SÜLEYMAN (as) ve ZULKARNEYN -14-

İLKELER

Kur’an’da adı geçen ve kıssaları anlatılan resullerin tamamı, Yahudi ve Hıristiyanların ellerinde bulunan İncil(ler)’de ve Tevrat(lar)’da da geçmektedir.[1] Hem Yahudi ve Hıristiyanlar hem de Müslümanlar bu isimleri her gün binlerce defa anmakta ve hepsi de çocuklarına aynı isimleri vermektedirler. Dilden kaynaklanan telaffuz farklılıklarını bir kenara bırakırsak, Âdem, Nuh, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Musa, Harun, Davut, Süleyman, İlyas, Eyüp, İsa, Yahya, Zekeriyya ve diğerleri, bu dinlerin mensupları tarafından çocuklara oldukça sık verilen isimlerdir.

Kur’an, İncil(ler) ve Tevrat(lar)’da resullerin isimleri büyük oranda birbirine benzemesine rağmen, Kur’an’ın anlattıkları ile diğerlerinin anlattıkları arasında uzlaştırılması mümkün olmayan farklar bulunmaktadır. Kitaplar arasındaki bu farklara, İslam ulemasının(!) bahse konu olan resullerle ilgili, rivayet ve yorum yoluyla müktesabat haline getirdikleri de eklenince, hiçbiri hakkında sahih bilgi elde etmenin imkânı kalmamaktadır. Bu durum, isimleri çocuklara konulan her bir resulün, kişilikleri ile ilgili onlarca değişik ve birbirini tutmaz portrelerin oluşmasına neden olmuştur. Bu ayrılıklar ve değişik portreler, kalın duvarlar arkasından birbirine düşman olan dinler arasında olduğu gibi, her dinin kendi içinde de olmaktadır. Mesela, her ikisi de Musa’ya indirildiği söylenen Tora’ya iman eden Samiri ve Ortodoks Yahudiler arasında, Musa dendiğinde isimleri aynı olan iki farklı kişilik ortaya çıkmaktadır. Bu farklılık, sadece kişiliklerinde değil aynı zamanda kıssalarında da kendisini göstermektedir. Bu farklılıktan dolayıdır ki, Ortodoks Yahudiler için “Kutsal Şehir” olan Jarusalem şehri, Samiriler için “lanetliler” şehri olmaktadır. Aynı durum, Hıristiyanlar için de geçerlidir. Mesela, monofizit Hıristiyanlar için İsa beşer bir resulken, Ortodokslar için Tanrı’nın bir parçası ve hatta oğlu olarak görülmektedir.

Bu ayrılıklar, din sahiplerini ayrı dünyalara mâhkum ederken kendi içinde de onları bir daha asla bir araya gelemeyecek parçalara bölmüştür. Protestanlar ile Katoliklerin kendi kimliklerini ve inançlarını muhafaza ederek uzlaşması veya Samiriler ile Ortodoks Yahudilerin kendi kimliklerini muhafaza ederek bir araya gelmeleri de asla mümkün değildir. Bunların bir araya gelmeleri, ancak ve ancak inandıklarının büyük bir kısmından vazgeçmeleri ile mümkündür. Mesela, Samiriler, Kutsal belde olduğuna inandıkları “Şekem” topraklarını kutsal bir yer olarak kabul etmezlerken, yeni ve uydurulmuş Jarusalem’i kutsal şehir olarak ilan eden Davud’u, kafirlikle itham edip onu resul olarak görmezler. Ortodoks Yahudiler, Samirilerin Kutsal belde dedikleri yerin, yani ‘Şekem’ topraklarını, özü itibariyle Yahudi olmayan, Yahudileri saptırmak için Yahudiler arasına karışmış kişilerin uydurdukları, Kutsal olmayan yurtları olarak görmektedirler. Her iki grubun, bu inançlar üzerinde kaldıkları müddetçe, bir araya gelmeleri, Davut hakkında aynı şeyleri söylemeleri ve aynı şeylere inanmaları mümkün değildir.

Aynı durum Müslüman gruplar arasında da mevcuttur. Mesela, tarikat ehlinden biri de kendi çocuğuna Muhammed ismini vermektedir, onunla taban tabana zıt bir inanca sahip olan, mutezili mezhebine mensup biri de… Ama her iki kesimin kafasında ve inancında, son vahyin resulü olan iki farklı Muhammed bulunmaktadır. Örnekler çoğaltılabilir fakat bir isim vardır ki hangi grup, mezhep ve meşrebe bağlı olursa olsun Yahudilerin ve Hıristiyanların tamamı onun hakkında aynı şeyleri söylemektedir. Süleyman!

Tüm Yahudi ve Hıristiyan mezheplerinde, Süleyman, resullüğe ihanet etmiş ve onun ihanetinden dolayı nesli cezalandırılmış, hak dinden saparak putperest olan karılarının putlarına tapınmış kafir biridir. Süleyman bu yönüyle, tüm Yahudi ve Hıristiyanların üzerinde anlaşabildikleri tek isimdir. Onun haricindeki hangi ismi ele alırsanız alın, hem Yahudi ve Hıristiyanları hem de mesheplerini, o isim üzerinde uzlaştırmak mümkün değildir.

Bu arada, çok bilinen bir yanlışı da düzeltmekte fayda vardır: Genel kanaate göre Hıristiyanlar, sadece İncil(ler)’e inanmakta, İsa’nın öncesinde gelen kitapları ve resulleri ise reddetmektedirler. Oysa bu çok yanlış bir inanıştır. Çünkü Hıristiyanlar, İsa’dan önce gelen tüm resullere ve onlara verildiği söylenen tüm kitaplara inanırlar. Hatta İncillere konu olan resuller dışında kalan resullerin tamamına Tevrat üzerinden inanırlar. Onların geçmiş resullerle ilgili tüm bilgileri de Tevrat üzerinden olmaktadır. Aslında olaya bu yönüyle bakıldığında, Hıristiyanlık Yahudilikten ayrı bir din olarak değil, Yahudiliğin biçim değiştirmiş hali olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Yahudiliğe ait birçok değer, ilke ve inanış, olduğu gibi Hıristiyanlara da geçmiştir. Mesela, Hristiyanlıktaki din adamlığı müessesesi, tıpkı Yahudilikte olduğu gibidir. Aralarındaki tek fark, Yahudilikte, din adamlığının genetik olarak nesilden nesile geçtiğine inanılırken, Hıristiyanlıkta, din adamlığı için bu şartın kaldırılmış olmasıdır. Ama işlev olarak her ikisi de aynı görevi üstlenmektedir. Yahudilikte de Tanrı sözleri üzerinde din adamlarının sınırsız tasarrufu vardır, Hıristiyanlıkta da. Yahudilikte de Tanrı sözleri ile gelenek çelişirse geleneğin dediği geçerlidir, Hıristiyanlıkta da. Her ikisinde de Tanrı ile direk bir ilişkinin kurulması söz konusu bile değildir. Her ikisinde de din adamları, Tanrı sözünün editörlüğü görevini üstlenmiştir. Fakat, şekil olarak dini yapı aynı olmasına rağmen, her iki dini yapıdan birbiriyle asla uyuşmayan farklı sonuçlar çıkmaktadır. Her konuda uyuşması mümkün olmayan farklı sonuçlara çıkan her iki dinin tüm mezhep ve fraksiyonları, iş Süleyman’ın (haşa) kafirliğine gelince tam bir uyum ve uzlaşma içine girilmektedir.

Her iki dini, aynı şeyde uzlaştıran etken, şüphesiz ki Tevrat ve din adamlarının yorumlarıdır. Bu da çok gariptir. Her konuda her iki grubu ayrıştıran ve onları, uzlaşması mümkün olmayan parçalara bölen Tevrat, tüm Yahudi ve Hıristiyanları, hem de tüm alt grupları ile birlikte bir konuda uzlaştırabilmiştir.

Kral Süleyman firavunun kızının yanısıra Moavlı, Ammonlu, Edomlu, Saydalı ve Hititli birçok yabancı kadın sevdi. Bu kadınlar RAB’bin İsrail halkına, “Ne siz onların arasına girin ne de onlar sizin aranıza girsinler; çünkü onlar kesinlikle sizi kendi ilahlarının ardınca yürümek üzere saptıracaklardır” dediği uluslardandı. Buna karşın, Süleyman onlara sevgiyle bağlandı. Süleyman’ın kral kızlarından yedi yüz karısı ve üç yüz cariyesi vardı. Karıları onu yolundan saptırdılar.  Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı RAB’be adayan babası Davut gibi yaşamadı.  Saydalılar’ın tanrıçası Aştoret’e ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e taptı. Böylece RAB’bin gözünde kötü olanı yaptı, RAB’bin yolunda yürüyen babası Davut gibi tam anlamıyla RAB’bi izlemedi. Yeruşalim’in doğusundaki tepede Moavlılar’ın iğrenç ilahı Kemoş’a ve Ammonlular’ın iğrenç ilahı Molek’e tapmak için bir yer yaptırdı.  İlahlarına buhur yakıp kurban kesen bütün yabancı karıları için de aynı şeyleri yaptı. İsrail’in Tanrısı RAB, kendisine iki kez görünüp, “Başka ilahlara tapma!” demesine karşın, Süleyman RAB’bin yolundan saptı ve O’nun buyruğuna uymadı. Bu yüzden RAB Süleyman’a öfkelenerek, “Seninle yaptığım antlaşmaya ve kurallarıma bilerek uymadığın için krallığı elinden alacağım ve görevlilerinden birine vereceğim” dedi, “Ancak baban Davut’un hatırı için, bunu senin yaşadığın sürede değil, oğlun kral olduktan sonra yapacağım. Ama oğlunun elinden bütün krallığı almayacağım. Kulum Davut’un ve kendi seçtiğim Yeruşalim’in hatırı için oğluna bir oymak bırakacağım.”[2]

İşte onları, aynı fikirde birleştiren şey bu pasajlardır. Süleyman’ın Tevrat’ta anlatılan tüm kıssalarında O, babası Davut’un mirasçısı olarak başladığı işi oldukça ilerilere götürdükten, bilge ve karşı konulamaz bir kral olduktan sonra, sayısı binden fazla olan cariye ve karılarının putlarına taparak, Tanrı’ya ve babasının mirasına ihanet etmiş ve kafir olmuştur. Sonucu böyle olsa da Tevrat’ta anlatılan kıssalara bakıldığında, Süleyman ile ilgili söylenenlerin tamamında bir olağanüstülük yoktur. Ülkeler fethetmiş, imar faaliyetlerinde bulunmuş, düşmanlarını haraca bağlamış, kendi halkını refaha kavuşturmuş bir kraldır. Kıssaların detaylarında ve anlatılış biçiminde, kahramanlıklar ve üstünlükler bulunsa da ortada öyle aklın sınırlarını zorlayan olağan üstü bir durum yoktur.

Yahudi ve Hıristiyanlar’ın algılarında Süleyman böyle biriyken, Müslümanların hiçbir grubu Süleyman’a (haşa) kafir oldu dememekte, hatta tüm Müslüman gruplar, ona böyle bir yakıştırmada bulunanların bizzati kendilerinin kafir olacağına inanmaktadır. Şu kesindir ki, Müslümanlar’ın tüm grup, tarikat, fraksiyon ve mezhepleri, Süleyman’ın resul oluşu, bu resullüğünü hakkıyla yerine getirdiği ve babası Davut’un mirasına ihanet etmediği hususunda Yahudi ve Hıristiyanlarla en ufak bir benzerliğe sahip değillerdir. Bu yönüyle, onlarla Müslümanlar arasında aşılamaz engeller vardır. Fakat, Müslümanların onlarla ayrıldığı tek nokta bu değildir.

Tevrat’ta, dolayısıyla Yahudi ve Hıristiyanlar arasında, Süleyman hakkında anlatılanlar, her kralda görülebilecek sıradan ve olağan şeylerken, Müslüman dünyada, Süleyman, olağanüstü bir kişiliğe bürünmektedir. Hatta öyle ki, hiçbir resul, olağanüstülükte onun yanına bile yaklaşamamaktadır. Geleneksel anlayışın, resulleri olağanüstülükler üzerinden tanıdığı ve tanıttığı tartışılmaz bir gerçektir ama Süleyman hakkında anlatılanlar, olağanüstülüğün de ötesinde, bir sıra dışılığa sahiptir.

Müslüman dünyanın, bu olağanüstülükleri, Kur’an’a dayandırdığını söylemek, sanırız yanlış olmayacaktır. Çünkü elimizde bulunan tüm tefsir ve meallerde, hatta hakkında müstakil olarak yapılan tüm çalışmalarda, Süleyman, sadece insanlara değil aynı zamanda gaybi varlıklar olan cinlere ve şeytanlara da hükmetmektedir. Rüzgarlara ve kuşlara hükmetmesi, karıncaların konuşmasını duyması ve anlaması ise zaten olağanüstü olan Süleyman portresini daha da sıra dışı hale getirmektedir.

Dolayısıyla Müslümanlar arasında Süleyman hakkında anlatılan bu olağanüstü kıssaların oluşmasında, İsrailiyat’ın etkisi yok denecek kadar azdır. Çünkü Tevrat’ta ve Yahudi kaynaklarında, Süleyman’ın cinlere, şeytanlara, kuşlara, karıncalara hükmettiğine, akıllı varlıklar gibi kuşlarla ve karıncalarla karşılıklı konuştuğuna dair anlatımlar bulunmamaktadır. Bulunsa dahi, bu anlatımlar Müslüman gelenekten onlara geçmiş olmalıdır.

Süleyman kıssalarının olağanüstü olması, ister istemez onunla ilgili birçok sorunun da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Çoğunlukla, cevap aramak yerine bastırılan bu sorular ya hiç cevap bulamamış ya da çağa göre değişen yorumların oluşmasına sebep olmuştur. Mesela, Süleyman’ın rüzgarlara hükmetmesi geçmişte uçan halısı ya da yelkenli gemileri olduğu yorumlarına yol açmışken, çağımızda ise bu uçan halılar, yerini ışık hızıyla galaksiler arasında yolculuk yapan uzay araçlarına bırakmıştır. Hatta daha da ileri gidilmiş, Süleyman’ın zaman yolculuklarına gittiği bile söylenmiştir. Sonuçta, geçmişte ister yelkenli gemilere bindirilsin isterse günümüzde uzay araçlarıyla yolculuk yaptırılsın, Süleyman’ın Kur’an’da kıssaları anlatılan diğer resullere oranla daha olağanüstü ve hatta gizemli olduğu gerçeği değişmemiştir. Değişen sadece yolculuk yaptığı araçlar olmuştur.

Süleyman’ın, rüzgârın önünde yelkenli gemilerle veya uzay araçları ile yolculuk yapmasını bir kenara koysak bile, onun üzerinde, derin bir gizem olduğu gerçeği hiç değişmemektedir. Çünkü, O, en başta gaybi varlıklar olan cinlere ve şeytanlara hükmetmiş, onları emri altına almış, bir ırgat gibi onlara iş gördürmüş biridir. Bu durum bile, tek başına gizem perdesinin oldukça kalınlaşmasına neden olmaktadır. Sonuçta, her zaman çekinilen ve korkulan varlıklar olan cinler ve şeytanlar, bilmediğimiz bir alemin varlıklarıdır. Aslına bakılırsa, Süleyman’ın cinlere, şeytanlara, rüzgâra ve kuşlara hükmediş biçiminin içeriği ile alakalı beliren sorulara somut ve ikna edici cevaplar bulunmamaktadır. Mesela, Süleyman’a saraylar, kazanlar, heykeller yapan cinler, gaybi yani görünmeyen varlıklardır ama yaptıkları görünür olan şeylerdir. Bu durumda olaya dışarıdan bakan insanlar, sarayları, heykelleri ve diğer şeyleri yapan cinleri görmüşler midir? Diğer insanların cinleri değil ama yapılan işleri gördüklerini farz ettiğimizde olay, diğer insanların gözünde kendi kendisine şekil alan taşlar, yapıcısı görünmediği halde göz önünde örülen duvarlar, yükselen binalar, demiri eritmekten başlayarak, ateşte tavlama, örste dövme, şekil alma aşamalarını kendi başına geçerek oluşan kazanlar şeklinde görülecektir. Tüm bu işlemler yapılırken, üzerinde işlem yapılan şeyler, maddi eşyalar olduğu için, çıkarılan seslerin hepsi insanlar tarafından da duyulmuş olacaktır. İşte bunları gören bir insanın imanından daha çok, şaşkınlığı artacaktır. Çünkü bu olağanüstü bir durumdur.

Bugün teknolojik üretim bantlarında, bir taraftan giren demirin diğer taraftan tencere olarak çıkması olağan bir şeydir. Fakat bunların herhangi bir teknolojik üretim bandı olmaksızın ortaya çıkması, teknoloji harikalarına alışmış bugünün insanı için bile, olağanüstü bir durumdur. Mesela, görüntüyü anında binlerce km uzaklara iletmenin çocuk oyuncağı haline geldiği günümüz dünyası için bile, çok uzaklardaki bir eşyayı hem de göz açıp kapamaktan daha kısa bir zamanda getirtmek olağanüstü bir şeydir.

Süleyman kıssalarına serpiştirilmiş harikulade olaylara “mucize” demek de meseleyi çözmemektedir. Çünkü, Kur’an’da anlatılan diğer resullerin mucizeleri ile Süleyman’ın mucizeleri (!) arasında en ufak bir benzerlik yoktur. Bu durum, bir taştan anında on iki göze fışkırması, asanın yılana dönüşmesi, denizin yarılması gibi olaylardaki akılsız varlıkların aniden başka bir şekle hem de bir kereliğine girmesi gibi değildir. Bir kere, olaylara akıl ve irade sahibi varlıklar dahil olmuştur. Daha yaratılış aşamasında bizzat kendi emrine isyan ederek “senin kullarını saptıracağım!” şeklinde düşmanlığını ilan eden İblis’i dahi muhayyer bırakan Yüce Allah, nasıl olurda heykel, kazan ya da saray yapmak gibi çok önemsiz işler için şeytanları zincire vurarak onların iradelerini yok eder! Kur’an’da geçen yaratılış kıssalarında, ön plana çıkan şeylerden biri de Yüce Allah ve İblis arasında geçen şu diyalogtur:

Hicr 15/36-37

قَالَ رَبِّ فَأَنْظِرْنِي إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ

قَالَ فَإِنَّكَ مِنَ الْمُنْظَرِينَ

(36) (İblis) Dedi ki “Rabbim! Bunların tekrar dirilecekleri güne kadar bana süre ver.” 

(37) (Allah) Dedi ki “Sen kendisine süre verilenlerdensin. 

Bu ayetlere göre Yüce Allah’ın emrine itaat etmeyen İblis, Yüce Allah’tan kendisine tekrar dirilme gününe kadar izin vermesini istemektedir. Yüce Allah da bu izni vermektedir. Kur’an’ın birçok ayetinde Yüce Allah kendisinin verdiği bir sözden ya da vaatten asla dönmeyeceğini ve caymayacağını bildirmiştir. Söz verdiği, vaatte bulunduğu kişilerin kimliğinin İblis, cin yahut şeytanlar olmasının hiçbir önemi yoktur. O her kime söz vermişse kesinlikle sözünden caymaz!

Meseleye bu çerçeveden bakıldığında, Yüce Allah yaratılış aşamasında İblis’e verdiği sözden geçici bir süre de olsa (haşa) caymış olmaktadır! Hem de tencere, heykel, saray yapmak gibi oldukça önemsiz konular için. Çünkü şeytanlar bile isteyerek, kendi iradeleri ile Süleyman’a boyun eğmemişlerdir. Tam tersi, iradeleri yok edilerek bukağılara ve zincirlere vurularak esir edilmişlerdir.

Enbiya 21/82

وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ

Bir de şeytanlardan, Süleyman için dalgıçlık eden ve daha bundan başka işler yapanları da onun emrine verdik. Hep onları zapteden bizdik (DİB meali).

Sad 38/37-38

وَالشَّيَاطِينَ كُلَّ بَنَّاءٍ وَغَوَّاصٍ

وَآخَرِينَ مُقَرَّنِينَ فِي الْأَصْفَادِ

Bina ustası olan ve dalgıçlık yapan her bir şeytanı, bukağılara bağlı olarak diğerlerini de onun emrine verdik (DİB meali).

Sebe 34/12

وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ ۖ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ ۖ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ ۖ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ

Süleyman’ın emrine de sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız (DİB meali).

Tüm bu ayetler Süleyman’ın emrine verilen cinlerin ve şeytanların kendi istekleri ile onun emrine girmediklerini, tam tersi istekleri olmadan hem de iradeleri yok edilerek ve üstelik üzerlerine gözetleyiciler dikilerek esir edilmiş olduklarını göstermektedir. İşte bu durum “mucize” denilerek geçiştirilemeyecek bir sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Kendi emrini yerine getirmesi için bile şeytanı zincirlemeyen, onu serbest bırakan ve diriliş güne kadar ona mühlet veren Allah, nasıl olur da kazan, heykel veya bina yapmak gibi önemsiz bir konu için verdiği sözden döner?

Dinde zorlamanın hiçbir türünün olmayacağını, kafir olmaya bile bir ceza verilemeyeceğini, inanmak ya da inanmamak hususunda akıllı ve iradeli varlıkların muhayyer olduklarını onlarca ayette belirten Allah, nasıl olur da Süleyman’ın emrine girmesi için cinleri ve şeytanları zincirler? İstemeye istemeye gelinen namazı bile münafıklık alameti olarak gösteren Yüce Allah, nasıl olur da cinleri ve şeytanları istemedikleri halde Süleyman’a boyun eğdirir?

Tevbe 9/54

وَمَا مَنَعَهُمْ أَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ إِلَّا أَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللَّهِ وَبِرَسُولِهِ وَلَا يَأْتُونَ الصَّلَاةَ إِلَّا وَهُمْ كُسَالَىٰ وَلَا يُنْفِقُونَ إِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ

Harcamalarının kabul edilmesine, yalnızca, Allah’ı ve Resûlünü inkâr etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve ancak gönülsüzce harcamaları engel olmuştur (DİB meali).

Tüm bunlara ve hatta Kur’an’da anlatılan diğer olağanüstü şeylere “mucize” diyerek aklın sorduğu soruları dışlamanın ve aklı istemediği bir şeye zorlamanın bir çıkış yolu olmadığı ortadadır. Elbette Yüce Allah’ın her şeye gücü yetmektedir, elbette onun gücüne kısıtlama getirmek mümkün değildir ve elbette o insanların kendisine biçeceği her türlü sınırlamalardan da münezzehtir. Ama tüm bunlar, O’nun herhangi bir ilkeye ve kurala asla dayanmadan iş yapması anlamına da gelmemektedir. Eğer mucize gibi olağanüstü bir şeyle insanı muhatap kılıyorsa, mucizenin bile insanın ona karşı doğru tavır almasını sağlayacak bir ilkesinin olması gerekmektedir. Değilse, ister olağan isterse olağanüstü olsun, her isteyenin istediği gibi anlayacağı durumlar ortaya çıkmış olmaktadır.

İnsanın içinde yaşadığı şu evrende, hiçbir varlık ilkesizce ve amaçsızca yaratılmamıştır. Her bir zerre bir amaca mebni olarak ve o amacı gerçekleştirecek kapasitede yaratılmıştır. Yani varlıkların kapasiteleri ile o varlıkların amaçları birbiriyle uyumludur. Zaten öyle de olmak zorundadır. Varlığa konulan amaçlar ve bu amaçları gerçekleştirecek kapasitelerin miktarını, şeklini, oluşum biçimini, içlerindeki potansiyelin ortaya çıkacağı uyumlu ortamları yaratan Yüce Allah’tır. Onun herhangi bir varlığı, kapasitesini aşacak bir emirle yahut herhangi bir işle muhatap kılması mümkün değildir. Mesela, Yüce Allah insana orucu emretmektedir. Bu orucun nasıl olması gerektiğini tarif ettiği gibi ne zaman başlanması ve ne zaman bitirilmesini de tarif etmiştir. Buna göre, tutulması gereken oruç, imsak vaktinden biraz sonra başlayacak, akşam güneş batana kadar devam edecektir. Bu süre içinde yemek, içmek, herhangi bir gıdayı herhangi bir yolla almak, cinsel ilişki kurmak ve Kur’an’da belirtilen diğer şeyler yasaklanmıştır. Yüce Allah’ın insanı muhatap kıldığı bu emir, onun kapasitesinin üstünde, yerine getirmesi mümkün olmayan bir şey değildir. Fakat Yüce Allah orucu hiç yemek yemeden ve su içmeden bir ay gibi bir süre olarak belirleseydi, şu vücut yapısıyla insanın bunu yerine getirmesi asla mümkün olamazdı. Yüce Allah her zaman yarattıkları ile yarattıklarını zorunlu kıldığı amaçlar ve emirler arasında en ideal dengeyi kurmuştur. Çünkü yaratan, şekil veren, kapasite belirleyen O’dur ve O yarattıklarını her yönüyle bilendir.

Ta Ha 20/49-50

قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسَىٰ

قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَىٰ كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَىٰ

(Firavun): “Kimdir ikinizin rabbi ey Musa?” dedi.

(Musa): “Her şeye ölçüsünü veren sonra da kılavuzluk edendir ikimizin rabbi” dedi.”

Gücünün ve kudretinin sınırı olmamasına rağmen, hiçbir zaman ilkesiz hareket etmeyen Yüce Allah, her şeye bir ölçü koyduktan sonra kılavuzluk etmektedir. Çünkü kılavuza ihtiyaç duyan insanın, hedefleri ile bizzat kendisinin, ölçüsü belirlenmiş ve uyumlu olması zorunludur. Kur’an’ın tamamında, ölçüsüzlük ve ilkesizlik her zaman için dışlanmış hatta lanetlenmiştir. Mesela, Kur’an’da en nefret edilen inanış grubu olarak münafıklar gösterilmiştir. Bunun nedeni, münafıklık yapanların, geçerli olan herhangi bir ilkelerinin ve ölçülerinin olmamasından dolayıdır. Genelde iki yüzlü olarak anlaşılan münafık kelimesi, fare deliği anlamına gelen “nifak” kelimesinden türemiştir. Bir tarla faresi, kendisine bir yeri yuva edindiğinde, ona onlarca giriş ve onlarca çıkış yapmaktadır. Girdiği yer bilinse bile çıktığı yer, çıktığı yer bilinse bile gireceği yer belli değildir. Bu yüzden münafıklık, iki yüzlülük değil belki de bin yüzlülük anlamına gelmektedir. İşte hangi yüzü, hangi sebepten ve hangi zamanda kendisine çehre edineceği bilinmediği için o kişilere münafık denmiştir. Kelime derinlemesine tahlil edildiğinde “ilkesiz ve çerçevesiz olmak” anlamına ulaşılacaktır.

Buna mukabil, Kur’an’da sıkça kullanılan “takva” ve “muttaki” kelimeleri derinlemesine tahlil edildiğinde, “ilke ve ilkeli olmak” anlamına ulaşılacaktır.

Bakara 2/2

ذَٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ۛ فِيهِ ۛ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

İşte bu, ilkeli olanlar için kılavuzluk eden, kendisinde şüphe olmayan o kitaptır.

Evet, Muttaki olmak ilkeli olmak demektir. İlkesiz olana yol gösterilmesi, kılavuzluk edilmesi mümkün değildir. Yüce Allah’ın din olarak beğendiği İslam, işte bu ilkelerin adıdır. İslam, sadece insana konulan ilkeleri değil aynı zamanda Yüce Allah’ın bizzat kendisinin de ilkelerini bildirmektedir. İslam, hayata kısıtlama getiren, insanı dar bir alana hapseden, özgür iradenin önüne durmadan set çeken, anlamaya ayarlı insan aklını anlamadan inanmaya zorlayan, yaşanılan şu hayatı tatsız tuzsuz bir yük haline getiren emirler yığını değildir. İslam, ilkeli Yüce Allah ile ilkeli insanının doğru ve uyumlu ilişki kurabilmesini sağlayan prensiplerdir. Bu prensiplere, ilk önce Yüce Allah bağlıdır. Bu bağlanma, ona kısıtlama getirme anlamında değil, tahmin edilebilme, anlaşılabilme, bilinebilme anlamındadır. Ne yapacağı kestirilemeyen bir ilahı, nerede ne zaman hangi tepkiyi göstereceği bilinemeyen bir otoriteyi, bilinemediğinden dolayı kendisine karşı bir tavır geliştirmenin mümkün olmadığı bir efendiyi, ona karşı gösterilen saygı ve sevgiye kafasına estiği gibi cevap veren bir sahip’i, hangi şeyi ne şekilde ne zaman öğreteceği ve öğrettiklerine ne kadar sadık kalacağı belli olmayan bir öğreticiyi memnun etmenin ve onunla ilkeli bir ilişki kurmanın, ona karşı dengeli bir tavır takınmanın ve hatta saygılı olmanın imkanı yoktur.

Kur’an’ın her tarafı Yüce Allah’ın önce kendisi daha sonra insan için belirlediği ilkelerle doludur. Tüm “Allah sever” ifadelerinin geldiği ayetler O’nun sevme ilkelerini, tüm “Allah sevmez!” ifadelerinin geçtiği ayetler O’nun sevmeme ilkelerini, tüm “Allah yol gösterir” ifadeleri O’nun kılavuzluk yapma ilkelerini, tüm “Allah yol göstermez!” ifadeleri O’nun kılavuzluk etmeme ilkelerini göstermektedir. Yüce Allah sadece yaptığı şeylerin değil aynı zamanda yapmadığı şeylerin ilkelerini de belirlemiş ve bunları kullarına bildirmiştir. Aynı şekilde kullarından yaptıklarında ya da yapmadıklarında ilkeli olmalarını istemiş ve bu ilkeleri de kullarına bildirmiştir.

Üstelik bu durum, sadece fiziki hallerle sınırlı da değildir. Aynı zamanda anlatmanın ve anlamanın, fark ettirmenin ve fark etmenin, hissettirmenin ve hissetmenin, bildirmenin ve bilmenin de karşılıklı ilkelerini belirlemiştir. Bu ilkeler hem onun kapasitesine hem de bizim kapasitemize uygun ve içinde bulunulan konumla da uyumludur.

O, her şeyin tek sahibi Allah’tır. Her şeyin tek sahibi O olduğu için, sahip olduklarını beslemek, onlara fiziki varlıklarıyla çelişmeyecek uyumlu ortamlar var etmek, O’nun ilkesi olmak zorundadır.

İçinde bulunduğumuz şu dünyada, insanın fiziki varlığının ihtiyaç duyduğu her şeyin kendisiyle tam bir uyum içinde olması ve hem de hiçbir bedel ödenmeden elde edilmesi, işte O’nun bu ilkesini yerine getirdiğinin milyonlarca kanıtından biridir.

O, tek sahip olduğu için yarattıkları üzerinde yönetme yetkisini tek başına elinde bulundurma ve tüm bu yönetme işini uyumlu yapma ilkesine de sahip olmak zorundadır.

En yakından en uzağa, en küçükten en büyüğe sayısını ancak kendisinin bilebileceği şu varlık aleminin tam bir uyumla ve tam bir dakiklikle gözümüzün önünde serili durması, onun bu ilkesine sonuna kadar uyduğunun delilidir. Sahip olduğu ve yönettiği varlıklardan tek bir tanesini dahi insana vermiş olsaydı, insan derhal onu bozar ve belki de yaşamın sonunu getirirdi. Çünkü tek bir varlığı yönetmek bile, o varlığın evrende ilişki içinde olduğu tüm diğer varlıkları bilmeyi ve onlara tam bir otorite ile hâkim olmayı gerektirmektedir. Çünkü varlıktaki en küçük zerre, evrendeki diğer varlıkların tamamı ile sıkı bağlar içindedir. İnsanın tüm bunları gözeterek herhangi bir varlığa hükmetmesi mümkün değildir. Bırakın yönetirken bozmayı, şu güzelim dünyayı ondan yararlanırken bile yaşanmaz bir yere çevirmiştir. Canlı türlerinin soyunu kurutmuş, bitkilerin özüyle oynayarak onları faydasız samanlara çevirmiş, insanın yaşaması için olmazsa olmazı olan havayı kirletmiş, dünyadaki içilebilir suların yüzde yetmişini barındıran, iklimlerin dengeli olmasında en kilit rolü oynayan kutup buzullarını eritmeye başlamış, bir diğerini kendisine kul köle etmek için tüm varlığa zarar verecek silahlar geliştirmiş, bu silahları kullanacağı savaşlar çıkarmış, oluk oluk kan akıtarak kendi türünden olanların bile soyunu kurutmuştur. Yani hem kendi yaşamını hem de yaşadığı ortamı cehenneme çevirmek için elinden geleni yapmaktadır.

İşte Kur’an, Yüce Allah’ın ilkeyle yaratıp var ettiği şu evrende insana ilkeli olmayı ve bu ilkelere uyulduğunda veya uyulmadığında nelerle karşılaşacağını bildirmektedir.

Her şeye böylesine şaşmaz ve uyumlu ilkeler koyan Yüce Allah, anlamak ve öğrenmek için de şaşmaz ve uyumlu ilkelerini elbette belirlemiştir. Bu alanı boş bırakmış olması mümkün değildir. Yüce Allah irade gerektiren hiçbir ilkesine uymak için kimseyi zorlamadığı gibi, anlamak için koyduğu ilkeler için de bir zorlamada bulunmamıştır. O, ilke koymuştur ama bu ilkeye uymak için kimseye zor kullanmamıştır. İşte bu ilkelere kendi iradeleriyle gönülden bağlı olanlara Mü’min denmekte, varlığın her tarafında trilyonlarca delili olmasına rağmen bu ilkeleri görmezden gelenlere ise “kafir” denmektedir. Olaya bu gözle bakıldığında kafir olanların, kafir olarak varlıklarını devam ettirmeleri bile Yüce Allah’ın ilkelerindendir.

Yunus 10/99

وَلَوْ شَاءَ رَبُّكَ لَآمَنَ مَنْ فِي الْأَرْضِ كُلُّهُمْ جَمِيعًا ۚ أَفَأَنْتَ تُكْرِهُ النَّاسَ حَتَّىٰ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekûn iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın? (DİB meali).

Nahl 16/61

وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِمْ مَا تَرَكَ عَلَيْهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَٰكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَىٰ أَجَلٍ مُسَمًّى ۖ فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ لَا يَسْتَأْخِرُونَ سَاعَةً ۖ وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ

Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirli bir süreye kadar erteler. Ecelleri geldiği zaman ise ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler (DİB meali).

Kafir olanın, kafir olarak varlıklarını devam ettirmelerine bile ilke koyan Yüce Allah’ın, kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye gönderdiği ayetlerini anlamanın, bilmenin, öğrenmenin ilkelerini koymamış olması asla mümkün değildir. Kullarına her konuda kılavuzluk etsin diye kelimeler gönderen Yüce Allah’ın, bu kelimeleri doğru anlamak için ilkeler koymamış olması, her önüne gelenin istediği anlamı yükleyebileceği, istediği çıkarımı yapabileceği şekilde oluşturmuş olması asla ve kat’a mümkün değildir. Mümkün değildir çünkü en başta O’nun şanına yakışmamakta ve onun ilkeli duruşuyla çelişmektedir. Her önüne gelenin istediği şekilde anlam yükleyebileceği kelimeler; anlamanın değil anlamsızlığın, aydınlığın değil karanlığın, tevhidin değil kaosun, uyumun değil uyumsuzluğun, hidayet olmanın değil hidayetsizliğin, birliğin değil ihtilafın kaynağı olacaktır. Yüce Allah’tan kullarını ihtilafa, şaşkınlığa, bilinmezliğe, anlamsızlığa, ihtilafa, karanlığa sevk edecek kelimelerin sadır olması asla ve kat’a mümkün değildir.

Araf 7/52

وَلَقَدْ جِئْنَاهُمْ بِكِتَابٍ فَصَّلْنَاهُ عَلَىٰ عِلْمٍ هُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

Andolsun ki inanacak bir kavim için onlara, bir ilim üzere (kimseye ihtiyaç duymayacak şekilde) açıkladığımız, tek yol gösterici ve tek kılavuz kitabı getirdik.

Bunun gibi daha onlarca ayet, Yüce Allah’ın ilkesi gereği kitabın açıklandığını, anlamanın ilkelerinin belirlendiğini göstermektedir. Evet, onu kimseye muhtaç olmayacak şekilde açıklamak Yüce Allah’ın ilkesidir. Bu ilkeye karşılık insanın anlaması için belirlenmiş ilke ise, tam bir teslimiyetle birlikte ona bir şey katmadan, ondan bir şey eksilmeden, Yüce Allah’ın kelimelerini, yine Yüce Allah’ın kelimeleri ile anlamaktır. Hatta öyle ki bu ilkeyi, insanlığın en şereflileri olan resullerin bile çiğnemesine müsaade edilmemiştir.

Hakka 69/40-47

إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ

(40) O(Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ ۚ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ

(41) O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!

وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍ ۚ قَلِيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

(42) Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!

تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ

(43) O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.

وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْأَقَاوِيلِ

(44) Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı,

لَأَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَمِينِ

(45) Mutlaka onu kudretimizle yakalardık.

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَتِينَ

(46) Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.

فَمَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ عَنْهُ حَاجِزِينَ

(47) Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı (DİB meali).

Evet, bu sözler, kâhinlerin ya da şairlerin sözü değildir. Ama aynı zamanda bizzat bu sözleri getiren resullerin de sözleri değildir. Onların, bu sözlerin içine Yüce Allah’ın demediği bir şeyi katmaları durumunda işte bu ayetlerde bildirilen şeyle karşılaşacaklardır. Allah resulü Muhammed (as)’in ve diğer resullerden herhangi birinin şah damarı koparılmadığına göre, onlardan hiçbiri Allah’ın demediğini Allah’a mal etmemişler demektir.

Evet bu sözler kâhin ve şairlerin ve hatta resullerin sözleri değildir ama aynı zamanda hiçbir tefsir veya meal müellifinin, herhangi bir ravinin veya herhangi bir yaratılmışın kelimeleri de değildir. Bu kelimeler, Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ın kelimeleridir. Bu kelimeler üzerinde hiç kimsenin tasarruf yetkisi, kelimeleri konuldukları yerden başka yerlere kaydırma ya da gönderildiği şekilden başka bir şekle sokma hakkı yoktur. Sözlerini kullarına iletsin diye resul edindiklerinin, o sözlerin içine, olmayan bir şey karıştırması durumunda şah damarlarını kesme ile tehdit eden Yüce Allah’ın, o sözleri açıklamamış olması, anlama ilkelerini belirlememiş olması asla mümkün değildir!

Böyle olmasına rağmen tefsir geleneğinde, ayetlerden kaynaklanan binlerce ihtilaf, yüzlerce çözülmemiş mesele, onlarca birbirinin tam tersi hükümler çıkarılmış olduğu da bir realite olarak karşımızda durmaktadır. Bunun yanında, gizemi çözülmemiş veya ne oldukları bilinmeyen onlarca meselenin olduğu da ortadadır. Mesela, “kalu bela” ayetleri (7/171-175), İbrahim ve dört kuş ayeti (2/260), yüzyıl uyumasına rağmen yiyeceği bozulmamış adam ayeti (2/259), üç yüz dokuz yıl uyuyan mağara arkadaşları kıssası (18/9-24), Musa – bir kul kıssası (18/60-82), Meryem’in babasız İsa’yı doğurma meselesi, İsa’nın göğe çekilme meselesi, insanın ilk yaratılışı ve nasıl çoğaldığı meselesi, Tuva vadisi meselesi gibi bir çok meselenin yanında konumuz olan Zel-karneyn ve Süleyman’ın cinlere ve şeytanlara hükmetme, kuşlarla konuşması ve karıncaları duyma meseleleri çözülmemiş bir gizem olarak hala karşımızda durmaktadır.

İşte tam burada, sorulması gereken çok önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. Bu soruya verilecek cevap, kişinin Kur’an’a, dolayısıyla Allah’a imanının yönünü belirleyecektir. O soru şudur:

Birbirini tutmaz yüzlerce ihtilaf, taban tabana zıt onlarca hüküm, çözülmemiş onlarca gizemli mesele ve bunlarla beraber bugün elimizde bulunan yaklaşık üç yüzden fazla değişik mealin, binlerce farklı tefsirin ortaya çıkmasına Kur’an mı yol açmaktadır?

Tarihselci, gelenekçi ve selefi, olarak bilinen kişilere göre, bu sorunun cevabı, “Evet, Kur’an yol açmaktadır!” şeklindedir.[3]Aslında tüm tefsir geleneğinde, Kur’an’dan çıkarılan birbirini tutmaz farklı anlamlara, Kur’an kelimelerinin kendisinin yol açtığına dair binlerce söylem bulunmaktadır.

Açıkça böyle ifade edilmese bile yürürlükte olan anlayış budur. Halbuki, Kur’an’ın ihtilaf çıkaran bir kitap olması durumunda, yeryüzünde yaşayan tek bir insanın bile ona inanma yükümlülüğü kalmamaktadır. Hatta tam tersi, eğer ihtilaf çıkarıyorsa, ona inanmamak yükümlülük olmalıdır! Nitekim, Kur’an’a iman denilen olgu, tefsire veya meale iman haline gelmiştir. Bugün tüm yeryüzünde Müslümanların inanç yönünü belirleyen Kur’an değil, beğenilen müellifin veya ulemanın meali veya tefsiri olmuştur. Yani kişiler hakkındaki anlayışlar Kur’an üzerinden değil, Kur’an hakkındaki anlayışlar ve hatta imanlar, kişiler üzerinden olmaktadır.

Kişilerin ellerinde, bir enstrümandan farkı kalmayan Kur’an ayetlerinin arkasına sıralanan nüzul sebepleri, rivayetler ve İsrialiyat ise, müelliflerin kendilerini yasladıkları ana kaynaklar haline gelmiştir. Bu yönde meal ve tefsir yazanlar, Kur’an’daki kelimelerin mazi, muzari, fiil, isim, müennes, müzekker olduklarına veya kelimelerin konulduğu yerlere hiç itibar etmemiş, kendi kafalarında tasarladıkları manaları ayet meali ya da tefsiri olarak telif etmede herhangi bir kural tanımamışlardır. Bu dediklerimizle ilgili delil olabilecek yüzlerce ayeti, buraya kadar yaptığımız çalışmalarda zaten ortaya koymaya çalıştık. Ama detaylı bir tefsir ve meal taramasında, bunu binlere çıkarmak hiç de zor değildir.

İşte bu çalışmada, ele aldığımız Süleyman ve Zel-Karneyn kıssaları da bu süreçlerden geçerek şekillendirilmiş ve ne yazık ki Kur’an’a iman ettiğini söyleyenlerin kafasında ve kalbinde, şekil verilmiş bu kıssalar yer etmiştir. Aslında İslam dünyasında bir tıkanmışlığın ve bir tükenmişliğin olduğunu herkes görmektedir. İşin daha da garibi, herkes de bundan şikâyet etmektedir. Fakat buna rağmen geleneğin şekillendirdiği Kur’an anlayışından kurtulabilme cesaretini göstermek mümkün olmamaktadır.

Bu çalışma çözülmemişi çözmek, tüm ihtilafları bitirmek, tüm karanlıkları aydınlatmak iddiası ile ele alınmış bir çalışma değildir. Bu çalışmanın tek iddiası vardır; O iddia da, bu çalışmayı yapanların imanını oluşturan şu iddiadır:

Cinler ve insanlar bir araya gelseler dahi Kur’an’ın cevap veremeyeceği bir soruyu soramazlar.

Yeryüzünde ittifak eden iki kişi kalmayacak şekilde ihtilaf edilse dahi, Kur’an’ın bitiremeyeceği ve içinden çıkamayacağı bir ihtilaf oluşturamazlar.

Yeryüzünün her santimi savaşa boğulsa dahi, Kur’an’ın barış getiremeyeceği bir savaşı çıkaramazlar.

Yeryüzünün tüm imkânları insanlar tarafından tüketilse dahi, Kur’an’ın imkânlarından birini bile yok edemezler.

Anlayışların ve imanların üzerine varlığın tamamını örtseler ve üzerine milyonlarca perdeler gerseler dahi, Kur’an’ın aydınlatamayacağı bir karanlığı oluşturamazlar.

Yeryüzünün tüm yollarını, yönlerini, anlayışlarını bozsalar, düğümler üzerine milyonlarca düğümler atsalar dahi, Kur’an’ın çözemeyeceği bir düğümü atamazlar.

Vesveselerine şeytanların tüm vahiylerini, yorumlarına İblis’in tüm kurnazlıklarını katsalar dahi, Kur’an’ın gideremeyeceği bir endişeyi oluşturamazlar.

Şeref, haysiyet, onur, namus, vicdan, merhamet gibi değerleri, maskeler olarak kullansalar ve bu maskelerin üzerine milyonlarca maske geçirseler dahi, Kur’an’ın ortaya çıkaramayacağı bir yüzü asla çehre edinemezler.

Nerden girdikleri ve çıktıkları belli olmayan nifak tohumlarını yeryüzündeki tüm dimağlara ekseler dahi, Kur’an’ın kökünden koparamayacağı bir nifakı oluşturamazlar.

Ustalıklarına ustalık katarak, tüm bilgi birikimlerini kullanarak, cinler ve insanlardan taifelerini de yardıma çağırarak Allah’ın kelimelerinden tek bir tanesini bile kendi sözleriyle yerinden kaydırmaya uğraşsalar dahi, Kur’an’ın ortaya çıkaramayacağı bir komployu kuramazlar.

Evet, bunlar bu çalışmayı yapanların imanını oluşturmaktadır. Bu çalışma, bu imanın gereği olarak yapılmış bir çalışmadır. Bu çalışma, Kur’an’ın kelimelerine sımsıkı yapışıldığında, karanlıkların nasıl aydınlandığını, ihtilafların nasıl sona erdiğini göstermesi açısından acemi bir çabadır. Bu çalışmada elde edilen/edilecek olan hiçbir şey Kur’an’a bir değer katmamakta, tam tersi, bu çalışmaya Kur’an değer katmaktadır. Evet öyledir! Yüce Allah’ın tertemiz kelimelerini, bizim onları anlayacak, üzerinde çalışma yapacak şekilde indirmesi bize değer katmıştır. Varlığın tamamı bir araya gelse, akıllı ve akılsız varlıklar birbiriyle yardımlaşsa bile Kur’an’a tek bir değer katamazlar. Tam tersi Kur’an onlara değer katar.

Bu yüzden, bu satırlardan önce ve sonra varılan sonuçlar, elde edilen anlamlar, belirtilen görüşlerin hiçbiri Kur’an değil, bu çalışmayı yapanların bir ilke çerçevesinde, kendi başlarına çabalayarak Kur’an’dan elde ettikleridir. Bundan öte bir anlam taşıması, bundan daha öte bir değerde olması mümkün değildir ve asla böyle bir iddiası yoktur. Şahit olarak Allah yeter.

Çok sık olarak tekrarladığımız gibi hata, yanılgı, yanlış yapma, yanlış anlama, bilememe biz insanlar içindir. Oluşacak tüm hatalar bizden, bizim eksikliğimizdendir. Fakat tüm gayretimizle ilkeler çerçevesinde hareket etmekteyiz. Hatalı olduğumuzu söyleyenlerin veya söyleyecek olanların da bu ilkelere riayet etmesi gerekmektedir. Mesela, “bugüne kadar kimse fark edemedi de siz mi fark ettiniz?” şeklindeki bir söylem asla dikkate almayacağımız bir söylemdir. Çünkü bu söylem ilke olarak kendisine, “kim bir şeyi ne kadar çok dillendirmişse o doğrudur” şeklinde bir kuralı benimsemiş olmaktadır. Kişilerin söylediklerinin, kendi imanı üzerinde derin etkisi olduğunu söylemiş olmakta ve bizi de buna çağırmış olmaktadır. Yapışacağı sağlam kulp olarak çoğunluğu göstermiş olmaktadır. Oysa bu çalışmayı yapanlar, “sünnet düşmanı” olma yaftasını göze almalarına rağmen Allah’ın kelimelerinden başka tutunacak tüm kulpları reddetmişlerdir.

Çalışma boyunca ulaşılan her sonuca hangi metot ve ilkeler çerçevesinde ulaşılmış olduğu belirtilmiştir ve bundan sonra da belirtilecektir. Bizim gibi eksik insanlar tarafından uygulanan her metodun, dosdoğru; varılan tüm sonuçların ise eksiksiz ve sıfır hatalı olması mümkün değildir. Eksiksiz olan sadece Yüce Allah ve onun kitabı Yüce Kur’an’dır. İşte bu prensiplerle, bize bildirilecek her eleştiriye şimdiden teşekkür ediyor ve anında yanlışımızdan döneceğimizi beyan ediyoruz. Her durumda tek kılavuz, tek rehber Yüce Allah’ın tertemiz kelimeleridir.

 

Ramazan DEMİR

[1] Bu cümlede Yahudi ve Hıristiyanların ellerinde bulunan kitaplar için İncil(ler) ve Tevrat(lar) şeklinde bir açıklamada bulunmamızın sebebi, her ikisinden de birden fazla bulunmasından dolayıdır. Bugün elde bulunan İncil zaten dört kitap ve birçok ilave bölümden oluşmuştur ve bunlar Markus – Lucas – Yuhanna – Matta İncilleri olarak yazarlarına atfedilmiştir. Bu dört kitap dışında hepsi derleme olan ilave 22 bölüm daha vardır. Bugün İncil denilen kitap işte bunlardan oluşmaktadır. Ayrıca Türkçeye de tercüme edilmiş kaynağı tartışmalı da olsa Barnabas İncili bulunmaktadır. Tevrat ise, zaten birçok ayrı kitabın ve kıssanın birleştirilmesi ile oluşmuştur. Yahudilere göre yaklaşık 10 tanesi kadın olmak üzere 55 resulün kıssası anlatılmaktadır. Bunun yanında Musa’ya verildiği söylenen ve Tevrat’ın ana bölümü olarak kabul edilen (ilk beş bölüm) Tora’nın en az beş değişik versiyonu vardır. Daha en başta Aramca’dan İbraniceye çevrildiği söylenen Tevrat’ın hem İbranicelerinde farklılık vardır hem de araları uzlaştırılamaz şekilde birbirlerine zıt şeyler barındırmaktadır. Mesela, Samirilerin elindeki Tora ile Ortodoks Yahudiler arasındaki Tora’da yaklaşık 7 bin farklılık olduğu bizzat Yahudiler tarafından söylenmektedirler. Üstelik bu iki kesimde birbirlerini “din dışı” olarak itham etmektedirler. İşte bu yüzden Tevrat(lar), İncil(ler) şeklindeki açıklama zaruri olmuştur.

[2] Kitabı Mukaddes, 1. Krallar 11/1-13

[3] Günümüzde Tarihselci denilen görüşü savunan ya da öyle bilinen isimlerin başında tefsir ana bilim dalı bölüm başkanlığı da yapmış olan prof.dr. Mustafa Öztürk gelmektedir. Aslında onun bu şekilde ön plana çıkması görüşlerini açıkça ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Yoksa geri planda onun gibi binlerce akademisyen bulunmaktadır. Bu kişi “Kur’an ihtilaf üreten bir kitaptır” söylemini yüzlerce kere hem de yüzlerce akademisyenin huzurunda dile getirmiş ve bu söyleminden dolayı alkışlanmıştır. Küçük bir internet veya kitap taramasında bile onun bu yöndeki görüşlerini tespit etmek mümkündür. İtibar etmediğimiz bir görüş olduğu için ona veya onun gibilere ait yazılı bir metni kaynak olarak göstermedik. Bunun yanında,sık sık “Kur’an ancak Kur’an ile anlaşılır” söylemini dillendirdikleri halde, tefsir, meal veya konuşmalarında Kur’an’ın rivayet olmadan anlaşılamayacağını söyleyen veya bu yönde kitap telif edenler vardır. Bunların da tarihselci olduklarına dair en bariz örnek Kur’an’da geçen Sebt meselesi, Tebbet suresi ve Yusuf kıssasını ortaya koyuş biçimleridir. Bu konularla ilgili yaptığımız üç ayrı çalışma da yine bu sitede yayınlanmaktadır.

3 yorum

  1. Öncelikle Bilginize sağlık.
    Okuduğum yazılarınız ve dinlediğim videolarınızdan kelime kelime dökümünü yaptığınıza şahit oldum. İnanın çok teşekkür ederim.
    Zaten sırf süleyman (zelkarneyn) kıssasını sizden daha iyi yazanı görmedim duymadım.
    Hele ki İLKE konusu tam oturmuş bu kadar yazının üstüne.
    Fakat ben ve bazı arkadaşlarımın sizden ayrı düştüğümüz bazı konular var. Kuran da özellikle bazı kelimeler le (çeviri /tefsirlerde ) açıkça oynama ve saptırma var. Örnek Âli imran 123 de ki gibi. Bedr meselesi.
    Aslında zaman birimi olan dolunayı mekan (kuyu ) olarak anlatmaları gibi.
    “Mısr” kelimesini mısır diye çevirmeleri gibi. Ki siz de biliyorsunuz ki piramitler yoktur kuran da. Benim ve arkadaş grubumun bildiği tarihte bilinen tek kazıklı firavun VOYVODA dır.
    Allah insanı önce bilgilendirdi (ademe öğretti) sonra sınava soktu.
    Yani, insanın bilmediği GÖRMEDİĞİ bişey için ne yasak ne kural koyar.
    Gaybı ve gaybi varlıkları sadece o bilir görür.
    Şimdi asıl sorun şu ramazan bey; hac konusu, kara avı yasak. Deniz ürünü helal. Bügünkü hac yapılan yerde bu mümkün değil. (Ki bugünkü haccın bence hem gayesi hem anlamı kuran la alakası yok).
    Yasaklanan hayvan domuz, çölde asla yaşayamaz. Bal arısı. (Arı polen toplamalı yemeli ) çölde bu mümkün değil.
    Daha bir sürü şey var aslında.
    Dememiz o ki bügünkü mekke emin belde olamaz. (Yanlış anlaşılmasın, biz bazıları gibi Petra denen yeri de kabul etmiyoruz.)
    Aslında bunlar hem yüzyüze hem telde konuşulmalı.
    Kanıtlar konuşmalı.
    Turan kılıç.
    532 737 0148

    • TURAN BEY

      Öncelikle yazılarımızı okuduğunuz ve okumaya değer buduğunuz için teşekkür ederiz. Hele böyle eleştiri yapmanız inanın bizi daha çok sevindirdi. Yazılarımızı okuduysanız sık sık yazdığımız şeylerin hepsinin sadece bizim Kur’an’dan anladıklarımız olduğunu bunun ötesinde bir anlam taşımadığını vurgulamaktayız. Bundan dolayı eleştiri şeklinde gelen şeyler bizi memnun etmekte.

      Kur’an’da geçen yer isimleri ile ilgili söylediklerinize gelince: Yer isimleri ile ilgili yaptığımız çalışma Yusuf ve Musa kıssaları bağlamında Mısır, Tuva vadisi kapsamında Mescid’il Haram üzerinedir. Sizden anladığım kadarıyla bugün müslümanların hac niyetine yaptıkları şeylerin asıl olması gereken olmadığını söylüyorsunuz. Evet biz de sizinle aynı kanaatteyiz. Yüce Allah’ın Kur’an’da emrettiği hac ile bugün yapılan hac arasında en ufak bir benzerlik yok. Ne amaçları açısından, ne ritüelleri açısından ne de anlamı açısından benzememektedir. Bu konuyla ilgili bir çalışmayı İKİNCİ KIBLE meselesini ele alacağımız bir dosyada Allah dilerse yayınlayacağız.
      İkinci olarak yasaklanan hayvan domuzun ve bal arısının çölde yaşamasının imkanı olmadığını söylemişsiniz. Domuzla ilgili detaylı bir çalışmamız olmadığı için onun hakkında bir şey diyemeyeceğim. Fakat bal arısı ile ilgili bir çalışmamız oldu. Hemen belirteyim ki ayette belirtilen şey bal arısı değildir. Çünkü ayette adı geçen bal arısı dişidir. Oysa hiçbir dişi bal arısı bal yapmaz ve karnından insanlar için şifalı bir sıvı çıkarmaz. Üstelik yuvadan dışarı da hiç çıkmaz. Allah dilerse bununla ilgili de kısa da olsa bir makale yayınlayacağız.
      Mekke’nin emin belde olamayacağını da söylemişsiniz.
      Elbetteki bu iddianın bir dayanağı olması gerekmektedir. Fakat biraz önce belirttiğimiz gibi biz bu konudaki tüm görüşlerimizi ve tespitlerimizi İkinci kıbleyi konu aldığımız çalışmada yayınlayacağız..Sizin dayanak noktalarınızı da bilemediğim için bir yorum yapmam söz konusu değildir. Bu yazıyı siteye gönderir göndermez verdiğiniz telefon numarasından sizi arayacak ve dayanaklarınızı sizden dinleyeceğim.

  2. üstad,kuranda bahsedilen bal arısı dişidir ve dişi arı bal yapmaz demişsiniz,bildiğim kadarıyla hayvanlar kuranda hep müennes,dişi karınca dişi bal arısı gibi,yanlışmı biliyorum yoksa bahsettiğiniz bal arısının kesinlikle dişi olduğunu belirten başka bir işaretmi var

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*