SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -19- BİZ BİLDİRİLDİK

Neml 27/15-16

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا ۖ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ

Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” dediler.

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi (DİB meali).

Müfessirlerimizin tamamı bu ayetleri birbirinin devamı olarak görmüşler ve açıklamalarını bu yönde yapmışlardır. Ayetler arasındaki zaman ve üslup değişikliğini önemsememiş her iki ayette kullanılan fiil ve zamirleri biri diğerini gösterir şekilde algılamışlardır. Oysa ayetlerin meallerine dahi biraz dikkat edildiğinde, her iki ayette geçen konuşmaların farklı zaman ve kişiler tarafından yapılmış olduğu hemen anlaşılacaktır. Mesela; 15. ayette konuşma iki kişi yani Davut ve Süleyman tarafından yapılmaktadır. Zaten ayette kullanılan fiil وَقَالَا (ve kala) “ikisi dedi” şeklindedir. Yani 15. ayette وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” şeklinde geçen bu konuşmayı Süleyman ve Davut birlikte yapmışlardır. Bunun yanında bu cümlede kullanılan ve meal müelliflerinin hemen hepsi tarafından “bizi üstün kılan” şeklinde mana verilen فَضَّلَنَا (faddalna) fiilinin öznesinin Allah olduğu yani bu fiilin Allah’a atfedildiği الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا “hamd Allah içindir ki o bizi üstün yaptı” cümlesinden rahatlıkla anlaşılmaktadır. Yine فَضَّلَنَا (faddalna) fiilinin sonuna bitişmiş, iki veya daha fazla kişiyi göstermesi gereken نا na “biz” zamirinden kast edilenlerin Davut ve Süleyman olduğu da gayet açıktır. Yani bu ayette geçen fiiller malum, özneler (failler) açık, mef’uller (nesneler) gayet bellidir.

Fakat 16. ayete baktığımızda durum değişmektedir. En başta ayetin وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “ve Süleyman Davut’a mirasçı oldu” şeklinde başlaması her iki ayette bahsedilen olayların ve konuşmaların aynı zaman aralığında olmadığını göstermektedir. İkinci olarak; 15. ayette konuşanın iki kişi olduğu وَقَالَا (ve kala) fiilinin tesniye yani ikili formda olduğundan anlaşılmıştı. Oysa 16. ayettekiوَقَالَ“ve dedi” fiilinden bu konuşmanın sadece Süleyman tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır. Yine 15. ayette gelen فَضَّلَنَا (faddalna) fiilinin öznesinin (failinin) Allah olduğu rahatlıkla anlaşılırken 16. ayette gelen ve meallerde عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ “bize kuş dili öğretildi ve her şey verildi” şeklinde mana verilen bu cümlede geçen أُوتِينَا (utina-bize verildi) ve عُلِّمْنَا (ullimna-bize öğretildi) fiillleri meçhul yani öznesi belli olmayacak şekilde gelmiştir.

Bunların yanında 15. ayette geçen نا(na)“biz” zamirinden kast edilenin Davut ve Süleyman olduğu ikisinin birden “Allah ikimizi üstün kıldı” demeleri gayet açık bir şekilde anlaşılırken, 16. ayette tek başına konuşan Süleyman’ın hem de Davut’a mirasçı olduktan sonra hala “biz” zamirini kullanması şu soruyu da beraberinde getirecektir.

عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ “Bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi”cümlesinde Süleyman’ın sürekli olarak “bize” demesinden ondan başka kendisine kuş dilinin öğretildiği ve yine kendisine her şeyin verildiği en az bir kişinin daha olması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu kimdir veya Süleyman “bize” derken kimleri kast etmektedir?

İki ayet arasındaki bu farkların sebebini irdelemeden peşinen Süleyman’ın “biz” dediğinde kast ettiği kişilerin babası Davut ve kendisi olduğunu söylemek de çözüm olmayacak tam tersi daha büyük sorunların çıkmasına neden olacaktır. Çünkü tüm Kur’an’da kendisine her şeyin verildiğinin belirtildiği sadece 3 kişi vardır. Bunların birisi işte bu ayette geçmiş, diğeri yine bu surenin 23. ayetinde ileride Süleyman’ın karşılaşacağı kadın yönetici yani Melike için geçmiş, diğeri ise Kehf suresinin 84. ayetinde Zel-Karneyn için geçmiştir. Davut’a ve hatta bu üçü haricinde başka bir kişiye her şeyin verildiğine dair tek bir ima dahi yoktur (en azından biz bulamadık).[1]Sadece bu da değil Davut’un kuşların dilini öğrendiğine veya kuşlarla konuştuğuna dair de herhangi bir delil bulunmamaktadır.

Sad 38/18-19

إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ

وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً ۖ كُلٌّ لَهُ أَوَّابٌ

Kendisiyle birlikte tesbih etsinler diye biz, dağları ve toplanıp gelen kuşları Dâvûd’un emrine verdik. Onların her biri Allah’a yönelmişlerdi (DİB meali).

Enbiya 21/79

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ ۚ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ ۚ وَكُنَّا فَاعِلِينَ

Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik (DİB meali).

Sebe 34/10

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ مِنَّا فَضْلًا ۖ يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْرَ ۖ وَأَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ

Andolsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. «Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin» dedik. Ona demiri yumuşattık (DİB meali).

Bu ayetler tüm Kur’an’da Davut’un kuşlarla olan ilişkisinin onlarla konuşmak şeklinde değil, kuşların Davut’a dağlarla beraber boyun eğdirildiği şeklinde olduğunu göstermektedir. Kaldı ki yukarıya aldığımız Sad suresinin ayetlerinde “onların her biri Allah’a yönelmişlerdi” şeklinde mana verilen cümleden ve Seb’e suresindeki ayette geçen ve meal müellifleri tarafından “ey dağlar ve kuşlar onunla beraber tespih edin” şeklinde mana verilen  يَا جِبَالُ أَوِّبِي مَعَهُ وَالطَّيْر, bu cümleden nasıl olurda akılsız varlıklar olan kuşların ve hem akılsız hem de cansız varlıklar olan dağların akıllı ve iradeli varlıklar gibi Allah’a yönelmiş olmaları hatta bu yönde emir almış olmaları ayrı bir soru işareti oluşturmaktadır. Allah dilerse çalışmanın ilerleyen bölümlerinde bunlar üzerinde durulacaktır.

Neml suresinin 15 ve 16. ayetler arasındaki az önce belirttiğimiz farklara dönecek olursak, o farklar arasında en ön plana çıkan şey; عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ “Bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi”bu cümlede geçen fiillerin meçhul formda gelmesidir. Müfessirlerimiz cümlede geçen fiillerin meçhul olmasına aldırmadan hemen أُوتِينَا (utina-bize verildi) ve عُلِّمْنَا (ullimna-bize öğretildi) fiillerin failinin Allah olduğuna hükmetmişlerdir. Elbette düz bir okuyuşla ve kelimelere verilen manaları doğru kabul ettiğimizde herhangi bir kula kuşları boyun eğdirebilecek, onların dilini öğretebilecek ve yine bir kula herşey verebilecek Yüce Allah’tan başka bir kişinin olmayacağı sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Fakat tam da bu sebepten dolayı cümle çok dikkat çekmektedir. Madem şu varlık içinde kuşların dilini öğretebilecek ve her şeyi verebilecek ikinci bir varlık yoktur o halde neden fiiller sanki başka failler de olabilirmiş gibi meçhul gelmektedir? Üstelik gramer kuralları açısından bir ayet önce malum olan fiilin ve açık olan öznenin bir ayet sonra meçhule dönmesi anlaşılır gibi değildir. Öznesi herkese belli bir fiili öznesi meçhulmüş gibi kullanmak ne akla uygundur ne de gramer kurallarına.

عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ Ullimna mantık eltayr“Bize kuş dili öğretildi”cümlesinde geçen “öğretildi” kelimesi fiil meçhul geldiği için mutlaka “kim öğretti” sorusunu sormayı gerekli kılmaktadır. Fakat ne yazık ki ne fiilin meçhul oluşu ne tef’il babından gelişi ne de Ef’ali kulub (kalbi fiiler)’den oluşu hiç önemsenmemiş, sonuçta tüm mealler cümleye “bize kuş dili öğretildi” şeklinde mana vermiş ve bundan da Süleyman’ın basbayağı akıllı varlıklarmış gibi kuşlarla konuştuğu tefsirine ulaşılmıştır.

“Süleyman’ın يَا أَيُّهَا النَّاسُ “ey insanlar” ifadesine gelince, bundan maksat Allah’ın nimetini izhar etmek, onu yüksek sesle dile getirmek ve insanları, kuşların dilini bilme şeklinde olan mücizeyi zikretmek suretiyle, tastik ve imana davet etmektir. Keşşaf sahibi şöyle demiştir: “Mantık, konuşmak, bir mana ifade etsin ya da etmesin, tek tek kelimeleri ya da cümleleri söylemek, sesle ifade etmektir. Yakup kitabına Islahu’l Mantık başlığını koymuştur. Halbuki o, o kitabında sadece müfret kelimeleri düzeltmiştir. Araplar şöyle derler “güvercin nutk etti, seslendi.” Süleyman’ın kuşların diline dair öğrendiği şey ise, kuşların maksat ve gayelerinden bazısını bazısından ayırıp seçmesi, fark etmesidir…”

Bu ise, ancak Süleyman’ın kendi gayesi ve muradında tasarruf sahibi olmasıyla mümkün olur. Bu tasarruf da ancak mevcut olduğu zaman mükellefiyetin söz konusu olduğu “akıl” bulunduğu zaman olur. Yahut da Süleyman, mükellif çağına yaklaşmış bir müharık iken olmuştur. İşte bundan ötürü, “Allah Teala, Süleyman zamanında, kuşları akıllı varlıklar kılmıştır. Her ne kadar Cenab-ı Hak, ihtiyaç duydukları incelikleri kuşlara ilham etmiş veya arı gibi hayvanlara kullara menfaatli olma özelliği vermiş ise de “zamanımızdaki kuşlar böyle akıllı değildir” diyoruz.[2]

Bu müfessirimiz Süleyman kıssaları bağlamında kuşların akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşmalarını ve hareket etmelerini Süleyman zamanındaki kuşların kendi zamanındaki kuşlarla aynı olmadığını söyleyerek çözmüştür. Üstelik olay Süleyman zamanında bir kereye mahsus olmak üzere gerçekleşmiş bir mucizedir. Burada dikkat çekmek istediğimiz müfessirlerimizin şu ya da bu yorumları değildir. Dikkat edilmesi gereken ayetteki fiiller meçhul olmasına rağmen bunun hiç konu edilmemesi, fiil meçhul olsa bile peşinen öznenin Yüce Allah olduğunun söylenmesidir. Yani bir kere kafaya Yüce Allah’ın Süleyman’a kuş dilini öğrettiği konmuştur ve Kur’an’daki kelimeler ne olursa olsun o kelimelere kafalardaki manalar verilecektir. Bir başka müfessirimiz çıtayı bir adım ileri götürmüş, Süleyman’ın hangi tür kuşlarla neler konuştuğunun dökümünü yapmıştır.

“Yüce Allah’ın: “Dedi ki: Ey insanlar” buyruğu şu demektir: Süleyman İsrailoğullarına Yüce Allah’ın nimetlerine şükrünü ifade etmek üzere “bize kuşların dili öğretildi” dedi. Yani Yüce Allah, Davut’tan miras olarak aldığımız ilim, peygamberlik ve yeryüzünde halifeliğine mirasçı oluşumuzdan ayrı olarak, bizlere kuşların çıkardığı seslerden içlerindeki manaları kavrama lütfunu da ihsan etmiştir.

Mukatil bu ayet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Bir gün Süleyman oturur iken yanında belli bir şeyin etrafında dönen bir kuş geçti. Yanında bulunanlara: Bu kuşun ne dediklerini biliyor musunuz? Bu kuş bana şunları söyledi: Ey saltanat sahibi hükümdar ve ey İsrailoğullarının peygamberi selam sana! Allah sana ikramda bulunmuştur. Seni düşmalarına karşı muzaffer kılmıştır. Ben şimdi yavrularımın yanına gideceğim, ikinci bir defa sana geleceğim. O biraz sonra bize ikinci defa gelecek derken kuş döndü, Süleyman dedi ki: Bu kuş şöyle diyor: Ey saltanat sahibi hükümdar selam sana. Eğer izin verirsen ben yavrularım için bir şeyler kazanayım taki yetişsinler, sonra senin yanına geleyim o vakit bana istediğini yap. Süleyman onlara kuşun söylediklerini bildirdi, ondan sonrada ona izin verdi, kuş da gitti.

Ferkad es-Sebehi dedi ki: Süleyman bir ağacın üzerinde kafasını oynatan, kuyruğunu hareket ettiren bir bülbülün yanından geçiyordu. Arkadaşlarına: Bu bülbülün ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu. Onlar: Hayır ey Allah’ın peygamberi dediler. Süleyman dedi ki: Bu bülbül şöyle diyor: Ben bir meyvenin yarısını yedim. Artık bundan sonra dünya umurumda değil. Yine bir ağacın üzerinde bir Hüdhüd kuşu gördü, küçük bir çocuk da ona bir tuzak kurmuştu. Süleyman: Ey Hüdhüd dikkat et dedi, kuş: Ey Allah’ın peygamberi bu akılsız bir çocuktur, ben onunla dalga geçiyorum, dedi.

Daha sonra Süleyman geri döndüğünde kuşun çocuğun tuzağına yakalanmış olduğunu ve çocuğun elinde bulunduğunu gördü. Ey Hüdhüd bu da ne? Dedi: Hüdhüd: Ey Allah’ın peygamberi ben o tuzağı göremedim ve nihayet ona düştüm dedi. Süleyman: Yazık sana, sen yerin altındaki suyu görüyorsun da sana kurulan tuzağı nasıl görmüyor musun? Hüdhüd dedi ki: Ey Allah’ın peygamberi tedbirin takdire faydası yoktur…[3]

Bu fantastik tefsir “Ey Allah’ın peygamberi tedbirin takdire faydası yoktur!”cümlesi ile bitmemektedir. Devamında Süleyman, güvercin, kumru, üveyik, tavus kuşu, göçeğen kuşu, bağırtlak kuşu, kırlangıç, karga, papağan, çaylak, kartal, kuş olmasa bile kurbağa, turaç, horoz, tavşancıl gibi kuşlarla konuşmaktadır. İşte Süleyman’ın kuşlarla konuşmasının arkasında bu ve buna benzer tefsirler! bulunmaktadır. Bu tefsirleri buraya almamızın nedeni müfessirlerin Yüce Allah’ın kelimelerine mana verirken Kur’an’ın metnini değil, oluşmuş hikâye, kıssa, rivayet ve İsrailiyatı baz aldıklarını göstermek içindir. Ne yazık ki çağdaş meal müellifleri, arka planında böylesine fantastik görüşlerin bulunduğu tefsirler üzerinden meallerini telif etmişlerdir. Bugün elimizde bulunan meallerin tamamı Kur’an kelimelerinin karşılığı değil, bu tefsirlerin bir özeti gibidir.

Biraz önce belirttiğimiz gibi, Neml suresinin 15. ayeti ile 16. ayeti arasında göz ardı edilmesi mümkün olmayan bariz farklar bulunmaktadır. Bu farkların sebebini anlamak sadece ve sadece Yüce Allah’ın kelimelerine tutunmakla mümkündür.

Meal ve tefsirlerin tamamında عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر Bize kuş dili öğretildi”şeklinde anlam verilen cümledeki عُلِّمْنَا (ullimna) fiili daha önce de belirttiğimiz gibi hem meçhul hem tef’il babında hem de Ef’ali kulub olan bir fiildir.

Her şeyden önce fiilin mazi yani geçmiş zaman kalıbında gelmesi, fiilin ifade ettiği anlamın artık gerçekleşmiş olduğunu göstermektedir. عُلِّمْنَا (ullimna) fiili ع ل م(ayn+lam+mim) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 854 kelime vardır. Bu kullanımlardan yaklaşık 461 tanesi çeşitli formlarda fiildir. İsfahani El Müfredat’ta bu kelime ile ilgili şunları söylemiştir.

العِلْمُ (El-İlmu): Bir şeyi hakikatiyle idrak etmektir. Bu da iki şekilde olur.

Birincisi: Bir şeyin zatını idrak etmek.

İkincisi: Bir şeyle ilgili, kendisinde mevcut olan başka bir şeyin, kendisinde mevcut olduğuna hükmetmek ya da kendisinde olmayan bir şeyin kendisinde olmadığına hükmetmek. Birinci durumda (عَلِمَ“alime” fiili) tek bir mef’ule geçişli olur.

لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ…   “Sizin bilmediğiniz Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri”(8/60).

İkinci durumda ise, iki mef’ule geçişli olur.

فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ…“Eğer onların (gerçekten) inanmış olduklarını anlarsanız”(60/10)

(Not: İsfahanin belirttiği iki mef’ul alması bizim az önce bahsettiğimiz Ef’ali kulub fiillerinden olması durumundadır. Birazdan kelimenin bu yönüne daha detaylı değinilecektir.)

İlim, bilgi (العِلْمُ) başka bir yönden de iki kısma ayrılır. Nazari ve ameli ilim, bilgi.

Nazari olan, örneğin alemdeki varlıkların bilinmesi gibi, bilindiğinde kişinin kemale ulaşmış olacağı ilimdir, bilgidir.

Ameli olan ise, örneğin ibadetleri bilmek gibi, ancak fiile döküldüğünde tamam olabilecek ilimdir, bilgidir. Son kısım da ikiye ayrılır. Akli olan ve işitmeye dayalı olan ilim, bilgi.

اَعْلَمْتُهُ(ea’lemtuhu) ve عَلَّمْتُهُ(allemtuhu) fiilleri temelde aynıdır. Fakat  اِعْلاَمٌ(i’lemun) sözcüğü özellikle “süratli haber verme yoluyla gerçekleşen bilgi verme” anlamında kullanılır.تَعْلِيمٌ(ta’limun) sözcüğü ise özellikle “öğrenenin nefsinde, aklında bir iz oluşturuncaya kadar tekrarlama ve (bunu ya da bilgi vermeyi) artırma yoluyla (gerçekleşen bilgi verme)” anlamında kullanılır. Bazıları ise ta’lim için “tasavvur etmek için nefsin/aklın ilgisini uyandırmaktır” demişlerdir.

الْعَلَمُ (Alem): Bir nesnenin bilinmesini sağlayan eser, iz, işaret.

العَالِمُ  Bir felekle, onun içerdiği cevherlerin ve arazların, kendisiyle bilgi sahibi olunan şeyin adıdır. Bir alet gibi olmasından dolayı yapısı bu siygada oluşturulmuştur. Alem, kendisini yaratana delalet noktasında bir alettir.[4]

Kök itibariyleعَلَمَ(aleme) Damgalamak, işaretlemek, işaret koymak, bir şeyin kolayca anlaşılması için işaret ya da damga koymakolan bu fiilden türeyen kelimelerin hepsi ya bilmek ya bilinir kılmak ya bilgiyi aktarmak ya da aktarılan bilgiyi edinmek çerçevesinde anlam kazanmaktadır. Mesela, عَلِمَ(alime) “bildi” manasına gelen bu fiil, bir şeyin ne olduğunu veya ne olmadığını anlamayı sağlayacak bilgiyi elde etti anlamındadır.Aynı kelimenin isim hali olan عَالِمُve عَل۪يمٌifadeleri ise şeylerin ne olduğunu ya da ne olmadığını bilmek için gerekli bilgiye diğerlerinden daha fazla sahip olan anlamındadır. Çokça kullanılan öğrenmek fiili bir şeyin ne olduğunu ya da ne olmadığını anlamayı sağlayacak bilgiyi çeşitli yollarla edinmek, öğretmek fiili ise o bilgiyi okumak, duyurmak, göstermek, dokundurmak, koklatmak gibi çeşitli yollarla başkasına aktarmaktır. Mesela bir kumaşın yumuşaklığı hakkındaki bilgi dokunma yoluyla, bir çiçeğin kokusu hakkındaki bilgi koklamayla, bir şeyin diğerinden daha uzun ya da büyük olduğuna dair bilgi görmeyle, bir sesin güzel olup olmadığına dair bilgi ise duyma yoluyla elde edilmektedir.

Biraz önce belirttiğimiz gibi anlamaya çalıştığımız Neml suresi 16. ayettekiعُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر (ullimna mantika’t tayri) cümlesinde geçen عُلِّمْنَا(ullimna) kelimesi tef’il babında meçhul bir fiil olmasının yanında “Ef’ali kulub” olan bir fiildir. Bunların her birinin kelimeye ve cümleye farklı anlam katkıları bulunmaktadır.

 

1.  Meçhul Fiil Olmasının Anlamı.

Arap dilinde fiillerin tamamı hangi bab ve hangi zaman olduğuna bakılmaksızın malum ve meçhul şeklinde bir ayrıma tabidirler. Fiillerin bu şekilde temel bir ayrıma tabi tutulması, fiillerin kendisinden değil, o fiili yapan öznesinden dolayıdır. Her fiilin bir varlık tarafından gerçekleştirildiği izaha gerek duymayacak kadar açıktır. Bir fiilin olması için ilk önce o fiili yapacak bir varlığın var olması gerekmektedir. İşte Arap dilinde fiillerin malum ve meçhul şeklinde iki ana kategoriye ayrılması buradan sonrasında başlamaktadır.

Diğer birçok dilde olduğu gibi Arap dilinde de kelimeler dişil ve eril şeklinde bir ayrımla kullanılmaktadır. Malum dediğimiz fiiller işte bu fiilleri yerine getirenin kadın mı erkek mi, bir, iki veya daha fazla kişi mi olduğunun sadece kelimeye bakarak anlaşıldığı fiillerdir. Bundan sonrasında fiilin geçmişte mi, her zaman mı, şimdi mi yoksa gelecekte olduğunu bildiren zamanlar devreye girmektedir. Ama zamanların fiilin malum veya meçhul oluşuyla alakası yoktur. Arap dilinde fiillerin anlam kazanma sıralaması şu şekildedir.

  • Eril-dişil (eril ve dişilin ortak olduğu siğa da bulunmaktadır).
  • Malum- Meçhul.
  • Mazi-Muzari-Emir

İşte fiillerle ilgili gramer kurallarının tamamı bu temel üzerine oturtulmaktadır ama fiilin anlam kazanması işte ilk bunlarla başlamaktadır. Arap dilindeki bir fiil eril-dişil olarak aşağıdaki tabloda vereceğimiz şekillerden biridir.

ÇOĞUL İKİLİ TEKİL  
Onlar (eril) O ikisi (eril) O (eril)  ERİL – GAİB: Fiili yapanın eril olduğu bilinmesine rağmen, öznenin hazırda olmaması.
Onlar (dişil) O ikisi (dişil) O (dişil) DİŞİL GAİBE: Fiili yapanın dişil olduğu bilinmesine rağmen, öznenin hazırda olmaması.
Sizler (eril) Siz ikiniz (eril) Sen (eril) ERİL-MUHATAB: Fiili yapanın eril ve öznenin hazırda olması
Sizler (dişil) Siz ikiniz (dişil) Sen (dişil) DİŞİL-MUHATABA: Fiili yapanın dişil ve öznenin hazırda olması
  Biz ikimiz veya çoğul olarak bizler (eril-dişil) Ben (eril-dişil) ERİL-DİŞİL; Ortak siyga.

İşte Arap dilindeki tüm fiillerin en temelinde bu tablo bulunmaktadır. Arap dilindeki fiillerin bu tablodaki kutucuklardan birinde olması, ayrıca eril dişil şeklinde bir belirtmeye ihtiyaç duymadan o fiilin öznesinin kim olduğunun anlaşılmasını sağlamaktadır. Türkçe de kelimelerin eril-dişil şeklinde bir ayrımı olmadığı için, fiilin öznesinin cinsiyeti ayrıca belirtilmek zorundadır. Aynı şekilde Arap dilindeki fiillerin bu kutucuklardan birinde olması tekil-ikili veya çoğul olduğu ayrıca sayı belirtmeye ihtiyaç duymadan anlaşılmaktadır. Yine aynı şekilde fiillerin bu kutucuklardan birinde olması demek öznenin kişinin kendisi veya karşısındaki veya hazırda olmayan birisi olduğunu göstermektedir.

Bu temel ayrım üzerine fiillerin malum ve meçhul ayrımı gelmektedir. Malum fiil dediğimizde ve herhangi bir fiili bu tabloda gösterdiğinizde o fiili yapan öznenin eril-dişil, tekil-ikili-çoğul olduğu anlaşılmaktadır. Yani malum fiillerde tablodaki kutucuklarda belirtilenler o fiilin öznesidir. Örnek olarak anlamaya çalıştığımız عَلِمَ(alime) “bildi” fiilini geçmiş zaman kalıbında ele alalım.

جَمْعٌÇoğul تَثْنِيَةٌ İkil مُفْرَدٌTekil  
عَلِمُوا

(onlar bildiler)

عَلِمَا

(ikisi bildi)

عَلِمَ

(o bildi)

مُذَكَّرٌ

Eril (üçüncü şahıs)

عَلِمْنَ

(onlar bildiler)

عَلِمَتَا

(ikisi bildi)

عَلِمَتْ

(o bildi)

مُؤَنَّثٌ

Dişil (üçüncü şahıs)

عَلِمْتُمْ

(sizler bildiniz)

عَلِمْتُمَا

(İkiniz bildiniz)

عَلِمْتَ

(sen bildin)

مُذَكَّرٌ

Eril (üçüncü şahıs)

عَلِمْتُنَّ

(sizler bildiniz)

عَلِمْتُمَا

(İkiniz bildiniz)

عَلِمْتِ

(sen bildin)

مُؤَنَّثٌ

Dişil (ikinci şahıs)

عَلِمْنَا

Biz ikimiz veya bizler bildik)

عَلِمْنَا

Biz ikimiz veya bizler bildik)

عَلِمْتُ

(Ben bildim)

مُتَكَلِّمٌ

(Birinci şahıs)

Hangi bab, hangi zaman veya hangi şekillerde gelirse gelsin tüm fiillerde bu tablo esastır. Fiillerin geldiği zaman, babları ya da başka şekilleri değişebilir, aldığı ekler de değişebilir ama bu tablo değişmez bir kuraldır. Malum ya da meçhul olmasında da fiiller anlam olarak değişikliğe uğrarlar ama tablo aynıdır.

Bu tablo değişmediği halde fiilin malum iken meçhul hale gelmesi fiilin anlamını ve öznenin durumunu tam tersine çevirmektedir. Yukarıya aldığımız tabloya dikkat edilirse parantez içi verdiğimiz anlamlarda kişiler hep özne yani fiili yapan faildir. Fakat meçhul fiillerde durum tersine dönmekte o kutucuklardaki kişiler fiilin öznesi değil nesnesi olmaktadırlar. Yine aynı fiil üzerinden örnek verelim.

جَمْعٌ Çoğul تَثْنِيَةٌ İkil مُفْرَدٌTekil  
عُلِمُوا

(Onlar bilindi)

عُلِمَا

(İkisi bilindi)

عُلِمَ

(O bilindi)

مُذَكَّرٌ

Eril (üçüncü şahıs)

عُلِمْنَ

(Onlar bilindi)

عُلِمَتَا

(İkisi bilindi)

عُلِمَتْ

(O bilindi)

مُؤَنَّثٌ

Dişil (üçüncü şahıs)

عُلِمْتُمْ

(Sizler bilindiniz)

 

عُلِمْتُمَا

(İkiniz bilindiniz)

عُلِمْتَ

(Sen bilindin)

مُذَكَّرٌ

Eril (üçüncü şahıs)

عُلِمْتُنَّ

(Sen bilindin)

عُلِمْتُمَا

(Sen bilindin)

عُلِمْتِ

(Sen bilindin)

مُؤَنَّثٌ

Dişil (ikinci şahıs)

عُلِمْنَا

(Biz bilindik veya bizler bilindik)

عُلِمْنَا

(Biz bilindik veya bizler bilindik)

عُلِمْتُ

(Ben bilindim)

مُتَكَلِّمٌ

(Birinci şahıs)

Görüldüğü gibi kutucuklardaki tüm kişiler, bilmefiilini gerçekleştiren özneler değil, tam tersi bilmefiilinin nesnesidirler. Bu kutucuklardaki kişileri bilenler yani özneler ise meçhuldür yani kim ya da kimler oldukları belli değildir. İşte malum ve meçhul fiiller arasındaki fark budur. Anlamaya çalıştığımız عُلِّمْنَا(ullimna) fiilide meçhuldür. Dolayısıyla bu fiilin öznesinin kim ya da kimler olduğu bilinmezken, yukarıdaki tablodaki tüm kişiler bu fiilin nesnesi yani bilme fiilinin konusu olmaktadırlar. Arapçada sadece malum müteaddi yani nesne alan geçişli fiillerden meçhul fiil türetilmektedir. Nesne almayan lazım (geçişsiz) fiillerden meçhul fiil türetilememektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken kelimenin malum iken meçhul haline gelmesi herhangi bir harf ilavesi ile değil sadece hareke değişikliği ile olduğudur. Yani fiili oluşturan harfler malum ve meçhulde aynıdır sadece hareke değişikliği vardır. Eğer bu fiil tef’il bab’ında olmasaydı tıpkı yukarıdaki gibi عُلِمْنَا(ulimna) şeklinde gelecek ve anlamı “biz bilindik”olacaktı. Fakat kelime tef’il babında gelmiştir ve bunun kelimeye nasıl bir anlam katkısında bulunduğunu anlamak için tef’il babından biraz bahsetmek gerekecektir.

 

2.  Tef’il Bab’ında Olmasının Anlamı

Arapçada kök harflerin üç tane olan ve onlardan birinin ا-و-ي(elif+vav+ya) olmadığı fiillere “sülasi mücerred fiiller” denir. Harflerinden biri ya da iki tanesi ا-و-ي(elif+vav+ya) olan üç harfli fiiller bu harflerin başta-ortada-sonda oluş şekillerine göre farklı isimleri ve farklı kuralları vardır. Anlamaya çalıştığımız عُلِّمْنَا(ullimna) fiilinin kök harflerinden biri bu harflerden biri olmadığı için kelimemiz “sülasi mücerred” bir fiildir. Arapçada “sülasi mücerred” fiiller bir takım harf ilaveleri ile çeşitli bablara sokularak farklı anlam kazanmaları sağlanır. Mazi bir fiilin bu bab’a getirilmesi kelimenin orta harfinin aynısından bir tane daha eklemek suretiyle olmaktadır. Bu durum o harfi iki defa yazarak değil orta harfin üzerine bir şedde koyarak gerçekleştirilmektedir. Örnek:

فَرَح   Feraha ……… فَرَّحَ   Ferraha

فَعَلَ    Feale ………. فَعَّلَ     Fe’ale

غَلَقَ  Ğalaka……… غَلَّقَ    Ğallaka

Fiilin tef’il babına getirilmesi bu şekilde bir harf ilavesiyle olurken anlamda da değişme olmaktadır. Anlamdaki değişiklik ise kelimenin kök manasının müteaddi (geçişli) veya lazım (geçişsiz) oluşuna göredir. Daha önce de birkaç kere değindiğimiz gibi: müteaddi fiil, fiilin etkisinin başkası üzerinde görüldüğü, gerçekleşmesi için mutlaka bir nesneye ihtiyaç olduğu fiildir. Vurdu, öldürdü, sevdi, kesti, parçaladı, birleştirdi, övdü gibi fiillerin gerçekleşmesi ancak bir başka kişinin veya şeyin olması ile mümkündür. İşte bu tür fiiller müteaddi fiillerdir. Lazım (geçişsiz) fiiller ise gerçekleşmesi için mutlaka bir nesnenin şart olmadığı fiillerdir. Gördü, oturdu, çıktı, vardı, sevindi, rahatladı gibi fiillerin gerçekleşmesi için bir nesnenin olması şart değildir. İşte tef’il babına getirilen bir fiil bu müteaddi veya lazım oluşuna göre mana kazanır.

Kök manası müteaddi yani geçişli olan bir fiil zaten kendi kökünde gerçekleşmesi için bir nesneye ihtiyaç duyduğu için bu bab’a getirildiğinde ya bir tane daha nesne alır ya da fiilin şiddetinde bir çokluk ve abartı meydana getirir. Örnek.

ضَرَبَ   (Darabe) Vurdu …………. ضَرَّبَ     (Darrabe) Çok vurdu.

طَوَفَ    (Tavafa) Tavaf etti………..طَوَّفَ.     (Tavvafa) Çok tavaf etti.

غَلَقَ     (Ğalaka) Kapattı …………غَلَّقَ.        (Ğallaka) Çok sıkı kapattı veya çok şey kapattı.

Bu fiiller tek başlarına böyle bir anlam kazanmalarına rağmen cümle içinde fiilin çoğunlukla iki mef’ule (nesneye) yansımasını da sağlarlar. Örnek:

نَزَّلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ“O kitabı sana indirdi” (3/3)

Bu ayette tef’il bab’ında olan نَزَّلَ (nezzele) fiili iki mef’ul almıştır. Hem عَلَيْكَ aleykehem de الْكِتَابَ el kitap fiilden direk etkilenmiştir.

İşte anlamaya çalıştığımız عُلِّمْنَا (ullimna) fiili de böyle bir etkiye sahip olmalıdır. Fakat bu dediklerimiz fiilin malum olması durumundadır. Bu fiilin mazi malumdan mazi meçhule geçerken ve tef’il babına gelirken geçirdiği anlam değişikliğini şu şekilde gösterebiliriz.

Malum, mazi: عَلِمْنَا (alimna) biz bildik   …………  Meçhul, mazi: عُلِمْنَا (ulimna) biz bilindik.

Tef’il babı malum mazi:عَلَّمْنَا (allemna) Biz iyice bildirdik (veya öğrettik).

Tef’il Babı meçhul mazi:عُلِّمْنَا (ullimna) biz iyice bildirildik (veya öğretildik)

İşte fiilin gramer kuralları gereği alması gereken anlam bu iken, tüm meal ve tefsirlerde Neml suresi 16. ayette de عُلِّمْنَا(ullimna) şeklinde meçhul mazi olarak geçen kelimeye “bize öğretildi” manası verilmiştir. Oysa bu kelimeye bize öğretildi manasının verilmesi ancak عُلِّمَ بِنَا (ullima bina) şeklinde gelmesi ile mümkündür. Bu kelimenin sonunda gelen نَا (biz) zamiri öğretilmenin hedefi değil, öğretilmenin bizzat konusu olmak zorundadır. Yani bu zamire bir şey öğretilmemiş, bu zamir kimi ifade ediyorsa o başkalarına öğretilmiştir. Kelimenin kök anlamının bilmek olduğunu göz önüne aldığımızda عُلِّمْنَا (ullimna) fiilinin manası “biz bildirildik” şeklinde olmak zorundadır. Aslında çok basit olan bu kuralların koca koca tefsirciler ve hepsi de şahane Arapça bilen meal müellifleri tarafından bilinmiyor olması mümkün değildir. Ama ne müfessirler ne de meal müellifleri; Kur’an kelimelerine mana verirken, Kur’an’a bakmak yerine o konuda oluşmuş müktesebata bakmaktadırlar. Aslında baksalar ve görseler dahi müktesebattan vazgeçemedikleri için yine de kelimelere o müktesebata göre mana vermektedirler.

 

3.  Ef’alu Kulub Olmasının Etkisi

Aslında daha önceki bölümlerde de “ef’alu kulub” yani kalbi fiiller hakkında bilgi verilmişti. Gramer kitaplarında daha çok “zanne (ظَنَّ) ve benzerleri” başlığı altında incelenen fiiller bulunmaktadır. Bu fiiller 3 ayrı kategoride incelenmektedir. Fakat her ne kategoride değerlendirilirse değerlendirilsinler bunların hepsi “soyut” fiilleri ifade etmektedirler. Soyut fiil “zannetmek, bilmek, anlamak, hayal etmek gibi insanın kalbinde yani iç dünyasında gerçekleşen fiiller olduğu için bu fiillere de “ef’alu kulub” (kalbi fiiller) denmiştir. Diğerlerinden farklı olarak tek mef’ûlle yetinmeyen iki mef’ûl alan fiillerdir. İsim cümlesinin başına gelip mübtedâ ve haberi iki mef’ûl halinde nasbederler. 1) Bilgi fiilleri. 2) Zan fiilleri. 3) Değiştirme fiilleri; şeklinde üç ana grupta incelenen fiillerdir. Anlamaya çalıştığımız عُلِّمْنَا (ullimna) fiili birinci gruptaki bilgi fillerindendir.

Bilmek, görmek, algılamak, bulmak şeklinde anlamlara sahip bu gruptaki fiiller, elde edilen bilginin tartışılmaz şekilde kesin bilgiler olduğunu belirttikleri için “yakîn fiiller” olarak da adlandırılmışlardır. Bu fiillerin iki mef’ul (nesne) aldıklarını belirtmiştik fakat iki nesnenin ikisinin de aynı şeyi ya da aynı kişiyi gösterir şekilde olması gerekmektedir.

عَلِمْتُ أَخاَكَ كَرِيماً “Kardeşinin cömert olduğunu bildim.”

Bu örnekte hem أَخاَكَkardeşinin kelimesi hem de كَرِيماً   cömert kelimesi ikisi de aynı kişiyi gösteren iki mef’ul’dür. Bunların ikisinin aynı kişiyi kast edip etmedikleri en kolay şekilde yer değiştirmek şeklinde anlaşılabilir. Yani cümledeki mef’ullerin sıralaması değişse bile anlamda bir değişiklik olmamaktadır.

عَلِمْتُ كَرِيماً أَخاَكَ “Cömertin kardeşin olduğunu bildim.”

Görüldüğü gibi mef’uller yer değiştirmesine rağmen cümlenin anlamında bir değişiklik olmamaktadır. Şimdi aynı kuralı anlamaya çalıştığımız cümleye uygulamaya çalışalım.

عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر Bize kuş dili öğretildi”

Cümleye meal ve tefsirlerde bu şekilde mana verilmişti. Bu manaya göre cümledeki birinci mef’ul, fiile birleşmiş نا(na) zamiri, ikinci mef’ul ise bir isim tamlaması olan مَنْطِقَ الطَّيْرifadesidir. Aslında ne yaparsak yapalım cümlenin şeklini bozmadan mef’ullerin yer değiştirmesi mümkün değildir. En başta birinci mef’ul olan نا(na) zamiri değişmek zorundadır. Muttasıl (birleşik) bir zamirken, نَحْنُ(nahnu) şeklinde munfasıl (ayrı) bir zamire dönüşmesi gerekmektedir. Bir an bunu göz ardı ederek zamirleri değiştirelim ve cümleye o şekilde mana vermeye çalışalım.

عُلِّمَ مَنْطِقَ الطَّيْر نَحْنُKuş diline biz öğretildik”

Zorlayarak, cümlenin yapısını değiştirerek, zamirleri farklılaştırarak da olsa ortaya çıkan bu cümleye baktığımızda mananın tam tersine döndüğü görülmektedir. Süleyman hakkındaki tüm efsanelerin temelinde olan bu cümle, ne yazık ki müktesebatın kurbanı olmuş ve hiç verilmemesi gereken bir mana verilerek Süleyman’ı kuşlarla akıllı ve iradeli varlıklarmış gibi sohbet eden, bir efsanevi masal kahramanına dönüştürmüştür. Bu cümledeki “kuş dili” مَنْطِقَ الطَّيْdiye anlam verilen (mantıke’t tayr) ifadesi üzerinde birazdan duracağız. Bu iki kelimeye hiç anlam vermeden ele aldığımız cümleyi Türkçeye aktardığımızdaعُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر Tayrın mantığına bildirildik”şeklinde bir anlam verilmesi gerekmektedir. عُلِّمْنَا(ullimna) fiiline birleşmiş نا(na) yani bizzamiri öğrenme fiilinin hedefi değil konusudur. Yani Süleyman’ın biz dediği bu kimselere bir şey öğretilmemiş tam tersi bu kimseler başkalarına öğretilmiş ya da doğru ifadeyle iyice bildirilmiştir. Bu cümleden “bize kuş dili öğretildi” şeklinde bir mananın çıkması mümkün değildir. Daha önce de onlarca kere değindik… Meal ve tefsir müelliflerine göre; eğer müdahalelerde bulunup birtakım düzeltmeler yapmazlarsa, Kur’an’dan gramer kurallarına uygun tam ve doğru cümleler elde etmek mümkün değildir. Onlara göre karşılarında kuralsız, eciş bücüş, ne dediği tam olarak anlaşılamayan eksik, hatalı ve anlatım bozuklukları ile dolu bir metin vardır. Onlar ömürlerini harcayarak bu metinden anlamlı cümleler çıkarmaktadırlar. Buraya kadar yayınladığımız makalelerde ve ücretsiz yayınladığımız Sebt ve Yusuf kitaplarında meal ve tefsir müelliflerinin Kur’an’ın metnine asla sadık olmadıklarına dair yüzlerce örnek vermiş bulunmaktayız. Bunun için onlarla daha fazla zaman kaybetmenin gereği yoktur.

Sonuç olarak عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْر:bu cümlede geçen (ullimna) fiilinin manası “bize öğretildi” değil, “biz bildirildik”şeklindedir.

 

Ramazan DEMİR

[1]Sitemizde yayınlanan Zel-Karneyn-5 dosyasında “her şey” ifadesi üzerine daha geniş malumat verilmiştir.

[2]Razi, Tefsiri Kebir, c.17.s.410-411

[3]Kurtubi, El Camiu Li Ahkami’l Kur’an c.13.s.131

[4]R. El İsfahani, Müfredat, ALM md.

9 yorum

  1. Merhaba, yazılarınızın bir çoğunu ve sebt kitabınızı okudum, uzun zamandır sormak istediğim bi soru vardı. Uyguladığınız metot, yöntem veya yaklaşıma benzer bi tutum sergileyen başka birisini veya birilerini(geçmişte veya şu anda) tanıyo musunuz? Bi yanlış anlaşılmanın önüne geçmek için şu kısa açıklamayı da yapıyım. Bi yaklaşımın doğruluğu veya yanlışlığı, onun eski, yeni, modern veya geleneksel olup olmaması ile ilgili değildir. Yani kesinlikle “bu zamana kadar kimse anlamadı da sadece siz mi anladınız” türü bi yaklaşımım yok. Sadece merak ediyorum, aynı veya benzer yöntemi kullanarak meal yapmaya çalışanlar var mıdır?

    • Sorumu yanlış ifade ettim sanırım. Yaklaşımızı doğru buluyorum. Sadece şunu merak ediyorum, sizin yönteminizi(Kuran’dan öğrendiğiniz, Kuran’ı Kuran ile anlama) uygulayan birileri daha var mıdır? Teşekkürler.

      • 123456

        bilmiyorum..Kur’an’ı Kur’an ile anlamak gerektiğini savunanlar, Kur’an yeter diyenler var ama bu söylediklerine ne kadar sadık kalıyorlar onu da bilmiyorum. Aslında bizim yaptığımız çok basit bir şey. Ama neden bunu insanlara zor geliyor onu da anlamış değilim

  2. Gerçekten devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Allahın izni ile yine bir çok soruma cevap vermiş olacaksınız. Haddim olmayarak şöyle bir yorum yapacağım: mantıket ‘tayr ibaresindeki tayr kuş (ya da uçmak ile alakalı ya da uçan başka bir şey) mantıke ise bizim Türkçe’de de kullanığımız mantık ise, mantıket tayr nasıl kuş dili olarak hem de nesiller boyu tercüme edilmiş olabilir. Ben bile sınırlı hem de son derece sınırlı Arapça bilgim ile bunun kuş dili olamayacağını görüyorum. Put dediğimiz şey sadece tapılan heykellerden ibaret değil. Kitabımız dediğimiz Kuranın yorumunu yaparken bile aslı öncekilerin rivayetlerinden ibaret putlarımızın etkisinde kalıyorsak, nerede kaldı bu ümmetin Müslümanlığı? Sayfanızı nasıl bulduğumu hiç hatırlamıyorum ama sayfanızı bana bulduran Rabbime şükürler olsun. Rabbim sizden de razı olsun.

  3. Rüzgara Kardeş,

    “Sayfanızı nasıl bulduğumu hiç hatırlamıyorum ama sayfanızı bana bulduran Rabbime şükürler olsun. Rabbim sizden de razı olsun.” duaniza ben de katılıyorum. Alemlerin Rabbine şükürle olsun.

    Yuce Allah, dürüstlükle Kuran a yaklaşanı, kendisi eğitecektir, dogru kaynakları bize açaçacaktır.. Buna şüphemiz yok…

  4. Selamun aleykum.bina dersinde tefil babı örnekleri ararken size denk geldim.( ullimna) biz cok bildirildik kusların dilinden mi diye meal verilmesi gerekirdi diyorsunuz. Manayı türklerin anlicagi sekilde(bize kusların dili öğretildi ) diye cevrilse ne mana değisikligi olur anlayamadim.

    • Yunus

      Şu mana değişikliği olur…Birinde kuş dili bize öğretildi olur..diğerinde “kuş diline biz öğretildik” olur. Şu benzetmeyi yapayım,
      “Yunus bize bildirildi…Biz yunusa bildirildik”. Sanırım farkı görüyorsunuzdur.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*