SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -23- KONUŞAN KUŞLAR (3)

KONUŞAN KUŞLAR -3

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Ne yeryüzündeki dabbe ne de iki kanadıyla uçan tair sizin emsaliniz olan topluluklardan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

Bu ayette geçen dabbe ve tair kelimelerinin topluluk açısından bizim yani insanlığın emsali olarak bildirilmesi, aynı zamanda onları anlamak için bize verilen ipuçlarıdır. Bu ipuçlarının daha anlaşılır hale gelmesi cümlede geçen أَمْثَالُكُمْ (emsalukum) ve أُمَمٌ (umemun) kelimelerinin daha iyi anlaşılması ile mümkün olacaktır. Bu, sadece dabbe’nin değil aynı zamanda asıl konumuz olan tair kelimesinin de içeriği hakkında bizi, doğru anlama sevk edecektir.

أَمْثَالُكُمْ (emsalukum) kelimesindeki أَمْثَال (emsal) kelimesi م ث ل (mim+se+lam) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 169 kelime bulunmaktadır.

مُثُول (musulun) sözcüğü temelde “ayağa kalkıp dikilme” anlamındadır.

 المُمَثِّل (mümessil): Bir başkasının misali üzerine musavver; biçimlendirilmiş, belirli bir şekil verilmiş, tasvir edilmiş, şekillendirilmiş ya da resmedilmiş olan.

مَثَلٌ (meselun) ise, biri diğerini açıklasın ve tasvir etsin diye aralarındaki bir benzerlikten hareketle bir şeyle ilgili söylenen bir söze benzer bir söz söylemeyi ifade eder.

المَثَل (el-meselu) sözcüğü iki şekilde kullanılır.

Birincisi: شِبْهٌ (şibhun) ve  شَبَهٌ (şebehun) kullanımlarına benzer bir şekilde (mislun) anlamında kullanılır.

İkincisi: Bir şeyin -hangi anlam olursa olsun- anlamlardan birinde bir başkasına benzediğini ifade eder. Benzerlikle ilgili vazedilmiş olan lafızların en genel anlamlısı budur. Çünkü:

نِدٌّ (niddun) yalnızca bir şeyle cevherde ortak olanlarda kullanılır.

شِبْهٌ (şibhun) yalnızca nitelikte ortak olanlarda kullanılır.

مُسَاوٍ (müsavin) yalnızca nicelikte ortak olanlarda kullanılır.

شَكْلٌ (şeklun) yalnızca miktar ve mesahada; yer, yüzey ölçümünde ortak olanlarda kullanılır.

مِثْلٌ (mislun) ise bunların tümünü kapsar. Bundan dolayı Yüce Allah, benzetmeyi her yönden nefyetmek istediğinde hassaten bunu zikreder.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ  “Onun misli gibi bir şey yoktur” (42/11).

المِثَال (misal): bir şeye, kendisine benzer, eş bir şeyle mukabele etmek, ona kendisine benzer bir şeyle karşılık vermek; ya da yapılacak bir işte kendisine uyulması için belirli bir şey vaz etmek.

المُثْلَتُ (musletu): İnsanın başına gelen ve böylece başkasının bakıp da kendisini geri tutatacağı, alıkoyacağı ya da sakınacağı ibretialem olacak bir misal haline getirilen intikam ya da ceza kabilinden bir karşılık.[1]

Görüldüğü gibi bu açıklamalara göre ayette geçen أَمْثَالُكُمْ (emsalukum) kelimesinin kast ettiği, dabbe ve tair’in أُمَمٌ (umemun) yönünden insanlara benzemesi; sadece kelle sayısı değil aynı zamanda cevherde, nitelikte, nicelikte, şekilde de benzemesini, birinin diğerine eşdeğer olmasınıgerektirmektedir. Yani دَابَّةٍ (dabbe) ve طَائِرٍ (tair) kelimelerinin kast ettiği varlık türleri أُمَمٌ(umemun) açısından bizlere(yani insanlara) eşdeğerdirler. Aslında sırf bu açıdan bakıldığında bile, dabbe ve tair kelimelerinin hayvanlar ve kuşlar gibi akılsız varlıklar olamayacağı ve toplum olma yönünden insanlara eşdeğer olmalarının da imkânsız olduğu anlaşılacaktır.

Müfessirler kelimelere kuşlar ve hayvanlar manası verdikten sonra, her iki varlık türünün insanlarla olan benzerliğini şu şekilde açıklamışlardır.

إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ : “Hepsi sizin gibi ümmetlerdir” buyruğu hakkında Ferrâ şöyle demiştir: “Her çeşit canlı, başlı başına bir ümmettir. Nitekim Hz. Peygamber bir hadisinde, “Şayet köpekler ümmetlerden bir ümmet olmasaydı, onların öldürülmelerini emrederdim” buyurmuş, böylece de köpeklerin bir ümmet olduğunu beyan etmiştir.

Bu sabit olunca biz deriz ki: Bu âyet-i kerime, yerde yürüyen canlılar ile kuşların da bizler gibi olduğuna delâlet etmektedir. Âyet-i kerimede, bu benzerliğin hangi manalarda olduğu hususuna delâlet eden bir açıklama yoktur. Bundan muradın, benzerliğin bütün yönlerden olduğunun söylenmesi de mümkün değildir. Aksi halde o hayvanların, biçim, sıfat ve yaratılış bakımından bizim gibi olmaları gerekirdi ki bu bâtıldır. Böylece, âyet-i kerimede, bu benzerliğin hangi konular ve durumlar hakkında olduğu hususunda bir delâletin bulunmadığı ortaya çıkmış olur. Bunu açıklar mısınız?

Cevap: Alimler, Cenâb-ı Hakk´ın bu âyette insan ile “dâbbe” (kımıldayan, debelenen canlılar) ve kuşlar arasında bir benzerlik bulunduğuna dair vermiş olduğu hükmü tayin etme hususunda ihtilâf etmişler ve şu görüşleri ileri sürmüşlerdir:

Birinci görüş: Vahidî, İbn Abbas (r.a)´ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Cenâb-ı Hak, bu âyetle, “Onlar beni tanıyor, beni birliyor (tevhîd), beni teşbih ediyor ve bana hamdediyorlar…” manasını kastetmiştir. Müfessirlerden büyük bir grup bu görüşü benimseyerek, “Bu canlılar Allah´ı tanıyor, O´na hamdediyor, O´nu birliyor ve O´nu teşbih ediyorlar…” demişler ve bu görüşlerine “Hiçbir şey hariç olmamak üzere, hepsi O´na hamd ile teşbih eder…” (isra. 44) âyetiyle; yine hayvanların vasıfları hakkındaki, “Her biri duasını da, teşbihini de muhakkak bilmiştir” (Nur, 41) ayetini; ve keza Cenâb-ı Hakk´ın, karıncaya ve hüdhüd´e hitap etmesini delil getirmişlerdir ki, biz bu meselenin tahkikini, bu âyetleri tefsir ederken daha geniş olarak ele alıp inceledik…

Ebu´d-Derdâ´nın da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hayvanların akılları, şu dört şey müstesna, her şeyden uzaktır, anlayamaz: Marifetullah, (Allah´ı tanımak), rızık peşinde koşmak, erkek ve dişinin birbirini tanıması ve onlardan her birinin diğeri için hazırlanması…”

Yine, Hz. Peygamber (s.a.s)´in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kim bir serçeyi boş yere öldürürse, o serçe Kıyamet gününde, seslenerek Allah a gelir de şöyle der: ´´Ya Rabbi, bu beni boş yere öldürdü. Benden istifade etmediği gibi, yeryüzünün otlarından yememe de müsaade etmedi.

İkinci görüş: Bu âyetten “Onlar, tıpkı insanlar gibi, birbirlerine benzemeleri, birbirleriyle ünsiyet edip birbirlerini sevmeleri ve birbirlerinden doğmaları bakımından birer ümmet, birer cemaat ve mahluk olmaları hususunda sizin gibi ümmetlerdir” manası murad edilmiştir.

Ancak ne var ki, bu görüş itibariyle bir kimse şöyle sorabilir: “Âyeti bu manaya hamletmek, nazar-ı dikkate alınacak bir fayda temin etmez. Çünkü bütün canlıların bu nitelikleri taşıdığı, herkes için malum olan bir husustur. Binaenaleyh, bunların böyle olduğunu bildirmede herhangi bir fayda yoktur.

Üçüncü görüş: Bu ifadeden, “Onlar, Allah´ın onların işlerini tedbir edip, onları yaratması ve rızıklarını tekeffül etmesi hususunda bizim gibidirler” manası murad edilmiştir. Bu görüş, varlığı zarurî olarak bilinen şeyleri haber verme hususunda, ikinci görüşe daha yakındır.

Dördüncü görüş: Bundan murad şudur: Allahu Tealâ insanların halleriyle alakalı olarak ömürleri, rızıkları, ecelleri, mutlu (saîd) veya şakî (bedbaht) mi olacakları gibi hususları Kur´ân-ı Kerim´de iyice anlattığı gibi, aynı şekilde bütün canlılar hakkında da, bütün bu hususları, yine Kur´ân-ı Kerim´de anlatmıştır. Bunun delili ise O´nun, “biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık…” buyurmuş olmasıdır. Halbuki, bu cümlenin “hepsi sizin gibi ümmetlerdir” sözünün peşinden getirilmesinin faydası ancak bizim söylediğimiz husustur.

Beşinci görüş: Cenâb-ı Hak, bu ifadesiyle, onların Kıyamet gününde hasrolunmaları ve haklarının kendilerine verilmeleri hususunda, bizim gibi olduklarını kastetmiştir. Nitekim. Hz. Peygamber (s.a.s)´in “Kısas yapılarak boynuzludan boynuzsuzların hakkı alınır” dediği rivayet edilmiştir.

Altıncı görüş: Âyetin, daha önceki kısımla münasebeti hususunda bizim tercih ettiğimiz görüştür ki, o da şudur: Kâfirler, Hz. Peygamber (s.a.s)´den kesin, açık ve net bir mu´cize getirmesini talep etmişlerdi. Böylece Cenâb-ı Hak da yardımının insanlara ulaşması gibi, bütün canlılara da ulaşıp yetiştiğini beyan buyurmuştur. Rahmeti ve lütf-u keremi, hayvanlara dahi cimrilik yapmayacak bir dereceye ulaşmış olan bir zat, bu rahmeti ve fazl-u keremi hususunda, insanlara haydi haydi cimri davranmaz. Böylece, Allah´ın kesin mu´cizeleri izhâr etmekten geri durması, bu mu´cizelerin izhâr edilmesinin, o soranlar için bir fayda temin etmediğine ve o mu´cizelerin, onların taleplerine uygun bir biçimde izhar edilmesinin, onlara çok büyük bir zarar isabet etmesine yol açacağına delâlet etmiştir.

Yedinci görüş: Ebu Selmân el-Hattabî´nın, Süfyan İbn Uyeyne´den rivayet etmiş olduğu şu husustur: Bu âyeti okuyunca Süfyan İbn Uyeyne şöyle demiştir: “Yeryüzünde bulunan her insanda, hayvanlardan bir kısmına benzeyen bir yön vardır. Meselâ insanlardan kimisi, arslanın saldırması gibi saldırır; bir kısmı kurdun koşması gibi koşar; bir kısmı, köpek gibi havlar; bir kısmı, tavus kuşu gibi bezenir süslenir; bir kısmı da domuza benzer. Çünkü bakıcısı domuza güzel bir yiyecek getirdiğinde o onu yemez; adam onun çöplüğünden ayrılır ayrılmaz, domuz kendi çöplüğünü ve pisliğini yemeye başlar. İşte bunun gibi öyle insanlar vardır ki, elli tane hikmetli söz duyar da, onlardan bir tanesini bile bellemez, ama sen bir defa hata etsen, onu hemen kafasına kor, her mecliste onu anlatır…” Daha sonra Süfyan, sözüne devamla şöyle demiştir: “Kardeşim, bil ki sen, ancak yırtıcı canlılar ve hayvanlarla haşir neşir olmaktasın. Binaenaleyh, onlardan iyice sakın ve kendini koru…” İşte bu konuda söylenenlerin tamamı bundan ibarettir.[2]

Bu müfessirin (ve diğerlerinin) açıklamalarına başlarken ayette bahsedilen emsal olma yönünün bilinmediğini, ayette belirtilmediğini söylemeleri anlaşılır gibi değildir. İfade gayet açık ve nettir. Ümmet olmayı hayvanların musahhar kılındıkları için bir araya gelip sürüler olmalarına indirgeyip, daha sonra insanlarla hayvanlar arasındaki ümmet benzerliğini: “Yeryüzünde bulunan her insanda, hayvanlardan bir kısmına benzeyen bir yön vardır. Meselâ insanlardan kimisi, arslanın saldırması gibi saldırır; bir kısmı kurdun koşması gibi koşar; bir kısmı, köpek gibi havlar; bir kısmı, tavus kuşu gibi bezenir süslenir; bir kısmı da domuza benzer. Çünkü bakıcısı domuza güzel bir yiyecek getirdiğinde o onu yemez…”işte bu şekilde açıklamak hangi aklın ürünüdür anlamak mümkün değildir.

Ayette geçen tair ve dabbe türü varlıkların ümmetler olma açısından insanların emsalleri olmasının buyrulması her şeyden önce, nelerin insanları ümmetler haline getirdiğinin tespitinin yapılmasını gerektirmektedir. Yani insanların ümmet olma sebeplerini anlamamız aynı zamanda o varlıkların da hangi sebeplerden dolayı ümmetler olduklarını anlamamızı sağlayacaktır çünkü ayette أَمْثَالُكُمْ (emsalukum) “sizin emsallerinizdir” buyurulmuştur. 

Ayette geçen أُمَمٌ (umemun) kelimesi aynı kök harflerinden yani أ م م(elif+mim+mim) harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş iki tanesi sıfat bir tanesi zarf geri kalanın tamamı isim olmak üzere 118 kelime bulunmaktadır. 

الااُمُّ (ümmü): Babanın mukabili. Bir kimseyi doğuran yakın anne ve onu doğuranı doğuran uzak anne.

Bir nesnenin mevcudiyetinde; yetiştirilmesinde, ıslahında ya da başlamasında temel teşkil eden her şeye الااُمُّ denir. El-Halil şöyle demiştir: Sonraki diğer şeylerin kendisinde toplandığı ya da kendisine bitiştiği şeye امّ(ümm) denir.

وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَدَيْنَا “Ve hakikat o, bizim nezdimizdeki ana kitapta…” (43/4). Yani Levh-i Mahfuz’dadır. Zira ilimlerin, bilgilerin tümü ona mensuptur ve ondan doğar. Ayrıca reise, kumandana da امّ الجيْش (ummu’l ceyşi) “ordunun anası” denir.

الاُمَّةُ (ümmet): Aynı din, aynı zaman ya da aynı mekan olsun, herhangi bir şeyin kendilerini bir araya getirdiği her çeşit cemaat, topluluk.[3]

Bir topluluğun ümmet olması için mutlaka bir asla dayanması gerekmektedir. Bunun yanında Yüce Allah Kur’an’ın tamamında ümmet kelimesini hep inanç çerçevesinde kullanmıştır. İnsanları bir araya getiren ve onları topluluk yapan ırk, din, dil, coğrafya, ideoloji gibi çeşitli etkenler olabilir. Ama bunların kökenine inildiğinde en dipte bir inancın olduğu görülecektir. Mesela, ırka dayalı bir toplum oluşturulmasında ana etken o ırkın diğerlerinden daha üstün olduğu inancı vardır. İdeolojiye dayalı toplumlar, sahip oldukları ideolojinin diğerlerinden daha iyi olduğuna inandıkları için onu kendileri için birleştirici unsur olarak kabul ederler. Yani her ne olursa olsun insanları diğerlerinden ayıran her şeyin temelinde aslında inanç yatmaktadır. İşte bu inanç toplumları inanılan şeyler üzerinde ümmet haline getirmektedir. Kur’an’ın hiçbir yerinde insanların ev yapmalarından, ülke kurmalarından, avcılıklarından, ticaret yapmalarından ya da az önce yaptığımız alıntıda olduğu gibi; aslan gibi saldırmalarından, köpek gibi havlamalarından ya da kurt gibi koşmalarından dolayı ümmet olduklarını bildiren tek bir ayet yoktur. Tuhaf olan şudur ki ayette, emsal kılınanların insanlar olduğu açıkça bildirilmesine rağmen müfessirlerimiz ayeti tersine çevirmiş kuşlar ve hayvanlar manasını verdikleri, dabbe ve tair’in emsal olduklarını söylemişlerdir. 

Kelimenin Kur’an’da geçtiği tüm yerlere bakıldığında ümmet ayrımının hep inanç temelli olduğunun görüleceğini belirtmiştik.

Bakara 2/213

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ ۚ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۖ فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ ۗ وَاللَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir. (DİB meali)

Mesela bu ayette geçen كَانَ النَّاسُ أُمَّةً “insanlar tek bir ümmetti” cümlesini ele alalım. Ayete dikkat edilirse resullerin gelmesinin, insanların tek bir ümmet haline gelmelerinden daha sonraki bir dönemde olduğu rahatlıkla görülecektir. Geleneksel anlayış bu kadar açık ifadelere rağmen ilk insanın Âdem olduğuna inandığı için, bu ayetin söyledikleri de anlaşılmamaktadır. Ayette كَانَ النَّاسُ أُمَّةً “insanlar tek bir ümmetti” buyurulduktan sonra başlayan cümle, ف febağlacıyla başlamaktadır. Yukarıdaki meal bu bağlacı görmemiştir. Oysa bu bağlaç bir önceki cümle ile bir sonraki cümle arasında; sebep-sonuç, ardışıklık gibi ilişkiler kurulmasını sağlamaktadır. İşte bu yüzden كَانَ النَّاسُ أُمَّةً “insanlar tek bir ümmetti” şeklinde gelen cümlenin devamına bu bağlaçtan dolayı “sonra” şeklinde ardışıklık bildiren bir kelimenin gelmesi gerekmektedir. Sadece bu bağlacın görülmesi durumunda bile, geleneğin sıkı sıkıya yapıştığı ve anlaşılmaz bir inatla savunulan, “Âdem ilk insandır”tezi çökecektir. Çünkü Âdem ilk insansa “insanlar tek bir ümmetti sonra Allah nebiler gönderdi” şeklinde bir cümlenin kurulması imkânsız hale gelecektir. Yüce Allah birçok ayette Âdem’le konuştuğunu, ona öğrettiğini, vahyetttiğini, kelimeler ilettiğini bildirmiştir. Bunlar onun nebi/resul olduğunun sayısız delilidir. Oysa Adem’in ilk insan olarak kabul edilmesi durumunda “insanlar tek bir ümmetti sonranebiler gönderdi…” şeklindeki bir cümlede öncelik-sonralık yer değiştirmektedir. Çünkü Âdem hem ilk insan hem de ilk resul olmaktadır. Öyleyse insanlığın resullerden önce değil, resullerden sonra olması gerekirdi. Ama yukarıdaki ayette cümle hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede açıktır. Önce insanlar vardı ve tek ümmettiler sonra Yüce Allah nebiler ve onlarla beraber kitap gönderdi;

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ İnsanlar tek bir ümmetti sonra Allah uyarıcılar ve müjdeciler olarak nebileri gönderdi ve onlarla beraber o kitabı indirdi.

Resullerden önce insanlığın tek bir ümmet olması ise ne ırktır ne de dildir. Çünkü hem ırkları hem de dilleri, daha yaratılış aşamasında farklı kılan Yüce Allah’tır.

Rum 30/22

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ ۚ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ

Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır. (DİB meali)

Diller de renkler de Allah’ın ayetidir yani insan icadı değildir ve bu, daha yaratılış aşamasında Yüce Allah tarafından belirlenmiştir.

Rahman 55/3-4

خَلَقَ الْإِنْسَانَ

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

İnsanı yarattı. 

Ona beyanı öğretti. 

İnsan türü konuşmayı Yüce Allah’tan öğrenmiştir. Ses çıkarmak öğrenilen değil, doğuştan gelen bir kabiliyettir ama doğuştan gelen ses çıkarma kabiliyetiyle kendini ifade etmek ancak öğrenilen bir şeydir. İşte Yüce Allah insana bunu öğretmiştir. Bu durumda: “Eğer ırklar ve diller, resullerin gelmesinden önce varsa onların tek ümmet değil, dil ve ırk gibi sebeplerin üzerine temellendirilmiş birçok farklı ümmet olmaları gerekirdi!” şeklinde bir itiraz ortaya çıkmaktadır.

Fakat bu itiraz doğru bir itiraz değildir. Çünkü; Yüce Allah hiçbir zaman ırk ve dil üzerinden oluşan toplulukları ümmet saymamıştır. Resuller gelmediği için onlardan önceki insanların sahip olacağı tek bir inanç vardır o da inançsızlık. Nedense bazı çağdaş müellifler Yüce Allah’ın vahiyle bildirdiği şeylerin Yüce Allah vahiyle bildirmemiş olsa bile bilinebileceğini söylemişlerdir. Evet belki insan kısmi olarak birtakım şeyleri bilebilir fakat Yüce Allah bildirmemiş olsaydı bu bilgiler doğru bile olsa zandan öte bir değere sahip olmayacaktı. Yani asla insanlığın ortak değeri olamazdı. Üstelik elde edilen bu bilgi Yüce Allah’ın bildirdiklerinin yanında okyanuslardaki bir damla olmaktan öteye geçmeyecekti. Üstelik gayb ve ahiret inancı hiçbir zaman mümkün olmayacak, hatta insanın yaşamının bir gayesi kalmayacaktı. İnsanı insan yapan en büyük yaşama gayesi Yüce Allah’ın onu imtihana tabi tutmasıdır. 

İşte resuller gelmeden önce insanlar bunlara sahip olmadıkları için diller ve ırklar farklı olsa da hatta çok farklı toplumlar oluştursalar da inanç yönünden hepsinin ulaşabilecekleri seviye aynı olacaktır. Çünkü ellerinde hak ve batılın, doğru ve yanlışın, gerçek ve yalanın, gayb ve müşahedenin, hayat ve sonrasının, görünenin ve görünmeyenin doğru bilgisi, kıstası, mihenk noktası yoktur. İlimin, bilimin, toplumun, anlamın her şeyin başlaması için bir başlangıç noktasının olması muhakkaktır. İnsanoğlu, eğer Yüce Allah bildirmeseydi O’nun her şeyi başlatan ilk, her şeyi sonlandıran son olduğunu asla bilemez, bulamaz, keşfedemezdi. İşte insanları resuller gelmeden önce tek ümmet yapanda budur. 

Yüce Allah’ın ümmet kavramına yüklediği anlamın inançla alakalı olduğuna dair tek ayet bu da değildir.

Bakara 2/128

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِنَا أُمَّةً مُسْلِمَةً لَكَ وَأَرِنَا مَنَاسِكَنَا وَتُبْ عَلَيْنَا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini ve ilkelerini göster. Tövbemizi kabul et. Çünkü sen, tövbeleri çok kabul edensin, çok merhametli olansın.” (DİB meali)

İbrahim ve İsmail Yüce Allah’a kendi zürriyetlerinden “teslim olmuş bir ümmet” dilemektedirler. Demek ki insanoğlunun teslim olmama üzerine ümmet olmaları da mümkündür. Eğer ümmet kavramı sırf bir soydan gelip kalabalıklar oluşturma üzerine kurulsaydı Yüce Allah tek başına olduğu halde İbrahim için ümmet dermiydi?

Nahl 16/120

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلَّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

Gerçek şu ki, İbrahim asla müşriklerden biri olmayan tek başına bir hanîf, Allah için boyun büken tek başına bir ümmetti.

Onu diğerlerinden ayırıp tek başına ümmet haline getiren, soy olsaydı soydaşları olduğu için, ailesi olsaydı ailesi olduğu için, dil olsaydı o dili kendisinden başkası da konuştuğu için tek başına olamazdı. Ümmet kelimesini ırk, kavim yerine koyup o şekilde anlam vermenin de imkânı yoktur.

Araf 7/159

وَمِنْ قَوْمِ مُوسَىٰ أُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ

Mûsâ’nın kavminden (insanları) hak ile doğru yola ileten ve onunla adaletli davranan bir ümmet vardı.

Musa’nın bir kavmi olmasına rağmen, o kavim onları ümmet yapmamış ama o kavim içinden bir grup doğruya kılavuzluk ettiği için ümmet olmuşlardır. Onları ümmet yapan şey kavim değil inançlarıdır. 

Mü’minun suresinde birçok resulün kıssası anlatıldıktan sonra şu ayetler gelmektedir;

Müminun 23/52-53

وَإِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ

فَتَقَطَّعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا ۖ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ

Sizin ümmetiniz tek bir ümmettir işte bu kesin (gerçek)’tir ve bende sizin rabbinizim, o halde ilkeli olun!

Bunun ardından kendi işlerini aralarında zuburlara bölüp parçaladılar ve her hizb kendi yanında olanla övünmektedir.

Enbiya 21/92

إِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ

Kesinlikle bu tek bir ümmettir sizin ümmetiniz, ben de sizin rabbinizim, o halde sadece bana kulluk edin!

Hiçbir yorum, tefsir ve açıklamaya ihtiyaç duymayan bu ayetler ümmet olmanın temelinde inanç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’da tekil olarak 51, çoğul olarak 11 defa geçen أُمَّةً (ümmet) kelimesi asla ırk, dil, din, soy, sop ile bir araya gelen insanları değil, doğru ya da yanlış bir inanç üzere bir araya gelen insanları kast etmektedir. 

Bu kadar açıklamadan sonra anlamaya çalıştığımız en’am suresindeki ayete döndüğümüzde, orada geçen tair ve dabbe kelimelerinin kesinlikle akıllı ve iradeli varlıkları kast etmesi gerektiği şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmış olmaktadır.

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Ne yeryüzündeki dabbe ne de iki kanadıyla uçan tair sizin emsaliniz olan ümmetlerden başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

Demek ki hem dabbe hem de tair, ümmet olma açısından insanların emsalidir. Yani insanların ümmetler olmalarını sağlayan şey neyse onlar da aynı sebeplerden dolayı ümmetler olmuşlardır. Yani inanç temelli farklı birliktelikler, farklı toplumlar oluşturmuşlardır. Aslında bu gerçek Cin suresinde bizzat cinler tarafından ifade edilmiştir.

Cin 72/11

وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ كُنَّا طَرَائِقَ قِدَدًا

“Doğrusu içimizde salih olanlar da var, olmayanlar da. Ayrı ayrı yollar tutmuşuz.” (DİB meali)

Bu ayet bir yandan cinlerin kendi aralarında farklı ümmetlere bölündüğüne işaret ederken, bir başka yönü ile de dikkat çekmektedir. Ayete dikkat edilirse hem مِنَّا الصَّالِحُونَ (minne’s salihun) “bizden Salihler” hem de وَمِنَّا دُونَ ذَٰلِكَ (minna düne zalike) “bizden bunun dışında” cümlelerinde geçen kelimelerin hepsinin isim tamlaması ve marife (tanınan, bilinen) bir kalıpta olduğu görülecektir. Oysa bizzat cinlerin kendisi gaybi varlıklardır. Bu ayetler insanlara gönderilmiş ve ayetlerdeki kelimeler insanlar bilsin diye marife kılınmıştır. O halde gaybi varlıklar içinde salih olanların ve onların dışında kalanların kimler olduğunun bizim tarafımızdan biliniyor olması ya da en azından Kur’an’ın içinde bunların tanıtılmış olması gerekmektedir.

Enfal 8/22

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ

Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir. (DİB meali)

Enfal 8/55

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler. (DİB meali)

Yüce Allah’ın kitabına bakıldığında varlıkların en şerlisi olarak tanıtılan tek yaratık şeytan/lardır. Cinlerden ve İblis’in soyu olduğunu, daha önce üzerinde durduğumuz Kehf 50. ayetten öğrendiğimiz şeytanlar ve soyları, akıllı ve iradeli varlıklar içindeki en şerli varlıklardır. Yüce Allah birçok ayetinde bunu bize bildirmiş, gaybi varlık olmasına rağmen bilinir kılmıştır. Bu bilme ve tanıma onun yüzünü değil, onun yüzünü görmesek bile anlayacağımız, bilebileceğimiz bir tanımadır. Üstelik bu sadece gaybi varlıklardan olan şeytanlar için değil insanlardan olan şeytanlar için de geçerli bir durumdur. Cin türü varlıkların şeytan ümmeti dışında kalan ümmetleri de vardır. Mesela hem Cin suresinin tamamında hem de Ahkaf suresinin 29-35 ayetleri arasında anlatılan cinlerle ilgili kıssalara bakıldığında onların da iman edip mü’min oldukları görülmektedir. İşte bu, onları başka bir ümmet sahibi daha yapmaktadır. Bunun yanında daha önceki bölümlerde meleklerin de tür olarak cinlerden olduğunu ortaya koymuştuk. Çok farklı görev tanımıyla iş yapan melekler ise cinlerden olan başka bir ümmettirler. Yani cinler de; tıpkı insanların iman, küfür, fısk, nifak üzerine toplum oluşturmaları gibi ümmetler oluşturmuşlardır.

Fakat bu söylediklerimiz üzerinden anlamaya çalıştığımız En’am suresindeki ayete döndüğümüzde dabbe ile beraber sayılan varlığın (tair) iki kanadı ile uçan bir varlık türü(!) olması gerekmektedir. İşte bu durum tüm meal ve tefsirlerin “iki kanadıyla uçan kuşlar” şeklinde mana verdikleri طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ (tairin yetiru bi cenahayhi) ifadesinde geçen kelimelerin de anlaşılmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu kelimeler hakkında detaylı bilgiler vermeden önce şunun bilinmesi gerekmektedir. Kur’an’da kuşlar dışında kanatları olduğu söylenen başka bir varlık daha vardır: Melekler! Bu onların da uçma kabiliyetlerinin olduğunu göstermektedir. Burada mevzu meleklerin kanatlarının tüyleri, şekilleri, aerodinamik yapılarını anlamak değildir. Kaldı ki onları marife yapan şey bu değildir. Uçma şekillerini bilemesek bile, pek çok ayette meleklerin semavatta olduğu, bulutların arasından inebilecekleri, ruhla beraber peyderpey indikleri gibi ayetlerde anlatılan olayların mutlaka uçma kabiliyeti gerektirdiği gayet açıktır. Birazdan bu ayetler verilecektir.

Ayette geçen طَائِرٍ(tair) kelimesi ط ي ر (tı+ya+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 4 tanesi fiil geri kalanları isim olmak üzere 29 kelime bulunmaktadır. 

الطَّاَءِر (et-tair): Havada, yüzer gibi ya da yolculuk eden bütün kanatlılar. Fiil olarak kanat sahibi bir canlı havada iki kanadıyla hareket etti, uçtu anlamında يَطِيرُ (yetiru) ve طَارَ (taara) şeklinde kullanılır. 

تَطَيَّر فُلاَنٌ (tetayyera fulanun) veاطَيَّر (tayyar) fiilleri temelde “kuşları uğurlu saymak” anlamına gelir. Bu temel anlamdan sonra uğurlu uğursuz her türlü şeyle ilgili kullanılmıştır.[4]

Önemine binaen bu kelimeyle ilgili biraz daha fazla detayın verilmesi fazladan olmayacaktır. 

  • طَار صَوَابُه……………….. Aklı başından gitti.
  • طَارَ الى مَكَانِ الحآدث………. Olay yerine koştu.
  • طَارَ صِيتُهُ…………………. Namı yayıldı, meşhur oldu.
  • طَارَ بِلُبِّه …………………… Çılgına çevirdi. Çıldırttı. Aklını başından aldı.
  • طَارَتْ نَفْسُهُ شُعاعًا ………….. Kafası karıştı.
  • طَارَ طَاءِرُه………………… Çok kızdı. Öfkelendi. Tepesi attı.[5]

İsfahani’nin açıklamalarında en dikkat çeken şey, tair kelimesine yüklenilen uğur-uğursuzluk anlamıdır. Hakikaten bu hem çok tuhaf bir açıklamadır hem de bu açıklamanın İslam’ın temel değerleriyle bir alakası yoktur. Çünkü Yüce Allah hiçbir varlığa uğur veya uğursuzluk gibi bir anlam yüklememiştir. Bir eşyanın, bir olayın, bir varlığın ya da bir kişinin uğurlu ya da uğursuz olduğuna inanmak resmen fetişizm ve totemizm’dir. Fakat İslam uleması(!) bu totemist anlayışı sadece tanımakla kalmamış, Yüce Allah’ın ayetlerine bile bu yönde anlam vermişlerdir. Birazdan bu şekilde mana verilen ayetleri ele alacağız. Fakat o ayetlere geçmeden anlamaya çalıştığımız طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ (tairin yetiru bi cenahayhi) ifadesindeki بِجَنَاحَيْهِ (bi cenahayhi) kelimesi üzerinde de durmak gerekmektedir. Aslına bakıldığında bu ifadede iki kanat anlamı verilen bu kelime fazlalık gibi durmaktadır. Çünkü zaten tüm kuşlar iki kanatlıdır. Ayrıca iki kanatlarıyla uçan kuşlar şeklinde belirtilmesinin hiçbir anlamı yoktur. Fakat bu durum, tair kelimesine kuşlar manası verilmesi durumunda böyledir. Üstelik bu ifadeye “iki kanadıyla uçan kuşlar” manası verilmesi durumunda uçuşan ve ikiden fazla kanat sahibi olan varlıklar dışlanmış olmaktadır. Çünkü sineklerden, kelebeklere birçok uçan varlık vardır ve kanat sayıları iki değil daha fazladır. Dahası onlarda topluluklar halinde yaşamaktadırlar.

الجناح (cenah) Kuşların kanadı. Bir nesnenin iki yanı جَنَاحَان (cenahan) olarak adlandırılarak geminin iki yanı, ordunun iki kanadı, vadinin ya da derenin iki yanına da (cenah) denmiştir.

وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ Elini yanına, böğrüne sok (20/22).

وَاضْمُمْ إِلَيْكَ جَنَاحَكَ مِنَ الرَّهْبِ Ve kanadını korkudan kendine çek (28/32)

Bu kelime ج ن ح (cim+nun+ha) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 34 kelime bulunmaktadır. Çoğunlukla (25 kez) جُنَاحٌ (cunahun) şeklinde gelen bu kullanıma meallerin tamamında “günah” anlamı verilmiştir.

Enfal 8/61

وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ ۚ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Eğer barış için taraf olurlarsa sen de ona taraf ol ve Allah’a tevekkül et. Çünkü sadece O’dur es-Semiu ve el-Alim olan. 

Kelime bu ayette fiil olarak bir şeyin tarafı olmak anlamında kullanılmıştır.

İsra 17/24

وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِي صَغِيرًا

O ikisini merhametten kaynaklanan o tevazuun kanadıyla koru ve de ki: Rabbim küçükken beni yetiştirdikleri gibi sende o ikisine çokça merhamet et.

Bu ayette ise kelime soyut bir anlamın bir boyutu olarak kullanılmıştır. Çünkü ayette geçen hem merhamet hem de zül kelimeleri somut değil soyut manalar ifade eden kelimelerdir. Soyut bir mananın tarafı olan bir şey bizim anlayacağımız şekliyle boyut kavramıdır. Zaten kelime bu anlamıyla Türkçeye bile geçmiştir. Bahse konu olan cenah yani taraf eğer somut bir anlama geliyorsa bu durumda bir şeyin yanı, tarafı şeklindedir. Ama mana soyut bir şeyi kast ediyorsa o şeyin boyutuanlamına gelmektedir. 

Fatır 35/1

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَىٰ وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ ۚ يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratmada dilediğini artırır. Şüphesiz Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter. (DİB meali)

Bu ayet tüm meal ve tefsirler tarafından yukarıdaki meale benzer şekilde anlamlandırılmıştır. Ayete biraz dikkat edilirse, hiçbir zaman kanatlarını göremeyeceğimiz varlıkların kanatlarının sayılmasının melekleri anlamaya bir katkı sunmadığı tam tersi anlamamaya yol açtığı görülecektir. Mesela, mealde meleklerin iki, üç ve dört kanatlı oldukları belirtilmiştir. İki ve dört kanat insanlar tarafından tasavvur edilebilir bir şeydir. Çünkü etrafımızda iki ve dört kanatlı varlıklar bulunmaktadır. Fakat bir varlığın üç kanatlı olması bizim asla tasavvur edemeyeceğimiz bir şeydir. Çünkü gördüğümüz varlıklar içinde üç kanadı olan bir varlık bulunmamaktadır. Bu durum; ayette geçen أَجْنِحَةٍ (ecnihatin) kelimesine somut manada bildiğimiz tüylerden oluşmuş kanatlar manasının verilmesinden kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki kesin olarak iman etmemiz emredilen melekler hakkındaki algılarımız, her şeyimizde olduğu gibi Yüce Allah’ın kelamı üzerinden değil, rivayetler üzerinden şekillenmiştir. Genelde kanatlı, cinsiyetleri olmayan, yemeyen içmeyen, Allah’a hiçbir şekilde bir itiraz getirmeyen varlıklar olarak bilinen melekler hakkında, Kur’an merkezli bir çalışma henüz bulunmamaktadır (ya da biz bulamadık). Oysa Kur’an’da haklarında en fazla malumat bulunan varlıkların başında melekler gelmektedir.

Fatır suresindeki ayetin ilk cümlesine bakıldığında konunun meleklerin yaratılışı ile ilgili değil, onların resul kılınmaları ile alakalı olduğu görülecektir. Yukarıdaki meal ilk cümleyi melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan şeklinde çevirmiştir. Oysa meleklerin kanat sayılarının onların resul oluşlarıyla hiçbir alakası yoktur. Çünkü meleklerin elçi seçilmeleri de tıpkı müşahede aleminde olduğu gibi Yüce Allah’ın seçimiyle olmaktadır. 

Hac 22/75

اللَّهُ يَصْطَفِي مِنَ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ ۚ إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

Allah, resulleri meleklerden ve insanlardan türünün en iyisini arasından seçer. Hiç şüphe yok ki Allah semiun ve basirun’dur.

Bu ayette geçen يَصْطَفِي (yestafi) kelimesi türünün en kalitelisini, en seçkinini, en iyisini seçmek anlamındadır. Sonuçta bu ayet nasıl ki insanlardan resul olanların bir seçimle gerçekleştiğini bildiriyorsa, meleklerin resul kılınmalarının da Yüce Allah’ın seçmesi sonucunda olduğunu bildirmektedir. Yani geleneksel anlayışın tersine her melek resul değildir. Meleklerin resul olmalarının birden fazla boyutu vardır. Mesela, İbrahim’e, Lut’a, Meryem’e gelen melekler, onları ilgilendiren bir haber getirmişlerdir. Bu melekleri hem İbrahim ve karısı hem Lut ve halkı bizzat gözleriyle görmüştür. Hatta ilk gördüklerinde onların melek resuller olduğunu hiçbiri anlamamıştır. Gaybi varlıklar olan Meleklerin bu haberleri gözle görülecek şekilde beşer olan resullere iletmeleri, onların gayb aleminden müşahede alemine geçmeleri ile gerçekleşmiştir. İşte bu durum gayb cenahından (kanadından) müşahede cenahına (kanadına) geçmiş olmaları yani iki cenah sahibi olmaları anlamına gelmektedir. 

Bu melek resullerin, ilk başta geldikleri kişiler tarafından dahi resul olduklarının anlaşılmaması, onların görüntülerinde bir olağanüstülük olmadığı, sıradan insanlar gibi gözüktükleri anlamına gelmektedir. Yani iki taraflarında iki, üç, dört kanatları yoktur. Fakat Fatır suresindeki ilk cümleye yukarıdaki meal gibi“melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan” şeklinde mana verilmesi durumunda bu kanatların onlara elçilikleri için ve elçilikleri ile alakalı verildikleri sonucu ortaya çıkmaktadır. Yani eğer ayette bahsedilenler kanat ve bu kanatların da meleklerin resullükleri ile alakaları olsaydı, o zaman İbrahim’e, Lut’a gelen meleklerin kanatları ile birlikte görünüyor olmaları gerekmekteydi. Bu yüzden Fatır suresinde geçen (ecnahatin) kelimesinin anlamı meallerde olduğu gibi “kanatlar” değil, “boyut, yön, cenah, taraf” şeklinde olması gerekmektedir.  

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَىٰ وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ.. Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder boyutlu (yönlü) resuller kılan Allah’a mahsustur.

Elbette ki ayetin bu cümlesine böyle bir anlam vermemiz beraberinde “Bu boyutlar nedir?” sorusunu getirecektir. 

Bu sorunun cevabı gayb aleminde olan vahyin kaynağından hem gayb alemindeki hem de müşahede alemindeki hedefine varana kadar kat ettiği aşamaların bilinmesi ile mümkün olabilir. Yüce Allah biz kullarında varlık tasavvuru oluştururken sadece görünen alemi değil görünmeyen alemi de resmetmiş ve onun ayetlerine göre varlık tasavvurumuzun oluşmasını buyurmuştur. Görünen alemi bizim inceleme, araştırma, gözlemleme, üzerinde deney yapma gibi erişimlerimize açmışken, görünmeyen aleme erişimimizi engellemiş ve o boyutla ilgili kendisinin verdiği bilgilere güvenmemizi yani iman etmemizi istemiştir. Gayb alemi ile ilgili elimizdeki yegâne sahih kaynak, Kur’an’dır. Onun dışında o alemle ilgili bilgi alabileceğimiz ikinci bir kaynak yoktur. İşte iman tam da burada başlamaktadır. Ya gayb alemi ile ilgili Allah’ın kelamına güvenir, O’nun anlattıkları üzerinden bilgi sahibi olunacak ve iman edilecektir ya da Allah’ın kitabına güvenilmeyecek ve iman edilmeyecektir. Aslında mesele bu kadar basittir.

İster insanların tamamını ilgilendiren bir mesele olsun, ister Meryem ve İbrahim’de olduğu gibi birkaç kişiyle sınırlı olsun Yüce Allah’tan gelen her bilgi mesajdır ve bu mesajı getirenler de resuldür. Bazı durumlarda melek resullerin getirdiği aynı haber bir kişiden daha fazla kişiye ulaştırılmaktadır. Mesela; İbrahim’e gelen resuller Lut kavminin helak haberini hem İbrahim’e hem de Lut’a iletmişlerdir. Onların bu haberi hem Lut’a hem de İbrahim’e iletmiş olmaları, plansız, programsız, hesaplanmamış ve belirlenmemiş bir şekilde spontane gelişmiş bir şey değildir. Yani İbrahim’e İshak ve Yakup’u müjdelemek için gelen melek resuller, İbrahim’le yaptıkları sohbet sırasında Lut kavminin helak haberini ağızlarından kaçırmış değillerdir. O haberin İbrahim’e ulaştırılması da kesinlikle Yüce Allah’ın belirlemesi iledir. İşte bu durum haberin değişmediği halde haberin taraflarının (cenahlarının) değişmesi anlamına gelmektedir. Bu olaylarda melekler bir haberin değişmeyen tarafını yani resul tarafını (cenah) temsil ederlerken, haberin hedefi değişmektedir. Yani haber aynı, elçi aynı ama haberin ulaştırıldığı cenah (taraf) farklı farklıdır. İşte melek resullerin bir haberi değiştirmeden farklı kişilere ulaştırmış olmaları, onların aynı resullüğü iki tarafa (cenaha) da yapmış olmaları anlamına gelmektedir.

Bazı durumlarda ise bir haberin, ikiden daha fazla tarafı bulunmaktadır. Mesela; Cinlerin ve Şeytanların Süleyman’ın emrine verilmiş olması haberinin en az dört tarafı olması gerekmektedir. 

Sad 38/35

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi. (DİB meali)

Süleyman’ın bu duası Yüce Allah katında şu şekilde karşılık bulmuştu.

Sad 38/36-38

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

(38/36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi. 

(38/37) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı.

(38/38) Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik. (DİB meali)

Bu ayetlerde Süleyman’ın emrine verilen rüzgârı daha sonraya bırakırsak, “şeytanlar ve zincirlere bağlı diğerleri” denilen iki taraf daha vardır. Zincirlerle bağlı olanların cinler olduğu başka ayetlerde açıklanmaktadır (34/12 ve 27/17). Fakat bunların dışında aynı olayın farklı bir şekilde tarafı olan daha başkaları da vardır.

Yüce Allah Süleyman’ın emrine verilen cinler ve şeytanların kontrolünü, emirlere uymamaları durumunda cezalandırılmalarını Süleyman’ın kendi eliyle yapmasına bırakmamıştır, ki zaten Süleyman’ın da bunu yapması mümkün değildir.

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. (DİB meali)

Hem daha önceki ayetlerde Süleyman’ın emrine verilenlerin zincirlenmiş olması hem de bu ayette onların sürekli olarak denilenleri yerine getirmeleri için kontrol altında tutulmaları, bunu yapacak başka birilerinin olmasını gerekli kılmaktadır. Yani onları zincirlemek, kontrol altında tutmak Süleyman’ın güç yetirebileceği bir iş değildir. İşte bunları sağlayacak kişiler Yüce Allah’ın melekleridir. Bu durumda bir olayın en az dört tarafı bulunmuş olmaktadır.

  1. Bana, benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver diyen Süleyman’a; cinlerin ve şeytanların onun emrine verildiğinin bildirilmesi.
  2. İnsanlar gibi yeryüzüne bağımlı cinlere; Süleyman’ın emrine girmeleri, bunu kendi istekleriyle yapmamaları durumunda bunun zorla yapılacağı emrinin bildirilmesi.
  3. İki boyutlu olan ve uçma kabiliyetleri de bulunan şeytanlara; Süleyman’ın emrine girmeleri, girmemeleri durumunda zorla emir altına alınacaklarının bildirilmesi.
  4. Süleyman’ın emrine verilenlerin sürekli bir itaat içinde olmalarını sağlamak için onların üzerinde gözetleyici olacak, onları zincirleyecek, emre itaatsizlik edenleri cezalandıracak görevlilere yapacaklarının bildirilmesi.

Bir olayın farklı tarafları (cenahları) olan bu varlıkların hepsi, bu emrin tüm parçalarını bilmeleri gerekmektedir. Yani hem Süleyman hem cinler hem şeytanlar hem de cinleri ve şeytanları zincirleyerek emir altına alan görevlilerin, bu olayın tüm taraflarını ilgilendiren haberlerini aynı şekilde ve aynı oranda bilmeleri gerekmektedir. Bu durumda haber bir tane olmasına rağmen haberin iletilmesi gereken dört tarafı (cenahı) olmuş olmaktadır. İşte bu haberi hedefine ileten melek resuller aynı elçiliği dört cenah için de yapmış olmaktadırlar. Fatır suresinde bahse konu olan cenahlar bunlar olmalıdır.

Enam 6/130

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَاءَ يَوْمِكُمْ هَٰذَا ۚ قَالُوا شَهِدْنَا عَلَىٰ أَنْفُسِنَا ۖ وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَشَهِدُوا عَلَىٰ أَنْفُسِهِمْ أَنَّهُمْ كَانُوا كَافِرِينَ

(O gün Allah, şöyle diyecektir:) “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar şöyle diyecekler: “Biz kendi aleyhimize şahitlik ederiz.” Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler. (DİB meali)

Bu ayete biraz dikkat edilirse cin ve insan türünün tamamına أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ آيَاتِي “Size sizden olan resuller gelmedi mi…?” şeklindebir hitabın olduğu görülecektir. İşte bu hitap cinlere ve insanlara gönderilen resullerin kendi türlerinden olduğunu göstermektedir. Bu durumda Süleyman’ın emrine verilen cinlerin ve şeytanların bu haberi kendi türlerinden olan varlıklardan yani meleklerden alması gerekmektedir. Çünkü Süleyman’ın gayb aleminde resullük yapması mümkün olmadığı gibi meşru da değildir. 

Biraz önce cinlerin ve şeytanların Süleyman’ın emrine verilmesinin en az dört tarafının olduğunu belirtmiştik. Buna “dört tarafa dört farklı resul pekâla gönderilmiş olabilir” şeklinde bir itiraz getirilebilir. Fakat bu itiraz doğru bir itiraz olmayacaktır. Çünkü haber parçalanamayacak derecede bütün bir haberdir. Haberin konusu olan olayın gerçekleşmesi ancak haberin hedefi olan tarafların kendilerine bildirilen şeyi en az tüm tarafların bildiği kadar bilmesini gerekmektedir. Bu yüzden haberi parçalamak mümkün değildir. İşte bu durum meleklerin çok taraflı (cenahlı) resullük yapmış olduklarını göstermektedir.

Bunun yanısıra şunun da bilinmesi gerekmektedir. Yüce Allah’ın yaratılmış herhangi bir varlıkla aynı boyutta ve aynı düzlemde olması mümkün değildir. Çünkü bu durumda O’na bir mekân ve hatta bir zaman atfedilmesi gerekmektedir. Melekler de yaratılmış varlıklardır. Onların yaşayabilmeleri ancak bir mekân olması durumunda mümkündür. Yüce Allah’ın soyut bir varlık olarak, görülememesi yaratılmış hiçbir gözün buna gücünün yetmeyeceğinden dolayıdır. Ama meleklerin görülememesi onların gayb alemi varlıkları kılınmış olmalarından ve gayb alemi ile müşahede alemi arasında belirlenmiş ilkelerden dolayıdır. Zaten beşer resuller melekleri hem de asli suretinde görmüşlerdir. Yani gayb alemini göremiyor olmamız güç yetiremiyor olmamızdan değil, yasaklanmış olmasından dolayıdır. 

Araf 7/143

وَلَمَّا جَاءَ مُوسَىٰ لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ ۚ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَٰكِنِ انْظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي ۚ فَلَمَّا تَجَلَّىٰ رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَىٰ صَعِقًا ۚ فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ

Mûsâ, belirlediğimiz yere (Tûr’a) gelip Rabbi de ona konuşunca, “Rabbim! Bana (kendini) göster, sana bakayım” dedi. Allah da “Beni (dünyada) katiyen göremezsin. Fakat (şu) dağa bak, eğer o yerinde durursa sen de beni görebilirsin.” dedi. Rabbi, dağa tecelli edince onu darmadağın ediverdi. Mûsâ da baygın düştü. Ayılınca, “Seni eksikliklerden uzak tutarım Allah’ım! Sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim” dedi. (DİB meali)

Bu ayete dikkat edilirse Yüce Allah Musa’ya kendisini görmesinin yasak olduğunu değil, mümkün olamayacağını bildirmektedir. Nitekim Yüce Allah bunun mümkün olamayacağını sadece tecelli ederek göstermiş bu bile Musa’nın kendisi kaybetmesine yetmiştir. Bu durum sadece Musa için değil tüm yaratılmış varlıklar için geçerlidir. Yani ister gaybi varlık olsun isterse müşahede alemi varlığı, hiçbir gözün onu kuşatması mümkün değildir. 

İşte bu durum Yüce Allah ile meleklerin ilişkisinin ilkelerinin başladığı yerdir. Yüce Allah’ın meleklerle ilişkisi tahtta oturan bir kral ve onun etrafında bulunan ulu kişiler şeklinde bir ilişki değildir. Çünkü melekler kesinlikle bir zamana ve mekâna bağımlı varlıklardır. Yani onların mekâna bağımlı bir halden tıpkı Yüce Allah gibi mekansız bir hâle geçebilmeleri mümkün değildir çünkü onlarda yaratılmış varlıklardır. Beşer resuller gibi meleklerin de Yüce Allah ile ilişkiye girebilmeleri ancak vahiy yoluyladır.  

Fakat bu açıklamalar anlamaya çalıştığımız en’am suresinin 38. ayetindeki طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ (tairin yetiru bi cenahayhi) bu ibarenin karşılığı olmamaktadır. Hatırlanacağı üzere meallerin hepsinde bu ibarenin “iki kanadıyla uçan kuşlar” şeklinde anlamlandırıldığını ama ayetin devamında hesap vermek için haşr edileceklerinin söylenmesi ve zamirlerin akıllı varlıklar zamiri olmasından dolayı طَائِرٍ (tair) kelimesine kuşlar manası verilemeyeceğini belirmiştik. Daha önceki bölümlerde, yine aynı ayette geçen dabbe kelimesinin karşılığının yeryüzüne bağımlı cinler olması gerektiğini ortaya koymuştuk. Ayette geçen hem dabbe kelimesinin hem de tair kelimesinin akıllı varlıklar olması gerektiğini söylememiz beraberinde akıllı ve uçma kabiliyeti bulunan “Tair kim(ler)dir?” sorusunu da sormamızı gerekli kılacaktır.

Akıllı varlık türü olarak cinler ve insanların olduğunu ortaya koymuştuk. İnsanlık alemindeki her türlü farklılık bizim gözlem alanımızdadır. Hatta bu farklılığın nedenlerini bulmak için gözlemin ötesinde deney ve araştırma yapmak da bizim erişimimize açıktır. Fakat gayb alemindeki varlıkların Cin, Dabbe, Melek, İblis, Cebrail, Mikail gibi farklı isimlerle anılmalarının sebeplerini bulmak için o varlıklara erişimimiz bulunmamaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi gayb alemi ile ilgili her türlü soruya cevap arayacağımız tek kaynak Kur’an’dır.

Kur’an görünür alem içinde uçan varlıklar olduğu gibi, gayb aleminde de uçma kabiliyetinde olan varlıkların olduğunu bildirmektedir.

Kadr 97/4

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ

Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner. (DİB meali) 

Mearic 70/4

تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir. (DİB meali)

Şura 42/5

تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْ فَوْقِهِنَّ ۚ وَالْمَلَائِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْأَرْضِ ۗ أَلَا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ

Neredeyse gökler (O’nun azametinden) üstlerinden çatlayacaklar. Melekler ise, Rablerini hamd ile tespih ederler ve yeryüzündekiler için bağışlanma dilerler. İyi bilin ki Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (DİB meali)

Fussilet 41/30

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةُ أَلَّا تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

Şüphesiz “Rabbimiz Allah’tır” deyip de, sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: “Korkmayın, üzülmeyin, size va’dedilmekte olan cennetle sevinin!” (DİB meali)

Zümer 39/75

وَتَرَى الْمَلَائِكَةَ حَافِّينَ مِنْ حَوْلِ الْعَرْشِ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ ۖ وَقُضِيَ بَيْنَهُمْ بِالْحَقِّ وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Melekleri de Rablerini hamd ile tesbih edip yücelterek Arş’ın etrafını kuşatmış hâlde görürsün. Artık kulların arasında adaletle hüküm verilmiş ve “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” denilmiştir. (DİB meali)

Furkan 25/25

وَيَوْمَ تَشَقَّقُ السَّمَاءُ بِالْغَمَامِ وَنُزِّلَ الْمَلَائِكَةُ تَنْزِيلًا

O gün gök bulutlarla yarılıp parçalanacak ve melekler bölük bölük indirilecektir (DİB meali).

İsra 17/95

قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْأَرْضِ مَلَائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَسُولًا

De ki: “Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” (DİB meali)

Hicr 15/8

مَا نُنَزِّلُ الْمَلَائِكَةَ إِلَّا بِالْحَقِّ وَمَا كَانُوا إِذًا مُنْظَرِينَ

Biz, melekleri ancak hak ve hikmete uygun olarak indiririz. O zaman da onlara mühlet verilmez. (DİB meali)

Enam 6/111

وَلَوْ أَنَّنَا نَزَّلْنَا إِلَيْهِمُ الْمَلَائِكَةَ وَكَلَّمَهُمُ الْمَوْتَىٰ وَحَشَرْنَا عَلَيْهِمْ كُلَّ شَيْءٍ قُبُلًا مَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللَّهُ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ يَجْهَلُونَ

Biz onlara melekleri de indirseydik, kendileriyle ölüler de konuşsaydı ve her şeyi karşılarında (hakikatın şahidleri olarak) toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de iman edecek değillerdi. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (DİB meali)

Bakara 2/210

هَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا أَنْ يَأْتِيَهُمُ اللَّهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلَائِكَةُ وَقُضِيَ الْأَمْرُ ۚ وَإِلَى اللَّهِ تُرْجَعُ الْأُمُورُ

Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah’ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür. (DİB meali)

Enam 6/8

وَقَالُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ ۖ وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ

Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı (hemen helâk edilirlerdi). (DİB meali)

Necm 53/26

وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِنْ بَعْدِ أَنْ يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضَىٰ

Göklerde nice melekler vardır ki onların şefaatleri; ancak Allah’ın izniyle, dilediği ve hoşnut olduğu kimselere yarar sağlar. (DİB meali)

Aslında her biri çok daha kapsamlı bir çalışmanın konusu olan bu ve bunlar gibi daha birçok ayetten anlaşılmaktadır ki melekler, semaya çıkabilme ve inebilme, elli bin yıllık yüksekliğe gidebilmekte, bulutların arasından süzülebilme, bulutların üstüne çıkabilme ve yukarıdaki ayetlerde bildirilen ve mutlaka uçma kabiliyeti gerektiren işleri yapmaktadırlar. Yani melekler uçma kabiliyetinde olan akıllı varlıklardır. Köken olarak cin türü varlıklardan olan meleklerin uçma kabiliyetlerini nasıl ve ne şekilde elde ettikleri biraz önce de belirttiğimiz gibi çok daha detaylı ayrı bir çalışmanın konusudur. 

Meleklerin uçan varlıklar olduğu konusu gayet açıktır. Fakat onlardan başka uçma kabiliyetinde olan akıllı ve iradeli bir varlık daha vardır. Şeytan/lar!

Daha önceki bölümlerde şeytanların İblis soyu olduğunu, İblis’in ise başlangıçta melekler arasında olduğunu ortaya koymuştuk. İblis’in bir zamanlar melekler arasında olması onun da tıpkı melekler gibi uçma kabiliyetinde olan bir varlık olması anlamına gelmektedir. Yüce Allah’ın onu kovmasından sonra da bu kabiliyeti ondan alınmamıştır. Çünkü onun soyu olan şeytanlar en azından göğe çıkabilmektedir.

Hicr 15/16-18

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ

وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَجِيمٍ

إِلَّا مَنِ اسْتَرَقَ السَّمْعَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ مُبِينٌ

(15/16) Andolsun, biz gökte burçlar yaptık ve onu, bakanlar için süsledik.

(15/17) Onu kovulmuş her şeytandan koruduk.

(15/18) Ancak kulak hırsızlığı eden olursa, onu da parlak bir ateş takip etmektedir. (DİB meali)

Saffat 37/6-9

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ

وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ

لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَىٰ وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ

دُحُورًا ۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ

(37/6) Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.

(37/7) Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.

(37/8) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. 

(37/9) Onlar için sürekli bir azap da vardır. (DİB meali)

Tıpkı biraz önceki ayetler gibi bu ayetlerin de her biri çok daha kapsamlı bir çalışma gerektirmektedir. Ne yazık ki burada sadece ayetlerin, konumuz ile ilgili kısımlarına değinilecektir. Şeytanların gökteki burçlara kadar gidiyor olabilmeleri, melei’l ala’yı dinlemeye yeltenebilme cüretini göstermeleri onların da uçma kabiliyetlerinin olduğunu göstermektedir. İşte en’am suresinde uçan akıllı ve iradeli varlıklar bunlar olmalıdırlar. Bunlar da ümmet olma açısından insanların emsalidirler. Bu kadar açıklamadan sonra “tair” kelimesini anlamamızı sağlayacak ayete şu meali vermek daha uygun olmalıdır.

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Ne yeryüzüne bağımlı dabbe (cin)’lerden ne de her iki boyutuyla öfkeli (düşman) şekilde durmadan koşturuyor olanlardan (şeytan) hiçbiri sizin emsaliniz olan ümmetlerden başka bir şey değildir. Biz O Kitap’ta hiçbir şeyden eksik bırakmadık. Sonunda hepsi (ümmetlere bölen) rableriyle birlikte bir araya getirilecekler.

İşte bu ayetteki “dabbe” yeryüzüne bağımlı uçamayan ve gayb aleminden müşahede alemine hiçbir şekilde müdahale edemeyen cinler, tair ise şeytanlar anlamındadır. Varlık türü olarak cinlerden olan İblis’in soyundan olan şeytanlar, doğuştan gelen bir üstünlüğü temel inanç olarak almış ve bu uğurda Yüce Allah’a bile karşı gelmekten çekinmemiştir. Bu da yetmemiş kendisini yaratan Yüce Allah’a doğuştan gelen bir üstünlük sahibi olduğunu ispata kalkışmıştır ve hala da bu kalkışmaya devam etmektedir. 

Tezini ispat etmek için metodu, diğeri ne kadar kötü olursa ben o kadar iyi olurum şeklinde özetlenebilecek bir metottur. Bu yüzden insanı alabildiğine Yüce Allah’ın ilkelerinden uzaklaştırmak için çabalamakta, kendisinden daha kötü hale düşürmek için çabalamaktadır. Çünkü onun iyi olması, ancak ve ancak insan soyunun ondan daha kötü bir durumda olmasıyla mümkün olacaktır. Nitekim;

Sebe 34/20

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

İblis, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. Bir grup inanandan başka hepsi onun peşinden gitti. (DİB meali)

Şeytanların; soydan gelen bir ırkçılığın üstüne temellendirdikleri ümmetlerinin, insanlar arasındaki karşılığı sırf kökenden dolayı kendilerini diğerlerinden daha üstün gören ve bu uğurda bir toplum oluşturan herkestir. Böyle davrananlar Allah’ın rabliğini değil kendilerini bu şekilde inanmaya ikna eden liderlerinin rabliğine razı olmuşlardır. Yahudiler ve Yahudilik anlayışında olanlar da tıpkı şeytanlar gibi üstünlüklerini salih amellerinden değil Yüce Allah’ın kendilerini diğerlerinden üstün yaratmalarından aldıklarını söylemektedirler. Onlar da şeytanlar gibi kendilerinin diğerlerinden daha üstün olduğunu ispatlamak için her türlü oyuna başvurmakta hatta oyunlarıyla yeryüzünü kana boyamaktan bile çekinmemektedirler. Çünkü diğerleri ne kadar kötü olsa onlar o kadar iyi gözükeceklerdir. Onların bu davranışlarının temelinde inanç vardır. Sanılmasın ki kendi türlerinden başka hiç kimseye karşı bir ilkeleri olmayan Yahudiler, İsrail devleti sınırları içindekilerdir. Müslümanlar içinde Yahudilere rahmet okutturacak Yahudi kafalı Müslüman sayısı hiç de az değildir. İblisi iblis yapan şey Yüce Allah’ın kelamı karşısında seçme hakkının ve hatta Yüce Allah’ın kelamını şekillendirme yetkisinin olduğunu zannetmesidir. Yahudiler bugün dahi kendi din adamlarında ve hatta kendilerinde Yüce Allah’ın gönderdiği vahiylere müdahale haklarının olduğunu savunmaktadırlar. Hatta Yüce Allah’ın vahyi ile rabbidedikleri din adamlarının görüşlerinin çelişmesi durumunda uyulması gerekenin Yüce Allah’ın kelamı değil rabbilerinin sözleri olduğuna inanmaktadırlar. İşte onları Yahudi yapan şey tam da budur. Ama ne yazık ki bu anlayış sadece onlarla sınırlı kalmamış, Kur’an’a iman ettiğini söyleyen din adamları Yüce Allah’ın kelamının önüne kendi sözlerini geçirmiş hatta bununla da yetinmemiş, Yüce Allah’ın kelamının cümlelerini de kendi kafalarına göre düzenlemişlerdir. Bunun için müennesi-müzekkere, tekili- çoğula, maziyi-muzariye, isimi-fiile, akıllı varlıklar siygasını-akılsız varlıklar siygasına çevirmekten bile çekinmemişlerdir. İşte bu şekilde oluşturulan inançlar ortaya İslam ümmetini değil, hepsi de Allah’a teslim olduğunu ve Kur’an’a iman ettiğini söyleyen Arap İslam ümmetini, Türk İslam ümmetini, Kürt İslam ümmetini, Peştu İslam ümmetini ve saymanın gereksiz olduğu pek çok ümmeti ortaya çıkarmıştır.  

Bugün yaşadığımız şu çağda İlahiyat fakültesi tefsir ana bilim dalı bölüm başkanları çıkıp: “Kur’an ihtilaf çıkaran bir kitaptır”[6] demekten bile çekinmemiş daha da kötüsü; Kur’an’a iman ettiğini söyleyen yığınlar da bu söylemi alkışlamışlardır! Hesap görücü olarak Allah yeter…

En’am suresindeki tair kelimesinin öfke ve düşmanlıkla hareket eden şeytanlar olduğunu ortaya koymamız Süleyman kıssaları bağlamında geçen ve konuşan bir kuş olduğu söylenen Hüdhüd üzerindeki kapalılığı tam olarak gidermeye yetmemektedir. Fakat bizi asıl konumuzdan epey uzaklaştırmış olmasına rağmen, bundan sonraki olayları daha doğru anlamamızı sağlayacak bir şey de elde etmiş olduk. Bundan sonrasında Kur’an’ın diğer yerlerinde geçen ve genelde meallerde “kuşlar, uğur ve uğursuzluk” manası verilen “tair” kelimesinin diğer kullanımlarına da bakmak gerekmektedir. 

Ramazan DEMİR


[1]R. İsfahani, El Müfredat, MSL md.

[2]Razi, Tefsir-i Kebir, c.9.s.414-417

[3]R. İsfahani, El Müfredat, EMM md.

[4]İsfahani, El Müfredat, TYR md.

[5]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük, TYR md.s.1518

[6]Bu söz “tarihselci” söylemleri ile tanınan Prof. Dr. Mustafa Öztürk’e aittir. Bu profesör kitaplar yazarak, meal telif ederek, konferanlar vererek, tv programlarına çıkarak ve elindeki tüm imkanları kullanarak Kur’an’ın; güncelliğini yitirmiş, aktüel değeri kalmamış, akıl dışı kıssalarla dolu tarihte kalmış nostaljik bir kitap olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır.

5 yorum

  1. selam abi, birkaç sorum olacaktı:

    insanlara beyanı Allah melekler aracılığıyla öğretti ise, acaba melekler kendi aralarında ve Allah ile iletişim kurarken bu dillerden birini mi kullanıyorlar, yoksa cinlerin, meleklerin, gaybi varlıkların başka dilleri mi var?

    bir ayette, Allah dileseydi hepiniz iman ederdiniz deniyor, ama bu zora dayalı iman türünü tercih etmediği ve iradeye bağlı olmasını dilemiş, ancak bazı cinlerin ve şeytanların süleymanın emrine verilmesi bu imanın zorla yapılması halinde nasıl olabileceğini görmek açısından bir örnek olabilir mi?

    şuan şeytan hatasından dönseydi, nasıl bir dünya olurdu abi? insanlar kötülüğü, haddini aşmayı sadece şeytandan dolayı mı yapıyor yoksa başka etkenlerde var mı?

    kuranda geçen cinler kuranı dinledikten sonra kavimlerine gidiyor onları uyarıyor… peki şeytan şuan kuranı bilmiyor mu? ahiretle ilgili olan ayetlerde şeytanla ilgili ayetler var cehennemde olacağına dair şeytan bunları okumuştur bence, buna rağmen nasıl hala böyle davranabiliyor? melekleri görüyor, resulleri bizden daha iyi biliyordur ama buna rağmen nasıl hala saptırma peşinde onu anlayamadım? ha diyeceksin ki insanlar da iyiyi ve kötüyü biliyor ve tercih yapıyorlar ancak şeytanın bizden daha çok şey görmesi, bilmesi, salihlerden olma yönünde ona bir avantaj sağlamıyor mu yani?

    • TARIK

      Şeytanın insan üzerindeki yönlendiriciliği ancak insan zaafa düşünce ve sapınca etkili oluyor…Yani aslında ilk adımı insan atıyor..İlk adımı atmak demek, şeytana müsait hale gelmek demektir..Yani aslında tek bir tane şeytan olmasaydı da insan bu sapıklıkların hepsini yapacaktır.
      Elbette ki Şeytan’ın tüm ilahi vahiylerden haberi var ve kesinlikle o herkesten (en azından insandan) daha bilgili…Zaten şeytanın düşmanlığı vahye karşı değildir, insana karşıdır…O insanın vahyi taşımaya layık bir varlık olmadığını ve olamayacağını ispat için didinip duruyor ki bunda da tamamen haksız değil.

      (Sebe 34/20)
      وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقًا مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
      İblis, onların aleyhine yaptığı tahminlerini gerçeğe dönüştürdü; inanıp güvenen bir topluluk dışında hepsi ona uydu.

      Şeytanların içinde geriye dönmüş, tevbe etmiş ve düzgün olmuş olanlar kesinlikle var..Cin suresinde anlatılanlar tamamen bununla alakalı..
      O bizden daha mı avantajlı?
      Hayır değil, zira o da biz de vahye ancak bir hidayet rehberi üzerinden ulaşabiliyoruz (bakara 39). Yani vahiy karşısında aynı pozisyondayız.Fakat şeytanın bizden daha avantajlı olması hem gayb alemini hem de müşahede alemini görüyor olmasıdır…Bu bir avantaj mıdır?…hayır değildir, tam tersi daha ağır bir sorumluluktur…

  2. Allah’ın selamı üzerine olsun Ramazan abi.

    Bugüne kadar Allah’ın sözlerine teslim olduğumu zannediyordum. Meğer sözde meal yazarlarının -ne kadar modern şahıslar ve çeviriler olsa da- sözlerine teslim olmuşum haberim yokmuş. Sizin de çoğu makalede tekrar ettiğiniz gibi insanların sözleriyle Kur’an’ı anlamaya çalışıp yanlış yapmaktansa, Allah’ın sözleriyle kendi sözlerini anlamak ve buna rağmen yanlış yapmak daha ilkeli ve “Yalnız Kur’an” mottosu çerçevesinde daha tutarlı olacaktır. Sizin vesileniz ile bana hidayet eden Rabb’ime sonsuz şükürler olsun.

    Şöyle de bir sorum olacak; gayb alemine ulaşabilmemiz, bizim gayb alemine, gayb aleminin de bizim aleme keyfi olarak geçebilmesi mümkün müdür?

  3. RONİ CAN

    Bizim gayb alemine ulaşabilmemiz mümkün değildir..Zaten eğer ulaşabiliyor olsaydık “gaybe iman” diye bir şey kalmazdı, çünkü ulaştığımız şey gayb olmaktan çıkıp “müşahede” edilen bir şey haline gelmiş olurdu. Gayb alemindeki varlıklarının müşahede alemine geçmeleri ise ancak izinledir…İzni olmayanın gayb aleminden müşahede alemine geçişi istese bile mümkün değildir. Çünkü bu izin, izin kağıdı veya yaka kartı gibi bir şey değil, o imkanın onlara verilmesi şeklindedir..Mesela melekler asla kendi asli süreleri ile müşahede alemine geçemezler..ancak insan şeklinde geçebilirler (İbrahim ve Lut’a gelen meleklerde olduğu gibi). Aynı şekilde Şeytan da kendi asli süresi ile müşahede alemine geçemez..o da insan kılığında geçebilir, çünkü ta en başta bu izin ona verilmiştir…Keyfi olarak ne melekler ne de Cebrail asla müşahede alemine geçemezler (Kadr suresine bakınız..melekler ve ruh rabbinin İZNİYLE inerler).

    • O zaman cinlerle/meleklerle, yani genel tabirle gayb alemi varlıkları ile görüştüğünü söyleyen veya iddia eden herkesin yalancılığı Kur’an ile perçinlenmiş oluyor.

      Konu dışında bir önerim olacak abim; araştırmalarınızı, makalelerinizi imkanlar dahilinde muhakkak kitap olarak yayınlayın, benim gibi ekrandan okumakta güçlük çekenler için harika olur lakin bu mümkün değil ise sitenizin, makalelerinizin ve araştırmalarınızın yedeklerini sürekli alın çünkü günden güne ilgi çeken siteye saldırılar olabilir. Allah yardımcınız olsun. Diyarbakır’da Kur’an vesilesi ile tanıştığımız ve “Yalnız Kur’an” ilkesini benimsediğimiz ufak bir topluluğumuz var abim, gün olur da yolun Diyarbakır’a düşerse sizi ağırlamak, misafir etmek isteriz. Diyarbakır’dan bir emrin olursa çekinmeden telefon edebilirsin abim. Allah’a emanet olun.

      Gsm: 534 055 78 69

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*