SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -24- KONUŞAN KUŞLAR (4)

KONUŞAN KUŞLAR (4)

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Ne yeryüzüne bağımlı dabbe (cin)’lerden ne de her iki boyutuyla öfkeli (düşman) şekilde durmadan koşturuyor olanlardan hiçbiri sizin emsaliniz olan ümmetlerden başka bir şey değildir. Biz O Kitap’ta hiçbir şeyden eksik bırakmadık. Sonunda hepsi (ümmetlere bölen) rableriyle birlikte bir araya getirilecekler.

Üzerinde uzunca durduğumuz bu ayete yukarıdaki gibi bir mealin verilmesinin daha isabetli olduğunu belirmemiz ve ayette isim olarak geçen طَائِرٍ (tair) kelimesine “öfkeli”, aynı kök harflerinden türemiş muzari fiil olan يَطِيرُ (yetiru) kelimesine ise “durmadan koşuyor” şeklinde alışılmadık manalar vermemiz, haklı olarak birçok soruyu da beraberinde getirecektir. Üstelik bu soruların büyük çoğunluğu Süleyman kıssaları bağlamında olacaktır. Çünkü sadece Süleyman ve Davut kıssaları bağlamında geçen kuşlar; konuşmak, Allah’ı tesbih etmek ve tüm benliğini O’na yöneltmek gibi akıllı ve iradeli varlıkların özelliği ile tanıtılmaktadır. Üstelik yukarıdaki ayete uygun gördüğümüz mealde anlamaya çalıştığımız kelimenin hem isim hem de fiil olarak geçtiği cümleye وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ “ne de her iki boyutuyla öfkeli şekilde durmadan koşturuyor olanlardan hiçbiri”bu şekilde bir mana vermemiz tek başına Süleyman kıssaları bağlamında geçen konuşan kuşlar üzerindeki kapalılığı gidermeye yetmemektedir. İşte bu durum zoraki olarak bu kelimenin geçtiği tüm ayetlere bakmayı gerektirmektedir.

Kur’an’da 4 tanesi fiil olmak üzere ط ي ر (tı+ya+ra) kök harflerinden türemiş 29 kelimenin bulunduğunu daha önce belirtmiştik. Kelimenin fiil olarak diğer 3 kullanımı şu şekildedir.

  • يَطَّيَّرُوا Araf 131; Tefa’ul babı: Fiili Muzari, Cemi, Müzekker, Ğaib. 
  • اطَّيَّرْنَا Neml 47; Tefa’ul babı: Fiili Mazi, Nefsi Mütekellim Meal Ğayr (Çoğul birinci şahıs).
  • تَطَيَّرْنَا Yasin 18; Tefa’ul babı: Fiili Mazi, Nefsi Mütekellim Meal Ğayr (Çoğul birinci şahıs).

Görüldüğü gibi En’am 38. ayeti dışında kelimenin fiil olarak geçtiği her üç yerde de kelime Tefa’ul babında’dır. Kelimelerin geçtiği ayetlere geçmeden önce Tefa’ul babı hakkında az da olsa bilgi vermek yerinde olacaktır.

Tefa’ul babı : Sülasi (üç harfli) mazi fiillerin başına bir ت (ta) harfi eklemekle ve fiilin orta harfini şeddeli hale getirmekle oluşan bir bab’tır. Bu babın gayesi; Tefa’ul bâbına giren sülâsî fiilin peyderpey belli bir aşamadan ve süreden sonra külfetle oluştuğuna işaret eder. Anlam olarak hemen hemen sülâsî kökündeki manayı verir. Yani fiilin kök anlamı değişmemekte sadece fiilin aşama aşama yapıldığını bildirmektedir.

Sülasi (üç harfli yalın) fiil                    Tefa’ul babı
عَلِمَ(alime)bildiتَعَلَّمَ(tealleme)Peyderpey bildi,

Fakat bu babın özellikle muzari çekiminde de fiilin başına ت (ta) harfi geldiği için bazı durumlarda fiile tefa’ul babından dolayı eklenen ت (ta) harfi düşürülür. 

  • تَتَنَزَّلُ (tetenezzelu) ……   تَنَزَّلُ (tenezzelu)

Bazı durumlarda ise yine tefa’ul babının muzari çekimlerindeت(ta) harfi kaldırılır, onun yerine kelimenin yalın halindeki ilk harfine de şedde konur.

  • يَتَذَكَّرُ(Yetezekkeru)…… يَذَّكَّرُ (yezzekkeru)

Tefa’ul babıyla ilgili bu kısa açıklamada altı çizilmesi gereken husus; bu baba getirilen fiillerin anlamlarının değişmediği sadece aşamalılık anlamı kazandığıdır. Anlamaya çalıştığımız kelimenin Kur’an’da fiil olarak geçtiği 3 yerde de tefa’ul babında olduğunu biraz önce belirtmiştik. 

Araf 7/131

فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَٰذِهِ ۖ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ ۗ أَلَا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler. (DİB meali)

Bu meale dikkat edilirse anlamaya çalıştığımız kelimenin fiil haline (يَطَّيَّرُوا) “uğursuzluğuna yorarlardı” şeklinde, isim haline ise (طَائِرُهُمْ) “onların uğursuzluk sebebi” şeklinde mana verildiği görülecektir. Tüm sözlük ve lügatlerde ve bu sözcüğü analiz eden tefsirlerde يَطَّيَّرُوا (yettayyaru) kelimesine yüklenilen “uğursuzluk” anlamının cahili Araplardaki kuşlar üzerinden ulaşılan birtakım yargılardan dolayı olduğu belirtilmektedir. Oysa bu kelimenin kök manaları içinde uğursuzluk anlamı verilebilecek bir mana yoktur. Zaten ulaşabildiğimiz tefsirlerin hepsinde; herhangi bir nesne, kişi ve olayda uğur ya da uğursuzluk olduğunu vehmetmenin şirk olduğu söylenmiştir. Aslında bizzat yukarıdaki meali yapan kurumun çıkardığı İslam Ansiklopedisinde de anlamaya çalıştığımız kelimeye bir madde ayrılmış ve orada da uzun uzun bir şeye uğur ya da uğursuzluk anlamının verilmesinin şirk olduğu belirtilmiştir. Konuyu birçok yönüyle ele alan bu çalışmanın olduğu gibi buraya aktarılmasında fayda vardır.

Sözlükte “işlerin ters gitmesine yol açtığına inanılan nesne, olay, fiil ve durum” anlamına gelen uğursuzluk kelimesi “uğur, uğurlu şeyleri gösteren simge” anlamındaki fâlin zıddı olup “gören ve işiten kişinin nefret duyup reddettiği şey” demektir. Uğur ise insana mutluluk, iyilik ve şans getireceğine inanılan durumdur. “Uğursuz saymak” mânasındaki şe’m kökünden türeyen teşe”üm, “uçmak” anlamındaki tayr kökünden türeyen tıyere (tetayyur), tâir kelimesiyle birlikte kullanıldığında zecr, ayrıca “uğursuzluk, uğursuz” anlamındaki nahs kelimesi de aynı mânaya gelir. Uğursuzluk “insan ve hayvanlarla diğer bazı nesnelerin hareket, ses ve duruşlarını uğursuz sayma” şeklinde de tanımlanır. Başlangıçta fal hem uğur hem uğursuzluk içeriğiyle algılanırken daha sonra bilhassa İslâmî dönemde sadece uğurlu işler için kullanılmaya başlanmıştır.

Uğursuzluk bağlamında güvercin, karga, baykuş ve hüdhüd gibi kuşların uçuşundan anlam çıkarma anlayışı çok eski bir geçmişe sahip olup Bâbil ve Mısırlılar gibi yahudi ve hıristiyanlarda da mevcuttu. Câhiliye Arapları kuşların yanı sıra bir kısım özellikler taşıyan insanlarla kulağı yarık, boynuzu kırık hayvanları ve bazı sesleri de uğursuz kabul ederlerdi. Araplar’ın başvurduğu yöntemlerin en yaygını kuş uçurtma şeklinde yapılanıydı. “İyâfetü’t-tayr” denilen bu yönteme göre sabahleyin evinden çıkan kişi uçan bir kuşun uçtuğu yöne göre o günkü işini yorumlardı. Kuş soldan sağa doğru uçarsa (sânih) uğurlu, sağdan sola doğru uçarsa (bârih) uğursuz sayılırdı. Uçan kuş görülmediği takdirde bir kuşu uçurmak suretiyle aynı işlem uygulanırdı (bk. İYÂFE). Uğursuz addetmenin ikinci türü bazı hayvanların adından, sesi ve renginden hareketle olumsuz anlam çıkarma biçimindedir. Câhiliye inancına göre karga gurbete ve garipliğe, hüdhüd ise hidayete delâlet ederdi. Uğursuz saymanın üçüncü türü ölü hayvanlara bakılması veya kesilirken gözlemlenmeleri sonucu tesbit edilen bulgulardan çıkarılan olumsuz anlamlar şeklindedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “tıyere” kavramı inkârcıların kendilerini haklı göstermek için başvurdukları bir bahane olarak zikredilir. Bu çerçevede Yâsîn sûresinde (36/13-19) bir “karye” halkına (muhtemelen Antakya) gönderilen hak davetçileri (Taberî, XXII, 186-187) yaptıkları davete karşılık muhatapları tarafından yalancılıkla itham edilmiş ve uğursuzluk getirdikleri ileri sürülmüştür. Kur’an’da aynı mahiyette bir tepkiyi Hz. Sâlih’in kavmi Semûd ile (en-Neml 27/45-47) Hz. Mûsâ’nın muhatapları Firavun ve taraftarlarının (el-A‘râf 7/130-131) gösterdiği ifade edilmektedir. Hz. Peygamber hastalığın kendiliğinden sirayet etmediğini, kuşun uçmasıyla uğursuzluk meydana gelmediğini, safer ayında veya baykuşun ötmesinde uğursuzluk aranamayacağını (Buhârî, “Ŧıb”, 54; Müslim, “Selâm”, 102), İslâm’da uğursuzluk anlayışının bulunmadığını, daima iyimser ifadelerin kullanılması gerektiğini (Buhârî, “Ŧıb”, 44, 54) söylemiş, kuşun uçuşundan geleceğe yönelik kötü sonuçlar çıkarmanın şirk sayıldığını ısrarla vurgulamıştır (Ebû Dâvûd, “Ŧıb”, 24; Tirmizî, “Siyer”, 47). Bir başka rivayette ise, “Uğursuzluk anlayışı yüzünden işinden vazgeçen kimse şirke düşmüş olur” demiş, bunun kefâretinin ne olduğu sorulduğunda, “Allahım! Senin hayrından başka hayır, senin takdirinden başka takdir ve senden başka ilâh yoktur” denmesini öğütlemiştir (Müsned, II, 220). Konuyla ilgili rivayetleri değerlendiren İbnü’l-Esîr uğursuzluk telakkisinin şirk sayılmasını, bunu icra edenlerin bazı işlemlerle menfaat sağlayacaklarına ve kendilerine dokunacak zararları gidereceklerine inanmalarına bağlamıştır (en-Nihâye, III, 152). Bir rivayete göre Hz. Peygamber, “Uğursuzluk ancak üç şeyde, atta, kadında ve evde olur” buyurmuş (Buhârî, “Cihâd”, 47, “Ŧıb”, 54, “Nikâĥ”, 17; Müslim, “Selâm”, 119), Ümmü Seleme’den gelen rivayette ise bunlara kılıç ilâve edilmiş, İbn Mes‘ûd da, “Bir şeyde uğursuzluk varsa iki çene arasındaki dildedir” demiştir. Bu rivayet hakkında Hz. Âişe’nin görüşü sorulduğunda, “Kur’an’ı Muhammed’e gönderen Allah’a yemin ederim ki Resûlullah böyle bir şey söylememiştir; o yalnız Câhiliye halkının kadınla, evle ve atla uğursuzluk oluşabileceği yolundaki inancını bildirdi” cevabını vermiştir. Abdullah b. Ömer de Resûl-i Ekrem’in yanında uğursuzluktan söz edildiğinde şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bir şeyde uğursuzluk bulunsaydı atta, kadında ve meskende olurdu” (Buhârî, “Nikâĥ”, 17).

Kur’an’da uğursuzluk telakkisinden menfi şekilde bahsedildiği ve ilk rivayetin aksine diğer rivayetlerde bu anlayışın Câhiliye dönemine nisbet edildiği göz önünde bulundurulduğunda at, kadın ve evi uğursuz saymanın İslâm’a değil Araplar’ın İslâm öncesi dönemine ait bir âdet olduğu anlaşılır. Birinci rivayetteki karışıklık râvinin “eğer bir şeyde uğursuzluk olsaydı” ifadesini atlamasından kaynaklanmaktadır. İslâm toplumunda yönetici ve âlimlerin kanaati de bu yöndedir. Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz, ay Boğa burcunda (deberân) iken yola çıktığında bunu iyi karşılamayan İbn Abdülhakem’e, “Sen bana ayın deberânda olduğunu söylemek istiyorsun; biz güneşe ve aya göre değil tek ve kahhâr olan Allah’a sığınarak yola çıkarız” demiştir (Taşköprizâde, I, 363). Falda olduğu gibi uğursuzluğu da nefis kuvvetiyle açıklayan İbn Haldûn, kuş uçurtmak suretiyle kehanette bulunan kimselerin gördükleri ve işittikleri şeylerin hayal güçlerine destek olduğunu, böylece bir anlayışa vardıklarını kaydeder (Mukaddime, I, 389). İbn Kayyim el-Cevziyye tıyerenin ondan korkan kişiye zarar vereceğini, korkmayana ise hiçbir etkisinin olmayacağını belirterek içinde bu tür vesveseler hisseden kimsenin, “Allahım! Senin takdirinden başka takdir, senin verdiğin hayırdan başka hayır, senden başka ilâh yoktur; iyilikler ancak senden gelir, kötülükleri ancak sen giderirsin; güç ve kudret tamamen sana aittir” demesini tavsiye etmiştir (Miftâĥu dâri’s-saǾâde, II, 272). Ayrıca uğursuzluğun ondan korkan kimseye zarar vermek için selden daha hızlı geleceği, duyduğu ve gördüğü şeylerde o kimseye vesvese kapılarını açacağı kaydedilmektedir (Sıddîk Hasan Han, II, 368-369).

İnsanlar çevrelerinde gördükleri birtakım şeylerde ve tabiat olaylarında uğursuzluk bulunduğuna inanagelmiştir. Çağımızda da bu anlayışı benimsemiş pek çok kişiye rastlamak mümkündür. Bu kişiler uğursuz kabul ettikleri şeylerden kendilerine kötülük ve zarar geleceğini sanır, onlardan uzak durmaya çalışır, bu yüzden de korku ve endişe içinde yaşarlar. Aslında hiçbir şeyde uğursuzluk bulunmadığı gibi hiçbir şey başlangıçta uğurlu da değildir. Uğursuzluk herkesin kendinde, kendi yorumunda ve anlayışındadır. Halk arasında kullanılan, “Uğurlu geldi, uğursuzluk getirdi” gibi sözler birer zan ve kuruntudan ibarettir. Ay ve güneş tutulması, köpeklerin uluması, baykuşun ötmesi, kedi ve köpeğin yürüyen bir kişinin önünden geçmesi, ayrıca merdiven altından geçmek, salı günü işe başlamak veya yola çıkmak, gece aynaya bakmak, tırnak kesmek vb. pek çok şeyde uğursuzluk bulunduğunun kabul edilmesi birer temelsiz inançtır. Bir nesneyi veya olayı mutlaka bir şeye yormak gerekirse Hz. Peygamber’in tavsiyesine göre iyiye yormak gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça beyan edildiği üzere Cenâb-ı Hak fizik âlemin işleyişini kanunlara bağladığı gibi sosyal hayat için de kanun ve kurallar koymuştur. Canlı cansız bütün tabiat Allah’ın emir ve iradesi altındadır. O’nun emrinin dışına çıkılması sadece insanlar için söz konusu olup bu da Allah’ın insan türüne verdiği bir irade ve seçim imkânından ibarettir. Güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar gibi tabiatı teşkil eden nesneler ve yaratıklar Allah’a secde eder (el-Hac 22/18); yani O’nun varlığını, birliğini, engin ilmini, derin hikmetini, sınırsız irade ve kudretini halleri veya dilleriyle ispat ve kabul eder. İslâmiyet’in asıl ilkesi tevhiddir. Hayır ve şer Allah’tan beklendiğine göre eşya kendi kendine uğurlu veya uğursuz olamaz; onun iyi kullanılması hayır, kötü kullanılması şer getirir. Kullanımdan kaynaklanan hataları nesne ve olaylara atfederek onları uğursuz kabul etmek doğru değildir. Ayrıca bir şeyi uğursuz sayma, dinin yanı sıra ilim, akıl ve gerçekle de bağdaşmamaktadır.[1]

TDV Ansiklopedisindeki bu açıklamalardan sonra yine aynı kurumun ülkenin saygın! ulemasına yaptırdığı mealde yukarıya aldığımız Araf 131. ayete verilen anlama bakalım.

Araf 7/131

فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَٰذِهِ ۖ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ ۗ أَلَا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, «Bu bizim hakkımızdır» derler; eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki, onlara gelen uğursuzluk Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler. (TDV meali)

Bu meale bakıldığında ise Ansiklopedi de yapılan uzun açıklamanın aksine uğursuzluk diye bir şeyin var olmadığı değil, tam tersi var olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ayetin mealinde, başlarına kötü bir şey gelen kişiler bunu Musa ve beraberindekilerin uğursuzluğuna bağlamaktadır. Ama aslında uğursuzluk Musa ve beraberindekilerde değil, diğerlerindedir ve üstelik bu uğursuzluk Allah katındandır. 

Yasin 36/18-19

قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ ۖ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ

قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ ۚ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ ۚ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ

(36/18) (Bunun üzerine onlar:) Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, andolsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlaka fena bir kötülük dokunur, dediler.

(36/19) Elçiler şöyle cevap verdi: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa bu uğursuzluk mudur? Bilakis, siz aşırı giden bir milletsiniz. (TDV meali)

Yine aynı kurumun bu ayetlere verdiği meallere göre de (aslında tüm meallere göre) uğursuzluk diye bir şey vardır. Çünkü inanmayan grup “siz bize uğursuz geldiniz” demekte, inanan grup ise “sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir” şeklinde cevap vermektedir. Yani tartışma; uğursuzluk diye bir şeyin olmadığı üzerine değil, kimin uğursuz olduğu üzerinedir. Yani tıpkı A’raf suresinde olduğu gibi sorun uğursuzluk diye bir şeyin olmadığı değil, uğursuzluğun kimde ya da nerde olduğu sorunudur. 

Neml 27/46-47

قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ ۖ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ ۚ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ ۖ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ

Sâlih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah’tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir.

Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Sâlih: Size çöken uğursuzluk (sebebi) Allah katında (yazılı) dır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi. (TDV meali)

Yine aynı kurumun meali ve yine aynı anlamlar! Bu ayetlerin meallerine göre kavmin inanmayanları Salih ve beraberindekilere “senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık” demektedirler. Salih ise cevaben “size çöken uğursuzluk (sebebi) Allah katında (yazılı) dır”demektedir. Yani buna göre (haşa) bizzat Yüce Allah bir şeyi uğursuzluk sebebi olarak görmüş ve bunu yazmıştır.Müellifler tarafından ayetin mealine (sebebi), (yazılı) şeklinde parantez içi konulan açıklamaların, ayetin Arapça metninden hiçbir delili bulunmamaktadır. Yani bu açıklamalar; ayet metninin zorladığı açıklamalar değil, müelliflerin neye hizmet ettiği belli olmayan kendi akıllarının zorlaması sonucu ayete eklenmiş açıklamalardır.  

Arapça, yapısı gereği çekimli ve bir tek kökten birçok kelime türetilebilen bir dildir. Küçük bir hareke değişikliğiyle bile kelimelerin başka bir anlama sokulmaları yani yeni bir kelime türetilmesi mümkündür. Fakat hangi kelime türetilirse türetilsin, türetilerek elde edilen kelimenin türetildiği kök ile mutlaka bir ilişkisinin olması gerekmektedir. Arapçada genelde kelimeler hep, kelimenin en yalın yani hiçbir ek almamış kök halinden türetilirler. İşte bu durum kelimenin kök halindeki anlamın kendisinden türetilen tüm kelimelere de yansımasını gerektirir.

Mesela; Tüm mealler biraz önceki ayetlerde fiil olarak gelen kelimelere şu anlamları vermişlerdir.

  • اطَّيَّرْنَا (Neml 47) – Uğursuzluğa uğradık.
  • تَطَيَّرْنَا (Yasin 18) – Uğursuzluğa uğradık.
  • يَطَّيَّرُوا (Araf 131) – Uğursuz sayarlardı. 

Bu fiillerin üçü de yalın hallerine (طير- طار) harf eklemeleri yapılarak türetilmiş kelimelerdir ve hepsi de “tefa’ul babına” sokulmuştur. Kelimelerin kök anlamları her ne olursa olsun, “tefa’ul babında” olmalarından dolayı verilecek anlamın, babın özelliklerini yansıtacak şekilde olması gerekmektedir. Az önce tefa’ul babıyla ilgili bilgiler vermiştik. Buna göre bir fiil bu baba sokulduğunda yalın halindeki anlam değişmemekte fakat aşamalılık ve külfet (zorluk) ifade edecek şekle dönüşmektedir.

  • فَعَلَ  – Yaptı                    تَفَعَّلَ – Peyderpey yaptı. Zorlukla yaptı.
  • عَلِمَ  – Bildi (öğrendi)   تَعَلَّمَ – Aşama aşama bildi. Zorlukla öğrendi.
  • قَرَبَ  – Yaklaştı               تَقَرَّبَ – Yavaş yavaş yaklaştı.

Bu örneklerde olduğu gibi tefa’ul babına getirilen kelimenin kök halindeki yalın anlamı olduğu gibi kalmakta, sadece aynı fiilin aşamayla veya zorlukla yapıldığını belirtmektedir. Bu çerçeveden tüm meal ve tefsirlerin “uğursuzluğa uğramak” şeklinde mana verdikleri ط ي ر (tı+ya+ra) kelimesinin kök haline sözlüklerde verilen anlamlara baktığımızda kelimenin: “uçmak, aklı gitmek, koşmak, namı yayılmak, meşhur olmak, çıldırtmak, endişeye kapılmak, çok kızmak, öfkelenmek, saçıp savurmak” şeklinde manalara sahip olduğu görülmektedir. Sözlüklerde kelimenin kök anlamları içinde uğur veya uğursuzlukla ilgili bir kullanım yoktur ve olması da mümkün değildir.Zaten az önce TDV ansiklopedisinden yaptığımız alıntıda “tayr” kelimesine yüklenilen “uğur ve uğursuzluk” anlamının, kelimenin kendisinden değil, cahiliye çağı Arapların bir işte uğur olup olmadığını anlamak için kuşları kullanmalarından dolayı olduğu uzun uzun anlatılmaktaydı. Bu durumda “tayr” kelimesine uğursuzluk anlamının verilmesi de rivayetler üzerinden olmaktadır. O halde kök manasında “uğurlu ya da uğursuz olmak” manası olmayan bir fiil nasıl olacakta tefa’ül babına geçtiğinde “uğursuz saymak” manası verilecektir. Tefa’ül babında kelimelerin kök anlamlarının değişmediği ve değişmeyeceği, sadece fiilde aşamalılık ve külfet olduğu şeklinde anlaşılacağı, tüm gramer kitaplarında mevcuttur. Eğer bu babta kelimelerin yalın hallerinde bir değişme olmayacaksa ve tefa’ul babında olan bu kelimeye meallerin hemen hepsinde olduğu gibi “uğursuzluğa yormak” manası veriliyorsa, bu durumda kelimenin tefa’ul babı kullanımı gereği anlamın “peyderpey uğursuz saydı ya da zorlukla uğursuz saydı” şeklinde olması gerekirdi. Ama ne kelimenin kök anlamları içinde uğursuz saymak gibi bir mana vardır ne de varlıktaki herhangi bir nesnede, kişide veya olayda uğur ve uğursuzluk vardır! Uğur/uğursuzluk ancak ve ancak Allah’a şirk koşanların uydurduğu aslı olmayan bir inançtır. İşte bu yüzden az önce verdiğimiz ayetlerde اطَّيَّرْنَا (Neml 47), تَطَيَّرْنَا (Yasin 18), يَطَّيَّرُوا (Araf 131) tefa’ul babında fiiller olarak geçen bu kelimelere “uğursuzluğa uğradık, uğursuzluğuna yorarlardı” gibi manaların, طَائِرُكُمْ şeklinde isim olarak geçtiğinde ise “sizin uğursuzluğunuz” gibi bir mananın verilmesinin imkânı olmadığı gibi, böyle manaları vermek şirki Kur’an’ın içine sokarak meşru hale getirmek anlamına gelecektir.

Araf 7/131

فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَٰذِهِ ۖ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ ۗ أَلَا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Onlara bir iyilik (bolluk) geleceği zaman, «Bu bizim hakkımızdır» derler; eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki, onlara gelen uğursuzluk Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler (TDV meali).

Bu ve diğer ayetlerde sorun sadece; يَطَّيَّرُوا ve طَائِرُهُمْ kelimelerine hiç olmayan anlamlar yüklenmesi de değildir. Aynı zamanda muzari bir fiil olan يَطَّيَّرُوا kelimesine “uğursuz sayarlardı” şeklinde mazi bir anlam verilmesi de en az bu anlam kaydırması kadar önemli bir sorundur. Üstelik ayetin başında mazi fiili müzariye çeviren (iza) edatı da bulunmaktadır. Bunlara ilave olarak; ayette 4 defa geçen هُمْ (hum) “onlar” zamirlerinin hangisinin kime gittiğinin tespiti de yapılmadan meal verildiği için, ayetin neresinin kimden bahsettiği de anlaşılmamaktadır. Üstüne; marife olarak geçen الْحَسَنَةُ (el hasenat) kelimesine “bir iyilik” şeklinde nekirabir mana verilmesi de ayrı bir anlam kargaşası oluşturmuştur. Ayette gerçekleştirilen gramer katliamı bunlarla da sınırlı kalmamıştır! Yine ayette “if’al babında” meçhul fiil olarak gelen وَإِنْ تُصِبْهُمْ (ve in tusibhum) kelimesine “eğer kendilerine bir fenalık gelirse” şeklinde bir mana vermek hem if’al kalıbını hem de fiilin meçhul olmasını hiçe saymak anlamına gelmektedir. Dahası ayette geçen إِنْ (in) şart edatı Arapçada en çok kullanılan şart edatlarından biridir ve iki muzari fiili birden cezm eden edatlardandır. Her şeyden önce bu edatla başlayan bir cümlenin hem şartı hem de şarta cevap olarak gelen fiilin kesinlikle gelecek zaman anlamında olması gerekmektedir. Oysa meale bakıldığında kelimelerin muzari olduğunu gösteren bu kadar işarete rağmen, verilen manaların geçmiş zaman olduğu görülecektir. Bu mealin müellifleri (aslında diğerleri de), ayetlerdeki kelimelere mana verirlerken sanki Arapça metne hiç bakmamışlar ya da baktıkları halde görmemişlerdir.

Aşağıya ayetlere daha isabetli olduğunu öngördüğümüz mealleri vereceğiz. Gönül isterdi ki bu ayetlere verdiğimiz her bir anlamın gerekçelerini en ince detayına kadar açıklayalım. Fakat tek başına bunu yapmak bile oldukça hacimli bir çalışmayı buraya almak anlamına gelecektir ki bu da bizi zaten bir türlü gelemediğimiz Süleyman kıssalarından daha da uzaklaştıracaktır. Üstelik bunu yapmak aynı zamanda ayetlerin siyak ve sibakındaki ayetleri de ele almayı zorunlu kılacaktır. Bizim bu ayetler üzerinde durmamızın sebebi ayetlerde geçen tairkelimelerinden dolayı idi. Onun için buraya sadece, yaptığımız detaylı çalışmanın sonucunda ulaşabildiğimiz mealleri yansıtacağız. 

Araf 7/131

فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَٰذِهِ ۖ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ ۗ أَلَا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

Onlara (Musa ve beraberindekilere) bilinen o hasenat geleceği zaman: “kesinlikle bizim olan buydu” derler. Ama onlar (Firavun ve al’i) istenmeyen bir şeye yönlendirildiklerinde, Musa ve beraberlerindekilere daha çok öfkelenirlerdi. Dikkat edin! Onların öfkesi (Musa veya bir) başkasına değil, sadece Allah’ın indi (hakimiyeti)’nedir. Fakat onların çoğunluğu bunu asla bilemeyecek.

(NOT: Bu ayetin ilk cümlesindeki mazi fiillere muzari olarak mana vermemizin gerekçesi; ayetin en başındaki فَإِذَا (iza) edatıdır. Bu edat mazi fiili muzariye çevirir. Yine ilk cümlede; “bilinen o hasenat” şeklinde verdiğimiz mana الْحَسَنَةُ kelimesinin başındaki ال takısından dolayıdır. Yine سَيِّئَةٌ kelimesine “herhangi bir darlık” şeklinde mana vermemiz, kelimenin nekira olmasından dolayıdır.)

Neml 27/46-47

قَالَ يَا قَوْمِ لِمَ تَسْتَعْجِلُونَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ ۖ لَوْلَا تَسْتَغْفِرُونَ اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

Sâlih dedi ki: Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsunuz? Allah’tan mağfiret dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir. (TDV meali)

قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَ ۚ قَالَ طَائِرُكُمْ عِنْدَ اللَّهِ ۖ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ

(Onlar) “Sana ve senin destekçilerin olan o kimselere daha çok öfkelendik!” diye cevapladılar. (Salih) Sizin (giderek artan) öfkeniz Allah’ın indi(hakimiyeti)’nedir. Hayır hayır (daha da kötüsü) siz tamamen yoldan çıkarılıyorsunuz. 

Yasin 36/18-19

قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ ۖ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ

قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ ۚ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ ۚ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ

(Onlar) “Kesinlikle biz size daha çok öfkelendik. Eğer (buna) bir son vermezseniz elbette sizi recm edeceğiz ve bizden size acı verici bir azab dokunacak” dediler.

(Resuller): “Tek dayanağınızın öfkeniz olması, siz (bize) doğru bilgilendirildiniz diye mi?  Elbette ki (sizin hakkınızda bize verilen bilgi doğrudur) siz sınırları aşmış bir kavimsiniz.”

(NOT : Bu ayette geçen ذُكِّرْتُمْ fiili, tef’il babında meçhul bir fiildir. Meçhul fiillerde, fiile bitişen zamir o fiilin öznesi değil nesnesi olur. Dolayısıyla bilgilendirilmenin konusu bu kavimdir. Yani bu kavim hakkındaki bilgi daha önceden resullere verilmiş, onlar detaylı bir şekilde resullere tanıtılmıştır. Parantez içi açıklamaların gerekçesi budur.) 

Biraz önce de belirttiğimiz gibi bu ayetlerden her biri öncesi ve sonrasıyla beraber çok daha geniş bir çalışmada ele alınmalı ve verilen her mananın arkasındaki gerekçeler ortaya konulmalıydı. Fakat biz bu ayetlere Süleyman kıssaları bağlamında geçen tayrkelimesi bağlamında müracaat ettik. Bu yüzden konumuzla alakalı olan kısımlar üzerinde durduk. Şimdi tayrkelimesine “kuşlar” manası verilen diğer ayetleri anlamaya başlayabiliriz. 

Ramazan DEMİR


[1]TDV İslam Ansiklodisi, İlyas Çelebi, Uğursuzluk md. c.42. s. 52

5 yorum

  1. Bir soru,
    Yasin 19 da zukkirtum meçhul fiiline bitişen zamir o fiilin öznesi değil nesnesidir demektesiniz ki doğrudur ancak Araf 131 deki tusibhum meçhul fiilinde aynı kural sizin verdiğiniz mealde de işletilmiş gibi görünmüyor. Yani onlara isabet ettirildi değil onlar isabet ettirildi gibi bir mana olması gerekmez miydi?

  2. selam abi, bir eleştirim olacaktı, hem bu makalede hem önceki makalelerde, rivayet ve israiliyata takılıp kalanları, kendi nefsini ilah edinenleri eleştiriyor ve bu eleştiride haklı olduğunuzu kanıtlamak için deliller sunuyorsunuz. bu doğruyu yanlıştan ayırmak için güzel oluyor ancak abi gerçekten o kısımlara gelince yazı çok sıkıcı oluyor artık ve gereksiz bir şekilde uzuyor bence. Hem rivayetin peşine takılanların ne halde olduğunu görmek için sebt kitabı başlı başına yeter. yusuf kitabı hele fazla bile gelir onların saçmalıklarını dizmek için…

    benim tavsiyem yazılarınızda artık sadece kuran odaklı olarak kelimeler üzerinden anlamı tespit edip o anlamı neden verdiğinizi yazdıktan sonra uygun olan meali yazmanız, böylece hem size hem okuyanlara zaman kaybı olmaz diye düşünüyorum… yanlış bir söylemim varsa sizde eleştirebilirsiniz abi, saygılarımla…

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*