SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -25- KONUŞAN KUŞLAR (5)

KONUŞAN KUŞLAR (5)

Daha önceki bölümlerde incelediğimiz En’am 38. ayetinde geçen dabbe kelimesinin yeryüzüne bağımlı yani uçma kabiliyetinde olmayan cinler, tair kelimesinin ise uçma kabiliyetinde olan melekler ve şeytan/lar olduğu sonucuna ulaşmıştık. İşte bu tespit; Kur’an’ın birçok yerinde geçen الطَّيْرِ (tayr) kelimesine atfedilen akıllı varlıklarla ilgili fiil, zamir ve sıfatların da nedenlerini anlamamızı kolaylaştırmakta, hangi ayetin kuşlardan, hangi ayetin gaybi varlıklar olan melekler ve şeytanlardan bahsettiğini ayırt etmeye yardımcı olmaktadır.

Nahl 16/79

أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا اللَّهُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır. (DİB meali)

Mesela bu ayette geçen الطَّيْرِ (tayr) kelimesinden kast edilenlerin gaybi varlıklar mı, yoksa bildiğimiz kuşlar mı olduğu onlara atfedilen sıfat, fiil veya zamirlerden anlaşılacaktır. Ayete baktığımızda en başta onlara bir mekânın atfedildiği görülecektir. Yukarıdaki mealde “gökyüzünde” manası verilen kelime aslında فِي جَوِّ السَّمَاءِ (fi cevvi’s semai) şeklinde gelen bir isim tamlamasıdır ve gökyüzü şeklinde mana verilmesi asla doğru değildir. Çünkü zaten السَّمَاءِ (es’semai) kelimesi tek başına “gökyüzü” anlamındadır. İsim tamlamasına tek başına gökyüzü manası verilmesi, tamlamanın birinci ismi olan جَوِّ (cevvi) kelimesinin yok sayılması anlamına gelecektir.

Kur’an’da sadece bu ayette geçen جَوِّ (cevvi) kelimesi aynı kök harflerinden (cim+vav+vav) türemiş bir kelimedir. Daha çok bildiğimiz “hava” anlamında kullanılan kelimenin asıl anlamı: iç, içeri, alçak yer, bir şeyin içerisindeki genişlik” şeklindedir. Mesela جَوُّ البَيْت (cevvu’l beyt) ifadesi “evin içi”anlamındadır. جَوَّانِيّ (cevveniyyi) kelimesi ise “iç, iç kısım, iç kısımda olan”anlamındadır.

İşte bu anlamı göz önüne aldığımızda ayette فِي جَوِّ السَّمَاءِ (fi cevvi’s semai) şeklinde geçen isim tamlamasının anlamı “semanın içinde” şeklinde olmaktadır. Bu anlam, bahse konu olan الطَّيْرِ (tayr) kelimesinden kast edilen varlıkların semanın dışında değil içinde olduklarını bildirmektedir. جَوِّ Cevvikelimesine, en çok kullanılan hava anlamını verdiğimizde “semanın havasında” şeklinde bir anlam karşımıza çıkacaktır ki bu durumda dahi kast edilen yerin atmosfer içi, görünen hava olduğu anlaşılacaktır. Bu durumda فِي جَوِّ السَّمَاءِ (fi cevvi’s semai) şeklinde gelen isim tamlamasından kast edilen mekânın havanın bulunduğu yerle sınırlı olduğu anlaşılmaktadır. Böyle olmalıdır! Çünkü kuşların uçabilmesi için onların kanatlarından daha çok lazım olan şey havadır. Herhangi bir kuş istediği kadar kuvvetli kanatlara sahip olursa olsun eğer hava olmaz ise o kanatlar hiçbir işe yaramayacaktır. 

Oysa gaybi varlıkların uçması onların kanatlarından dolayı değildir. Çünkü melekler semanın dışına yani havanın olmadığı yerlere de uçmaktadır. Bununla ilgili ayetleri daha önce vermiştik. İşte bu durumda ayette geçen الطَّيْرِ (tayr) kelimesinden kast edilenlerin bildiğimiz kuşlar olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. 

Yukarıdaki mealde Allah’ın emrine boyun eğerek manası verilmiş مُسَخَّرَاتٍ (musahharatin) kelimesi; bir nesneyi kendine mahsus bir amaca, maksada doğru zorla veya zor kullanıp boyun eğdirerek sevk etmek, götürmek anlamındadır.[1] Tek başına bu kelimeye yukarıdaki mealde olduğu gibi Allah’ın emrine boyun eğerek manası vermek asla doğru değildir. Çünkü Allah ve emir kelimeleri ayetin Arapça metninde bulunmamaktadır. Ayet kuşların Allah’ın emrine boyun eğdiğinden bahsetmemektedir kaldı ki Allah kuşlara emir de vermemiş, onları musahhar kılmıştır. Yani havaya mecbur olarak yaratmıştır. Takdir edilmelidir ki her emir, emir alanın seçme hakkı olduğunu, o emre uymama seçeneğinin de bulunduğu anlamını beraberinde getirecektir ki bu durumda emir alan varlığın seçim yapabilen akıllı bir varlık olması gerekmektedir. Kuşlar bir emre muhatap olmuş akıllı varlıklar değil, seçme haklarının olmadığı bir hayata mecbur olarak yaratılmış ve seçme kabiliyeti de verilmemiş varlıklardır. Ama ayette tek başına geçen مُسَخَّرَاتٍ (musahharatin) kelimesine, ayette olmayan kelimeler ekleyerek Allah’ın emrine boyun eğerek şeklinde bir mana vermek, akılsız ve iradesiz yaratıldığı için seçme kabiliyeti olmayan bir varlığı akıllı ve iradeli varlıkmış gibi göstermektedir. Buna göre ayetin daha isabetli manası aşağıdaki gibi olmalıdır.

Nahl 16/79

أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا اللَّهُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Semanın havasına (içine) mecbur bırakılmış uçan varlıkları, Allah’tan başkasının (uçar halde) tutamayacağını görüp anlamıyorlar mı? Hiç şüphe yok ki işte bunda iman edecek bir kavim için elbette ayetler vardır.

Dikkatli okuyucu daha isabetli olduğunu düşündüğümüz bu mealde, ayetin metninde geçen ve çoğunlukla “görmüyorlar mı” şeklinde mana verilen أَلَمْ يَرَوْا (e lem yerav) ifadesine bizim görüp anlamıyorlar mı? şeklinde mana verdiğimizi fark edecektir. Bu manayı vermemizin gerekçesi, tek başına görmenin hiçbir şey ifade etmeyeceği, her görmeyle birlikte bir anlama çabasının olması gerektiği içindir. Yüce Allah gözleri bize görmek için değil, görüp anlamak için vermiştir. Bundan dolayı bu ve diğer ayetlerde Yüce Allah bakar kör olmayı değil, bakıp anlamayı emretmektedir. Yoksa Yüce Allah’ın yarattığı varlıkların birçoğu göz sahibidir ve görmektedir. Ama müşahede aleminde gördüğünün ne olduğunu ya da ne olmadığını anlayacak tek varlık insandır. İşte bundan dolayı görüp anlamıyorlar mı? şeklinde mana verilmiştir. Tek başına “anlamıyorlar mı” manasının verilmesi de doğru değildir. Çünkü anlamanın tek yolu görmek değildir. Duyarak, dokunarak, koklayarak, tadarak, hissederek, düşünerek de anlamak mümkündür. 

Yukarıdaki DİB mealinde ayetin sonunda gelen (إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ) cümleye; “Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır” şeklinde bir mana verilmişti. Bir kere bu çeviride “inanan” şeklinde çevrilen يُؤْمِنُونَ (yu’minun) kelimesi isim ya da sıfat değil, fiildir. İkincisi inanan toplumlar zaten bu ayetleri gördükleri için inanmışlardır! İnanan bir toplumun Yüce Allah’ın hem varlık olarak yarattığı hem de Kur’an’daki ayetlerini görmeden iman etmiş olması mümkün olamaz! Fakat mü’min olmanın, gen yoluyla nesilden nesile aktarılan bir şey olduğunu zanneden şu günün İslam anlayışına göre; Yüce Allah’ın ayetlerini görmeden, onlara güvenmeden ve hatta inanmadan da mü’min olunabilmektedir!.. İşte bu yüzden Yüce Allah’ın muhteşem bir şekilde yarattığı şu güzelim dünya ve dünyadaki varlıklar umursanmamakta, şu muhteşem varlığın kirlenmesi, türlerin tükenmesi, denizlerin ve karaların bozulması, buzulların erimesi asla mü’min olduğunu iddia edenlerin gündemine girmemektedir. Ayetin son cümlesine Hiç şüphe yok ki işte bunda iman edecek bir kavim için elbette ayetler vardır şeklinde mana vermemizin gerekçeleri işte bunlardır. 

Kur’an’daki birçok ayet, bahsettiği hususlar muhatabı tarafından görülmediği ve görülmesinin de mümkün olmadığı halde أَلَمْ تَرَ elemtara şeklinde bir ifadeyle başlamaktadır. Meal müelliflerinin bu ibareye geçtiği her yerde “görmedin mi / görmez misin”şeklinde manalar vermeleri hem ayetlerin bahsettiği hususların anlaşılmamasına yol açmakta hem de ayetten yanlış anlamlar çıkarmanın kapısını aralamaktadır.

Nur 24/41

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ ۖ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir. (DİB meali)

Mesela ayete verilen bu meale (ve diğer meallere) bakıldığında; ayetin kuşlarla beraber diğer akılsız ve iradesiz varlıkların Yüce Allah’ın emrine boyun eğdirildiğinden bahsettiği zannedilecektir. Oysa hem ayette geçen fiiller akılsız varlıkların fiilleri değildir hem de mekân bambaşka bir mekandır. Her şeyden önce yukarıdaki mealde “kimseler” manası verilen مَنْ (men) kelimesi sadece akıllı varlıklar için kullanılan bir “ismi mevsul” (ilgi zamiri)’dür. İkincisi: mealde “kesin olarak bilmektedir” şeklinde mana verilen قَدْ عَلِمَ (kad alime) ifadesi hem bilinen şeylerde bir kesinliği hem de bilenlerin bu bilmeyi farkına vararak, bildikleri şeyin ayrımını yaparak bildiklerini, yani akıl ve iradeleriyle bildiklerini ifade etmektedir. Ayette geçen قَدْ عَلِمَ (kad alime) ifadesinin akılsız ve iradesiz varlıklara atfedilmesi asla ve kat’a mümkün değildir. Üçüncüsü: Ayete verilen meal “görmez misin” şeklinde başlamaktadır. Ayette sayılan varlıkları akılsız varlıklar olarak kabul etsek bile kuşları ve yerdekileri görme imkanına sahibiz ama “semavatta” (sema değil) olanları görme imkanına sahip değiliz. Dolayısıyla ayet “görmez misin” diye bir soru hitabıyla başladığı için verilecek cevap “evet görmüyorum” şeklinde olacaktır. Bu durumda Yüce Allah bizim görmediğimizi bildiği halde bize “görmez misin” şeklinde (haşa) çok abes bir soru sormuş olmaktadır.

Allah’ın kelimelerine gösterilen bu duyarsızlık, umursamazlık, özensizlik, ilkesizlik tahammül edilemez boyutlardadır! Allah’a yemin ederiz ki, Yüce Allah’ın kelimelerine böylesine özensiz ve ilkesiz çeviriler yapan bu adamlar, eğer telif hakları satın alınmış bir yazarın kitabını çeviriyor olsalardı böyle yapmayacaklar, yapamayacaklardı. Çünkü o yazar böylesine ilkesiz davrandıkları için onları mahkemeye verecek sürüm sürüm süründürecekti. Şimdi bu Yahudi kafalı adamlar kendilerini mahkemeye verecek birinin olmadığını, Kur’an’ın sahipsiz olduğunu, kimsenin onlardan hesap sormayacağını zannederek, üstelik geçimlerini sırtına kene gibi yapıştıkları zavallı insanlardan sağlayarak yaşadıktan sonra öleceklerini ve öldükten sonra da Allah’ın onlara en güzel mükafatı vereceğini mi zannediyorlar? Hepimiz öleceğiz ve göreceğiz!.. Bu meal müelliflerini yine kendilerinin mealini verdikleri ayetlerle başbaşa bırakıyoruz.

Kalem 68/36-39

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ

(68/36) Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?

أَمْ لَكُمْ كِتَابٌ فِيهِ تَدْرُسُونَ

(68/37) Yoksa size ait bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz?

إِنَّ لَكُمْ فِيهِ لَمَا تَخَيَّرُونَ

(68/38) Onda, “Seçip beğendiğiniz her şey mutlaka sizindir” (diye mi yazılı?)

أَمْ لَكُمْ أَيْمَانٌ عَلَيْنَا بَالِغَةٌ إِلَىٰ يَوْمِ الْقِيَامَةِ ۙ إِنَّ لَكُمْ لَمَا تَحْكُمُونَ

(68/39) Yahut bizden, her ne hükmederseniz mutlaka öyle olacağına dair Kıyamete kadar sürecek kesin sözler mi aldınız? (DİB meali)

Sanki Kur’an onlara tahsis edilmiş bir kitaptır da kelimelere istedikleri gibi mana vermektedirler! Kur’an kelimelerinin; müennesine, müzekkerine, akıllı varlıklar için olduğuna ya da olmadığına, tekiline, çoğuluna, mazi ya da muzari oluşuna, ismi mevsullerin akıllı varlıklar ya da akılsız varlıklar için olup olmadığına kısacası hiçbir ilkesine aldırış etmeden mana vermek akıl alacak gibi değildir. Arapça bilgilerinden asla ödün vermeyen bu zatlar, iş Kur’an’a gelince ne oluyorsa oluyor, tüm Arapça kuralları bir kenara bırakıyor ve tüm gramer kurallarını rafa kaldırıyorlar! Sanki Yüce Allah hiçbir gramer ilkesini gözetmeden, karışık kuruşuk bir vahiy göndermiştir de bu zatlar vahye gönüllü editörlük yapmaktadırlar! 

Bu durum “olur böyle şeyler anlama çabası içinde insan yanlış yapabilir” diyerek geçiştirilebilecek bir durum değildir. Evet insan, yapısı gereği anlama çabası içinde yanlış yapma potansiyeline sahiptir. Fakat kuralları hiçe sayarak Yüce Allah’ın kelimelerine mana vermek anlama çabası içinde yapılan bir yanlış değildir. Kurallara uyarsınız, Yüce Allah’ın kelimelerine gereken her türlü özeni gösterirsiniz, ilkesiz davranmazsınız, Kur’an’ın kelimelerine Yüce Allah’ın yüklediği anlamı keşfetme çabası içine girersiniz ve tüm bunlardan sonra yanlış yaparsanız işte ancak o zaman bu, tolere edilebilir bir yanlıştır. Böylesi yanlışları Yüce Allah’ın affetmesi kesinlikle umulabilir. Ama hiçbir kurala aldırmadan varılan yanlış sonuçlar; anlama çabası içinde değil, kendisini Yüce Allah’ın kitabından daha üstün görme çabası içinde yapılan yanlışlardır ve bunun tolere edilmesi asla mümkün değildir. Allah affeder mi affetmez mi biz elbette bilemeyiz ama bu şekilde manalar verdikten sonra tevbe etmeden ölüp Yüce Allah’ın karşısında durulduğunda verilecek hesabın hiç de kolay bir hesap olmayacağını kesinlikle bilebiliriz. İşte bu mealleri yapanları o hesaba havale ediyoruz.

Ayete dönecek olursak; en başta ayette geçen ismi mevsulün (ilgi zamirinin) sadece akıllı ve iradeli varlıklar için kullanılan bir kelime olmasından dolayı, bahse konu olan varlıkların tamamının akıllı ve iradeli varlıklar olması zorunludur. Yüce Allah’ın yarattığı akıllı ve iradeli varlıkların bulunduğu üç mekân vardır.

  1. Yer, gök ve semavatta, gayb ve müşahede aleminde bulunan varlıklar (Cebrail, Mikail ve melekler). Daha önceki bölümlerde meleklerin semavatta bulunduklarına dair ayetler verilmişti,
  2. Yere bağımlı gayb ve müşahede aleminin varlıkları (insanlar ve cinler). Dabbe konusunu işlediğimiz bölümde bunlarla ilgili ayetler verilmişti.
  3. Atmosfere bağımlı, atmosfer dışına çıkamayan ama hem uçabilen hem de yeryüzünde gezebilen varlıklar (sema altı melekler ve iblis soyu olan şeytanlar). Daha önceki bölümlerde bunlarla ilgili ayetler verilmişti.

İşte ayet bunlardan bahsetmektedir. 

Nur 24/41

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ ۖ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبِيحَهُ ۗ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Göklerdeki akıllı ve iradeli kimseleri ve yeryüzünde bulunan akıllı ve iradeli kimseleri ve saflar halindeki uçabilen akıllı ve iradeli kimseleri, onun için emre amade ettirdiğini anlamayacak mısın? Hepsi (vereceği) kendi desteğini ve uyacağı emrini kesin olarak bilmiştir. (Hepsinin) neleri yapacağını çok iyi bilen ise sadece Allah’tır. 

Bu ayet görünen akılsız varlıkların Yüce Allah’ı tesbih ettiğinden değil, görünmeyen gaybi varlıkların Yüce Allah tarafından hangi görevle görevlendirildiğinden bahsetmektedir. Ayetin başında gelen أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ bu cümledeki fiil, tef’il babında gelen bir fiildir ve anlamı “tesbih ediyor” değil “tesbih ettiriyor” şeklindedir. Kelimeye tesbih ediyor manası verilmesi durumunda “kesinlikle Allah tesbih ediyor” şeklinde mana verilmesi zorunludur. Oysa Allah tesbih etmez, ettirir. Yine verdiğimiz mealde “akıllı ve iradeli kimseleri” ifadesini 3 defa tekrar etmemizin sebebi ayette geçen مَنْ ismi mevsul’ünün hepsini kapsamasından dolayıdır. Şunu belirtmekte fayda vardır. Bu ayette geçen يُسَبِّحُ (yusebbihu), صَافَّاتٍ (saffatin), صَلَاتَهُ (salatehu), عَلِمَ (alime) ve وَتَسْبِيحَهُ (tesbihahu) kelimelerinin hiçbiri akılsız ve iradesiz varlıklara atfedilmesi mümkün olmayan kelimelerdir. Kur’an’ın başka yerlerinde özellikle يُسَبِّحُ (yusebbihu) fiili güneş ve ay gibi akılsız varlıklara atfen gelmektedir. Fakat orada kelime asıl anlamı olan bir yörüngede yüzmek anlamındadır. Üstelik o ayetlerde bu varlıkların akıllı olduğunu belirten مَنْ ismi mevsul’ü bulunmamaktadır. Eğer bu ayette مَنْ ismi mevsul’ü bulunmasaydı o zaman bahse konu olan varlıkların akılsız varlıklar olduğuna hükmedebilirdik ama bu sefer de fiillerin akılsız varlık siygası olan müennes gelmesi gerekirdi ve özellikle عَلِمَ (alime) fiilinin kullanılmaması gerekirdi. Çünkü hiçbir akılsız varlık bilme kabiliyetinde değildir. Belki tanıma kabiliyetleri vardır ama bu bile varlık içinde yeri tespit edilmiş bir bilgiden değil, Allah tarafından belirlenmiş bir içgüdüden kaynaklanmaktadır. Çünkü bilmek demek, bilinen şeyin varlık içinde nasıl bir anlam taşıdığını anlamak demektir. Akılsız varlıklar kendi varlıklarının bile varlık içinde ne anlama geldiğini bilmemektedir. Yani kuşlar kuş olduklarının, inekler inek olduklarının, böcekler böcek olduklarının farkına bilgi ile varmamaktadırlar. 

Sonuç olarak bu ayette bahse konu olan الطَّيْرُ (tayr) kelimesi akılsız varlıklar olan kuşları değil, akıllı varlıklar olan gaybi varlıkları ifade etmektedir. Bu gaybi varlıklar özellikle sema altı uçabilen meleklerdir. Çünkü meleklerin hepsi semavata gitme yetkisinde değildir. Daha önceki bölümlerde işlediğimiz Fatır suresinin birinci ayetinde (35/1) buna değinilmişti. Ayette kelimenin bir sıfatla (وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ şeklinde) gelmesi, sema altı uçabilen her gaybi varlığı değil, özellikle saf halinde yani emre hazır halde bekleyen melekleri kast etmesinden dolayıdır. Çünkü şeytanlar da sema altı uçabilen varlıklardır ama onların صَافَّاتٍ saffatin şeklinde bir sıfatla sıfatlanmaları mümkün değildir. İşte kelimelerin bu kullanım şekilleri bize, uçma kabiliyeti yönünden sema altı gaybi varlıkların şeytanlar ve melekler olduğunu ama ikisi arasındaki ayrımın صَافَّاتٍ saffatin özelliği olduğunu bildirmektedir. Elbette ele aldığımız her bir ayetteki her bir kelime de üzerinde çok daha fazla durulması gereken içeriklere sahiptir ama ne yazık ki biz ayetlerin konumuz olan الطَّيْرُ (tayr) kelimesi ile ilgili kısımlarına değineceğiz. 

Tıpkı bu ayette olduğu gibi Davut kıssaları bağlamında da الطَّيْرُ (tayr) kelimesine akıllı ve iradeli varlıklara atfedilmesi gereken fiiller, zamirler ve sıfatlar atfedilmiştir. Yine meallerimiz o ayetlerde geçen الطَّيْرُ tayrkelimesine de “kuşlar” manası vermişlerdir.

Sad 38/18-19

إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۖ كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ

Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi. (DİB meali)

Sebe 34/10-11

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا ۖ يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ ۖ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَأَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ ۖ وَاعْمَلُوا صَالِحًا ۖ إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin” dedik ve “(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm” diye vahyettik. (DİB meali)

Enbiya 21/79

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ ۚ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ ۚ وَكُنَّا فَاعِلِينَ

Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik. (DİB meali)

Bu ayetlere verilen meallere bakıldığında akıllı ve iradeli varlıklar zincirine, dağların da eklendiği görülecektir. Üstelik kuşlarla beraber dağlara da atfen gelen kelimelerin hepsi, sadece akıllı ve iradeli olmayı değil aynı zamanda bu iradeyi ve aklı Yüce Allah’ın bildirdiği yönde kullanmayı gerektiren ve hepsi de yüksek derecede dirayet isteyen fiillerdir. Mesela, Seb’e suresinin 10. ayetinde emir fiil olarak Sad suresinin 18. ayetinde ise isim olarak geçen أَوَّابٌ evvabunkelimesini ele alalım. Bu kelime أ و ب (elif+vav+ba) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 17 kelime bulunmaktadır.

الاَوْبُ (El evbu): Bir tür dönmedir. Şöyle ki اَوْبٌ (evbun) sözcüğü sadece iradeye sahip canlılarda kullanılırken رُجُوعٌ (rucuun) sözcüğü ise iradesi olanlarda da olmayanlarda da kullanılmaktadır. Fiil olarak اَبَ (eba) şeklinde kullanılır. مَاَب (meeb) sözcüğü bu kökten “dönülecek yer-dönülecek zaman anlamında bir mastar, ismi zaman-ismi mekandır. أَوَّابٌ (evvabun) sözcüğü tıpkı تَوَّابٌ (tevvabun) sözcüğü gibi “günahları terk ederek ve taatleri yerine getirerek dönen kimse” demektir. Buradan hareketle tövbeye اَوَبَةٌ (evabetün) denmiştir.[2]

  • آبَ الرَّجلُ الى – اَوْبًا-اِيَابًا-مَآبًا….Geri dönmek, daha önce ayrıldığı yere/şeye tekrar dönmek.
  • آبَ الى الّله………………………Allah’a tevbe etti.
  • آبَ اِلَيْه النَّاسُ…………………..Her taraftan insanlar kendisine geldi.
  • آبَتِ الماشية  ُالماء………………..Davar geceleyin suya vardı.
  • اَوَّب فُلاَنٌ عَنْ……………………Dönmek, vazgeçmek, tevbe etmek.
  • اَوَّبَ المُسَافِرُ…………………….Bütün geceyi yürüdü.
  • تَاَوّبني هَمٌّ………………………Gam bastı, gamlandım.
  • اَوَّاب…………………………….Çokça tevbe eden.
  • اَوْبة…………………………….Dönüş, dönme, tekrar dönme, bırakılan yere dönüş.
  • ذَهاب وَ اِيَاب…………………….Gidiş-dönüş[3]

Şimdi kelimenin bu anlamlarını göz önüne alarak, Seb’e suresindeki emir fiile ve ardından bu emrin yerine getirilmiş olduğunu anladığımız Sad suresindeki kullanıma yeniden bakalım. 

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا ۖ   Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin” dedik. (Seb’e 34/10-DİB meali)

Bu meali yapanlar ayette emir fiil olarak geçen أَوِّبِي evvibikelimesine ne sözlük manalarında ne de Kur’an’da hiç olmayan “tespih edin”gibi bir mana vermiştir. Olması mümkün değil ama diyelim ki bu mealin verdiği mana uygundur! Buna göre dağlar, kuşlar ve Davut daha önce Allah’ı tespih etmedikleri için Yüce Allah onlara tespih etme emri vermektedir. Eğer bunlar zaten tespih eden varlıklar olsaydı, zaten tespih eden varlıklara tespih edin diye bir emrin verilmesi asla yerinde olmazdı. Sad suresinin 18 ve 19 ayetlerine bakıldığında ise Seb’e suresinde verilen emrin yerine getirildiği anlaşılmaktadır.

Sad 38/18-19

إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِوَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۖ كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ

Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi. (DİB meali)

Yine aynı meal bu sefer isim olarak geçen أَوَّابٌ evvabunkelimesine “yönelmişlerdi” şeklinde fiilanlamı vermiştir. Üstelik kelimenin fiil olarak “yönelmek” şeklinde bir anlamı bulunmamasına rağmen; isimolarak geçen bir kelimeyi fiiledöndürmek, daha sonra da isimden fiile döndürülen kelimeye hiç olmayan bir mana vermek nasıl bir garabettir doğrusu anlamak mümkün değildir. 

Peki böyle yapılarak ne elde edilmiştir? Allah’ın kelimeleri daha anlaşılır hale mi gelmiştir? Yoksa ayetler (haşa) hiç kimseye bir şey demeyen boş sözlere mi dönüşmüştür? 

Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi” (DİB meali) bu meale istediğimiz kadar kafa yoralım, istediğimiz kadar hayal gücümüzü kullanalım anlamlı bir şeyi tasavvur etmemiz mümkün değildir. Dağların ve kuşların Allah’a yönelmesi nasıl bir şeydir? Bunu en süper zekalının bile anlaması mümkün müdür? Akılsız ve iradesiz olan dağlar ve kuşların, akıllı ve iradeli üstelik son derece dirayetli varlıklar gibi Allah’a yönelmeleri ne demektir? Üstelik أَوَّابٌ evvabun kelimesinin kast ettiği anlam, fiziki yani somut değil soyut bir anlamdır. Çünkü Allah bir yerde değildir ki dağlar ve kuşlar yönünü o tarafa çevirmiş olsun. Böylesine derin bir içeriğe sahip أَوَّابٌ evvabunkelimesi ancak kalbi, aklı, zikri, fikri, dirayeti, inancı, iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti, hesap verme bilinci, ahiret anlayışı olan bir varlığın yapabileceği bir şeyken, dağlar ve kuşlar gibi aklı bulunmayan ve olması da mümkün olmayan varlıklara atfedilmesi kime ne söyler! Hiç kafayı yormaya bile gerek yoktur! Ayetlere verilen bu anlamlar hiç kimseye hiçbir şey söylememektedir. Bir yanda akıllı varlıklar gibi bir yöne yönelen dağlar, diğer yanda hem konuşan hem de yüksek dirayetiyle Allah’a yönelen kuşlar, ancak fantastik bir masalın konusudur. Nitekim öyle olmuş, Davut ve oğlu Süleyman bir masalın iki fantastik kahramanı olarak algılanmıştır. Onların Allah’ın resulleri olmalarının bize yansıyan hiçbir yönü kalmamıştır. Onlar iman edeceğimiz resuller olmaktan çoktan çıkmış, İsrail oğullarına gönderilen iki olağanüstü krala dönüşmüştür… Bu yolu açanları ve ısrarla sürdürenleri Allah’a havale ediyoruz.

Kur’an’da أ و ب (elif+vav+ba) kök harflerinden türemiş 17 kelime olduğunu belirtmiştik. Bunlardan 9 tanesi مَاٰبِ (meeb)[4] şeklinde hem iyiler hem de kötüler için dönülecek ve kalınacak son yer anlamında geçmiştir.

Sad 38/49-50

هَٰذَا ذِكْرٌ ۚ وَإِنَّ لِلْمُتَّقِينَ لَحُسْنَ مَآبٍ

جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْأَبْوَابُ

Bu doğru bilgidir. Hiç şüphe yok ki ilkeli olanlar için dönülecek son yer elbette güzeldir. 

Kalıcı bahçelerin kapıları onlar için açılmış haldedir…

Bunlar ve devamındaki ayetler; iyiler için dönülecek son yerin tarifini yaparken, aşağıdaki ayetler ve devamındakiler ise kötüler için dönülecek son yerin tarifini yapmaktadır.

Sad 38/55-56

هَٰذَا ۚ وَإِنَّ لِلطَّاغِينَ لَشَرَّ مَآبٍ

جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمِهَادُ

Bu ise; Hiç şüphe yok ki sınırları aşanların kalacağı son yer elbette şerdir.

Cehennem, ona sokulacaklar ne kötüdür o döşek…

Kelimenin Geri kalan 8 kullanım ise şu şekilde geçmektedir.

  1. Emir fiil olarak وَالطَّيْرَ (Tayr) ve الْجِبَالَ (Cibal) kelimelerine atfen (34/10).
  2. İsim olarak yine وَالطَّيْرَ (Tayr) ve الْجِبَالَ (Cibal) kelimelerine atfen (38/19).
  3. İsim olarak Davut’a atfen (38/17, 25).
  4. İsim olarak Süleyman’a atfen (38/30).
  5. İsim olarak Eyüp’e atfen (38/44).
  6. Çoğul isim olarak Salih olanlara atfen (17/25)
  7. İsim olarak tevbe edenlere atfen (50/32).

Bu arada şunu belirtelim ki bu kelime Sad suresinde 9 defa geçmiştir. Yani kelimenin en yoğun kullanımı Sad suresindedir. Yaptığımız bu tasnifin meallerden takibi yapıldığında ve وَالطَّيْرَ (Tayr) ve الْجِبَالَ (Cibal) kelimelerine meallerde verilen kuşlar ve dağlar manası doğru kabul edildiğinde, kuşlar ve dağlar Salih insanlar ve hatta resullerle aynı seviyeye çıkarılmış olmaktadır. Üstelik hiçbir kimse bu kelime üzerinden bir emre muhatap olmazken tüm Kur’an’da sadece kuşlar ve dağlara (!) bu kelime üzerinden emir verilmektedir. يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin.” (Seb’e 10- DİB meali)

Ayetlerde geçen ve meallerde “dağlar” anlamı verilen الْجِبَالَ (cibal) kelimesi (cim+ba+lam) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 41kelime bulunmaktadır. Meallerin tamamında bu 41 kelimenin 39 tanesine dağlar manası verilmiştir. 

الجَبَل (Cebel): Dağ, çoğulu اَجْبَال (ecbel) veجِبَال (cibal) şekillerinde gelir. Dağda bir sabitlik anlamı olduğu düşünülerek “falan kişi bir dağdır, asla yerinden oynamaz” anlamında فُلَانٌ جَبَلٌ لَا يَتَزَحْزحُ denmiştir. Allah onu şu cibilliyette yarattı anlamındakiجَبَلَه الله على كَذا sözünde “kendisini bir tarafa taşımak isteyenin bu taşıma isteğini reddeden tabiata” işaret edilmektedir. 

Büyüklük anlamına sahip olduğu düşünelerek büyük topluluğa جِبْل (ciblun) denmiştir. 

Yüce Allah’ın وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ (Şuara 184) bu ayetinde geçen  وَالْجِبِلَّةَ (cibillet) sözü “cibilliyetlerini, üzerlerine bina edilmiş oldukları hallerinin” anlamındadır.

  • جَبَلَ الله الخَلْقَ……………………………………. Allah’ın mahluku herhangi bir karakterde yaratması.
  • جُبِلُوا على طِينٍ وَاحِدٍ…………………………….. Aynı karakterde yaratılmışlardır.
  • جُبِلَ-يُجْبَل-جَبْلًا على……………………………… Kabiliyeti olmak, uygun yaratılışta olmak.
  • الحمد الله الّذي جَبَلَكَ على اَخْلَاقِ الكُرَمَاءِ مِن الرّجآلِ… eni saygın insanların ahlakıyla ahlaklandıran Allah’a hamdolsun.
  • جُبِلَتِ القُلُوبُ على حُبِّ مَنْ اَحْسَنَ الَيْهَا………….Kalpler kendilerine iyilik edenleri sever şekilde yaratılmıştır.
  • الجِبَالُ……………………………………………….Büyükçe insan cesedi.
  • جَبْلٌ – جُبْلٌ – جِبِلّ – جُبُلّ – جُبُل…………………İnsan gurubu, insan topluluğu, bir çok insan.
  • جُبُلٌ…………………………………………………..Kalabalık kadınlar topluluğu.
  • جَبَلٌ…………………………………………………..Dağ, yüksek tepe.
  • جَبَلَهٌ…………………………………………………..Karakter, huy, yaratılış yapısı.
  • جِبِلِّيّ………………………………………………….Karakteristik, fıtri, yaratılıştan olan, doğal.[5]

İşte tüm meallerde bu şekilde anlamları olan الْجِبَالَ (cibal) kelimesine, üstelik akıllı ve iradeli varlıklar olduğunu gösteren fiiller atfedilmesine rağmen, akılsız ve iradesiz varlık olan dağlaranlamı uygun görülmüştür. Kelimelerin anlamlarını verdikten sonra en başta verdiğimiz ayetlere tekrar dönelim.

Sebe 34/10-11

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا ۖ يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ ۖ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ

أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ ۖ وَاعْمَلُوا صَالِحًا ۖ إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir lütuf verdik. “Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tespih edin” dedik ve “(Bütün vücudu örtecek) zırhlar yap, işçilikte de ölçüyü tuttur diye demiri ona yumuşattık. “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm” diye vahyettik. (DİB meali)

Seb’e suresinin 10 ve 11 ayetine verilen bu meale göre ayetin son cümlesine bakalım. Cümle ayetin Arapça metni وَاعْمَلُوا صَالِحًا ۖ إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ böyleyken, verilen meal “Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görürüm” diye vahyettik şeklindedir. Ayetin Arapça metninde “diye vahyettik” şeklinde bir kelime zaten hiç yoktur. Bunun yanında bu cümlenin öncesinde geçen أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ bu cümledeki iki emir fiil (اعْمَلْ- وَقَدِّرْ) tekil iken mealde; وَاعْمَلُوا صَالِحًا salih amel işleyin şeklinde çoğul bir emire dönüşmüştür. Bu durumda “salih amel işleyin” emri sadece Davut’a değil, onunla beraber aynı zamanda dağlara ve kuşlaradır. Yani bu meale göre Yüce Allah akılsız ve iradesiz olan dağlar ve kuşlara sadece Davut ile beraber Allah’ı tespih edin dememiş aynı zamanda Salih amel işleyin diye de emir vermiş olmaktadır. Burası artık sözün bittiği yerdir!

Necm 53/28-30

وَمَا لَهُمْ بِهِ مِنْ عِلْمٍ ۖ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ ۖ وَإِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا

Bununla ilgili onlarda ilimden herhangi bir şey yoktur. Sadece zanlarının peşinden giderler. Hiç şüphe yok ki zan gerçekten herhangi bir şeyi zenginleştirmez.

فَأَعْرِضْ عَنْ مَنْ تَوَلَّىٰ عَنْ ذِكْرِنَا وَلَمْ يُرِدْ إِلَّا الْحَيَاةَ الدُّنْيَا

Bizim doğru bilgimize sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimselerin iç yüzünü göster.

ذَٰلِكَ مَبْلَغُهُمْ مِنَ الْعِلْمِ ۚ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اهْتَدَىٰ

İlimden onların elde edebildikleri işte bu kadardır. Senin Rabbin, sapıtmış olanları da çok iyi bilenin ta kendisidir, tek hidayet kaynağına tabi olanları da çok iyi bilenin ta kendisidir. 

Hatırlanacağı üzere bizim bu konulara girme sebebimiz özellikle Süleyman kıssaları bağlamında geçen konuşan kuşlar meselesiydi. Buraya kadar anlattıklarımız şunu göstermiştir ki ne tefsirler ne de tefsirlerden devşirilen manalarla yapılan mealler, asla Kur’an’ı ve Kur’an’ın ilkelerini gözetmemişlerdir. Yaptıkları tefsir ve meallerde kendileri herhangi bir ilke gözetmedikleri halde sanki Kur’an’da hiçbir gramer kuralı yokmuş gibi hareket ederek, yeri geldiğinde kelimelere olmayan manalar vererek, yeri geldiğinde ayetin Arapça metninde bulunmayan kelimeleri sanki varmış gibi göstererek, yeri geldiğinde müennes, müzekker, akıllı, akılsız, tekil, çoğul, mazi, muzari ve daha bir çok kuralı da hiçe sayarak Kur’an’dan başka bir Kur’an oluşturmuşlar ve kendi uydurduklarını gerçekmiş gibi insanlara sunmuşlardır. Ele aldığımız ayetler bağlamında geçen fiillerin, zamirlerin ve sıfatların sadece akıllı varlıkları nitelemesi gerektiğine aldırmadan hatta tek bir kere olsun sorgulamadan, birinin diğerinden devşirdiği manaları Kur’an meali veya tefsiri adı altında insanlara yutturmuşlardır. Bunu sadece DİB mealinin müellifleri değil, tüm grup, mezhep ve meşrepte olanların tamamı yapmıştır. Her grup hiçbir ilke gözetmeden kendi anlayışı üzerinden Yüce Allah’ın kelimelerine mana vermiş daha sonra da oluşturdukları Kur’an’lar üzerinden tartışılacak meseleler ortaya çıkarmışlardır. Kimi, olağan üstü olayları, mucizeleri ya da kıssalar bağlamında konuşan kuşları, salih amel işleyen dağları örnek getirerek Kur’an tarihseldir demiş, bir diğeri asıl olanın metin değil, metinden çıkarılacak hikmetler olduğunu söyleyerek tarihselcilere karşı çıkıp kendisini güya evrenselci diye tanıtmıştır. Kimi Kur’an’ın birçok yerinde geçen, Allah’a ve Resulüne itaat edin emirlerini kendisine dayanak yaparak Kur’an’ın anlaşılamaz olduğunu, bir ravinin diğerine naklettiği “hadisleri” Kur’an’ın açıklaması gerektiğini savunmuş, bir diğeri ise buna karşı çıkmış Kur’an açık ve anlaşılırdır diyerek 27 hatta 35 ciltlik tefsir yazmıştır. Kimi Süleyman kıssaları bağlamında anlatılan; bir anda tahtın bir yerden bir yere nakli meselesinden yola çıkarak, Süleyman’ın zamanda yolculuk yapan bir zaman gezgini olduğunu söylemiş, kimi ise Süleyman’ın bize değil, onlara (!) gönderilen bir Yahudi resul olduğunu söylemiştir. Kimisi Kur’an’ın mucizevi bir matematiksel sisteme sahip olduğunu söyleyerek Kur’an kelimelerini hiçbir kuralı ve hatta bazen anlamı olmayan matematiksel hesaplamalarda birer sayı değeri mesabesine indirgemiş, kimisi ise Kur’an’ı akademik kariyer elde edeceği mesleki bir enstrümana çevirmiştir…

Fakat hiçbiri, bir kez dahi olsun; “Nasıl olurda kuşlar ve dağlar akıllı ve iradeli varlıklar gibi salih amel işleyebilir, dahası nasıl olur da daha en baştan onları akılsız ve iradesiz yaratan Yüce Allah kuşlara ve dağlara salih amel işleyin, tüm benliğinizle asıl dönülmesi gereken istikamete dönün diye bir emir verir!” diye hiç sorgulamamıştır…

“Bu kadar insan fark edemedi de bir siz mi fark ettiniz?”

Bir biz miyiz veya bizden başkası var mı? Bununla hiç ilgilenmiyoruz. Eğer yapılan meallerin ve tefsirlerin savunması; bu söylemle yapılacaksa, şu iyi bilinmelidir ki onları temize çıkarmak için sarf edilen her çaba Kur’an’a bir eksiklik olarak dönecektir. Çünkü akılsız varlıklara, akıllı varlıklar fiili atfetmek kelimenin tam anlamıyla anlatım bozukluğu, gramer kurallarını bilmemek, dili yanlış kullanmak anlamına gelecektir. Ki bu, (haşa)Yüce Allah gramer hataları, anlatım bozukluklarıyla dolu bir Kur’an gönderdi anlamına gelecektir. Bu çalışmayı yürütenler; Kur’an’ın tek bir kelimesinde anlatım bozukluğu veya gramer hatası olduğunu söylemektense geçmiştekilere, şu an var olanlara ve gelecekteki kişilere karşı durmayı tercih etmektedir. Bu Kur’an herhangi bir müellifin kaleme aldığı ve insanların da kendi çıkarımlarına ve kafalarındaki hikayelere göre göre yorumlayacağı bir kitap değildir. Bu tüm varlığı yoktan var eden, insanlar ve cinler gibi akıllı ve iradeli varlıkları yaratan, hem gayb aleminde hem müşahede aleminde konuşmayı, dilleri öğreten; Yüce Allah’ın vahyidir. Bundan sonrasında Yüce Allah’ın kelimelerini Yüce Allah’ın gönderdiği şekilden başka bir şekle sokanlar (haşa) Yüce Allah’a dil öğretmeye, ona editörlük yapmaya soyunmuş olmaktadırlar! 

Yüce Allah’ın kelimeleri mazi ise mazi, muzari ise muzari, müennes ise müennes, isim ise isim, fiil ise fiil, tekil ise tekil, çoğul ise çoğuldur. Hiçbir yaratılmışın kuralsız ve ilkesiz bir şekilde bunları gönderildikleri şekilden başka bir şekle sokmaya hakkı yoktur. 

Yüce Allah’ın kelamını anlama çabası içinde yapılan hataların mazur görülmesi açıklanabilir bir durumdur. Ama kuralları ihlal ederek, hatta hiçbir kural tanımadan girilen hatalar, asla mazur görülmesi beklenecek türden hatalar olamazlar!

Bize gelince; bu çalışmada izlediğimiz metodu birçok kere belirttik. Üstüne vardığımız sonuçların Kur’an’ın kendisi olmadığını, sadece bizim Kur’an’dan anladıklarımız olduğunu da defalarca belirttik. Elimizden geldiğince Arap dilinin hiçbir kuralını ihlal etmeden Kur’an’ın kelimelerini yine Yüce Allah’ın kelimeleri ile anlamanın peşine düştük. Her insan gibi eksikliklerimizin ve her daim hata yapma potansiyelimizin olduğunu da her fırsatta belirttik. Bu ilkeler çerçevesinde bize getirilecek her eleştiri, tekzip ve tashih’e açık olduğumuzu da ilan ettik. Artık bundan sonrasında tek sığınağımız Yüce Allah’tır. Bize ulaştırdığı her doğru anlam ondan, ulaştığımız her yanlış mana bizdendir. Yanlışlarımızdan dolayı rabbimizin affına sığınmakta ve onun Hâdi oluşuna güvenerek bize o hatalarımızı göstereceğine inanmaktayız.

Bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız ayetlere dönecek olursak: her şeyden önce şu bilinmelidir ki akılsız ve iradesiz varlıklara fiiller, zamirler ve sıfatlar atfedilmesi mümkündür. Fakat akılsız ve iradesiz yaratılmış varlıklara “Salih amel işleyin!” şeklinde bir emrin verilmesi asla mümkün değildir. Çünkü Salih amel işleyindenilen her varlığın Salih amel işlememepotansiyeli de bulunmaktadır. Kuşlar ve dağların ne Salih ne de Salih olmayan ameller işleme potansiyeli asla bulunmamaktadır. İşte bu ve daha önce açıkladığımız birçok sebepten dolayı ayette bahse konu olan varlıklar kesinlikle akıllı ve iradeli varlıklar olmalıdır.

Daha isabetli olduğunu öngördüğümüz aşağıdaki ayetlerin meallerinin, beraberinde birçok soruyu getireceği muhakkaktır. Fakat hatırlanacağı üzere bizim bu ayetlere müracaat ediş sebebimiz, Süleyman kıssaları bağlamında geçen Konuşan Kuşlarnedeniyle olmuştu. Ayetlere verdiğimiz bu meallerin tüm gerekçelerini en ince detayına kadar bu çalışma bağlamında vermemiz mümkün değildir. Bu ayetlerle ilgili detaylı bir çalışma Allah diler ve izin verirse Süleyman ve Zel-Karneyn dosyasını tamamladıktan sonra ele almayı düşündüğümüz “İkinci Kıble Meselesi”dosyasında ele alınacaktır. 

Sebe 34/10

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا ۖ يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ ۖ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ

Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. “Ey insan toplulukları ve öfkeliler olanlar! Onunla beraber tüm benliğinizle (daha önce belirlenmiş) asıl yöne dönün! O sınırlamayı da onun için hafiflettik.

  • Ayette geçen جِبَالُ (cibal) ve الطَّيْرَ (tayr) kelimeleri ile ilgili daha önce detaylı bilgiler verilmişti.
  • وَأَلَنَّا (elenna) kelimesi ل ي ن (lam+ya+nun) kök harflerinden türemiş bir kelimedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 5 kelime bulunmaktadır. Cisimlerle ilgili kullanılan bu kelime yumuşak olmak ya da yumuşak hale gelmek, yumuşaklık anlamındadır. Daha sonra müstear olarak huyla ve başka tür anlamsal konularda kullanılmıştır. Örneğin; falanca yumuşak huylu mülayim biridir anlamında. Kullanılacak yerlere göre kimi zaman methetmek için kimi zaman ise yermek için kullanılır. (3/159 – 39/23 – 20/44 – 59/5) [6] Kolay olmak, yumuşak davranmak, boyun eğmek, kolaylaştırmak, esnetmek, iyi davranmak, uysal olmak, iyi huylu olmak gibi anlamları da bulunmaktadır.[7]
  • الْحَدِيدَ (el hadid) kelimesi ح د د (ha+dal+dal) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 25 kelime bulunmaktadır. İki şeyin birbirine karışmasına mâni olan aralarındaki engel, sınır. Bir şeyin diğerlerinden ayrılmasını belli edecek bir had. Bir evin diğerinden ayrılmasını sağlayacak sınır. Bir nesneyi, sahip olduğu anlamı ihata eder ve başkasından da ayırt eder bir şekilde vasf etmek. Dindeki bazı cezaların Had olarak adlandırılmasının nedeni, bu işe cüret eden kişinin bir daha bunun benzerini tekrarlamasına ve onun girdiği bu yola girmesine mâni, engel olmasıdır. Kelimenin bildiğimiz demir anlamı bulunmaktadır.[8] Fakat Hadid suresinin 25. ayetinde demirin yumuşaklığının değil tam tersi sertliğinin insanlara faydalı olduğu bildirilmiştir. Kaldı ki pratik hayatta da zaten demir, sertliğinden ve sağlamlığından dolayı tercih edilmektedir. İşte bu yüzden ayette geçen الْحَدِيدَ (el hadid) kelimesine “sınırlama” anlamı tercih edilmiştir. Bahse konu olan bu sınırlama Maide suresinin 26. ayetinde Musa ile beraber kutsal topraklara gelen İsrail oğullarının, o kutsal topraklardanmen edilme sınırlamasıdır. Kutsal topraklar insanları men etmek için değil, tam tersi insanlığın merkezi olsun diye kutsal kılınmışlardır. Tüm Kur’an’a bakıldığında Yüce Allah’ın kutsal toprakları yasakladığı tek insan kitlesinin İsrail oğulları olduğu görülecektir. İşte bu sınırlama Davut için yumuşatılmış, esnetilmiştir. Bu konu çok daha detaylı bir şekilde başka bir çalışmada ele alınacaktır.

Sebe 34/11

أَنِ اعْمَلْ سَابِغَاتٍ وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ ۖ وَاعْمَلُوا صَالِحًا ۖ إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

(Sen her şeyi) Tastamam yap ve (onlara) o sıralamada ölçüyü tam gözettir ve (hep beraber) hatasız yapın diye (O sınırlamayı hafiflettik). Çünkü yapacak olduğunuz şeylerin gözetleyicisi benim.

  • سَابِغَاتٍ (Sabiğatin) kelimesi س ب غ (sin+ba+ğayn) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 2 kelimebulunmaktadır. (diğeri için bkz. 31/20) Kelime bir şeyin tastamam olması, tamamlanması, eksik yapılmaması anlamında kullanılmaktadır.  
  • وَقَدِّرْ (Kaddir) emir fiili (qaf+dal+ra) kök harflerinden türemedir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 132 kelimebulunmaktadır. Gücü yetmek, muktedir olmak, miktarını ve değerini belirtmek ne fazla ne eksik yapmak, bir şeyi eksiltmemek, çoğaltmamak, tam kararında ve tam miktarında ve tam zamanında yapmak kök anlamlarına sahiptir. Yüce Allah’ın El Kadir sıfatı tam da bu anlamdadır. Her şeye gücü yettiği halde, yaptığı her şeyi gerektiği miktarda, gerektiği zamanda ve gerektiği şekilde yapan demektir. 
  • السَّرْدِ (es-serdi) kelimesi س ر د (sin+ra+dal) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da sadece bu ayettegeçmektedir. Sert, katı ve kaba olan bir şeyi dikme anlamında da kullanılan bu kelimenin asıl anlamı; sıralamak, sırayla belirtmek. Devam etmek. Takip etmek şeklindedir.[9] Bu kelime tek başına zırh yapmak anlamına gelmemektedir. Kelime yalın haliyle sert ve kaba bir şeyi örmek manasına da gelir ama bu örülen şey zırh da olabilir başka bir şey de! Kaldı ki kelime ayette zaten fiil olarak değil isim olarak geçmektedir. Kelimeyi hemen öncesindeki emir fiil ile birlikte okuduğumuzda وَقَدِّرْ فِي السَّرْدِ “o bilinen sıralamayı tam zamanında, tam yerinde ve tam kararında yaptır”anlamına gelmektedir. Yani o bilinen sıralamayı öne arkaya alıp değiştirme, birini uzatıp diğerini kısaltma, hepsini nasıl, nerede, ne kadar ve ne şekilde gerekiyorsa o kadar yap demektir.

Sad 38/18-19

إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۖ كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ

O insan topluluklarını kesinlikle biz boyun eğdirtmiştik. Sabah akşam onunla birlikte hareket edeceklerdi. Bir araya toplanmış o öfkeliler de. Hepsi onun için geri dönüp gelenlerdi. 

Enbiya 21/79

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ ۚ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ ۚ وَكُنَّا فَاعِلِينَ

Onu Süleyman’a biz kavrattırmıştık. Zaten her ikisine de bir hüküm ve bir ilim vermiştik. Davut’un beraberindeki, emre amade olacak o insan topluluklarını ve o öfkelileri biz boyun eğdirtmiştik. Evet bizdik bunları yapanlar.

Aslında özellikle الطَّيْر (tayr) kelimesi bağlamında 5/110 ve 3/49 ayetlerinde İsa kıssasında geçen çamurdan kuş yapma meselesini, Fil suresinde geçen Ebabil kuşları meselesini ve 2/260 ayette geçen İbrahim ve dört kuş meselesini de sonuca götürmek gerekmektedir. Fakat bu üç mesele çok büyük, hacimli bir çalışmadır. Allah diler ve izin verirse bunları da daha sonra yayınlayacağımız dosyalara bırakacağız.

Yeterli olmasa bileالطَّيْر tayr kelimesi ile ilgili buraya kadar yaptığımız açıklamalardan en azından geçtiği her yerde bu kelimenin “kuşlar” manasında olmadığı anlaşılmış olmaktadır. Şimdiden oldukça hacimli bir hale gelen bu dosyayı daha da uzatmadan Süleyman kıssalarına kaldığımız yerden devam edebiliriz. 

Ramazan DEMİR


[1]İsfahani, Müfredat, SHR md.

[2]R. İsfahani, Müfredat, EVB md.

[3]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük EVB md.s.124

[4]78/22, 39 – 38/25, 40, 44, 55 – 13/29, 36 – 3/14

[5]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük CBL md.s.356

[6]R. İsfahani, Müfredat, LYN md.

[7]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük LYN md.s.1931

[8]R. İsfahani, Müfredat, HDD md.

[9]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük SRD md.s.1260

11 yorum

  1. “Doğrusu biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalim çok bilgisizdir.”Ahzab süresi 72.Ayet: cibal kelimesine sizin makalenize paralel olarak bir anlam verilecekse,dağ anlamı verilmemeli çünkü dağa insanı nitelemeler verilmiş.Burada cibal kelimesine insan denecekse,ayetin devamında ‘onu insan yüklendi’diyor. O zaman sizce bu ayetin meali nasıl olmalı?

    • hasan

      Aslında makalemizde bir çok kelimeyi sonuna kadar delillendirmemizin mümkün olmadığını, bunu yaptığımız takdirde asıl konumuza dönmemizin çok zor olacağını bir kaç defa belirttik. Kelimelerin konumuzla ilgili kısımlarına değineceğimizi de belirttik. Buna rağmen sadece TAYR kelimesine 5 dosya ayırdık. Fakat yine de sadece TAYR kelimesini bile sonuna kadar götüremedik. En başta bu teknik olarak mümkün değildi. Cibal kelimesini de ele alış sebebimiz Süleyman kıssaları bağlamında geçmesinden dolayı idi. Kur’an’da 41 defa geçen kelimenin, geçtiği tüm yerleri konumuz bağlamında almamız durumunda en az Süleyman dosyası kadar ve hatta daha da fazla yazmamız gerekecekti. Her neyse sonuçta bize yazdıklarımız üzerinden bir soru soruyorsunuz ve bizde bunu cevaplamak zorundayız..

      Ben size cevap vermeden önce bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum..Şİmdi siz bizim cibal kelimesi hakkında söylediklerimizin tamamını bir anlığına da olsa yok sayarak Ahzab 72.ayete verilen meali bir daha okuyun…
      DOĞRUSU BİZ EMANETİ GÖKLERE, YERE VE DAĞLARA SUNDUK DA ONLAR ONU YÜKLENMEKTEN KAÇINDI VE ONDAN KORKTULAR, ONU İNSAN YÜKLENDİ. ÇÜNKÜ O ÇOK ZALİM ÇOK BİLGİSİZDİR.
      Şimdi bu meal ne diyor diye bir soru soralım..ve anlamak için biraz kafa yoralım..
      1- Yüce Allah’ın birine yüklemek istediği bir emanet var, kime yükleyeceğini bilemiyor.
      2- Emanet göklere, yere ve dağlara teklif ediliyor, onlar çok akıllı davranarak bu emaneti yüklenmiyor.
      3- gökler, yer ve dağlar kadar akıllı olmayan ve hatta çok zalim ve cahil olan insan bu emaneti yükleniyor.

      Emaneti yüklendiği için insan çok zalim ve bilgisiz oluyor, ama emaneti yüklenmeyen semavat, yer ve dağlar zalim ve cahil olmuyor..Demek ki bu emanet öyle kötü bir emanet ki yüklenildiğinde insanı cahil ve zalim yapıyor. Öyleyse neden Yüce Allah yüklenildiğinde kişiyi cahil ve zalim yapacak bir emaneti teklif eder ki? Yüce Allah kişiyi zalim ve cahil yapacak bir emaneti teklif eder mi? dahası buna emanet der mi?

      Şimdi ayete verilen mealde bir sorun yok mudur sizce?

      İşte bu ayetteki cibal kelimesinin bizinm verdiğimiz mana ile çelişip çelişmediğinin anlaşılması için, önce bizim yukarıda belirttiğimiz ve uzatmamak için belirtmediğimiz bir çok meselenin doğru anlaşılması gerekmektedir. Bizim esaslı ve kapsamlı bir çalışma gerektiren bu ayeti Süleyman kıssaları bağlamında sonuna kadar delillendirmemiz işte bundan dolayı mümkün değildir. Şimdi burada da bunu yapmamız mümkün değildir.
      Yazılarımıza dikkat ettiyseniz ele aldığımız hiçbir kelimeye “bize göre böyledir” diyerek bir anlam vermediğimizi fark etmişsinizdir. Bunun için “o zaman sizce bu ayetin meali nasıl olmalı?” şeklinde sorduğunuz soruyu yanıtsız bırakacağız. Fakat siz bu soruyu cibal kelimesi üzerinden sormuş ve sanki ayete verilen meallerdeki tek sorun bizim cibal kelimesine verdiğimiz manaymış gibi ifade etmişsiniz. İşte burada bizce dememizde bir sakınca olmayacak bir durum ortaya çıkmaktadır. “Bizce” Ahzab 72.ayete verilen meallerdeki tek sorun cibal kelimesi değildir. meal baştan sona sorunludur. Yine “bizce” dikkat çekmek için bir kısmına yukarıda değindiğimiz uzatmamak için br çoğuna değinmediğimiz bu sorunlar açığa kavuşturulmadan sadece cibal kelimesine takılmak doğru olmayacaktır.
      Allah diler ve izin verirse Ahzab 72.ayeti konu aldığımız başka bir makalede bunları yapmaya çalışırız. Allah’a emanet olunuz.

      • Ahzap 72.ayetin açıklamalı doğru meali!

        (٧٢) اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

        72: Biz emaneti (sorumluluk gerektiren akıl ve irade melekesini) göklere/uzaydaki varlık alemine, yere, dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve sorumluluğundan korkup titrediler,ama onu insan (türü) yüklendi.Şüphesiz o (dünyaya geldikten sonra bu emanetin hakkını tam gözetmediğinden) cidden (nefsine karşı) çok zalim,çok cahil oldu.” şeklindedir. ***
        ( إنه كان ظلوما ) حيث لم يف بها ولم يراع حقها . ( جهولا ) بكنه عاقبتها ، وهذا وصف للجنس باعتبار الأغلب)***
        ولعل المراد بـ ( الأمانة ) العقل أو التكليف ، وبعرضها عليهن اعتبارها بالإضافة إلى استعدادهن ، وبإبائهن الإباء الطبيعي الذي هو عدم اللياقة والاستعداد ، وبحمل الإنسان قابليته واستعداده لها وكونه ظلوما جهولا لما غلب عليه من القوة الغضبية والشهوية ، وعلى هذا يحسن أن يكون علة للحمل عليه فإن من فوائد العقل أن يكون مهيمنا على القوتين حافظا لهما عن التعدي ومجاوزة الحد ، ومعظم مقصود التكليف تعديلهما وكسر سورتهما (. (تفسير البيضاوي )
        (تعريف و معنى كان في معجم المعاني الجامع – معجم عربي عربي ) كَانَ الأَمْرُ : صَارَ ، حَدَثَ ، وُجِدَ)
        Saygılarımla.

  2. Öncelikle duyarlılığınız teşekkürler,

    3-Atmosfere bağımlı, atmosfer dışına çıkamayan ama hem uçabilen hem de yeryüzünde gezebilen varlıklar (sema altı melekler ve iblis soyu olan şeytanlar). Daha önceki bölümlerde bunlarla ilgili ayetler verilmişti.

    3 numaralı tasnifte bir problem var sanki, çünkü iblis soyu seytanları atmosfer gibi dünyaya bağımlı bir varlık türü anlamada bir problem var gibi, insan bile atmosfer dışına bir araçla çıkabilmekteyken iblis soyundan şeytanların bu noktaya erişemeyeceği anlamı çıkar ki şeytanların ya da sema altı meleklerin insandan bu noktada geri kalması farklı sonuçlara bizi götürür. Sema altı dediğinizi atmosfer mi ya da dünya içi mi yoksa kastınız fizik dünya, evren mi?

  3. 2.Soru ya da bir problem:

    “Yeterli olmasa bileالطَّيْر tayr kelimesi ile ilgili buraya kadar yaptığımız açıklamalardan en azından geçtiği her yerde bu kelimenin “kuşlar” manasında olmadığı anlaşılmış olmaktadır.”

    diye bitirmektesiniz ancak daha bu makalenin başında;

    “Oysa gaybi varlıkların uçması onların kanatlarından dolayı değildir. Çünkü melekler semanın dışına yani havanın olmadığı yerlere de uçmaktadır. Bununla ilgili ayetleri daha önce vermiştik. İşte bu durumda ayette geçen الطَّيْرِ (tayr) kelimesinden kast edilenlerin bildiğimiz kuşlar olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.”

    Ettayr kelimesi Nahl 79 gaybi varlıklar kuşlar ise cev kelimesi havadan ziyade, gaz gibi yerden bağımsız ya da kısmen bağımsız olabilmeyi ancak müşahade aleminin de içinde kalma zorunluluğunu getiriyor.

    Yok eğer bu hava ise ve bahsedilenler bildiğimiz manada kuş ise, geçtiği her yerde kuşlar manasında olmadığı seklindeki ifadenizde bir eksiklik var..

    • Ahmet

      (Mülk 67/5)
      وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ ۖ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ
      En yakın göğü kandillerle (yıldızlarla) süsledik. Orayı şeytanlar için taşlama yeri yaptık ve onlara alevli bir ateş hazırladık.

      (Cin 72/8)
      وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّمَاءَ فَوَجَدْنَاهَا مُلِئَتْ حَرَسًا شَدِيدًا وَشُهُبًا
      Bir gün göğe vardık; orayı koruyucularla ve ateş parçalarıyla doldurulmuş bulduk.

      (Cin 72/9)
      وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْهَا مَقَاعِدَ لِلسَّمْعِ ۖ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهَابًا رَصَدًا
      Halbuki biz orada bazı yerlere oturur, (yüce meclisi) dinlerdik. Şimdi orayı kim dinlese kendini gözleyen bir ateş parçasıyla karşılaşıyor.

      (Saffat 37/6)
      إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ
      Biz, en yakınınızda olan göğü bir süsle; yıldızlarla süsledik.

      (Saffat 37/7)
      وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ
      Onu, her hayırsız şeytana karşı da koruduk.

      (Saffat 37/8)
      لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ
      Onlar Mele-i A’lâ’yı (büyük meleklerin toplantısını) dinleyemez; her taraftan taşlanırlar.

      (Hicr 15/16)
      وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ
      (Birinci kat) Gökte yıldızlar (burçlar) oluşturduk. Seyredenler için onları süsledik.

      (Hicr 15/17)
      وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ
      (Birinci kat) Göğü, taşlanmış şeytanların hepsinden koruduk.

      (Hicr 15/18)
      إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ
      Ancak kulak hırsızlığı(dinleme) yapan olabilir, onu da hemen parlak bir ateş parçası takip eder.

      (Not: Bu mealler Süleymaniye vakfı mealinden alınmıştır).

      Aslında bu ayetlerin hepsini çalışmamızın içinde vermiş ve herbiri üzerinde çok daha detaylı çalışma yapılması gerektiğini, ele aldığımız konu bağlamında bu çalışmayı orada yapamayacağımızı belirtmiş ve bu ayetlerden konumuz bağlamında şeytanların en azından Sema’ya kadar uçabilen varlıklar olduğunun anlaşılması gerektiğini söylemiştik..Sema altı tanımlamasını ise ayetlerde şeytanların semanın ötesine geçemeyeceklerinin bildirilmesinden anlaşılması gerektiğini de söylemiştik.
      Sorunuza gelince;

      “”3 numaralı tasnifte bir problem var sanki, çünkü iblis soyu seytanları atmosfer gibi dünyaya bağımlı bir varlık türü anlamada bir problem var gibi, insan bile atmosfer dışına bir araçla çıkabilmekteyken iblis soyundan şeytanların bu noktaya erişemeyeceği anlamı çıkar ki şeytanların ya da sema altı meleklerin insandan bu noktada geri kalması farklı sonuçlara bizi götürür. Sema altı dediğinizi atmosfer mi ya da dünya içi mi yoksa kastınız fizik dünya, evren mi?””

      Aslında iç içe geçmiş bir kaç soru soruyorsunuz.

      1- İblis soyu olan şeytanlar Atmosfere bağımlı varlıklar mıdır?
      2-İnsanoğlu bile bir araçla atmosfer dışına çıkarken şeytan soyunun çıkamaması mümkün müdür?
      3-Şeytanlar fiziki varlıklar mıdır?
      4-Sema ile atmosfer aynı şey midir?
      5-Sema ile evren aynı şey midir?
      6-Sema neresidir?

      Bu soruların hepsinin anlaşılması en başta “şeytanlar fiziki varlıklar mıdır?” sorusunun anlaşılmasıyla alakalıdır. Aslında gayet açık olan meselelerin anlaşılmaz hale gelmesi tam da burdan kaynaklanmaktadır. Çünkü Manevi ya da gaybi varlık denildiğinde tasavvurumuzda herhangi bir şey canlanmamaktadır. Gaybi varlık ile hayali varlık arasındaki ayrımı yapamadığımız için iman etmekle yükümlü olduğumuz melekler bile gerçek varlıklar olarak değil hayali varlıklar olarak tasavvurumuzda yer almaktadırlar. Çünkü varlık tasavvurumuzu inşa ederken FİZİKİ varlıklar, Fiziki olmayan varlıklar şeklinde aslında içeriği boş bir tanımlama ile yola koyulmaktayız. Fiziki olmayan varlık tanımlaması insanoğlunun duyularının kavradığına fiziki kavramadığına da fiziki olmayan varlıklar demesinin kısaltılmış halidir. Buna göre ayetlerde var oldukları, gerçek oldukları, varlık tür olarak bir şeyden yaratıldıkları, cehennemde yanacak ya da cennete girecek bir vücut yapılarının olduğu, evrende bir çok işi yapanlar olduğu, insanın yaptıklarını ya da yapmadıklarını kaydedenler olduğu bildirilen melekler bizim için fiziki olmayan varlıklardır. Yani bize göre evrende herhangi bir yer kaplamamaktadırlar. Daha açıkçası yoklar ama var gibiler ya da MIŞ gibiler..İşte bu yüzden gayb algımız fiziğin tanım getirebildiklerinden öterek geçmemektedir. İşte bu yüzden bizden hiç ayrılamayan meleklere, sanki hiç yoklarmış gibi aldırmıyoruz: sadece melekler de değil, Yüce Allah şeytanın bize açık düşmanlık yaptığını, bizi gözetlediğini, vesvese vermek için fırsat kolladığını, insanların içinden bir çoğunu ayarttğını bildirmektedir. Fakat buna rağmen lanetlediğimiz, tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördüğümüz şeytana karşı bir türlü tedbir almamaktayız. Neden? çünkü fiziki olarak onlara bir tanım getiremediğimiz, labarotuvarlar da inceleyemediğimiz için onlara var olan gerçek varlıklar diyememekteyiz. Ben gördüğüme inanırım deyimi aslında amentü gibi zihinlerimizin içine yerleşmiş durumda. Bu yüzden Yüce Allah’ın bize bildirmesiyle haberdar olduğumuz gayb alemine gerçek gözüyle bakamıyoruz..Köşe başında bizi bekleyen bir şeytanın olduğu, bizi gözetleyen ve yaptıklarımızı yazan meleklerin olduğu söz olarak dilimizde var, ama bu söz tasavvurumuzda ve imanımızda bize herhangi bir tavır geliştirtmemektedir. Gayb ile ilgili herşeyimiz FLU bir haldedir. Bir şeyin insan duyularının ötesinde olması onun fiziki olmadığı anlamına asla gelemez. Fizik denilen şey insanın kabiliyetleri üzerinden oluşmuştur. Ama Yüce Allah varlığın insanın kavradığının çok ötesinde olduğunu bildirmektedir.
      MESELA, beşer olan resullerin, gayb varlık olan cebrailden vahiy almasını düşünelim..Bu fiziki midir? değil midir? İnsanoğlunun FİZİK kurallarına göre fiziki değildir hatta böyle bir şeyin olması bile mümkün değildir. Çünkü Cebrail ne bir mikroskobun camına takılır ne de bir teleskobun merceğiyle görülür. Öyleyse yoktur. Olmayan bir şeyin, tamamen fizik kurallarına bağlı insana KUR’AN gibi basbayağı fiziki olan bir şey getirmesi hiçbir fizik kuralı yada denklemi ile açıklanabilecek bir şey değildir. O halde ne yapacağız. Fizik buna bir tanım getiremediği, bir denklem ya da teori üretemediği için gayb iman etmeyecek miyiz?

      Ahmet

      Melekler, cinler, şeytanlar ya da bilmediğimiz diğer gayb varlıklar ismen ve cismen var olan, vücutları, duyma, görme, dokunma ve diğer organları olan, hatta bunlarla şu evrende bir çok iş yapan fiziki varlıklardır. Ama bu fizik insanoğlunun kendi duyularını merkeze alarak tanımladığı bir fizik değildir. Onlar vardırlar ve şu varlık içinde bir yer kaplamaktadırlar. Fakat varlık tasavvurumuzun sadece görünen alem üzerinden olması onlara da varlar ama yoklar gözüyle bakmamıza eden olmakta.
      Bu yüzden şeytanların Semaya kadar gitmeleri hatta şu atmosferde yaşayan varlıklar olmaları bir türlü tasavvurumuzda kendisine bir karşılık bulamamakta. Oysa şeytanlar gerçek varlıklardır ve gerçek olarak insana düşmanlık yapmaktadırlar. Ama dediğimiz gibi bizim onlara gerçek varlık muamelesi yapamayış sebebimizi HAYAL ile GAYB arasındaki ayrımı yapamayışımızdandır.
      Sorduğunuz soruların hepsi GAYB ile alakalı olduğu için, esaslı ve kapsamlı bir gayb çalışması gerektirmektedir. Böyle bir çalışmayı ele aldığımız konu bağlamında yapmamızın imkanı teknik olarak yoktur. Fakat daha önceki bölümlerde GAYB ve TARİH adlı bölümde kısmen de olsa meseleye değindik.
      Aslında yukarıya aldığımız ayetler sorduğunuz soruların hepsinin cevabını vermekte. ama ne yazık ki o ayetlerde de kelimelere verilen manalar doğru değil ya da en azından Kur’an’daki karşılıkları değil..
      İşte bu yüzden çalışmamızda defalarca alıntı yaptığımız meallerdeki her kelimeyi gerektiği şekilde incelememizin imkanı olmadığını okuyucunun bunu anlaması gerektiğini belirttik.
      Sorduğunuz sorulara dikkat ederseniz hiçbirinin Süleyman kıssaları ile alakalı olmadığını siz de fark edersiniz sanırım… Ayetleri incelerken konuyla alakalı olmasa bile kelimeler üzerinde durmaktayız.. fakat üzerinde durduğumuz her kelimeyi yaptığımız çalışma bağlamında yazmamızın imkanı yoktur.

      Allah’a emanet olunuz.

      • Ramazan abi, gayb ile ilgili bilgilerimiz ulemanın ve İslam dünyasının anladığı haliyle karmakarışık ve tutarlı bir bütün oluşturmuyor maalesef. Mevcut bilgi gerçeklikten önce tutarsızlıklarla dolu, bir şeyin mış gibi olmaması için karmakarışık düşler kategorisinden dört başı mamur, kendi içinde bir bütünlük ve tutarlılık içinde olması lazım. Aksi halde bırakın gaybın gerçekliğini şahadet aleminin bile gerçekliğinden kuşku duyulması normaldir. Zira yaşanmış müşahade edilmiş bir vaka bile insana tutarsız, çelişkilerle dolu ve anlam veremediği bir şekilde cereyan ettiğinde bile biz ona mış gibi davranır ve tavır al(a)mayız…

        Davut ve Zelkarneyn (Süleyman) da müşahade aleminin varlıkları olmasına rağmen amaçları, dertleri, bize ne anlattığı bir türlü hayalden, fantastik bir çizgi romandan öteye geçemiyor. Hikmetler çıkartmak adına sunulan şeyler tamamen kişilerin hayal gücü ve iskembei kübrasının büyüklüğüyle orantılı olarak bugüne kadar gelmiş..

        Elbette haklı olarak kıssanın ve makalenizin konusu dışındaki sorulara ister istemez muhatab oluyorsunuz.

        Bizde bu herşeyi sorup detaylıca ogrenme isteği, başkalarının anlattıklarına karşı göstermediğimiz cinsliği?, size göstereceğiz çünkü ulemadan umudumuzu kaybedeli çok oldu. Onlardan bir nane çıkmıyor çünkü Allah’ın hikmeti, bu konu gaybi diyerek çelişki ve tutarsızlıklarına siper yapıyorlar.

        Zelkarneyn ya da Süleyman kıssalarındaki olaylar nereye gidecek nasıl bir sonuca çıkacak gerçekten merak ediyorum. Yazım usulünüz gereği ayetlerin henüz demediği bir şeyi erkenden söylemediğiniz için meraktan çatlıyorum desem yeridir.

        Şeytanların için belirli bizim algılarimizdaki bir mekandan öteye geçilememesi durumu ben de acaba bu Mekke beledul emin için de var mıdır diye sordurttu, bu sıfatı anlaşılan İbrahimden sonra kazanan bu beldenin süleymanla bağlantısı var mıdır, bu emin belde neyden, kimden ve nasıl emin olmuştur? Fil suresindeki anlatım ve Tayr kelimesi ile Süleyman sonrası arasında nasıl bağlantı vardır gibi, diğer yazdıklarınızı bir kenara koyarak bile küçücük bir kelimede anlam herşeyi ve bir şekilde tüm Kur’an’ı etkileyecek boyutta..

        Kolaylıklar dilerim..

      • Mülk Süresi-5.Ayetin Doğru Meali!

        وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِّلشَّيَاطِينِ وَأَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّعِيرِ ﴿٥

        Mülk-5: Şüphesiz biz dünya semasını ışık yansıtanlarla/gezegenlerle donattık.Ve biz orayı (dünya semasını) şeytanların kovulma ortamı yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.”şeklindedir.

        Nitekim (جَعَلْنَاهَا )‘’ce’alnaha’’daki zamir,semaya racitir,mesabiha’ya değil.Ayrıca Rucum’un çoğulu meracım (مراجم ) (مساجد – منازل -) ‘’Mesacid-Menazil’’ gibi ismi mekan anlamına da gelir. Bu nedenle sema için kullanılan (رجوما)”rucumen” kelimesinden şeytanların atılma ve kovulma ortamı’’gibi bir anlam çıkıyor. Yani ( رجوم – مراجم) rucum-meracım’’ ‘’kovulma yerleri,kovulma ortamları’’şeklindedir.Ayrıca kur’an kültüründe ‘’recmın’’ın anlamı taşlamak değil,kovmaktır. Mesela: (اعوذ بالله من الشيطان الرجيم )‘’kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım’’ diyoruz. Yani mülk-5. ayete geçen ( رجوم )‘’rucum’’ veya bazı ayetlerde geçen (لرجمنا ك )’’lerecemnake’’Seni kovarız, süreriz.’’ Anlamındadır,taşlamak anlamında değil. Ayrıca Fil-4.ayete de taşlama eylemi şöyle geçiyor.( ترمهم بحجارة )‘’termihim bihicaretin…’’Onlara sicilden taşlar atıyordular…’’ Burada ( ترجمهم) ‘’tercumuhum’’denilmemiş.Bu nedenle kur’an literatüründe (رجوم )‘’rucum’’ kovmak anlamındadır

        التحرير والتنوير (,,,,,,,, وجعل بعض المفسرين الضمير المنصوب في ( جعلناها ) عائدا إلى السماء الدنيا
        وجعلنا ها = اي سماء الدنيا = رجوما للشياطين = اي مراجم
        والظاهر أن المراد الكواكب المضيئة بالليل إضاءة السراج من السيارات والثوابت بناء على أنها كلها في أفلاك ومجار متفاوتة قربا وبعدا في ثخن السماء الدنيا
        و عودة الى قوله تعالى (( و لقد زينا السماء الدنيا بمصابح و جعلناها رجوما للشياطين )), فيبدو ان الاشكال وقع من الضمير في جعلناها انه عائد على النجوم, حيث هي المصابيح و هي ايضا الرجوم … و هذا ليس بذلك الاشكال لانه يمكن دفعه بعدة تفسيرات, لا يهمني في هذا المقام ان اختار تفسيرا معينا بقدر ما يهمني ازالة اللبس, فأبسط تفسير يتوافق مع ما هو مشاهد و مع بقية الايات, ان الضمير عائد على السماء و ليس على النجوم. و هذا ليس اختراعا من عندي بل هو موجود في التفاسير القديمة. اي لقد زينا السماء الدنيا بمصابيح, و جعلناها (اي السماء) رجوما للشياطين. و هذا التعبير ليس بغريب فهو مشابه لتعبير “ستكون ارضنا مقبرة للغزاة”

        Yine burada ( نجوم) ‘’nucum’’ yıldızlar ifadesi de yoktur,belki ışık yansıtıcı nesneler olan mesabih ifadesi vardır ki,başka bir ayette ( Saffat-6) .mesabih yerine ( الكواكب) ‘’El-Kevaib’’ifadesi kullanılmıştır. yani burada dünyanın da içinde bulunduğu sema,uzay/aynı manyetik kuşaktaki ‘’gezegenler’’ ifade ediliyor.
        Ayrıca ayette ‘’dünyaya en yakın’’ ifadesi de geçmiyor,belki burada‘’dünya seması’’ geçiyor. Ama maalesef burada mealciler hatalı olarak (وجعلناها) ‘’ve cealnaha’’daki (ha) zamiri mesabiha raci yapmışlardır,halbuki bu zamir,mesabiha değil,dünya semasına racitir.
        İşte doğru meale göre ne yıldızlar,ne de gezegenler şeytanlara atılır.Zira şeytanlara atılan metafizik şihaplardır.Şeytanlar da melekler gibi gözle görünmeyen metafizik varlıklar olduğundan,melekler tarafından kendilerine atılan o metafizik şihiplar da gözle görülmezler ve dolayısıyla bu olayın da meteor taşlarıyla hiçbir alakası da yoktur.Yani kur’an da hiçbir sorun yok,ama maalesef yapılan hatalı meal ve yorumlar yüzünden kur’an’ı kerimin bazı ayetleri sorunlu bir hala sokulmaktadır.
        Selam ve dua ile.

  4. Biz emaneti (sorumluluk gerektiren akıl ve irade melekesini) ….
    akıl ve irade teklif edildiğine göre bu sayılan varlıklarda akıl ve irade yok demektir,öyle ya, henüz teklif ediliyor. E peki neyi kullanarak aklı ve iradeyi yüklenmeyi reddetmişlerdir diye bir soruyu direk doğurur bu emanete yüklediğiniz mana. Öyle ya, ortada bir teklif! var, bu teklifi kabul veya reddetmek için onun artısını eksisini hesaplayacak bir akıl ve karar verecek bir irade lazım ama bu meale göre henüz o ikisi de yok. nerden baksan tutarsızlık…

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*