SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -16-

DÜŞÜNMENİN VE AKLETMENİN KOORDİNATLARI

Süleyman kıssalarını anlamak için ilk başta yapılması gereken şey, doğru bir başlangıç noktası tespit etmektir. Bu nokta, hem meselenin ilk yapı taşını oluşturan delil, hem de insan düşüncesi için ilk koordinat noktası olma özelliğine sahip olmalıdır. Meselenin böylesine geniş bir düzleme yayılması, Süleyman kıssalarının ana konusunun, gaybi varlıklar üzerinden anlatılmasıdır. “Cinler ve şeytanlar Süleyman’ın emrine verildi” cümlesini dille telaffuz etmek kolaydır ama bu cümlenin tasavvurlarda oluşturması gereken karşılığını anlamak, hiç de kolay değildir. Bir kere, cin ve şeytan kelimelerine yükleyebileceğimiz her anlam, tasavvurumuzu oluşturan müşahede aleminin dışında olacaktır. Yolda görsek tanıyamayacağımız, anlatılsa anlayamayacağımız, gösterilse bile göremeyeceğimiz varlıklara, tasavvur dünyamızda doğru karşılıklar vermeden, onların Süleyman’ın emrine girmelerini asla anlayamayız.

Yüce Allah bir şeyi yoktan var ederek, ona, varlık aleminin gayblerinde yahut müşahade aleminin bilinirliliğinde yer vermişse, o şey hakkında her türlü soru sorulabilir demektir. Çünkü yoktan var edilerek varlık alemine getirilen her bir şey, aynı zamanda anlamın da konusu olmaktadır. Hele bu varlıkları, kendi kelimelerinin konusu yapmışsa, onu anlamak, hayati derecede önem kazanmış demektir. Çünkü Kur’an’ın bize ulaştırılmasının tek sebebi, anlaşılsın diyedir. Kendisi, baştan sona anlamın konusu olan bir kitap, bahsettiği konulardan herhangi birine anlaşılmadan inanılmasını doğru karşılamayacaktır. Zaten bir şeye anlamadan inanmanın ağızda gevelenen boş sözden öte bir kıymeti de yoktur.

Tüm varlıklar içinde varlığı sorgulanmayacak tek kişi, Yüce Allah’tır. Çünkü her şeyi başlatan ama başlangıcı olmayan, her şeyi sonlandıran ama sonu olmayan tek zat, O’dur. Bir insanın onun varlığını sorgulaması için, her şeyden önce yokluk denen şeyi kavraması, sonsuz denilene ulaşması gerekmektedir. Düşünce düzlemi var olan üzerinden olan insanın, O’nun varlığını sorgulaması, komik ve bir o kadar da mantıksızdır, akıl dışıdır. Çünkü akıl denilen şeyin tüm kapasitesine rağmen, yokluk denilen şeyi kavrayamadığı ve kavrayamayacağı her insanın yokluk üzerine birazcık düşünmesi ile anlaşılabilecek bir şeydir. Hele son derece aptalca bir tavırla “her şeyi Allah yarattı tamam, peki onu kim yarattı?” şeklinde bir soruyu aklın bir sorusu olarak görmek, kelimenin tam anlamıyla patolojik bir durumdur. Sanki bu soruyu soran akıl, Allah’ı kavradı, onu ihata etti, daha kaba bir tabirle onu tüketti de şimdi tüketemeyeceği daha üst bir değerin peşine düşmektedir. Aklın hudutları gayet ortadadır. Akıl sadece varlık alemine getirilmiş olanı, başlatılmış olanı ve sonlandırılabilir olanı kavrar ve ihata eder. Bu hudutların ötesini kavrayamayan bir aklın, başlangıcı olmayanı sorgulaması için, önce o sınırın ötesine geçmesi gerekmektedir. O sınırlar da gayet ortadadır, buyursun geçsin eğer geçebiliyorsa!

O sınırın geçilmesi mümkün olmadığı için, o sınırın ötesiyle alakalı bilgileri, o sınırın ötesindeki tek kişi olan sadece Allah verebilir. İşte resullerin getirdikleri bilgiler, o bilgilerdir. Buna inanmak veya inanmamak kişilerin kendi iradelerindedir. Aslında o bilgiler de ortada ve kolayca ulaşılabilir durumdadır. Yeryüzünde Kur’an kadar kolay ulaşılabilen başka bir metin yoktur.

İnsan aklı, herhangi bir varlığın ilk nasıl başladığı ile ilgili binlerce soru sorsa bile gidip dayanacağı en uç nokta, Yüce Allah’ın o varlığı yoktan var ederek varlık sahnesine getirdiği o an olacaktır. Bu durum varlık alemine getirilmiş her bir yaratık için geçerlidir. Aslında varlık alemine gelmiş her şey için kullanılması gereken doğru kelime, “yaratılmış” kelimesidir. Evet tüm varlık aleminin ortak paydası, yaratılmış olmaktır. İnsan, hayvan, bitki, taş gibi tür farklılıkları ve daha özel tanımlamalar bundan sonrasında başlamaktadır. Hangi formda ve şekilde olursa olsun, görülebilir veya görülemez olsun, yaratılmış olmak demek, bir mekân ve o mekânın hareketlerinden ortaya çıkan ve her gök cismine göre farklı anlamlar taşıyan bir zamanın içinde olmak demektir. İşte her yaratılmış için geçerli olan bu durum, aynı zamanda onların bilenebilir, kavranabilir ve tavır geliştirebilir olması anlamına gelmektedir. Aklın ulaşamadığı ve kavramadığı varlık sınırının ötesidir. Ama bir şey var olmuşsa, o sınırın ötesinden bu tarafa geçmiş ve aklın sınırlarına girmiş demektir.

Bir varlığı anlamanın en önemli göstergesi, ona karşı tavır geliştirebilme imkanına sahip olmaktır. Tavır geliştirilemeyen ve onun konumuna göre pozisyon alınamayan bir varlık, ya bilindiği halde dikkate alınmıyordur ya da bilinmiyor demektir. Herhangi bir varlığa karşı doğru tavır ve pozisyonun alınamaması, insan hayatında hem büyük güçlükler yaratmakta hem de gerçeğin çok farklı görünmesine sebep olmaktadır. Mesela, mikro organizmaların bilinmediği dönemlerde, insanların çaresiz kaldığı veba, kolera, tifo gibi salgın hastalıkların sebepleri ile ilgili insanların tarihte, cadı, uğursuzluk, şeytani güçler gibi tanımlamalar getirerek çok komik tavırlar takındığı bilinen bir şeydir. Görünen veya görünmeyen ama bilinen bir varlığa doğru tavırların geliştirilmesi, ancak o varlığa getirilen doğru tanımlamalarla mümkündür.

İnsanın yaratılmış varlıklar karşısında doğru tavır takınamadığı, bu yüzden hem kendi dengesini hem de kendi dışında kalan varlıkların dengesini bozduğu, izaha ihtiyaç duymayacak kadar ortadadır. Savaşlar, açlık, katliamlar, sömürü, ahlaksızlık, kötülüğün ve çirkin işlerin alabildiğine yayılması, bencillik, kalabalıklar arasında yalnızlık, işte bunun, yani insanın var olana karşı doğru tavır geliştirememesinin sonucudur. Tüketim ve yararlanma adına, denizlerin kirlenmesi, buzulların erimesi, solunan havanın her gün daha da kötü bir hale gelmesi, bitki ve hayvan türlerinin giderek daha da azalması hatta birçok türün yok olması da, işte bunun sonucudur. Gördüğü ve yararlandığı varlık türlerine karşı doğru tavır takınmamanın bedeli elbette bir gün ödenecektir, hem de en ağır şekliyle. Hem de iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla herkes ödeyecektir.

Araf 7/155

وَاخْتَارَ مُوسَىٰ قَوْمَهُ سَبْعِينَ رَجُلًا لِمِيقَاتِنَا ۖ فَلَمَّا أَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ قَالَ رَبِّ لَوْ شِئْتَ أَهْلَكْتَهُمْ مِنْ قَبْلُ وَإِيَّايَ ۖ أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاءُ مِنَّا ۖ

Musa belirlediğimiz gün için halkından yetmiş adam seçti. Bunlar bir depremle sarsılınca dedi ki “Rabbim! Tercihi sen yapsaydın onları da beni de daha önce etkisiz hale getirirdin. Aramızdaki akılsızların yaptıkları yüzünden bizi yok mu edeceksin?…

İçimizdeki beyinsizlerin yeryüzünü fesada uğratmasının bedeli, elbette herkesten çıkacaktır. Yüce Allah her bir varlığı yoktan var etmiş, onu varlık düzlemine getirerek anlaşılabilir, bilenebilir ve doğru tavır geliştirilebilir kılmıştır. Bununla yetinmemiş, insanlara mütemadiyen resuller ve onlarla birlikte vahiyler göndererek varlığa karşı takınılması gereken doğru tavırları en ince detayına kadar anlatmıştır.

Bakara 2/213

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ وَأَنْزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ ۚ وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ ۖ فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ ۗ وَاللَّهُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak; kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir (DİB meali)

Fakat, insan daha en başında varlığa karşı doğru tavır takınması için kendisine gönderilen vahiyleri kulak arkası etmiş ve onsuz da varlığa doğru tavır geliştirebileceğini düşünmüştür. Ve hala da böyle düşünmekte ve davranmaktadır. İnsanı bu şekilde derin bir aldanmanın içine iten şey, etrafındaki varlıklarla interaktif bir ilişki kurabiliyor olmasındandır. Bu varlıkları görüyor, üzerinde deney ve araştırma yapıyor, onları şekilden şekle sokuyor, kapasitelerinden faydalanıyor olması, aynı zaman da onun en büyük yanılgısı olmuştur. Çünkü o tüm bunları ulaşabildiği bilgi seviyesi üzerinden yapmaktadır ve varlıklar üzerindeki bilgisi durmadan değişmekte, hatta bazen taban tabana zıt olmaktadır. Durmadan değişen bilgiler üzerinden varlığa karşı tavır alması onu stabil bir anlayıştan, oradan oraya savrulan ve her savrulmada çok şey kaybeden nesne haline getirmiştir. Mesela, çok değil yüzyıl önce petrol denilen şey, insanlığın ittifakla üzerinde birleştiği nimet ve zenginlik kaynağı olarak görülürdü. Ama şimdi aynı maddenin insanlığın sonunu getirebileceğine inanılmaktadır. Çok kısa bir zaman öncesine kadar bitkilerin genleriyle oynayıp, onları daha verimli, daha güzel hale getirmek revaçta iken, şimdi genleriyle oynanmış bitkilerin, insanlığa hiçbir yararının olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat heyhat iş işten geçmiş, değerli ve önemli gördüğü bu şeyler çoktan dünyasını karartmıştır. Bunu gören insanlık şimdi bu işten kendisini kurtaracak çareler aramaktadır.

Müşahede edebildiği alemle ilgili, müşahede etmesine rağmen bu savrulmalara kendini mahkûm eden insanlık, var olan ama müşahede edemediği alemle ilgili ötekinden daha beter bir savrulmanın içine girmiştir. Kur’an diliyle gayb dediğimiz alemle alakalı, insanlık iki temel gruba ve yüzlerce alt gruba bölünmüştür. İki temel grup; gayba inananlar ve inanmayanlar şeklindedir. Gayb’i bir aleme veya gayb’i varlıklara inanmamayı tercih edenlere karşı geliştirebilecek yegâne tavır, anlayacak akıl dilemekten başka bir şey değildir. Aslında gayba iman etmemek, müşahede edilebilir alemi doğru tanımlamamanın ve doğru tavır geliştirememenin doğal bir sonucudur. Yani şu görünen alem doğru anlaşılmaz ise, gayb’a iman etmek mümkün değildir. Her neyse bizi ilgilendiren gayb’a iman etmemek değil, iman etmektir.

Daha önceki bölümlerde gayb alemi hakkında doğru bilgi alabileceğimiz ve bu bilgiler üzerinden doğru tavırlar geliştirebileceğimiz tek kaynağın Yüce Allah’ın vahiyleri olduğunu belirtmiştik. Tam burada akla gelen bir soruyu sormak ve bu bilgilerin nedenlerini doğru tespit gerekmektedir.

Görmediğimiz, bilmediğimiz, künhüne vakıf olmadığımız varlık türlerine karşı bilgi edinme ihtiyacı nereden doğmaktadır? Bunlara karşı doğru bir tanım ve bu tanımlar üzerinden tavır geliştirmeye ihtiyacımız var mıdır?

Eğer bize bildirilen gayb aleminin varlıklarının, hayatımız üzerinde birebir etkisi olmasaydı, elbette ki ne onları anlamaya ne de onlara karşı doğru bir tavır geliştirmeye ihtiyaç duymayacaktık. Bu durumda, inanılsa bile edinilen bilgi sadece meraklılarını ilgilendiren akademik ve spesifik bir konu olarak kalacaktı. Fakat, Yüce Allah’ın bildirdiğine göre gayb aleminin varlıklarına karşı doğru tanım ve tavır geliştirmek, her insanın yapması gereken bir şeydir. Çünkü vahyin bize tanıttığı bu varlıklar, her insanla interaktif bir ilişki içindedir. Her bir insanı her an gözetleyen ve onun yaptıklarını veya yapması gerekirken yapmadıklarını kaydeden, her insanın ölümünde aktif rol oynayan melekler, insana düşman olan ve bu düşmanlığından bir an olsun vazgeçmeyen şeytanlar, sadece meraklısının ilgilendiği bir konu olamaz!

Birazcık empati yapıldığında, kişinin meleklerle olan mesaisinin varlık türlerinin hiçbirinde olmadığı anlaşılacaktır. Çünkü ondan ayrılmayan, nereye gitse onunla giden, hayatıyla ilgili her türlü şeyi en ince detayına kadar kaydeden ikinci bir varlığı bulması imkansızdır.

İşte bundan dolayı, gayba inandığını söyleyen her insanın bu varlıklarla ilgili doğru bir tanıma ve doğru bir tavra vazgeçilmez ve ihmal edilemez şekilde ihtiyacı vardır. Fakat durum böyle olmasına rağmen, gayb’a iman ettiğini söyleyen kitlelerin, bu varlıklarla ilgili tavrı, sadece dilde “meleklere iman ettim” demekten öteye geçmemektedir. Müşahede aleminin görünürlülüğüne aldanıp, edindiği bilgiler üzerinden gayb’a inanmadığını söyleyen insan ile inandığını söyleyen insan arasındaki tek fark, ne yazık ki sadece dildeki bu söylemdir. Söylemde inanmadığını söyleyenlerden ayrılan inanan kesim, eylemde diğerlerinden hiçbir fark göstermemektedir.

Fakat iş gayb aleminin kötü varlıkları olan şeytana gelince, şeytanın varlığını kabul eden insanlarla, inanmadığını söyleyen insanlar arasında hem eylemde hem de söylemde büyük farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Ama ne yazık ki bu farklılıklar iyi yönde değil kötü yöndedir. Çünkü şeytan denilen figür, inanan kesimin tüm eksiklik, saçmalık, günah ve sapkınlarını kendisine yüklediği bir perde gibi olmuştur.

Kendisi bir cana kıyar, şeytana uydum der,

Kendisi zina yapar, şaytana uydum der,

Her türlü rezilliği yapar, şeytan beni saptırdı der,

İşin aslına bakılırsa inanan kesim arasında şeytan, melekten daha etkin bir figür haline gelmiştir. Bu yüzden inanan kesimin gayb alemi ile ilgili bilgisi ve geliştirdiği tavır, inandığı halde onu doğru bir yöne sevk etmemiş ve etmemektedir.

Mesela Yüce Allah, şeytanın insanın düşmanı olduğunu, insanın da onu düşman edinmesi gerektiğini birçok ayette söylemesine, şeytanın bu düşmanlığını nasıl yaptığını en ince detayına kadar bildirmesine ve bununla ilgili onlarca müşahhas örnek verilmesine rağmen onu düşman edinen ve onunla mücadele eden insanlar, neredeyse yok gibidir. O varlıklarla ilgili tüm bilgilerimiz, temeli olmayan yorumlar üzerinden olmaktadır.

Hemen belirtelim ki, gayb aleminin varlıkları ile elde edilen bir bilgi, Yüce Allah’ın vahyine dayanmıyorsa, o kesinlikle şeytanın insanlara üflediği bilgidir. Çünkü herhangi birinin gayb alemi ile ilgili bilgi vermesi, ancak ve ancak o aleme vakıf olması ya da o alemden biri olması ile mümkündür. Bu yüzden gayb alemi ile ilgili tek doğru bilgi, Yüce Allah’ın vahyidir.

Tüm bu açıklamalardan sonra konumuza geri dönecek olursak, Yüce Allah, Kur’an’ında, diğer resullerden hiçbir şekilde ayırmadan iman etmemiz gereken Allah resulü Süleyman’dan bahsetmiştir. Ona mübarek kitabında hiç de azımsanmayacak bir yer vermiştir. Geçmiş ve gelecek ile ilgili tüm bağlarını kurmuştur. Bize düşen, Yüce Allah’ın bize bildirdiği bu şeylerin tamamını anlamak ve kesinlikle Süleyman’ın Allah’ın bildirdiği gibi bir resul olduğuna iman etmektir. Yüce Allah mübarek kitabında şunu buyurmuşsa;

Sebe 34/12-13

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız.

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ ۚ اعْمَلُوا آلَ دَاوُودَ شُكْرًا ۚ وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır.

Sad 38/37-38

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı.

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik (DİB meali).

Evet, Yüce Allah bunları -ki buyurmuş- burada yapılması gereken şey, tefsircilerimizin yaptığı gibi cinlerin nereli oldukları, hangi işlerde nasıl çalıştırıldıkları, içinde at gezinen kazanların boyutlarını, yapılan heykellerin ne heykeli olduğunu bildiren (!) rivayetleri, hikaye ve efsaneleri, ayetlerin açıklaması olarak getirmek değil, şeytan, cin, rüzgar, kuş veya diğerlerinin ne olup olmadığını, Yüce Allah’ın kelimeleri ile tespit etmeye çalışmaktır. Yüce Allah’ın bu şeyleri bize haber vermesinden kaynaklanan iman zorunluluğu, heykellerin hangi şeyden yapıldığına ve neyin heykelleri olduğuna, kazanların neden yapıldığına ve boyutlarına iman değildir. Bizden istenen, Süleyman isminde bir resülün olduğuna ve bu resulün gaybi varlıklara da hükmetmiş olduğuna imandır. Bu imanın yerine getirilebilmesi, ancak gaybi varlıkların ne olduğu ya da ne olmadığını bilmekle mümkündür. Bu imanın yerine getirilmesi, ancak duyularımıza kapalı gayba bir beşerin nasıl hükmedebildiğini anlamamızla mümkündür. Değilse, Süleyman ve onunla ilgili anlatılanlar, imanın bir konusu değil, efsanelerin bir konusu olacaktır.

Bakara 2/136

قُولُوا آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ إِلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ وَالْأَسْبَاطِ وَمَا أُوتِيَ مُوسَىٰ وَعِيسَىٰ وَمَا أُوتِيَ النَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِنْهُمْ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz” (DİB meali).

(Not: Bu ve bunun gibi dört ayette geçen “esbat” (وَالْأَسْبَاطِ) kelimesi, tüm meallerde ya yukarıdaki gibi “Yakupoğulları” şeklinde ya da “torunlar” şeklinde çevrilmiştir. Bu kelime ile ilgili bir çalışmayı yine bu sitede e kitap olarak yayınlanan Yusuf kitabında yayınlamış bulunmaktayız.)

Evet, hiçbirini diğerinden ayırmamak bize düşen imandır. Fakat ne yazık ki hem tefsir geleneğinde hem de yürürlükte olan anlayışlarda, Süleyman, Yahudilere gönderilmiş, bizi ilgilendirmeyen, hayatı ve kıssalarından örnek alınması ve hatta iman edilmesi gerekmeyen bir resuldür. Yani bırakın Süleyman kıssalarında geçen cinler, şeytanlar, rüzgâr ve kuşların doğru tanımlanmasını, bizzat Süleyman’ın kendisi doğru yere konumlandırılmamıştır.

Şu unutulmamalıdır ki, kıssalarında anlatılan olayların boyutu ve derinliği ne olursa olsun Yüce Allah’ın tüm resulleri, insanlığın şeksiz şüphesiz peşinden gitmesi gereken imamlardır. Hiçbirinin kıssası, her okuyanın kendi kafasına göre hiçbir ilke tanımadan, öğüt, nasihat ve dersler çıkarması için anlatılmamıştır. Bu kıssalar hikâye değildir. Adım adım izlenmesi ve hiç şüphe edilmeden bu izlerin doğru olduğuna kesin iman edilmesi gereken işaretler yani ayetlerdir.

Yüce Allah’ın Süleyman üzerinden gayb aleminin varlıklarını anlatması, bizim o gayb alemini bilip doğru tanımlar ve doğru tavırlar geliştirmemiz içindir. Kaldı ki doğru tanım getirmediğiniz bir şeyden, doğru öğütleri ve nasihatleri çıkarmak asla mümkün değildir. İman, anlamın üzerine bina edilir. Anlamı olmayana iman edilmesi, istense bile mümkün değildir. Tavır ise, anlaşılıp iman edilen üzerinden geliştirebilir.

Melekler, cinler ve şeytanlar, gayb aleminin varlıklarıdır ve biz bunlardan, meleklerin dostumuz, gözetleyicilerimiz, yaptıklarımızı veya yapmamız gerekirken yapmadıklarımızı kaydedicilerimiz olduğuna, şeytanların düşmanlarımız ve daima onlara karşı uyanık olmamız gerektiğine, cinlerin ise bizim gibi inananları olan ve olmayan ilişki kurmamız gereken varlıklar olduğuna iman etmemiz gerekmektedir. Fakat her biri için doğru tavırları belirlememiz, ancak onların içeriğini anlamamızla mümkündür. Bunlar için, bize gerekli olan doğru bilgileri verebilecek kaynak ise sadece Kur’an’dır.

Çalışmanın bundan sonrasında, işte bu varlıklar tek tek ele alınacak, istenilen derinlikte olmasa bile onlara karşı doğru tavır almamızı sağlayacak saptamalar yapılacak, en azından bu varlıkların Süleyman kıssalarında nasıl bir rol oynadığı anlaşılmaya çalışılacaktır. Her durumda, Yüce Allah, kullarına kılavuzluk ederek onları karanlıklardan aydınlığa, anlamsızlıktan anlama, şaşkınlıktan gerçeğe ulaştıran, hiçbir şekilde ortağı, dengi, benzeri olmayan tek İlah’tır. O’na sığındık, O’na dayandık, O’na güvendik.

 

Ramazan DEMİR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*