SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -18- NEML SURESİ

MİRAS

Kur’an’da anlatılan Süleyman kıssalarında “cinlerin ve şeytanların Süleyman’ın emrine girmesi, kuşlara ve rüzgarlara hükmetmesi, kuşlarla basbayağı akıllı ve iradeli varlıklar gibi karşılıklı konuşması ve üstelik kuşların da Süleyman’a cevap vermesi, karıncaların da tıpkı kuşlar gibi akıllı ve iradeli varlıklar şeklinde konuşmaları ve Süleyman’ın da onları duyup anlaması, çok uzak mesafelerden koca bir tahtın göz kırpmaktan daha kısa bir zamanda getirilmesi gibi konular aslında Kur’an okuyan herkesin kafasında yığınlarca soru işareti oluşturan şeylerdir. Fakat bu sorular ya Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmaz denilerek bastırılmış ya müfessirler eliyle hiç alakası olmayan konuların temeli haline getirilmiş ya da kimi çağdaş müellifler gibi Süleyman’ın uzay maceraları ve zaman yolculuklarına dönüştürülerek modern anlayışa uygun hale getirilmiştir. Sonuçta Süleyman kıssalarındaki bu sıra dışı olaylar ya suskunlukla geçiştireceğimiz zoraki bir kabule ya da beyin fırtınası estirip teknolojinin tüm imkanlarından yararlanacağımız fantastik bir maceraya dönüştürülmüştür.

Tüm bunların üstüne bir de Müslüman dünyanın İshak’tan İsa’ya kadar gelen tüm resullerin İsrâiloğulları’nın yani Yahudilerin resulleri olarak görmeleri ve inanmaları eklenince, genelde tüm resullerin özelde Süleyman kıssaları sadece imanın konusu olması gereken resul kıssası olmaktan çıkıp, öğütler çıkaracağımız efsanevi bir kralın menkıbeleri haline dönüşmüştür. Hatta bu durum o kadar ileri boyutlardadır ki son dönemlerde “Kur’an yeter” söylemiyle tanınan müellifler bile açıkça Süleyman kıssalarının öğüt çıkarılacak menkıbe olduğunu söylemekten kendini alamamışlardır.

Neml suresinde en geniş yeri, Süleyman ve Belkıs “menkıbesi” tutar. Bu bağlamda “Sultan Süleyman da olsan bir karıncayı dahi incitme” öğüdüyle iktidar ve güç ahlakı, farklı bir boyutta güç-hikmet ilişkisi ele alınır.[1]

Daha en başta meal-tefsir olarak telif ettiği eserinde henüz mealini vermediği ve tefsirini bile yapmadığı Neml suresine bu girişle başlayan müellif aslında çoktan kararını vermiş, o surede anlatılan Süleyman ve adını nereden aldığını bilmediğimiz Belkıs kıssasının öğüt çıkarılacak “menkıbe” olduğunu söylemiştir. Yüce Allah’ın biz kullarına karanlıklardan aydınlığa çıkalım diye anlattığı kıssalar bir kere “menkıbe” boyutuna indirgenince asıl olan anlatılanlar değil, zeki müelliflerinin çıkaracağı birbirinden değerli öğütler olacaktır. Kıssalar menkıbe ve asıl olan da öğüt çıkarmak olunca, anlatılanların olağanüstü veya olağan olmasının hiçbir önemi kalmamaktadır. Çünkü kıssa artık tıpkı La Fonteine masallarında veya Celaleddin Rumi’nin mesnevisinde olduğu gibi hayvanların akıllı varlıklar gibi konuştuğu ve içinde sublimal mesajlar barındıran öğüt yumağı haline gelmiştir. Artık bu öğüt yumağından eldiven, kazak, şapka veya daha başka bir şey elde etmek müellifin becerisine kalmaktadır. Nasıl ki hayvanların akıllı varlıklar gibi konuştuğu bu masallara “Hayvanlar hiç konuşur mu?” şeklinde akıllı sorular sormak doğru değilse, Süleyman kıssalarında konuşan kuşlara ve karıncalara da soru sormak doğru değildir. Çünkü artık bunun bir önemi yoktur asıl olan bunlardan öğüt çıkarmaktır.

En başta bu temele oturtulan kıssada hedef, öğüt ve nasihat elde etmek olunca ne gramer kurallarının ne kelimelerin manasının ne olayların örgüsünün ne anlatılan olaylara hâkim olan Yüce Allah’ın ilkelerinin ne de sorulması gereken binlerce sorunun bir önemi kalmamaktadır. Nitekim kalmamıştır… Artık bundan sonrasında özellikle Kur’an’ı bu müelliflerin yazdığı mealler ve tefsirler üzerinden anlamaya çalışan mü’minler kendi tıynetine ve mizacına uygun bulduğu değerli müelliflerimizden birinin karşısına geçecek ve onların Yüce Allah’ın menkıbe! olarak anlattığı kıssalardan çıkardığı çok değerli öğütlerini din diye alacak, Yüce Allah’ın insanlığın imamı olarak belirlediği Süleyman ile ilgili imanı bu müelliflerin anlattığı biçimde şekillenecektir. Haliyle tıpkı yukarıya aldığımız alıntıdaki müellifin yaptığı gibi varlığın en değerli kelimeleri olan ayetler “sultan Süleyman da olsan karıncayı incitme” öğüdünün nesnesi haline gelecektir. Bir an bu müellifin yaklaşım biçimini doğru kabul ettiğimizde ortaya şöyle bir durum çıkmaktadır. “Sultan Süleyman da olsan karıncayı incitme” şeklindeki 5 kelimelik bir öğüdü vermek için yaklaşık 100 ayetin ve yaklaşık 800 kelimenin sarf edilmesi, işin içine konuşan kuşların ve karıncaların sokulması, dahası cinlerin ve şeytanların gayb aleminden çıkarılıp müşahede alemine getirilmesi ya (haşa) dinleyenin aptallığı ya anlatıcının beceriksizliğidir.

Kıssalar menkıbe, kıssaların anlatılma amacı da öğüt elde etme boyutuna indirgenince Kur’an’ın Arapça metninin de bir önemi kalmamaktadır. Sadece metnin de değil, hatta metne hâkim dil kurallarının, cümle biçimlerinin, kelimelerin aldığı şekillerin bile önemi kalmamaktadır. Çünkü artık asıl olan bunlar değil, her müellifin kendi zekâ ve bilgi kapasitesine göre elde edeceği birbirinden değerli öğütler ve çıkarımlardır.

Mesela, herkesin de bildiği gibi Süleyman kıssalarının en meşhur olaylarından biri olan göz açıp kapayıncaya kadar kadın kraliçenin tahtının getirilmesi hadisesini ele alalım. Aynı müellif Neml suresinin 40. ayetinde anlatılan taht getirme olayı ile ilgili şu tefsiri yapmıştır.

Tefsirlerdeki malumat ışığında, Belkıs’ın tahtının Yemen’den Kudüs’e biri üç saatte diğeri bir anda getirebilme imkanına dikkat çekmiştir. Bu ayetler şöyle de anlaşılabilir. Bu mümkündür ve potansiyel olarak tabiatta vardır. Bunu keşfetme hedefi insana gösterilmiştir. İnsan çaba gösterirse bu hedefe ulaşır.[2]

Masum gözüken bu açıklamalarda müellifimiz şunu demektedir.

  • Süleyman Kudüs’tedir.
  • Neml Suresinde anlatılan kadın kraliçenin adı Belkıs’tır.
  • Hüküm sürdüğü ülke Yemen’dir.
  • Taht Yemen’den Kudüs’e göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede gelmiştir, eşyada bu potansiyel vardır ve bu potansiyel hedef olarak insana gösterilmiştir.

Oysa Kur’an’da; Süleyman’ın Kudüs’te kadının ise Yemende bulunduğuna, kadının adının Belkıs olduğuna dair tek bir işaret bile yoktur. Her fırsatta Kur’an yeter söylemini dillendiren bu müellifimizin Yüce Allah’ın vermediği bu bilgileri “yeterli” dediği Kur’an’dan almadığı ortadadır. Tahta gelince; çok az Arapça bilenler dahi gramer kuralları gereği akılsız olan eşyaları göstermesi gereken zamirlerin müennes zamirler olduğunu bilirler. Hatta öyle ki akılsız varlıklar milyon tane de olsalar onları tekil-müennes bir zamirle anmak mümkündür. Oysa Neml suresindeki ayetlere dikkatle bakıldığında akılsız varlık olan taht için hem akıllı varlıkları gösteren hem de müzekker zamirler kullanıldığı görülecektir.

Neml 27/42

فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ أَهَٰكَذَا عَرْشُكِ ۖ قَالَتْ كَأَنَّهُ هُوَ ۚ وَأُوتِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ

(Seb’e kraliçesi) gelince, ona “Senin tahtın da böyle miydi?” denildi; o da “Sanki bu tıpkı o” dedi. Ve (Süleyman şöyle dedi): “Hakikatin bilgisi ondan önce de bize verilmişti, bu yüzden de biz Müslüman olduk (Mustafa İslamoğlu meali).

Ayete bu meali veren müellif, nasıl olur da Arapça metinde كَأَنَّهُ هُوَ (keennehu huve) şeklinde geçen ve sadece akıllı varlıklar için kullanılması gereken hem de iki tane zamirin akılsız bir varlık olan tahtı gösterdiğini hiç sorgulamamış hatta buna ihtiyaç bile duymamıştır. Çünkü bu ve benzeri müellifler için metin önemli değildir, sadece bir enstrumandır! Asıl önemli olan çıkarılması gereken öğüt ve nasihatlerdir. Yüce Allah’ın kelimelerini arka plana itip kendi çıkarımlarını önceleyen bu tür yaklaşımlar ne yazık ki sinsi bir kanser hücresi gibi tüm müktesebatı ele geçirmiş ve herkes kendi payına düşeni almıştır. Elbette Kur’an ayetlerinden nasihat ve öğüt elde etmek mümkündür ama hiçbir zaman ve hiçbir şekilde insanın kendi çabasıyla Kur’an’dan elde ettiği anlamlar, öğütler, nasihatler, tefsirler veya mealler Yüce Allah’ın kelimelerinin karşılığı değildir. Üstelik Kur’an’dan hiçbir ilke gözetilmeden herkesin kendi kafasına göre elde ettiği öğütler değil sadece Yüce Allah’ın verdiği öğütler alınmalıdır. Öğüt çıkarma gayretiyle Yüce Allah’ın kelimelerinden hatta harflerinden bir tanesini bile zayi etmek, onu Allah’ın gönderdiği biçimden başka bir şekle sokmak veya var olan kurallarını hiçe saymak, öğüdü kazanıp ahireti ve hatta dünyayı kaybetmek anlamına gelecektir, nitekim gelmiştir!.. Kendisini İslam’a nispet edenlerin ellerinde, varlığın en değerlisi Yüce Allah’ın kelimeleri olmasına rağmen; peşlerinde sürüklediklerinin içlerinde bulundukları değersizlik, açlık, zillet, ihtilaf, başıbozukluk, kan dökücülük, ahlaksızlık, kafirleri taklitçilik ve saymaya yürek yetmeyen birçok kötü durum bunun izah gerektirmeyen en büyük delilidir.

Kur’an’ın tüm kıssalarında önceliği, kendilerince çıkarılacak nasihatlere vermek, kelimelerin kast ettiği anlamların ve gramer kurallarının ötelenmesine ve hatta önemsizleşmesine sebep olmuştur. Bunun üstüne Kur’an’da ismi geçen resullerin bize değil onlara yani Yahudilere geldiği inancı eklenince, Yüce Allah’ın kelimeleri üzerine kafa yormak, anlamaya çalışmak önemsiz bir iş haline gelmiştir. Bu yaklaşım biçimlerinden Allah’a sığınırız.

Anlamaya çabaladığımız Süleyman kıssaları Kur’an’ın birçok yerine serpiştirilmiştir. Bunlar arasında Neml suresindeki kıssa, içlerinde en uzun ve en detaylı olan kıssadır. Bu yüzden biz de bu kıssayı merkeze alarak Süleyman olarak bildiğimiz Allah resulüne neden Zel-Karneyn dendiğini anlamaya çalışacağız. Aslında Neml suresindeki kıssayı merkeze alsak bile Kur’an bizi Kur’an’ın tamamına yönlendirecektir. Çünkü Kur’an başlangıcı olmayan bir kitaptır. Neresinden başlarsanız başlayın o sizi tüm Kur’an’a yönlendirecek başladığınız yeri sizin için başlangıç yapacaktır.

Yüce Allah’ın Kur’an’ında buyurduğu resul kıssalarından hangisi anlaşılmaya çalışılırsa çalışılsın, bir ilke olarak tüm resullerin insanlığın tamamının imamı olduğu unutulmadan okunmalıdır. Yüce Allah hiçbir resulünü herhangi bir menkıbenin konusu olsun diye resul kılmamış, anlattığı kıssalardan herhangi birini de her müellifin kendi kafasına göre elde edeceği nasihatler ambarı olsun diye kitabına koymamıştır.

Nisa 4/64

وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إِلَّا لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللَّهِ

Biz resullerden herhangi birini Allah’ın izniyle itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik…

Nisa 4/150-151

إِنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِاللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيُرِيدُونَ أَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللَّهِ وَرُسُلِهِ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُرِيدُونَ أَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذَٰلِكَ سَبِيلًا

أُولَٰئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ حَقًّا ۚ وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ عَذَابًا مُهِينًا

Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, “(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır (DİB meali).

Evet Yüce Allah tüm resullerini insanlığa imamlık etsinler, önderlik etsinler, onlara verilen vahiylerle insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkarsınlar, herkesin bir gün mutlaka öleceği şu dünya hayatını birbirlerine zindan etmesinler diye göndermiştir.

Bakara 2/213

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ ۚ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۖ فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ ۗ وَاللَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir (DİB meali).

Hiçbir resul sınırlı bir bölgeye ve sınırlı sayıda insana gönderilmemiştir. Tam tersi insanlığın tamamına gönderilmiştir. Resullerin bir bölgede yaşayıp ölmeleri hatta Yunus gibi Yüce Allah’tan izin almadan kendilerine belirlenen görev sahasını terk edememeleri, onların Yüce Allah’tan alıp insanlara ulaştırdığı şeylerin ve risaletlerinin belli bir bölgeyle ve bir kısım insanla sınırlı olduğu anlamına asla gelemez. Bir kısım insanların dikkate alındığı ve muhatap kabul edildiği, diğerlerinin hiç önemsenmediği anlamına gelecek bu durum; en başta tüm yarattıklarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan Yüce Allah’ın şanına yakışmayacaktır. Bunun yanında kendilerine ayrı bir resul gönderilmeyen diğer bölgelerdeki insanlık nezdinde, resullerin meşruiyeti de kalmayacaktır.

Fakat öte yandan Kur’an’da ismi geçen tüm resullerin belli bir bölgede oldukları da bir gerçektir. Mesela, Güney Amerika’daki Latin ülkelerden herhangi birine veya Çinlilere veya Japonlara veya Avustralya’daki Aborjin yerlilerine veya Ruslara gönderilmiş bir resul olduğuna dair ne Kur’an’dan ne de tarihi rivayetlerden sadra şifa bir delil bulmak mümkün olmamıştır. Bu milletlerin tarihindeki birtakım efsaneler üzerinden yapılan yahut Kur’an’daki Tin suresinde geçen “incir” kelimesinden yola çıkarak Hindistan’daki Buda’nın veya Mecusilik dinindeki Ahurumazda ve Ehrimen’den yola çıkarak düalist Tanrı anlayışına temel olan görüşler belirtmiş Zerdüşt’ün resul olduğu çıkarımları delil değeri taşımayan tam bir saçmalıktır.

Tarihsel kayıtları doğru kabul ettiğimizde: Nuh ve Hud Yemen’de; Salih Arabistan’ın kuzeyindeki Hicr bölgesinde; İbrahim Mezopotamya, Mısır, Filistin ve Mekke bölgelerinde; İsmail sadece Mekke’de, İshak sadece Filistin’de; Yakup Filistin ve Mısır’da; Yusuf sadece Mısır’da; Musa ve Harun Mısır ve Filistin bölgelerinde; onlardan sonra gelen Davut, Süleyman, İlyas, Üzeyr, Zekeriyya, Yahya ve İsa Kudüs’te, Yunus Irak’daki Ninova bölgelerinden çıkmış ya da en azından bu bölgelerde bulunmuş resullerdir. Sonuçta coğrafyayı en geniş ölçülerde alsak bile resullerin geldiği bölge kuzeyde Suriye ve Irak, doğu ve güney doğuda Yemen, batıda Mısır, kuzey batıda ise Filistin gibi dar bir bölgede olmaktadır. Ancak tabi ki bu durum, tarihsel veriler doğru kabul edildiğinde böyledir. Tarihsel veriler doğru kabul edilmediğinde ise bölge daha da daralmaktadır. Sonuçta Kur’an’dan Hindistan, Çin veya uzak doğu, Kuzey ve Güney Amerika, Afrika’nın ortaları ve en güney kısımları, Avustralya gibi yerlere resuller gönderildiğine dair açık bir delilin olmadığı ortadadır.

İşte bu durum beraberinde tüm insanlığa imam olarak gönderilen resullerin neden böylesine dar bir bölgeden çıkmış oldukları sorusunu gündeme getirecektir. Evet Kur’an’da kıssası anlatılan, ismi bildirilen resuller olduğu gibi ismi bildirilmeyen, kıssası anlatılmayan resuller olduğunu bildiren ayetler de bulunmaktadır. Ama bu ayetlerden dünyanın her bölgesine resul gittiği anlamını çıkarmak mümkün değildir.

Nisa 4/164

وَرُسُلًا قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلًا لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ ۚ وَكَلَّمَ اللَّهُ مُوسَىٰ تَكْلِيمًا

Daha önce kıssalarını sana anlattığımız peygamberler gönderdik. Anlatmadığımız (nice) peygamberler de gönderdik. Allah, Mûsa ile de doğrudan konuştu (DİB meali).

Mümin 40/78

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ وَمِنْهُمْ مَنْ لَمْ نَقْصُصْ عَلَيْكَ ۗ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ أَنْ يَأْتِيَ بِآيَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ ۚ فَإِذَا جَاءَ أَمْرُ اللَّهِ قُضِيَ بِالْحَقِّ وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْمُبْطِلُونَ

Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana anlattıklarımız da var, anlatmadıklarımız da var. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmadan bir mûcize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak yerine getirilir. İşte o zaman bunu batıl sayanlar hüsrana uğrarlar (DİB meali).

Bu ayetlerden dünyanın diğer bölgelerine de resul gönderildi şeklinde bir çıkarıma ulaşsak bile ortaya cevaplanması gereken çok daha önemli sorular çıkmaktadır. Ortadoğu’ya gönderdiği resulleri anlatmak için bu kadar ayet ayıran Yüce Allah’ın dünyanın başka bölgelerine gönderdiği resullerin adını bile anmaması, onlardan hiç bahsetmemiş olması yine insanlığın geri kalanına bir haksızlık olacak ve yine meşruiyet sorunu ortaya çıkacaktır. Kaldı ki adı anılmayan başka resuller de olduğunu bildiren yukarıdaki ayetlerden, dünyanın tüm bölgelerine resul gönderildi şeklindeki bir sonuca ulaşmak zaten mümkün değildir.

Bu anlaşılmaz durum hem Kur’an’ın birbirinden kopuk parçalar haline getirilmesinden hem de resullerin birbirleriyle organik bağı olmayan bireysel kişiler olarak algılanmasından kaynaklanmaktadır.

Yaşadığımız şu dönemde geleneksel olsun veya olmasın tüm İslam anlayışlarına göre; Yakup ve İsa arasındaki resullerin tamamı farklı şeriatleri, farklı kıbleleri, farklı misyonları olan resullerdir. Yine bu geleneksel anlayışa göre son nebi Muhammed (s) ise dinin ana temellerinde diğerleriyle farklılık olmasa bile özellikle şeri düzen açısından daha başka kanunlarla muhatap kılınmıştır. Daha en baştan resullerin getirdiği dindeki hükümlerin değişikliğini temel alan bu tür görüşler, farklılıkları delillendirmek için birçok şeyi örnek olarak getirmişlerdir.

Mesela, geleneksel ve hatta gelenek karşıtı anlayışlara göre; Yahudilerin bugün dahi sıkı sıkıya yapıştıkları Sebt (Şabat) uygulaması, Allah tarafından İsrailoğullarına farz kılınmış hatta buna uymayanlar maymunlara çevrilerek cezalandırılmıştır. Ama aynı uygulama Muhammed (as)’in getirdiği son dinde bulunmamaktadır, (!) yani nesh edilmiştir.[3] Detaylarda daha birçok farklılık olmasına rağmen resullerin getirdiği şeriatler arasında fark olduğunu iddia edenlerin kendilerini yasladıkları en büyük delil kıble değişikliğidir.  Geleneksel ve hatta son zamanlarda Kur’an yeter söylemiyle tanınan birçok çağdaş müellife göre[4] Yüce Allah’ın daha önce İbrahim zamanında insanlığın toplanma merkezi haline getirdiği Kabe’nin hükmü Davut ve Süleyman zamanında kaldırılmış, onun yerine Jarusalem (İbranicesi Yaruşalayim) şehri kutsal belde, kıble ve insanlığın toplanma merkezi haline getirilmiştir. Hatta bu durum Muhammed (s)’in ilk resul olduğu yıllarda da devam etmiş, o bile ilk başlarda namaz kılarken yönünü Kudüs’e dönmüştür. Yaklaşık 13 yıl Kâbe ile Kudüs’ü aynı istikamete alarak namaz kılan Muhammed (s), hicretten sonra yaklaşık 16 ay namaz kılarken Kâbe arkasında kalacak şekilde yönünü Kudüs’e dönmüş, ancak kıblenin tekrar Kâbe olması ile yönünü Mekke’ye çevirebilmiştir.

Elbette ki kıblenin ve insanlığın toplanma merkezinin değişmesi demek İbrahim ile bildirilen Hac’cın ve hac kurallarının da değişmesi demektir. Bu anlayışa göre İbrahim’e bildirilen hac zamanı, ihram, kurban, tavaf, say, itikaf, müzdelife, Arafat vakfesi, saçları traş etmek, hac yasakları, hacda kesilecek hayvanlarla ilgili bildirimler, haram aylar gibi daha birçok hükümlerin ve insanlığın gelip sığınacağı emin belde ile ilgili hükümlerin tamamı tedavülden kaldırılmış ve sadece Yahudileri bağlayan yeni hükümler ihdas edilmiştir. Böylelikle İshak’tan İsa’ya kadar gelen resullerin hepsi kıblesi, misyonu, hükümleri, ritüelleri, şeriatleri farklı olan başka bir dinin resulleri haline getirilmiştir.

Kıble değişikliği ile ilgili neredeyse tüm İslam aleminde tam bir ittifak vardır. Fakat konu hep Medine’ye hicret etmiş Muhammed (s) ile o gün onun etrafında bulunan Yahudiler düzleminde ele alınmış ve kıble değişikliği derken hep Kudüs’ten tekrar Mekke’ye dönülmesi anlaşılmıştır. Oysa asıl kıble değişikliği bu değildir. Bu olsa olsa Kıble iadesidir. Kıble değişikliğini olması gereken bağlamından koparıp Muhammed (s) zamanına taşımak ve bunu da resullerin getirdikleri şeriatlerin (aslında dinlerin) farklılığına delil olarak öne sürmek Yüce Allah’ın bu dinin temeline koyduğu Tevhid ilkesini yerle bir etmek, yerine ilkesizliği, parçalanmayı, ihtilafı koymak demektir.

Çünkü Yüce Allah Kâbe’nin insanlığın toplanma merkezi, emin belde, hidayet kaynağı olduğunu Nebilerin sonuncusu Muhammed (s) zamanında değil ilk Resul olan Âdem zamanında ilan etmiştir.

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir (DİB meali).

(Not: Bu mealde ayetin ilk cümlesine إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ “insanlar için kurulan ilk ibadet evi” şeklinde bir mana verilmiştir. Oysa ayetin Arapça metninde “ibadet” manası vereceğimiz herhangi bir kelime bulunmamaktadır. Bu cümle “İnsanlık için kurulan ilk ev” şeklindedir. Daha önce de belirtmiştik bu meallerden alıntı yapmamız onlara katıldığımız anlamına gelmemektedir. Mecburiyettendir.)

Kur’an’da anlatılan Kâbe tarihinin İbrahim’den öncesine değinmesek bile İbrahim zamanında bir kez daha insanlığın toplanma merkezi olduğu ilan edilmiştir.

Hac 22/27

وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَىٰ كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler (DİB meali).

Ayetlerde kullanılan kelimelere birazcık dikkat edilirse hep “insanlık için, insanları çağır” şeklinde olduğu, oraya gelmesi/gitmesi gerekenlerin herhangi bir gurup veya herhangi bir kabile ya da sadece Müslümanlar olmadığı tam tersi tüm insanlık olduğu rahatlıkla görülecektir. Bu çağrıya iman ederek veya iman etmemiş halde icabet etmek Yüce Allah’ın insanlık üzerindeki hakkıdır.

Al-i İmran 3/97

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır.) (DİB meali).

İnsanlardan kim oraya sığınırsa emin olacaktır. Yüce Allah’ın bu çağrısı tüm insanlığadır ve çağrıya icabet etmek için geçerli tek şart insan olmaktır. Yani o ev sadece Müslümanların[5] girebileceği bir kulüp, hac ise sadece Müslümanların katılabileceği festival veya panayır değildir. O ev insanlık için kurulmuştur ve hiçbir zaman insanlık ondan engellenmemelidir. Çünkü insanlığın tüm yeryüzünde girip emin olduğu, ayrım gözetmeksizin tüm insanların dokunulmazlığı olduğu tek yer bu evin bulunduğu yerdir. Burası insanlığın dertlerine çare arayacağı kongre merkezidir. Kendisini Yüce Allah’a adayanlar, tüm insanlığı toplayacak, onların hizmetini görecek, onlardan hiçbir şey beklemeden dertlerine Yüce Allah’ın vahiyleriyle çözüm bulacaklardır. Bu ve Kur’an’da geçtiği her yerde Kâbe ile ilgili söylemlerin tamamı hep insanlıkla alakalıdır. Orası insanlığın giremeyeceği yasak bölge değil tam tersi ırk, din, dil ayrımı yapılmaksızın, birini diğerinden üstün görmeksizin insanlığın gelip sığınacağı ve güvenlikte olacağı tek emin beldedir. Çünkü İbrahim’e sadece iman edenleri değil tüm insanlığı çağırması bizzat Yüce Allah tarafından emredilmiştir.

Hac 22/27

وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَىٰ كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ

İnsanlar arasında haccı ilan et ki gerek yaya olarak gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler (DİB meali).

Evet İbrahim insanlığı oraya çağıracaktır çünkü o yer insanlığın merkezi, dünyanın başkenti, günlerin ve yönlerin nirengi (sıfır) noktası, zaman ve saat ayarlarının yapıldığı, rotaların belirlendiği, takvim hesaplarının ona göre yapıldığı tek meşru yerdir. Bunun haricinde insanlık için ilan edilen tüm toplanma yerleri, tüm birleşmiş milletler karargahları, tüm takvim hesaplamaları ve diğerleri gayri meşrudur. Milletlerin birleşebilecekleri tek ilke vardır İslam, milletlerin toplanacakları tek yer vardır Kâbe, milletlerin ardından gideceği tek önderler, imamlar vardır Yüce Allah’ın resulleri, o resullerin temsil edildikleri ve meşru olacakları bir tek makam vardır, مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ İbrahim Makamı. Bunların hepsi tek bir yerdedir. İnsanlığın başkentinde…

Enam 6/92

وَهَٰذَا كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ مُصَدِّقُ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَلِتُنْذِرَ أُمَّ الْقُرَىٰ وَمَنْ حَوْلَهَا ۚ وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ ۖ وَهُمْ عَلَىٰ صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ

İşte bu (Kur’an) da bereket kaynağı, kendinden öncekileri (ilâhî kitapları) tasdik eden ve şehirler anasını (Mekke’yi) ve bütün çevresini (tüm insanlığı) uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır. Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar (DİB meali).

Yüce Allah İbrahim’i insanlık için imamların imamı kılmış ve onun soyundan gelecek resullerin de insanlığın imamı olacağını ilan etmiştir.

Bakara 2/124

وَإِذِ ابْتَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ ۖ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا ۖ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي ۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder (imam) yapacağım.” İbrahim de “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti (DİB meali).

Evet İbrahim ve o’nun soyundan gelme tüm resuller insanlığın tek tevhid dini İslam’ın meşru imamlarıdır. İbrahim’den sonra gelen tüm resullerin onun soyundan olduğu artık her yönüyle insanlığın bildiği bir şeydir. Hepsinin uyması gereken işte bu ilkelerdir. Bundan başka ilkelerin olması, söz konusu bile değildir. Ondan sonra gelenlerin bu ilkeleri değiştirmesi veya Yüce Allah’ın bunu değiştirmiş olması mümkün değildir.

Bakara 2/130

وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ إِبْرَاهِيمَ إِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُ ۚ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا ۖ وَإِنَّهُ فِي الْآخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِحِينَ

Kendini bilmeyenden başka İbrahim’in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, biz İbrahim’i bu dünyada seçkin kıldık. Şüphesiz o ahirette de iyilerdendir (DİB meali).

Bakara 2/135

وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ تَهْتَدُوا ۗ قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۖ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(Yahudiler) “Yahudi olun ve (Hıristiyanlar da) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi” (DİB meali).

Al-i İmran 3/95

قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim’in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi (DİB meali).

Nisa 4/125

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’i dost edindi (DİB meali).

Enam 6/161

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi” (DİB meali).

Hac 22/78

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ ۚ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ ۚ مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ ۚ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ ۚ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ ۖ فَنِعْمَ الْمَوْلَىٰ وَنِعْمَ النَّصِيرُ

Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ne güzel yardımcıdır! (DİB meali).

(Not: Yukarıya aldığımız ayetlerin meallerinde “İbrahim’in dini” manası verilen izafet terkibi Arapça metinde مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ “millete İbrahim” şeklinde geçmektedir. Millet kelimesine din anlamı vermek tam bir ilkesizlik ve hatta ahlaksızlıktır. Çünkü zaten Kur’an’da د ي ن (dal+ya+nun) kök harflerinden türemiş الدّ۪ينَ “ed din” kelimesi tam 101 defa geçmektedir. Bunun yanında Kur’an’da 18 defa geçen ve 10 kere sadece İbrahim’e atfen gelen “millet” kelimesine de din anlamı vermenin ilmi, vicdani ve tutarlı bir tarafı yoktur.)

Bu ayetlerde bahsedilen İbrahim Milletine uymak sadece Muhammed (s)’e bildirilmiş bir emir değildir. Bu onun torunları olan tüm resuller için değişmez ilkedir. Yüce Allah’ın bu ilkeleri dururken, şimdi birilerinin kalkıp Davut ve Süleyman zamanında kıble değişti demesi için en az bu ayetler kadar delil getirmesi gerekmektedir. Çünkü kıble değişti demek sadece namazda dönülecek yönün değişmesi demek değil insanlığın başkenti, toplanma merkezi, hidayet kaynağı, emin belde ve hatta İbrahim makamı değişti demek anlamına gelecektir. İbrahim’e Kâbe ile ilgili bildirilen tüm düzenlemelerin hükmünü yitirmesi ve hatta İbrahim’e bildirilen dinin değişmesi demektir. Hepsi de İbrahim torunu olan resullerin, dedelerinin makamına sırtını dönmeleri bizzat kendi meşruiyetlerinin kaybolması anlamına gelmektedir. Çünkü İbrahim’den sonra gelen tüm resullerin meşruluğu onun torunu olmalarından kaynaklanmaktadır.

Hadid 57/26

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ ۖ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ ۖ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir (DİB meali).

Nisa 4/54

أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَىٰ مَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ ۖ فَقَدْ آتَيْنَا آلَ إِبْرَاهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا

Yoksa, insanları; Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik (DİB meali).

İbrahim’den sonra gelen tüm resuller işte bu ilkeler çerçevesinde anlaşılmak zorundadır. Tüm bunlardan sonra İbrahim’in öz torunları olan Davut ve Süleyman zamanında kıblenin değiştiğini iddia etmek, Kur’an’ın birçok ayetini yok saymak anlamına gelecektir. Ne İbrahim ne Davut ve Süleyman ne de başka bir resul Yüce Allah’ın en başından beri gönderdiği tek din olan İslam’ın, bırakın kıblesini tek bir harfini bile değiştirmeye yetkili değillerdir.

Hakka 69/40-46

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ

(69/40) Hiç şüphe yok ki o kerim bir resulün kavlidir.

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ ۚ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ

(69/41) O herhangi bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz.

وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ ۚ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

(69/42) Herhangi bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az doğru bilgi kullanıyorsunuz.

تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(69/43) Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ

(69/44) Eğer o kavillerden bazılarını bize atfetseydi.

لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ

(69/45) Ondan tüm gücünü kesinlikle alırdık.

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

(69/46) Ardından onun can damarını koparırdık.

Sadece Yüce Allah’ın beşerler arasından seçtiği değil, gaybi varlıklar arasından seçtiği resullerden herhangi birinin bile Yüce Allah’a onun buyurmadığı bir şeyi atfetmesi mümkün değildir.

İşte bu yaklaşım biçimleri resulleri ve Yüce Allah’ın gönderdiği tek dini birbirinden çok farklı dinler haline getirmiştir. Bundan sonrasında isteseniz bile Muhammed ile Musa’yı, İbrahim ile Davut’u, İsa ile Süleyman’ı (a.s.m) bir araya getirmeniz ve aynı ilkeler çerçevesinde anlamınız mümkün değildir. Dedesi İbrahim’in makamı bulunan Kabe’ye sırtını dönmüş bir Musa’yı, yönünü atası İbrahim’in ilan ettiği Kâbe’den başka bir yöne çevirmiş İsa’yı, insanlığın toplanma merkezini dedesi İbrahim’in yeniden insanlığa kazandırdığı Kâbe’den başka bir yer haline getirmek için Jarusalem kentinde başka bir kutsal belde oluşturan Süleyman’ı isteseniz bile aynı dinin resulleri haline getiremezsiniz. Çünkü bu durumda artık (haşa) Yüce Allah’ın tek bir din değil, ilkeleri ve kuralları farklı birkaç din göndermiş olduğunun en büyük göstergesi haline gelmiştir.

İşte bu yaklaşım biçimleri ile anlaşılmaya çalışılan meseleler ne yazık ki insanlığı, geçerli ve meşru tek din olan İslam etrafında birleşmekten alıkoymakta, resulleri insanlığın imamları olmaktan çıkarıp, belli bir bölgenin, belli bir kabile veya milletin kralları haline gelmelerine sebep olmaktadır. Oysa ki Resullerin hepsi tek bir dinin resulleridir ve birini diğerinden ayırmadan iman etmek Yüce Allah’ın insanlığa koyduğu en temel prensiptir.

Bakara 2/136

قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz” (DİB meali).

İşte anlamaya çalıştığımız Süleyman da bu tek dinin resulüdür. Onun isminin Kur’an’da geçmesinin tek sebebi onun da diğer resuller gibi Yüce Allah’ın tek dini olan İslam’ın resulü olmasıdır. Yoksa o hiçbir zaman ne Yahudi’dir ne de sadece Yahudilere gönderilmiş bir resuldür!.. Yahudilik Yüce Allah’ın dinine uymanın, resullere iman etmenin, sadece onları önder edinmenin sonucunda değil, tam tersi Allah’ın vahiylerine iman etmemenin, resulleri önder edinmemenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Süleyman Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği imamdır, Allah’ın resulüdür. Onun dini diğer tüm resuller gibi Yüce Allah’ın tek dini olan İslam’dır.

İşte bu ilkeler anlamaya çalışacağımız Neml suresindeki Süleyman kıssasının ana zeminidir. Kıssanın üzerine oturduğu bu zemini yok sayarak anlamak mümkün değildir.

Neml 27/15

وَلَقَدْ آتَيْنَا دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ عِلْمًا ۖ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي فَضَّلَنَا عَلَىٰ كَثِيرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِنِينَ

(27/15) Andolsun! Biz Dâvûd’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar, “Hamd, bizi mü’min kullarının birçoğundan üstün kılan Allah’a mahsustur” dediler (DİB meali).

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

(27/16) Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi (DİB meali).

Diğerleri gibi Süleyman isminin de Kur’an’da geçmesinin tek sebebi onun insanlığın imamı bir Allah resulü olmasındandır. Onun bu vasfı alabileceği diğer tüm vasıfların üstündedir ve tek belirleyici olandır. Çünkü bu vasıf çabalamayla elde edilecek, savaşmayla ele geçirilecek, biriktirmeyle ulaşılacak yahut altınla, parayla satın alınabilecek bir vasıf değildir. Allah’a resul olmak isteğe veya tam tersi istememeye bağlı bir şey de değildir. Nitekim bir resulün öz oğulları olan Yusuf’un kardeşleri, kendilerinden biri resul olsun diye Allah’a savaş açmayı bile gözü almalarına, resul olacağını bildikleri Yusuf’u hadım ederek işledikleri zulme karşın Yüce Allah, bırakın onlardan birini, onların çocukları içinden bile bir resul seçmemiştir. Yüce Allah Tuva vadisinde Musa’yı resul olarak seçtiğini bildirdiğinde o, bu vasfı almaya istek duymamış kendi yerine kardeşi Harun’un görevlendirilmesini istemiştir.

Şuara 26/12-14

قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ

(26/12) Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَىٰ هَارُونَ

(26/13) Benim göğsüm daralır, dilim tutulur; Harun’u elçi yap. 

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ

(26/14) “Bir de onlara karşı ben suçlu durumundayım. Bu yüzden onların beni öldürmelerinden korkarım” (DİB meali).

Herhangi bir insanın zor olsa bile yeryüzünün tek hükümdarı, kralı ya da imparatoru olması imkânsız değildir. Fakat tüm varlık bir araya gelse ve birbirleriyle yardımlaşsa dahi herhangi birini risalet makamına getirmeleri mümkün değildir. Çünkü risalet makamına getirilecek kişileri belirleyen sadece ve sadece Yüce Allah’tır.

Fakat her şeye güç yetiren Yüce Allah, yaptığı her işinde olduğu gibi resul seçiminde de ilkeli davranmış ve bu ilkeleri bize bildirmiştir. Süleyman’ın resul olması da bu ilkeler çerçevesindedir. Yukarıya aldığımız Neml suresindeki Süleyman kıssası ayetleri وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” şeklinde bir cümle ile başlamaktadır. Bu cümle doğal olarak beraberinde Süleyman Davut’un neyine mirasçı oldu? şeklinde bir sorunun çıkmasına neden olacaktır. Müfessirlerimizin çoğu bunun Davut’un risaleti veya saltanatı veya her ikisinin birden olduğunu söylemişlerdir. Her şeyden önce risaletin miras yoluyla babadan oğula geçemeyeceği ortadadır. Çünkü risalet Davut’un kendi çabalarıyla elde ettiği bir şey değildir ki miras yoluyla onu oğluna intikal ettirebilsin. Öte yandan eğer risalet babadan oğula miras yoluyla geçen bir şey olsaydı, Davut’un diğer aile fertlerinin oğullarının ve hatta kızlarının da bu mirastan pay almaları gerekirdi.

Bu mirastan kastedilenin Davut’un hükümdarlığı olması durumunda ise daha farklı bir sorun ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi özellikle totaliter yönetim biçimlerinde, sistemin devamlılığı liyakatı olsun ya da olmasın giden hükümdarın çocuklarının babalarından kalan yönetim erkini devralması ile sağlanmaktadır. Eğer Süleyman’ın mirasçı olmasından bu kast ediliyorsa o zaman yönetimi babadan oğula devreden tüm totaliter rejimler meşru hale gelecektir. Evet Süleyman şahsi olarak liyakatli biri olmuş olabilir, fakat liyakat denilen şey toplumdan topluma değişen göreceli bir ölçüdür. Eğer Yüce Allah “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” derken babasının hükümdarlığını kast ediyor olsaydı en başta yönetime mirasçı olma hakkını nereden ve hangi ilkelerle elde ettiğini yani hükümdarlığa hangi liyakat ölçüsü ile mirasçı olduğunu açıklaması gerekirdi. Öte yandan “miras” denilen şeyin babadan evlatlara geçmesi için ilkeleri bildirilmiş liyakat esas alınacaksa o şeye miras demenin hiçbir anlamı kalmamaktadır. Çünkü liyakat çaba ile elde edilen bir şeyken, mirasçı olmak ise sadece irsi bağlarla babadan evlada geçen bir şeydir. Kur’an’daki tüm miras ayetlerine baktığımızda evladın babasına mirasçı olması için herhangi bir liyakatin şart koşulmadığı tam tersi irsi bağların esas alındığı görülecektir.

Eğer ayette geçen وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” cümlesinden kast edilen mal, mülk ya da başka maddi bir değer ise bunun Davut’un ve Süleyman’ın resul olup olmamaları ile hiçbir alakası yoktur ve yeryüzünün ilk miras bırakanı Davut, son mirasçısı da Süleyman değildir.

Bakara 2/251

فَهَزَمُوهُمْ بِإِذْنِ اللَّهِ وَقَتَلَ دَاوُودُ جَالُوتَ وَآتَاهُ اللَّهُ الْمُلْكَ وَالْحِكْمَةَ وَعَلَّمَهُ مِمَّا يَشَاءُ ۗ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَفَسَدَتِ الْأَرْضُ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ

Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir (DİB meali).

Ayete dikkat edilirse hem mülk hem de hikmet Yüce Allah tarafından ona verilmiş, elde ettiği ilim ise ona öğretilmiştir. Hikmet ve ilimin irsi olarak babadan oğula geçemeyeceği izaha gerek olmayacak şekilde ortadadır. Eğer öyle olsaydı resullerin soylarının tamamının ilim ve hikmet sahibi olması gerekirdi. Oysa her zaman vahye karşı en zalimce tavrı takınanlar resullerin kendi soyları olmuştur ve hep onlar ilim ve hikmetin karşısında durmuştur.

Süleyman’ın babasına mirasçı olmasının Risâlet ve onunla beraber gelen sorumluluklardan başka bir şeyi kast etmiş olması mümkün değildir. Yüce Allah’ın Davut’un malını mülkünü veya hükümdarlığını kast eder şekilde “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” gibi bir cümle kurması hem içerik hem ilkeler hem de Yüce Allah’ın şanı açısından mümkün değildir. Kaldı ki Davut’un hem hükümdarlığı hem malı mülkü hem de resul olması ne miras yoluyladır ne de çalışıp çabalayarak elde ettiği bir şeydir.

Peki risalet irsi olarak babadan oğula geçebilen, mirasçı olunabilen bir şey midir?

Risalet babadan oğula irsi yollarla geçen bir şey değildir ve olamaz da ama resullerin soylarının babadan oğula geçmesinin irsi olmaktan başka bir yolu yoktur. Çünkü yeryüzünde yaşayan tüm insanlar gibi resuller de soylarını irsi gen aktarımlarıyla sürdürmektedirler. Onların da soy sahibi olmalarının başka bir yolu yoktur.

Hadid 57/26

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا وَإِبْرَاهِيمَ وَجَعَلْنَا فِي ذُرِّيَّتِهِمَا النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ ۖ فَمِنْهُمْ مُهْتَدٍ ۖ وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ فَاسِقُونَ

Andolsun, biz Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve kitabı onların soylarına da verdik. Onlardan kimi doğru yola ermiştir, ama içlerinden birçoğu da fasık kimselerdir (DİB meali).

Nisa 4/54

أَمْ يَحْسُدُونَ النَّاسَ عَلَىٰ مَا آتَاهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ ۖ فَقَدْ آتَيْنَا آلَ إِبْرَاهِيمَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا

Yoksa, insanları; Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği şey dolayısıyla kıskanıyorlar mı? Şüphesiz biz, İbrahim ailesine de kitap ve hikmet vermişizdir. Onlara büyük bir hükümranlık da vermiştik (DİB meali).

Daha önce de verdiğimiz bu ayetlere göre Nübüvvet kesinlikle İbrahim soyuna has kılınmıştır. Zaten ondan sonra gelmiş tüm resullerin onun soyundan olması bunun en büyük göstergesidir. Üstelik bu, daha İbrahim hayattayken Yüce Allah tarafından ona da bildirilmiştir. Fakat durum böyle de olsa risalet bir mal gibi babadan oğula miras kalmamakta sadece Yüce Allah’ın seçimi ile olmaktadır. Kaldı ki Süleyman’ın resul kılınması babası öldükten sonra değil daha o hayattayken olmuştur.

Enbiya 21/78-79

وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ

(21/78) Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü halkın koyunları o ekine girmişti. Biz de hükümlerine şahit olmuştuk.

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ ۚ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ ۚ وَكُنَّا فَاعِلِينَ

(21/79) Biz hüküm vermeyi Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Dâvûd ile birlikte, Allah’ı tespih etmeleri için dağları ve kuşları onun emrine verdik. Bunları yapan biz idik.

Bu ayetler hem risalet, hüküm ve ilmin Yüce Allah tarafından Süleyman’a verildiğini bildirmekte hem de Süleyman’ın daha babası hayattayken bunlara sahip kılındığını göstermektedir.

O halde “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” cümlesinden ne anlamalıyız?

Bunun için biraz daha geriye gidip Davut’un oğlu Süleyman’a miras bırakacak neyinin olduğunu bulmak gerekecektir.

Enbiya 21/105

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık.

(Not: Bu mealde “zikirden (Tevrat’tan) sonra” şeklinde meal verilen cümle مِنْ بَعْدِ الذِّكْر şeklindedir ve cümlenin anlamı “zikirden sonra” dır. Ayetteki sıralamaya göre önce Zikir ardından Zebur gelmektedir. Zikir kelimesinden kast edilenin Musa’ya, Zebur kelimesinden ise Davut’a verilen vahiyler olduğu gayet açıktır. Fakat meale parantez içinde (Tevrat’tan) şeklinde bir açıklama yapılması hepten ortalığın karışmasına neden olmaktadır. Çünkü Tevrat Musa ile İsa arasında gelmiş tüm resullere verilen vahiylerin toplamının adıdır.)

Enbiya 21/106

إِنَّ فِي هَٰذَا لَبَلَاغًا لِقَوْمٍ عَابِدِينَ

Şüphesiz bunda Allah’a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır (DİB meali).

Bu iki ayete verilen mealler biraz dikkatli okunduğunda şöyle bir anlam ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah hem Musa’ya verdiği vahiylerde hem de Davut’a verdiği vahiylerde Salih kullarının yeryüzüne mirasçı olacağını bir yasa olarak belirlemiş yani söz vermiştir. Bu meali doğru kabul ettiğimizde Yüce Allah’ın bizzat kendisinin yasa olarak belirlediği bu söz hiçbir zaman yerine gelmemiş bir sözdür. Çünkü Kur’an’da ismi geçen hiçbir resul hem de onlara defalarca Salihler denmesine rağmen hiçbir zaman yeryüzüne mirasçı olmamışlardır. Resuller içinde bir hükümdarlık sahibi olan resuller Yusuf, Davut ve Süleyman’dır. Onların haricindeki hiçbir resul bırakın hükümdarlığı kendilerine sadece bir avuç insan inanmış kendi vatanlarında bile garip yaşamışlardır.

Enam 6/83-86

وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَىٰ قَوْمِهِ ۚ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ ۗ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ

(6/83) İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ ۚ كُلًّا هَدَيْنَا ۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ۖ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَىٰ وَهَارُونَ ۚ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

(6/84) Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَىٰ وَعِيسَىٰ وَإِلْيَاسَ ۖ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَ

(6/85) Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا ۚ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ

(6/86) İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık (DİB meali).

Bu ayetlerde tam 18 tane resul ismi sayılmakta ve onlar için 85. ayette كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَ “hepsi Salihlerdendir” buyurulmaktadır. Yüce Allah önce Musa’ya verdiği Zikir de daha sonra Davut’a verdiği Zebur da yeryüzüne mirasçı olacağını yazdığını da bildirmektedir az önce ayeti vermiştik. Fakat yeryüzüne o kadar resul geldiği halde bunlardan hiçbiri yeryüzüne hâkim olamamıştır. Davut ve Süleyman gibi resuller hükümdarlık elde etmiş olsalar bile onların hükümdarlığı yeryüzünün tamamına hâkim olmak gibi bir seviyeye gelmemiştir. O halde (haşa) Yüce Allah sözünde durmamış mıdır? Bu sakat durum az önce aldığımız ayete verilen meallerden kaynaklanmaktadır.

Bir şeye ya da bir yere mirasçı olmak ancak ve ancak o yerle ilgili meşru bir ilişkinin olmasını gerekli kılmaktadır. Salih kulların yeryüzüne mirasçı olmaları da böyle bir ilişkinin olmasını zorunlu kılmaktadır. Yeryüzünün Salih kullara miras olarak kalması demek onların bunu fetih yoluyla fethetmesi anlamına asla gelmemektedir. Böyle olması durumunda devreye miras hukuku değil savaş hukuku girmektedir. Salih kullar haricindeki herkesin ölüp yeryüzünün onlara kalması anlamına da gelmemektedir. Çünkü böyle olması durumunda bile bir Mü’min’in hiçbir şekilde mirasçı olma hakkını elde edeceği bağlar olmadan bir başkasının toprağını, vatanını evini barkını alması doğru olmayacaktır.

Şimdi Yüce Allah hem Musa’ya verdiği hem de Davut’a verdiği vahiylerde bir yasa olarak yeryüzüne salih kulların mirasçı olduğu söylüyorsa, biz sıradan kulların üzerine düşen bu sözlere hiç şüphe etmeden iman etmek ve Yüce Allah’ın vadinin yerine gelmesi için Salih olmaya çalışmaktır. Fakat Âdem’den Muhammed (a.s.m)’e kadar gelen resuller ve onlarla beraber olan salih kullar bugüne kadar yeryüzüne mirasçı olmamışlarsa ya söz veren sözünden dönmüştür ya da bu sözün gerçeklemesini sağlayacak salih kullar henüz gelmemiş demektir. Eğer bu söz gelen onca resul üzerinde gerçekleşmemişse -ki onların hepsinin salih olduğunu bize yine Yüce Allah bildirmiştir- onlarda mı bu sözün gerçekleşmesini sağlayacak seviyede salihliğe ulaşamadılar sorusu sorulacaktır. Onların ulaşamadığı salihliğe onlardan sonra ulaşabilecek birilerinin olması mümkün müdür?

Nur 24/55

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir (DİB meali).

Bu ayet mealini biraz dikkatli okuduğumuzda ise soru daha da büyümekte ve daha anlaşılmaz bir durum oluşmaktadır. Çünkü bu meale göre Yüce Allah “öncekileri yeryüzüne hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzüne mutlaka egemen kılacağına söz vermiştir” buyurmaktadır. Yani Yüce Allah salih ameller işlendiği takdirde mü’min kullarını tıpkı öncekilerde olduğu gibi “yeryüzüne” egemen kılacağına söz vermiştir.

Fakat meseleye bu meallerin çizdiği çerçeve üzerinden baktığımızda ortaya çok çelişkili bir durum çıkmaktadır. Çünkü Kur’an’da yeryüzüne egemen olmuş herhangi bir kimseden bahsedilmemektedir. Dediğimiz gibi Kur’an’da hükümranlık yani egemenlik sahibi olmuş kişiler Yusuf, Davut ve Süleyman’dır ama bunların egemenliği tüm yeryüzünde değil, yeryüzünün küçük bir bölgesinde olmuştur. Öyleyse mealde geçen; “kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına söz verdi (DİB meali)” bu cümlede daha önce yeryüzüne egemen olanlar kimlerdir? Bu sorunun cevabı mutlaka bilinmek zorundadır. Çünkü Yüce Allah salih olunduğu takdirde biz kullarını “onlar gibi” yeryüzüne egemen kılacağını vaad etmektedir. Yani Yüce Allah’ın bize olan yeryüzü egemenliği vaadinin ne olduğu, ancak bizden önce yeryüzüne egemen olmuş kişilerin üzerinden anlaşılmak durumundadır.

Ayetin Arapça metnine dikkat edildiğinde mealde “egemen kılmak” şeklinde mana verilen kelimenin لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ (leyestahlifennehum) olduğu görülecektir. Kök harleri خ ل ف (hı+lam+fa) olan bu kelime ayette biri mazi diğeri muzari olmak kaydıyla ikisi de istif’al babında geçmektedir. Üstelik muzari kullanımın başında anlamı pekiştirip kesinlik kazandıran tekid lam’ı bulunmaktadır. Meallerin “egemen kılmak” şeklinde meal verdiği kelime aslında “halife haline getirmek” manasındadır. Ayette geçen ve içinde Yüce Allah’ın vaadinin olduğu ilk cümlenin doğru anlamı şu şekildedir. وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ “Allah sizin içinizden iman edip salih amel işlemiş kişilere onlardan öncekileri halife haline getirdiği gibi o yerde kesinlikle onları da halife haline getireceğine söz verdi.”

Bu sözün kapsam alanı cümlede geçen فِي الْأَرْضِ (fi’l ard) kelimesine yüklenilen anlam üzerinden anlaşılmaktadır. Meallerin hemen hepsi bu kelimeye “yeryüzünde” şeklinde mana vermişlerdir. Kelimeye yeryüzü manası verilmesi durumunda halife kılınmaktan kaynaklanan egemenliğin tüm yeryüzünde geçerli olması gerekmektedir. Oysa Kur’an bizden önce geçenler arasında resul olsun ya da olmasın tüm yeryüzüne egemenlik sağlamış yani halife olmuş tek bir kişiden bile bahsetmemektedir.

Sad 38/26

يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır” (DİB meali).

Bu ayete verilen meali doğru kabul ettiğimizde ise Davut’un yeryüzünde halife kılınmış olduğu anlamı çıkmaktadır. Oysa ayetin tamamına bakıldığında halife olmasına rağmen onu Allah’ın yolundan saptıracak kişilerin de var olduğu görülecektir. Kur’an’ın tamamına bakıldığında Davut’un tüm yeryüzünde halife olduğunu yani egemenlik kurduğunu bize gösterecek tek bir anlatımın dahi olmadığı rahatlıkla görülecektir. Bunun yanında bırakın salih olanları, salih olmayan kişiler arasında bile tüm yeryüzüne hâkim olmuş tek bir kişi bile yoktur.

Tüm bu karışıklıklar ve kavram kargaşaları ayetlerde geçen الْأَرْضِ (el ard) kelimesine yüklenilen manalardan kaynaklanmaktadır. Kur’an’da 461 defa geçen bu kelime 7 tanesi hariç geçtiği yerlerin tamamında hep marife olarak geçmektedir. Bir kelimenin marife olmasının anlamı nedir?

Ma’rife (المعرِفة): Muayyen (belirli) bir nesneyi gösteren isimdir.

Ma’rife İsimler:

1-      Başında “harf-i ta’rif” (ال) bulunan isimler:

Bahçe  الحديقة                     Ev البيتُ                    Bilgisayar الحاسوبُ

2-      Alem (اسم العَلَمِ özel isim)ler:

Osman عُثْمانُ                      Ömer عُمَرُ                 Ayşe  عائِشة

3-      Zamirler (الضمائرُ):

Ben  أنا                              Sen  أنت                    O  هو

4-      İsm-i mevsul (اسم الموصول)ler:

Ki o şey  ما                        Ki o kimse  مَنْ            Ki o  الذي

5-      İsm-i işaret (اسم الإشارة)ler:

Şurası, şurada  هناك            O  تلك                       Bu  هذا

6-      Ma’rife isme muzaf olan isimler:

Onun ismi  اسمه                   Fatmanın kalemi  قَلمُ الفاطمة

Bu açıklamalar ışığında Kur’an’da geçen (el ard) kelimesinin marife olmasının sebeplerini şu şekilde tasnif edebiliriz.

Kelime geçtiği bazı yerlerde “yeryüzü” manasında olduğundan ve “yeryüzü” kelimesinden kast edilen yerin üzerinde yaşadığımız şu gezegen olduğunu herkes bildiğinden dolayı marife olmuştur.

Bakara 2/22

الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ ۖ فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَنْدَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Yeryüzünü sizin için dayalı döşeli hale getiren, göğü de bina gibi yapılandıran O’dur. Gökten su indirir de onunla oluşan ürünlerden size yiyecek çıkarır. Öyleyse bile bile, Allah’a benzer nitelikler yükleyeceğiniz varlıklar uydurmayın.

Mesela; bu ayette geçen الْأَرْضَ kelimesinin tüm yeryüzü olduğu izaha gerek duymayacak kadar açıktır.

Kelime geçtiği bazı yerlerde anlatılan olay bağlamında kast edilen yerin yeryüzünün tamamı olmadığı tam tersi açıklandığı ve belirtildiği için yeryüzünün bir kısmı olduğu herkes tarafından bilindiği için marife olmuştur.

Yusuf 12/21

وَقَالَ الَّذِي اشْتَرَاهُ مِنْ مِصْرَ لِامْرَأَتِهِ أَكْرِمِي مَثْوَاهُ عَسَىٰ أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا ۚ وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِي الْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُ مِنْ تَأْوِيلِ الْأَحَادِيثِ ۚ وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَىٰ أَمْرِهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Onu satın alan Mısırlı kişi, hanımına dedi ki: “Ona iyi bak. Belki bize yararı dokunur veya onu evlat ediniriz.” İşte böylece biz Yûsuf’u o yere (Mısır’a) yerleştirdik ve ona (rüyadaki) olayların yorumunu öğretelim diye böyle yaptık. Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler (DİB meali).

Mesela bu ayette geçen فِي الْأَرْضِ (fil ard) kelimesinden kast edilen yerin yine aynı ayette geçen Mısır olduğu, tüm yeryüzünü kast etmediği de gayet açıktır. Zaten yukarıya aldığımız DİB meali kelimeye “o yere (Mısır’a)” şeklinde mana vermiştir.

Bunun yanında bahsedilen olayın tüm yeryüzünde olmasa bile yeryüzünün bir kısmında geçmiş olmasından dolayı da kelime marife olabilmektedir.

Bakara 2/11

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ قَالُوا إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler (DİB meali).

Mesela bu ayette geçen “yeryüzünde fesat çıkarmayın” ibaresinin tüm yeryüzünü kapsamadığı gayet açıktır. Eğer kelime tüm yeryüzü anlamına gelmiş olsaydı “yeryüzünde fesat çıkarmayın” diyen kişilerin o fesat çıkaranların yeryüzünde çıkardığı tüm fesatları görmüş ve bilmiş olmaları gerekirdi ki buna ne fesat çıkaranların ne de fesat çıkarmayın diyenlerin gücünün yetmeyeceği gayet açıktır.

Bu açıklamalar ışığında tekrar konumuza döndüğümüzde daha önce verdiğimiz ayetlerle ilgili şu sorular çıkmaktadır.

Enbiya 21/105

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık (DİB meali).

Bu ayette geçen الْأَرْضَ “el ard” kelimesinden kast edilen anlam tüm yeryüzü müdür yoksa belli bir toprak parçası mıdır?

Sad 38/26

يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır” (DİB meali).

Bu ayette geçen ve Davut’un halife kılındığı الْأَرْضَ “el ard” kelimesi tüm yeryüzünü mü kapsamaktadır yoksa belli bir toprak parçası mıdır?

Nur 24/55

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir (DİB meali).

Yüce Allah’ın bu ayette bahsettiği ve daha öncekiler gibi sonrakiler içinden salih amel işleyenleri halifeler kılacağına dair söz verdiği yer tüm yeryüzü müdür yoksa belli bir toprak parçası mıdır?

Kur’an’da 461 defa geçen الْأَرْضَ “el ard” kelimelerinden bu soruları daha da uzatmamız mümkündür fakat bu kadarı meselenin anlaşılması için yeterlidir. Bu ayetlerin hepsinde Yüce Allah’ın tüm yeryüzünü değil de belli bir toprak parçasını kast ettiği gayet açıktır. Çünkü tüm yeryüzü manası verilmesi durumunda (haşa) Yüce Allah hiçbir zaman vaadini yerine getirmemiş olmak gibi bir duruma düşmüş olacaktır. Zira ne önceki ne de sonraki Salihler arasında tüm yeryüzüne hâkim, halife veya mirasçı olmuş hiç kimse yoktur ve olmayacaktır. Çünkü bu eşyanın tabiatına aykırı olduğu gibi Yüce Allah’ın birçok ayetine de terstir. Yüce Allah Salih olunması durumunda kullarına zenginlik, mal, mülk, servet, güç ve iktidar vaad etmemektedir. Çünkü bizzat kendisi bize bu yeryüzünün geçici bir imtihan sahası olduğunu, az bir geçimlik olduğunu, kısacık bir hayat olduğunu, buraya yapışmamız gerektiğini bildirmektedir.

Al-i İmran 3/14-15

زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ۗ ذَٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَاللَّهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

(3/14) Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır (DİB meali).

قُلْ أَؤُنَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذَٰلِكُمْ ۚ لِلَّذِينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللَّهِ ۗ وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ

(3/15) De ki: “Size, onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için Rableri katında, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır.” Allah, kullarını hakkıyla görendir (DİB meali).

Dünyanın tüm değerlerinin geçici olduğunu bildiren ayet sayısı Kur’an’da bir hayli fazladır. Dünya bir imtihan salonudur ve Yüce Allah imtihanı geçenlere imtihan salonunu vaad etmemiştir. Dolayısıyla Salih olmanın karşılığında verilecek halifeliğin dünya ile değil ahiretle alakalı olması gerekmektedir. Salih olunması durumunda bu dünyada hakimiyet sağlayacak bir krallığın ya da halifeliğin olması da mümkündür ama bizzat bu halifelik de imtihan olacaktır. Çünkü halifelik elde edildiğinde amel defterleri kapanmamakta, yaptıklarımızı ya da yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı kaydeden melekler kalemlerini kırmamaktadırlar. O kalemler ancak biz ölüp ilahi mahkemeye çıktığımızda hüküm verilirken kırılacaktır. Öyleyse Salih olmak sadece imtihanda kazanılan bir mevzidir. İster Davut gibi güç ve iktidar sahibi olunsun isterse Zekeriyya gibi tek başına bir ağaç kovuğunda ikiye biçilsin salihlik kaybedilmemesi gereken bir konumdur. Salih olunurken elde edilenlerin hiçbiri salih olmanın sonucu değil ancak ve ancak enstrümanıdır. Halifelik, krallık ya da yalnız başına ölmek hepsi imtihandır. Öyleyse Yüce Allah imtihanında salihlik derecesine gelen kullarına yine bir imtihan vaad etmiş hatta belki de soruları biraz daha zorlaştırdığı bir imtihan vaat etmiş olmaktadır. Nitekim Mekke gibi küçük bir kasabada birkaç kişiyle başlayan Muhammed (as)’den sonra ele geçirilen devasa güç halife olmanın, güç ve iktidar sahibi olmanın Mekkeli müşriklerin işkenceleri altında ölürken salih kalmaktan kat be kat daha zor olduğunu göstermiştir. Güç ve iktidar beraberinde çok daha ağrı sorumluluklar getirmektedir ve İslam tarihi güç ve iktidar altında bırakın salihliği insanlığından dahi eser kalmamış yüzlerce halife, kral, sultan ve imparator örnekleriyle doludur.

Yüce Allah’ın vaat ve sözlerinin bunlarla alakası olmayacağı gayet açıktır. Yüce Allah’ın vaadinde geçen الْأَرْضَ “el ard” kelimelerinden kast edilenin yeryüzünün tamamı olmadığı da açıktır. Öyleyse Yüce Allah neyi ve nereyi vaad etmiştir?

Bu soruya cevap aramadan önce الْأَرْضَ “el ard” kelimesi üzerinden bir yerin veya bir şeyin marife olması durumunda, onun marife oluşunun geçerlilik suresi ile ilgili bir detayın açıklanması gerekmektedir.

Nur 24/55

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir (DİB meali).

Bu ayette Yüce Allah “onlardan öncekiler” dediği birtakım kişilerin فِي الْأَرْضِ (fil ard) adını verdiği bir yere halife kılındığından bahsetmektedir. Sonrakilerin Salih olması durumunda aynı yere onların da halife kılınacağına söz vermektedir. İşte bu durum فِي الْأَرْضِ (fil ard) kelimesine yüklenilen anlam ne olursa olsun kast edilen yerin öncekiler ile sonrakiler hatta daha sonrakiler ve hatta yeryüzünün son insanına kadar aynı şeyi kast ediyor olmasını zorunlu kılmaktadır. Biraz daha açacak olursak. Öncekilerin halife kılındığı فِي الْأَرْضِ (fil ard) kelimesinden kast edilen yer, sınırları belli, tarifi belli bir yerdir. Aynı yerin sonrakiler için الْأَرْضِ (el ard) olması o sınırların ve tarifin hiç değişmemiş olması durumunda geçerlidir. Mesela yeryüzü ilk insan için de son insan için de الْأَرْضِ (el ard) olma vasfı aynı olan bir yerdir. Yani yeryüzü genişlemeyecek, büyümeyecek, küçülmeyecektir. Kendi içinde kıtaların yer değiştirmesi bile onun الْأَرْضِ (el ard) olma vasfına zarar vermeyecektir. Çünkü bu kelimeden kast edilen şey dünya gezegenidir. Üzerinde yaşadığımız bu gezegenin hacmi, çapı, ağırlığı, hep aynıdır değişmemiştir. Bundan yüzbin yıl önce yaşayan içinde burası yeryüzüdür, yüzbin yıl sonra yaşayacak olan için de yeryüzüdür. İşte bu yüzden yeryüzü anlamı veren الْأَرْضِ (el ard) kelimesindeki marifelik her zaman ve herkes için geçerlidir.

Fakat, الْأَرْضِ (el ard) kelimesini belli bir toprak parçası olarak ele aldığımızda, eğer o toprak parçası zaman içinde küçülmüş veya büyümüşse veya bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya taşınmışsa o halde o yerin الْأَرْضِ (el ard) oluşu tüm zamanlar için değil sadece belli bir zaman içindir. Mesela az önce örneğini verdiğimiz Yusuf suresindeki ayette Mısır’a الْأَرْضِ (el ard) şeklinde bir anlam verilmiştir. İşte Mısır için kullanılan الْأَرْضِ (el ard) kelimesinin marifeliği sadece Yusuf zamanı ile alakalı bir şeydir. Ondan sonrasında gelenlerin Mısır’ı ile Yusuf zamanındaki Mısır artık aynı yer değildir.

Zuhruf 43/51

وَنَادَىٰ فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَٰذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِنْ تَحْتِي ۖ أَفَلَا تُبْصِرُونَ

Firavun, kavmine seslenerek dedi ki: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı benim değil mi? Şu nehirler de benim altımdan akıyor (değil mi?) Hâlâ görmüyor musunuz?”

Burada kast edilen Mısır ile Yusuf suresinde kast edilen Mısır arasında الْأَرْضِ (el ard) yani marifelik açısından şöyle bir fark vardır. Yusuf zamanındaki Mısır’ın الْأَرْضِ (el ard) oluşu Yusuf zamanı ile yani Yusuf kıssaları bağlamı ile sınırlıdır, Firavun zamanındaki Mısır’ın الْأَرْضِ (el ard) oluşu da Firavun kıssaları bağlamıyla sınırlıdır. Yoksa o zamandan beri Mısır durmaktadır. O topraklara şimdi de Mısır denmektedir. Ama Yusuf zamanındaki Mısır ile Firavun zamanındaki Mısır, Firavun zamanındaki Mısır ile şimdiki zamanın Mısır’ı aynı Mısır değildir. Yani الْأَرْضِ (el ard) oluşu zaman içinde farklı anlam ve içerik kazanmıştır.

İşte bu durumda Yüce Allah’ın öncekiler gibi sonrakileri de halife kılacağını vaat ettiği الْأَرْضِ (el ard) kelimesindeki yerin öncekiler ve sonrakiler için aynı olması ve hiç değişmemiş olması gerekmektedir. Aynı şekilde önce Zikir’de ardından Zebur’da Salih kulların mirasçı olacağının yazıldığı الْأَرْضِ (el ard) o yerin de aynı olması değişmemiş olması gerekmektedir. Davut’un halife olduğu yer için ise şöyle bir durum ortaya çıkmaktadır.

Enbiya 21/105

وَلَقَدْ كَتَبْنَا فِي الزَّبُورِ مِنْ بَعْدِ الذِّكْرِ أَنَّ الْأَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِيَ الصَّالِحُونَ

Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebûr’da da “Yere muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır” diye yazmıştık (DİB meali).

Bu ayette önce gelen Zikir’de ve sonra gelen Zebur’da o topraklara Salih kulların varis olacağı bildirilmiştir.

Sad 38/26

يَا دَاوُودُ إِنَّا جَعَلْنَاكَ خَلِيفَةً فِي الْأَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوَىٰ فَيُضِلَّكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ ۚ إِنَّ الَّذِينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ

Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır” (DİB meali).

Bu ayette ise Salih bir kul olduğu pek çok ayette bildirilen Davut’un o topraklarda halife kılındığı bildirilmektedir. Bu durumda ya Davut’un halife olduğu yer ile mirasçısı olacağı yer farklı iki yerdir ya da ikisi aynı yerdir.

Bu yerler neresidir?

İslam ulemasının! tamamı Davut’un halife kılındığı yerin tüm yeryüzü olmadığı, belli bir toprak parçası olduğu ve bu yerin de Kudüs olduğu görüşünde tam bir ittifak halindedirler. Yine İslam ulemasının tamamına göre Kudüs kutsal bir bölgedir ve Davut zamanında yapımına başlanan Süleyman zamanında bitirilen ve Yahudilerin Bet Ha Mikdaş Müslümanların ise Beyti Makdis dedikleri mabet hem de Yüce Allah tarafından İslam’ın kıblesi haline getirilmiştir. İşte bu durum Davut’u o yerin halifesi yapmaktadır. Sonrasında ise Süleyman ona mirasçı olmuş yani hilafet babadan oğula geçmiştir.

Yine İslam ulemasına göre de Yüce Allah’ın daha önce Zikir’de sonra da Zebur’da Salih kulların mirasçı olacağı dediği yer de burasıdır. Fakat bu anlayışın bir sorun çıkardığı ortadadır. Eğer Davut’un halife olduğu ve Salih olmasından dolayı mirasçısı olduğu yerin, sadece Kudüs şehriyle sınırlı olduğu söylenirse, ve kast edilen Kudüs ise, bu yerin kast ettiği anlamın, ondan öncesinde ve ondan sonrasında da aynı anlama gelmesi gerekmektedir. Üstelik bu yerin الْأَرْضِ (el ard) şeklinde marife olabilmesi için tarifi yapılmış olması gerekmektedir. Yani hem sınırları tam olarak tarif edilmiş olmalı hem de bunun hiçbir zaman değişmemiş ve değişmeyecek olması gerekmektedir. Çünkü o yer sadece ona değil ondan önce ve ondan sonra gelen Salih kullarının tamamına vaad edilmiş bir yerdir.

Olaya bu çerçeveden bakıldığında bu yerin ondan önce gelmiş Nuh, İbrahim, İshak, İsmail, Yakup, Yusuf, Harun Musa gibi resullere de vaat edilmiş olması gerekmektedir. Çünkü Davut’un Salih olduğunu söyleyen ayetler aynı zamanda bunların da Salih olduğunu bildirmektedir.

Enam 6/83-86

وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَىٰ قَوْمِهِ ۚ نَرْفَعُ دَرَجَاتٍ مَنْ نَشَاءُ ۗ إِنَّ رَبَّكَ حَكِيمٌ عَلِيمٌ

(6/83) İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delillerimiz. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki Rabbin hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.

وَوَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ ۚ كُلًّا هَدَيْنَا ۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ ۖ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِ دَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ وَأَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسَىٰ وَهَارُونَ ۚ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ

(6/84) Biz ona İshak’ı ve Yakub’u armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik. Daha önce Nûh’u da hidayete erdirmiştik. Zürriyetinden Dâvud’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

وَزَكَرِيَّا وَيَحْيَىٰ وَعِيسَىٰ وَإِلْيَاسَ ۖ كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَ

(6/85) Zekeriya’yı, Yahya’yı, İsa’yı, İlyas’ı doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi salih kimselerden idi.

وَإِسْمَاعِيلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًا ۚ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَمِينَ

(6/86) İsmail’i, Elyasa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da doğru yola erdirmiştik. Her birini âlemlere üstün kılmıştık (DİB meali).

Özellikle 85. ayete ve ayetteki كُلٌّ مِنَ الصَّالِحِينَ “hepsi Salihlerden idi” cümlesine dikkat etmek gerekmektedir. Davut dışındaki resuller de Salihlerden ise -ki Salihlerdendirler- o halde Yüce Allah’ın mirasçı ve halife kılacağını söylediği ve hatta söz verdiği ve hatta bunu bir yasa olarak belirlediği “o yerin” onlar içinde aynı anlamı taşıyor olması gerekmektedir. Yani Yüce Allah’ın söz verdiği yasa olarak belirlediği الْأَرْضِ(el ard) “o yer” sadece Davut için değil resullerin tamamı için “o yer” olmak zorundadır.

Oysa seküler ve dinler tarihçilerine göre ilk adı Jebus (Yebus) daha sonra “Salem”[6] “Yaruşalim,[7] Hierosolyma veya Hierusalem,[8] Elia Capitolone olan şehrin en eski tarihi M.Ö 2600 lü yıllardan daha öteye geçememektedir. Kur’an’a göre ise bu şehrin esamesi bile okunmamaktadır. O halde İslam ulemasının iddia ettiği gibi nasıl olacak da Davut buraya halife kılınacak ve mirasçı olacaktır. Üstelik Davut’un oraya halife olması için oranın bir öncesi olması gerekmektedir çünkü bir yere halife olmak demek bir şeyin anlam ve içeriğini değiştirmeden başkasından devralmak demektir. İslam tarihinde Allah resulü Muhammed (as)’den sonra gelen ve yönetimi elinde bulunduran Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve devamındakilere halife denmesinin sebebi, bir şeyi değiştirmedikleri Allah resulü ne belirlemişse onun üzerine olduklarını vurgulamak için belirlenmiş bir isimdir.

Şu yeryüzünde en başından en sonuna, hem resuller hem Salihler hem mü’minler hem de tüm insanlar için الْأَرْضِ (el ard) olabilecek ve bu özelliğini ilk günden son güne koruyacak ve tüm zamanlarda aynı anlama gelecek sadece iki yer vardır. Birincisi yeryüzünün kendisi ki yeryüzünün kütlesinde, hacminde, büyüklüğünde ya da ağırlığında yaşam devam ettiği müddetçe hiçbir zaman bir değişme olmayacaktır. İkincisi ise Mescidi’l Haram topraklarıdır. Bu topraklar yeryüzünde yaşam devam ettiği müddetçe her zaman ve her çağda aynı anlamı taşıyan ve hiçbir zaman değişmeyen الْأَرْضِ (el ard) “o yer” olacaktır.

Al-i İmran 3/96

إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ

Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ’be’dir (DİB meali).

Çünkü bu yer daha ilk kurulduğunda insanlık için toplanma yeri kılınmış ve bu özelliği Yüce Allah tarafından hiç değiştirilmemiştir. İşte bu durum Salih insanların halife ve mirasçı olacağı yerin sadece Mekke’deki bu yer olabileceğini göstermektedir. Resuller bu yerin doğal mirasçısıdır çünkü o yerde ataları İbrahim’in makamı vardır.

Al-i İmran 3/97

فِيهِ آيَاتٌ بَيِّنَاتٌ مَقَامُ إِبْرَاهِيمَ ۖ وَمَنْ دَخَلَهُ كَانَ آمِنًا ۗ وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ

Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanınmazsa), şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır.) (DİB meali).

Resuller bu yerin doğal mirasçısıdırlar çünkü Yüce Allah’ın İbrahim’e sözü vardır.

Bakara 2/124

وَإِذِ ابْتَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ بِكَلِمَاتٍ فَأَتَمَّهُنَّ ۖ قَالَ إِنِّي جَاعِلُكَ لِلنَّاسِ إِمَامًا ۖ قَالَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِي ۖ قَالَ لَا يَنَالُ عَهْدِي الظَّالِمِينَ

Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder (imam) yapacağım.” İbrahim de “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti (DİB meali).

Resuller oranın doğal halifesidirler, çünkü ataları İbrahim’in yüklendiği misyonların tamamı onlara geçmiş, onlar da ataları gibi insanlığa imam kılınmışlardır. İnsanlığın İmamı insanlığın tek meşru başkentinde (ümmül kura), tek meşru makamında (makamı İbrahim) olmak zorundadır. Burada olacaklar çünkü Yüce Allah ataları İbrahim’e şunu buyurmuştur.

Bakara 2/125

وَإِذْ جَعَلْنَا الْبَيْتَ مَثَابَةً لِلنَّاسِ وَأَمْنًا وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ۖ وَعَهِدْنَا إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ أَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْعَاكِفِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Hani, biz Kâbe’yi insanlara toplantı ve güven yeri kılmıştık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namaz yeri edinin. İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun” (DİB meali).

Nasıl ki İbrahim’den sonra gelen resullerin resul olabilmeleri Yüce Allah’ın İbrahim’e verdiği sözün gereği ise Yüce Allah’ın İbrahim ve İsmail’e yüklediği bu görevleri onların üstlenmeleri de resul olmalarının, imam olmalarının, mirasçı olmalarının ve halife olmalarının gereğidir. Çünkü Yüce Allah hepsine İbrahim’in milletine yani onunla bildirilen sorumluluklara tabi olmalarını emretmiş, dahası bunu gidecekleri tek yol olarak belirlemiştir.

Bakara 2/135

وَقَالُوا كُونُوا هُودًا أَوْ نَصَارَىٰ تَهْتَدُوا ۗ قُلْ بَلْ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۖ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

(Yahudiler) “Yahudi olun ve (Hıristiyanlar da) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi” (DİB meali).

Al-i İmran 3/95

قُلْ صَدَقَ اللَّهُ ۗ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hakka yönelmiş olarak İbrahim’in dinine uyunuz. O, müşriklerden değildi (DİB meali).

Nisa 4/125

وَمَنْ أَحْسَنُ دِينًا مِمَّنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلَّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۗ وَاتَّخَذَ اللَّهُ إِبْرَاهِيمَ خَلِيلًا

Kimin dini, iyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hakka yönelen İbrahim’in dinine tabi olan kimsenin dininden daha güzeldir? Allah, İbrahim’i dost edindi (DİB meali).

Enam 6/161

قُلْ إِنَّنِي هَدَانِي رَبِّي إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ دِينًا قِيَمًا مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ حَنِيفًا ۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

De ki: “Şüphesiz Rabbim beni doğru bir yola, dosdoğru bir dine, Hakk’a yönelen İbrahim’in dinine iletti. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi” (DİB meali).

Hac 22/78

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ ۚ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ ۚ مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ ۚ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ ۚ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ ۖ فَنِعْمَ الْمَوْلَىٰ وَنِعْمَ النَّصِيرُ

Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ne güzel yardımcıdır! (DİB meali).

(Not:Yukarıya aldığımız ayetlerin meallerinde “İbrahim’in dini” manası verilen izafet terkibi Arapça metinde مِلَّةَ إِبْرَاهِيمَ“millete İbrahim” şeklinde geçmektedir. Millet kelimesine din anlamı vermek tam bir ilkesizlik ve hatta ahlaksızlıktır. Çünkü zaten Kur’an’da د ي ن (dal+ya+nun) kök harflerinden türemiş الدّ۪ينَ “ed din” kelimesi tam 101 defa geçmektedir. Bunun yanında Kur’an’da 18 defa geçen ve 10 kere sadece İbrahim’e atfen gelen “millet” kelimesine de din anlamı vermenin ilmi, vicdani ve tutarlı bir tarafı yoktur.) 

Şimdi bu kadar ayetten sonra hiçbir asla dayanmayan kutsallıklar ilan ederek ve bunu da haşa Davut’a mal ederek yepyeni mukaddes beldeler ihdas etmek dahası İbrahim mirasını yerle bir ettikten sonra onun torunları ile alakasını tamamen keserek Davut’un ikinci bir kıble tayin ettiği iddiasında bulunmanın hiçbir mantığı, delili ve ilkesi kalmamaktadır. Davut’un atası İbrahim’dir ve onun halife olacağı tek yer dedesinin halife olduğu yerdir. Davut İbrahim soyudur ona miras kalacak tek yer daha en başta hiç kimse yokken İbrahim’in ailesini yerleştirdiği[9] bu yerdir. Çünkü o yerin gerçek sahibi bunlardır.

İşte Neml suresinde anlatılmaya başlanan Süleyman kıssasındaki وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ “Süleyman Davut’a mirasçı oldu” cümlesinde kast edilen miras da bu mirastır.

 

Ramazan DEMİR

[1]Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir. s.710

[2]Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir. s.718

[3]Sebt (Şabat) ile ilgili çok daha geniş bir çalışma için bkz: H. Mustafa Arslan, Ramazan Demir, Yorgun Maymunlar Günü Sebt (Şabat).

[4]A. Bayındır, M. İslamoğlu, M. Okuyan, C. Taslaman, B. Bayraklı gibi isimlerin hepsi Kur’an yeter söylemini her fırsatta dillendiren kişilerdir. Ama böyle olmasına rağmen Kur’an bizzat onlara yetmemiş arkasına tek bir ayet bile koyamayacakları kıble dolayısıyla insanlığın toplanma merkezi değişikliğini savunmaktadırlar. Geleneksel anlayışı her fırsatta aşağılayan ve tek bir rivayeti bile kabul etmediğini açıkça ilan eden Edip Yüksel ise işi bir adım daha ileri götürmüş, asıl kutsal beldenin Kudüs olduğunu, Mekke’nin ise paganist müşriklerin kıblesi olduğunu iddia etmektedir. Tuhaf olan bu söylem değil bu söylemin arkasına koyduğu delillerdir. Kendi çıkarımlarından, arkeolojik kazılardan, tarihçilerden, Yahudi ve Hıristiyanlardan ve daha kim varsa hepsinden yararlanmasına rağmen tek başına yeter dediği Kur’an’dan tek bir delil dahi getirmeyen, getirme ihtiyacını bile hissetmeyen o ve onun gibilerin Kur’an yeter söyleminde ne kadar samimi olduklarını göstermesi açısından tek başına bu bile yeterli bir örnektir.

[5]Muhammed (as)’e inananların…

[6]Bu isim Kenanilerin büyük Tanrı dedikleri İlah’ın adı olduğundan dolayı şehre verilmiştir.

[7]Bu ismin nedense! özellikle İslam uleması tarafından “barış şehri” anlamında olduğu söylenmiştir. Oysa daha önce kenanilerin hakimiyetinde olan bu şehir kenanilerin bğyük tanrısının adı olan Salem şeklinde adlandırılmıştır. Yaruşalim ise Salem’in şehri anlamına gelen İbranice bir isim tamlamasıdır. Bu şehrin İbranice barış şehri anlamına gelen YARUŞALOM ile karıştırılması çok tuhaftır.

[8]Kenan dilindeki Salem’in şehri tamlamasının Aramcası

[9]Bkz. Kur’an; İbrahim 14/37

2 yorum

  1. Aynen öyle…şimdilik bu şekilde kısa cevap vereceğimiz sizin sorunuzun ve aynı konu bağlamında oluşan soruların cevaplarını ve bu cevapların gerekçelerini Allah diler ve izin verirse yayınlayacağımız yaratılış meselesi dosyasında belirteceğiz.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*