SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -15-

GAYB’IN KAYNAKLARI

 

Sad 38/35-38

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ لِي وَهَبْ لِي مُلْكًا لَا يَنْبَغِي لِأَحَدٍ مِنْ بَعْدِي ۖ إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

(35) Süleyman, “Ey Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) bahşet! Şüphesiz sen çok bahşedicisin!” dedi.

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرِّيحَ تَجْرِي بِأَمْرِهِ رُخَاءً حَيْثُ أَصَابَ

(36) Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi.

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

(37) Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı.

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

(38) Bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik (DİB meali).

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay (lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız (DİB meali).

Neml 27/16-19

وَوَرِثَ سُلَيْمَانُ دَاوُودَ ۖ وَقَالَ يَا أَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَأُوتِينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍ ۖ إِنَّ هَٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُبِينُ

(16) Süleyman, Dâvûd’a varis oldu ve “Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi ve bize her şey verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur” dedi.

وَحُشِرَ لِسُلَيْمَانَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

(17) Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

(18) Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir dişi (kraliçe) karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman’ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin” dedi.

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ وَأَدْخِلْنِي بِرَحْمَتِكَ فِي عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ

(19) Süleyman, onun bu sözüne tebessüm ile gülerek dedi ki: “Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!” (DİB meali).

Süleyman’ı diğer resullerden ayırıp olağanüstü biri haline getiren şeyler bu ayetlerde emrine verildiği söylenen varlık türlerinden dolayıdır. Çünkü her bir varlık türü ile ilgili bilgilerimizin tamamı olağan dışılıktan uzaktır. İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde akıllı ve iradeli varlıklar gibi konuşan kuşlar, ürkülen ve çekinilen varlıklar olmalarına rağmen bir beşerin hizmetinde iş gören cinler, daha yaratılış aşamasında Allah’a isyan etmiş ve düşmanlığını ilan etmiş olmasına rağmen zincirlenerek bir beşerin hizmetinde dalgıçlık veya duvar ustalığı yapan şeytanlar olağan olaylar olarak görülmemiştir. Hatta bu durum o kadar olağan dışıdır ki, insanlık tarihinde benzeri ikinci bir olayın olması bile söz konusu değildir. Meallerin ayetlere verdikleri manaları doğru kabul ettiğimizde hayvanlar alemi ile insanlar alemi, cinler ve şeytanlar alemi ile insanlar alemi arasında hiçbir sınır kalmamıştır. Akılsız ve iradesiz varlık türünden olduğu için herhangi bir emir veya yaptırımla muhatap olmayan karıncaların basbayağı iradeli ve akıllı varlıklar gibi konuşması, bu konuşmaları da Süleyman’ın duyması ve anlaması asla olağan bir olay değildir.

Bir önceki bölümde belirttiğimiz gibi Yüce Allah ilkeli olduğu ve her şeyin ilkeler çerçevesinde olması gerektiğini bildirdiği için olağan dışı olsa bile bu olaylarda mutlaka ilkelerin olması gerekmektedir. Öte yandan varlığa koyduğu ilkelerin değişmeden devam ettiği her gün gözümüzün önünde cereyan eden binlerce ve hatta milyonlarca doğa olayından da anlaşılmaktadır. Değilse bu ayetleri anlamanın, akletmenin ve hatta iman etmenin imkânı kalmamaktadır. Zira varlığa konulan değişmez ilkelerin yürürlükte olması her varlık için bir kural olmanın dışında varlık sebebi de olmaktadır. Güneşin hiç değişmeden dünyayı aydınlatması ve ısıtması, dünyanın hiç değişmeden belirlenmiş bir yörüngede ona uydu olması, güneş sistemindeki diğer gezegenlerin mevcut konumlarını ve yörüngelerini bozmadan sürdürmeleri onlar için bir kural olmanın çok ötesinde var olma sebepleridir. Çünkü bunlardan herhangi birinin durumunu değiştirmesi sadece kendi sonunu değil onunla organik bağı olan diğerlerinin de sonunu getirecektir. Çünkü varlık düzeni içinde hiçbir şey diğer şeylerden bağımsız, alakasız ve bağsız değildir.

Gök cisimleri için geçerli olan bu ilkelerin tamamı atmosfer altı canlılar ve cansızlar için de geçerlidir. Onların kendi halleri ve konumları aynı zamanda onların kaos olmadan varlıklarını devam ettirmelerinin sebebi olmaktadır. Mesela, yeryüzündeki kuşların tamamının birden akıllı ve iradeli varlıklar haline gelmesi, kendi türleriyle birlikte atmosfer altında yaşayan bir çok canlı türünün de yok olmasına sebep olacaktır. Yok olmasalar bile dünyadaki düzenin bilinenin çok dışında olacağı muhakkaktır. Kuşların akıllı varlıklar olması varlık düzeni içinde kapladıkları kendi yerlerini ve diğer varlıkları da sorgulamalarını beraberinde getirecektir. Çünkü akıl ve irade doğal olarak kendi varlığını anlamayı ve etrafındaki varlıkları da sorgulamayı beraberinde getirecektir. Kuşlardan bir ordu oluşturmak bir emir komuta zinciri gerektireceği gibi kuşların verilen emirleri anlamasını da zorunlu kılmaktadır. Bir kuşun eğitilmesi ve bazı şeylere alıştırılması onun iradeli ve akıllı olduğunun delili sayılamaz. Mesela, yakaladığınız bir papağanı ya da maymunu eğitebilirsiniz. İnsanlara ait birtakım hareketleri yapmalarını ya da bazı konuşmaları da öğretebilirsiniz. Fakat hiçbir maymuna varlık içinde nasıl bir yer kapladığını, yaptığı hareketlerin kendi lehinde ya da aleyhinde olup olmadığını öğretemezsiniz. Ne kadar çok şey öğretirseniz öğretin sonuçta yapılan şeylerin tamamı bir maymunun insanlara ait birtakım davranışları irade ve akıl kullanmadan yapmasıdır yani taklittir. Hatta öyle ki maymun bu taklidin bile farkında değildir. Bir papağan insanlara ait konuşmaları öğretmeniz o papağanın söylediği şeylerin ne anlama geldiğini bilerek söylemesi değildir. Onunki de insanların çıkardığı sesleri taklit etmekten öte bir anlam taşımaz asla. Bir papağanın, papağan olarak insanlara ait birtakım konuşmaları yapması papağan kaldığı müddetçe sevimlidir. Fakat birden akıllı ve iradeli hale gelen, hayatı sorgulama ve etrafındaki varlığı anlama ve anlamlandırma kapasitesine sahip bir papağan için çıkardığı her ses çirkin, anlamsız ve çok ilkel olacaktır.

Yukarıya aldığımız Neml suresindeki ayetlere bakıldığında bırakın bir kuşu bir karınca bile akıllı ve iradeli insanlar gibi konuşmaktadır.

Neml 27/18

حَتَّىٰ إِذَا أَتَوْا عَلَىٰ وَادِ النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَا أَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمَانُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir dişi (kraliçe) karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman’ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin” dedi.

Süleyman’ın akıllı ve iradeli varlıklardan yani cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan oluşmuş ordusuna bunları söyleyecek bir karınca akıllı ve iradeli bir varlık demektir. O sadece insan, cin ve şeytan ayrımını yapmamıştır aynı zamanda bunlar arasında kimin Süleyman olduğunu dahi bilmektedir. Doğrusu bu sözleri söyleme kapasitesinde olan biri, yaptığı hareketlerin sonuçlarını bilme kapasitesine de sahip biri olmak zorundadır. Bu durumda yaptığı her şey ceza ve mükafat gerektiren davranışlar olmak zorundadır. Şuurdan bahseden bir karıncanın şuursuz, akıllı varlıklar önünde ezilmemek için kaçmaktan bahsedenin akılsız, yuvaya girme iradesi ortaya koyacak birinin iradesiz olması söz konusu bile değildir. O halde bu varlık yaptığı her hareketin sorumluluğunu da üstlenebilir demektir. Dolayısıyla, insanların ekinlerinden yemesi ceza gerektiren hırsızlık, birini ısırması kısas gerektiren bir davranış olmak zorundadır. Çünkü neyi neden yaptığını bildiği gibi karşısındakinin de varlık içinde nasıl bir yer kapladığını bilmekte hatta bunu sorgulamaktadır.

Bu durum “mucize” denilerek geçiştirilemez. Kaldı ki bu mucize değildir. Bir taştan birden su fışkırmasına mucize diyebilirsiniz ama arka planına bakıldığında o taşta yarılma, suda da yer altından fışkırma potansiyeli vardır. Bu potansiyellerin beklenmedik bir anda görünür bir sebep olmadan ortaya çıkması mucizedir. Fakat akıllı ve iradeli varlık olmak gibi bir potansiyeli hiç bulunmayan kuşların ve karıncaların birdenbire akıllı ve iradeli varlıklar haline gelmeleri mucize değil, Allah’ın yaratma ilkelerinde değişiklik olduğu anlamına gelmektedir. Elbette ki Yüce Allah’ın her şeye gücü yetmektedir. Ama Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğini göstermesi için kuşları ve karıncaları akıllı ve iradeli varlıklar haline getirmesine ihtiyacı yoktur. Üstelik bu onun her şeye gücünün yettiğinin değil, ilkelerinde değişiklik yaptığının göstergesi olacaktır. Etrafımızı saran şu kadar varlığın varlığına devam etmesi, muhteşem bir uyum içinde olması zaten O’nun her şeye güç yetirdiğinin apaçık göstergesidir.

Aslında varlığa gören gözlerle bakıldığında etrafımızı saran her şeyin olağanüstü olduğu rahatlıkla görülecektir. Bir yaprağın dalından düşmesinden, yağmurun yağmasına, güneşten en uzaktaki yıldıza gördüğümüz ve görmediğimiz, bildiğimiz ve bilmediğimiz her şey olağan üstüdür. Fakat tüm bu olağanüstü şeyler rutindir. Yani dünyanın kendi etrafında saatte 1600 km hızla dönmesi ve bunu hiç bozmaması olağanüstüdür ama rutindir. Onun bu rutinliği yaşanan olayları olağan hale getirmiş ya da insan tarafından o şekilde algılanmasına yol açmıştır. Fakat bu rutinlik aynı zamanda Yüce Allah’ın ilkeleridir ve bu ilkesinin hangi durumda ve hangi ilkeyle biteceğini de belirtmiştir. Kıyamet!..

Yüce Allah hem bize rutin gelenin hangi ilkeler çerçevesinde devam edeceğini hem de bu rutinliği sona erdirecek diğer ilkeleri bildirmiştir.

Kuşların ve karıncaların varlığı hiç şüphesiz ki muhteşem bir olağanüstülüğe sahiptir. Fakat bu olağanüstülük, onların rutin olarak davranan akıllı ve iradeli varlıklar olmamasındandır. Bu şekilde varlıklarını devam ettirmeleri Yüce Allah’ın ilkeleridir. Bu varlıkların birdenbire akıllı ve iradeli varlıklara dönüşmesi bu rutinin bozulduğu anlamına gelmektedir. İşte bu rutinliği bozan veya ortadan kaldıran bir ilkenin de olması gerekmektedir.

Eğer Yüce Allah Süleyman dediği bir resulden ve onun kuşlarla konuştuğundan, cinlere ve şeytanlara hükmettiğinden, karıncaları duyduğundan ve anladığından bahsetmemiş olsaydı bunları bilmemize ve bu soruları sormamıza imkân yoktu. Fakat O bizim bilmemizi ve dahası iman etmemizi istemiştir ki ondan uzun uzadıya bahsetmiştir. İlk yaratılandan son doğana kadar dünyaya ne kadar insanın geleceğini ancak Allah bilebilir. Fakat iman ettiğimiz Kur’an’a insanlığın sicili gözüyle baktığımızda Yüce Allah Kur’an’a yanlızca 27 kişinin (resulün) ismini almıştır, kaldı ki bu isimlerden bazıları aynı resulün bir lakabıdır.[1] Uzun insanlık tarihini ve bundan sonraki insanları da göz önüne aldığımızda bu sayı hakikaten yok denilecek kadar azdır. Süleyman, işte böylesine az olan resullerden sadece biridir.

İnsanlık tarihinde ender bulunan beşerlerden olan resuller yine insanlık tarihinde ender bulunan metinlerden olan Kur’an’ın içinde anlatılmaktadır. Ne bu resullerin ne de bu kitabın bir daha bir tekrarı olmayacaktır. İşte bu durum onları ve onlarla ilgili kıssaları anlatırken kullanılan her bir kelimeyi ve olayı çok değerli bir konuma getirmektedir. Elimizde 27 ismin hayatını anlatan sadece 6236 cümle (ayet) bulunmaktadır. Bu cümlelerden elde ettiklerimiz üzerinden hayatımızı düzenlemek, prensipler edinmek, varlığı tanımak, geçmişi anlamak, geleceğe hazırlanmak zorundayız. Bu kadarcık cümleden (ayetten) yaklaşık 100 tanesi Süleyman’a tahsis edilmiştir. Varlığın en değerli kitabından, varlığın en değerli kelimelerinden oluşmuş, varlığın en değerli ayetlerinden 100 tanesi… İşte bu ayetlerde anlatılan her bir şey, insanın anlaması ve bunlarla karanlıklardan aydınlığa çıkması içindir. Eğer Süleyman kıssalarında geçen cinlerin ve şeytanların bukağılarla emir altına alınması, kuşların iradeli ve akıllı varlıklar gibi konuşmaları, rüzgarlara hükmedilmesi insan aklına hitap etmiyorsa, bu olaylar bir kereye mahsus yaşanmış ve geçmiş gitmiş olaylarsa, varlığı anlamaya hizmet etmeyecekse böylesine değerli bir kitabın, böylesine değerli cümleleri heba edilmiş demektir.

Süleyman’ın cinlere, şeytanlara, kuşlara, rüzgarlara hükmettiği neden bize anlatılmıştır?

Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğini ispat etmek için mi?

Şu muhteşem düzene bakıpta Yüce Allah’ın her şeye gücünün yettiğini anlamayacak olan, tarihte olmuş bitmiş ve asla anlama imkânı bulunmayan olayları anlatan kıssalardan mı Allah’ın her şeye gücünün yettiğini anlayacaktır?..

Görmediğimiz cinlerin ve şeytanların, bilmediğimiz bukağılar ve zincirlerle emir altına alınmasının, görmediğimiz ve asla anlayamayacağımız yollarla bina, heykel, kazan yapmasının insana hiçbir şey söylemediği ortadadır. Bir daha tekrarı olmayan bir kıssanın hiçbir örnekliğinin olmayacağı da ortadadır. Nasıl örnek alabiliriz ki, cinleri ve şaytanları görmek bizim için mümkün olmadığı gibi bunlarla yan yana durmak bile bize yasaklanmıştır. Biz hiçbir zaman kuşların akıllı ve iradeli varlıklar gibi olduğu bir ortamda bulunmayacağız, hiçbir zaman karıncaların konuşmalarını duyup onların akıllı ve iradeli varlıklar gibi cümleler kurmalarına tebessüm etmeyeceğiz. Öyleyse bu kıssa bize neden anlatılmıştır?

Kur’an’ın bütünlüğü ve anlatılan diğer kıssalar göz önüne alındığında Süleyman kıssalarının da bize anlatılmasının hiçbir zaman geçerliliğini yitirmeyecek, demode olmayacak, zaman geçtikçe eskiyip aktüel değerini yitirmeyecek ilkelerinin olması gerekmektedir. Ne Süleyman kıssaları ne de diğer kıssalar (haşa) uzun ve sıkıcı bir kitaba renk katsın, okuyucuyu sıkmasın diye anlatılmamıştır. Kur’an’ın her bir kelimesi ister kıssa içinde geçsin, isterse hüküm belirten ayetler içinde biri diğerinden daha az değersiz, biri diğerinden daha önemsiz değildir. İster bin kere geçsin ister bir kere geçsin hiçbir kelime (haşa) gereksiz ve yersiz değildir. Hepsinin bir hedefi olup hepsi bir ilkenin köşe taşıdır. Üstelik bu hedefler ve ilkeler kitabının yazarı olan Yüce Allah’ın şanı ile uyumludur.

Tüm kıssalarda olduğu gibi Süleyman kıssalarında da kullanılan her bir kelimenin karşılığı ancak Kur’an’dan bulunduğunda anlam kazanacaktır. Süleyman kıssalarında geçen kelimelerin hassaten bir zorluğu vardır. Bu zorluk kelimelerin gramer yapısında değil, anlam olarak kapsamındandır. Çünkü en başında Süleyman kıssalarında geçen cin ve şeytan kelimeleri bilinebilir, görülüp müşahede edilebilir alemdeki varlıkları değil gayb alemindeki varlıkları kast etmektedir. Bu kelimelerin kast ettiği varlıkları anlamak her şeyden önce Yüce Allah’ın gayb alemi için belirlediği ilkeleri anlamayı zorunlu kılmaktadır.

Bazı müelliflerin cin kelimesinden kast edilen şeyin tanınmayan bilinmeyen varlıklar, şeytan kelimesinden ise emir altına gelmeyen dik başlı insanlar olduğunu söylemeleri Kur’an’dan delilleri olan söylemler değildir. Biz şimdilik bunların ne tür varlıklar olduğunu söylemeyeceğiz ama bu varlıklar onların dediği gibi olsa bile bu sonuca yorumla ulaşmak gerçeğe saygısızlık etmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Gözlerin görmediği gayb alemi ile ilgili yorum yapmak ya şeytan ya cin ya da ilah olmayı gerektirir. Yüce Allah’ın bildirdiği bir bilgi üzerine temellendirilmiş her söylem mutlaka Yüce Allah’ın bildirdiği başka bilgilerden kendisine delil bulmak zorundadır. Değilse bu karanlığı taşlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Süleyman kıssalarına geçmeden önce, kıssaya konu olan şeytan ve cinlerin kimler ya da neler olduğu üzerinde mutlaka durmak gerekmektedir. Sonuçta Süleyman bir tarafı gayb’a diğer tarafı müşahede edilebilir aleme bakan bir konuma sahiptir. Onun konumunun anlaşılması bu iki alemin anlaşılmasına bağlıdır. Elbette ki Süleyman’ın bu müstesna konumu, diğer resul kıssalarından çıkması mümkün olmayan birçok soru işaretinin de çıkmasına neden olmuştur. Çalışma ilerledikçe bu sorular sorulacak ve cevaplarına ulaşılmaya çalışılacaktır.

Gayb alemi insanın duyularına kapalı bir alandır. Bu alan hakkında sahih bilgileri bulabileceğimiz yegâne kaynak elbette ki Kur’an’dır. Bizim gayb alemine gidip müşahede etmemiz mümkün değildir. O halde gayb alemi ile ilgili bilgi edineceğimiz kaynaklar, o alemde olanlar eliyle olmak zorundadır. Bu kaynaklar gayb aleminin varlıkları;

Cinler

Şeytanlar

Melekler

Bu varlıkların hepsi hem gayb alemine hem de insanlık alemine ulaşabilen varlıklardır. Onlar hem gayb aleminde hem de insalık aleminde bir kıssanın parçası olabilirler. Mesela, melekler hem beşerin halife kılınmasında yaşanan olayların anlatıldığı gayb alemindeki bir kıssanın (2/30-39) hem de müşahade aleminde İbrahim (11/69-76), Lut (11/77-82) Meryem (3/34-50) kıssalarının bir unsuru olabilmektedirler. Cinler de hem gayb aleminde (72/1-28), hem de müşahade aleminde (46/29-33) bir kıssanın unsuru olabilmektedirler. Şeytanlar da öyledir. O halde bu üç varlığın da bize gayb aleminden haber verebilme imkanları bulunmaktadır.

Fakat meleklerin Allah’ın bildirmediği ve görev vermediği bir şeyi insanlara getirmesi mümkün değildir. Cinler ve şeytanların ise doğru bilgi vermeyeceği birçok ayette bildirilmektedir. O halde güvenebileceğimiz yegâne kaynak gaybı ve müşahade alemini her yönüyle kuşatmış olan Yüce Allah’ın tertemiz kelimeleridir…

 

Ramazan DEMİR

 

[1]Örneğin, Lokman, Zel-Karneyn, Zilkifl, İdris gibi isimler…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*