SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -21- KONUŞAN KUŞLAR (1)

KONUŞAN KUŞLAR -1

Kur’an’da inek, koyun, deve, eşek, yaban eşeği, at, aslan, kuş, karınca, sinek, karga, fil, balina gibi birçok hayvanın adı geçmektedir. Fakat hiç şüphesiz ki hem bir kıssanın unsuru olarak, hem üzerinden birçok şeyin anlatıldığı, hem de en fazla adı geçen hayvan, kuşlardır. İleride değineceğimiz Süleyman kıssaları bağlamında basbayağı akıllı ve iradeli varlıklar olarak konuşmuş ve aynı zamanda yüksek bir muhakeme yeteneği gereken sözler sarf etmişlerdir. İsa kıssaları bağlamında cansız bir çamurken, İsa’nın onlara üflemesi ve tabi ki Allah’ın izniyle kanlı canlı kuş olup uçmuşlardır (5/110 – 3/49). Yeniden dirilişi merak eden İbrahim’e, kuşlar üzerinden mesaj iletilmiştir (2/260). Yine kuşlar, akıllı ve iradeli varlıklarmış gibi Davut ve dağlarla beraber, Yüce Allah’ı tesbih etmiş ve tüm benliklerini O’na yöneltmiş, hatta bizzat Yüce Allah’ın emrine muhatap olmuşlardır (21/79 – 34/10 – 38/19). Yine fil sahipleri üzerine gagasında siccil denen delici taşlar taşıyan kuşlar gönderilmiştir (Fil suresi).

Kur’an’ın tamamına bakıldığında, yaptıkları ve yapması gerekirken yapmadıkları hakkında ahirette hesap verecek, akıllı ve iradeli varlıkların sadece Cinler ve İnsanlar olduğu anlaşılmaktadır. Fakat böyle olmasına rağmen, hayvanların hatta göklerin ve yerin, mutlaka bir hesabı gerektirecek akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuştuklarına dair ayetler de bulunmaktadır.

Fussilet 41/11

ثُمَّ اسْتَوَىٰ إِلَى السَّمَاءِ وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ

Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin” dedi. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler (DİB meali).

Bu ayetlerde göklerin ve yerin akıllı varlıklar gibi konuşmaları, iradeli ve seçim yapabilecek varlıklar gibi “isteyerek” geldik demeleri, tefsir ve yorumlarla akla uygun hale getirilmeye çalışılsa da, tefsir ve yorumların neredeyse tamamı Allah, gökler ve yer arasında geçen bu konuşmanın mecaz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Yani Yüce Allah, onlarla lisanı hal ile konuşmuş, onlarda aynı şekilde lisanı hal ile cevap vermişlerdir.

Fakat iş Davut kıssaları bağlamında kuşların; o ve dağlarla beraber tesbih etmesine, tüm benliklerini Yüce Allah’a yöneltmelerine, Süleyman kıssaları bağlamında ise akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşmalarına ve hareket etmelerine gelince, mecaz ortadan kalkmış durum gerçeğe dönüşmüştür! Yani kuşların Süleyman kıssaları bağlamında konuşmaları, tamamen gerçektir. Bu konuda aksini söyleyen bir açıklamaya biz rastlamadık. Kimi müfessirlerimiz, Süleyman’ın hangi kuşlarla neler konuştuğunu eserlerinde uzun uzun anlatmışlardır.[1] Kimi müfessir ise Süleyman zamanında konuşan kuşların şimdiki zamanda yaşayan kuşlardan daha akıllı olduğunu söyleyerek meseleyi bambaşka bir boyuta taşımıştır.[2]

Sonuçta bugün tüm Müslümanların bilincine kuşların kapasitelerinde, akıllı ve iradeli varlıklara dönüşebilme potansiyeli olduğu gelip yerleşmiştir. İşin içine Allah’ın gücü ve kudreti de karıştırılınca; “Kuşlar nasıl olurda akıllı varlıklar gibi hareket eder?” şeklinde bir soru sorulduğunda, “Allah’ın gücünün her şeye yeteceğine inanmıyor musun?” şeklinde bir cevap verilerek mesele bambaşka mecralara kaydırılmaktadır. Geleneksel tefsir anlayışının konuyu ortaya koyuş biçimi hep “Yüce Allah’ın gücü her şeye yeter O isterse kuşları da konuşturur, taşları da” çerçevesinde olduğu için, anlama çabasıyla sorulan her soru, bu bariyere çarpmaktadır. Ama her nedense; Allah’ın gücünün her şeye yettiğini, anlamın önüne bir bariyer olarak kullanan geleneksel anlayış, iş Kur’an’ın yeterliliğine, her şeye gücü yeten Allah’ın Kur’an’ı açık ve anlaşılır indirmeye güç yetirdiğine, Kur’an’ı tüm zamanlar için geçerli evrensel bir kitap olarak indirmeye gücünün yeteceğine, Kur’an’ın içinde her şeyi, hem de en ince detayına kadar açıklamaya gücünün yeteceğine gelince, buna inanmamaktadır. Allah’ın dinini anlamak için Allah’ın vahyini yeterli görmemektedir.

Elbette Allah’ın gücü her şeye yeter. Bunun tartışmasını yapmak bile bir mü’min için zillettir. Fakat Yüce Allah’ın her şeye gücünün yetmesi demek; O’nun hiçbir ilkesi olmadan hareket etmesi, iş yapması anlamına asla gelmemektedir. Çünkü ilkesizlik; tahmin edilememek, ne yapacağı kestirilememek demektir. Oysa Kur’an’ın anlattığı Yüce Allah, ne yapacağı ya da ne yapmayacağı önceden bilinebilir bir İlah’tır. O’nun yaptığı her iş, buyurduğu her emir, sarf ettiği her kelam, mutlak ve değişmez ilkelerinin eseridir. Yüce Allah’ın önceden bilenemeyecek tek davranışı, sonsuz ikramıyla kullarının Salih amellerine karşı vereceği ödüldür.

Secde 32/17

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Hiç kimse, yapmakta olduklarına karşılık olarak, onlar için saklanan göz aydınlıklarını bilemez (DİB meali).

Evet Yüce Allah’ın bağışlamasının boyutu, ikramının sonsuzluğu, her güzel davranışa karşı vereceği ödül bilinemez. İyiliklere karşılık vermede tasavvur edilemez boyutlarda cömert olan, hiçbir sınırlaması olmayan Yüce Allah, iş kötülüklere ceza vermeye gelince, sınırsız davranmamış, verilecek cezanın asla haksızlık olmayacak tam bir karşılık olacağını söyleyerek tarif etmiş, önceden bilinir kılmış, yani ilkelerini belirlemiştir. Salih amellere ödül vermenin dışında, Yüce Allah’ın yaptığı veya yapacağı, hatta yapmayacağı her şey, kesinlikle bilinen şeylerdir. Çünkü O, ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen değil her zaman ve her durumda ne yapacağı veya yapmayacağı çok kolay bilinendir.

Hiç şüphe yok ki Yüce Allah’ın her şeye gücü yeter, zaten O da tam bu sebepten dolayı ilkeli olduğunu bize bildirmiştir. Çünkü ilkeler olmadan her şeye güç yetiren güç; sadece korkulan ve sevilmesi mümkün olmayan bir güçtür. Sevilmesi mümkün olamayacağı gibi kul olunması da mümkün değildir. Çünkü kul olmak özgür iradeye dayalı, bile isteye, gönülden yapılan bir şeydir. Oysa her şeye gücü yeten ama ilkesi olmadığı için ne yapacağı veya yapmayacağı önceden kestirilemeyen veya bilinemeyen birine özgür irade ile kul değil, iradesi yok edilmiş köle olunur. Yüce Allah akıllı ve iradeli varlıkları köle değil, kul olsunlar diye var etmiştir.

Zariyat 51/56

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Cinleri ve insanları, kul olmalarından başka bir amaç için yaratmadım.

Yüce Allah’ı sevmek, O’na bile isteye ve irade kullanarak kul olmak, ancak O’nun bilinebilir ve ne yapacağı kestirilebilir olması durumunda mümkündür. Çünkü bizzat kul olmanın kendisi, ilke ve irade gerektiren bir şeydir. Seçmek ve irade kullanmak ise insanın doğal yapısıdır. Yüce Allah’a bile isteye kul olmanın tarifi, her şeye güç yetiren mutlak bir varlık (Allah) ile seçimlerinden başka hiçbir şeye güç yetiremeyen diğer bir varlığın (insan), ilkeler düzeyinde, bilinç ve irade çerçevesinde ilişki kurmasıdır. İlkeler bazında kurulacak bu ilişkinin temelindeki ilk ilke, kendisine kulluk yapılacak varlığın kendi bünyesinde İlah olma, her şeye güç yetirebilme kapasitesinin, bu İlaha bile isteye ve iradesiyle kul olacak varlıkta ise kulluk etme kapasitesinin olması gerekmektedir. Bu ilişkide sonsuz bir güce sahip olduğu için tahmin edilebilir, ne yapacağı önceden kestirilebilir olması gereken insan tarafı değil, İlah tarafıdır. Çünkü İlah olan varlık, zaten her şeye güç yetirebildiği, her şeyi kapsadığı, her şeyi kudretiyle kuşattığı için ve en önemlisi de her şeyi O yarattığı için bu varlıklardan herhangi birinin O’nun tahmin edemeyeceği veya önceden bilemeyeceği bir şey yapması, yani onu şaşırtması mümkün değildir. Zaten mümkün olursa bu, İlah olan varlığın yapamayacağı, güç yetiremeyeceği bir şey olacaktır, ki beraberinde birde meşruiyet sorunu ortaya çıkacaktır. Allah’ın bizzat kendisinin yoktan var edip yarattığı, yine tüm kabiliyetlerini bizzat kendisinin verdiği bir varlığın, onu şaşırtması veya tahmin edemeyeceği önceden kestiremeyeceği bir şey yapması durumunda, ilkeler, irade ve seçim üzerine kurulu Allah-kul ilişkisi sorgulanacaktır. Yüce Allah bundan münezzehtir. Yani kendisine kul olmasını istediği kulun onun bilemeyeceği, önceden tahmin edemeyeceği, hiç beklemediği bir şey yapması zaten doğal olarak mümkün değildir.

Allah-kul ilişkisinde mutlak güce ve sınırsızlığa sahip olan varlık Yüce Allah olduğu için, insanın onu kuşatması mümkün değildir. İnsanın kuşatamadığı bir şeyi tahmin etmesi, neyi ne zaman yapacağını veya yapmayacağını önceden bilebilmesi mümkün değildir. Yani doğal olarak Allah tahmin edilebilir, önceden kestirilebilir bir varlık değildir.

Fakat kuşatılamayan, tahmin edilemeyen, kestirilemeyen güce sahip bir ilah olmasına rağmen O, akıllı ve iradeli olarak yarattığı cinler ve insanların iradeye ve seçime dayalı bir kulluk için yaratıldığını, hatta bundan başka bir amaç için yaratılmadıklarını bildirmiştir. Bir tarafta gücü her şeye yeten, hiçbir şekilde tahmin edilemeyen ve ne zaman ne yapacağı bilinmeyen, kuşatılamayan bir varlıkla, diğer tarafta gücü seçimlerinden başka bir şeye yetmeyen bir varlığın olduğu Allah-kul ilişkisinin, sürdürülebilir bir ilişki olması için her iki tarafın da birbirlerinden ne beklediklerinin veya beklemediklerinin kesinlikle bilinmesi gerekmektedir. Bunun olmaması durumunda, kurulan ilişki zoraki bir ilişki olacak ve insan ne yapacağını bilemez bir durumda kalacaktır. Bilemez çünkü eğer karşısında neyi sevip-sevmeyeceği, neye kızıp-kızmayacağı, neyi verip-vermeyeceği bilinmeyen bir İlah varsa, yaptığı hiçbir şeyden emin olamayacaktır.

İşte bu durumda tahmin edilemeyen, kestirilemeyen, kuşatılamayan mutlak varlık olan Allah’ın; yoktan var ettiği iradeli ve akıllı varlıklara neyi sevip sevmediğinin, neyi yapıp yapmayacağının (yapamayacağı değil), kendisinin neler beklediğini ve kendisinden nelerin beklenebileceğinin ilkelerini belirlemesi gerekmektedir. Üstelik bu ilkeleri sadece onun belirlemesi, bu konuda insana hiçbir sorumluluk ve yetki vermemesi gerekmektedir. Çünkü kendisini kuşatamayan ve kuşatması da mümkün olmayan bir varlığın yaratılmışın); bir tarafında sınırsız varlığın olduğu bir ilişkiye, doğru önermeler getirmesi asla mümkün değildir. Allah hariç, varlığın tamamı bir araya gelse ve birbirleriyle yardımlaşsa dahi, Allah-kul ilişkisine doğru ilkeler koymaya güç yetiremez. Bu yüzden ona, bu yönde sorumluluk ve yetki vermek en başta insana yapılmış çok büyük bir haksızlık olacaktır. Çünkü bu kullanması asla mümkün olmayan bir yetkinin ve asla güç yetiremeyeceği bir gücün onun sırtına yüklenmesi anlamına gelecektir.

Kur’an’ın tamamına bakıldığında, yapılması veya yapılmaması gerekenler hususunda hep tek taraflı olarak; “Şunu yaparsanız Allah sever!”, “Bunu yaparsanız Allah sevmez!” veya “Şunu yapmanız karşısında şu, yapmamanız durumda ise Allah şu karşılığı verecektir!” şeklinde olduğu görülecektir. Mesela, “Allah şunu yaparsa insan sever!”, “Allah bunu yapmazsa insan sevmez!” veya “Allah’ın şunu yapması ve yapmaması durumunda insan şu karşılığı verecektir” şeklinde bir söylem asla yoktur… Olamaz ve olmamalıdır da! Çünkü Allah şunu yaparsa insan onu sever şeklinde başlayan her cümle kuşatılamayan bir varlığa, kuşatılan bir varlığın ilke belirlemesi anlamına gelecektir ki bu varlığın yok olmasına yol açacak bir kaos demektir.

Farz edelim ki Yüce Allah’tan dünyadaki tüm insanların her birine şöyle bir anket gönderildi ve tek bir soru soruldu:

Nasıl bir İlah olmamı istersiniz?

Böyle bir anketin içeriğinin insanlık tarafından nasıl doldurulacağı, şu dünyanın içinde bulunduğu durumdan gayet bellidir.

İşte bu yüzden Allah-kul ilişkisinde ilkeler belirlemesi gereken, sadece Yüce Allah’tır, çünkü hem kullara hem de kendisine, O’ndan başkasının doğru ilkeler koyması mümkün değildir. Pek tabi olarak burada şöyle bir soru ortaya çıkacaktır:

Tarafların ilkelere uymaması durumunda durum ne olacaktır?

İnsanın Yüce Allah tarafından belirlenen ilkelere uymaması durumunda nasıl bir durumla karşılaşacağı Kur’an’da oldukça detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Allah’ın sonsuz merhametine sığınarak biraz daha cüretkâr bir soru soralım. Allah’ın kendi koyduğu ilkelere uymaması durumunda ne olacaktır? Yani insan, Allah’ın bizzat kendi zatı için belirlediği ilkelere uyup uymayacağından nasıl emin olacaktır? Yüce Allah’ın insanlar için koyduğu ilkelere, insanlığın uyup uymadığını her zaman için denetlemeye gücü yetmektedir. Ancak insanlığın Yüce Allah’ın kendi zatı için koyduğu ilkelere uyup uymadığını denetlemeye gücü yetmemektedir. Üstelik Yüce Allah, insanlığın ilkelere uyması durumunda alacağı karşılığın hep gelecekte veya öldükten sonra olacağını bildirmiştir. Geleceği görme, ahirete gidip söylenenlerin doğru olup olmadığını kontrol etme imkânına sahip olmayan insanın, Allah-kul ilişkisinden, kul olarak emin olması, iradesini ve seçimlerini bu yönde kullanması nasıl sağlanacaktır?

İşte bunu anlamanın yegâne yolu etrafımızı saran milyarlarca ayete (varlık ayetleri) ve bu ayetlere konulan ilkelere bakmaktan geçmektedir. Zaten Yüce Allah, insanları kendisine kul olmaya çağırırken hep varlık ayetlerini örnek getirmektedir. Burada hemen belirtelim ki, şu muhteşem varlığın kör bir tesadüf veya faili olmayan belirsiz bir patlamayla meydana geldiğini ve varlıkların var olmalarına devam etmelerinin otomatiğe bağlanmış yöneticisi olmayan sahipsiz bir düzenle olduğunu söyleyenler, kendilerini bu makalenin konusu dışında tutabilirler. Çünkü şu muhteşem varlığın bu şekilde yani tesadüfen var olduğunu söyleyenlerin söylemleri karşısında bizin nutkumuz tutulmaktadır. Bu söylem artık sözün bittiği ve hiçbir şeyin anlamının kalmadığı noktadır. Böyle söyleyenleri, varlığı Yüce Allah’ın var ettiğine ikna etmeye bizim gücümüz asla yetmez. Milyarlarca ayetin yapamadığını eksik ve kusurlarla dolu insan sözlerinin yapması mümkün değildir. Allah’ın sözleri Kur’an ise, zaten onların inanmadığı bir şey olduğu için, ayetler sıralamanın da faydası yoktur. Evet, bizim söylememiz asgari olarak varlığı var edenin Yüce Allah olduğuna inananlar içindir.

Evet, varlığı var edenin Yüce Allah olduğuna inananların, Allah-kul ilişkisinde Yüce Allah’ın kendi zatı için belirlediği ilkelere uyup uymayacağının delili, yine varlığın kendisidir. Dediğimiz gibi zaten Yüce Allah da, Allah-kul ilişkisinin doğru bir zeminde olması için, insanlığı ilk önce varlık ayetlerine ve Yüce Allah’ın varlığa koyduğu ilkelere dikkatli bakmaya çağırmaktadır.

Mülk 67/3-4

الَّذِي خَلَقَ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا ۖ مَا تَرَىٰ فِي خَلْقِ الرَّحْمَٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍ ۖ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَىٰ مِنْ فُطُورٍ

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ إِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَسِيرٌ

O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?.

Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir (DİB meali).

Nahl 16/79-81

أَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ فِي جَوِّ السَّمَاءِ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا اللَّهُ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

(16/79) Gökyüzünde Allah’ın emrine boyun eğerek uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları gökte ancak Allah tutar. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır (DİB meali).

وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ بُيُوتِكُمْ سَكَنًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ جُلُودِ الْأَنْعَامِ بُيُوتًا تَسْتَخِفُّونَهَا يَوْمَ ظَعْنِكُمْ وَيَوْمَ إِقَامَتِكُمْ ۙ وَمِنْ أَصْوَافِهَا وَأَوْبَارِهَا وَأَشْعَارِهَا أَثَاثًا وَمَتَاعًا إِلَىٰ حِينٍ

(16/79) Allah, size evlerinizi huzur ve dinlenme yeri yaptı. Hayvanların derilerinden gerek göç gününüzde gerek ikamet gününüzde kolayca taşıyacağınız evler; onların yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar yararlanacağınız ev eşyası ve geçimlikler meydana getirdi (DİB meali).

وَاللَّهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ أَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَابِيلَ تَقِيكُمُ الْحَرَّ وَسَرَابِيلَ تَقِيكُمْ بَأْسَكُمْ ۚ كَذَٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ

(16/79) Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor (DİB meali).

Lokman 31/29

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ كُلٌّ يَجْرِي إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى وَأَنَّ اللَّهَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ

Görmedin mi ki, Allah, geceyi gündüzün içine ve gündüzü de gecenin içine sokuyor. Güneşi ve ayı da koyduğu kanunlara boyun eğdirmiştir. Her biri (kendi yörüngesinde) belli bir zamana kadar akar gider. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden hakkıyla haberdardır (DİB meali).

Zümer 39/38

وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ ۚ قُلْ أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ ۚ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ ۖ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ

Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette, “Allah”, derler. De ki: “Peki söyleyin bakalım? Allah’ı bırakıp da ibadet ettikleriniz var ya; eğer Allah bana herhangi bir zarar dokundurmak isterse, onlar Allah’ın dokundurduğu zararı kaldırabilirler mi? Yahut Allah bana bir rahmet dilese, onlar O’nun rahmetini engelleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Tevekkül edenler ancak O’na tevekkül ederler.” (DİB meali).

Nuh 71/14-18

وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا

(71/14) ‘Hâlbuki, O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır. (DİB meali)

أَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللَّهُ سَبْعَ سَمَاوَاتٍ طِبَاقًا

(71/15) ‘Görmediniz mi, Allah yedi göğü tabaka tabaka nasıl yaratmıştır? (DİB meali)

وَجَعَلَ الْقَمَرَ فِيهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا

(71/16) ‘Onların içinde nasıl ayı bir ışık, güneşi de bir kandil yapmıştır? (DİB meali)

وَاللَّهُ أَنْبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا

(71/17) Allah, sizi (babanız Âdem’i) yerden (bitki bitirir gibi) bitirdi (yarattı.) (DİB meali)

ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا

(71/18) ‘Sonra sizi yine oraya döndürecek ve kesinlikle sizi (yeniden) çıkaracaktır. (DİB meali).

Hiç şüphe yok ki varlık hala varsa ve varlığını devam ettiriyorsa bu, Yüce Allah’ın varlığa koyduğu ilkelere uyması sayesindedir. İnsan, Allah-kul ilişkisinde Yüce Allah’ın kendi zatına belirlediği ilkelere uyup uymayacağına, varlığa koyduğu ilkelere bakarak emin olacaktır. Allah’a kul olmak isteyen insan, varlığa bakacak ve varlığa konulan ilkelerin hiçbir zaman Yüce Allah’ın belirttiği ilkelerin dışına çıkmadığına ve çıkamayacağına emin olacaktır. Bu, güneş, yıldızlar, ay ve kendisinin müdahalesinin olamayacağı diğer gökcisimleri için de, en yakınındaki akıllı ve iradeli varlıklar olan cinler ve insanlar için de, akılsız ve iradesiz hayvanlar için de, akılsız ve iradesiz bitkiler ve toprak dağ gibi donuk varlıklar için de böyledir. Yani sütünü sağıp içtiği, kesip etini yediği inek, deve, koyun gibi varlıkların, bir gün gelip akıllı varlıklar gibi kendisine isyan etmeyeceğinden, onu yemesinden dolayı kendisinden intikam almayacağından Yüce Allah’ın koyduğu ilkeler sayesinde emin olacaktır. Sırtına bindiği atın, akıllı ve iradeli varlıklar gibi isyan edip tıpkı insanın kendisine yaptığı gibi, at insanların sırtına binmeyecektir.

Yasin 36/71-73

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ

(36/71) Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ

(36/72) Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.

وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ

(36/73) Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (DİB meali)

Eğer Yüce Allah, hayvanlar için bu ilkeleri koymamış olsaydı, insanlığın deve, fil, at, eşek, inek, boğa gibi kendisinden kat be kat güçlü varlıklara hükmetmesi mümkün değildi. Hele onların akıllı ve iradeli varlıklar haline gelmeleri durumunda, insanlığın şu yeryüzünde barınması, bir tavuğa bile hükmetmesi mümkün olamazdı. Çünkü biyolojik kabiliyetler açısından insan, varlıklar içinde kabiliyeti en az olandır. İnsanı kabiliyetli ve hükmedici hale getiren, kendisinin akıl ve iradesinin olması, diğer canlıların ise akıl ve iradelerinin olmamasıdır.

Hac 22/36

وَالْبُدْنَ جَعَلْنَاهَا لَكُمْ مِنْ شَعَائِرِ اللَّهِ لَكُمْ فِيهَا خَيْرٌ ۖ فَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهَا صَوَافَّ ۖ فَإِذَا وَجَبَتْ جُنُوبُهَا فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْقَانِعَ وَالْمُعْتَرَّ ۚ كَذَٰلِكَ سَخَّرْنَاهَا لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Kurbanlık büyük baş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken (kurban edeceğinizde) üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik. (DİB meali)

Mümin 40/79-80

اللَّهُ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَنْعَامَ لِتَرْكَبُوا مِنْهَا وَمِنْهَا تَأْكُلُونَ

وَلَكُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَلِتَبْلُغُوا عَلَيْهَا حَاجَةً فِي صُدُورِكُمْ وَعَلَيْهَا وَعَلَى الْفُلْكِ تُحْمَلُونَ

Allah, bir kısmına binesiniz, bir kısmını da yiyesiniz diye sizin için hayvanları yaratandır.

Onlarda sizin için daha birçok faydalar da vardır. Gönüllerinizdeki ihtiyaçlara kendileri üzerinden ulaşasınız diye onları yaratmıştır. Onlarla ve gemilerle taşınırsınız (DİB meali).

Tüm bunların hepsi, Yüce Allah’ın onlara boyun eğdirmesi, insanın yararlanacağı hale getirmesi ile mümkün hale gelmiştir. Bunun dışında insanın onları ne yaratmaya ne ilkeler koymaya ne de faydalanabilir hale getirmeye gücü asla yetmeyecektir.

Zuhruf 43/12-13

وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ

لِتَسْتَوُوا عَلَىٰ ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ

Bütün çiftleri O yaratmıştır. Ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar vâr etmiştir ki,

Böylece onların sırtına binip üzerlerine yerleşince, Rabbinizin ni’metini anarak: Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik, diyesiniz. (DİB meali)

İşte tüm bu ayetler ve daha yüzlerce ayet, Yüce Allah’ın kendi zatına belirlediği ilkelerin varlık üzerindeki tezahürlerinden bahsetmektedir. Allah-kul ilişkisinde zayıf taraf olan insan, asla kuşatamayacağı Allah’ın, kendi ilkelerine uyup uymadığını bunlar üzerinden anlayacak, bunlar üzerinden emin olacaktır. Bunlar değişmeyen ve değişmeyecek olan ilkelerdir. Yani Yüce Allah, bir ilke olarak hizmetimize verdiği bu varlıkları hizmetimizden çekip almayacak, bir gün bizi onların hizmetine girmiş hale getirmeyecektir.

Bu ilkeler ışığında, Süleyman kıssaları bağlamında kuşların akıllı varlıklar gibi konuşmalarına bakınca, durum çok karışık bir hale gelmektedir. Çünkü kuşların konuşması, akıllı ve iradeli varlıklar haline gelmesi demek, Yüce Allah’ın bizzat kendisinin koyduğu ilkeleri yine kendisinin yok sayması anlamına gelmiş olmaktadır. Öte yandan kuşların akıllı ve iradeli varlıklar haline gelmesi, onlarla kurulacak ilişkinin de farklılaşmasına neden olacaktır. Çünkü;

Neml 27/22-26

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

(27/22) Derken Hüdhüd çok beklemedi, çıkageldi ve (Süleyman’a) şöyle dedi: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim”

إِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَأُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ

(27/23) “Ben, onlara (Sebe halkına) hükümdarlık eden, kendisine her şeyden bolca verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm”

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

(27/24) “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar”

أَلَّا يَسْجُدُوا لِلَّهِ الَّذِي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

(27/25) (Şeytan böyle yapmış ki) göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler.

اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

(27/26) Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. Büyük Arş’ın Rabbidir. (DİB meali)

Böylesine yüksek irade, seçicilik ve arka planında derin bilginin olması gereken konuşmaları yapabilecek bir varlığa artık hayvan gözüyle bakmak asla mümkün olmayacaktır. Bu sözler asla kuş gibi ses çıkarmayla anlaşılabilecek ve anlatılabilecek sözler değildir. Bu sözler, basbayağı akıllı hem de çok akıllı bir varlığın sözleridir. Bir çırpıda konuşabilen varlık haline getirilen kuşların, bunları söylemesini sağlayacak seviyede bir akla ve daha da önemlisi bilgiye sahip olmaları, onların konuşmuş olmalarından daha büyük bir şeydir. Bu durum varlığa konulan ilkelerin değişmesi, yepyeni ilişki biçimlerinin ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Üstelik, “bir kere olan, bir daha olur” kuralı gereği bizler; tıpkı Süleyman’da olduğu gibi, bir gün gelip de etlerini yediğimiz kuşların birdenbire akıllı ve iradeli, hem de çok bilgili varlıklar haline gelmeyeceğinden ve etlerini yediğimiz için bizden intikam almayacağından nasıl emin olacağız?

Bu yönden yaklaşıldığında, Süleyman’ın kuşlarla akıllı varlıklar gibi konuşması imanımızı artıran bir göz aydınlığı değil, korku ve güvensizlik veren bir gizem olmaktadır. Meseleyi “Yüce Allah’ın her şeye gücü yeter kuşları da konuşturur, taşları da!” şeklinde bir çerçevede sunmak ise ilkesiz, ne zaman ne yapacağı bilinemeyen bir Allah anlayışını beraberinde getirecektir ki zaten Müslüman dünyanın Allah algısı tam da bu yöndedir.

Genelde tüm resullerin, özelde Süleyman kıssalarının, mucizevi olaylar bağlamında anlaşılmaya çalışılması, o kıssaları, peşinden gidilecek izler olmaktan çıkarıp sinema salonlarındaki fantastik filmler gibi bir izlenceye çevirmiştir.

İlkeler bazında olaya yaklaşıldığında, Yüce Allah’ın kuşları konuşan akıllı varlıklar haline getirmesi, olmaması gereken bir şeydir. Çünkü; az önce verdiğimiz ayetlerde ve daha birçok ayette, hayvan denilen canlı türünün çeşitli amaçlar doğrultusunda insanlara musahhar kılındığı buyurulmuştu. Üstelik bunların akılsız ve iradesiz olarak insanlara hizmet etmelerini kendi ilkesi olarak belirlediğini, eğer o bunu yapmamış olsaydı, insanların onları hizmet eder hale getirip etlerinden, sütlerinden, yünlerinden veya başka şeylerinden yararlanmalarının mümkün olamayacağını da bildirmişti. Dahası, ibret alınması gereken tarafların, kuşların akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşması olduğunu değil, onların kuş hallerinin olduğunu da belirtmiştir.

Mülk 67/19

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَافَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ ۚ مَا يُمْسِكُهُنَّ إِلَّا الرَّحْمَٰنُ ۚ إِنَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ بَصِيرٌ

Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) ancak Rahmân tutuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir. (DİB meali)

Ortada tuhaf bir durum vardır. Kur’an’ın tamamında, Yüce Allah, kendi İlahlığına delil olarak hiçbir mucizeyi öne sürmemiş, tam tersi sıradan ve rutin diyebileceğimiz ve her gün hatta her an görebileceğimiz şeyleri öne sürmüştür. Kur’an’da yüzlerce ayet, Yüce Allah’ın nasıl bir ilah olduğunun anlaşılması için güneşe, aya, yıldızlara, nehirlere, dağlara, taşlara, toprağa, suya, yağmura, geceye, gündüze, otlara, ağaçlara, yapraklara kısacası etrafımızı saran milyarlarca ayete bakmamızı buyurmaktadır. Aslında olması gereken ve doğal olan da budur. Çünkü mucize gibi sadece o ana seslenen şeyler doğal değildir. Mesela, Musa’nın asasının odunken yılana dönüşmesi doğal değildir. Eğer doğal olsaydı bu olayın bir kere değil her zaman olan bir olay olması gerekirdi. Üstelik hiçbir mucize, insan ve hatta tabiat ile uyumlu değildir. Tam tersi korkutucu bir uyumsuzluk vardır. Elbette ki insan haddini bilip, tüm varlığı kuşatıyormuş gibi konuşmamalıdır. Ama bize varlığa bakıp ondaki uyumu görmemizi ve bu uyumdan dolayı iman etmemizi isteyen Yüce Allah’ın, bizzat kendisinin kuşların akıllı varlıklar gibi konuşmasını sağlayarak bu uyumun tersine hareket etmesi, “Allah’ın gücü her şeye yeter kuşları da konuşturur taşları da!” denilerek geçiştirilemeyecek kadar önemli bir meseledir.

Çünkü bu durum Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğinin değil, bizzat kendisinin koyduğu ilkeleri yine bizzat kendisinin bozduğunun delili olacaktır. Elbette hiçbir yaratılmışın O’na ilke belirlemeye, sınırlar çizmeye, bir şeyin mâhkumu haline getirmeye ne hakkı vardır ne de buna güç yetirebilir. Fakat kulluk yapsınlar diye akıllı ve iradeli canlı türü olarak insanlar ve cinleri yarattığını bildiren O’dur. Bu ikisi dışında kalan varlıkların ise musahhar kılındığını, onlardan akıl ve irade gerektiren kulluk gibi, iman gibi şeylerin beklenemeyeceğini, bu yüzden cinler ve insanlar dışındaki varlıkların imtihan olunmadıklarını, ahirette bir ceza ve mükafatlarının bulunmadığını da yine O bildirmiştir. O halde “kuşlar nasıl olurda mutlaka bir imtihan ve hesap gerektiren akıllı ve iradeli varlıklar haline gelir?” şeklindeki bir soru (haşa), Yüce Allah’ın gücüne bir sınırlama getirmek ya da başka anlama gelecek herhangi bir saygısızlık ve güvensizlik değildir. Tam tersi anlama çabasıdır…

Yüce Allah’ın gönderdiği Kur’an’da hem konuları itibariyle hem kelimeleri itibariyle hem de anlamları itibariyle herhangi bir çelişkinin olması mümkün değildir. Yüce Allah’ın yarattığı varlık ayetinde de bir çelişkinin ve uyumsuzluğun olması mümkün değildir. Fakat hoşa gitsin ya da gitmesin, yaratılışları itibariyle akılsız ve iradesiz yaratılan kuşların birdenbire akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşmaları, uyumsuzluk ve çelişkinin ta kendisidir. Akıllı ve iradeli varlıklar olduğumuz müddetçe, iman dünyamızda bu duruma bir yer bulmamız mümkün değildir. Yani her ne açıklama getirilirse getirilsin iman etmemiz mümkün değildir. Bu durumu kabul edebilmemiz, ancak ve ancak aklın tüm ölçülerini dışlamamız ve zoraki olarak boyun bükmemizle mümkündür.

Kuşların ilk yaratılmalarından bu yana, bir kere dahi akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşmuş olmaları, beraberinde onların kapasitelerinde akıllı ve iradeli varlığa dönüşme potansiyelleri olduğu inancını da getirecektir. Buna; “aslında onların öyle bir kapasiteleri ve potansiyelleri bulunmamaktadır. Onların o hale gelmeleri tamamen Allah’ın kudretindendir” şeklinde bir açıklama getirilebilir. Fakat bu bizi tarihte yapılmış kelami tartışmaların kucağına atmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Üstelik bu durum, sadece filozofları ilgilendiren akademik bir konu değil, her sıradan kulun sadece Allah’a kul olarak anlaması gereken bir konudur. Elbette ki bu sorunun cevabı, sadece ve sadece Yüce Allah’ın kelamı ile bulunmalıdır. Bu şekilde cüretkâr sorular sormamız, kimileri tarafından yadırganabilir. Fakat bu cüretkâr sorular (haşa) Allah’a duyduğumuz kuşkudan değil, O’na ve O’nun tertemiz kelimelerine olan güvenimizdendir. Çünkü bu çalışmaya emek verenler, cinler ve insanlar bir araya gelseler, Kur’an’ın cevap veremeyeceği bir soruyu sormalarının mümkün olamayacağına inanmaktadırlar. Kur’an, anlama çabasıyla sorulan her soruyu mutlaka ve mutlaka cevaplayacaktır.

Süleyman kıssaları bağlamında, akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşan kuşların anlaşılması için o kıssada akıl yürütme, varlık türlerini seçebilme, ülkeler arasındaki farklılıkları bilme ve daha birçok yönden akıllı varlıklara benzerliği olan Hüdhüd kuşunun, kuşlarla olan benzerliklerini de tespit etmeye çalışalım. Çünkü hem Neml suresinde anlatılan kıssa boyunca, hem de Kur’an’ın diğer yerlerinde anlatılan Süleyman kıssalarında bu kuşun, onu kuş yapan özelliklerinin tek bir tanesinden bile bahsedilmediği gibi, tek bir tane ima bile yoktur (en azından biz tespit edemedik). O halde bu varlığın sadece akıllı ve iradeli varlıklara benzemesi değil aynı zamanda kuşlara benzememesi de anlaşılamamaktadır.

Süleyman kıssaları bağlamında Hüdhüd kuşunun konuşurken kullandığı kelimelere biraz dikkat edildiğinde, o kelimelerin konuşmaya yeni başlamış bir varlığın kullanabileceği kelimeler olmadığı rahatlıkla anlaşılacaktır. Bu kuş, en başta etrafını saran milyarlarca varlığın tek tek ne olduklarını tespit etmiş, birinin diğeriyle olan farklarını anlayabilmiştir. Konuşurken kullandığı kelimelere yüklenen anlamları bilmekte, öğrenmesi yıllar alacak bilgileri bir çırpıda ortaya koymaktadır.

Neml 27/22

فَمَكَثَ غَيْرَ بَعِيدٍ فَقَالَ أَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِهِ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَإٍ بِنَبَإٍ يَقِينٍ

Derken Hüdhüd çok beklemedi, çıkageldi ve (Süleyman’a) şöyle dedi: “Senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim.” (DİB meali)

Kuş dediğimiz bir varlığın Süleyman gibi bir Allah resulüne “senin bilmediği bir şeyi öğrendim” şeklinde bir cümle kurabilmesi için, en başta kendi cümlesinde geçen kelimelerin hem dil açısından anlamlarını, hem de kelimelerin varlıktaki karşılıklarını bilmesi gerekmektedir. Geleneksel anlayış, Süleyman’ın bir İbrani olduğunu söylediği için yine onlara göre bu kuş da İbranice konuşmuş olmalıdır. İşte bu durum dilleri ve diller arasındaki farklılıkları bilmeyi gerektirir. Bunun yanında “sen” şeklinde bir zamir kullanabilmesi için, en başta o zamirin dil içindeki yerini bilmesi gerekmektedir ki bu durumda, dile hakim gramer kurallarını da bilmiş olması gerekmektedir. “Bilmediğin bir şey öğrendim” cümlesindeki kelimelerin teker teker varlıktaki karşılıkları düşünüldüğünde, kuşun muazzam bir bilgi seviyesinde olduğu anlaşılmaktadır. Dahası Süleyman’ın neyi bilip neyi bilmediğini bilecek kadar da Süleyman’ı iyi tanımış olması gerekmektedir. Neml suresinde anlatılan bu olayın, Süleyman’ın babasına mirasçı olduktan sonraki bir dönemde olduğu göz önüne alındığında, Süleyman’ın hayatının oldukça ilerlemiş zamanlarında ortaya çıkan bu kuşun, bu kadar kısa zamanda Süleyman’ın neyi bilip bilmediğini bilecek seviyede olması akıllara durgunluk vermektedir. Olaya bu yönden bakıldığında olağanüstü olan şey, bu kuşun konuşması değil, konuşurken kullandığı kelimelerin kast ettiği anlamları, yani varlıktaki karşılığını bilmesidir.

Neml 27/24

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّبِيلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَ

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm. Şeytan, onlara yaptıklarını süslü göstermiş ve böylece onları yoldan çıkarmış. Bu yüzden de onlar doğru yolu bulamıyorlar.” (DİB meali)

Bu kelimelerle böyle bir cümle kuracak kuş, sadece kelimelerin maddi hayattaki karşılığını değil, aynı zamanda soyut düşünmenin de varlıktaki karşılığını biliyor demektir. Üstelik Yüce Allah’ın Kur’an’ında çok detaylı anlatılmasına rağmen, Kur’an’a iman ettiğini söyleyenler tarafından bile doğru dürüst anlaşılamayan şeytanı da bilmiş, anlamış, onun insanlar üzerindeki etkilerini keşfetmiş, hatta onun saptırmak için kullandığı yöntemleri de görmüş olmasını gerekmektedir. Güneşin tapılacak bir varlık olmadığını bilmesi ise etrafını saran varlık ayetleri içinde güneşin olması gereken yerini tespit etmek gibi yüksek derece de bir arka plan bilgisi gerektirmektedir. Bu kuşun diğer konuşmaları da hayret verici derinlikte cümleler barındırmaktadır. Evet, ilk var oluşundan beri akıllı ve iradeli varlık türünden olmayan kanatlı canlılar familyasından bir kuşun, birdenbire bu seviyeye gelmesi, gerçekten insanı aciz bırakmaktadır. Böyle bir kuş karşısında insanın nutku tutulmakta hayretten ağzı açık kalmaktadır.

Çok yakın zamanlarda sosyal medyada bir papağanın kevser, fatiha gibi Kur’an’dan birtakım sureleri okurken çekilmiş videoları dolaşmaktaydı. Açık ve net telaffuz edemese de okuduğu şeylerin ne olduğunu bilemese de, bu kuşun Kur’an’dan ayetler okuması insanlar tarafından hayranlık ve hayret içinde karşılanmıştı. Bu papağanla, Süleyman kıssaları bağlamında konuşan Hüdhüd’ü karşılaştırdığımızda hayret katsayımızın tavan yapması gerekmektedir. Çünkü Hüdhüd’ün konuşmaları hem anlaşılmakta hem de bizzat kuşun kendisi söylediği sözlerin varlıktaki hem soyut hem de somut manalarını bilmektedir. Fakat empati yapılması bile insanı dehşete düşüren bu görüntü, nedense Süleyman’ı hiç etkilememiş, hatta bu kuşa sanki ezelden beri akıllı ve iradeli varlıkmış muamelesi yapmaya devam etmiştir.

Neml 27/20-21

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

لَأُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَدِيدًا أَوْ لَأَذْبَحَنَّهُ أَوْ لَيَأْتِيَنِّي بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

Süleyman, kuşlara göz atıp yokladı ve şöyle dedi: “Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”

“Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirmedikçe kesinlikle onu ağır bir şekilde cezalandıracağım, ya da kafasını keseceğim.” (DİB meali)

Oysa aynı Süleyman Sad suresi 31-36 ayetleri arasında anlatılan kıssada atlara, hem de akılsız ve iradesiz hallerine yani at hallerine hayran kalmış, onları okşamaktan ve sevmekten kendini alamamıştır. Geleneğin Sad suresindeki kıssayı ortaya koyuş biçimine göre bu etkilenme o kadar büyük olmuş ki Süleyman Allah’ı anmayı bile unutmuş, o da kendisine Allah’ı anmayı unutturan atların bacaklarını kesmiştir. Atların at hallerinden bu kadar etkilenen Süleyman, kendisiyle akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşan, verdiği görevleri hakkıyla yerine getiren kuşlardan zerre kadar etkilenmemiştir. Tuhaf olan şudur ki; kuşların konuşmasına birinci elden şahit olan, onlarla konuşan, onlara akıllı ve iradeli varlıkların yapacağı görevler veren Süleyman’ı hiç etkilemeyen bu kuşlar, ondan sonra gelen tüm insanları etkilemiş ve hala etkilemeye devam etmektedir. Bu durum, kuşları değişik varlıklar haline getirmemiş ama böylesine muazzam bir olay karşısında normal insani tepkiler vermeyen resul algısının kafalarda ve imanlarda çok değişik bir şekilde yer etmesine sebep olmuştur. Bugün yeryüzündeki tüm insanların kafasında, kuşların akıllı ve iradeli varlıklar olabilme kapasitesinin olacağına dair en ufak bir iz dahi bulunmazken, resuller hakkında ise acayip olaylar karşısında insani tepkiler vermeyen, gizemli, mucizevi beşerler algısı belki de hiç çıkmamak üzere yerleşmiştir. Her zaman mucize ile iç içe yaşayan resuller, hiçbir zaman imanın konusu olamazlar. Belki onlara itaat edilir ama bu itaat, sevgiden, gönülden ve imandan değil kesinlikle korkudan olacaktır.

Bir mü’min olarak, eğer Yüce Allah gerçekten böyle yapmışsa, itaat etmekten başka çaremiz yoktur. Ama bu itaat asla imanımızdan değil, korkumuzdan olacaktır. Çünkü akıllı varlıklar gibi konuşan kuşlar olabileceğine iman etmemiz mümkün değildir. Mümkün değildir çünkü; kendimizi paralasak, çırpınsak, milyon tefsir getirsek, en zeki insanların yorumlarına başvursak, kendimizi alabildiğine zorlasak dahi anlayamıyoruz. Kötü niyetli veya aptal olduğumuz ya da iman etmek istemediğimiz için değil, aklımız almadığı için anlayamıyoruz. Aklın tüm sorularını, cevap bulmamış sorular ambarına tıkıp, kapıları da sıkı sıkıya kapatıp “anlamana gerek yok, bu böyle olmuş işte ya iman edersin ya da iman etmezsin” şeklindeki bir avuntu da anlamak ve iman etmek üzerine kurulmuş fıtratımızı susturmaya yetmiyor. Belki kimileri bu satırları aşırı cüretkâr, saygısız ve sınırı olmayan hezeyanlar olarak niteleyecektir. Belki yine karşımıza “Allah’ın gücü her şeye yeter, yaprağı, ağacı, nehirleri dağları, hatta konuşan kuşların bizzat kendilerini yoktan var ettiğini anlayabiliyorsun ama onların konuştuklarını mı anlamıyorsun? Bir tek ağaç yaprağı bile, akılları durduran bir mucize değil midir?” şeklinde bir itiraz öne sürülecektir. Evet, ağacın ağaç halinin mucize olduğuna iman edilebilir. Çünkü o mucizeyi gözlemliyor, deney yapabiliyor, ne olup olmadığına bakabiliyoruz. Onun mucize olduğuna, biri bizi zorlamadan, aciz bırakmadan, aklımızı yok etmeden kendi başımızla karar veriyoruz. Yüce Allah bile etrafımızı saran milyarlarca varlık ayetini -ki her biri bir mucizedir- gözümüzün içine sokmuyor, irademizi elimizden almıyor, bizi zoraki bir imana zorlamıyor. Tam tersi gözümüzü açıp varlığa bir daha olmadı bir daha sonra binlerce defa bakmamızı, görmemizi ikna olmamızı istiyor! Kur’an’da, az önce bir kısmını verdiğimiz ayetler gibi yüzlerce ayet insanlığı varlığı bakmaya, incelemeye, anlamaya davet etmektedir. Bu ayetlerin hepsi şuna benzer şekillerde bitmektedir.

Yasin 36/71-73

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ

(36/71) Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar.

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ

(36/72) Biz, o hayvanları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bir kısmı binekleridir, bir kısmını da yerler.

وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ ۖ أَفَلَا يَشْكُرُونَ

(36/73) Onlar için bu hayvanlarda (daha pek çok) yararlar ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (DİB meali)

“Görmediler mi” şeklinde başlayan bu ayetler “hala şükretmeyecekler mi” şeklinde bitmektedir. Evet, insanın kendi varlığı dahil, varlıktaki sayısız ayetlerin hepsi mucizedir, bunda hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ama Yüce Allah bu mucizeleri kendimizin görmesini, acizliğimizi kendimizin anlamasını buyurmaktadır. Dikkat edilirse, etrafımızı saran sayısız mucize erişimimize açıktır. Onları alabilir, inceleyebilir, laboratuvarlara sokabilir, anlamak için her türlü deneyi üzerlerinde uygulayabiliriz. Hatta bizzat Yüce Allah bunu yapmamızı buyurmaktadır.

Al-i İmran 3/190-191

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ لَآيَاتٍ لِأُولِي الْأَلْبَابِ

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللَّهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىٰ جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ فِي خَلْقِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هَٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.

Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler. (DİB meali)

Bu ayetleri buyuran Yüce Allah, göklerin ve yerin akıllı varlıklar gibi konuşan hallerinin değil, bizzat her insana açık yer ve gök hallerinin, anlamın ve anlamanın konusu olduğunu ve acizliğin bu yolla anlaşılması gerektiğini bildirmiştir. Anlamı ve anlamayı çoktan dışlamış kişiler açısından, bu satırlar mucizeyi inkâr etme girişimleri olarak algılanacaktır. Asla mucize yoktur demiyoruz. Tam tersi; bilerek, aklımızla, anlayarak etrafımızdaki her şey bir mucizedir, varlığın, var olması, muhteşem bir düzen ve uyum içinde dizayn edilmiş olması ve bu düzenin her saniyesi, her anı, insanlar ve cinler bir araya gelip saysalar dahi sonunu getiremeyecekleri sayıda mucizelerdir diyoruz. Mucize olan, bir ağacın öldükten sonra tekrar yeşermesi, bir damla sudan akıllara durgunluk veren insan çıkması, devasa gök cisimlerinin dakik, şaşmaz, bozulmaz ve muhteşem bir uyumla birlikte hareket etmesi, varlıkları oluşturan atomların diziliş şekilleri, hayvanların süt vermeleri, kuşların göklerde uçmalarıdır. Görüp ikna olacağımız, bilip anlayacağımız ve sonunda acizliğimizi bizzat kendimizin itiraf ederek Yüce Allah’a gönülden bir itaat ve acizlikle, her an ona muhtaç olduğumuzu bilerek, onsuz yapamayacağımızı çok iyi anlayarak kulluk etmemizi sağlayacak mucize, varlığın bizzat görünen, gözlemlenen veya ulaşılabilen halleridir.

Aslında tüm bu mucizeler, alabildiğine kör davranan, uzayı, dağları, bitkileri, hayvanları, okyanusları anlamak için, Yüce Allah’ın sayısız mucizelerini görme sonrası kendi acizliğini itiraf etmek için hiçbir çaba sarf etmeyen ve bundan dolayı geri kalmışlığı kader haline getirmiş Müslüman dünyanın; Allah’ı, O’nun vahyini ve bu vahiyleri getiren resullerin sıradan(!) hallerini görmesi, artık kesmemektedir. Sıradan bir insan gibi ayakkabısını kendi tamir eden, eşleriyle kavga eden, yakınları öldüğünde üzülen, acıktığında karnı guruldayan, etrafında daima meleklerin dolaşmadığı, gökten kendisine hazineler indirilmeyen, kuşlarla, ağaçlarla, karıncalarla, dağlarla konuşmayan, çarşı pazar gezinip toza toprağa belenen bir resul, Müslüman dünyayı kesmemektedir! Eğer Muhammed (as) son resul olmasaydı ve ondan sonra bir resul gelseydi ve eğer bu resul İbrahim gibi bir duvar ustası, Davut gibi bir demirci, Nuh gibi bir gemici olsaydı, sırf bundan dolayı ona inanılmayacaktı. Emin olunabilir ki, ona ilk karşı çıkanlar da ülkenin ilahiyat fakültelerinde Allah’ın dinini öğrettiğini(!) söyleyen ilahiyatçılar olacaktı.

Kur’an birazcık dikkatli okunduğunda, resullere ilk karşı çıkanların, Allah’ın dinini sözde savunan kişiler olduğu, rahatlıkla görülecektir. Bu din adamları (rabbiler), Allah’ın vahyini getiren resulleri, hep Allah’a iftira atmakla suçlayarak kendilerince Allah dini savunuculuğu yapmışlardır.

Müminun 23/38

إِنْ هُوَ إِلَّا رَجُلٌ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ كَذِبًا وَمَا نَحْنُ لَهُ بِمُؤْمِنِينَ

“Bu, Allah’a karşı yalan uyduran bir kimseden başkası değildir. Biz ona inanmayız.”

Allah’ın resulünü Allah’a iftira etmekle suçlamak, ancak Allah’ı bilen ve neyin iftira olup olmayacağının ayrımını yapabilenlerin, yani din adamlarının işidir. Dini bilmeyen, sıradan inşaların böyle bir cümle kurması asla mümkün değildir.

Belki de biraz ağır bir dille suçladığımız din adamları, “ne yapalım yani Yüce Allah Kur’an’da Süleyman’ın kuşlarla konuştuğunu bizzat kendisi anlatmış” şeklinde bir savunma geliştirebilirler. İşte bunun anlaşılması gerekmektedir. Acaba Yüce Allah gerçekten kuşlarla konuşan bir Süleyman mı anlatmıştır yoksa hep yapıla geldiği gibi, bu anlamlar din adamları tarafından kelimelere zorla mı yüklenmiştir?

Bunu anlamanın tek bir yolu vardır. Yüce Allah’ın kelimelerine tutunmak!

Ramazan DEMİR

[1]Daha önceki bölümde Kurtubi’in Süleyman’ın karga, güvercin, tavus kuşu, kumru, bülbül ve daha bir çok kuşla yaptığı konuşmaların bir kısmını anlatmıştık. Buraya almaya gerek duymadığımız bu efsanevi anlatımla ilgili meraklısı Kurtubi’nin o dipnotta belirttiğimiz tefsirine bakabilir.

[2]F. Razi.

4 yorum

  1. Allah razı olsun sitede yayınlanan her makalenizi dikkatle okumaya çalışıyorum ve sabırsızlıkla devamını bekliyorum. Yazdıklarınızdan tarih boyunca ulemanın gramer kurallarını Kuran sözkonusu olduğunda altüst etmesi bir yana mantık ve içerikle ilgili bağlamında nerdeyse hiç dikkate alınmadığı anlaşılıyor. Bu durum ancak Kuran tertibinde ulemanın pek çok hata yapıldığına dair gizli ya da bilinç altı bir düşüncenin hakim olduğunun göstergesi gibi. Bunu ifade etmeseler bile gramer, mantık ve baglamın bu kadar hiçe sayılmasının başka bir açıklamasını ben bulamıyorum. Kötü niyet ya da yüzyıllar boyunca süren bir komplo bile aklıma gelmiyor değil. Ya Kuran bunların gözünde ne dediğini tam ifade etmekten aciz bir bedevinin aktarımı ya da Kurandaki gerçeklerin saklanması için çok büyük bir emek ve gayret yüzyıllar boyunca meyvelerini vermiş. Her iki durumda da Kuran hakkındaki yazılı tarih (tefsir, kelam, fıkıh, rivayet, lügat vs) tam bir çöplük yuvası hatta çöplük bile daha iyidir çünkü çöplükten bile yararlı yararsız, faydalı faydasız pek çok şey çıkarmak mümkündür. Ancak Kuran hakkındaki yazılı müktesebatın tümünün doğruları bile işe yaramaz çünkü doğruluk doğru bir metodoloji kullanarak ortaya konulmamışsa zandan, tahminden öte bir değer ifade etmez. Nitekim Kuran’dan hikmetler çıkarmak adına yapılan bütün çıkarımlar ne kadar büyük ve değerli ahlaki ilkelere sahip olsa da bunu veren aslında Kuran değil Kuran’dan bunu çıkarttığını zanneden kişilerin bakış açıları, fikirlerinden başkası değil. Süleymanın karıncaya ilgili ayetlerine bakıp sözde hikmetler çıkartanların onlarca ayetin sonunda “bir karıncayı bile incitme evlat” öğüdü ise bunun için Allah’ın kelamına ne gerek var. Bunu zaten bize Müslüm Gürses’de şarkılarıyla gayet güzel anlatmaktadır.

    Belki de Asr süresi ya da İhlas suresi ya da Fatiha suresi tek başına indirilseydi bize yeterdi diyen pek çok ulema Allah’ın indirdiği bir süreyi yüceltmekten öte zımmen arife tarif gerekmez misali Kitabın sözlerini küçümsedikleri anlaşılıyor. Anlaşılan bu ulema için kitap ve din düşük akıllı avam için yeri gelince korkutmak, yeri gelince heveslendirmek, onları terbiye etmek için bir enstrümandan başka bir şey değilmiş…

  2. Planlanmış bir komplo gibi görünüyor.=> Şeytan dedi ki: “(Öyle ise) beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım.” (bu çeviri de doğruysa tabii)

    • MUSTAFA KARDEŞİM

      Ne yazık ki o ayetin çevirisi de doğru değil….meallerin “azdırmak” manası verdikleri kelime EĞVAYTENİ kelimesidir. Kelimenin manası “beklentilerin boşa çıkması” anlamındadır…Genelde doğru bir inanç üzerinden edinilen yanlış beklentiler için kullanılır..Ayette İblis “beni azdırman” demiyor…Benim beklentilerimi boşa çıkarmana karşılık ben de senin doğru yolunda oturacağım, tıpkı senin benim beklentilerimi boşa çıkardığın gibi bende onları, doğru bir temele sahip olsalar bile yanlış beklentiler içine sokacağım…demektedir..
      şimdilik bu kadar diyebileceğimiz bu konuyla ilgili Allah diler ve izin verirse yaratılış konusunu ele alacağımız çalışmada daha
      geniş açıklamalar olacaktır..

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*