SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -17- VARLIK TÜRLERİ

Kur’an’da anlatılan Süleyman kıssalarında cinler ve şeytanlardan bahsedilmesi, zoraki olarak bu varlıkların anlaşılması gerektiği sonucunu beraberinde getirmiştir. Bu varlıkları anlamak, onların ne olduklarını veya ne olmadıkları tespit etmek ise onlarla ilgili Kur’an’da anlatılan her şeyin dikkate alınmasını gerekli kılmaktadır. Onlarla ilgili elde edilecek bilgilerin doğru şekillenmesi ise her şeye en başından başlamayı gerekli kılmaktadır. Yani en başa, varlıkların ilk yaratılış aşamasına gitmek zorundayız. Çünkü bir beşer ve bir resul olarak Süleyman’ın onlara hükmetmesi ve iş gördürmesi, onların potansiyelinde beşerin hizmetine girmek gibi bir yönlerinin de olduğunu göstermektedir. Yani onlar hiçbir şekilde beşerle ilişkiye geçemez, gayb aleminden görünür aleme intikal edemez varlıklar değillerdir. Üstelik sadece görünmez, aynı zamanda görünür alemde dalgıçlık, bina ustalığı gibi işleri yapmış, heykel, kazan, mihrap gibi eşyaları da üretmişlerdir.

İşte bu durum insana kapalı gayb alemindeki varlıkların, müşahade edilebilir hale gelmesi anlamına gelmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu duruma Süleyman’ın mucizeleri denilip geçilmesi mümkün değildir. Tam burada okuyucunun müsaadesine ve sabrına müracaat ederek mucize konusuna biraz değinmek yerinde olacaktır.

İnsanoğlunun şahit olduğu yani onun gözü önünde cereyan eden hiçbir mucize ne yazık ki onda olumlu yönde bir değişme meydana getirmemiştir. Hatta bazı durumlarda tam aksi yani olumsuz yönde değişme meydana getirmiştir. Kelime olarak “aciz bırakan” anlamına sahip mucize konusu da diğer konular gibi Kur’an üzerinden anlaşılmamış, hep aktarımından ibaret olan geleneksel müktesabat üzerinden anlaşılmıştır. Konuyu tüm yönleriyle burada ele almamızın imkânı yoktur ama en azından bazı ilkeleri burada zikretmemiz Süleyman kıssalarında görülen olağanüstü birtakım şeyleri anlamamıza yardımcı olacaktır.

 

MUCİZE ve MUHATAPLARI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Kur’an’da anlatılan bazı resul kıssalarında mucize diyebileceğimiz hususlar da zikredilmiştir. Nuh tufanı, Hud’un kavmini yok eden rüzgâr, Salih kavmini biçilmiş ekine çeviren ses, İbrahim’i yakmayan ateş, yılana dönüşen Musa’nın asası, Firavun kavminin üstüne gökten çekirge, kurbağa vs yağması, İsrailoğulların’ın içinden geçtiği ve Firavun’un boğulduğu denizin yarılması, buzağıyı tanrı edinen İsrailoğulları’nın öldürülüp tekrar diriltilmesi, Ashabı Kehf’in üçyüz yıldan fazla uyuması gibi… Tekrar belirtelim ki saydıklarımız ve saymadıklarımızın her biri üzerinde Kur’an’ın ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde henüz bir çalışma bulunmamaktadır. Bahsettiklerimiz hususunda spekülatif yorumlara girmeyecek, sadece mucize denen olgunun bir mü’min’e ne şekilde yansıması gerektiği hususunun altını çizmeye çalışacağız.

Mucize olarak nitelendireceğimiz herhangi bir olayda, üzerinde mucize gerçekleşen kişi ya da cisimlerin hangi halden hangi hale geçtiği bilinmekte, görülmekte ve müşahede edilmektedir. Zaten kişinin gerçekleşen olağanüstü olay karşısında aciz hale gelip ona mucize demesi de ona şahit olması ve onun nasıl gerçekleştiğini kavrayamamasından dolayıdır. Aslında üzerinde mucize gerçekleşen şeyin hem önceki durumu hem de sonradan aldığı hal bildiği tanıdığı hallerdir. Bilinemeyen ve kavranamayan şey bizzat dönüşümün kendisidir. Mesela; Musa’nın yılana dönüşen asasının hem odun hali hem de yılan hali insanın bildiği ve tanıdığı hallerdir. İnsan asanın odun ve yılan haline mucize dememekte, sadece odunun yılana dönüşmesine mucize demektedir. Çünkü tanıdığı bildiği ve hatta her gün kullandığı odunun içinde yılana dönüşme potansiyeli olduğunu bilmemektedir. İnsanın rutin bilgisinin dışında tanıdığı ve bildiği bir odun parçasının yine tanıdığı ve bildiği bir yılana dönüşmesi ve hatta yılanın tekrar oduna dönüşmesinin harikulade bir iş olduğu reddedilemez gerçektir. Fakat yaşanılan ve şahit olunan mucize ne kadar büyük olursa olsun anlamanın, bilmenin, akletmenin konusu değil tam tersi acziyetin bir konusudur. Bilinenin aksine Kur’an’da anlatılan mucizeler hiçbir şekilde iman sebebi olmamış tam tersi iman etmemenin gerekçesi olmuştur. Mucize gören hiçbir kul secdeye kapanıp iman etmemiş, içinde bulunduğu yanlıştan dönmemiştir.

Böyle bir cümle kurmamız hemen akıllara Musa ve iman eden sihirbazlar kıssasını getirecek ve haklı olarak bir itirazın temelini oluşturacaktır. Fakat o kıssa doğru okunduğunda mucizelerin imanın konusu olduğunun değil tam tersi iman etmemenin konusu olduğu rahatlıkla görülecektir. Kur’an’da anlatılan Musa kıssalarının tamamına bakıldığında onun sihirbazlar ile karşılaşmasının bir bayram gününde (20/59) ve çok büyük bir kalabalığın önünde (26/38-40) gerçekleştiği belirtilir. Fakat böylesine büyük bir kalabalığın gözleri önünde gerçekleşen mucizeye sadece ve sadece birkaç sihirbazdan başka kimse inanmamıştır. Verebileceğimiz örnek sadece bununla da sınırlı değildir. Musa kıssalarının en başına gittiğimizde Musa’ya Tuva vadisinde resullük verildiğinde bizzat onun gördüğü asa’nın yılana dönüşme mucizesine ilk başlarda Musa bile iman etmemiş, secdeye kapanmamış tam tersi gördüğü mucize karşısında arkasını dönüp kaçmıştır. Yani mucize Allah resulü Musa üzerinde bile olumlu bir etki yapmamıştır.

Neml 27/10

وَأَلْقِ عَصَاكَ ۚ فَلَمَّا رَآهَا تَهْتَزُّ كَأَنَّهَا جَانٌّ وَلَّىٰ مُدْبِرًا وَلَمْ يُعَقِّبْ ۚ يَا مُوسَىٰ لَا تَخَفْ إِنِّي لَا يَخَافُ لَدَيَّ الْمُرْسَلُونَ

“Değneğini at.” (Mûsâ değneğini attı.) Onu yılanmış gibi hareket eder görünce, dönüp ardına bakmadan kaçtı. (Allah, şöyle dedi): “Ey Mûsâ, korkma! Benim katımda peygamberler korkmazlar.”

Asa’nın yılana dönüşmesi mucizesine hem de Yüce Allah ile konuşmasından sonra şahit olan Musa’yı Yüce Allah durdurmasaydı kim bilir soluğu nerede alacak ve gördüğü mucize hakkında neler konuşacaktı?  Öyle de olmak zorundadır. Çünkü zoraki bir acziyet insanın kabul edebileceği ve anlayabileceği bir şey değildir. Musa kıssalarında bahse konu olan diğer mucizeler de insanlar üzerinde olumlu etki yapmamış, gösterilen onca büyük mucizeye rağmen insanların küfürdeki inatları artarak devam etmiştir.

Araf 7/130

وَلَقَدْ أَخَذْنَا آلَ فِرْعَوْنَ بِالسِّنِينَ وَنَقْصٍ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ

(7-130) Andolsun biz, Firavun ailesini, öğüt alsınlar diye yıllarca süren kıtlık ve ürün eksikliği ile cezalandırdık.

فَإِذَا جَاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هَٰذِهِ ۖ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسَىٰ وَمَنْ مَعَهُ ۗ أَلَا إِنَّمَا طَائِرُهُمْ عِنْدَ اللَّهِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

(7-131) Fakat onlara iyilik geldiği zaman, “Bu bizimdir, (biz çalışıp kazandık)” derler. Eğer başlarına bir kötülük gelirse, Mûsâ ve beraberindekilerin uğursuzluğuna yorarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzluk sebebi ancak Allah katında (yazılı)dır. Fakat çokları bilmezler.

وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِهِ مِنْ آيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَا فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ

(7-132) Ve dediler ki: «Bizi sihirlemek için ne mucize getirirsen getir, biz sana inanacak değiliz.»

فَأَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ آيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِمِينَ

(7-133) Biz de, her biri ayrı ayrı birer mucize olmak üzere başlarına tufan, çekirge, ürün güvesi (haşarat), kurbağalar ve kan gönderdik. (Hiçbirinden ders almadılar.) Büyüklük tasladılar ve suçlu bir kavim oldular.

وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ ۖ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَنِي إِسْرَائِيلَ

(7-134) Üzerlerine azap çökünce, “Ey Mûsâ! Rabbinin sana verdiği söz uyarınca bizim için dua et. Eğer azabı üzerimizden kaldırırsan, mutlaka sana inanacağız ve İsrailoğullarını seninle birlikte elbette göndereceğiz” dediler.

فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ إِلَىٰ أَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ إِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ

(7-135) Fakat erişecekleri bir süreye kadar biz azabı üzerlerinden kaldırınca hemen yeminlerini bozarlar.

فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَأَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ

(7-136) Bu yüzden onlardan intikam aldık. Âyetlerimizi yalanlamaları ve onları umursamamaları sebebiyle kendilerini denizde boğduk (DİB meali).

Bu ayetlere dikkat edilirse inanmayanlar bile gerçekleşen şeylerin Musa’nın rabbi tarafından gerçekleştirildiğini bilmektedirler. Fakat bu bilgi onları secde ettirmeye yeterli gelmemekte ve Musa’ya gelip, yaşanan bu mucizeleri bitirmesi durumunda iman edeceklerini söylemektedirler. Oysa o kaldırılmasını istedikleri şeylerin hepsi mucizelerdir. Yani “mucizeleri gördük iman ediyoruz” demiyorlar tam tersi “mucizeyi gördük, aciz kaldığımızı da anladık ama iman etmemizi istiyorsan bu mucizeyi bizden uzaklaştır” demektedirler. Hatta iman edenler bile gösterilen mucizeden dert yanmaktadırlar. Nitekim ne Firavun ne de bunları görenlerin hiçbiri mucize görüp iman etmemişlerdir. Aciz kalmış hatta bu acziyetlerini itiraf dahi etmişlerdir ama buna rağmen gördükleri tüm mucizeler onlarda bir iman oluşturmamış tam tersi onların nefretini artırmıştır.

Musa kıssalarının devamına bakıldığında mucizelerin, iman edenler üzerinde de olumlu yönde bir etki yapmadığı görülecektir. Tüm inananların gözü önünde deniz yarılmış ve hepsi de yarılmış denizin içinde karşıya geçmiş yani mucizenin içinde bulunmuş, bizzat onu yaşamışlardır. Fakat bu olaydan hemen sonra, neredeyse tamamı buzağıyı tanrı edinmiştir. Bunun üzerine yine bir mucize yaşanmış ve hepsini yıldırım çarpmıştır. Aciz kalıp af diledikten sonra ise “bize Allah’ı açıkça göstermezsen sana iman etmeyiz” (2/55) demişlerdir. Ardından devam eden mucizelerin hiçbiri iman ettiğini söyleyenler üzerinde olumlu yönde etki yapmamıştır.

Bu durum sadece bunlarla da sınırlı değildir. Aynı şekilde bir şehir dolusu insanın gözü önünde ataşe atılan İbrahim’in mucizevi bir şekilde ateşten sağ çıkması üzerine hiç kimse secdeye kapanıp iman etmemiştir… Çünkü mucize iman etmenin değil acziyetin konusudur.

Bir mü’min için mucize, zaten bile isteye gördüğü ve itiraf ettiği acziyetinin altının çizilmesinden başka bir şey değildir. Bir mü’min şu varlık içindeki acziyetini bir odun parçasının yılana dönüşmesi ile fark etmez.

Yasin 36/80

الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ

O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz (DİB meali).

Mü’min’in Yüce Allah karşısında acziyetini itiraf etmesi için o odunun odun hali yeterlidir. Keza dünya denilen gezegenin mucize olduğunu anlaması için de onun tersine dönmesi gerekmemektedir. Onun her hali mucizedir. Zaten mü’min olmak bu değil midir? Mü’min; kimse tarafından zorlamadan, boynundan tutulup aciz bırakılmadan etrafındaki sayısız olağan üstülükleri görüp, fark edip, anlayıp kendi isteği ve rızasıyla Yüce Allah karşısında acziyetini itaraf ederek iman eden kişi değil midir? Onun için bir yaprağın dalından düşmesi, bir damla sudan kendisi gibi olağan üstü ve komplike insan yaratılması, mevsimlerin art ardına gelmesi, gece veya gündüz, su veya hava, ay veya güneş, karınca veya fil, sinek veya aslan ne görüyorsa ne duyuyorsa mucize değil midir?  Bir mü’min için evrendeki tüm dizaynın hem de gözü önünde başka bir şekle gelmesi de mücizedir ama asıl şu an rutin haliyle işleyen evren bir mucizedir. Biri diğerinden küçük veya daha önemsiz değildir. Yüce Allah Kur’an’ın birçok yerinde iman edilmesi için sadece varlığa göz gezdirmenin yeterli olduğunu bildirmektedir. Etrafımızı saran varlığın gördüğümüz hallerinin hepsi mucizedir.

İşte olaya bu yönüyle bakıldığında bir Mü’min’in Süleyman’a iman etmesi için onun cinler ve şeytanlarla bina ve heykeller yapması gerekmemektedir. Bir mü’min’in Süleyman’a iman etmesi için onun Yüce Allah’ın resulü olması yeterlidir. Üstelik onun Yüce Allah’a resul olması, bir odunun yılana dönüşmesinden, gökten çekirge ve kurbağa yağmasından, denizlerin yarılmasından ve hatta güneşin batıdan doğmasından daha büyük bir mucizedir. Şu varlık içinde Yüce Allah’ın yarattıkları ile ilişki içine girmesinden, kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarması için kelimeler göndermesinden daha büyük bir mucize yoktur. Onun kelimelerinden daha değerli bir şeyin olması mümkün değildir. Tüm varlık, onun tek bir kelimesinin karşılığıdır. Ol demiş ve her şey olma sürecine girmiştir. Evet şu evren ve içindekilerin tamamı Yüce Allah’ın tek bir kelimesinin karşılığıdır. Oysa Yüce Allah insan için tek bir kelime değil on binlerce kelime göndermiş, bu da yetmemiş bu on binlerce[1] kelimeden cinler ve insanlar bir araya gelseler, birbirleriyle yardımlaşsalar dahi bir benzerini getiremeyecekleri 6236 cümle kurmuştur. Bundan daha büyük bir mucize olabilir mi?

Yüce Allah’ın insana verdiği en büyük onur ise; bu kelimeleri acziyetin değil imanın konusu yapmasıdır. Değilse yeryüzündekilerin tamamının iman etmesi için yine O’nun tek bir kelimesi yeterlidir.

Yunus 10/99

وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا ۚ أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّىٰ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (DİB meali).

Yüce Allah tek bir sözü ile seçeneksiz bırakacağı insana kelimeler göndermiş ve bu kelimeleri acziyetin değil iradenin, akılsızlığın değil aklın, anlamamanın değil anlamanın, düşünememenin değil düşünmenin, hissedememenin değil hissetmenin, bilmenin, farkına varmanın yani kısacası imanın konusu yapmıştır. İnsan için bundan daha büyük bir değer, onur ve şerefin olması asla mümkün değildir.

İşte tam da bu yüzden Süleyman kıssalarında geçen gaybi varlıkların olağan üstü bir şekilde bir beşerin hizmetine verilmesi, mucizenin değil anlamanın konusudur. Üstelik gaybi varlıkların beşerle alakaya geçmesi sadece Süleyman ile sınırlı değildir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın vahyini alan tüm resuller o vahyi getirenlerle alakaya girmişlerdir. Hatta bu alakaya geçiş sırasında yaşanan olayların bir kısmına diğer insanlar da şahit olmuşlardır.

 

GAYBİ VARLIKLAR ve ONLARLA OLAN İLİŞKİLERİMİZ

Mesela, İbrahim’e gelen elçileri annemiz olan eşi, Lut’a gelenleri tüm şehir halkı, İsa’yı müjdeleyen ruhu da Meryem görmüştür. Fakat bu olaylarda anlatılan gaybi varlıkların hepsi görüntü olarak hep insan şeklinde olmuşlardır. Öyle ki en başta bizzat resullerin kendisi bile onların gaybi varlıklar olduğunu anlamamıştır. Burada konumuz onların bunu anlayıp anlamamaları değil, gaybi varlıkların müşahede aleminde insan kılığında dolaşıyor olabilme imkanlarıdır.

Onların melekler olmaları, tek başına gayb aleminden müşahede alemine insan kılığında gelebilmeleri için yeterli sebep değildir. Bunun bir ilkesi olmak zorundadır. Çünkü varlık türü olarak melekler ve cinler hatta şeytanlar aynı varlık türüdür. İlkesi yoksa, nasıl ki melekler insan kılığında gayb aleminden müşahede alemine geçiyorsa ve eğer bu yaratılıştan gelen bir özellikse aynı şeyi cinler ve şeytanlar da yapabilir demektir. Meleklerin varlığı ile ilgili kulaktan dolma bilgilerle onlara iman ettiğini söyleyenler için elbette ki bu cümle itiraz sebebidir. Bunun açıklanması ve üç ayrı isimle (melek, cin, şeytan) anılan gaybi varlıkların aynı türden olduklarının ortaya konulması gerekmektedir.

Kur’an’ın tamamına bakıldığında gaybi varlıklar olarak şunların geçtiği görülecektir.

  1. Cebrail (2/97-98).
  2. Mikail (2/98)
  3. Melekler (tekil, ikili ve çoğul formda 88 kez)
  4. İblis (sadece tekil formda 11 kez)
  5. Şeytan/lar (tekil ve çoğul formda 88 kez)
  6. Cinler (tekil-çoğul, müennes-müzekker formda 54 kez)

Tek başına Cebrail ve Mikail isimleri daha başka bir çalışmanın konusudurlar. Çünkü; özellikle Cebrail Kur’an’da birçok sıfatla nitelenmiş ve birçok farklı olayın içinde geçmiştir. Bu yüzden bu iki ismi şimdilik konu dışı tutmak gerekmektedir.

Kur’an’ın tamamına bakıldığında bu saydığımız varlıklardan sadece cinlerin yaratılmasından bahsedildiği görülecektir. Cinlerin haricinde kalanların nasıl ve hangi şeyden yaratıldıklarına dair herhangi bir bilgiye biz ulaşamadık.

Hicr 15/27

وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ

Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık (DİB meali)

Rahman 55/15

وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍ

“Cin”i de yalın bir ateşten yarattı (DİB meali).

(NOT: burada tekrar bir hatırlatma yapma zorunluğu vardır. Bu mealleri buraya alıntılamamız onlara katıldığımız anlamına gelmemelidir. Nitekim yukarıya alıntıladığımız mealde Hicr süresinde geçen (وَالْجَانَّ) kelimesine “cinleri” şeklinde çoğul verilmişken, Rahman suresinde aynı kelimeye tekil olarak “cin” manası vermişlerdir. Bizim bu meallerden alıntı yaparken gördüğümüz her yanlış üzerinde durmamız şu anda mümkün değildir. Konunun anlaşılmasına büyük etki ettiği durumlarda zaten müdahalede bulunmaktayız. Okuyucunun bu mealleri bölüşmemizin onlara katıldığımız anlamına gelmeyeceğini bilmesi gerekmektedir.)

Bu iki ayet dışında cinlerin yaratılış aşamasından bahseden başka ayet bulunmamaktadır. Bunun yanında gayb aleminin varlıkları olarak isimleri geçen Melek/lerin, şeytan/ların ve İblis’in de yaratılmasından bahseden bir ayet yoktur. Fakat İblis’in cinlerden olduğunu açıkça ortaya koyan bir ayet bulunmaktadır.

Kehf 18/50

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ ۚ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا

Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir! (DİB meali).

Bu ayet İblis’in de varlık türü olarak “cin” olduğunu hiç şüpheye yer bırakmadan ortaya koymaktadır. Aslında bu ayet sadece İblis’in cinlerden olduğunu ortaya koymamaktadır aynı zamanda meleklerin de varlık türü olarak cin olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü eğer İblis ve melekler farklı varlık türlerine mensup olsalardı Yüce Allah Âdem için secde emri verirken “meleklere ve iblise Âdem için secde edin” şeklinde onun ismini de ayrıca belirtmesi gerekirdi.

Hicr 15/28-31

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

(15/28) Hani Rabbin meleklere, “Ben kuru bir çamurdan, şekillendirilmiş balçıktan bir insan yaratacağım.

فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ

(15/29) Onu düzenleyip içine ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen saygı ile eğilin” demişti.

فَسَجَدَ الْمَلَائِكَةُ كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ

(15/30) Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.

إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ أَنْ يَكُونَ مَعَ السَّاجِدِينَ

(15/31) Ancak İblis, saygı ile eğilenlerle beraber olmaktan kaçındı (DİB meali).

Bu ayetlere dikkat edilirse 28. ve 29. ayetlerde secde emri verilirken hep melekler buyurulmakta, İblis ayrı bir varlık olarak belirtmemektedir. Secde edenlerin tamamını belirten 30. ayette كُلُّهُمْ أَجْمَعُونَ ibaresi kullanılmaktadır. Bu ibare “onların hepsi, hep birlikte” anlamındadır. Son ayet ise إِلَّا “illa” edatı ile başlamaktadır. Bu edat öncesinde geçen tüm olaylarda İblis’in de onlardan biri olduğunu ve hatta secde etme aşamasına kadar hep onlarla birlikte hareket ettiğini, tam secde aşamasında ise onlardan ayrıldığını yani bir istisna olduğunu bildirmektedir. İstisna edatı olan إِلَّا hemen bir önceki ayetle bağlantılı okunduğunda “meleklerin hepsi secde ettiler, İblis hariç” şeklinde bir anlam ortaya çıkmaktadır. Yani melek olma yönünden iblis de onlardan biridir, önceki olayların tamamında onlarla birlikte hareket etmektedir ama iş secde etmeye gelince, o ana kadar birlikte hareket ettiği gruptan farklı bir davranış sergilemiş olmaktadır. Yani varlık türü olarak değil, davranış biçimi olarak onlardan ayrılmıştır.

Aslında Melekler ve İblis’in aynı varlık türünden oldukları bu ve aynı süreçten bahseden tüm ayetlerde çok açıktır. “Meleklere secde edin dedik, İblis hariç hepsi secde etti” bu kadar açık bir cümleden başka bir anlamın çıkması mümkün değildir. Yani aslında izaha bile gerek yoktur. O halde aynı varlık türünden olmalarından dolayı az önce cinlerin ilk yaratılma sürecinden bahseden ayetlerdeki hususlar melekler için de geçerli olmaktadır. Aslında varlık türlerinin sadece iki olduğu birçok ayetten de anlaşılmaktadır.

Zariyat 51/56

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım (DİB meali).

Hemen herkesin bildiği bu ayet bile varlık türlerinin sadece iki tane olduğunu ortaya koymaya yeterlidir. Cinler ve insanlar sadece Allah’a kulluk etsinler diye yaratılmışsa ve eğer melekler cinlerden değilse öyleyse onlar ne için yaratılmışlardır? Oysa Kur’an’ın birçok yerinde gaybi varlıklar içinde en halis kulluğu meleklerin yaptığına dair birçok ayet vardır. Evet Kur’an bize varlık türlerinin iki tane olduğunu bildirmektedir. Biri gayb diğeri müşahede aleminin varlıkları olan bu iki tür, kendi içinde birçok gruba ayrılmaktadır. Her iki türün kendi içinde farklı gruplara ayrılmasının biyolojik veya anatomik sebepleri olduğu gibi Yüce Allah’ın koyduğu ilkeler karşısında takındıkları tavırlara göre de gruplara ayrılmaktadırlar. Mesela, insan türünün kadın-erkek şeklinde ayrılmasının temelini onların anatomik yapıları oluşturmaktadır. Aynı şekilde siyah, beyaz, sarı gibi farklı renklerde ve yapılarda insanların olmasının temelini de biyolojik yapı oluşturmaktadır. Daha alt grup olarak Kürt, Türk, İngiliz, Fransız, Rus, Arap, İbrani gibi ırksal gruplaşmaların temelinde ise insanların biyolojik olarak kendilerini, bir asla atfetmeleri yatmaktadır. Mü’min, kafir, müşrik, fasık facir, müslim gibi gruplaşmaların temelinde ise Yüce Allah’ın vahyi karşısında takınılan tavırlar bulunmaktadır. İnsan türünün en başta kadın-erkek şeklindeki ayrımı onların asla değiştiremeyecekleri temel yapıdır. Bunun ötesindeki tüm gruplaşmalar asıl ve değişmez şeyler değildir. Mesela, Türk olmayan bir grubun zaman içinde Türkleşmesi, Arap olmayan birinin zaman içinde Araplaşması mümkündür. Nitekim Allah resulü Muhammed (s)’in bağlı bulunduğu Kureyş kabilesi aslen Arap olmadığı halde sonradan Araplaşanlar anlamına gelen “arabı mustearabe”dir. Aynı şekilde Yüce Allah’ın vahiyleri karşısında takınılan tavırlara göre oluşan mü’min, kafir, müşrik vb grupları da değişebilme imkânı olan gruplardır. Yani kafir olan birinin mü’min, mü’min olan birinin müşrik haline gelmesi gayet mümkündür.

İnsan türünün kadın-erkek şeklinde iki farklı anatomik yapıda olmasının bir adım daha ötesine gidersek anatomik olarak kadının da erkeğinde aynı su türünden yaratıldığına ulaşmaktayız. Aslında ortada iki farklı anatomik yapıdan ziyade ikisi bir arada olmadığı takdirde, insan denilen türün ortaya çıkmasının mümkün olmadığı iki farklı suyun bir araya gelme şekilleri kadın ve erkek denilen yapıları oluşturmaktadır. Meseleyi buraya kadar getirmemiz ister istemez insan türünün ilk nasıl başladığı sorusunu yani ilk yaratılış meselesini gündeme getirecektir. Bu meseleyi de tüm yönleriyle buraya almamız mümkün değildir. Ama en azından yaratılış meselesinin temeli ile alakalı birkaç şey söylememiz fazladan olmayacaktır.

Ne yazık ki elimizde Yüce Allah’ın kitabı bulunmasına rağmen insan türünün ilk nasıl başladığı hususunda genelde tamamen bir Yahudi safsatası olan insan soyunun bir erkekten (Âdem’den) türediğine inanılmaktadır. Hatta öyle inanılmıştır ki bu inanış uğruna Yüce Allah’ın kelimelerini tahrif etmekten bile kaçınılmamıştır. İşin en acı tarafı tüm Kur’an’da Âdem’in yaratılışı ile ilgili tek bir ayet olmamasına rağmen bu yapılmıştır.

Hemen belirtelim ki insanlığın ilk yaratılışı erkeklerden değil kadınlarla başlamıştır. Bu hem onlarca Kur’an ayetinde hem de etrafımızı saran milyarlarca ayette böyledir. Mesela, herkesin çok bildiği ve çok kullandığı şu ayete bakalım.

Nisa 4/1

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاءً ۚ وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

Ey İnsanlar! Atanızı bir tek nefisten yaratan, eşini de o nefisten yaratan, o ikisinden pek çok erkeği ve kadını üreten Sahibinizden çekinerek kendinizi koruyun Birinden bir şey isterken adını andığınız Allah’a, bir de akrabalık bağlarına saygılı olun. Allah sizi gözetlemektedir (Süleymaniye Vakfı meali).

Hemen belirtelim ki bu meal “Kur’an yeter” söylemiyle tanınan bir vakfın mealidir. Bu mealde ayetin ilk cümlesine “Ey İnsanlar! Atanızı bir tek nefisten yaratan” şeklinde bir mana verildiği görülmektedir. Oysa ayetin metninde “atanız” şeklinde bir kelime bulunmamaktadır. Bu meali yapanların kafasında ilk insanın bir erkek (Âdem) olduğu inancı olduğu için, kafalarındaki anlamın karşılığının ayetlerde olup olmadığına aldırmadan sanki ayetin metninde “atanız” ibaresi varmış gibi ayete anlam vermişlerdir. Bunların dışında kalan birçok müellif ise ayette geçen مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ “min nefsin vahidetin” ibaresini “bir tek nefisten (Âdem’den)” şeklinde çevirmişlerdir. Çok az Arapça bilenler dahi küçük bir gayretle مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ ifadesinde geçen her iki kelimenin de müennes yani dişil kelimeler olduğunu anlayabilirler. Bunu anlamak için sular seller gibi Arapça bilgisine gerek yoktur. İbarede geçen نَفْسٍ “nefsin” kelimesi semai müennes yani kuralsız dişi bir kelimedir. Fakat o kelimenin müennes olduğunun delili sadece bu değildir. Çünkü bu kelime hem müzekker hem de müennes için kullanılabilmektedir. Hemen devamında gelen وَاحِدَةٍ “vahidetin” kelimesi de “nefsin” kelimesinin müennes (dişil) bir kelime olduğunun altını çizmekte ve tüm yanlış anlaşılmaları dışlamaktadır.

Aslına bakılırsa Arapça da kelimelerin – نَفْسٍ “nefsin” kelimesinde olduğu gibi- nekira ve sonunun tenvinli gelmesi zaten “bir tek” anlamı vermekte, ayrıca bir sayı belirtilmesi gerekmemektedir. Zaten “bir tek” anlamı veren nekira bir kelimenin önüne sayının müennes (dişil) olarak gelmesi, hata ve yanlış mana verilme ihtimalini sıfıra indirmektedir. Arapçada sayıların kullanımları farklı farklıdır. Mesela 1 ve 2 sayılarını belirten kelimeler, sayı ile sayılan arasında erillik-dişillik açısından tam bir uyum gerektirmektedirler. 3-10 arasındaki sayılarda ise sayılan ile sayı arasında tam bir zıtlık olması gerekmektedir. Yani sayılan müennes ise sayı müzekker, sayılan müzekker ise sayı müennes olmak zorundadır. Diğer sayılarda ise başka kurallar vardır. Ayette geçen sayı 1 sayısıdır. O halde sayılan ile sayı arasında erillik-dişillik açısından tam bir uyumun olması gerekmektedir. Yüce Allah gerekmemesine rağmen نَفْسٍ “nefsin” kelimesinin, dişi bir kelime olduğu hiçbir şekilde ihtilaf konusu olmasın diye ibareyi مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ “min nefsin vahidetin” şeklinde vahyederek kelimelerin müennes olduğunun altını çizmiştir. Fakat buna rağmen hiçbir ilkesi olmayan meal müellifleri sırf kendi kafalarındaki anlayışları Kur’an kelimelerine giydirmek için “atanızı” ya da (Âdem) şeklinde çeviriler yapmışlardır. Kur’an’ı bu mealler üzerinden anlamaya çalışan gariban insanlar ise Yüce Allah’ın bu meallerdeki gibi vahiyler gönderdiğini sanmış ve ilk insanın erkek olduğu inancına sıkı sıkıya yapışmışlardır. Oysa ayette geçen ibare çok açık bir şekilde مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ “min nefsin vahidetin” tek bir (dişi) nefisten” şeklindedir.

Yine Kur’an yeter diyen bazı müellifler ise daha başka bir yorumun içine girmişlerdir. Onlara göre burada kast edilen şey hem erkeğin hem de kadının yaratıldığı bir özdür. Yani ortada bir şey vardır Yüce Allah o şeyden önce erkeği sonra kadını yaratmış ve insanlık bu şekilde türemiştir. Bu anlayışa göre ayette geçen مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ “min nefsin vahidetin” ibaresinde geçen “nefsin” kelimesi hem erkeklerin hem de kadınların yaratıldığı işte o öz olmaktadır. Oysa kelimenin ne Kur’an’da ne sözlüklerde ne lügatlerde böyle bir manası asla bulunmamaktadır. Üstelik kendisinden yaratılan şey artık nefs haline yani kişilik haline gelmiş dişi bir varlıktır. Aynı müellifler نَفْسٍ kelimesinin Kur’an’da geçtiği diğer yerlerin tamamında hep “nefs” manası vermişlerdir. Bu ilkesizlikler ve Yahudi inancından devşirilmiş anlayışların Kur’an’a giydirilmesi ne yazık ki tahmin edilemez boyutlardadır.

Allah dilerse yakın zamanda insanın yaratılış süreci ile ilgili oldukça hacimli bir çalışmayı yayınlayacak ve insan soyunun ilk kadınlarla başladığını ortaya koymaya çalışacağız. Bu meseleyi tüm boyutları ile burada ele almamız, zaten toparlamakta zorlandığımız Süleyman ve Zel-Karneyn kıssalarının daha da zorlaşmasına neden olacak ve asıl konudan bizi oldukça koparacaktır. Bu yüzden şimdilik meseleyi burada bırakıp asıl konumuza devam edeceğiz.

Yüce Allah kendi iradeleriyle, bilerek ve isteyerek kulluk etsinler diye iki tür akıllı ve iradeli varlık yaratmıştır. Cinler ve İnsanlar! Müşahede aleminin akıllı varlıkları olan biz insanlar eğer gaybi boyutta yaşayan varlıklarla hiç iletişime geçmemiş ve geçmeyecek, onlardan etkilenmemiş ve etkilenmeyecek bir yaşam sürseydik onları anlamak için çaba sarf etmemize gerek kalmazdı. Ama bırakın onlardan etkilenmeyi varlık içinde hiç kimseyle olamayacak kadar her an onlarla iç içeyiz. Sadece yaptıklarımızı veya yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı kayıt alan melekleri düşündüğümüzde bile bu iç içe olmanın boyutlarının her şeyden daha fazla olduğu rahatlıkla anlaşılacaktır. İnsan, melekler gibi kendisinden hiç ayrılmayan başka bir varlıkla böylesine kopmaz bir birliktelik oluşturmamıştır. Hepsinin üstüne meleklerin imanımızı oluşturan en temel unsurlardan biri olması onları tanımanın ve neye niçin iman ettiğimizi bilmenin vaz geçilmez bir gereklilik olduğunu ortaya koymaktadır.

Akıllı ve iradeli varlıklar içinde ilk yaratılanların cinler olduğunu aşağıdaki ayet açıkça ortaya koymaktadır.

Hicr 15/26-27

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ مِنْ حَمَإٍ مَسْنُونٍ

(15/26) Andolsun, insanı bir su kırıntısından, değişmeyen yasa ile belirlenmiş akrabalıklardan yarattık

وَالْجَانَّ خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ مِنْ نَارِ السَّمُومِ

(15/27) Cinleri de daha önce dumansız ateşten yaratmıştık (DİB meali).

(Not: 26. ayetteki kelimeler üzerinde daha önce bir çalışma ortaya koymuş ve ayetin mealinin yukarıya aldığımız gibi olmasının daha isabetli olacağını belirtmiştik. Bu yüzden o ayete gerekçelerini daha önce belirttiğimiz meal tercih edilmiştir.)

Bu ayetlere göre akıllı ve iradeli varlık olarak cin türünün yaratılması insan türünden daha önce olmuştur. Varlığın tamamının yaratılış sürecinde Kur’an’ın ortaya koyduğu kronolojiyi göz önüne aldığımızda cinler, insanlardan önce ama göklerin ve yerin yaratılmasından sonraki bir aşamada var edilmişlerdir.

Kehf 18/50-51

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ ۚ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا

(18/50) Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!

مَا أَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنْفُسِهِمْ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُدًا

(18/51) Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim (DİB meali).

Bu iki ayeti beraber almamızın sebebi özellikle 51. ayette geçen zamirlerin bir önceki ayette geçen melekler, iblis ve cinleri göstermiş olduğunun anlaşılması içindir. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre göklerin ve yerin yaratılmasına cinler şahit kılınmamıştır. İşte bu durum onların göklerin ve yerin yaratılma aşamasından sonraki bir dönemde yaratılmış olduklarını göstermektedir. Süreç olarak insanın yaratılmasından daha önceki bir dönemde yaratıldıkları için cinlerin insanın yaratılmasına ya da en azından var olma aşamalarına şahit olmaları gerekmektedir. Yani cinlerin akıllı varlıklar olarak varlık sahnesine gelmelerinin insandan daha önce olduğu açıkça ortadadır.

Yukarıdaki ve aynı süreçten bahseden diğer ayetlerin hepsinde Yüce Allah’ın melekler kavramını kullanması cinlerin içinde “melekler ve cin” şeklinde bir ayrımın artık gerçekleşmiş olduğunu da anlamaktayız. Yüce Allah Âdem için secde etme emrini cinlerin tamamına değil, cinlerden melek olanların tamamına vermiştir. Bu süreci dikkatli okuduğumuzda özellikle İblis’in meleklerin arasında yani onun da bir melek olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir. İblis cinlikten melekliğe oradan da iblisliğe geçmiştir. Bu süreci anlamak için şu sorunun sorulması kaçınılmaz olmaktadır! Madem cin, iblis, melekler ve daha sonra ortaya çıkacak olan şeytan kavramlarının hepsi bir tek varlık türüdür, o halde melek, iblis, cin, şeytan gibi farklı kavramlar kullanılmasının gerekçesi nedir?

Bu ayrımın nedenlerini irdelemeden önce İblis, cin, şeytan, melek kavramlarının ne anlama geldiklerinin ortaya konması gerekmektedir. Hepsi de aynı varlık türü olduğu için cin kavramından başlamak daha doğru olacaktır.

Cin kelimesi ج ن ن (cim+nun+nun) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 201 kelime bulunmaktadır.

  • الجنُّ (el cannu) sözcüğü temelde “bir nesneyi duyudan saklamak ya da gizlemek” anlamına gelir.
  • جنَّه (cannehu) Onu sakladı ya da gizledi.
  • اجنَّه (ecennehu) Falan kişi ona kendisini saklayacak ya da gizleyecek يجنَّه (yecennuhu) şeyi yaptı, hazırladı ya da verdi. Bu kullanımlarıyla (ölüyü defnettim, kabre koydum anlamında)  قبَّرته (kabbertuhu) ve (ona içine defnedileceği bir yer yaptım, tahsis ettim ya da hazırladım anlamında) اقبَّرته (ekbartuhu) ve (ona bir içeceği dilediği şekilde alıp kendisinde tasarrufta bulunabileceği veya içebileceği şekilde verdim veya tahsis ettim anlamında اسقيته (eskaytuhu) demeye benzemektedir.
  • فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ “Üzerini gece kaplayınca …” (6/76).
  • الجنان Duyudan saklı ya da gizli olduğundan dolayı böyle adlandırılmıştır.
  • Sahibini gizleyen, saklayan ya da koruyan kalkan.
  • اتَّخَذُوا أَيْمَانَهُمْ جُنَّةً “Yeminlerini kalkan edindiler…” (58/16).
  • الجنّة Ağaçlarıyla yeri gizleyen, saklayan ya da örten, ağaçlık her tür bahçe.
  • الجنين Henüz doğmamış çocuk. Anasının karnında bulunduğu sürece böyle adlandırılır.
  • وَإِذْ أَنْتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ “Sizler analarınızın karnında ceninler iken…” (53/32).
  • جنٌّ (cinnun) Sözcüğü iki anlamda kullanılır.

Birincisi “beş duyudan gizli, saklı ya da örtülü olan ruhani varlıklar” için kullanılır. Bu anlamda (el cinnu) sözcüğünün kapsamına melekler ve şeytanlar da girer. Bu itibarla her melek bir cindir fakat her cin bir melek değildir. Bu çerçevede Ebu Salih “meleklerin tümü de cindir” demiştir.[2] Şöyle denmiştir: Bilakis cinler ruhanilerin bir bölümüdür. Çünkü ruhaniler üç kısma ayrılırlar:

  1. Hayırlılar: bunlar meleklerdir.
  2. Şerliler: bunlar şeytanlardır.
  3. Ortada bulunanlar: içlerinde hayırlı olanlarda vardır şerli olanlarda vardır. İşte bunlar cinlerdir.

(Not: yapılan bu tasnif hakikaten çok tuhaftır. Şerliler olarak sayılan İblis ortada bulunanlar olan cinlerin arasından değil, hayırlılar olarak sayılan meleklerin arasından çıkmıştır. Eğer bu tasnif bir kural ve değişmez olsaydı, meleklerin içinden İblis’in çıkması mümkün olamazdı)

الجنة (cinnet) Delilik. الجنون (el cünun) Nefisle akıl arasına giren bir engel.

جنَّ فلان (Cunne fulanu) sözüne gelince.

  1. Bir görüşe göre “filan kişiyi cin tuttu” anlamındadır.
  2. Bir görüşe göre “kalbi rahatsızlandı” anlamındadır.
  3. Başka bir görüşe göre ise “nefsiyle aklı arasına bir engel girdi. Böylece bu engel nedeniyle aklı saklı ya da gizli kaldı anlamındadır. [3]

Kelime hakkında verilen bu lügat manalarının tamamı göz önüne alındığında ortaya cin denilen varlıkla ilgili şöyle bir tanım çıkmaktadır: duyu organlarıyla kavranması mümkün olmayan gaybi varlık türü.

Kur’an’da anlatılan tüm cin kıssalarına bakıldığında (Süleyman kıssaları hariç) onların görülebildiğine, duyu organları vasıtasıyla onların varlığına şahit olunabildiğine dair tek bir anlatım dahi yoktur. Mesela, cinlerle ilgili birçok özelliğin anlatıldığı cin suresinde, resulden Kur’an dinleyen cinlerin varlığı o resule vahiy yoluyla bildirilmiştir. Yani resulün kendisi cinleri görmemiştir. Yüce Allah vahiy yoluyla ona, onu cinlerin dinlediğini bildirmemiş olsaydı o resul, bu durumu hiç bilmeyecekti.

Cin 72/1

قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقَالُوا إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا

De ki: “Bana cinlerden bir topluluğun (Kur’an’ı) dinleyip şöyle dedikleri vahyedildi: “Şüphesiz hayranlık verici bir Kur’an dinledik” (DİB meali).

Ahkaf 46/29

وَإِذْ صَرَفْنَا إِلَيْكَ نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوا أَنْصِتُوا ۖ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ

Hani Kur’an’ı dinlemek üzere cinlerden bir grubu sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, “Susun!” dediler. Kur’an’ın okunması bitince de uyarıcı olarak kavimlerine döndüler (DİB meali).

Konusu cinler olan bu iki kıssada da söz konusu olan resuller cinleri görmemiş, duyu organlarıyla onları müşahede etmemiş, onların varlıklarından ancak vahiy yoluyla haberdar olmuşlardır. Diğer taraftan ise gayb aleminin varlıkları olan şeytanlar ve cinlerin insanla uğraştığı, insan soyunu saptırmak için her türlü düzeni kurdukları da Kur’an’ın birçok yerinde anlatılmaktadır. Acaba onlar bu saptırmaları gayb aleminden müşahede alemine geçerek, insanın karşısına dikilerek mi yapmışlardır?

Kur’an’da anlatılan tüm cin ve şeytan kıssalarına bakıldığında vereceğimiz cevap, hayır onlar bu saptırmalarını gayb aleminden müşahede alemine geçerek değil, vesvese vererek ve vahy ederek yapmışlardır. Mesela, Kur’an’da anlatılan Âdem kıssalarında şeytan aktif bir şekilde anlatılmaktadır. Bilindiği gibi Âdem ve eşini yasak ağaçtan yemeleri için şeytan aldatmış ve onların cennetten kovulmalarına sebep olmuştur. İşte bu kıssa, bağlamında şeytanın Âdem ile olan diyaloglarından bahsetmektedir. Bu diyalogların tamamına bakıldığında Âdem’in şeytana söylediği tek bir sözün dahi olmadığı görülecektir. Konuşma karşılıklı bir konuşma değil tek taraflı bir konuşmadır ve bu konuşma sesli, sözlü bir konuşma değil vesvese türü bir konuşmadır. Aşağıdaki ayetlerde Âdem ile şeytan arasındaki diyaloğun vesvese olduğu açıkça ortaya konmaktadır.

Araf 7/20

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَٰذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı” (DİB meali).

Ta Ha 20/120

فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَىٰ شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلَىٰ

Nihayet şeytan ona vesvese verip şöyle dedi: “Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olmayan bir saltanatı göstereyim mi?” (DİB meali).

Bunun yanında sadece şeytanın değil aynı zaman da cinlerin de insanları vesvese yoluyla aldattığına dair şu ayetler delil olmaktadır.

Nas 114/1-6

قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

مَلِكِ النَّاسِ

إِلَٰهِ النَّاسِ

مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ

اَلَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاس

مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ

(1-6) De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine, insanların İlâh’ına sığınırım” (DİB meali).

Gaybi varlıkların en kötü karakteri olan şeytanın insan üzerindeki oyunlarının tamamını onlara görünmeden ve onlara vesvese vererek, vahy ederek yaptığına dair daha başka ayetler de mevcuttur.

Araf 7/27

يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا ۗ إِنَّهُ يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ ۗ إِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ

Ey Âdemoğulları! Avret yerlerini kendilerine açmak için, elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çıkardığı gibi, şeytan sizi de saptırmasın. Çünkü o ve kabilesi, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz, şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kılmışızdır (DİB meali).

Enam 6/112

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا ۚ وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ ۖ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak (DİB meali).

İşte bu ayetler gaybi alemin varlıkları olan cinler ve şeytanlarla müşahede aleminin varlıkları olan insanlar arasındaki ilişkinin boyutlarını belirtmektedir. Onlar yani cinler ve şeytanlar bizi görmekteler ama biz onları görememekteyiz. Yine onlar insana olan düşmanlıklarını insanlar içinden edindikleri dostlarına vahyederek sürdürmekte ve gerçekleştirmektedirler. Yani cinler ve şeytanlar gayb aleminden müşahede alemine geçiş yapamamaktadırlar ve tam tersi olarak insanlar da müşahede aleminden gayb alemine geçiş yapamamaktadırlar. İşte bu iki alem arasında konulmuş ilkedir.

Fakat hemen akla, İbrahim’e, Lut’a, Meryem’e gelen ve hatta onlara görünen melekler gelecektir. Üstelik Lut’a gelen melekleri sadece Lut değil, sapıklığı tescillenmiş bir şehir dolusu insan da görmüştür. O halde varlık türü olarak cin gurubuna mensup melekler, insan kılığında da olsa müşahede alemine geçiş yapabiliyorlarsa diğer varlıkların da müşahede alemine geçmesinin önünde ne gibi bir engel vardır?

Meleklerin tamamının ister insan kılığında ister kendi asli suretlerinde müşahede aleminin varlıkları olan resullere ve insanlara görünmeleri ancak ve ancak Yüce Allah’ın izni ile gerçekleşmektedir. Bu izin kağıt üzerine yazılmış bir izin belgesi gibi algılanmamalıdır. Bu izin olmadan isteseler dahi müşahede alemine herhangi bir şekilde geçiş yapamamaktadırlar.

Kadr 97/4

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِمْ مِنْ كُلِّ أَمْرٍ

Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner (DİB meali).

Bakara 2/97

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْرِيلَ فَإِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلَىٰ قَلْبِكَ بِإِذْنِ اللَّهِ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ وَهُدًى وَبُشْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ

De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir” (DİB meali).

Şura 42/51

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ أَنْ يُكَلِّمَهُ اللَّهُ إِلَّا وَحْيًا أَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ أَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِيَ بِإِذْنِهِ مَا يَشَاءُ ۚ إِنَّهُ عَلِيٌّ حَكِيمٌ

Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir (DİB meali).

İster asli suretlerinde ister insan kılığında ister müjdeli bir haber için isterse beşer olan resuller aracılığıyla insanlara ulaştırılması gereken Yüce Allah’ın buyrukları için olsun, melekler her ne yapıyorlarsa; bu, ancak Yüce Allah’ın izin vermesi ile gerçekleşebilen bir şeydir. Bu izin olmadan onların insanlarla ilişki içine girebilmeleri isteseler bile mümkün değildir. Bu izin sadece melekler için değildir. Cinler ve şeytanların da Yüce Allah izin vermediği müddetçe isteseler dahi gayb aleminden müşahede alemine geçmeleri mümkün değildir. Nitekim Süleyman’ın emrine verilen cinlerin onun emrinde çalışabilmesi ancak bu izin verildikten sonra mümkün olabilmiştir.

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız (DİB meali).

Bu ayetler bir yandan gayb alemi varlıkları ile müşahede alemi varlıklarının organik bir ilişki içine girebilme potansiyelleri olduğunu ortaya koyarken diğer yandan bu potansiyelin ancak Yüce Allah’ın izin vermesiyle gerçekleşebileceğini ortaya koymaktadır. İşte gaybi varlıkları melek, cin veya şeytan şeklinde farklılaştıran da bu potansiyelin kullanımıdır. Biraz önce cin kavramı üzerinde durmuş ve tüm gaybi varlıkların duyularla algılanması mümkün olmayan varlıklar olduğunu söylemiştik. Fakat Süleyman kıssalarında emir altına alınan cinleri ve şeytanları bir kenara bıraksak bile tüm resuller yine gaybi varlıklardan olan en azından vahyi getiren varlığı yani Cebrail’i görmüşlerdir. Hatta onu asli görüntüsünde bile gören olmuştur. Evet onun gelmesi de Yüce Allah’ın izniyledir ama tek başına bu gaybi varlıkların cin, şeytan ve melekler şeklinde farklı isimlerle anılma nedenleri anlamaya yeterli değildir. Bunun nedenlerini irdelemeden önce melek kavramının anlamları üzerinde durmak gerekmektedir.

 

MELEK – ŞEYTAN – CİN – İBLİS

Melek kelimesi م ل ك (mim+lam+kef) harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 206 kelime bulunmaktadır.

الملك (mulku): Cumhur içinde, emrederek, buyurarak, nehy ederek ve yasaklayarak tasarrufta bulunmak. Özellikle akıl sahiplerinin yönetilmesiyle, idare edilmesiyle ilgili kullanılır. ملك الناس “insanların meliki” denir ama  ملك الاشياء “nesnelerin meliki” denmez.

Milk مِلْكٌ  iki çeşittir:

  • Bir şeye zorla, cebren ya da mutlak anlamda sahip olmak;ve deruhte etmek, üstlenmek demek olan milk.
  • Deruhte etmiş olsun ya da etmiş olmasın buna gücü, kuvveti olmak demek olan milk.

Melik (مَلِكٌ) sözcüğü, yönetme, idare etme gücüne, erkine sahip kimse demektir. Bu özellik:

  1. Ya onun zatında bulunur. Bunun olabilmesi ise o kişinin kendi kuvvetlerinin gemine sahip olmasına ve onları kendi hevasına uymaktan döndürebilmesine, çevirebilmesine bağlıdır.
  2. Ya da zikredildiği gibi bunu deruhte etmiş olsun ya da etmiş olmasın başkasında bulunur.

Mulk (مُلْكٌ) kendisinde tasarrufta bulunulan bir nesneyi, hüküm yoluyla; ihtiyatlı, basiretli bir biçimde ya da yerinde kararlarla, korumak, muhafaza etmek ya da onun bakımıyla meşgul olmak demektir.

Memleket (المَمْلَكَةُ) : hükümdarın tebaası içindeki gücü, erki; zorla/cebren sahibi olduğu arazi parçası.

Melek (ملك) sözcüğüne gelince:

  1. Nahivcilerin bunun مَلَاءِكَةٌ lafzından geldiğini düşünerek sözcükteki “م” harfini zait görmüşlerdir.
  2. Muhakkiklerden biri bunun (mülk) sözünden geldiğini söyleyip devamla şunu ifade etmiştir: Melaike’den yönetme, idare etme çevresinde herhangi bir şey üstlenene, deruhte edene fethalı olarak (melek), beşerden bu işi yapana ise kesralı olarak (melik) denir.[4]

Melek kelimesi hakkında yapılan bu açıklamalardan çıkan ortak payda ise otorite veya hakimiyetin üzerinde görülebileceği bir şeye sahip olmak şeklindedir. Melekleri, cinlerden ve şeytanlardan ayıran şey tam da budur. Şeytanlar ve cinler müşahede alemine sadece vesvese vererek ve vahy ederek etki etmektedirler. Bunun ötesinde onların herhangi bir güçleri veya herhangi bir otoriteleri yoktur. Zaten bu durum Kur’an’da onlarca ayette beyan edilmiştir.

İbrahim 14/22

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ ۖ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي ۖ فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ ۖ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ ۖ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِنْ قَبْلُ ۗ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır (DİB meali).

Müşahede aleminde onların fail olduğu tek iş vesvese vererek veya vahy ederek insanları saptırmaktır. Bunu bile açık bir fail olarak değil habersizce yapmaktadırlar. Üstelik bu durum dahi onları faili oldukları işin maliki haline getirmemektedir. Çünkü şeytanların vesveselerine veya vahiylerine uymak ya da uymamak, buna maruz kalan kişinin takdirindedir. Fakat meleklerin müşahede alemindeki etkinlikleri reddedilmesi, değiştirilmesi ve kaçılıp saklanması mümkün olmayan şeylerdir. Ne yaptıklarımızı ya da yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı yazan meleklerden ne insanın canlılığını bitiren ölüm meleklerinden ne de vahiy getiren meleklerden ve onların bu işler üzerinden kurdukları otoriteden kaçmak mümkün değildir. Bunun yanında insan kılığında göründüklerinde bile ne İbrahim ve Meryem’de olduğu gibi getirdikleri müjdeli haberlerden ne de Lut kavminde olduğu gibi getirdikleri helak haberlerinden kaçmak ve kurtulmak mümkün değildir. Bunların yanında onların hem müşahede aleminde hem de gayb aleminde yaptıkları her işin arka planında Yüce Allah’tan aldıkları izin vardır. Bu izin onları yaptıkları işlerde meşru ve tarif edilmiş bir otorite sahibi haline getirmektedir. Kelime aşağıdaki ayette tam da bu anlamda hatta insanlar için kullanılmıştır.

Yasin 36/71

أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ

Görmediler mi ki, biz onlar için, ellerimizin (kudretimizin) eseri olan hayvanlar yarattık da onlar bu hayvanlara sahip oluyorlar (DİB meali).

Bu ayette geçen مَالِكُونَ kelimesi, insanların Yüce Allah’ın yarattığı ve boyun eğdirdiği hayvanlar üzerindeki meşru otoritesini belirtmektedir. İşin aslına bakılırsa insanı yaratan da, hayvanı yaratan da ve hayvana boyun eğdiren de Yüce Allah’tır. Her ikisinin yaşamını ve yaşamı için gerekli olan şeylerin tamamını veren Yüce Allah’tır. Aslında insanın ona malik olması mümkün değildir çünkü bizzat insanın kendisi Yüce Allah’ın mülküdür. Fakat böyle olmasına rağmen Yüce Allah insana, hayvana sahip olma ve onun üzerinde otorite kullanma iznini vermiştir. İşte bu izin onu malik haline getirmektedir. Yani insanı hayvanlar üzerinde otorite sahibi haline getiren şey hayvanlara hükmetmesi değil, Yüce Allah’tan aldığı izindir.

Zuhruf 43/12-13

وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعَامِ مَا تَرْكَبُونَ

لِتَسْتَوُوا عَلَىٰ ظُهُورِهِ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنَا هَٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ

O, bütün çiftleri yaratan, üzerlerine kurulasınız, sonra da, kurulduğunuzda, Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve “Bunu hizmetimize veren Allah’ın şanı yücedir. Bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için bindiğiniz gemileri ve hayvanları yaratandır.

Kur’an’ın tamamına bakıldığında akılsız ve iradesiz varlıkların tamamına boyun eğdirilmiş ve onların işleyiş tarzları Yüce Allah tarafından değişmez şekilde belirlenmiştir. Akıllı ve iradeli varlıklara ise bu varlıklardan yararlanma izni verilmiştir. İşin daha da temeline inersek şu varlıkta insan oğlu her ne yapıyorsa hepsi Yüce Allah’ın izni iledir. Hatta iman etmesi ve inkâr etmesi bile. Evet Yüce Allah insana iman etme izni vermiştir. Bu izin en başta onun vahyine ve yarattığı varlıkların tamamına erişim iznidir. Eğer Yüce Allah tertemiz kelimelerine erişim izni vermeseydi o kelimeler müşahede aleminin en görünür yerinde olsaydı bile kimse ona erişemezdi. Dahası Yüce Allah insana, o kelimeleri anlama izni vermiş hatta onları zorlanmadan anlasın diye kolaylaştırmıştır. Kimseye bırakmadan da onları bizzat kendisi açıklamıştır.

Ahzab 33/45-46

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا

وَدَاعِيًا إِلَى اللَّهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا

Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik

İşte bu izinler müşahede aleminde resul olanlara verilmişken gayb aleminde ise meleklere verilmiştir. Melekler tarafından müşahede alemine getirilmezden önce, şeytanların ve cinlerin o vahye erişim izni bulunmamaktadır.

Şuara 26/210-212

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ

(26/210) Kur’ân’ı şeytanlar indirmedi.

وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ

(26/211) Zaten bu onların harcı değildir, buna güçleri de yetmez.

إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ

(26/212) Çünkü onlar (vahyi) işitmekten uzaklaştırılmışlardır (DİB meali).

Burada hemen belirtelim ki şeytanların ve hatta cinlerin Kur’an’ı dinleme ve erişim izinlerinin olmaması sadece vahy edilme aşamasındadır. Yani şeytanlar ve cinler kaynağından hedefine gelene kadar vahye erişememektedirler. Değilse Yüce Allah’ın iradeli varlıklara ulaşsın diye gönderdiği tüm vahiyler aynı zamanda bir ilan ve bildiridir ve onların bu bildirilere ulaşımın engellenmesi onları o bildirilerin getirdiği sorumluluktan muaf hale getirecektir. Evet onlara ne vahyi taşıma ne de vahyi hedefine ulaştırma izni verilmemiştir. Fakat hedefine ulaştıktan sonra hem duyma hem anlama hem de iman etme izni onlara da verilmiştir. Yukarıdaki 211. ayete dikkat edilirse وَمَا يَسْتَطِيعُونَ (güç yetiremezler) şeklinde bir kelimenin geçtiği görülecektir. Cinlerden olan şeytanlar buna güç yetirememektedirler ama yine cinlerden olan melekler vahyi taşımaya ve hedefine getirmeye güç yetirebilmektedirler. Meleklerin kendilerine yüklenilen bu misyonu yerine getirebilmeleri gayb aleminden müşahede alemine geçiş yapmalarını zorunlu hale getirmektedir. Yüce Allah onlara bu izni de vermiştir. Zaten bu izni vermemesi durumunda onların bu görevlerini yapmaları imkânsız hale gelecek, insana ulaştırmaları için vahyin kaynağına erişim izinlerinin olması hiçbir işe yaramayacaktır. Kimi durumlarda bu izin sadece bir insanı kapsamakta kimi zaman ise tüm bir şehri kapsamaktadır. İbrahim ve Lut da olduğu gibi.

Biz insanlar için meleklere iman tam da burada başlamaktadır. Yüce Allah’tan Cebrail’e, ondan beşer resule gelene kadar vahyin geliş biçimleri bize tamamen kapalı ve erişim iznimiz olmayan bir ortamda gerçekleşmektedir. İşin aslına bakılırsa bizim şahit olduğumuz tek şey sadece, içimizden birinin “ben Allah’ın resulüyüm, size Allah’tan kelimeler getirdim” demesidir. Ne bunun gayb alemindeki boyutu ne de müşahede aleminde gerçekleşen Cebrail’den beşer resule aktarılma aşaması bizim gördüğümüz, şahit olduğumuz şeyler değildir. Hatta öyle ki tüm vahiyleri kendisine Cebrail denilen bir varlığın getirdiğini bile beşer resul söylemiştir. O beşer resulün elinde bizim kendisine inanmamızı sağlayacak, delil diye öne sürdüğü tek bir şey vardır. Yüce Allah’tan aldığını söylediği kelimeler… İşte o kelimeler bize Yüce Allah’ın kulları olduğumuzu, şu hayata onun bizi yoktan var ederek getirdiğini, gördüğümüz ve yararlandığımız tüm varlıkların onun tarafından var edildiğini ve yararlanmamız için izin verdiğini, bu iznin geçici olduğu bildirilen şu dünyada imtihana tabi tutulmamızın tabi sonucunda verilmiş ve imtihanımızı başarı ile geçmemiz için sağlanmış kolaylıklar olduğunu, tüm bunların sebebinin Yüce Allah’ın rahmeti olduğunu, karşı karşıya kaldığımız bu rahmetin, rahmet olarak kalabilmesi için ilkeler bulunduğunu, bu ilkeleri Yüce Allah’ın koyduğunu, koyduğu ilkeleri biz kullara iletmek için görmediğimiz, bilmediğimiz ve tasavvur dahi edemeyeceğimiz gayb alemi varlıklarından olan cinlere izin verilerek melekler haline getirildiğini ve onların görevlendirildiğini, üstelik onların şu varlık içinde bildiğimiz herkes ve her şeyden daha çok bizimle iç içe olduğunu, bizi gözetlediklerini, hakkımızdaki her şeyi kayıt altına aldıklarını, ahirette bu kayıtlara göre hesap vereceğimizi bildirmektedir. Tam burada ya iman edilecek ya da “ben bu kelimeleri Allah’ın kendi (haşa) ağzından çıkarken duymadım, onun bu kelimelerini bize iletmesi için herhangi bir kişiyi görevlendirdiğine şahit olmadım, gayb alemi diye bir alemin varlığına da görmesem inanmam, üstelik bu melekler madem gayb aleminin varlıklarıdır neden içimizden sadece bir kişiye görünmektedirler, bize de görünsünler, ellerindeki izin belgesini göstersinler ki onlara ve resule inanalım, dahası onların Yüce Allah’tan aldıkları kelimeleri değiştirmediklerine, kendi sözlerini karıştırmadıklarına ya da bir çıkar sağlamak için başka bir şey yapmadıklarına nasıl emin olacağız? Gördüğümüz alemin dışında bir alemin olduğunu, bizi gözetleyen görünmeyen bir düşmanımız (şeytan) olduğunu, bizi gözetleyen görünmeyen dostlarımız olduğunu bize söyleyen yine kendisini çok iyi tanıdığımız bildiğimiz ve bugüne kadar olağan üstü hiçbir şeyini görmediğimiz beşer resul söylemekte, üstelik elindeki kelimelerden başka hiçbir delil ortaya koymuyor” denilerek inkâr edilecektir.

Evet gayb’a ve dolasıyla meleklere iman etmek için elimizde Yüce Allah’ın kelimelerinden başka somut hiçbir delil bulunmamaktadır. O kelimeler; Yüce Allah’ın bizzat kendi kelimeleri olduğunu söylediği o kelimeleri yetersiz görüp iman etmemeye de Yüce Allah’ın izin verdiğini söylemektedir. Söylenenlerin gerçek olup olmadığını bizzat şahit olarak öğrenmenin bir tek yolu vardır. Ölmek! Kelimeleri yeterli görerek ve anlatılanların tamamının gerçek olduğuna inananlar öldükten sonra öğrenmenin hiçbir fayda sağlamayacağını bilirler ve iman ederek mü’min olurlar. İnanmayanlar ise bunun dışında kafir, fasık, mücrim, müşrik, münafık ve daha birçok şey olabilirler. Buna getirilmiş bir kısıtlama da bulunmamaktadır.

Kendilerine kelimelerin yetmeyeceği kişiler, melekleri hemen şimdi ve burada görmek isterler. Çünkü kelimelere karşı bir güvensizlikleri vardır. Çünkü Yüce Allah’ın güç ve yetki vermesi durumunda yani melekler ve resuller olma durumunda bu müthiş ve büyük imkândan kendi çıkarına bir yarar sağlamadan sadece iman etmenin mümkün olamayacağına inanmaktadırlar. Çünkü kendileri öyledir.

Furkan 25/7-8

وَقَالُوا مَالِ هَٰذَا الرَّسُولِ يَأْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشِي فِي الْأَسْوَاقِ ۙ لَوْلَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَلَكٌ فَيَكُونَ مَعَهُ نَذِيرًا

Dediler ki: “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, çarşıda pazarda dolaşır. Ona bir melek indirilseydi de, bu onunla beraber bir uyarıcı olsaydı ya!” (DİB meali).

أَوْ يُلْقَىٰ إِلَيْهِ كَنْزٌ أَوْ تَكُونُ لَهُ جَنَّةٌ يَأْكُلُ مِنْهَا ۚ وَقَالَ الظَّالِمُونَ إِنْ تَتَّبِعُونَ إِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا

“Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya ürününden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya!” Zalimler, (inananlara): “Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler (DİB meali).

Müminun 23/24

فَقَالَ الْمَلَأُ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمِهِ مَا هَٰذَا إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُرِيدُ أَنْ يَتَفَضَّلَ عَلَيْكُمْ وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَأَنْزَلَ مَلَائِكَةً مَا سَمِعْنَا بِهَٰذَا فِي آبَائِنَا الْأَوَّلِينَ

Bunun üzerine kendi kavminden inkâr eden ileri gelenler şöyle dediler: “Bu ancak sizin gibi bir beşerdir, size üstünlük taslamak istiyor. Eğer Allah dileseydi, bir melek gönderirdi. Biz önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (DİB meali).

Fakat Yüce Allah’ın kelimelerini her şeyden daha yeterli görenler, ona varlığın içindeki en değerli şey olarak iman eden melekleri görmezler, görme ihtiyacı hissetmezler ama buna rağmen her an onlarla iç içe olduklarını bilirler ve ona göre yaşarlar. Kelimeleri yeterli görenler; onların gaybi varlıklar olduğuna, müşahede aleminde görünmelerinin ancak ilkeler boyutunda olabileceğine ya müjdeli bir haberi ya da yok edici bir azabı getirmek için görünebileceklerine, işte o kelimeleri duyup okuyarak anlar ve iman ederler. Bunun için İbrahim kendisine İshak ve Yakup’u müjdelemek için gelen insan kılığındaki meleklerden korkmuştur. Çünkü meleklerin görünmesi demek iş işten geçmiştir anlamına gelmektedir.

Enam 6/8

وَقَالُوا لَوْلَا أُنْزِلَ عَلَيْهِ مَلَكٌ ۖ وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا لَقُضِيَ الْأَمْرُ ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ

Bir de dediler ki: “Ona (açıktan göreceğimiz) bir melek indirilse ya!” Eğer (öyle) bir melek indirseydik artık iş bitirilmiş olurdu, sonra da kendilerine göz açtırılmazdı (hemen helâk edilirlerdi) (DİB meali).

Biraz önce belirttiğimiz gibi burada çok küçük bir kısmına değindiğimiz gaybi varlıklarla ilgili Kur’an’ı Kur’an ile anlama metodu çerçevesinde çok daha detaylı bir çalışmanın yapılması gerekmektedir. Çünkü onlar ve hatta diğer gaybi varlıklarla ilgili bilgilerin çoğu ya kulaktan dolma ya da İsrailiyat kökenlidir. Mesela, bu bilgilerden en yanlış olanlardan bir tanesi de meleklerin cinsiyetine dair söylenenlerdir. Geleneksel anlayış meleklerin herhangi bir cinsiyet sahibi olmadıklarını söylemektedir. Bu yönüyle geleneksel anlayış Yahudi ve Hıristiyanlarla aynı söyleme sahip olduğunun farkında bile değildir. Çünkü onlar da meleklerin herhangi bir cinsiyetinin bulunmadığını ya da cinsiyetlerinin belirsiz olduğunu söylemektedirler.

MELEK: Kutsal Kitap’ta melek olarak kullanılan iki sözcük vardır: Bunlardan İbranice mal’ak sözcüğü, “bir görevle gönderilen haberci, elçi” anlamına gelirken; Grekçe angelos sözcüğü, “haber getiren haberci” anlamına gelmektedir. Kutsal melekler görevlerini Tanrı’dan alırlar, düşmüş melekler ise şeytanın hizmetindedirler.

Melekler dünyanın yaratılışından önce Tanrı tarafından yaratılmışlardır (Eyü. 38:4-7; Mez. 148:2, 5). Gökte yaşamaktadırlar (Mar. 13:32). Bedenleri olmayan ruhsal varlıklardır (İbr.1:4), ama bir bedene bürünerek de ortaya çıkabilirler (Yu.20:12; İbr.3:2, Va.14:6). Evlenip çoğalmazlar (Mat.22:29-30), cinsiyetleri tam olarak belirtilmemiştir.[5]

Özellikle meleklerin cinsiyeti hakkında geleneksel İslami inanış da, tıpkı Hıristiyanlar ve Yahudiler gibi meleklerin cinsiyetinin olmadığı şeklindedir. Fakat Yüce Allah’ın kelimeleri, var edilmiş her varlık gibi cinler arasından seçilerek melek kılınmış varlıkların da cinsiyetlerinin olduğunu ortaya koymaktadır.

Kehf 18/50-51

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ فَفَسَقَ عَنْ أَمْرِ رَبِّهِ ۗ أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي وَهُمْ لَكُمْ عَدُوٌّ ۚ بِئْسَ لِلظَّالِمِينَ بَدَلًا

Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için ne kötü bir bedeldir!

مَا أَشْهَدْتُهُمْ خَلْقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَلَا خَلْقَ أَنْفُسِهِمْ وَمَا كُنْتُ مُتَّخِذَ الْمُضِلِّينَ عَضُدًا

Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına ne de kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim (DİB meali).

Daha önce de değindiğimiz bu ayetlere dikkat edilirse أَفَتَتَّخِذُونَهُ وَذُرِّيَّتَهُ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِي  “Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı ediniyorsunuz?” (DİB meali) şeklinde bir cümlenin olduğu görülecektir. Melekler içinde bulunan İblis’in soyunun olması demek aynı zamanda aynı varlık türüne mensup meleklerin de soylarının olduğunu ortaya koymaktadır. Yani melekler cinsiyetsiz varlıklar değil, erkeği ve dişisi olan ve üstelik üreyebilen varlıklardır. Unutulmamalıdır ki melekler, iblis, şeytan ve cinlerin hepsi gaybi varlıklardır ve varlık türü olarak hepsi de cindir. Cinlerin erkeğinin ve dişisinin olduğuna daha önce değinmiştik. Aynı varlık türüne mensup meleklerin cinlerden farklı olarak herhangi bir cinsiyetinin olmaması mümkün değildir.

Yasin 36/36

سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ

Yerin bitirdiği şeylerden, insanların kendilerinden ve (daha) bilemedikleri (nice) şeylerden, bütün çiftleri yaratanın şanı yücedir (DİB meali).

Bildiklerimiz ve bilmediklerimiz yaratılmış her ne varsa zevç olarak yaratılmıştır. Cinler, melekler ve İblis gibi varlıklar da yaratılmışlardır ve onlarında erkeği dişisi vardır dahası onların da zürriyyetleri yani soyları vardır.

Kur’an’da melekleri konu alan ayetlere bakıldığında genelde onlara atfedilen fiil ve zamirlerin müzekker yani eril formda geldiği görülecektir. Fakat yine melekleri konu alan birçok ayette onlara atfedilen fiillerin müennes yani dişil formda olduğu görülecektir. Mesela, Meryem’e müjdeyle gelen meleklere atfedilen fiiller müennestir.

Al-i İmran 3/42

وَإِذْ قَالَتِ الْمَلَائِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللَّهَ اصْطَفَاكِ وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَاكِ عَلَىٰ نِسَاءِ الْعَالَمِينَ

Hani melekler, “Ey Meryem! Allah, seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı” (DİB meali).

Üstelik meleklere müennes fiillerin atfedildiği tek yer burası da değildir. Şu ayetlerde de aynı şekilde meleklere müennes fiiller atfedilmiştir. (3/39, 45 – 6/158 – 16/28, 32, 33 – 35/1 – 41/41 – 47/27 – 70/4)  Tüm bunlar tıpkı diğer gaybi varlıklar gibi meleklerin de erkeği ve dişisi olduğunu ortaya koymaktadır. Hem cinlerden olmaları ve hem de tek cinsiyetli olmaları zaten mümkün değildir.

Üstelik bu anlayış İblis denen varlığı anlamamızı da engellemiştir. Biraz önce verdiğimiz ayetlerde Yüce Allah, iblis’in bir zürriyyeti olduğunu belirtmişti. Unutulmamalıdır ki; iblis Yüce Allah’a isyan ettiğinde o da melekler arasında bir melekti. Daha en başta melekleri cinsiyeti olmayan varlıklar olarak tanımlayan geleneksel anlayış, bir zamanlar melekler arasında olan iblisin de soyu olmayacağına hükmetmiş ve tamamen farklı bir kişilik olan şeytan/ları iblis olarak nitelemiştir.  Sonuçta neredeyse tüm tefsir kitaplarımızda şeytan ve iblis aynı kişi olarak tasvir edilmiş ve bu anlayış inanç olarak yerleşmiştir. Oysa bu ikisinin aynı kişiler olması söz konusu bile değildir. İblis ismi Kur’an’da genelde Âdem kıssaları bağlamında geçmektedir. Bu anlatımlar içinde iblis ve şeytan kelimeleri arasındaki farkı en bariz şekilde görebileceğimiz yer ise Bakara suresindeki anlatımdır.

Bakara 2/30-34

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً ۖ قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ ۖ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

(2/30) Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.

وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَٰؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

(2/31) Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.

قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

(2/32) Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler.

قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ ۖ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

(2/33) Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.

وَإِذْ قُلْنَا لِلْمَلَائِكَةِ اسْجُدُوا لِآدَمَ فَسَجَدُوا إِلَّا إِبْلِيسَ أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

(2/34) Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu (DİB meali).

İşte bu ayetlerin anlattığı süreç, meleklerden biri olan iblis’in Yüce Allah’ın emrine karşı geliş sürecinin arka planını anlatmaktadır. Fakat son ayete dikkat edilirse وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ “kafirlerden biri oldu” şeklinde bittiği görülecektir. Bu cümlenin “kafirlerden biri oldu” şeklinde bitmesi sadece iblisin kafir olduğunu değil aynı zamanda ondan başka kafirlerin de olduğunu göstermektedir. Buraya kadar anlatılanlarda secde etmeyen ve Yüce Allah’a karşı gelen kişi İblistir. Kur’an’da anlatılan tüm Âdem kıssalarını kronolojik bir sıralamayla okuduğumuzda bundan sonrasında İblis ismi hiç geçmemekte, onun yerine Şeytan ismi kullanılmaktadır.

 

O AĞACA YAKLAŞMAYIN!

Bakara 2/35-36

وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

(2/35) Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (DİB meali).

فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ ۖ وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ ۖ وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ إِلَىٰ حِينٍ

(2/36) Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de “Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” dedik (DİB meali).

Araf 7/20

فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُورِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْآتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهَاكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هَٰذِهِ الشَّجَرَةِ إِلَّا أَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ أَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِدِينَ

Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan avret yerlerini onlara açmak için kendilerine vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı ancak, melek olmayasınız, ya da (cennette) ebedî kalacaklardan olmayasınız diye yasakladı.”

Aynı olayın anlatıldığı tüm diğer yerlerde de Âdem ve eşine vesvese veren İblis değil şeytandır. Anlatılan olaylar birbirinin devamı olsa da isim değişmektedir. Geleneksel anlayışın, İblis ve Şeytanı aynı kişilik olarak belirtmesinin arkasında ne yazık ki yine Yüce Allah’ın kelimelerine İsrailiyat üzerinden mana yükleme girişimleri vardır. Daha önce de değindiğimiz gibi geleneksel anlayışa göre ilk insan bir erkektir ve eşi de o erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kur’an’dan hiçbir temeli olmayan bu anlayış İsrailiyat üzerinden kitlelerin inancının bir parçası haline getirilmiştir. Fakat ne yazık ki iş sadece burada da kalmamış tüm kıssa, tıpkı Yahudilerin dizayn ettiği hale sokulmuştur. Bugün elimizde bulunan ve Yahudiler tarafından tahrif edilmiş olduğuna Kur’an’ın şahitlik ettiği Tevrat’ta bu kıssa şöyle geçmektedir.

RAB Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. 

Adem, 

“İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, 

Etimden alınmış ettir” dedi, 

“Ona ‘Kadın denilecek, 

Çünkü o adamdan alındı.” 

Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Adem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.[6]

RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, “Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. 

Kadın, “Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı “Ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” 

Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi “Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” 

Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi.  İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar.[7]

İşte Tevrat’ta geçen bu kıssa neredeyse tüm İslam uleması tarafından olduğu gibi alınarak Kur’an’ın açıklaması denilerek tefsir kitaplarına konulmuştur. Aşağıdaki satırlar bir Yahudi hahamının Tevrat’ta geçen yukarıdaki pasajı açıklaması değil, çok muteber kabul edilen bir müfessirin Kur’an daha iyi anlaşılsın! diye açıklamalar yaptığı tefsirinden alınmıştır.

Âdem (a.s) zevcesi Havva (a.s)’dır. Ona bu ismi ilk veren yine Âdem’dir. Havva, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden farkına varmaksızın yaratılmıştır. Eğer bundan dolayı bir acı çekmiş olsaydı, hiçbir erkek hanımına şefkat göstermezdi. Uyandığında: Bu kimdir diye sorulmuş, Hz. Âdem de: Bu bir kadındır, cevabını vermiş. Ona: Adı nedir, diye sorulunca o da: Havva demiş. Niye bir kadındır (imrae) dedin diye sorulunca o: Çünkü (kişi anlamına gelen) mer’den alınmadır. Bu sefer: Neden peki Havva adını verdin, diye sorulunca, Hayy (diri)’den yaratılmıştır, cevabını vermiş.

İbn Mesud ve İbn Abbas der ki: Âdem cennete yerleştirilince, yalnızlıktan sıkıntılı bir halde yürüyüp durdu. Uykuya dalınca Havva, sol tarafından, kısa kaburga kemiğinden yaratıldı ki, onunla sükûn bulsun ve onunla yalnızlıktan kurtulsun. Âdem uyanıp da onu görünce sen kimsin, diye sormuş, o da: Ben bir kadınım, benimle sükûn bulasın diye, senin kaburga kemiklerinden yaratıldım, cevabını vermiş. İşte Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamı da budur: “Sizi tek bir candan yaratandır O. Bu candan da onunla sükûn bulsun diye eşini yaratmıştır.” (7/189)

İlim adamları derler ki: İşte bundan dolayı kadında bir eğrilik vardır. Zira kadın eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır…Denilir ki: Yasak ağaçtan ilk yiyen İblis’in aldatması ile Havva olmuştur ve İblis ilk olarak Havva ile konuşmuştur. Çünkü Havva yastığın vesvesecisidir (erkeğe vesvese kadından gelir anlamındadır). Kadınlar aracılığıyla erkeklerin ilk maruz kaldığı fitne de budur. İblis Havva’ya şöyle dedi: Sizin bu ağacı yemekten alıkonulmanızın tek sebebi bunun ebedilik ağacı olmasıdır. Çünkü İblis her ikisinin de ebedi kalmayı sevdiklerini öğrenmişti. O bakımdan onların hoşuna gidecek sevdikleri bir şeyi öne sürdü. Zaten kişinin bir şeyi çok sevmesi onu kör ve sağır eder. Havva, Âdem’e yeme teklifini yapınca o, bu teklifini reddetti ve Allah’ın kendisine verdiği emri hatırlattı. İblis, Havva’ya ısrar etti, o da Âdem’e ısrar etti. Nihayet Havva şöyle dedi: O ağaçtan senden önce ben yiyeyim. Bundan dolayı bana bir zarar gelirse sen kurtulmuş olursun. Havva ağaçtan yediği halde zararını görmedi. Âdem’e gelip: Ye, ben yedim ve bana bir zarar olmadı, deyince Âdem de yedi ve bu sefer onların ayıp yerleri görünmeye başladı…

Nakledildiğine göre yılan cennette Âdem’in hizmetçisi idi. Allah’ın düşmanı İblis’e böyle bir imkân vererek cennette Âdem’e karşı düşmanlığını açıkça ortaya koyarak Âdem’e ihanet etmiştir. Cennetten yeryüzüne indirilmeleri üzerine aralarındaki düşmanlık pekişti ve rızık olarak ona toprak verildi. Ona şöyle denildi: Sen Âdemoğlunun düşmanısın, onlar da senşn düşmanındır. Onlardan seni kim görürse başını ezer.

Sakine bint el-Cad, Serra bint Nehban el-Ğaneviyye’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a)’ı şöyle derken dinledim: “Küçük olsun büyük olsun, siyah olsun beyaz olsun yılanları öldürünüz. Çünkü km yılan öldürürse bu onun cehennemden kurtulmalık fidyesi olur ve kim yılan tarafından öldürülürse o da şehid olur.[8]

Muteber! tefsircimizin yazdıkları sadece bununla sınırlı değildir. Fakat bu kadarı meseleyi anlamak için yeterlidir. Bu alıntının Kur’an’a iman ettiğini söyleyen bir müfessir tarafından yazılmış Kur’an tefsiri mi yoksa Yahudi bir hahamın yukarıdaki Tevrat pasajına getirdiği tefsir mi olduğunun takdirini vicdanlara bırakarak konuya devam ediyoruz.

İşte bu tefsirler üzerinden Yüce Allah’ın ayetlerindeki kelimelere mana verilmiştir. Bu anlatıma göre aşağıdaki ayette yasaklanan şey bir ağaçtır.

Bakara 2/35

وَقُلْنَا يَا آدَمُ اسْكُنْ أَنْتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ وَكُلَا مِنْهَا رَغَدًا حَيْثُ شِئْتُمَا وَلَا تَقْرَبَا هَٰذِهِ الشَّجَرَةَ فَتَكُونَا مِنَ الظَّالِمِينَ

Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (DİB meali).

Ayette geçen “ağaca yaklaşmayın” cümlesi üzerine getirilen tefsirleri okumaya da, aktarmaya da sabrımız yetmemektedir… Şunu belirtelim ki, “ağaç” diye mana verilen الشَّجَرَةَ (şecera) kelimesi ağaç anlamında değil, soy kabile, boy, zürriyet anlamındadır. Yüce Allah Âdem’e bir ağaca yaklaşmamayı değil, İblis soyuna yaklaşmamayı emretmiştir. Bu kelimeye ağaç manası verilmesi sadece ve sadece İsrailiyat’tan dolayıdır. İşte bu kelimeye ağaç manasının verilmesi, İblis ve şeytanın aynı kişilik olarak anlaşılmasına neden olmuştur. Oysa şeytanlar İblisin soyudur ve Yüce Allah’ın yaklaşmayın dediği ağaç değil, işte bu soydur. Takdir edilmelidir ki bu çalışmanın konusu “ilk yaratılış” meselesi değildir. Allah dilerse tüm bu konuların detaylıca ele alınacağı yaratılış meselesiyle ilgili bir çalışma yine bu sitede istifadeye sunulacaktır. Şimdilik bu konuyu burada kesip asıl konumuza dönelim.

Kökeni hakkında müfessirler arasında bir hayli tartışmanın bulunduğu İblis kelimesi بلس (ba+lam+sin) kök harflerinden türemiştir ve Kur’an’da bu kökten türemiş 16 kelime bulunmaktadır. Kök manası “aşırı ümitsizlikten kaynaklanan hüzün, keder, tasa” olan bu kelime Kur’an’da 11 defa İblisin ismi olarak geçmektedir. Aşırı ümitsizliğe düşene “mublis”, çoğunlukla suskun olduğundan ve kendisini ilgilendiren şeyleri unuttuğundan dolayı, bir kimse sustuğunda ve ortaya koyacak delili kalmadığında ona “eblesa” denmiştir.[9]

Aynı şekilde bu kökten: “Hayret etmek, şaşmak, hayretinden dolayı suskun kalmak, üzgün ve bezgin olmak, başını eğmek, sus pus olmak, cevap verememek” anlamlarına gelen fiiller ve “ümitsizlik, suskun, şaşkın, hücre gibi isimler türemiştir.[10]

Müfessirlerimiz tıpkı İblis kelimesinde olduğu gibi şeytan kelimesinin kökü ile ilgili de ihtilaf etmişlerdir. Hatta Kur’an’da 88 defa geçen bu kelimenin Arapça olmadığını söyleyenler bile çıkmıştır. ش ط ن (şın+tı+nun) kök harflerinden ismi tasğir bir isim olan bu kelime “uzak olmak, muhalefet etmek, karşı çıkmak” anlamlarındadır. Bu kelime sadece gayb aleminin varlıkları olan cinler için değil aynı zamanda insanlar içinde kullanılmıştır.

Enam 6/112

وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاطِينَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ يُوحِي بَعْضُهُمْ إِلَىٰ بَعْضٍ زُخْرُفَ الْقَوْلِ غُرُورًا ۚ وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ مَا فَعَلُوهُ ۖ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ

İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak (DİB meali).

Bu ayetten şeytanların cinlerden olduğu ve insanların da aynı isimle isimlendirilebileceği anlaşılmaktadır. Nasıl ki tüm insanlar şeytan değilse tüm cinler de şeytan değildir. Bu her şeytanın bir cin olduğu ama her cin’in şeytan olmadığı anlamına gelmektedir…

 

……………………………

 

Gaybi varlıklarla ilgili Süleyman kıssaları bağlamında söyleyebileceğimiz şeyleri bu kadarla sınırlı tutmak, daha fazla uzatmamak gerekmektedir. Çünkü hem asıl konumuzdan bir hayli uzaklaştık hem de ele aldığımız konuların hepsi çok daha büyük çalışmaları hak edecek kadar önemlidir. Buraya kadar anlattıklarımız yeterli olmasa da gaybi varlıklarla ilgili genel bir bakış açısı oluşturacağını ümit etmekteyiz.

Asıl konuya dönmeden önce kısa bir hatırlatma yapmak yerinde olacaktır…

Hatırlanacağı üzere gaybi varlıklar konusuna girişimiz Kehf suresinde anlatılan Zel-Karneyn kıssasının bizi Süleyman’a götürmesinden dolayı idi. Zel-Karneyn, kendi emrine girmesi gerekirken kaçan dikbaşlı birinin peşinden yine kendi emrinde olan başka birini göndermişti. O gönderilen aracı, dikbaşlının kaçıp saklandığı yere gelmiş, onu bir kavme liderlik yapan dişi bir liderin gücünü kullanarak saklanırken bulmuştu. Yüce Allah Zel-Karneyn’i yani Süleyman’ı; kendi emrine girmesi gerekirken girmeyen o dik başlıyı sakladıkları ve ona arka çıktıkları için o kavmi cezalandırıp cezalandırmama konusunda muhayyer bırakmıştı. Bu kıssanın, Neml suresinde anlatılan Süleyman kıssasının bir parçası olduğunu söylemiştik. İşte o kıssa, zoraki olarak bize gayb aleminin varlıkları hakkında buraya kadar anlatılan açıklamaları yapmaya mecbur etti. Çünkü Süleyman kıssalarına gaybi varlıklar karışmış, onlar Süleyman’ın emrine verilmiştir. Bunun nasıl bir ortamda ve hangi ilkelerle gerçekleştiğinin ortaya konulması gerekmektedir…

Şimdi kıssaya kaldığımız yerden devam edebiliriz. Yoluna dürüstlükle gireni karanlıklardan aydınlığa çıkaran Yüce Allah’tır.

 

Ramazan DEMİR

 

 

[1]Kur’an’daki kelime sayısı yaklaşık 77.500 dür.

[2]Abdullah b. Salih, Ebu Salih el-Mısri, el-Leys’in katibidir H.122 tarihinde vefat etmiştir. Bkz. Takribu’t Tezhib, s.308.

[3]R. El İsfahani, El-Müfredat CNN md.

[4]R. El İsfahani, El Müfredat MLK md.

[5]Pastör Dr. Behnan Konutgan, Pastör Levent Kınran, Pastör İhsan Özbek, Dr. Mine Yıldırım, İlahiyat ve Arkeoloji uzmanları Ken Wiest, Dr. Paul Lavrance, Pam Richardson; Kutsal Kitap Sözlüğü, Melek md. s.447.

[6]Tevrat, Yaratılış 2/21-25

[7]Tevrat, Yaratılış 3/1-7

[8]Kurtubi, El Camiu Li Ahkami’l Kur’an; c.1.s.596-599

[9]R. El İsfahani, El Müfredat BLS md.

[10]Yrd. Doç. Dr. İlyas Karslı, Yeni Sözlük BLS md.s.234.

11 yorum

  1. Arapça bilmiyorum fakat Bakara 35. surede geçen şecera kelimesine soy anlamı vermeniz Taha suresi 121. ayeti nası anlamamızı gerektiyor sizce. Taha 121 e göre yenilen şey nedir? Teşekkürler.

    • 123456

      Makalenin içinde de belirttiğimiz gibi; bu makalenin konusu yaratılış meselesi değildir. Konu yaratılış meselesi olmadığı halde değinmemiz ele aldığımız konudan kaynaklanan bir zorunluluktu. Siz Ta-Ha suresinde geçen فَأَكَلَا “EKELE” fiilini sormuşsunuz? fakat aynı olaydan bahseden ARAF 22.ayette ise kullanılan fiil ذَاقَا ZAKA fiilidir..Burada “ne yediler” sorusunu sormadan önce neden iki farklı fiilin kullanıldığı daha önem kazanmaktadır. Sadece bu da değil, Ta-ha suresinde kullanılan zamirlerle aynı olayı anlatan Araf suresindeki zamirlerin takibi yapıldığında ortaya cevaplanması gereken çok daha büyük sorular çıkmaktadır. Bakara 35.ayete bakıldığında orada Yüce Allah’ın yasakladığı fiil EKELE (yemek manası verilen) fiilidir. ARAF suresine baktığımızda Adem ve eşinin yaptığı fiil فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ (meallerin bir kısmında ne zaman ki yediler, bir kısmında ise tadına baktılar manası vermiştir) ZAKA fiilidir. Fakat Taha suresinde ise onların yaptığı fiilin EKELA olduğu geçmektedir. Bu farklı kullanımlar “ne yediler” sorusunu değil “neden farklı kullanımlar” sorusunu sormayı gerekli kılmaktadır. EKL kününden türemiş kelimeler Kur’an’da 109 defa ZVK kökünden türemiş kelimeler ise 63 defa geçmektedir..Bunların tamamına bakmadan her ikisine de “yediler” manası vermek asla doğru değildir. Ne yediler şeklinde bir soru daha baştan bir bir şeyler yediğini kabul etmektir. Oysa çalışmalarımıza dikkat ettiyseniz mümkün olduğunca ön yargılardan ve peşin kabullerden uzak bir anlama çabası içinde olduğumuzu görmüşsüzündür. Yaratılış meselesini her yönüyle ele almaya çalışacağımız müstakil bir çalışmayı Allah diler ve izin verir de yayınlarsak bu sorularınız daha detaylı cevaplandırılacaktır..

  2. “Kane minel kafirin” ibaresini nicin “Kane minel cinni” ibaresini cevirdiginiz gibi çevirmiyorsunuz?

    Ümit kesen(iblis) bir melek olabilme olasılığına inanıp; son bir imtihana tabi tutulan kafir bir melek olabilme olasılığına inanmıyor musunuz?

    Niçin O melek yani iblis ile “ilk saptırıcı şeytan” aynı varlık olmasın ki?

    Selam

    • BULBULA

      Kane minel kafirin cümlesi ile Kane mine’l cinni cümlesi arasında mahiyet farkı var..Birinin kafir değilken sonradan kafir haline gelmesi mümkündür ama birinin cin değilken sonradan cin olması mümkün değildir…Bu yüzden “Kane minel kafirin” kelimesi “kafirlerden biri oldu” anlamında, “Kane minel cinni” kelimesi ise “cinlerden biri idi” anlamındadır.

  3. Kane minel kafirin ibaresini aynı şekilde çevirirsek diyorum;

    A) kafir olduğu için mi secde etmedi? (Kafirlerden idi)
    B) Secde etmediği için mi kafir oldu? (Kafirlerden oldu)

    A şıkkının hem gramere hem mantığa daha uygun olduğunu düşünüyorum.

    Şu 2 ayeti beraber düşünürsek belki bana hak vereceksiniz.

    ve iblisin imtihan edilen kafirliğinden belki de gafil olan bir melek olduğunu kabul edemez miyiz?.

    “Ben sizin bilmediğinizi biliyorum” + “Kalplerin içini yalnız Allah Bilir”

  4. Bulbula

    Aziz kardeşim…Bir kelimenin, ya da bir cümlenin gramere uygunluğunun ölçüsü “ben öyle olduğunu düşünüyorum” değildir…Bunun yanında iblisin kafiriliğinin imtihan edildiğine dair de ortaya bir delil koymanız gerekmektedir. Zira kafirlik zaten imtihanı kabul etmemenin sonucunda ortaya çıkan bir durumdur. Kalplerin içini yalnız Allah bilir şeklinde belirttiğiniz cümle Kur’an’da genellikle “VALLAHU ALİMUN Bİ ZATİ’S SUDUR” şeklindedir ve SUDUR başka bir şeydir KALB başka bir şey..Meallerin Hem SUDUR hem FUAD hem de KALB kelimelerin hepsine kalb anlamı vermeleri ilkesizlik ve hatta tahriftir… “VALLAHU ALİMUN Bİ ZATİ’S SUDUR cümlesinin anlamı asla “kalplerin içini Allah bilir değildir..ALLAH SUDURLARIN ZATINI BİLİR şeklindedir.

  5. Benim cahilliğimi bir kenara bırakalım; çok basit bir şey söylüyorum. Sonuçta siz şu iki ibareyi aynı dilbilgisi ilkelerine uygun çevirmiyorsunuz.

    1-) Kane minel kafirin.
    2-) Kane minel cinn.

    Videolarınıza yazılarınıza olabildiğince yetişmeye çalışan bir takipçiniz Saygılar selamlar.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*