminin varlıklarından yararlanmaktadır. Hatta bu varlıklar جُنُودُهُ (cunuduhu) “onun orduları” şeklinde tanımlanarak, bu ordular üzerinde onun sahipliğinin altıda çizilmiştir ama ne onları toplayıp bir araya getirmek, ne emrinden çıkmamaları için tedbirler almak ne onları zincirlemek ne de onlara ceza vermek onun elinde değildir. Bu durum onu sadece onlardan faydalanan bir sahip haline getirmektedir. Yani Zel-Karneyn haline.

Neml 27/17

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı. (DİB meali)

Bu mealle ilgili hemen şunu belirtelim ki; hem ayetin başında gelen mazi fiil meçhul bir fiildir hem de ayetin sonunda gelen fiil meçhul muzari bir fiildir. Fakat mealde buna dikkat edilmemiş ayetin sonundaki meçhul muzari, meçhul maziye, ayetin başındaki meçhul mazi fiil ise, malum maziye çevrilmiştir. Ayetin Arapça metninde hiç olmayan “onun önünde” kelimeleri ise meale eklenmiştir. Ayetin (27/17) daha isabetli meali şu şekilde olmalıdır.

Cin’den, İns’den ve Tayr (uçabilen şeytanlar)’dan olan onun orduları, Süleyman için toplatılmalarının ardından, onlar (görevlerine) sevk edileceklerdi.

Daha önceki bölümlerde وَالطَّيْرِ (tayr) kelimesine “öfkeliler” manası verdiğimiz hatırlanacaktır.  Fakat Neml suresinin 17. ayetinde geçen aynı kelimeye uçma kabiliyetinde olan şeytanlar anlamının verilmesi daha uygundur. Çünkü ayette zaten “ins” kelimesi ayrıca belirtmiştir. Aslına bakılırsa şeytanlara da gayb aleminin öfkelileri manası verilmesinin önünde herhangi bir engel yoktur. Bilindiği gibi şeytan ta ezelden beri bir öfkeyle hareket etmekte ve insan soyuna daima düşmanlığını devam ettirmektedir. Yani gayb aleminin öfkeli varlıkları şeytanlardır. 

Ayette geçen جُنُودُهُ (cunuduhu) kelimesi ج ن د (cim+nun+dal) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 29 kelime bulunmaktadır. İçinde taşlar bulunan sert ve engebeli arazi anlamındaki جَنَدٌ (cenedun) kelimesi, bir araya gelmiş, toplanmış her şey için kullanılmaya başlanmıştır. Sertlik ya da katılık göz önünde bulundurularak orduya ya da askerlere جُنْدٌ (cundun) denmiştir.[3] Kelimenin Kur’an’da geçtiği yerlere bakıldığında 7 defa جُنْد (cundun) şeklinde tekil, 22 defa ise جُنُودُ (cunud) şeklinde çoğul olduğu görülecektir. Aslına bakılırsa hem Arapça da hem de Türkçe de “ordu” kelimesi tekil olsa bile çoğul anlam kast eden topluluk ismidir. Fakat aynı kelime Arapça da tekil anlam ifade eden “asker” anlamına da gelmektedir. Yani جُنْدٌ (cundun) kelimesi hem topluluk olarak tekil gelse bile “ordu” anlamında çoğul anlam ifade etmektedir hem de “asker” anlamında tekil bir anlama sahiptir.

Yasin 36/28

وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَىٰ قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ

Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik. (DİB meali)

Mesela bu ayette tekil olarak geçen جُنْدٍ (cundin) kelimesi meal müelliflerinin tamamı tarafından “ordu” şeklinde çevrilmiş, tekil olmasına rağmen topluluk ismi olarak anlaşılmasına yol açmıştır. Oysa Yüce Allah’ın bir toplumu cezalandırmak için gökten bir ordu göndermesine gerek yoktur. Nitekim helak edilen Lut kavmine gökten bir ordu değil, birkaç asker (melek) göndermiştir. 

Yasin 36/75

لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ

Onlar, ilâhlar için (hizmete) hazır asker oldukları hâlde, ilâhlar onlara yardım edemezler. (DİB meali)

Bu ayete bakıldığında ise aynı mealde ayette geçen جُنْدٌ (cundun) kelimesine bu sefer tekil anlam ifade eden yani topluluk ismi olmayan “asker” manası uygun görülmüştür. İşte bu kelimenin taşıdığı anlamdan dolayıdır. Ayetlerdeki kullanımlardan hangisinin topluluk ismi olarak “ordu” manasına geldiği, hangisinin tekil olarak “asker” manasına geldiği ayetteki diğer kelimelerden anlaşılacaktır. 

Kasas 28/6

وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الْأَرْضِ وَنُرِيَ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُمْ مَا كَانُوا يَحْذَرُونَ

Yeryüzünde onları kudret sahibi kılalım ve onların eliyle Firavun’a, Hâmân’a ve ordularına, çekinegeldikleri şeyleri gösterelim. (DİB meali)

Kasas 28/39-40

وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ

فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ ۖ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ

O ve askerleri yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.

Biz de onu ve askerlerini yakaladık ve onları denize attık (Orada boğuldular). Zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bak! (DİB meali)

Yunus 10/90

وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا ۖ حَتَّىٰ إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun da askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de müslümanlardanım” dedi. (DİB meali)

Ta Ha 20/78

فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ

Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de deniz onları görülmedik bir şekilde kuşatıp yuttu. (DİB meali)

Zariyat 51/40

فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُلِيمٌ

Bunun üzerine biz de kendisini ve ordularını yakalayıp denize attık. O ise (pişman olmuş), kendini kınıyordu. (DİB meali)

Büruc 85/17-18

هَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْجُنُودِ

فِرْعَوْنَ وَثَمُودَ

Orduların, Firavun ve Semûd’un (uğradıkları felâketin) haberi sana geldi mi? (DİB meali)

Görüldüğü gibi yine aynı mealde (diğer meallerde de durum farklı değildir) 7 defa Firavuna atfen çoğul olarak gelen وَجُنُودُهُ (cunuduhu) kelimesine kimi yerde askerler, kimi yerde ise ordular manası verilmiştir. Oysa her iki kullanım arasında anlam olarak çok büyük farklılıklar vardır. Ordular dendiğinde birbirinden farklı olan birçok askeri disiplin anlaşılırken, askerler dendiğinde ise tek bir ordu içinde bulunan kişiler kast edilmektedir. Aslına bakılırsa Firavun kıssaları bağlamında geçen وَجُنُودُهُ (cunuduhu) kelimelerinin hiçbiri ordular anlamına gelmemektedir. Çünkü Firavun bulunduğu ülkenin en yüksek makamıdır ve farklı özelliklerde onlarca ordusu olsa bile, hangisinde olursa olsun o orduları oluşturan bireyler onun askerleridir. Kaldı ki ülkenin en yüksek temsil makamında bulunan birine atfedilen silahlı güçlerin tamamı birbirinden kopuk ordular değil, tek bir ordudur. Bu tıpkı Türk ordusu, Amerikan ordusu demek gibidir. Türk ordusu dendiğinde “ordu” kelimesi tekildir ama kelimenin kast ettiği şey ülkenin tüm silahlı kuvvetlerinin hepsidir. Bir ülkenin silahlı güçlerinin kendi içinde 1.ordu, 2.ordu, 3. Ordu şeklinde ayrılması dışa dönük bir ayrım değil, ülkenin hiyerarşik ve iş bölümü sistemi açısından yapılmış içe dönük bir ayrımdır. Yoksa içe dönük olarak kaç parçaya ve hiyerarşik sisteme bölünürse bölünsün sonuçta hepsi topluca tek bir ordudur. Şimdi bu kelimenin وَجُنُودُهُ (cunuduhu) şeklinde Firavuna atfen gelmesi, farklı parçalar, farklı hedefler, farklı inançlar üzerine oluşmuş birçok orduyu değil, aynı inanç, aynı hedef, aynı otorite etrafında birlemiş askerleri kast etmektedir. Dolayısıyla ayetlerde Firavuna atfen geçen وَجُنُودُهُ (cunuduhu) kelimesinin “onun orduları” anlamında değil “onun askerleri” anlamında olması daha doğru ve daha isabetli bir mana olmalıdır. 

Şuara 26/95

وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ

Ve İblis’in bütün askerleri 

Cunud (وَجُنُودُ) kelimesinin hem askerler hem de ordular manasına gelebileceği göz önüne alınarak bu ayete “İblisin bütün orduları” anlamı vermek de mümkündür. Fakat bu anlamın verilmesi durumunda İblis’in elde ettiği kişilerin hep ordular halinde olduğu anlamı zımnen beraberinde gelecektir. Oysa İblis hem birey hem toplum olarak kişileri elde etmektedir. İşte bu yüzden burada da kelimeye “askerler” manası verilmesi daha doğru olacaktır. 

Ahzab 33/9

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَاءَتْكُمْ جُنُودٌ فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِيحًا وَجُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا ۚ وَكَانَ اللَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرًا

Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani (düşman) ordular üzerinize gelmişti de biz onların üzerine bir rüzgâr ve göremediğiniz ordular göndermiştik. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görmektedir. (DİB meali)

Arka planında birçok rivayetin olduğu bu ayet, geleneksel anlayışa göre Hendek savaşı ile alakalı indirilmiş bir ayettir. Bu rivayetlerin tahlilini başka bir çalışmaya bırakarak ayetin konumuzla ilgili kısmına değinmekle yetineceğiz. Aynı meal bu ayette geçen جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَاbu cümleye “göremediğiniz ordular”şeklinde mana vermiştir. Rivayetler bu orduların melekler olduğunu söylemektedir. Buna göre Yüce Allah meleklerden oluşmuş “ordular” göndermiştir. Oysa ifadede “orduları” gösteren zamire bakıldığında (هَا)tekil olduğu görülecektir. Müennes olan bu tekil zamirin meleklerden oluşmuş orduları göstermesi durumunda bunun hem müzekker hem de çoğul gelmesi gerekirdi. Arapça da topluluk isimleri de müennes kabul edildiğinden müzekker olmasa bile müennes ama çoğul gelmesi gerekirdi. Oysa zamir tekil olarak gelmiştir. Bu da topluluğun birkaç tane değil, tek bir tane olduğunu göstermektedir. Yani kelime bu ayette de “ordular” anlamında değil “askerler” anlamındadır. 

Saffat 37/171-173

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ

(37/171) Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:

إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ

(37/172) “Onlara mutlaka yardım edilecektir.”

وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ

(37/173) Şüphesiz ordularımız galip gelecektir.”

Yüce Allah’ın kelimelerine karşı ilkesiz yaklaşımlarını onlarca kez gördüğümüz bu meal (diğerleri de aynı durumdadır), yine bir ilkesizlik göstermiş, ayette tekilolarak جُنْدَنَا (cundena) şeklinde geçen kelimeye “bizim ordularımız”şeklinde çoğulmana vermiştir. Bu mealde verilen manayı bırakıp kelimenin “ordumuz” şeklindeki doğru manasını göz önüne aldığımızda Yüce Allah’ın ordularının değil ordusunun olduğu anlaşılmaktadır. Öyle de olmalıdır. Yüce Allah bölünmez, ortak olunamaz bir otoriteye sahiptir. Onun sayısız orduları olsa, bu ordular kendi içinde özelliklere ayrılsa bile hepsi tek bir komutanı, tek bir otoritesi, tek bir sahibi olan tek bir ordudur. 

Buraya kadar anlattıklarımızı toparlayacak olursak, tek bir otoriteye ve hedefe yönlendirilmiş askerlerin oluşturduğu topluluklar “ordular” şeklinde değil “askerler” şeklinde isimlendirilmelidir. Çoğul olarak gelen جُنُودُ (cunud) kelimesine “ordular” manası vermek beraberinde otorite ile alakalı soruları da getirecektir. İşte bu sebeplerden dolayı, Neml 17. ayette Süleyman’a atfen gelen جُنُودُهُ (cunuduhu) kelimesi de “onun orduları” anlamında değil “onun askerleri” anlamına gelmektedir. 

Kelimeye ordular manası vermek diğer ayetlerde belirtilen pek çok hususun görülmemesine neden olacaktır. 

Neml 27/17

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı. (DİB meali)

Mesela ayete verilen bu meali doğru kabul ettiğimizde ortaya şöyle bir manzara çıkmaktadır. Süleyman’ın Cin, ins ve tayr’dan oluşanlar, kendi başlarına birer ordudurlar ve onlar ordu şeklinde toplanmaktadırlar. Oysa bir ordunun toplanması demek o orduyu oluşturan askerlerin toplanması demektir. Ordunun dağılması demek de orduyu oluşturan askerlerin dağılması demektir. Ordu denilen topluluk ancak ve ancak onu oluşturan asker bireylerin bir araya gelmesi ile mümkündür. Bu askerlerin toplanması da ordular şeklinde değil, bireyler şeklindedir. Bir araya gelip tek bir ordu oluşturduktan sonra onlardan birini diğerinden ayırmak için ordu şeklinde adlandırılmaları mümkündür. Mesela, kıssanın ilerleyen bölümünde Tayr’dan olduğu anlaşılan Hühhüd’ün hangi topluluğa mensup olduğunun anlaşılması için “tayr ordusu” demekte herhangi bir mahsur yoktur. Bu tıpkı herhangi bir askerin hangi disipline bağlı olduğunu anlamak için, bir ülkenin ordusunu oluşturan hiyerarşik düzeni belirtmek için levazım, piyade, komando gibi ayrılmasına benzemektedir. Her bir ordunun hiyerarşik düzeni ve muhatap olduğu emirler, ordunun oluşum amacıyla uyumlu olmak zorundadır. Piyadeye, levazımatçıların yerine getirmesi gereken emirler verilmemesi için, kabiliyetleri ve oluşum amaçları doğrultusunda Levazım ve Piyade ayrımı yapmak nasıl ki gerekli ise, tek bir otoriteye bağlı tüm askerlerin tayr, ins ve cin şeklinde ayrımı da o kadar gereklidir. Kabiliyetleri farklı, aldıkları emirler ve görevleri ayrı olsa bile, sonuçta hepsi de aynı otoriteye bağlı tek bir ordudur. İşte tüm bu sebepler ayette geçen جُنُودُهُ (cunuduhu) kelimesinin “onun orduları” anlamında değil “onun askerleri” anlamına gelmesinin daha doğru olacağını göstermektedir. Kaldı ki ayetin başında gelen وَحُشِرَ (huşira) kelimesi orduların toplanmasını değil, orduları oluşturan askerlerin toplanmasını ifade etmektedir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi orduların toplanması zaten toplanmış olan farklı toplulukların toplanması anlamına gelecektir. Oysa ordu toplamak demek toplulukları değil, toplulukları oluşturan bireyleri toplamak anlamındadır.

Kaldı ki Süleyman’ın ordularının içeriğini bildiren diğer ayetlere bakıldığında özelikle gaybi varlıklardan oluşan ordusunu oluşturan bireylerin belli özelliklerde olduğu görülmektedir.

Sad 38/37-38

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı.

Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik. (DİB meali)

Mesela bu ayetlerde Süleyman’ın şeytanlardan oluşan askerlerinin tüm şeytanlar değil, dalgıçlık ve bina yapanlar olduğu anlaşılmaktadır. Yine diğerleri diye çevrilen kelimenin içeriğinin de bukağılarla bağlı olanlar olduğu anlaşılmaktadır. Ama Neml kıssasındaki Tayr’dan olan Hüdhüd’e baktığımızda boynunda herhangi bir bukağısının ya da zincirinin olmadığı serbestçe ve bağımsız olarak birtakım görevlere yönlendirildiği anlaşılmaktadır. Yani bunlar ordular halinde değil, bireyler halinde askerlerdir. Bu ayrım kıssanın ilerleyen bölümlerindeki olayları anlamamızı kolaylaştıracaktır.

Buna göre Neml suresinin daha isabetli meali şu şekilde olmalıdır.

Neml 27/17

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Cin’den, İns’den ve Tayr (uçabilen şeytanlar)’dan olan onun askerleri, Süleyman için toplanılmış ardından onlar (görevlerine) sevk edilecekler.

Ayetin mealine (görevlerine) şeklinde bir açıklama koymamızın sebebi; kim ve ne için olursa olsun herhangi bir ordunun hiçbir sebep ve hedef yokken toplatılması ve görev yokken sevk edilmesinin mümkün olmamasından dolayıdır. Asker ve ordu kavramlarının doğal yapısı bir görevin ve sevk edilecek bir hedefin olmasını gerekli kılmaktadır. Durup dururken asker de olunmaz ordu da sevk edilmez. İşte bundan dolayı (görevlerine) şeklinde bir açıklama konulması daha uygundur.

Daha önce de dikkat çekmiştik ama bir kez daha dikkat çekmemiz fazladan olmayacaktır. Ayette varlıklar جُنُودُهُ “onun askerleri” şeklinde bir isim tamlaması ile Süleyman’a atfedilirken hem ayetin başında gelen وَحُشِرَ (huşira) mazi fiil hem de ayetin sonunda gelen يُوزَعُونَ ( yuzaun) muzari fiil meçhul formda gelmiştir. Oysa madem “onun askerleri” şeklinde bir isim tamlaması ile bu varlıklar Süleyman’a atfedilmiştir o halde toplayanın da sevk edenin de Süleyman olması gerekirdi. Hem ordunun onun olması hem de bu orduyu toplayıp sevk edememesi işte onun Zel-karneyn olduğu noktadır. Diğer kıssaların tamamında; Süleyman’ın, ordusu üzerinde kendisinin bir tasarrufunun olmadığı görülmektedir. Emir altına alan, zincirleyen, isyan etmeleri durumunda ceza veren, sevk eden, toplayan o değildir. Sahiptir ama bu sahipliğini sadece isteklerinin gerçekleştirilmesi noktasında gerçekleştirmektedir. Tabiri yerinde ise Süleyman sadece ne istediğini söylemekte, ordunun onun istekleri doğrultusunda hareket etmesini ise başkaları yani melekler sağlamaktadır.

Ramazan DEMİR


[1]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük, FDL md.s.1738

[2]R. İsfahani, Müfredat BEN md.

[3]İsfahani, Müfredat, CND md.

2 yorum

  1. Hocam selamlar. Kehf suresi 50. Ayette “Yine o vakti hatırla ki biz, meleklere: «Âdem’e secde edin!» demiştik. İblis hariç olmak üzere onlar hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz beni bırakıp da İblis’i ve soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır. Zalimler için bu ne kötü bir değişmedir.” buyuruluyor fakat siz İblis’in melek olduğunu söylüyorsunuz. Yine klasik görüşte cinlerin dumansız ateşten meleklerin ise nurdan yaratıldığı söylenir. Kısaca özetler misiniz? Şimdiden teşekkür ederim.

  2. Hocam tekrar iyi akşamlar. Biraz önce bir soru sormuştum fakat sorduğum sorunun cevabının önceki bölümlerde olsuğunu yazınızda belirtmişsiniz. Önceki bölümleri okuyup tekrar rahatsız edeceğim. Hoşçakalın

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*