SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -20- KUŞLARIN DİLİ

KUŞLARIN DİLİ

Anlamaya çalıştığımız ve meal müelliflerinin hemen hepsi tarafından “kuş dili veya kuşların dili”olarak mana verilen مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) ifadesi her şeyden önce marife bir isim tamlaması (izafet terkibi)’dır. Daha önce de birkaç kere değindiğimiz izafet terkipleri ile ilgili kısa bir hatırlatmada bulunmak fazladan olmayacaktır.

Arapçada ve hatta diğer dillerde izafet terkipleri (isim tamlamaları); üzerinde kapalılık bulunan veya tam anlaşılmayan veya başkası ile karıştırılma ihtimali bulunan isimlerin, anlamca daha kuvvetli ve diğerine göre daha bilinen bir isme atfedilerek daha açık bilinir hale getirmek için yapılır. Mesela, Türkçe de “parmağı kırdım” denildiğinde, kırılan parmağın kimin parmağı olduğunu anlamak mümkün değildir. Böyle bir cümle yeryüzündeki tüm parmaklardan herhangi bir parmağı anlattığından meseleyi tam olarak anlamak mümkün değildir. Ama cümledeki parmak; “hasanın parmağını kırdım” şeklinde daha bilinen bir isme atfedildiğinde, bu sefer anlam tam tersine dönecek ve yeryüzündeki parmaklardan herhangi bir parmak değil, bilinen kişinin parmağından başkası akla gelmeyecektir. Arapçadaki isim tamlamaları da tam bu amaç için yapılır.

Bir ismin diğerine atfı ile yapılan isim tamlamalarındaki birinci isme muzaf, ikinci isme ise muzafun ileyhdenmektedir. Bir isim tamlamasında muzafun ileyh olan ikinci isim, cümle içinde hiçbir şekilde rol alamaz. Onun tek görevi vardır o da kendisine atfedilen ismi daha tanınır hale getirmektir. Bu yüzden cümle içinde hareke değişikliğine neden olan unsurlardan etkilenmezler.

الْوَلَدِ قَلَمُ Çocuğun kalemi الْبَيْتِ بَابُ Evin kapısı
Muzâfun ileyh Muzâf Muzâfun ileyh Muzâf

 

Verilen örneğe dikkat edilirse isim tamlamaları Türkçeye aktarırken kelimeler yer değiştirir. Arapçada “kalemi çocuğun” şeklinde yazılan tamlama Türkçeye “çocuğun kalemi” şeklinde aktarılmalıdır. Muzaf olan (birinci isim) hiçbir zaman başına الtakısı ve sonuna tenvin alamaz. Ama muzafun ileyh (ikinci isim) hem başına الtakısı hem de sonuna tenvin alabilir. İsim tamlamalarında müenneslik-müzekkerlik açısından bir uyumun olması şart değildir. Müennes olan bir isim müzekkere veya tam tersi müzekker olan bir isim müennese atfedilebilir. Müfred, tesniye veya cem’i olma açısından da bir uyumun olması gerekmemektedir.

Arapçadaki isim tamlamaları her nerede ve ne şekilde geçerse geçsin, isim tamlamalarının amacının daha az bilinen birinci ismi (muzaf) daha tanınır hale getirmek olduğu asla unutulmamalıdır. Şimdi bu prensipler ışığında; مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) ifadesinde geçen (mantık) kelimesi muzaf, yani hakkında daha az malumat olan ve tanınması için daha çok bilinen bir isme atfedilen isim, (et-tayr) kelimesi ise muzafun ileyh, yani cümledeki tek rolü kendisine atfen gelen ismi daha tanınır hale getirmek olan, diğerine göre anlamca daha kuvvetli ve bilinen isim olmaktadır.

Meal ve tefsir müelliflerinin tamlamaya verdiği “kuşların dili” anlamını doğru kabul ettiğimizde bu tamlama bize “sizin bildiğiniz o kuşların bildiğiniz dili”anlamını vermektedir. Oysa bildiğimiz kuşların hiçbiri bildiğimiz bir lisanı konuşmamaktadırlar. Bu durumu fark eden bazı müfessirler olayı şu şekilde açıklamışlardır.

“Süleyman’ın يَا أَيُّهَا النَّاسُ “ey insanlar” ifadesine gelince, bundan maksat Allah’ın nimetini izhar etmek, onu yüksek sesle dile getirmek ve insanları, kuşların dilini bilme şeklinde olan mücizeyi zikretmek suretiyle, tastik ve imana davet etmektir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: “Mantık, konuşmak, bir mana ifade etsin ya da etmesin, tek tek kelimeleri ya da cümleleri söylemek, sesle ifade etmektir. Yakup kitabına Islahu’l Mantık başlığını koymuştur. Halbuki o, o kitabında sadece müfret kelimeleri düzeltmiştir. Araplar şöyle derler “güvercin nutk etti, seslendi.” Süleyman’ın kuşların diline dair öğrendiği şey ise, kuşların maksat ve gayelerinden bazısını bazısından ayırıp seçmesi, fark etmesidir…”

Bu ise, ancak Süleyman’ın kendi gayesi ve muradında tasarruf sahibi olmasıyla mümkün olur. Bu tasarruf da ancak mevcut olduğu zaman mükellefiyetin söz konusu olduğu “akıl” bulunduğu zaman olur. Yahut da Süleyman, mükellif çağına yaklaşmış bir müharık iken olmuştur. İşte bundan ötürü, “Allah Teala, Süleyman zamanında, kuşları akıllı varlıklar kılmıştır. Her ne kadar Cenab-ı Hak, ihtiyaç duydukları incelikleri kuşlara ilham etmiş veya arı gibi hayvanlara kullara menfaatli olma özelliği vermiş ise de “zamanımızdaki kuşlar böyle akıllı değildir” diyoruz.[1]

Bu müfessirimiz açıklamalarını “zamanımızdaki kuşlar böyle akıllı değildir” diyoruz”şeklinde bitirerek, marife olan isim tamlamasını “bilmediğimiz kuşların bilmediğimiz dilleri” şeklinde çevirmiştir. Eğer bu kuşlar müfessirimizin yaşadığı çağdaki kuşlarla aynı kuşlar değilse, bu aynı zamanda Kur’an’ın kendisine indiği Muhammed (s) zamanındaki kuşlarla, Süleyman zamanında yaşayan kuşların aynı kuşlar olmadığı anlamına gelecektir. Yani konuşan kuşlar sadece ve sadece Süleyman zamanındaki kuşlardır ve bunun sonraki gelen insanlar tarafından bilinmesi mümkün değildir. Tuhaf olan şu ki; (haşa)Yüce Allah sanki bu müfessirimizin fark ettiğini fark edememiş, bizim hiçbir zaman anlayamayacağımız kuşları ve dillerini bilinmek için kullanılan marife bir isim tamlaması ile anlatmıştır.

Tefsir ve meallerin tamamında anlamaya çalıştığımız tamlamada geçen مَنْطِقَ kelimesinin نطق kökünden türemiş bir masdar olduğu söylenmiştir. Kelimenin kökünden masdarına kadar nasıl bir anlam değişikliğine uğradığını anlayabilmek için masdarkonusu üzerinde biraz durmak gerekmektedir.

Masdar: Bir iş ve oluşu, zamana bağlı olmaksın anlatan isim cinsinden kelimelerdir. Gitmek, konuşmak, okumak, gelmek gibi kelimeler masdar grubuna giren kelimelerdir. Masdar Türkçede fiillerin sonuna “-mek, -mak” takısı getirilerek yapılır. Arapçada ise her fiilin ayrı bir masdar şekli vardır. Üç harfli fiillerin masdarları semâidir (yani duyma yoluyla bilinebilir). Ancak sözlüğe bakarak veya bir bilenden duyarak öğrenilir.

Sülasi (üç harfli) fiillerin masdarları semâi iken, rubai (dört harfli) mücerred ve mezid babların masdarı belirli vezinlerde gelir. Masdarlar isim cinsinden oldukları için ismin bütün özelliklerini taşırlar. Örneğin harf-i tarif olan “el” takısı alabilir ya da tenvin alabilir.

Şu noktaya da dikkat çekmek istiyoruz: Masdarlar hem malum fiilin masdarıdır hem de meçhul fiilin masdarıdır. Meçhul fiillerin ayrı bir masdarı yoktur.

Masdarlar müennes kabul edilirler. Bu yüzden cemileri “cem’i müennes-i salim” kalıbında gelir. Mesela: جَلَسَ (Oturdu) fiilinin masdarı جُلُوسٌ (Oturmak) şeklindedir. جُلُوسٌ Culus masdarının cem’i ise جُلُوسَاتٌ şeklindedir. Gördüğünüz gibi, masdarın cem’i, “cem’i müennes-i salim” kalıbında gelmiştir. Masdarların en çok müfredleri kullanılır.

Anlamaya çalıştığımız مَنْطِقَ kelimesine masdar denmesi durumunda -ki masdardır- o zaman kelime gramer kitaplarında “mim’li masdar” olarak anlatılan guruba girmektedir çünkü başında mim (م) harfi vardır. Üç harfli kelimelerin masdar haline gelmesi fiilden elde edilmek istenen amaca göre değişmektedir. Her bir masdar vezninin ifade ettiği şey farklı farklıdır. Bu mastar türleri genelde ek almamış kök harflerinden türetilen masdarlarla aynı anlamı taşırlar. Bizim anlamaya çalıştığımız مَنْطِقَ kelimesinin Sülasi mücerred masdarı نُطُقٌ (nutuk) şeklindedir. İşte meal ve tefsirlerde kelimeye نُطُقٌ (nutuk) masdarı üzerinden “dil” anlamı verilmiş ve ayette geçenمَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) tamlamasına da “kuşların dili” manası verilmiştir.

Aslında Kur’an’da ve Arapça dilinde kendisiyle bir şeylerin ifade edildiği dile “lisan” denmektedir. Nutuk kelimesine lisan anlamı vermek asla doğru bir yaklaşım değildir. Eğer nutuk kelimesi lisan kelimesinin yerine kullanılacaksa -ki kullanılamaz- o zaman Türk diline, Türk nutku, İngiliz diline, İngiliz nutku, Fransız diline, Fransız nutku denmesinde de bir beis olmaması gerekmektedir. Nutuk bir lisanın adı değil, herhangi bir lisanın kelimelerini kullanarak, çerçevesi belirlenmiş bir konuda konuşmaktır. Bu konuşmaya nutuk denmesi kullanılan kelimelerden değil, hakkında konuşulan konudan dolayıdır. Hem mantık hem de nutuk kelimesi bir hayli geniş anlam yelpazesine sahiptir.

النُّطْق (nutk) Sözcüğü yaygın kullanımda “dilin ortaya çıkardığı ve kulakların duyduğu kesik kesik seslere” denir. Neredeyse yalnızca insanla ilgili kullanılır. Onun dışındakilerle ilgili ise sadece tabi olma, izleme yoluyla kullanılır. Örneğin; النَّاطِقُ و الصَّامِتُ (en natiku ve’s samitu) sözünde olduğu gibi. Zira النَّاطِقُ (natik) sözcüğüyle “sesi olan” الصَّامِتُ (samit) sözcüğüyle ise herhangi bir sesi olmayan kast edilir. النَّاطِقُ (natik) sözcüğü hayvanlarla ilgili yalnızca kayıtlı olarak ve teşbih yoluyla kullanılır.

Mantıkçılar konuşmanın kaynağı olan kuvveyi نُطْقٌ (nutkun) olarak adlandırırlar. Onlara göre نُطْقٌ (nutkun) sözcüğü, konuşmayı sağlayan insana ait kuvve ve sesle ortaya çıkarılan söz” anlamına gelen müşterek: eşadlı bir lafızdır. Ayrıca النَّاطِقُ (natik) sözcüğü bir nesneye delalet eden şey anlamında kullanılır.

Fussilet 41/21

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا ۖ قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Derileri de der ki; “Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz” (DİB meali)

(Not: Bu ve diğer ayetler alıntının kendisinde olan ayetlerdir. Alıntıda ayetlerin bir kısmı alınmıştır. Biz mesele daha iyi anlaşılsın diye ayetlerin tamamının alınmasını daha uygun gördük.)

Bununla ibret; öğüt almanın kastedildiği söylenmiştir. Çünkü nesnelerin tümü yalnızca ibret olma: öğüt verme bakımından konuşurlar.

عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر “Bize kuş dili ta’lim buyuruldu.” Yüce Allah burada, kendilerini anlayan Süleyman göz önünde bulundurularak kuşların seslerini نُطْقٌ (nutkun) olarak adlandırmıştır. Zira kim bir nesneden bir şey anlarsa, o nesne -samit, konuşmayan bir şey olsa da- o kimseye nispetle bir natık: konuşan olur. Natık: konuşan bir şey olsa bile, ondan herhangi bir şey anlamayana nispetle de samit; konuşmayan bir şey olur.

Casiye 45/29

هَٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ ۚ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

İşte kitabımız, size karşı gerçeği söylüyor. Çünkü biz yapmakta olduklarınızı kaydediyorduk (DİB meali).

Yüce Allah’ın bu ayette buyurduklarına gelince: Bu kitap konuşmaktadır. Fakat onun konuşmasını göz algılar. Nitekim benzer bir şekilde söz de bir kitaptır, yazıdır fakat onu da kulak algılar.

Fussilet 41/21

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا ۖ قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Derileri de der ki; “Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz” (DİB meali).

Bir görüşe göre bu, duyulan sözle olacaktır.

Başka bir görüşe göre ise, “ibret, öğüt alma” şeklinde olacaktır.

Şöyle denmiştir, نُطْقٌ (nutk) sözcüğü gerçekte, “bir araya toplanması, getirmesi ve kuşatması, çevrelemesi bakımından kuşak, kemer gibi olan lafız demektir.  المِنْطَق (el mintaku) ve المِنْطَقَةُ (el mintakatu) bele bağlanan şey, kuşak.[2]

İsfahani’nin bu açıklamalarından مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) ifadesinin: aslında kuşların konuşmadığı ve konuşamayacağı, sadece onların çıkardığı seslerin bilen tarafından anlaşılacağı şeklinde bir anlamı olduğu ortaya çıkmaktadır. Ona göre ayetlerdeki kuşların konuşması teşbihtir. Bu açıklama gerçekten çok tuhaftır. Çünkü kuş sesini duyan her kişi ondan kendi ruh durumuna ve bilgi kapasitesine göre mutlaka bir çıkarımda bulunacaktır. Bu durumda aslında ortada kuşların dili diye bir dil yoktur ama kişi onu öyle anlamaktadır gibi bir sonuca ulaşılmaktadır. Fakat مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) ifadesi açıkça مَنْطِقَ kelimesini الطَّيْر kelimesine izafe etmiştir. Bu, her ne anlam verilirse verilsin مَنْطِقَ kelimesini الطَّيْر kelimesine ait, onların olan bir şey yapmaktadır.

Zaten مَنْطِقَ (mantık) kelimesi herkesin kendi kafasına göre anlam çıkaracağı bir şey değildir. Üstelik hem her ses çıkarma konuşma değildir, mantık kelimesi de konuşulan lisan değildir. Köken olarak bir şeyi çevrelemek, sınırlarını belirleyerek onu bilinir kılmak anlamına gelen bu kelime, dildeki sözcükleri değil, o sözcüklerle çerçevesi, konusu ve hedefi belli bir konuşmayı ifade etmektedir. Yine aynı kökten türeyen “mıntıka” kelimesi, sınırları belli, tarifi yapılmış belli bir bölgeyi ifade etmektedir. Mesela, askerde çokça yaptırılan mıntıka temizliği, her bölüğe tahsis edilmiş belli bir bölgenin temizliği anlamındadır. Bu yönüyle her ülke bir mıntıka olmaktadır. Çünkü sınırlar belli olmuş, tarifi yapılmış kime ait olduğu bölgelerdir.

Konuşmalar için kullanıldığında ise bu kelime belli bir konu, belli bir çerçeve, belli bir amaç için yapılmış konuşma olmaktadır.

Meallerdeعُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر cümlesine “bize kuşların dili öğretildi” şeklinde bir mana verilmesinin ne bir ilkesi ne bir kuralı ne de herhangi bir dayanağı yoktur. Fakat öte yandan Kur’an’da kitapların, derilerin konuştuğuna dair ayetler de bulunmaktadır. İşte bu durum o ayetler üzerinde de durmamızı ve konuya açıklık getirmemizi zorunlu hale getirmektedir. Çünkü o ayetlerde fiil olarak geçen aynı kelimeye hep konuşmak manası verilmiştir.

مَنْطِقَ Kelimesi ن ط ق (nun+tı+kaf) kök harlerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 12 kelime bulunmaktadır. Neml suresi 16. ayet dışında gelen kullanımların tamamı fiildir. Biraz önce İsfahani’den yaptığımız alıntıda onun şöyle dediğini aktarmıştık: “Süleyman göz önünde bulundurularak kuşların seslerini نُطْقٌ (nutkun) olarak adlandırmıştır. Zira kim bir nesneden bir şey anlarsa, o nesne -samit, konuşmayan bir şey olsa da- o kimseye nispetle bir natık: konuşan olur. Natık: konuşan bir şey olsa bile, ondan herhangi bir şey anlamayana nispetle de samit; konuşmayan bir şey olur.”

Bu kelime Kur’an’da geçtiği 12 yerin üçünde İbrahim kıssaları bağlamında geçmektedir. İsfahanin bu söylemine göre konuşmayan bir şey olsa da her nesne bir şey söylemektedir ve bu da o nesnenin مَنْطِقَ mantığı olmaktadır. Eğer onun bu dediklerini doğru kabul edersek, Allah resulü İbrahim nesnelerden bir şey anlamadığı gibi, onların bir şey anlatamayacaklarını ve mantıklarının olamayacağını söylemektedir.

Saffat 37/91-93

فَرَاغَ إِلَىٰ آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ

(37/91) İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: “Yemez misiniz?”

مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ

(37/92) “Ne diye konuşmuyorsunuz?”

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ

(37/93) Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi (DİB meali).

Yukarıdaki mealde “ne diye konuşmuyorsunuz” şeklinde çevrilen ayette geçen kelime anlamaya çalıştığımız kelimenin fiil halidir. Kelimenin kök manalarını göz önüne aldığımızda ayete, “ne oldu size de görüş belirtmiyorsunuz?”şeklinde bir mana vermek daha doğru olacaktır.

Enbiya 21/62-66

قَالُوا أَأَنْتَ فَعَلْتَ هَٰذَا بِآلِهَتِنَا يَا إِبْرَاهِيمُ

(21/62) (İbrahim gelince) “Sen mi yaptın bunu ilâhlarımıza ey İbrahim” dediler.

قَالَ بَلْ فَعَلَهُ كَبِيرُهُمْ هَٰذَا فَاسْأَلُوهُمْ إِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ

(21/63) Dedi ki: “Hayır! Bunu şu büyükleri yapmıştır. Konuşabiliyorlarsa, onlara sorun bakalım!”

فَرَجَعُوا إِلَىٰ أَنْفُسِهِمْ فَقَالُوا إِنَّكُمْ أَنْتُمُ الظَّالِمُونَ

(21/64) Bunun üzerine birbirlerine dönüp, “Hiç şüphesiz asıl zalimler sizsiniz siz” dediler.

ثُمَّ نُكِسُوا عَلَىٰ رُءُوسِهِمْ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هَٰؤُلَاءِ يَنْطِقُونَ

(21/65) Sonra başları önlerine eğildi de dediler ki “Sen de biliyorsun ki bunlar konuşmazlar.” 

قَالَ أَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْئًا وَلَا يَضُرُّكُمْ

(21/66) İbrahim, şöyle dedi: “Öyle ise siz, (hâlâ) Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda, hiçbir zarar veremeyecek şeylere mi tapacaksınız?”

Yukarıdaki mealin yine konuşmak manasını verdiği kelimenin içinde iki defa geçtiği bu ayetlere bakıldığında cisimlerin mantık sahibi olamayacakları izaha gerek duymayacak kadar açıktır. Fakat burada şöyle bir tez ileri sürülebilir; mantık, sesler üzerinden anlaşılan bir şeydir, oysa İbrahim kıssasında bahse konu olan varlıklar cansız ve ses çıkarma kabiliyeti olmayan şeylerdir. Bu yüzden onların لَا تَنْطِقُونَ yani ses çıkaramayan varlıklar olması gayet normaldir. Ama kuşlar ses çıkaran varlıklardır, dolayısıyla onların مَنْطِقَ mantığı’nın (bir şeyler anlatabilme kabiliyetlerinin) olması muhtemeldir.

Aslında مَنْطِقَ (mantık) kelimesinin anlamını anlamlı ya da anlamsız ses çıkarma düzeyine indiren bu yaklaşım biçiminin de bir temeli yoktur ama yine de bunu dikkate alarak aynı kelimenin geçtiği diğer ayetlere bakalım.

Zariyat 51/23

فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ

Göğün ve yerin Rabbine andolsun ki o (size va’dolunanlar), sizin konuşmanız gibi gerçektir. (DİB meali)

Hiçbir mantığı ve ilkesi olmayan bu şekildeki çevirilere göre, Yüce Allah’ın ayetlerinin gerçekliği, insanların konuşmalarının gerçekliğine indirgenmiştir. Oysa benzerini getirmeye cinlerin ve insanların bir araya gelmesi ve yardımlaşmalarının da yetmeyeceği bir kelamın gerçekliği nasıl olurda insanların konuşmalarına benzetilerek anlatılabilir. “Sizin konuşmalarınız gibi gerçektir”çevirisi asla doğru bir çeviri değildir. Zaten ayette fiil olarak geçen تَنْطِقُونَ (tentikun) kelimesi meale “konuşmanız” şeklinde isim olarak yansımıştır. Bu ayetin daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meali şu şekilde olmalıdır.

Zariyat 51/23

فَوَرَبِّ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ إِنَّهُ لَحَقٌّ مِثْلَ مَا أَنَّكُمْ تَنْطِقُونَ

Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki, o kesinlikle sizin benzer görüş belirtemeyeceğiniz gerçeğin ta kendisidir.

Kelimenin geçtiği diğer yerlerde de hep özensiz manalar verilmiş ve iş çığırından çıkarılmıştır. Çok bilinen aşağıdaki ayette de kelime konuşma manasına alınmıştır.

Necm 53/3-4

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَىٰ

O, nefis arzusu ile konuşmaz. (DİB meali)

(O) Arzu üzerine görüş belirtemez.

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَىٰ

(Size okuduğu) Kur’an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir (DİB meali).

O, (ona) Vahyedilen bir vahiyden başkası değildir.

Bu ayetlere kalın (bold) ile belirttiğimiz manalar, daha isabetli olduğunu öngördüğümüz meallerdir. Yine aynı kelime, ahiret bağlamında geçmiş ve yine meallerde kelimeye konuşma manası verilmiştir.

Mürselat 77/35-36

هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ

Bu, konuşamayacakları gündür.

Onlara izin de verilmez ki, özür dilesinler (DİB meali)

Bu meale göre, özellikle bu dünyada Yüce Allah’ın dinine sırtını dönenlerin ahiret gününde konuşamayacakları anlaşılmaktadır. Oysa Kur’an’ın birçok yerinde hem yeniden diriltildiğinde hem hesap vermeye giderken hem hesap verme sırasında hem hesap verdikten sonra hem gidilecek son yere girerken hem de girdikten sonra gerçekleşen konuşmalar bulunmaktadır. Konuşamazlar denilen kesim konuşmuş, mazeret ileri süremezler denilen gurup mazeret ileri sürmüştür.

Kıyame 75/14-15

بَلِ الْإِنْسَانُ عَلَىٰ نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ

وَلَوْ أَلْقَىٰ مَعَاذِيرَهُ

O gün insan kendi aleyhine şahittir.

Hatta, mazeretlerini ortaya koysa da. (DİB meali)

Bu ayetlerin mealleri de aynı mealden alınmıştır. Önceki ayetlerde konuşamayacakları ve mazeret ileri süremeyecekleri söylenirken bu ayetlerde ileri sürülecek mazeretlerin fayda vermeyeceği söylenmektedir. Bu iki farklı ve hatta çelişkili durum, elbette ki Yüce Allah’ın kelimelerinden değil, Yüce Allah’ın kelimelerine hiçbir ilke gözetmeden mana verenlerden kaynaklanmaktadır. Az önce verdiğimiz Mürselat suresindeki ayetlerin mealinin şu şekilde olması daha isabetlidir.

Mürselat 77/35-36

هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ

Bugün görüş belirtemezler,

Elbette onlar dikkate alınmayacaklar (dinlenilmeyecekler) ama yine de tüm gayretleriyle mazeret belirtecekler.

Bu ayette geçen فَيَعْتَذِرُونَ (fe ya’tezirune) kelimesine tüm gayretleriyle mazeret belirtecekler şeklinde mana vermemizin gerekçesi, fiilin geldiği iftial babından dolayıdır. Bu bab’taki fiiller, failin aşırı derecede gayret ve çaba içinde olduğunu belirtirler.

Casiye 45/29

هَٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ ۚ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

İşte kitabımız, size karşı gerçeği söylüyor. Çünkü biz yapmakta olduklarınızı kaydediyorduk (DİB meali).

Müminun 23/62

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا ۖ وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ ۚ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Katımızda hakkı söyleyen bir kitab vardır. Onlar zulme, haksızlığa uğratılmazlar (DİB meali).

Bu ayetlerdeki kitapların konuşmalarına gelince: Her kitabın bir konusu vardır. O konu aynı zamanda kitabın çerçevesini belirleyen mıntıkadır. Bu yüzden ister insanlar tarafından yazılan kitaplar olsun, ister Yüce Allah’ın gönderdiği kitaplar olsun, o kitapların işlediği her konu onların kapsama alanı yani mıntıkalarıdır. Yüce Allah’ın kitabının mıntıkası görüneni görünmeyeni, bilineni bilinmeyeni tüm varlıktır. Meleklerin insanların yaptıklarını ya da yapması gerekirken yapmadıklarını kayıt altına aldıkları her kitabın kapsama alanı da o kişidir. Yani başı sonu, konusu belli olan, çerçevesi çizilmiş kitaptır. İşte bu onları da mıntıka sahibi kılmaktadır. Yukarıdaki ayetlere verilen mealde anlamaya çalıştığımız kelimeye yine söylemek manası verilmiştir. Ayetlere daha isabetli olduğunu öngördüğümüz mealler aşağıdaki gibi olmalıdır.

Casiye 45/29

هَٰذَا كِتَابُنَا يَنْطِقُ عَلَيْكُمْ بِالْحَقِّ ۚ إِنَّا كُنَّا نَسْتَنْسِخُ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

Bu bizim kayıtlarımız sizin hakkınızdaki gerçekleri olduğu gibi belirtecektir. Çünkü biz yapmakta olduklarınızı kaydediyorduk

Müminun 23/62

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا ۖ وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ ۚ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

Biz hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyiz. Gerçekleri belirtecek kayıtlar bizim katımızdadır. Ve onlara (yaptıklarının yerine başkası yazılarak) asla haksızlık yapılmıyor.

Bu ayete mana verirken parantez içi (yaptıklarının yerine başkası yazılarak) şeklinde açıklama yapmamızın gerekçesi لَا يُظْلَمُونَ (la yuzlamune) fiilinden dolayıdır. Zulüm, bir şeyi olduğu yerden edip onun yerine başkasını koymaktır. Yüce Allah burada Ahirette kimseye zulmedilmeyeceğinden değil, dünyadayken tutulan kayıtlar sırasında yapılanların yerine başka şeylerin yazılmadığından bahsetmektedir. Ahirette kimsenin zulme uğramayacağı muhakkaktır. Ama ahirette başımıza gelecek şeyler hep hakkımızda tutulan kayıtla üzerinden olacaktır. Bu yüzden ayetteki وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ ifadesi, ahirete yönelik değil, dünyadaki kayıtlara yöneliktir. Üstelik fiilin öznesi bilinmeyen meçhul fiil olması bu anlamı daha da kuvvetlendirmektedir.

Fussilet 41/19-23

وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

(41/19) Allah’ın düşmanlarının, toplanıp yığın yığın cehenneme sevk edilecekleri günü hatırla!

حَتَّىٰ إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(41/20) Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şahitlik ederler (DİB meali).

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا ۖ قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

(41/21) Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Derileri de der ki; “Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz.”

وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلَٰكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ

(41/22) “Siz (günahları işlerken) kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şâhitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Lâkin, yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmediğini sanıyordunuz.”

وَذَٰلِكُمْ ظَنُّكُمُ الَّذِي ظَنَنْتُمْ بِرَبِّكُمْ أَرْدَاكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ مِنَ الْخَاسِرِينَ

(41/23) “İşte bu sizin, Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır. O, sizi mahvetti de ziyâna uğrayanlardan oldunuz” (DİB meali).

Yüce Allah’ın kelimelerine, Kur’an’ın bütünlüğü dikkate alınmadan mana verilmesi beraberinde ya kelimelerin bulundukları bağlamdan kopup başka şekillerde anlaşılmasına ya da hiç kimseye bir şey demeyen sözlere dönüşmesine neden olmuştur. Ahiretten yani son gelecekten bahseden ayetlere meal verirken hem de ayetin metninde olmamasına rağmen “günü hatırla”şeklinde başlamak hangi aklın ürünüdür çözmek mümkün değildir. Ayetin mealine bu şekilde bir ifade koymanın, ayetin Arapça metninden ne gramer ne de anlam açısından hiçbir gerekçesi yoktur. Bu yüzden dehşetli olmasına rağmen sanki hiç kimseye seslenmeyen ayetlere dönüşmüştür. Çünkü o günü henüz kimse yaşamadığı için hatırlanması da mümkün değildir.

Bu ayetler hep Yüce Allah’ın mahkemesinde her insanın kendi göz, kulak ve derisinin aleyhine şahitlik yapacağı şeklinde anlaşılmıştır. Oysa alakalı alakasız vaazların konusu olan bu ayette bahsedilenlere biraz dikkatli bakıldığında, söylenenlerin ortaya söylenmiş sözler olmadığı, adresinin belli olduğu rahatlıkla görülecektir. İlk ayete bakıldığında bahse konu olan kişilerin أَعْدَاءُ اللَّهِ “Allah’ın düşmanları” şeklinde tanıtıldığı görülecektir. Bu ibare hep Yüce Allah’ın vahyine sırtını dönen herkes olarak anlaşılmıştır. Oysa Kur’an’ın tamamına bakıldığında Yüce Allah’a düşmanlık yapanların sadece İblis ve onun soyu olduğu ve onlarla dost olanların yani şeytanlaşan insanların olduğu görülecektir. Eğer bu tüm varlık içinde bir zümre ise ve onların kulakları, gözleri ve derileri aleyhlerine şahitlik yapıyorsa, Yüce Allah’ın mahkemesinde kötü muameleye tabi tutuluyorlar demektir. Yani Yüce Allah kullarından hesap sorarken (haşa) kimine biraz daha fazla yükleniyor, biraz daha hesabı zorlaştırıyor demektir.

Fanteziler üzerinden oluşan ahiret anlayışı böylelikle; ilkesi ve kuralı olmayan, kiminin farklı muameleye tabi tutulduğu mahkeme salonuna dönüşmüş olmaktadır. Oysa Yüce Allah kullarını hangi ilkelere ve hangi şekillerde hesaba çekeceğini, mahkeme salonunda kimlerin ve neden şahitlik yapacaklarını, suç denilen şeyin tarifinin hangi kurallar çerçevesinde yapıldığını, ona verilecek cezanın mukabil olacağını, suç ve ceza arasında mikro seviyede bile bir dengesizliğin olmayacağını ve daha yüzlerce detayı bize bildirmiştir. Dahası Yüce Allah yoktan var ettiği hiçbir kulunun düşmanı değildir.

Mealde Allah’ın düşmanları olarak çevrilen أَعْدَاءُ اللَّهِ bu ibarede geçen أَعْدَاءُ kelimesi; renk, kusur, ayıp veya sakatlık gibi konularda aşırılığı ifade eden Ef’al vezninden gelmiş sıfat’ı müşebbehe’dir. Bu şu demektir; bu vezinlerde olan kelimelerin kast ettiği anlamlar o kişilerin çokça yaptığı veya üzerinde çokça bulunduğu ve hatta onunla tanındığı sıfatları olmuşlardır. İşte bu ölçüyle tüm Kur’an’a bakıldığında, bu sıfatı hak edecek kişilerin İblis ve onun soyu olan şeytanlar olduğu görülecektir. Çünkü İblis ve soyu daha en başta düşmanlığını kıyamete kadar sürdüreceğini ilan etmiş ve tüm varlığını bu düşmanlık üzerine kurgulamıştır.

Fussilet 41/20-21

حَتَّىٰ إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا ۖ قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Nihayet cehenneme vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yapmış oldukları işler hakkında, kendileri aleyhine şahitlik ederler (DİB meali).

Onlar derilerine, “Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?” derler. Derileri de der ki; “Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz” (DİB meali).

Bu iki ayete verilen meale dikkat edildiğinde; göz, kulak ve derilerin aleyhte şahitlik yaptığı görülecektir. Ahiret hayatı ve ahiret hayatında insanın yeniden yaratılması demek, dünyada sahip olduğu vücuda ve organlara yeniden sahip olması demek değildir. Fakat bu meallere bakıldığında sanki ahiretteki yeniden yaratılma, eski sahip olunan vücuda geri dönmek yani reenkarnasyon gibidir. Bunun yanında eğer insan vücudundan bir şey şahitlik yapacaksa onun beyin, yani kalp olması gerekmektedir. Çünkü görme, duyma veya hissetme fiilinin gerçekleştiği merkez deriler, gözler veya kulaklar değildir. Yani bu organlar yaşanan şeylerin birinci dereceden şahidi değildir. Bunların şahit olması demek, bir dürbün vasıtasıyla görülenler hususunda gözü değil de dürbünü baz almak demektir. Her şeyin birinci dereceden şahidi insanın iç dünyasında tüm yaptıklarına yön ve şekil veren kalp, fuad ve sudurlardır. Üstelik Yüce Allah bu dünyada özellikle kendi dinine sırtını dönenlere şunları buyurmuştur.

Araf 7/179

وَلَقَدْ ذَرَأْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ ۖ لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لَا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لَا يَسْمَعُونَ بِهَا ۚ أُولَٰئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ ۚ أُولَٰئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir (DİB meali).

Şimdi Yüce Allah dünyadayken gerçeği göremeyen gözleri, gerçeği göremeyen kulakları ahirette şahit olarak mı dikkate alacaktır? Bir yandan, olmalarına rağmen hiçbir işe yaramadıklarını söyleyecek diğer yandan mahkeme de onları şahit olarak mı getirecek?

Hud 11/24

مَثَلُ الْفَرِيقَيْنِ كَالْأَعْمَىٰ وَالْأَصَمِّ وَالْبَصِيرِ وَالسَّمِيعِ ۚ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ

Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz? (DİB meali).

Hac 22/46

أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا ۖ فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ

Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur (DİB meali).

Kalpler gerçeğe kapalı olduktan sonra; göz istese bile gerçeği göremez, kulaklar gerçeği duyamaz. Şimdi dünyada iken gerçeği göremeyen gözler ve kulaklar, göremedikleri gerçeğe ahirette nasıl şahit olacaklar? Bunun gibi onlarca ayet bu dünyada Yüce Allah’ın dinine sırtını dönenlerin aslında kör, sağır ve hatta dilsiz olduklarını bildirmektedir. Evet kördürler çünkü gerçeği gören ve duyan gözler değil, o gözlerin ve kulakların tüm verileri gönderdiği kalplerdir. Kalbin gerçeği görmesini ve duymasını sağlayan gözler değil, gözlerin ve kulakların gerçeği görmesini ve duymasını sağlayan kalptir. Yüce Allah’ın bu dünyadayken kör ve sağır olarak nitelediği kulaklar ve gözleri ahirette şahit olarak çağırması mümkün değildir.

Öte yandan olaya biyolojik açıdan baktığımızda insan derisi sürekli kendini yenileyen bir yapıya sahiptir. Hem de bu yenilenme; yılan derisi gibi mevsimlik değil günlük ve hatta anlık bir yenilenmedir. İnsan derisinde her an milyarlarca hücre ölmekte ve onun yerini yeni hücreler almaktadır. Diyelim ki deriler gördüklerinin şahididir. Bir saniye önceki deri ile bir saniye sonraki deri aynı şeylere şahit olmamıştır. Yeni hücreler eskilere, eskiler yenilere şahit olmayacaktır. Hatta bir derinin herhangi bir olaya şahit olması sadece saniyelerle sınırlıdır. Üstelik insan vücudunu kaplayan deri yekpare bir yapıda değildir. Her bölgenin her organın hatta her santimin derisi farklı farklıdır. Yani eldeki derinin şahit olduğuna gözdeki, gözdeki derinin şahit olduğuna ayaktaki deri şahit değildir. Ama neresi olursa olsun derinin tamamının gönderdiği verilerin toplandığı merkez (beyin-kalp-akıl-sudur-fuad) her şeye şahittir. Kaldı ki biraz önceki verdiğimiz ayette Yüce Allah; onun bile kör olduğunu, gerçeği göremediğini buyurmaktadır.

Bu ayetlerde bahse konu olanların adresinin belli olduğunu ve أَعْدَاءُ اللَّهِibaresinden bunların İblis ve onun soyu olduğunu belirtmiştik. Onun ve soyunun hakkındaki yanlış bilgilerden dolayı, daha varlığın başlangıç aşamasında Yüce Allah’a isyan eden İblis’in, Yüce Allah’ın divanından kovulduktan sonra başıboş bırakıldığı sanılmaktadır. Oysa Yüce Allah ister gayb aleminin ister müşahede aleminin varlığı olsun, akıllı ve iradeli olan her varlığın yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını kaydeden gözetleyiciler, dinleyiciler belirlemiştir. Gayb aleminin varlıkları da hesaba çekilirken haklarında tutulan bu kayıtlara göre hesaba çekileceklerdir. Nasıl ki insan soyunun gözetleyicileri melekler ise cinlerin de yazıcıları meleklerdir. Varlık türlerini incelediğimiz daha önceki bölümlerde Cin, Melekler, İblis ve Şeytan şeklinde adlandırılan varlıkların hepsinin cin türü varlıklar olduğunu belirtmiştik. İşte bu meleklerle diğerlerini türdeş yapmaktadır. Yani soydaş yapmaktadır. İşte ayette konuşan ve deri olarak meal verilen جُلُودُهُمْ(culuduhum) kelimesi “türdeş, soydaş”manasına gelmektedir. Konuşan onlardır. Yani cinler ve şeytanlarla aynı türden olan melekler.

Meallerin kulaklar ve gözler anlamını verdikleri سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ (semuhum ve ebsaruhum) kelimeleri ise “onların dinleyicileri ve onların gözetleyicileri”anlamındadır. Evet gaybi varlıkların üzerinde de onların yaptıklarını veya yapması gerekirken yapmadıkları kaydeden gözetleyiciler ve dinleyiciler vardır. Bunlar meleklerdir ve onlarla aynı türden aynı soydandırlar. Melek, Cin, İblis ve Şeytanlar kökenleri aynı olan varlıklardır. Zaten bunların özellikle Melek, İblis ve Şeytan isimlerini almaları varlık türünün ortaya çıkışından çok sonralarıdır. Bunlar bu çalışmanın konusu değildir.

Bu açıklamalardan sonra, içinde anlamaya çalıştığımız Nutk kelimesinin de geçtiği ayetlere daha isabetli olduğunu öngördüğümüz mealler şu şekilde olmalıdır.

(Not: aşağıdaki ayetlerde bazı fiiller geçmiş zaman olmasına rağmen, vereceğimiz manalardan bir kısmı gelecek zaman olacaktır. Bunun gerekçesi 20. ayetin başında geçen حَتَّىٰ إِذَاedatlarıdır. Özellikle إِذَاedatı mazi fiilin manasını muzariye çeviren bir edattır.)

Fussilet 41/19-22

وَيَوْمَ يُحْشَرُ أَعْدَاءُ اللَّهِ إِلَى النَّارِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

(41/19) Allah’ın düşmanlarının, toplanıp yığın yığın cehenneme sevk edilecekleri gün

حَتَّىٰ إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

(41/20) Nihayet oraya vardıklarında onların dinleyicileri ve gözetleyicileri olan kendi türdeşleri geçmişte hep yapıyor oldukları şeylere, aleyhlerinde şahitlik yapacaklar.

وَقَالُوا لِجُلُودِهِمْ لِمَ شَهِدْتُمْ عَلَيْنَا ۖ قَالُوا أَنْطَقَنَا اللَّهُ الَّذِي أَنْطَقَ كُلَّ شَيْءٍ وَهُوَ خَلَقَكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

(41/21) Onlar türdeşlerine “Niçin üzerimize şahitler oldunuz?” diyecekler. (Türdeşleri) görev tanımımızı Allah yaptı ki o dilenmişlerin tamamının görev tanımını da yapmıştı. İlk defa sizi O yaratmıştı ve yine yalnızca O’na döndürülüyorsunuz.”

وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ أَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَا أَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلَٰكِنْ ظَنَنْتُمْ أَنَّ اللَّهَ لَا يَعْلَمُ كَثِيرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ

(41/22) Üzerinize şahitlik yaptıklarında ne dinleyicilerinizden ne gözetleyicilerinizden ne de türdeşlerinizden isteseniz bile gizlenemezdiniz. Fakat siz zannettiniz ki Allah yapıyor olduğunuz şeylerden çoğunu bilmiyor.

(Not: Bu ayetlere verdiğimiz meallerin Türkçe gramer bozukları ya da bazı kelimelerin eleştirdiğimiz meallerdeki aynı manaya sahip olmalarının sebebi şudur: Başından beri makalelerimizi takip edenler bir ayete, o ayetteki tüm kelimelere ve hatta harfi cerlere bile bakmadan mana vermediğimizi bilirler. Bu ayetler asıl konumuz olan Süleyman kıssası bağlamında geçen bir kelimenin de içinde geçtiği ayetlerdir. O kelimenin takibi mecburen baktığımız ayetlerdeki diğer kelimelere de bakmayı zorunlu kılmaktadır. Bu ayetlerde incelediğimiz kelime üzerinde büyük etkisi olan diğer kelimelere kısa da olsa göz atılması işte bundan dolayıdır. Kaldı ki bu çalışma bir meal çalışması değildir. Bu yüzden okuyucunun burada ele aldığımız her ayetle ilgili en ince detayına kadar bir çalışma içine girmemizi beklememesi gerekmektedir.)

Tüm bu açıklamalardan sonra anlamaya çalıştığımız Neml suresinin 16. ayetinde geçen مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) ifadesine geri dönecek olursak: Bu isim tamlamasına tüm meal ve tefsirlerde olduğu gibi “kuş dili” manası vermenin imkânı yoktur. Çünkü ne burada ne Kur’an’n diğer yerlerinde bu kelimeye “dil, lisan” manası vermenin imkânı yoktur ve kelimenin sözlük manaları içinde de böyle bir anlam yoktur. Mantık veya nutuk kelimeleri bir lisanı değil, bir lisan kullanılarak anlatılan konusu, çerçevesi, kapsama alanı, başı sonu belli bir konuyu ifade etmek için kullanılmaktadır. Üstelik her konuşma bir nutuk olmadığı gibi mantıklı da değildir. Ama her nutuk hem konuşmadır hem de çizilen çerçeve içinde mantıklıdır.

Mantık مَنْطِقَ kelimesi ن ط ق (nun+tı+kaf) kök harflerinden türemiş نطق netaka fiilinin mim (م)’li masdarıdır. Bu tür mastarlar genelde ya ismi zamandırlar ya da ismi mekanlardır. Yani mef’ulü fih (bir fiilin içinde yapıldığı zaman veya mekân)’dirler. Mantık مَنْطِقَ kelimesi türemiş (müştak) bir kelime olduğu için türetildiği fiilin kök manalarını üzerinde barındırmak zorundadır. Kök anlamı çevreledi, kuşattı, sınırlarını belirledi olan bu fiil mim (م)’li masdar haline getirildiğinde alması gereken anlam, çevrelenmiş, sınırları belirlenmiş, tarifi yapılmış mekân ya da zaman anlamına gelmelidir. Kelimenin kök anlamlarının zamanla alakası olmadığı için anlamın mekân belirtir şekilde olması gerekmektedir. Bu da bizi herkesin bildiği Türkçeye de geçmiş olan “mıntıka” kelimesine getirmektedir. Bu açıklamalara göre isim tamlamasında geçen الطَّيْر (tayr) kelimesini şimdilik kuş olarak aldığımızda (birazdan değineceğiz) مَنْطِقَ الطَّيْر (mantıka’t tayr) ifadesine verilmesi geren anlamın “kuşların mıntıkası (bölgesi)” şeklinde olması daha isabetli olmaktadır. Bu ifadeye daha önce incelediğimiz fiili de eklediğimizde anlam şu şekilde olmaktadır.

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ…

“Ardından Süleyman Davut’a mirasçı oldu ve dedi ki: Ey insanlar (biz) kuşların mıntıkasına bildirildik…”

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Razi, Tefsiri Kebir, c.17.s.410-411

[2]R. El İsfahani, Müfredat, NTK md.

3 yorum

  1. Hocam Allah razı olsun.
    İnsanın şüphelerini dağıtıyorsunuz (enaniyet için demiyorum :))
    Kastettiğim şey fıtrata aykırı bir şey okuduğunda onu içine sindirmeye çalışıyorsun ama bu olmuyor eğreti duruyor düşecekmiş gibi oluyor meallere bakıyorsun ama yinede tarifini yapamadığım bir kırılma oluyor.

    Artık parantez içlerini okumamaya çalışıyorum
    ve Arapça bilmiyor olmam can sıkıyor.

    Hocam başka bir mevzuda okumak her kez için o kadar pratik olmaya biliyor.
    ve video da istiyoruz.

    iyi çalışmalar inşAllah

  2. Veysel

    Aslında bizzat o mealleri yazanların bizzat kendileri, kendilerinin derin bir çıkmazın, asla arayı bulamayacakları çelişkilerin, hiç bir zaman gideremeyecekleri ihtilafların içinde olduklarını biliyor ve zaman zaman itiraf da ediyorlar. Vicdanlarının derinliklerinde hangi kesimden olurlarsa olsunlar uyduruk bir dinin parçası olduklarını ve tüm hayatlarını bu uyduruk dinden edindikleri kazanımlar üzerine kurduklarını bal gibi biliyorlar. Ama sahip oldukları konumlardan ve elde ettiklerinden vazgeçemedikleri için durmadan yırtınıyorlar. Onlar hiçbir zaman Kur’an okuduklarında sakinleşmeyecek, huzur bulamayacaklar.. Çünkü okudukları her ayet onların çelişkilerini artıracak ve arttıkça onlar bu çelişkileri gidermek için daha çok çabalayacaklar..

    Benim ücretim alemlerin rabbine aittir..

    Kur’an’ın bir çok yerinde geçen bu ibareyi onlar da okuyacak, ama omuzlarına yapıştırdıkları payelerinden vazgeçmeyecekler ve isimlerinin önündeki ünvanlarla adam olduklarını sanmaya devam edecekler.. Onları rütbelerinden, sahip olduklarından soyutlayıp hayatın içine gönderdiğinde inan hiçbir işe yaramayan yük haline gelecekler. Oysa ayet gayet açık.. “Benim ücretim Allah’a aittir”.. Hem devletin yani fakir fukara insanların sırtından alınmış vergilerle yapılmış okullarda okuyacaksın, hem Allah’ın dinini meslek haline getireceksin, hem bundan dolayı maaş alacaksın, hem de hiçbir şey üretmeyeceksin.. Sonra da kalkıp ben bunları Allah rızası için yapıyorum diyeceksin… Heyhat onlar da bunu biliyor.. ama dert geçim derdi işte..
    Onlar uyduruk bir dinin göz boyacı sihirbazları..insanlar uydurukluğu gördülermi hemen bir sihir numarası çekecekler ve insanları asıl konudan uzaklaştırmaya çalışacaklar..
    Sen onların yaptığı meali önlerine koyup, yahu arkadaş Yüce Allah’ın kelamında ismi fail olan bir kelimeyi fiil olarak çevirmişsin, buna dair bir gerekçen ya da bir kural var mı? diye sorduğunda (bu aynen yaşandı). O sana dönüp “sen Arapça biliyor musun, sen kimsin, boş meselelerle uğraşıyorsun” diyecektir. Hatta daha da fazlasını diyecektir.
    Veysel
    Eğer Allah’ın kitabına iman ediyorsak ilk yapmamız gereken şey onunla aramıza kimseyi sokmamak.. Hoca diye bir tabir İslam’ın değil, mecusiliğin bir tabiridir. Bu yüzden biz hoca değiliz. Arkadaş, kardeş, amca, dayı olabiliriz ama asla hoca değiliz.. Sende bizi hocan olarak değil küçüksen abin, büyüksen kardeşin gibi gör.. Allah’a emanet ol

    • Uyarınız için çok teşekkür ederim abi (hoca kavramı :))
      Allah’a emanet olun. Çalışmalarınızın devamını dilerim.
      İnşAllah bir gün yüz yüze de görüşmek dileğiyle.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*