SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -22- KONUŞAN KUŞLAR (2)

KONUŞAN KUŞLAR -2

Hatırlanacağı üzere, Neml suresi 16. ayette geçen عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر (ullimna mantika’t tayri) bu cümleye tüm tefsir ve meallerde “bize kuş dili öğretildi” şeklinde mana verildiğini belirtmiştik. Bu cümlenin diğer iki kelimesi üzerinde durmuş, “bize öğretildi” manası verilen عُلِّمْنَا (ullimna) kelimesinin “biz bildirildik” ve “dil, lisan” manası verilen مَنْطِقَ (mantika) kelimesinin ise “bölge, mıntıka” anlamında olması gerektiğini ve gerekliliğin gerekçelerini belirtmiştik. Cümlenin tam olarak ne anlama geldiği, ancak cümlenin en etkin kelimesi olan الطَّيْر (et-tayr) kelimesinin doğru anlaşılması ile mümkün olacaktır. Çünkü مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’tayr) ifadesi bir isim tamlamasıdır ve bu isim tamlamasını açık ve anlaşılır hale getiren, marife isim الطَّيْر (et-tayr) kelimesidir. Hatırlanacağı üzere isim tamlamaları, üzerinde kapalılık olan bir ismin daha anlaşılır hale gelmesi için anlamca daha kuvvetli ve belirgin bir isme atfedilmesi ile yapılmaktaydı. Bu durumda, üzerinde kapalılık olan isim مَنْطِقَ (mantika) olmakta (muzaf), isim tamlamasını açık ve anlaşılır hale getirip diğer isim üzerindeki kapalılığı kaldıracak isim ise لطَّيْر (et-tayr) olmaktadır. İşte bu yüzden bu kelimenin anlaşılması hem isim tamlamasının hem cümlenin hem ayetin hem de tüm kıssanın doğru anlaşılmasına etki etmektedir. Bu kelimeye yüklenecek her anlam, kıssanın ona göre şekillenmesine sebep olacaktır. İşte bu yüzden kıssanın en etkin kelimesi لطَّيْر (et-tayr) kelimesi olmaktadır.

Bu kelime ط ي ر (tı+ya+ra) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 29 kelime bulunmaktadır. Bunlardan sadece 4 tanesi fiil, geri kalanının tamamı isim olarak geçmiştir. Meal ve tefsirlerin tamamında isim olarak geçen yerlerin 18 tanesine kuş/lar, bir tanesine salgın (76/7), 6 tanesine ise “uğursuzluk” (36/18, 19 – 27/47 (2 defa) – 7/131 (2 defa), bir tanesine ise “kader” manası verilmiştir (17/13). İsimler kimi yerde marife kimi yerde nekira olarak geçmişken; verilen mana ister kuş, ister uğursuzluk, isterse kader manası olsun, tamamı tekil olarak geçmiştir. 

Arap dili açısından لطَّيْر (et-tayr) kelimesine kuş manası verilmesi durumunda şu inceliğin de bilinmesi gerekmektedir. Arap dilinde kuşlar da dahil, hayvanları hatta tüm akılsız ve iradesiz varlıkları belirten siga müennes sigasıdır. Dolayısıyla bu kelimeye atfen gelen fiil, sıfat ve zamirlerin de müennes sigasında olması gerekmektedir.

Mümin 40/79

اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ

وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır. 

Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları yaratmıştır. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız. (DİB meali)

Mesela bu iki ayette deve, inek, koyun gibi hayvanları kast eden الْأَنْعَامَ (en’am) kelimesi kullanılmış ve devamında onlara üç defa وَمِنْهَا (minha) zamiri yani müfred, müennes, ğaibe bir zamir kullanılmıştır. Hatta 80. ayete dikkat edilirse, فِيهَا kelimesindeki zamir tekil olmasına rağmen mealde çoğul olarak “onlarda” manası verilmiştir ki öyle de olması gerekmektedir. Akılsız varlıklar çok olsa da onların bir tanesi ile çok olması arasında bir fark olmadığı için özel bir anlam belirtmek gerekmedikçe çoğul olmalarına rağmen tekil/müennes zamir kullanılmasında bir beis yoktur. Bu durum sadece toprak üzerinde yürüyen ya da denizde yüzen hayvanlar için değil, kuşlar içinde aynıdır.

Mülk 67/19

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ ۚ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَٰنُ ۚ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ

Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir. (DİB meali)

Mesela bu ayette kuş/lar (الطَّيْرِ) kelimesine atfen gelen hem صَافَّاتٍ kelimesi hem de يُمْسِكُهُنَّ kelimesinin sonundaki “hunne” (هُنَّ) zamiri müennestir. 

Bakara 2/260

وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ أَرِنِي كَيْفَ تُحْيِي الْمَوْتَىٰ ۖ قَالَ أَوَلَمْ تُؤْمِنْ ۖ قَالَ بَلَىٰ وَلَٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْبِي ۖ قَالَ فَخُذْ أَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ إِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلَىٰ كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَأْتِينَكَ سَعْيًا ۚ وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir”. (DİB meali)

Yine bu ayette geçen (الطَّيْرِ) “tayr” kelimesine, dönen üç tane “hunne” (هُنَّ) zamiri ve (yetineke) fiili müennestir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi özel bir durum olmadığı müddetçe bunun böyle olması gerekmektedir. 

Arapçada, akıllı varlıklar için, özel bir durum olmadıkça, içlerinde kadın da olsa türün tamamını kast eden genel kelimeler hep müzekker sigasında gelmektedir. Kur’an’da Yüce Allah’ın, mü’min’lerin genelini ilgilendiren emirlerinin birçoğunun sadece eril kullanım şeklinde olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu durum o emirlerin sadece erkekleri kapsadığından dolayı değil, akıllı varlıklar için kullanılan genel siganın müzekker olmasından dolayıdır. Mesela, “içkiliyken namaza yaklaşmayın” emri müzekker sigada gelmiş bir emirdir. Bundan; “siga erkek sigası olduğu için bu emir sadece erkekler içindir, kadınlar içkiliyken namaza yaklaşabilir”gibi bir sonuç çıkmamaktadır. Ya da Kur’an da “ey insanlar” hitabıyla başlayan ayetlerin tamamında kullanılan siga, müzekkerdir. Bundan sadece erkeklerin kast edildiğine dair bir sonuç asla çıkmamaktadır. Ya da Cuma namazı çağrısında geçen kelimelerin tamamı müzekker sigasındadır. Onun için “Cuma namazı kadınlar için değildir!” şeklinde bir sonuç asla çıkmamaktadır. Ancak Müslüman dünya ne yazık ki böyle sonuçlar çıkarmıştır! 

İşte nasıl ki akıllı varlıklarda genel siga müzekkerse, akılsız varlıklar için kullanılan genel siga da müennestir ve bu ayrımın akılsız varlıkların cinsiyeti ile alakası yoktur. Böyle bir alaka kurulması durumunda:

Mülk 67/19

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ ۚ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَٰنُ ۚ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ

Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir. (DİB meali)

Nahl 16/79

أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا اللَّهُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.

Bunlar ve daha birçok ayette geçen kuşların;

Mümin 40/79-80

اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ

وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları yaratmıştır. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız. (DİB meali)

Bu ve daha birçok ayette geçen hayvanların sadece dişi olması gerekmektedir. Çünkü tüm bunlarda kuşlar ve hayvanlara atfedilen sıfat, fiil ve zamirler dişil (müennes)’dir. Nasıl ki özel bir durum olmadığı müddetçe akıllı ve iradeli varlıklar için kullanılan genel siga müzekkerse, tıpkı bunun gibi, akılsız ve iradesiz varlıklar için özel bir durum olmadığı müddetçe kullanılan siga müennes (dişil)’dir. Üstelik bu sadece canlılar için değil cansız varlıklar için de böyledir. 

Zilzal 99/1-4

إِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا

(99/1) Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı,

وَأَخْرَجَتِ الْأَرْضُ أَثْقَالَهَا

(99/2) Toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı,

وَقَالَ الْإِنْسَانُ مَا لَهَا

(99/3) Ve insan «Ne oluyor buna!» dediği vakit.

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ أَخْبَارَهَا

(99/4) İşte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır. (DİB meali)

Mesela, bu ayetlerde geçen الْأَرْضُ ( el-ard) kelimesi müzekker bir kelime olmasına rağmen, ona atfen gelen fiil ve zamirlerin hepsi müennestir. Öyle de olmalıdır. Çünkü akılsız ve iradesiz varlıklar için kullanılan genel siga müennes sigadır.

Fakat normal şartlarda gramer kuralı böyle olmasına rağmen, hem Süleyman kıssası bağlamında geçen konuşan kuş Hüdhüd’e ve hem de birçok yerde akılsız ve iradesiz varlıklara, müzekker fiil ve zamirler atfedilmiştir. Bu durum meal ve tefsirlerin her zaman kuş, hayvan, canlı şeklinde mana verdikleri الْأَنْعَامَ (en’am), الطَّيْرِ (tayr) ve دَابَّةٍ (dabbe) kelimelerinin her yerde aynı anlama gelmeyeceğinin ya da gelemeyeceğinin göstergesidir. Hemen hiçbir meal müellifinin önemsemediği bu duruma rağmen; kelimelere geçtiği her yerde müzekker fiil, zamir ve sıfatlar atfedilmesine aldırmadan ve özellikle dikkat çekmeden, her üç kelimeyede geçtiği her yerde “kuş, hayvan, canlı” şeklinde mana vermek, “Kur’an’da gramer ve anlatım bozukluğu vardır!” demek anlamına gelecektir. Ya da (haşa) Yüce Allah kelimelerin müennes-müzekker ayrımını gözetmedi şeklinde bir sonucu doğuracaktır. Oysa Arapçanın en basit kurallarından biri müzekker-müennes ayrımıdır. Kelimelerin müzekker ya da müennes olmasına aldırmadan, onlara rastgele fiiller, zamirler ve sıfatlar atfedilecekse, o zaman, dil kurallarının hiçbir anlamı kalmamaktadır.

Zümer 39/27-28

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِي هَٰذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ

قُرْآنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذِي عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

Andolsun, öğüt alsınlar diye biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali verdik.

Biz onu, Allah’a karşı gelmekten sakınsınlar diye hiçbir eğriliği bulunmayan Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (DİB meali)

Kur’an’da kullanılan Arapçanın herhangi bir pürüzü ve yanlışlığı yoktur ve olamazda. Fakat özellikle الْأَنْعَامَ (en’am), الطَّيْرِ (tayr) ve دَابَّةٍ (dabbe) kelimelerine hiçbir sebep yokken müzekker fiil, sıfat ve zamirler atfedilmesi, basbayağı yanlış ve pürüz olduğu anlamına gelecektir. Elbette ki Yüce Allah bundan münezzehtir. O halde الطَّيْرِ (tayr) kelimesine herhangi bir mana tercih etmeden önce bu farklılığa sebep olan nedenlerin tespitinin yapılması gerekmektedir.

Türkçe de hayvan dendiğinde, genelde bu kavramın içine suda yüzen, yerde gezen, havada uçan tüm akılsız canlılar girmektedir. Yani dilimizde bitkiler dışında kalan akılsız ve iradesiz varlıkların tamamına “hayvan” denmektedir. Fakat Kur’an’da durum öyle değildir. Mesela aşağıdaki ayette, الطَّيْرِ tayr kelimesi ile meallerde genelde canlı varlık anlamı verilen دَابَّةٍ dabbe kelimesi aynı ayette geçmiş ve biri diğerinden sayılmamıştır.

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (DİB meali)

Görüldüğü gibi bu mealde “gezen her türlü canlı” anlamı verilen دَابَّةٍ dabbe ile “iki kanadıyla uçan her tür kuş” anlamı verilen طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ (tairin yetiru bicanaheyhi) ifadesi, iki farklı varlık türünü belirtmiştir. Yani kuşlar dabbe değildir. Ayetin devamında gelen إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ (illa umemun emsalukum) ifadesinden ise insanların, dabbe ve kuşlardan farklı bir varlık türü olduğu anlaşılmaktadır. Yani bu ayette “dabbe, kuşlar ve siz” şeklinde üç farklı varlık türü sayılmış, dabbe ve kuşların topluluk olma yönünden insanlara benzediği belirtilmiştir. Yani ayete verilen bu meale göre,insanlar ve kuşlar dabbe değildir. İşte bu şekilde; insanlar, kuşlar ve dabbe’nin üç farklı varlık türü olduğunun belirtilmesi, mecburen “dabbe” sınıfına giren varlık türlerinin tespitinin yapılmasını gerektirmektedir. 

Ankebut 29/60

وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللَّهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ ۚ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşımazlar (yiyecek biriktirmezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (DİB meali)

Yine bu ayette “nice dabbe vardır rızıklarını taşımazlar” buyurulduktan sonra “onları da sizi de Allah rızıklandırır” şeklinde gelen cümlede geçen “onlar ve siz” ifadesi, دَابَّةٍ dabbe ve insanların aynı varlık türü olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Fatır 35/28

وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَٰلِكَ ۗ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ ۗ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

İnsanlardan, (yeryüzünde) hareket eden (diğer) canlılardan ve hayvanlardan yine böyle çeşitli renklerde olanlar vardır. Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır. (DİB meali)

Bu ayetin Arapça metnine dikkat edilirse, ayetin ilk cümlesinde (وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ) sayılan varlıkların “insan, dabbe, en’am” şeklinde olduğu görülecektir. Yani insan ve kuşlar gibi “en’am” sınıfına giren varlıkların da dabbe olmadıkları anlaşılmaktadır.

Nahl 16/49

وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مِنْ دَابَّةٍ وَالْمَلَائِكَةُ وَهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ

Göklerde ve yerde bulunan canlılar ve melekler büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler (boyun eğerler). (DİB meali)

Bu ayette ise, meleklerin de dabbe olmadıkları anlaşılmaktadır. Karşılaştırmalı bir meal okuması yapıldığında, tıpkı bu ayetin mealinde olduğu gibi, Kur’an’da 18 defa geçen دَابَّةٍ dabbe kelimesine çoğunlukla “canlı varlıklar” anlamı verildiği görülecektir. Bu ayete bakıldığında “melekler ve canlıların büyüklük taslamadan Allah’a secde ettikleri” buyurulmaktadır. Oysa bir çok ayette canlı türü olan insanların, büyük çoğunluğunun inanmayıp şükretmediği (10/60); inanmadığı (11/17); bilmediği (12/40) hatta tüm çabalara rağmen çoğunluğun inanmayacağı (12/103); Kur’an’da her türlü misal verilmesine rağmen inkarcılığını artıracağı (17/89); Kur’an’da her türlü misal verilmesine rağmen insanların tartışmacı oldukları (18/54), gaflet içinde yüz çevireceği (21/1); bilgisizce Allah hakkında tartışmaya girip şeytanlara uyduğu (22/3); insanların yaptıkları yüzünden karaların ve denizlerin bozulduğu (30/41); ve daha bir çok olumsuzluğu sayılmıştır. Yani bu ayette meleklerle birlikte secde edenler olduğu söylenen “dabbe” sınıfına insan türünün girmiş olması mümkün değildir. 

Buraya kadar anlatılanlar ve verilen örnekler; melekler, insanlar, kuşlar ve en’am gibi varlıkların “dabbe” türünden olmadığını ortaya koymaktadır…

Nur 24/45

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ ۖ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَىٰ بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَىٰ رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَىٰ أَرْبَعٍ ۚ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (DİB meali)

Fakat bu ayete verilen meale göre “dabbe” kelimesi, bütün canlı türlerini kapsamaktadır. Oysa biraz önceki ayetlerde insanlar, melekler, en’am ve kuşlar” hep dabbe’den ayrı olarak sayılmıştı. Bu meallere göre dabbe kelimesi Kur’an’ın kimi yerinde tüm canlılar için kullanılmışken, kimi yerde ise melek, insan, kuş ve en’am olmayan canlı türleri için kullanılmış olmaktadır. Oysa bu ayete bile dikkat edildiğinde, dabbe kapsamına giren varlıkların, iki veya dört atağı üzerinde yürüdüğü ve karnı üzerinde süründüğü buyurulmaktadır. Bu durumda suda yüzen ve havada uçan varlık türleri yine dabbe kelimesinin kapsamı dışında kalmış olmaktadır. Hatta dörtten fazla ayağı bulunan birçok haşerat da dabbe olmamaktadır. Bunun yanında, bu ayete dikkat edilirse, hem kullanılan zamirlerin (فَمِنْهُمْ) hem ismi mevsullerin (مَنْ) hem de fiillerin (يَمْشِي) akıllı varlıklara kullanılan müzekker sigada olduğu görülecektir. Tekrar hatırlatalım ki, meal müellifleri, akılsız varlık olduğu kabul edilen الْأَنْعَامَ (en’am), الطَّيْرِ (tayr) ve دَابَّةٍ (dabbe) kelimelerine atfedilen, akıllı varlıklara ait kelimeleri hiç önemsememiş hatta bu farklılığı yok saymışlardır. 

Neml 27/82

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

(Kıyametin kopacağına dair) o söz başlarına gelince, onlar için yerden kendilerine bir dâbbe (canlı bir yaratık) çıkarırız. O, onlara insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler. (DİB meali)

Bu ayete verilen mealden دَابَّةً dabbe’nin hem insanlardan farklı bir varlık türü olduğu, hem de insanlarla konuşabilme potansiyeli bulunduğu anlaşılmaktadır.  

Bu arada şunu belirtelim ki, üzerinde bir hayli spekülatif söylemlerin oluştuğu bu ayetteki dabbe, Tefsir Geleneği’nde “dabbetül arz” başlığı altında oldukça tartışmalı bir konunun ana başlığı olmuştur. Tartışma, klasik bir şekilde “dabbetül arz nedir?” sorusuyla başlamış, ardından, bulunabilen her türlü yorum, rivayet, efsane ve hikâye, cevabın ana kaynakları haline getirilmiştir. Salih kıssaları bağlamında geçen devenin yavrusu; ayakları bulunan altmış zira uzunluğundaki kıllı, tüylü bir yaratık; başı bulutlarda, ayakları yerde acayip bir yaratık; öküz başlı, domuz gözlü, fil kulaklı, dağ keçisi boynuzlu, deve kuşu boyunlu, arslan göğüslü, kaplan renginde, kedi böğürlü, koç kuyruklu, deve ayaklı bir yaratık; kartal gibi uçan bir ejderha, kuyruksuz ama sakallı biri olduğu gibi söylemler üzerinden yapılan tartışmaya dahil olmak bile züldür… Bunların hepsini eleştiren bazı müfessirler ise dabbetül arzın bir hayvan olduğunu söylemişlerdir.[1] Son dönem müelliflerden biri ise Neml 82. ayetin mealini verdikten sonra aşağıdaki dipnotu düşerek tartışmayı bambaşka bir boyuta taşımıştır.

Neml 27/82

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

Bu insanların haklarındaki karar kesinleşince onlar için yerden (kabirlerinden) bir dâbbe[2*] çıkarırız. Dâbbe, o insanlara, Allah’ın âyetlerine kesin bir inançla inanmadıklarını söyler. 

[2*] Dabbe: Hareket etme özelliği olan, canlı demektir. Bunların göklerde ve yerlerde olduğu, insan ve melek grubunun da dabbe özelliği olduğu ilgili ayetlerde anlatılmıştır. Dolayısıyla bu ayetteki dabbe kendini doğrulara kapatan insanlardan ölenlere, durumunu kabirde iken tebliğ eden melektir. İlgili diğer ayetler: (Şura 42/29Nahl 16/49Nahl 16/61Bakara 2/164En’am 6/38 , Hud 11/6Hud 11/56Nur 24/45Ankebut 29/60Lokman 31/10Sebe 34/14Fatır 35/45Casiye 45/4)[2]

Bu müellife göre, dabbetül arz melek olmaktadır. Oysa dipnotunun sonunda verdiği ayetlere kendisi baksa 16/49. ayette dabbe”nin meleklerden ayrı bir varlık olduğunu rahatlıkla görecektir. Hiçbir ilkesi olmayan bu tartışmaların, araştırmacıyı bir sonuca götürmeyeceği ortadadır. Yüce Allah’ın kelamını anlamak için yine O’nun kelimelerine tutunmaktan başka bir yol yoktur ve olması da mümkün değildir.

Buraya kadar verdiğimiz ayetlerden, dabbe’nin ne veya kim/le olduğunu değil, ne veya kim/ler olmadığını anlamış olduk. Buna göre melekler, insanlar, en’am, kuşlar ve dört bacaktan fazla bacağa sahip olanların dabbe olmadıkları açıktır.

Nur 24/45

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ ۖ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَىٰ بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَىٰ رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَىٰ أَرْبَعٍ ۚ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّ اللَّهَ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan bir kısmı karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimisi dört ayak üzerinde yürür. Allah, dilediğini yaratır. Çünkü Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir. (DİB meali)

Az önce başka bir yönüne değindiğimiz bu ayete biraz daha dikkatli baktığımızda, ayette geçen يَمْشِي (yemşi) fiilinden, dabbe denilen varlıkların yürüyen bir varlık türü olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bu kelime suda yüzmekten veya havada uçmaktan farklı olarak “yerde yürümek” anlamındadır. Bu durumda suda yaşayan canlı türleri de dabbe olmamaktadırlar. Çünkü suda yüzen varlıklara يَمْشِي (yemşi) fiilinin atfedilmesi mümkün değildir. 

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (DİB meali)

Yine biraz önce başka bir yönüne dikkat çekmek için verdiğimiz bu ayete de biraz dikkat edildiğinde, mealde “sizin gibi topluluktur” şeklindeki bir benzetmeden kuşlar manası verilen طَائِرٍ (tair) kelimesinin kast ettiği varlık türleri ile “gezen her türlü canlı” manası verilen (dabbe) kelimesinin insanlarla benzer bir yanının olduğundan bahsedilmektedir. Meale göre kuşlar ve gezen her türlü canlı, topluluk olma (ümmet) yönünden insanlara benzemektedir. İster etrafımızı saran varlık ayetlerine isterse Yüce Allah’ın gönderdiği ayetlere bakalım etrafımızı saran varlık türlerinin özellikle topluluk oluşturma yönünden hiçbir şekilde insanlara benzemediği görülecektir. Her üç varlık arasındaki benzemeyi ifade eden أُمَمٌ (umemun) kelimesi; bilinç dışı, iradesizce ve seçime dayalı olmayan bir toplum düzenini değil, tam tersi akla, iradeye ve seçime dayalı bir toplum düzenini ifade etmektedir. İnsanlar dışındaki varlıkların tamamının oluşturdukları sürülere bakıldığında sadece kendi cinslerinden olan varlıklar olduğu görülecektir. Yani kurtlar ile geyikler, aslanlarla antiloplar, fiillerle zürafalar, kartallarla serçeler, şahinlerle yarasalar asla bir toplum oluşturamazlar. Ne kuşların kendi içinde, ne de yeryüzünde gezen canlıların kendi içlerinde, insanlar gibi bir toplum oluşturmaları mümkün değildir. Kaldı ki hayvanların ve kuşların tamamında nesep, soy, ırk gibi anlayışların hiçbiri yoktur. Üstelik onların sürüler haline gelmeleri bir bilinçten değil, Yüce Allah’ın onları musahhar kılmasındandır. Yani sürü haline gelmeleri kendi tercihleri değildir. Zaten dabbe kelimesinin kapsamına “en’am, melekler, kuşlar, insanlar, denizde yüzen varlıklar, dörtten fazla bacağa sahip olan haşeratın girmediği yukarıda ortaya konulmuştu.

O halde nasıl olacak da dabbe ve kuşlar, özellikle toplum oluşturma yönünden insanlara benzemektedir? Kaldı ki her ne kadar yukarıdaki mealde “sizin gibi” manası verilmiş olsa da, ayette bir benzemeden değil, bir emsalden bahsedilmektedir. Ayette geçen أَمْثَالُكُمْ (emsalukum) kelimesi bir teşbih değil bir emsaldir. Genelde kelimeye verilen “sizin gibi” manası, sanki teşbih varmış gibi bir anlamı da beraberinde getirmektedir. Oysa emsal olmak birkaç yönde benzerlik değil, neredeyse ayniliktir.

Ta Ha 20/104

نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا

Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o zaman: «Bir günden fazla kalmadınız» der. (DİB meali)

Yukarıdaki (6/38) أَمْثَالُكُمْ (emsalukum) kelimesine “sizin gibi” manası veren mealde, aynı kelimeye bu sefer “onların en akıllı ve olgun olanı” manası verildiği görülmektedir. Aslında uzaktan da olsa doğru anlam ile küçük bir bağı olan bu meal de bahse konu olan kişilerin; “bir günden fazla kalmadınız” diyen kendi emsallerinin, her şeyiyle diğerleri gibi olmasına rağmen sözünün dinlenmesi, onu emsal haline getirmektedir. Yani burada söz konusu olan şey bir benzerlik değil her şeyiyle bir ayni’liktir.

Öyleyse topluluk oluşturma kabiliyetleri olmayan, sürü olmaları bile Yüce Allah’ın musahhar kılmasıyla mümkün olan kuşlar ve dabbe’nin topluluk oluşturma yönünden insanlarla nasıl bir ayniliği olabilir ki?

Bu ayetlere verilen ilkesiz meallere takılıp vakit kaybetmeden anlama çabamıza devam edelim. Enam 6/38 ayeti, bir yandan dabbe, tair ve insan türlerinin farklı olduğunu ortaya koyarken diğer yandan bunların toplum oluşturma yönünden bir ayniliği olduğunu da ortaya koymaktadır. Şimdiye kadar ne olmadıklarını söylediğimiz dabbe’nin, artık ne olduklarını söylemeye başlayabiliriz. Aşağıya alacağımız ayete verilen meal, dabbe denilen varlık türünün kuşlar, insanlar, en’am, suda yüzen varlıklar, dörtten fazla ayağı olan varlıklar ve melekler olmadığı göz önüne alınıp okunmalıdır.

Enfal 8/22

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ

Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir. (DİB meali)

Şimdi dabbe melek, insan, kuş, dörtten fazla bacağa sahip varlıklar, en’am ve suda yüzen varlıklar değilse, bu ayette akıllı varlıklar olduğu anlaşılan dabbe kimlerdir? Bu ayette bahse konu olan dabbe’nin aklını kullanamayan bir varlık olduğunun belirtilmesi, onun aklının var olduğunu göstermektedir. Tıpkı yukarıdaki mealde olduğu gibi, “dabbe” kelimesine tüm canlılar manasının verilmesi daha önce verdiğimiz ayetlere göre mümkün değildir. Çünkü zaten aklını kullanamayan hayvanları, canlıların en kötüsü olarak nitelemek, (haşa) Yüce Allah’ın kendi kendisiyle çelişmesi anlamına gelecektir. Varlıkların en kötüsü aklını kullanamayanlarsa, ilk başta bu varlığın akıl sahibi olması ve onu kullanmaması gerekmektedir. Oysa Yüce Allah cin ve insan türü haricinde akıllı bir varlığın olmadığını ve aklederek kullukla yükümlü olanların sadece bu ikisi olduğunu bize bildirmişti. Böyle olmasına rağmen Yüce Allah akıl vermediği için aklını kullanamayan varlıkları, varlığın en şerlisi mi ilan edecektir?

Enfal 8/55

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الَّذِينَ كَفَرُوا فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Artık onlar iman etmezler. (DİB meali)

Aslında Yüce Allah’ın ayetlerindeki kelimelerin anlaşılmasında en büyük engel, Kur’an anlaşılsın diye kaleme alınan meallerin bizzat kendileridir. Bu meali yapanlar, ayette geçen “dabbe” kelimesine yine “yeryüzünde yürüyen canlılar” manası vermiştir. Oysa bir çok ayette dabbe; meleklerden, insanlardan, en’am’dan, kuşlardan, dörten fazla bacağa sahip olanlardan, suda yüzen varlıklardan ayrı olarak sayılmıştı. Eğer dabbe denilince bundan kast edilenin, yeryüzündeki tüm canlılar olduğunu anlayacaksak, diğer ayetlerde de geçen dabbe neden; insanlardan, meleklerden, kuşlardan vs. ayrı bir varlık türü olarak sayılmış olsun ki?

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (DİB meali)

Mesela bu ayette dabbe ve kuşlar denmiş, daha sonra sizin emsalinizdir denmiştir. Dabbe kelimesine “yeryüzünde gezen canlılar” manası verilmesi durumunda; bunun içine insanların kuşların, her tür hayvan ve haşeratın ve hatta suda yüzen varlıklarında girmesi gerekmektedir. Çünkü bunların hepsi canlıdır. O halde bu ayette “sizin gibi” denmesinin anlamı nedir?

Buraya kadar ortaya koyduklarımız dabbe’nin; melek, insan, en’am, kuş, dörtten fazla bacağa sahip haşerat, suda yüzen varlıklar olmadığıydı. Ne oldukları ise şu şekilde anlaşılmaktadır.

  1. Umem (أُمَمٌ) yani bilince dayalı toplum oluşturma yönüyle bizim emsalimizdirler.
  2. Yeryüzünde gezmektedirler.
  3. Uçamamaktadırlar.
  4. Suda yüzememektedirler.
  5. Akılları olmasına rağmen akıllarını kullanmadıkları için şerli hale gelmektedirler.
  6. İman etmekle yükümlüdürler.

Bu kriterlerden sonra dabbe’nin; tıpkı insanlar gibi bilince ve akla dayalı, tamamen kendi iradeleriyle iman edip, kulluk etmekle yükümlü olan cinler olduğu sanırız anlaşılmıştır. Bunlar içinde en şerli olanların ise kesinlikle cinlerle soy birliğine sahip şeytanlar olduğu ortadadır. Buna göre, en’am suresindeki ayete geri dönecek olursak ayetin mealini değiştirmeden sadece kavramları orijinal haliyle meale yerleştirdiğimizde meal şöyle olacaktır.

Enam 6/38

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الْأَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلَّا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ ۚ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ۚ ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ

Ne yeryüzündeki dabbe, ne de iki kanadıyla uçan tair sizin emsaliniz olan topluluklardan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.

Bu meal de tercih edebileceğimiz nihai mana değildir. Dikkat edilirse “tair” kelimesine mana vermediğimiz görülecektir. Aslında dabbe konusunu ele almamızın nedeni özellikle “tair” kelimesini anlamak içindi. Fakat sadece kelimeleri cımbızlayarak anlama ulaşmak mümkün değildir. Dabbe kelimesinin kast ettiği anlama ulaşılmadan, tair kelimesinin kast ettiği anlama ulaşmak mümkün değildir. Birazdan özelikle bu kelime üzerinde durulacaktır. Fakat meal ve tefsirlerimizin özellikle bu ayette geçen dabbe kelimesine “gezen canlı“, tair kelimesine ise kuşlar manası vermelerinin yol açtığı duruma değinmek gerekecektir. Tüm meal ve tefsirlerimizde, ayetin meali tıpkı DİB mealinde olduğu gibi geçmektedir. Meal ve tefsirlerin ayetin ilk cümlesine “Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir” şeklinde mana vermeleri ayetin devam cümlesinin kast ettiği anlamın bambaşka bir şeye dönüşmesine neden olmaktadır. Aynı meal ve tefsirlerin tamamı ayetin devam cümlesine; “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler” şeklinde mana vermişlerdir. 

Facia tam da burada başlamaktadır. Ayetteki dabbe kelimesine “yeryüzünde gezen canlı”, tair kelimesine ise “kuşlar” manasının verilmesi, bu ayette anlatılanın “sürü” olma açısından hayvanların da insanlara benzediği şeklinde anlaşılmasına neden olmuştur. İşte olay böyle anlaşıldığı için, ayetin devamında gelen “Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler” cümlesinden, hayvanların ve kuşların yeniden diriltilecekleri ve hatta Allah’ın huzurunda hesap verecekleri anlamı çıkartılmaktadır. Nitekim müfessirlerin birçoğu, “kısa boynuzlu, uzun boynuzludan hakkını alacak” şeklinde gelen bir hadisi de delil getirerek, hayvanların da tıpkı insanlar gibi hesap vereceğini söyleyebilmiştir.

Hiç istemediğimiz halde, sırf ibret vesikası olsun diye bir müfessirin bu ayet bağlamında söylediklerini aktarmak istiyoruz. 

ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ “Nihayet ancak Rablerine toplanıp getirilirler” buyruğu: “Allah, Kıyamet günü bütün canlıları ve kuşları biraraya toplar” demektir. Bu husus, “Vahşi hayvanlar biraraya toplandığı zaman…” (Tekvir, 5) âyeti ile, Hz. Muhammed (s.a.s)´in, “Boynuzludan boynuzsuzun hakkı alınır” hadisi ile kuvvet bulur. Alimlerin bu hususta iki görüşü vardır:

Birinci görüş: Allah Teâlâ, bu canlıları ve kuşları, kendilerine haklarını vermek için biraraya toplar. Bu, Mu´tezile´nin görüşüdür. Çünkü hayvanlara, suçları olmadığı halde eziyet etmek ve elem vermek, ancak karşılığında birşey elde etmeleri durumunda güzel ve yerinde olur. Hayvanlara haklarını vermek vacib olunca, Hak Teâlâ onları, bu bedelleri (hakları) vermek için hasreder (biraraya toplar).

İkinci görüş: Bizim alimlerimizin görüşüdür. Bu görüşe göre, “Allah için bir şeyin vacib olduğunu söylemek imkansızdır. Aksine Allah Teâlâ, o hayvanları, sırf iradesi ve meşieti ile ve uluhiyyetinin gereği olarak hasreder.” Bu görüşte olanlar, Allah´ın karşılık vermesinin vacib olduğunu söyleyenlerin görüşlerinin yanlış ve imkânsız olduğu hususunda şu delilleri getirmişlerdir:

1) Vacib, yapılmadığı zaman zemmi gerektiren şeydir. Halbuki Cenâb-ı Hakk´ın zemmedilmeyi haketmesi imkânsızdır. Çünkü o zatı gereği kâmildir. Zatı gereği kâmil olanın, haricî bir işten dolayı zemmi haketmesi düşünülemez. Çünkü zatındaki (kemal), harici bir işin peydan olmasıyla geçersiz olmaz.

2) Allah Teâlâ, bütün sonradan olma varlıkların (mahlukatın) sahibidir. Sahib ve malik olanın, herhangi bir karşılık vermeksizin, sahib olduğu mülk üzerinde tasarrufta bulunması güzel ve yerinde olur.

3) Eğer bir bedel karşılığında başkasına zarar vermek güzel olsaydı; rızası olmadan bir bedeli gerektirdiği için, bizim başka birine zarar vermemiz de güzel olmalıydı. Halbuki bu yanlıştır. Binaenaleyh Allah için bedel vermesinin vacib olduğunu söylemenin yanlış olduğu sabit olur. Allah en iyi bilendir.

Zahmet Çeken ve Kesilen Hayvanların Bedellerini Almaları Meselesi

Bunu iyice anlayınca, Kâdî´nin bu konuda söz konusu ettiği, bazı detayları zikredelim:

1) Kadî şöyle demiştir: Her canlının, kendisine isabet eden elem ve acıdan ötürü, Allah´dan bir karşılık almaya hakkı vardır. Bu karşılık ona dünyada verilmemiştir. Binaenaleyh Allah´ın, bu canlıları, kendilerine o karşılıkları tastamam ödemek için âhirette hasretmesi aklen vaciptir. Bir alacağı bulunmayan hayvanın hasredilmesi ise aklen gerekmez. Ne var ki Allah, âyette hepsini hasredeceğini haber vermiştir. Bu haşr, naklî deliller bakımından kesindir. Biz, hayvanlar içerisinde, herhangi bir karşılığı haketmemiş olanların da mutlaka bulunacağını söyledik. Zira bu hayvanlar, çoğu kez her türlü elem ve acıdan korunmuş olarak kalırlar. Sonra da Hak Teâlâ onların acı vermeksizin canını alır. Zira ölürken, bir acının mutlaka mevcut olduğu bir delil ile sabit değildir. Bu durumda o hayvan, herhangi bir bedel haketmiş olmaz.

2) Allah Teâlâ´nın kesilmesine müsaade ettiği her hayvanın, buna mukabil hakettiği bedel, Allah tarafından verilecektir. Bu hayvanlar birkaç kısımdır:

a) Allah´ın, yenilsin diye kesilmesine müsaade ettiği hayvanlar…

b) Meselâ saldırgan yırtıcılar ve eziyet veren haşereler gibi, insanlara zarar verdiklerinden dolayı, öldürülmelerine müsaade edilen hayvanlar…

c) Hastalıklar yüzünden elem duyan hayvanlar…

d) Ağır şeyleri taşımaları ve zor işlerde çalışmaları için, Allah´ın izin verdiği hayvanlar… Fakat o hayvanlara insanlar zulmederlerse, bunun karşılığı (cezası) o zalim insana aittir.
Yine hayvanlar birbirlerine zulmettiklerinde, bu zulmün cezası, zalim olan hayvana aittir.
Buna göre şayet, “Besmele çekilerek eti yenilmeyen bir hayvan kesildiğinde, bunun bedeli (cezası) kime aittir?” denilir ise, şöyle cevap verilir: “Bu bir zulümdür, binaenaleyh bunun cezası onu kesen insana aittir. İşte bundan ötürü, Hz. Peygamber (s.a.s), insanları, yeme maksadı olmaksızın hayvan kesmekten nehyetmiştir.

3) Bu bedelden maksad, o hayvanların akıllı olmaları ve o menfaati etde etmenin yolunun ancak bu kesilmeyi kabul etmeleri olduğunu bilmeleri halinde, kesilmeyi kabul etmelerinden ötürü kendilerine verilecek olan büyük menfaati ardır, İşte bu, karşılığında elem ve zarar verme güzel olan bir bedeldir.

4) Kadî ve ekseri Basra Mu´tezilîlerinin görüşüne göre, bu karşılık sonludur. Bunu Kadî söylemiştir. Bu, aynı zamanda müfessirlerin çoğunun görüşüdür. Çünkü onlar şöyle demişlerdir: “Allah Teâlâ, bu karşılıkları o hayvanlara tastamam verdikten sonra, onları toprak kılar. İşte o esnada kâfir, “Keşke ben de toprak olaydım” der.

Ebu´l Kasım el-Belhî, bu karşılığın ebedî olacağını söylemiştir.

Kadî, görüşüne şöyle istidlal etmiştir: “İçimizden birisinin çok ağır bir işi üstlendiği halde, karşılığında devamlı olmayan bir ücret alması normaldir. Binaenaleyh başkasına elem vermenin, ücretinin devamlı olması şartına bağlı olmadığını anlıyoruz.”

El-Belhî de, kendi görüşüne şu şekilde delil getirmiştir: “Bu bedelin sona erdirilmesi, ancak o hayvanın canını almak ile mümkündür. Onu öldürmek ise, bir elem verme ile olur. Bu elem de, başka bir bedeli gerektirir ve bu sonsuza kadar sürer.”

Buna şöyle cevap verilir: “Öldürmenin ancak bir elem verme ile olabileceği hususu delil ile sabit değildir.” Allah en iyi bilendir.

5) Hayvanın, başka hayvanda alacağı bir karşılık olduğunda, sen bak. Eğer o zalim hayvanın, Allah´dan alacağı bir karşılık (hak) var ise, bu hakkı, zulmettiği hayvana verilir. Eğer durum böyle değil ise, bu bedelin noksan kısmını Allah tamamlar. İşte Mutezille´nin görüşüne göre, bedeller (karşılıklar, haklar, cezalar) hususundaki hükümler kısaca bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.[3]

İşte kelimelere ilkesizce mana vermenin getirdiği sonuç budur. Oysa hepsi de çok iyi Arapça bilen bu müellifler, kendi yazdıkları gramer kurallarına kendileri uymuş olsalardı ثُمَّ إِلَىٰ رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ “Nihayet ancak Rablerine toplanıp getirilirler” buyruğunda geçen هُمْ (hum) zamirinin akılsız varlıklar için kullanılmasının doğru olmayacağını elbette görür ve sırf bundan dolayı ayette geçen “dabbe ve tair” kelimelerinin kast ettiği kişilerin mutlaka akıllı varlıklar olması sonucunu elde ederdi de, hayvanların da insanlar gibi Yüce Allah’ın huzurunda hesap vereceğine insanları inandırmak gibi bir saçmalığa tutunmazlardı. Madem ahrette, dünyada akılsız yaratılan varlıklar haklarını almak için akıllı hale getirilip haklarının peşine düşeceklerdir, o halde hem insanlar hem de hayvanlar tarafından haksız yere kesilen, meyvesi dökülen, dalından koparılan, gereksiz yere yakılan ve daha birçok haksız muamele gören bitkilerin de haklarını almaları için diriltilmeleri gerekecektir. Çünkü dabbe kelimesine verilen “yerde kıpırdayan canlı” anlamının kapsamına bitkiler de girmiş olmaktadır. Nihayetinde onlar da kıpırdamaktadırlar. Ne yazık ki bugün elimizde bulunan tüm mealler işte bu müfessirlerin kelimelere yükledikleri anlamları almış ve meallerine almış ve önümüze Kur’an diye koymuşlardır.

Oysa biraz önce de belirttiğimiz gibi sırf ayetin sonundaki cümlede geçen هُمْ (hum) zamiri bile, ayette bahse konu olan varlıkların akıllı varlıklar olduğunu göstermesi açısından yeterli delildir. Evet hem dabbe hem de tair akıllı ve iradeli varlıklardır.

Buraya kadar dabbe’nin, yerde gezen ve uçamayan cinler olduğunu ortaya koymuş olduk. Artık bundan sonra asıl konumuz olan ve “kuşlar” diye tercüme edilen “tair” kelimesine dönebiliriz.

Ramazan DEMİR


[1]Dabbetül arz ile ilgili Kurtubi, ilgili ayet bağlamında oldukça fazla rivayeti aktarmıştır. Razi ise bu rivayetleri eleştirdikten sonra dabbetül arzın bir hayvan olduğunu söylemiştir. Bkz, Kurtubi, El Cami’u li Ahkami’l Kur’an, c. 13 (ilgili ayet): Razi, Tefsir-i Kebir, c.17 (ilgili ayet).

[2]Süleymaniye Vakfı resmi internet sitesinde yayınlanan meal

[3]Razi, Tefsir-i Kebir, c.9.s.422-424

3 yorum

  1. Kuran da geçen tüm dabbe kelimelirine cin anlamı mı verilmemeli?
    Nur süresi 25.ayetde dabbenin sudan yaratıldığı söyleniyor. oysaki, cinlerin neyden yaratıldığı malum. Yine Bakara süresi 164. Ayette bahsedilen dabbenin cin olması ilgili bağlamda pek mümkün değil.

  2. HASAN

    Aslında Nur 45 de dikkat edilmesi gereken şey ayette geçen zamirlerin ve fiillerin akıllı varlıklar sigasından gelmesi olmalıydı…Yani dabbeye her ne anlam verirseniz verin verdiğiniz anlam kesinlikle akıllı bir varlığı işaret etmek zorundadır..
    MİNHUM (Hum zamiri akıllı varlıklar için)
    MEN. (ismi mavsul..akıllı varlıklar için)
    YEMŞİ (fiil akıllı varlık sigası)

    3 defa geçen VE MİNHUM MEN YEMŞİ ibaresi bize dabbenin anlamının kesinlikle akıllı bir varlığı işaret etmesi gerektiğini söylemekte..Siz.. dabbe cindir diyorsunuz fakat ayette dabbe sudan yaratıldı diyor ama cinler ateşten yaratıldı şeklinde ayetler var bu çelişki değil mi diye soruyorsunuz..

    ENBİYA 30.ayette Yüce Allah “her canlıyı sudan yaptık” şeklinde buyuruyor. (cinler canlıysa -ki canlıdır- onlarda sudan yaratılmışlardır)
    Cin 16 da cinler için “eğer doğru olsalar kesinlikle onlara bol bol su veririz” buyurulmakta. (cinler ateşten yaratılmışlarsa bol bol suyla ne işleri olabilir ki?)

    Bakara 164 de geçen dabbe kelimesi de cinler anlamındadır. Fakat bunu tüm yönleriyle ortaya koymak ayrı bir çalışma gerektirmektedir. zaten dabbe konusuna girmemiz başka bir konu bağlamındaydı..Ama bakara 164 teki ayette varlıkların yaratılış sıralamasına biraz odaklanırsanız, cinlerin varlığın hangi aşamasında yaratılmış olduklarına ulaşabilirsiniz… FAKAT ayette geçen “vel fulki’l leti tecri fi’L bahri bima yenfau’n nas” ibaresinin tüm mealler tarafından “insanlara faydalı şeylerin gemilerde taşınmasında” şeklinde çevrilmiş olması anlamın önüne set çekecektir..Ama siz yine de ayete odaklanırsanız cinlerin yaratılması ile ilgili çok önemli bir sonuca ulaşabilirsiniz
    Allah’a emanet olunuz

  3. Ramazan Bey
    Dabbelerin cinlerdir sonucuna sebe suresi 14. ayeti inceledikten sonra bakabilirmiyiz. çünkü bu ayette cinler ve dabbe kelimeleri ayrı ayrı kullanılmış.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*